Taha Abdurrahman, Ahlâk Sorunsalı isimli kitabında insan ile hayvanı birbirinden ayıran temel özelliğin -bilinenin aksine- akıl olmadığını söyler. Akıl dediğimiz yetinin -kendi ifadesiyle ahlâklılıktan soyutlanmış aklın- hayvanlarda da olduğunu belirten düşünür, insan ile hayvanlar arasındaki farkın insanın “yönlendirilmiş akıllılık” denilen şeye sahip olmasıyla meydana geldiğini; insanın “Yüzyıllar boyunca zihinlerde yerleşmiş düşüncenin aksine akıllılık sayesinde değil, ahlâklılık sayesinde insan…”[1] olduğunu söyler.
Ahlâk; bireysel hayattan toplum hayatına, cinsel hayattan aile hayatına, ilimden sanata, devlet yönetiminden uluslararası ilişkilere, savaş hukukuna kadar hayatın her alanını kapsayıp bu alanlara yön veren, erdem ve fazilet olarak kabul edilebilecek her türlü düşünce ve davranışın genel adıdır. Ahlâk olarak ifade ettiğimiz kavramı âdâb-ı muaşeretten ibaret görmek kavramın alanını oldukça daraltmaktır.
İnsanın birincil ahlâki sorumluluğunun Hakk’ı tanımak ve Hakk’ın rızasına uygun hayatı yaşamanın mücadelesini vermek olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. İslam, Allah ile kul arasında kurulmasını istediği bu ilişkiyi karşılıklı bir sorumluluk ve anlaşma temelinde kurar. Hak Teâlâ’yı tanıyan hakkı yerine getirir, hakkı çiğnemez, hakka riayet eder.
Hak ve sorumluluk birbirini tamamlayan ve dengeleyen iki kavramdır. Sorumluluklarını yerine getiren bir birey, hem toplumdan hem de yaratıcıdan haklarını talep edebilir. Sorumluluk almadan hak talebinde bulunmak karşılığı olmayan bir şeyi istemektir. Hakları kadar sorumlulukları da olduğunu bilen ve bunun gereğini yerine getiren birey, güzel ahlâklı olarak nitelenebilir. “Sorumluluklarını yerine getirenler onur/şeref ve haysiyet kazanır. Yoksa bütün insanlar doğuştan şeref ve onur sahibi değildir. Diğer türlü Hâbil ile Kâbil arasındaki fark yok olduğu gibi insan ile hayvan arasındaki fark da yok olur.”[2]
İnsan hem ahlâki değerleri yaşayan hem de fıtratının bir gereği olarak ahlâki değerler üretebilen bir varlıktır.
Fıtrat, hakikati ve güzel ahlâkı bulmaya ve yaşamaya programlanmıştır. Dünyanın birçok yerinde birbirinden farklı inanca ve kültüre sahip toplumların ahlâki ilkeler üretebilmesi bunun bir göstergesidir. “Bizim dışımızdakilerin iman üzerine bina etmedikleri müktesebatı aktarırken edindiklerimizi iman esası üzerine kurmak ve bu imana aykırı olmayacak şekilde yeniden biçimlendirmek bizim başlıca görevimizdir.”[3] Vahiy bu konuda insana önemli bir yol göstericidir. Diğer bir ifade ile ahlâki ilkeler, insanoğluna zahmetsiz bir şekilde vahiy aracılığı ile sunulmuştur. “Vahiy asıl olarak başkalarının yitirdiği kesin kanaati mü’mine yeniden kazandırmak için inmiştir. Buna göre vahiy; yararlılığı kesinleşmiş değer ve maksatları, faydaları ve üretkenlikleri, kesinlik kazanmış vesileleri mümin için belirler… Buna göre değer ve vesileleri birinci derecede bu metinlerden seçmeniz gerekir.”[4] Dolayısıyla bir Müslüman’ın değer üretirken fıtratı ile birlikte kendine vahiy ile verilmiş temel değerlerden hareket etmesi bir zorunluluktur. Diğer din ve ideolojilerin ortaya koyduğu ahlâk ilkelerini değerlendirirken de nakli merkeze koymak durumundadır.
