Hâbil ve Kâbil ile başlayan iyilikle kötülüğün, hak ile bâtılın mücadelesi dünya durdukça devam edecektir. Belki de dünyanın bilinen en kadim bilgisi, en köklü öğretisi bu gerçektir. Çin mitolojisindeki ‘Yin ve Yang’ teoremi de bu gerçeği, insanın iç âlemindeki ve dış dünyadaki iyilik ve kötülük mücadelesini işaret ve temsil eder. İlahi iradenin yeryüzünde kurduğu bu mekanizma, insanın içinde var olan potansiyelin/özün/cevherin açığa çıkmasına imkân tanıyan bir mihenk taşıdır adeta. Nefs, heva ve heves gibi iç saikler, şeytan ve dünyanın kötülük problemi gibi dış saiklerin çevrelediği insanın bu dünyadaki yolculuğu oldukça çetrefilli ve zorlu bir mücadeledir. İlahi adalet ve merhamet insanı bu mücadelede elbette yalnız bırakmamıştır. Vahiy ve peygamber rehberliği başta olmak üzere, insanın içindeki ilahi öz, kalp, duygu gibi içsel mekanizmalar insanın hak yol üzere kalmasını destekler niteliktedir.
Bu ilahi ve fıtri donanımın yanı sıra, insanın dünya yolculuğunda kritik rol oynayan bir diğer ana etmen de ailedir. Aile yapısı, neredeyse insanın yaratılışı ile eşdeğer bir tarihe sahiptir. Kur’an-ı Kerim’de insanın yaratılışı ve yeryüzüne gönderiliş süreci anlatılırken Hz. Âdem (as) ile birlikte eşi Hz. Havva (ra) da dikkate verilir. Buradan hareketle insanın varoluş serüveni bireyle değil aileyle başlar diyebiliriz. Aile yapısının ilahi sistemdeki yeri, hem insanın yaratılışında var olan özelliklerinin gereği hem de insan neslinin yaratılışının, yani fıtratının muhafazası için önemli bir işleve sahiptir. Kadın ve erkeğin bir dizi ahit (sözleşme) karşılığında ve şahitler huzurunda kurduğu aile yapısı bu yönüyle kutsal bir mekanizmadır aynı zamanda. Bu mekanizma insanın biyolojik ve psikolojik ihtiyaçlarını giderebilmesinin hem en güvenli yolu hem de insan neslinin devamının teminatıdır. Aile sisteminin korunması, dinin ana kaynakları tarafından da bir ibadet mesabesinde kabul edilerek ilahi bir güvence altına alınmıştır. Örneğin; eşlerin birbirleri üzerindeki hakları ( Nisa; 1, 12, 20…), anne baba hakkı (Bakara; 83, 215…), çocuk eğitimi ve çocuk hakları ( Bakara 233; Nisa 11; Nur 58) gibi aile ile ilgili temel meselelerde vahiy yol gösterici ve kural koyucu bir hüviyettedir. Bunun yanı sıra hem Hz. Peygamber’in sözleri ve yaşantısı hem de Kur’an-ı Kerim’de bahsi geçen peygamber kıssalarında da ‘aile’ yapısına dair pek çok örnek, işaret ve uyarı görebiliriz (Nuh (as) kıssası, Yusuf (as) kıssası, Musa (as) kıssası gibi). Ailenin ilahi irade tarafından böyle yüksek ve ulvi bir konuma yerleştirilmesi, aynı zamanda ailenin insanlık açısından konumunu belirleyebilmemiz için de önemli bir işarettir.
Aile yapısının insanlık âlemi için tarihsel varlığının, ilk yaratılan insan ve aile olan Hz. Âdem (as) ve eşi Hz. Havva (ra)’a kadar dayanışı bu yapıyı tüm medeniyetler, dinler ve milletler bakımından da özel ve önemli kılmıştır. Bu nedenle evlilik fiili en eski topluluklarda bile özel bir seremoni ile taçlandırılır.
Evlenen insanlara maddi ve manevi bir dizi destek ve belki de çevresindekiler tarafından bugünün çiftler için hayatlarının en özel günü olması sağlanır.