Din ve ideolojilerin taraftarlarına bir ahlâk öğretisi vaaz etmeleri doğal bir durumdur. İlkeleri doğrultusunda hareket edecek ve yaşam tarzını buna göre kuracak bireyler ve bu bireylerin oluşturduğu toplum sayesinde din ya da ideoloji hedeflerine ulaşmış olacaktır. Bir Müslüman için de bu ahlâki prensipleri belirleyen şey İslam’ın kendisidir. Her ne kadar iyinin ve kötünün akılla mı yoksa şeriat ile mi bilinebileceği konusunda farklı görüşler olsa da en nihayetinde şeriatın kötü dediğine iyi diyen Müslüman bir akıl yoktur. Elbette diğer din ve ideolojiler ile İslam’ın ahlâk ilkeleri arasında farklılıklar kadar benzerlikler de olacaktır. Fakat temel fark bu ilkeleri uygularken bir insanın hangi motivasyon ile hareket ettiği, sorusuna verilecek cevaptadır. Yaşamın bu dünyada son bulduğuna, ölümden sonra bir hayatın olmadığına inanan, Tanrı’nın varlığına inanmakla birlikte bu inancının kendisi ve yaşamı üzerinde bir etkisi bulunmayan bir insan ile Tanrı’nın varlığına ve peygamberleri aracılığıyla insanlara din gönderdiğine, ölümden sonra ödül ya da cezanın varlığına inanan bir insanın hayata bakışı, hazları ve dolayısıyla ahlâk anlayışı birbirinden oldukça farklı olacaktır.
Tanrı’nın varlığını kabul etmek doğru bir davranış sergileyebilmek için yeterli değildir. Bunun gerçekleşebilmesi Tanrı’nın bir din gönderdiğine, bu dünyadaki yaşantımızdan bizi hesaba çekeceğine ve karşılığında ödül ya da ceza ile karşılaşacağımıza yani ahirete iman etmekle mümkündür. Dolayısıyla deizmin, bu anlamda bir bireysel veya toplumsal ahlâk oluşturması çok da mümkün görünmemektedir.
Sadece fikir olarak var olan bir ilke de ahlâk olarak nitelendirilemez. Fikrin görünür olabilmesi, amel ve eylem giysisini giymesi ile mümkündür.
“Bir şeyin doğru olduğunu bilmek, o doğruyu zorunlu olarak yaptırmamaktadır. Bir şeyin kötü olduğunu bilmek de o kötülükten zorunlu olarak uzak durmak gibi bir sonuç yaratmamaktadır. Doğru bildiğimizi yapmayı, yanlış bildiğimizden de uzak durmayı gerektiren başka bir kaynağa ihtiyaç burada ortaya çıkmaktadır. Bu da bilgiyle değil iradeyle ilgili bir durumdur. Dinin bilgimize değil, irademize yöneldiği ve bir irade eğitimi yaparak doğru bildiklerimizi yapmayı, yanlış bildiklerimizden de uzak durmayı istediği açıktır.”[5] İnsanı doğru işler yapmaya yönelten irade sağlam bir iman, doğru bir bilgi ve erdemli bir duruşla meydana gelecektir.
“İnsandan asıl olarak beklenen; irade ederek, seciyesini yüksek tutarak ve “iyi”yi gözeterek fiiller üretmesidir. Fakat kişiyi kuşatan kültür, aile, çevre, bakış açısı fiillerin ortaya çıkmasında “insan”i potansiyelleri bastırarak daha belirleyici hale gelebilmektedir. Bunlar da toplumda yerleşik alışkanlıklar olarak bir ahlâk oluşturmaktadırlar.”[6]
Sağlam ve doğru bir iman ise ancak doğru bilgi ile mümkündür. Doğru bir davranış da yine doğru bir imandan beslenir. Bu sebeple olsa gerek Mâturîdî, İbn-i Teymiyye gibi âlimler -avamdan biri için bile olsa- taklidi meşru görmezler. Bunlara göre her insan iman ve ibadetlerinde taklitten uzak durmakla yani tahkiki bir imanla mükelleftirler. Ancak buna rağmen Müslüman dünyada hâkim olan anlayış geniş halk kitlelerinin âlimleri/müftüleri taklit etmesi üzerine kurulmuştur. Bugün yaşadığımız ahlâk krizinin önemli sebeplerinden birini de bu sosyolojik gerçek oluşturmaktadır.
Cüz’i irade ile bir eylem ortaya koyamayan bir bireyin davranışlarının iyi ya da kötü olarak nitelendirilmesi doğru olmaz.
Sorumluluk ve cüz’i irade birlikte var olabilecek ve birlikte değerlendirilebilecek kavramlardır. Cüz’i iradesini kullanamayan bir birey için sorumluluktan bahsetmek mümkün değildir. Her şeyin irade dışı sebeplerle belirlendiği kaderci bir anlayış ile hayatı kurgulayıp sonra da insanın eylemlerinden sorumlu olduğunu söylemek çelişkili bir durum ortaya çıkarır. Ayrıca alışkanlıkları gereği ya da ailevi ve toplumsal baskılar sebebi ile sergilenen bir davranış, iyi ahlâk olarak nitelendirilemez. Ancak kişinin bilerek, isteyerek, herhangi bir baskı altında kalmadan ve tercih ederek sergilediği güzel bir davranış iyi ahlâklı bir davranış olarak nitelendirilebilir. Ahlâk felsefesinin en temel sorularından biri olan “İnsan, eylem ve davranışlarında ne oranda özgürdür?” sorusuna “İnsan hem dikey hem de yatay anlamda bağımlılıklardan kurtulup özgürlüğünü kazandıkça, ahlâki bir varlık olma imkânına kavuşmaktadır.” denilebilir. Bu anlamda özgürlük, ahlâklı olmanın bir ön şartıdır.”[7]
İslam ahlâkı denilen olgu evrensel değerler üretebilen, derinlikli ve dinamik bir yapıdır. Onun bu yapısı kalıcı ve değişmez ilkelerin yanında yeni değerler üretebilme imkânını da bizlere sunmaktadır. “Kur’an’da ve Hz. Peygamberin hadislerinde ahlâka ait tarafla fıkha ait yönü birbirinden ayırt etmeniz mümkün değildir. İkisinden birisinin üzerine bina edildiği her hüküm sonuçta mutlaka bir veya birçok ahlâk ilkesini meydana getirir.”[8] Fıkhın bu işlevi sayesinde İnsanlığın yaşadığı önemli krizlerden biri olan ahlâk krizine çözümler üretebilmek mümkündür.
İslam ahlâkının bir unsurunu kendi bütünlüğünden kopardığınızda bütünle birlikteyken ortaya çıkan etkiyi meydana getiremeyecektir. Amel, iman ile birlikte bir değer ve anlam kazanır. Bir davranışın hem İslam’a uygun olması hem de Allah rızası gözetilerek yapılması gerekir. İslam’a uygun olmayan bir davranış nasıl değersiz ve anlamsız ise İslam emrettiği halde gösteriş için yapılan, kendisinden -Allah’ın rızasından bağımsız- başka bir kazanç umulan her türlü davranış da değersiz ve anlamsızdır.
Bir davranışın yapılış amacı, davranışın güzel ahlâk olup olmadığını belirleyen önemli ölçütlerden biridir. Görüntüde güzel gözüken bir davranış süfli bir gaye için yapılmışsa güzel ahlâklı bir davranış olarak nitelendirilemez.
“Amellerinin boşa gitmesini göze almak istemeyenler, söz ve eylemlerini sahih amaçlar üzerine inşa etmelidirler.”
[9] Ayrıca sahih bir niyetle yapılan kötü bir davranış da aynı şekilde güzel ahlâklı bir davranış olarak nitelendirilemez. Hem amacın hem de davranışın sahih olması güzel ahlâkın ortaya çıkmasının önemli iki şartıdır.
Liberal düşünce ise insanı kişisel menfaatleri peşinde koşan bir birey olarak kurgular. Bu birey, kanunlara aykırı olmadığı müddetçe istediği gibi kazanmakta ve kazandığını istediği gibi harcamakta serbesttir. Onun bütün dünyası zaten kazanç üzerine kurulmuştur ve birey kazandığı ve ürettiği oranda değerlidir. Dolayısıyla liberal bir toplumda, toplumu çepeçevre kuşatan bir ahlâk sisteminden ziyade birey sayısı kadar farklı ahlâktan bahsedilebilir. Tanrı inancı reddedildiği ya da en azından işlevsizleştirildiği için de ortaya bireysel hırsların gaddarca çarpıtıldığı bir dünya çıkmaktadır. Bu anlayışın büyük oranda Müslüman toplumları da etkilemekte olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Maddi kalkınma denilen olgu ahlâk ve erdemli bir toplumla birlikte kurulamıyorsa toplumda meydana gelen maddi gelişme ahlâki değerlerle birlikte yürüyemiyorsa toplumsal yozlaşma ve çürüme hızlı bir şekilde artacaktır. Maddi gelişme tek başına bir toplumu ayakta tutmaya yeterli olamayacaktır. Dolayısıyla da ahlâki yozlaşmanın yaşandığı bir toplumda -devlet ne kadar güçlü olursa olsun- hukuk sisteminin sağlıklı bir şekilde işlemesi imkânsızdır. “Bir toplumun ahlâki bir düzeyi yakalayabilmesi için, insandaki süfli duyguları harekete geçirecek bir adaletsizlik içinde olmaması, tam tersine adaleti yerine getirmiş olması gerekir. Adalet, ahlâkın teminatıdır.”[10] Adaleti inşa edememiş bir toplumda birey, ahlâki tekâmülünü tamamlayamaz. Aynı şekilde ahlâki ilkeler üzerine kurulmayan bir toplum adalet sistemini sağlıklı bir şekilde işletemez. Ahlâk ve adalet birbirini tamamlayan iki kavramdır. Bu iki kavramın toplumsallaşamaması yaşadığımız toplumsal krizin önemli bir nedenidir.