Toplumun en küçük yapı birimi olan aile; aynı zamanda toplumun en önemli yapı taşıdır. Bu nedenle aile yapısının güçlü olması medeniyetlerin, milletlerin dünya üzerindeki konumlarını belirlemede de önemli bir rol oynamaktadır. Örneğin tarih boyunca doğu veya İslam toplumlarını Batı/İslam dışı toplumlara üstün kılan önemli etmenlerden biri de derin ve güçlü aile yapısıdır. Çünkü İslam dininin aileye atfettiği kutsallık, doğu toplumlarının güçlü ailevi bağlarıyla sentezlenerek tarihte iz bırakan güçlü milletler ve devletler oluşmasını sağlamıştır. Kutsallığını, sadakatini, mahremiyetini yitirmiş, misyonunu kaybetmiş aileler zayıf bireyler, zayıf bireyler ise her anlamda zayıf toplumlar üretirler.
Misalen; Kur’an-ı Kerim’de kıssaları anlatılan peygamberlerin tümü üzerlerine düşen tebliğ vazifesini bihakkın yerine getirmiştir. Ancak ilginçtir ki; adeta hikmete mebni bir durum olarak ailesi tarafından inkâr edilen Hz. Nuh (as), Hz. Lut (as) gibi peygamberlerin, gönderildikleri toplumlar tarafından da kabul edilmediklerini görüyoruz. Öte yandan Yunan mitolojisinde de toplumsal kaos; tanrısal bireylerden oluşan aile yapısındaki çatışmalar veya çarpık ilişkilerden kaynaklanır. Devletler üzerinden konuya bakıldığında, tarihin en büyük imparatorluklarından olan Emeviler, Osmanlı Devleti, Bizans ve Roma gibi aile yönetiminin baskın olduğu yapılarda, aile bütünlüğünün bozulduğu, taht ve kardeş kavgalarının yaşandığı dönemler aynı zamanda devletinde en zayıf olduğu dönemlerdir. Öte yandan aile sadece toplumlar için değil; bireylerin gelişimi için de çok önemli bir kurumdur. Canlılar arasında dünyaya gelen en savunmasız ve uzun süre desteğe muhtaç olan yavrulardan biri de insan yavrusudur. Dünyaya gelen bir bebeğin büyüyüp gelişmesi, kendi ihtiyaçlarını giderebilmesi veya başka bir deyimle ayakları üzerinde durabilmesi oldukça meşakkatli ve uzun bir süreç gerektirir. İnsanın varlığı, gelişim süreci, biyolojik ve psikolojik pek çok farklı unsura bağlıdır.
Aile; bir insanın bütün temel ihtiyaç ve isteklerinin karşılanabileceği ana kaynaktır.
Bu nedenle aile yapısının sağlıklı bir zemine oturmuş olması, temelde bir kadın ve bir erkeğin meşru birlikteliğinden meydana gelmiş bu yapının aileye yeni katılan bireylerin psikolojik, fizyolojik, güvenlik, eğitim ve sosyalleşme gibi temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek niteliklere haiz olması beklenir. Ailenin gerek toplumsal gerek bireysel gerek de tarihsel ve dini açıdan bu kritik konumu, aile yapısının insanın, toplumun, dinlerin ve devletlerin bekası için ne kadar önemli olduğunu da ispatlar niteliktedir.
Ailenin pek çok bakımdan bu önemli misyonu onu aynı zamanda şer odaklarının da hedefi haline getirmiştir. Sömürgeci zihniyetin hedeflerini gerçekleştirebilmesi için güçlü yapıların zayıflatılarak tasfiye edilmesi önemli bir basamaktı. Bu nedenle tarihe damgasını vuran çok uluslu güçlü imparatorlukları ve devletleri iç kargaşa ve çeşitli manipülatif yöntemlerle çökertmişlerdir. Büyük devletlerin parçalanması neticesinde ulus-devlet fikriyle meydana gelmiş devletçikleri yönetmek çok daha kolay bir hale gelmiştir. Ancak güçlü aile yapısı olan toplumları değiştirmek ve dönüştürmek yine de zor bir iştir. Özellikle ulus-devlet yapılarının ilk oluşum yılları olan 1800’lü yılların sonu ve 1900’lü yılların başında toplumların benimsediği din, gelenek ve örf gibi toplumsal kimliğin karakteristik özelliklerini yine toplumsal hafızadan silmek, stratejik ve sinsi bir plan gerektiriyordu. Bu nedenle ulus-devletlerin kurulma aşamasında sömürgeci zihniyet bu yeni devletlerin kuruluşuna gerek cebren gerek de çeşitli oyunlarla sinsice müdahil olarak toplum mühendisliği