Müslüman toplumlarda yaşanan ahlâk krizi başta olmak üzere toplumda yaşanan birçok krizin merkezinde İslam ahlâkı denilen ve fıtrat ile birebir uyum içerisinde olan ahlâki prensiplerin toplumda hayat bulamamış olması bulunmaktadır. Problemin çözümü ahlâk kavramının alanını daraltmadan her alanda uygulayabileceğimiz, yaratılışımızın bir gereği olan, vahiyle bize bildirilen ve Müslümanlar tarafından bugünün ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde güncellenmesi gereken bir ahlâk sistemini inşa etmekten geçmektedir. Ahlâk kavramını sadece kadın ve cinsellik üzerinden okuyup devasa ahlâki sıkıntıları görmezden gelmek, yaşadığımız sıkıntıları içinden çıkılmaz bir hale getirmektedir ve böyle giderse getirmeye de devam edecektir.
“Ahlâk olmazsa toplum hayatı denen şey de olmaz, yani insanlar bir arada yaşayamazlar. İnsanlar hangi durumlarda nasıl davranmaları gerektiğini bildikleri takdirde, başkalarının nasıl davranacağı hakkında da kuvvetli tahminlerde bulunabilir ve böylece güvenlik duygusu içinde yaşarlar. Neyin iyi, neyin kötü olduğu hakkında ortak bir anlayış bulunmasaydı, insanlar arasında düzen ve huzur yerine tam bir kargaşalık hüküm sürerdi.”[11]
İsrail’in “sınırları belli olmayan bir devlet” olarak 1948’den bu yana Filistin topraklarını işgal ederek sürekli genişlemesini ve daha fazlasını anlamak için Talmudist-Rabbinik Yahudi eskatolojisini anlamak gerekiyor.
Daha önce toplumsal ilişkilerce belirlenen insan modeli, toplumsal ilişkilerin belirlediği, ahlakın belirlediği, dinin belirlediği ya da daha çok böyle pagan toplumlarında da olsa oradaki kabilevi töre ilişkilerinin belirlediği insan modeli Sanayi Devrimi ve hemen sonrasında 19. yüzyılda ise bu defa daha iktisadi içerikle tanınmaya başlanıyor. Burada şöyle bir tartışma ortaya çıkıyor: Acaba insan doğasını nasıl tanımlayabiliriz, bir insan doğası var mı, bu insan doğası gerçekten hani toplumsal ilişkiler tarafından mı belirleniyor yoksa ekonominin merkezde olduğu ve ekonominin diğer tüm toplumsal ilişkileri belirlediği bir insan doğası mı, bu insanı nasıl tanımlayabiliriz?
Evvela şunu bilmelidir ki her mümin potansiyel anlamda önündeki, elindeki, zihnindeki, karşılaştığı bütün hususlarda sıradan, alelade bir tepki vererek geçiştirici bir tavır gösterirse bu tutumundan ötürü mesul olacağını bilir, bilmelidir. Müminin cahil sıfatı yoktur. Bu bakımdan o; çaba göstermek, bütün gücünü kullanmak, hak ve hakikat uğruna ısrarlı olmak ve zahmet çekmeyi göze almakla mükelleftir
İslam’a göre tevhid olmadan, vahye dayanmadan bütüncül ve sahici adaletin sağlanması mümkün değildir. Adalet; hikmet, şecaat ve iffet faziletlerinin gerçekleşmesi ile kazanılan ve bunların üçünü de içine alan dördüncü temel fazilettir,
Ahlâkın Neliği Üzerine
Taha Abdurrahman, Ahlâk Sorunsalı isimli kitabında insan ile hayvanı birbirinden ayıran temel özelliğin -bilinenin aksine- akıl olmadığını söyler. Akıl dediğimiz yetinin -kendi ifadesiyle ahlâklılıktan soyutlanmış aklın- hayvanlarda da olduğunu belirten düşünür, insan ile hayvanlar arasındaki farkın insanın “yönlendirilmiş akıllılık” denilen şeye sahip olmasıyla meydana geldiğini; insanın “Yüzyıllar boyunca zihinlerde yerleşmiş düşüncenin aksine akıllılık sayesinde değil, ahlâklılık sayesinde insan…”[1] olduğunu söyler.
Ahlâk; bireysel hayattan toplum hayatına, cinsel hayattan aile hayatına, ilimden sanata, devlet yönetiminden uluslararası ilişkilere, savaş hukukuna kadar hayatın her alanını kapsayıp bu alanlara yön veren, erdem ve fazilet olarak kabul edilebilecek her türlü düşünce ve davranışın genel adıdır. Ahlâk olarak ifade ettiğimiz kavramı âdâb-ı muaşeretten ibaret görmek kavramın alanını oldukça daraltmaktır.
İnsanın birincil ahlâki sorumluluğunun Hakk’ı tanımak ve Hakk’ın rızasına uygun hayatı yaşamanın mücadelesini vermek olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. İslam, Allah ile kul arasında kurulmasını istediği bu ilişkiyi karşılıklı bir sorumluluk ve anlaşma temelinde kurar. Hak Teâlâ’yı tanıyan hakkı yerine getirir, hakkı çiğnemez, hakka riayet eder.
Hak ve sorumluluk birbirini tamamlayan ve dengeleyen iki kavramdır. Sorumluluklarını yerine getiren bir birey, hem toplumdan hem de yaratıcıdan haklarını talep edebilir. Sorumluluk almadan hak talebinde bulunmak karşılığı olmayan bir şeyi istemektir. Hakları kadar sorumlulukları da olduğunu bilen ve bunun gereğini yerine getiren birey, güzel ahlâklı olarak nitelenebilir. “Sorumluluklarını yerine getirenler onur/şeref ve haysiyet kazanır. Yoksa bütün insanlar doğuştan şeref ve onur sahibi değildir. Diğer türlü Hâbil ile Kâbil arasındaki fark yok olduğu gibi insan ile hayvan arasındaki fark da yok olur.”[2]
Fıtrat, hakikati ve güzel ahlâkı bulmaya ve yaşamaya programlanmıştır. Dünyanın birçok yerinde birbirinden farklı inanca ve kültüre sahip toplumların ahlâki ilkeler üretebilmesi bunun bir göstergesidir. “Bizim dışımızdakilerin iman üzerine bina etmedikleri müktesebatı aktarırken edindiklerimizi iman esası üzerine kurmak ve bu imana aykırı olmayacak şekilde yeniden biçimlendirmek bizim başlıca görevimizdir.”[3] Vahiy bu konuda insana önemli bir yol göstericidir. Diğer bir ifade ile ahlâki ilkeler, insanoğluna zahmetsiz bir şekilde vahiy aracılığı ile sunulmuştur. “Vahiy asıl olarak başkalarının yitirdiği kesin kanaati mü’mine yeniden kazandırmak için inmiştir. Buna göre vahiy; yararlılığı kesinleşmiş değer ve maksatları, faydaları ve üretkenlikleri, kesinlik kazanmış vesileleri mümin için belirler… Buna göre değer ve vesileleri birinci derecede bu metinlerden seçmeniz gerekir.”[4] Dolayısıyla bir Müslüman’ın değer üretirken fıtratı ile birlikte kendine vahiy ile verilmiş temel değerlerden hareket etmesi bir zorunluluktur. Diğer din ve ideolojilerin ortaya koyduğu ahlâk ilkelerini değerlendirirken de nakli merkeze koymak durumundadır.
Din ve ideolojilerin taraftarlarına bir ahlâk öğretisi vaaz etmeleri doğal bir durumdur. İlkeleri doğrultusunda hareket edecek ve yaşam tarzını buna göre kuracak bireyler ve bu bireylerin oluşturduğu toplum sayesinde din ya da ideoloji hedeflerine ulaşmış olacaktır. Bir Müslüman için de bu ahlâki prensipleri belirleyen şey İslam’ın kendisidir. Her ne kadar iyinin ve kötünün akılla mı yoksa şeriat ile mi bilinebileceği konusunda farklı görüşler olsa da en nihayetinde şeriatın kötü dediğine iyi diyen Müslüman bir akıl yoktur. Elbette diğer din ve ideolojiler ile İslam’ın ahlâk ilkeleri arasında farklılıklar kadar benzerlikler de olacaktır. Fakat temel fark bu ilkeleri uygularken bir insanın hangi motivasyon ile hareket ettiği, sorusuna verilecek cevaptadır. Yaşamın bu dünyada son bulduğuna, ölümden sonra bir hayatın olmadığına inanan, Tanrı’nın varlığına inanmakla birlikte bu inancının kendisi ve yaşamı üzerinde bir etkisi bulunmayan bir insan ile Tanrı’nın varlığına ve peygamberleri aracılığıyla insanlara din gönderdiğine, ölümden sonra ödül ya da cezanın varlığına inanan bir insanın hayata bakışı, hazları ve dolayısıyla ahlâk anlayışı birbirinden oldukça farklı olacaktır.