yapmıştır. Öncelikle kültürel, dinî ve millî değerleri dezenformasyona uğratarak gerici, demode ve çağdışı olarak göstermiştir. Moda, çağdaşlık, aydın ve Avrupai görünüm adeta dayatılmıştır. Bunu cumhuriyetin ilk dönemlerinde de uygulanan ‘şapka kanunu’, ‘kılık kıyafet kanunu’, ‘Batı müzikalleri’, ‘balo, tango’ gibi Avrupai dans türlerinin resmi törenlerde temsili ve halkın özendirilmesi ve teşviki gibi pek çok örnekte de görebiliriz. Bu dönemlerde sömürgeci zihniyetin imdadına yetişen ve hedeflerini gerçekleştirmede ivme kazandıran önemli bir gelişme daha olur: Kitle iletişim araçlarının icadı ve yayılması. Özellikle TV ve radyonun icadı sömürgeci zihniyetin zehrini kitlelere eriştirmede oldukça etkili olmuştur. 1900’lü yılların başında sadece belli, seçilmiş bir kesimin emrinde olan kitle iletişim araçları ‘erk’ olan zihniyetin mesajını temsil edebilirdi. Toplumun gerçekliğinden, ahlâki, dinî ve toplumsal değerlerinden uzak bu yayın biçiminin temel amaçlarından biri de toplumu yeniden inşa etmektir. Böylece çağ harikası olan bu teknolojinin cömertçe paylaşılmasının karşılığı da fazlasıyla alınmış olacaktı. Çünkü sömürge zihniyet için insanın bizzat kendisi bir metadır. 1940’lı yıllardan itibaren halka sunulan sinema, tiyatro, müzikal ve dizi/filmlerin temelde verdiği tek ortak mesaj vardı: ‘geleneksel aile yapısının tahribi’ ve buna paralel olarak bireyselleşme ya da özgürleşme. Ahlâkın, değer yargılarının hafife alınıp hiçe sayıldığı bu organizasyonlar, zamanla maalesef ki karşılığını da bulacaktı. Moda ve aile dergileri, televizyon yayın organları, sonraki yıllarda devreye giren dizi ve film sektörü gibi pek çok medya organı bu amaca hizmet eden projeler çıkartmıştır. Öte yandan Batı dünyasında çok haklı ve gerekli tepkilerden ortaya çıkan feminizm hareketinin, amacından saptırılarak kadının fıtri ve geleneksel konumunu sarsan ve nihayetinde de zarar veren bir yapıya dönüşmesi de önemli bir etkiye sahiptir. Kadın ve erkeğin toplumsal ve fıtri rollerinin yer değiştirmesi veya daha doğru bir ifadeyle elinden alınması, kadının topluma kazandırılması gibi bir kılıfla sunulmuştur. Sanayi devriminin ihtiyaç duyduğu modern köle ihtiyacının bir kısmı da kadınların yukarıda sayılan çeşitli nedenlerle iş alanına katılımıyla karşılanmıştır.
Tüm bunlar toplumun temel aile dinamiklerini yavaş yavaş değiştirip dönüştürürken, geleneksel geniş aile yapısı da büyük bir darbe alacak ve çözülme başlayacaktı. Sağlıktan eğitime pek çok alanda problemlerin ana kaynağı olarak gösterilen geniş aile yapısı yerine çekirdek aile modeli övülecek ve tavsiye edilecekti. Şehirleşmenin artması, apartman hayatına geçilmesi de çekirdek aile modelinin artmasına olanak sağlayacaktı. Elbette ki ailelerin kendilerine ait bir yuva sahibi olmaları en temel haktır. Burada dikkat çekmek istediğimiz husus, mekânsal ortaklıktan ziyade aile büyüklerinden, geleneklerden kopuk ve uzak olarak kurulan köksüz aile yapısının teşvikidir. Bu durum aynı zamanda yeni neslin bir önceki kuşaktan alacağı kültürel mirasın da önünü kesiyordu. Çalışan kadınların bir kısmı bu süreçte anneanne veya babaanne desteği oluşturmaya çalışsa da bu, sınırlı ve çoğu zaman da sorunlu bir destekti. Oysa geleneksel aile yapısında çocuğun eğitimi, bakımı ve sorumluluğu daha fazla kişi tarafından paylaşılarak daha çeşitli ve dengeli bir gelişim imkânı sunmaktaydı. Bir ev düzeninin kurulmasında büyüklerin tecrübelerinden istifade edebilme imkânı genç aileler için çoğu zaman kurtarıcı bir rol oynamaktaydı. Geniş aile olmanın kendi bünyesinde barındırdığı bazı tabii problemler ve bu problemlerin göz ardı edilmesinden ötürü toplumun çekirdek aile modelini benimsemesini hızlanacaktı.