Tanrı’nın varlığını kabul etmek doğru bir davranış sergileyebilmek için yeterli değildir. Bunun gerçekleşebilmesi Tanrı’nın bir din gönderdiğine, bu dünyadaki yaşantımızdan bizi hesaba çekeceğine ve karşılığında ödül ya da ceza ile karşılaşacağımıza yani ahirete iman etmekle mümkündür. Dolayısıyla deizmin, bu anlamda bir bireysel veya toplumsal ahlâk oluşturması çok da mümkün görünmemektedir.
Sadece fikir olarak var olan bir ilke de ahlâk olarak nitelendirilemez. Fikrin görünür olabilmesi, amel ve eylem giysisini giymesi ile mümkündür.
“Bir şeyin doğru olduğunu bilmek, o doğruyu zorunlu olarak yaptırmamaktadır. Bir şeyin kötü olduğunu bilmek de o kötülükten zorunlu olarak uzak durmak gibi bir sonuç yaratmamaktadır. Doğru bildiğimizi yapmayı, yanlış bildiğimizden de uzak durmayı gerektiren başka bir kaynağa ihtiyaç burada ortaya çıkmaktadır. Bu da bilgiyle değil iradeyle ilgili bir durumdur. Dinin bilgimize değil, irademize yöneldiği ve bir irade eğitimi yaparak doğru bildiklerimizi yapmayı, yanlış bildiklerimizden de uzak durmayı istediği açıktır.”[5] İnsanı doğru işler yapmaya yönelten irade sağlam bir iman, doğru bir bilgi ve erdemli bir duruşla meydana gelecektir.
“İnsandan asıl olarak beklenen; irade ederek, seciyesini yüksek tutarak ve “iyi”yi gözeterek fiiller üretmesidir. Fakat kişiyi kuşatan kültür, aile, çevre, bakış açısı fiillerin ortaya çıkmasında “insan”i potansiyelleri bastırarak daha belirleyici hale gelebilmektedir. Bunlar da toplumda yerleşik alışkanlıklar olarak bir ahlâk oluşturmaktadırlar.”[6]
Sağlam ve doğru bir iman ise ancak doğru bilgi ile mümkündür. Doğru bir davranış da yine doğru bir imandan beslenir. Bu sebeple olsa gerek Mâturîdî, İbn-i Teymiyye gibi âlimler -avamdan biri için bile olsa- taklidi meşru görmezler. Bunlara göre her insan iman ve ibadetlerinde taklitten uzak durmakla yani tahkiki bir imanla mükelleftirler. Ancak buna rağmen Müslüman dünyada hâkim olan anlayış geniş halk kitlelerinin âlimleri/müftüleri taklit etmesi üzerine kurulmuştur. Bugün yaşadığımız ahlâk krizinin önemli sebeplerinden birini de bu sosyolojik gerçek oluşturmaktadır.
Sorumluluk ve cüz’i irade birlikte var olabilecek ve birlikte değerlendirilebilecek kavramlardır. Cüz’i iradesini kullanamayan bir birey için sorumluluktan bahsetmek mümkün değildir. Her şeyin irade dışı sebeplerle belirlendiği kaderci bir anlayış ile hayatı kurgulayıp sonra da insanın eylemlerinden sorumlu olduğunu söylemek çelişkili bir durum ortaya çıkarır. Ayrıca alışkanlıkları gereği ya da ailevi ve toplumsal baskılar sebebi ile sergilenen bir davranış, iyi ahlâk olarak nitelendirilemez. Ancak kişinin bilerek, isteyerek, herhangi bir baskı altında kalmadan ve tercih ederek sergilediği güzel bir davranış iyi ahlâklı bir davranış olarak nitelendirilebilir. Ahlâk felsefesinin en temel sorularından biri olan “İnsan, eylem ve davranışlarında ne oranda özgürdür?” sorusuna “İnsan hem dikey hem de yatay anlamda bağımlılıklardan kurtulup özgürlüğünü kazandıkça, ahlâki bir varlık olma imkânına kavuşmaktadır.” denilebilir. Bu anlamda özgürlük, ahlâklı olmanın bir ön şartıdır.”[7]
İslam ahlâkı denilen olgu evrensel değerler üretebilen, derinlikli ve dinamik bir yapıdır. Onun bu yapısı kalıcı ve değişmez ilkelerin yanında yeni değerler üretebilme imkânını da bizlere sunmaktadır. “Kur’an’da ve Hz. Peygamberin hadislerinde ahlâka ait tarafla fıkha ait yönü birbirinden ayırt etmeniz mümkün değildir. İkisinden birisinin üzerine bina edildiği her hüküm sonuçta mutlaka bir veya birçok ahlâk ilkesini meydana getirir.”[8] Fıkhın bu işlevi sayesinde İnsanlığın yaşadığı önemli krizlerden biri olan ahlâk krizine çözümler üretebilmek mümkündür.