Bir diğer husus çalışma hayatına katılan kadının iş yerinde gösterdiği performans sorunuydu. İnancımıza göre ve insanlık tarihinden elde edilen verilere göre kadının çalışmadığı bir dönem yoktur ve kadının çalışması esasen ne dini bakımdan ne de insani bakımdan bir problemdir. Hz. Peygamberin ifadesiyle ‘kadınlar erkeklerin eşidir.’ Ve bu eş olma durumu kadını toplumsal, sosyal ve ekonomik hiçbir alanda dışarıda bırakmaz. Fakat kadının fıtri olarak yaratılışından gelen fiziki, ruhi farklılıklarının, annelik sorumluluğunun göz önünde bulundurulması, merhamet ve adalet sisteminin bir sonucudur ve gereğidir. Bu anlayış, modernitenin aksine kadını çalışmaya mecbur değil; çalışıp çalışmama hususunda kadına tercih etme hakkı sunarak özgür kılar. Ancak modernitenin dayattığı çalışan kadın profili kadınlığın başka tüm rollerini göz ardı etmektedir. Modern toplumlarda kadından beklenen tam zamanlı bir köleliktir adeta. Ve bu modernleşme, toplumsallaşma adı altında masum gösterilmektedir. Kadının duygusal ve psikolojik olarak manipüle edilmesiyle aile hayatından aşamalı olarak koparılması bir özgürlük olarak sunulmuştur. Bu manipülasyon o kadar güçlüdür ki ağır ve zor işlere rağmen kadınların çalışmaya devam etmesini sağlamıştır. Ne uzun yıllar kadınların tam ücret mi yoksa yarım ücret mi alması gerektiği tartışmaları, ne çoğu iş yerinde eksik ücret almak zorunda kalışları ne de geleneksel rollerinin üzerine binen çalışan kadın olmanın yükü kadınları bu çarktan kurtarmıştır. Ancak yine de toplumsal yerleşmiş rollerin yer değiştirmesi çok kolay değildir. Bu toplumsal geçiş süreci toplumun her kesimini etkilemekle birlikte kadınlar için oldukça zorlayıcı olmuştur. Çünkü kadınlar hem dışarıda çalışıyor hem de ev işlerini, çocuk bakımını üstleniyorlardı. Bu durum günümüzde kısmen daha sağlıklı bir zemine oturmuş olsa da tamamen çözülmüş bir problem değildir. Günümüzde halen çalışan kadının annelik gibi temel ve birincil sorumluluğunun gereği olan izin düzenlemeleri eksik ve ayrımcı bir politika ile yürütülmektedir. Kamunun ve özel sektörün çalışan kadına sunduğu haklar eşit, yeterli ve esnek değildir. Annenin yerine devreye giren kreş ve bakım evleri çocukların sadece temel bakımlarını sunabilmektedir. Anne şefkati, sıcaklığı ve sevgisi gibi eşsiz bir kaynaktan yoksun büyüyen çocuğun eksik kalacağı tartışma götürmez bir gerçektir. Bu durum sadece çocuk için değil, yeni anne olan biri için de katlanılması zor bir durumdur. Doğadaki her canlı, yavrusunun hayata merhaba dediği, bakıma muhtaç olduğu o ilk zamanları, yavrusunu yanından bir an olsun ayırmadan geçirir. Bu yaratılıştan gelen fıtri bir durumdur. Ancak insanın kurduğu bu acımasız sistemin çarkları vahşi dişleriyle bu bağı böler, parçalar ve her anlamda geriye eksik insanlar bırakır.
Modern dünyanın devşirdiği aile düzeni sadece çocukları değil, yaşlı aile büyüklerini de devre dışı bırakır.
Belki de tüm ömrünü aile bireylerinin refahı için harcamış, hayat yolunda yorgun ve hasta düşmüş bu emektar insanlara, modern dünya düzeninde yer açmamız neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Onları hastalıkları, yaşlanmış, güçten düşmüş takatsiz vücutlarıyla yapayalnız bırakmaktayız çoğu zaman. İş yoğunlukları, konfor düşkünlüğü, disipline edilemeyen ruhlarımız ve yaşlı insanlar için elverişsiz evlerimizle onları hayatımıza bir türlü müdahil edemeyişimiz acımasız sömürgeci sistemin doğal bir sonucudur. Böylece varlığımızın en birincil kaynağı ile olan bağımız modern zamanlarda kopma noktasına gelmiş durumdadır. Bu durum yaşlı insanlar için ne kadar üzücü bir durumsa, yeni nesil için de bir o kadar büyük bir kayıptır. Yapılan araştırmalarla geniş aile ile büyüyen çocukların problem çözme becerilerinin diğer çocuklara nispeten çok daha yüksek bir gelişim düzeyinde olduğu tespit edilmiştir. Gelinen nokta itibariyle geleneksel toplumların üç nesil bir arada yaşadığı, ürettiği ve zorlukları bir arada göğüslediği güçlü aile yapısının hâkim olduğu dönemlerden; küçük ve yalnız aile yapılarına dönüşen, bireyselliği önceleyen modern aile yapıları, tıpkı yeni ulus devletçikler gibi aileleri de zayıflatarak dışsal tehlikelere daha açık bir hale getirmiştir.
Güçlü, sağlıklı ve çalışma potansiyeli olanların dışındaki tüm insanları yok sayan kapitalist sistem ve güçlü tüm yapıları eritmeye kararlı modern sömürgeci dünya düzeninde hasta, yaşlı ve bakıma muhtaç çocuklar asla öncelenmez. Hatta bu insanların bakımı da sömürgeci sisteme hizmet eden bir sektöre dönüştürülür. Yaşlı bir insanın bakımı ya da çocuk bakımı için kişiye esnek çalışma hakkı tanınmaz, izin hakkı sınırlıdır ve ekonomik olarak desteklenmez. Ancak bakım evleri, çocuklar için açılan kreşler sistem tarafından desteklenir ve öncelenir. Aile olmanın mücbir gereklerinden bir bir soyutlanarak var olan yeni ve modern aile merhamet, fedakârlık, mahremiyet, saygı, sevgi, sadakat gibi temel değerler bakımından ne yazık ki fakirdir. Zayıflayan aile bağları, kadın ve erkek rollerinin geçirdiği değişim ve dönüşüm, anne-baba vd. aile bireylerinden çok dış faktörlerin güdümünde büyüyen yeni nesil için aile kıymetli ve vazgeçilmez konumunu yitirmektedir. Ailenin koruyucu kalkanından mahrum büyüyen bir nesil için kültürel ve manevi savrulma çok daha kolay olacaktır. Nitekim günümüzde bunu somut olarak görmemiz mümkündür. Tüm değer yargılarından uzak kendi nefsaniyetinden mülhem bir neslin türediğini kabul etmek zorundayız. Ne geleneği, ne dini ne de sosyal normları kabul eden bu yeni nesil, sınırları her geçen gün daha da zorlamaktadır. Sapkın inanışların, küresel modanın, sosyal medyanın, teşhirciliğin esir aldığı bu gençler sadece kendileri için değil, aynı zamanda toplum için de bir tehdit unsurudur. İnsan neslinin en sağlıklı şekilde devam edip çoğalacağı ortam sevgi, saygı, sadakatle kurulmuş bir aile yuvasıdır. Bir yuva kurmak, nesil yetiştirmek gibi ulvi amaçlardan uzak, nikâhsız, sorumluluktan azade nefsani birliktelikler ancak ve ancak insanların hayvani yönlerini azdırır. Bu da hem fertleri hem de toplumları yıkan önemli bir sorundur.
Aile üzerinde oynanan en büyük oyunlardan biri de son yıllarda yapay bir şekilde tırmandırılan ‘cinsiyetsizleştirme’ politikasıdır.