İslam ahlâkının bir unsurunu kendi bütünlüğünden kopardığınızda bütünle birlikteyken ortaya çıkan etkiyi meydana getiremeyecektir. Amel, iman ile birlikte bir değer ve anlam kazanır. Bir davranışın hem İslam’a uygun olması hem de Allah rızası gözetilerek yapılması gerekir. İslam’a uygun olmayan bir davranış nasıl değersiz ve anlamsız ise İslam emrettiği halde gösteriş için yapılan, kendisinden -Allah’ın rızasından bağımsız- başka bir kazanç umulan her türlü davranış da değersiz ve anlamsızdır.
Bir davranışın yapılış amacı, davranışın güzel ahlâk olup olmadığını belirleyen önemli ölçütlerden biridir. Görüntüde güzel gözüken bir davranış süfli bir gaye için yapılmışsa güzel ahlâklı bir davranış olarak nitelendirilemez.
[9] Ayrıca sahih bir niyetle yapılan kötü bir davranış da aynı şekilde güzel ahlâklı bir davranış olarak nitelendirilemez. Hem amacın hem de davranışın sahih olması güzel ahlâkın ortaya çıkmasının önemli iki şartıdır.
Liberal düşünce ise insanı kişisel menfaatleri peşinde koşan bir birey olarak kurgular. Bu birey, kanunlara aykırı olmadığı müddetçe istediği gibi kazanmakta ve kazandığını istediği gibi harcamakta serbesttir. Onun bütün dünyası zaten kazanç üzerine kurulmuştur ve birey kazandığı ve ürettiği oranda değerlidir. Dolayısıyla liberal bir toplumda, toplumu çepeçevre kuşatan bir ahlâk sisteminden ziyade birey sayısı kadar farklı ahlâktan bahsedilebilir. Tanrı inancı reddedildiği ya da en azından işlevsizleştirildiği için de ortaya bireysel hırsların gaddarca çarpıtıldığı bir dünya çıkmaktadır. Bu anlayışın büyük oranda Müslüman toplumları da etkilemekte olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Maddi kalkınma denilen olgu ahlâk ve erdemli bir toplumla birlikte kurulamıyorsa toplumda meydana gelen maddi gelişme ahlâki değerlerle birlikte yürüyemiyorsa toplumsal yozlaşma ve çürüme hızlı bir şekilde artacaktır. Maddi gelişme tek başına bir toplumu ayakta tutmaya yeterli olamayacaktır. Dolayısıyla da ahlâki yozlaşmanın yaşandığı bir toplumda -devlet ne kadar güçlü olursa olsun- hukuk sisteminin sağlıklı bir şekilde işlemesi imkânsızdır. “Bir toplumun ahlâki bir düzeyi yakalayabilmesi için, insandaki süfli duyguları harekete geçirecek bir adaletsizlik içinde olmaması, tam tersine adaleti yerine getirmiş olması gerekir. Adalet, ahlâkın teminatıdır.”[10] Adaleti inşa edememiş bir toplumda birey, ahlâki tekâmülünü tamamlayamaz. Aynı şekilde ahlâki ilkeler üzerine kurulmayan bir toplum adalet sistemini sağlıklı bir şekilde işletemez. Ahlâk ve adalet birbirini tamamlayan iki kavramdır. Bu iki kavramın toplumsallaşamaması yaşadığımız toplumsal krizin önemli bir nedenidir.
Müslüman toplumlarda yaşanan ahlâk krizi başta olmak üzere toplumda yaşanan birçok krizin merkezinde İslam ahlâkı denilen ve fıtrat ile birebir uyum içerisinde olan ahlâki prensiplerin toplumda hayat bulamamış olması bulunmaktadır. Problemin çözümü ahlâk kavramının alanını daraltmadan her alanda uygulayabileceğimiz, yaratılışımızın bir gereği olan, vahiyle bize bildirilen ve Müslümanlar tarafından bugünün ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde güncellenmesi gereken bir ahlâk sistemini inşa etmekten geçmektedir. Ahlâk kavramını sadece kadın ve cinsellik üzerinden okuyup devasa ahlâki sıkıntıları görmezden gelmek, yaşadığımız sıkıntıları içinden çıkılmaz bir hale getirmektedir ve böyle giderse getirmeye de devam edecektir.
“Ahlâk olmazsa toplum hayatı denen şey de olmaz, yani insanlar bir arada yaşayamazlar. İnsanlar hangi durumlarda nasıl davranmaları gerektiğini bildikleri takdirde, başkalarının nasıl davranacağı hakkında da kuvvetli tahminlerde bulunabilir ve böylece güvenlik duygusu içinde yaşarlar. Neyin iyi, neyin kötü olduğu hakkında ortak bir anlayış bulunmasaydı, insanlar arasında düzen ve huzur yerine tam bir kargaşalık hüküm sürerdi.”[11]
Dipnotlar:
[1] Taha Abdurrahman, Ahlâk Sorunsalı, s.23-24
[2] İlhami Güler, Kur’an’ın Ahlâk Metafiziği, Ankara Okulu Yayınları, 2. Baskı, Şubat 2015, s.90
[3] Taha Abdurrahman, Bilgi Ahlâktan Ayrıldığında, Pınar Yayınları, s. 98
[4] Taha Abdurrahman, Age. s.44
[5] Şaban Ali Düzgün, Ahlâkın Kök(en) Değeri Olarak İman, Yetkin Düşünce, S.4, s.35
[6] Mustafa Tekin, Ahlâk Üzerine Yeniden Düşünmek, Yetkin Düşünce, S.4, s.10
[7] Kadir Canatan, Ahlâkın İmkân ve Koşulları, Yetkin Düşünce, S.4, s.25
[8] Taha Hüseyin, Age s. 101
[9] Namık Kemal Okumuş, Sağlam Kulpa Tutunamayanlar, -Ahlâk, Eşcinsellik ve Deizm Üzerine-, Araştırma Yayınları, Ankara, 2017, s. 60
[10] Kadir Canatan, Age, s.29
[11] Erol Güngör, Ahlâk Psikolojisi ve Sosyal Ahlâk, Ötüken Yayınları, 2. Baskı 1997, s. 18
İlgili Yazılar
İsrail’i Nasıl Mağlup Ederiz?
İsrail’in “sınırları belli olmayan bir devlet” olarak 1948’den bu yana Filistin topraklarını işgal ederek sürekli genişlemesini ve daha fazlasını anlamak için Talmudist-Rabbinik Yahudi eskatolojisini anlamak gerekiyor.
Hayatın Merkezine Oturan Kaygı: Ekonomik Kaygılı İnsan Çağı
Daha önce toplumsal ilişkilerce belirlenen insan modeli, toplumsal ilişkilerin belirlediği, ahlakın belirlediği, dinin belirlediği ya da daha çok böyle pagan toplumlarında da olsa oradaki kabilevi töre ilişkilerinin belirlediği insan modeli Sanayi Devrimi ve hemen sonrasında 19. yüzyılda ise bu defa daha iktisadi içerikle tanınmaya başlanıyor. Burada şöyle bir tartışma ortaya çıkıyor: Acaba insan doğasını nasıl tanımlayabiliriz, bir insan doğası var mı, bu insan doğası gerçekten hani toplumsal ilişkiler tarafından mı belirleniyor yoksa ekonominin merkezde olduğu ve ekonominin diğer tüm toplumsal ilişkileri belirlediği bir insan doğası mı, bu insanı nasıl tanımlayabiliriz?
İçtihad Yanılma Hürriyeti
Evvela şunu bilmelidir ki her mümin potansiyel anlamda önündeki, elindeki, zihnindeki, karşılaştığı bütün hususlarda sıradan, alelade bir tepki vererek geçiştirici bir tavır gösterirse bu tutumundan ötürü mesul olacağını bilir, bilmelidir. Müminin cahil sıfatı yoktur. Bu bakımdan o; çaba göstermek, bütün gücünü kullanmak, hak ve hakikat uğruna ısrarlı olmak ve zahmet çekmeyi göze almakla mükelleftir
İnsan Odaklı Bir Yönetim Anlayışı
İslam’a göre tevhid olmadan, vahye dayanmadan bütüncül ve sahici adaletin sağlanması mümkün değildir. Adalet; hikmet, şecaat ve iffet faziletlerinin gerçekleşmesi ile kazanılan ve bunların üçünü de içine alan dördüncü temel fazilettir,