Kadın ve erkeğin sosyal ve toplumsal rollerinin dejenerasyonundan sonraki aşama, kadın ve erkeğin doğuştan gelen cinsiyetinin bir dizi müdahale ile işlevsizleştirilmesidir. Böylece insan neslinin devamını sağlayan biyolojik yapı da bozularak sistemin kontrolüne sunulmak istenmektedir. Özellikle Avrupa’da devreye sokulan ‘gay aileler’ ve onlara evlatlık verilen kimsesiz zavallı çocuklar bu propagandanın ilk kurbanlarıdır. Aynı zamanda çok küçük yaşlardaki çocukların zihinlerinin zaman zaman kifayetsiz ebeveynleri, zaman zaman da kreşler, öğreticiler tarafından manipüle edilerek cinsiyet karmaşası yaşatıldığı da gizli bir durum değildir. Bazı doktor ve biyologların da bu amaca hizmet ettiği bilinmektedir. Tüm bunlar tıpkı bir zamanlar büyük devletler yıkılırken ya da kadınlar, erkekler, aileler köklerinden koparılarak sistemin gönüllü köleleri yapılırken giydirilen ‘özgürlük’ kisvesiyle sunulmaktadır. Her geçen gün bu çirkin propagandanın kurbanları için yürüyüşler, sözde onur programları, kimi zaman mağduriyet yayınları, kimi zaman da onları masum ve renkli gösteren yayınlarla çizgi filmlerden dizilere kadar pek çok projeyle toplumsal algı yönetimi hız kesmeden devam etmektedir. Gerek sanat, gerek iş dünyası, gerek influencer denilen güruh tarafından çok çeşitli bir ağ çalışması yapılarak zehri saçılan bu arsız politika her geçen gün insanlığı biraz daha çok tehdit etmektedir. Oysa hiç kimse bu insanların yaşadığı bunalımlardan, kullandığı ilaçlardan, geçirdiği bir dizi ameliyatlardan, en basit insani ihtiyaçlarını bile karşılayamayacak derecede çöken vücut sistemlerinden bahsetmemektedir. Bir daha asla geri dönüşü olmayan ameliyatları teşvik eden bu sapkın yönelim, insanlığı giderek hem nitelik hem de nicelik olarak azaltmaktadır. Ayrıca insanlığa açılmış bu hayâsız savaş cinsiyetsizliğin yanı sıra pedofili, zoofili gibi pek çok sapkınlığı meşrulaştırmayı ve yasallaştırmayı hedeflemektedirler. Hiçbir dinî ve sosyal otoritede karşılığı olmayan bu sapkınlıklar aile ve insan üzerinde oynanan oyunlardan belki de en büyüğüdür. Ailenin hedefe konmasıyla feminizm kılıfıyla ilk etapta daha çok kadın üzerinden yürütülen propagandanın, eşcinsellik propagandasıyla birlikte daha çok erkeği hedef aldığını gözlemlemekteyiz. Örneğin İstanbul Sözleşmesi gibi amaçlı hareketlerin öne sürdüğü ‘toplumsal cinsiyet’ tanımı görece kadını korusa da aslında hedefte erkeğin olduğunu düşündürmektedir.
Toplumsal cinsiyet kavramı kadını sosyal alanda erkeğe eşitlemek gibi bir misyonla öne sürülmüştü. Ancak görüldü ki kadının haklarından çok erkeğin erilliği hedef tahtasına konmuş ve çeşitli sapkınlıkların meşrulaştırılması yasal güvenceyle teminat altına alınmıştı.
Bir yandan da toplumsal alt yapısını hazırlamak için çeşitli kesimler tarafından sürekli olarak programlar, çalıştaylar yapılıp duruyordu. Hatta Lut Kavmi ile ilgili açıktan ayetlerle yasaklanmış bu sapkınlığın dindar versiyonları bile piyasaya sürülmüş, kimi muhafazakâr kıyafetli kamusal görünürlüğü olan yazar, siyasetçi ve sözde aktivist kişiler bu toplantılarda boy gösteriyordu. Tam da bu nedenlerden ötürü İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılması, içerisinde dindar sayılan kişilerin de bulunduğu çok farklı ve çeşitli cenahlardan tepki almıştır. Bu da sömürgeci zihniyetin dindar insanlarda bile yaptığı zihnî tahribatın somut göstergesidir. Aynı süreci feminizm pazarlanırken, kadının ve kadınlığın modernleşme, özgürleşme adı altında bir sömürge metası haline getirilişinde de görebiliriz. Örneğin Yeşilçam sineması geleneğe, dinî değerlere başkaldıran özgür (!) kadın figürleriyle doludur. İstanbul Anlaşması yürürlükten bir şekilde kalkmış olsa da anlaşmanın etkileri hâlâ sürüyor diyebiliriz. O dönemde pazarlanan minnoş, adeta sinirleri alınmış erkek figürü toplumda yavaş yavaş karşılığını bulmuş ve nihayetinde güçlü, ‘kavvam’ erkek modeli ‘prenses erkek modeline’ evrilmiştir. Böylelikle kendi varlığı dışında hiçbir otoritenin varlığına tahammül edemeyen sömürgeci zihniyet, erkeğin otoritesini de elinden almıştır. Karar verme kabiliyeti sönümlenmiş, gücü kısıtlanmış, feminist hareketle günah keçisi sayılmış erkek, belki de çözümü modernitenin öne sürdüğü bakımlı, yumuşak, hassas, kısacası ‘kadınsı’ erkek formunda bulmuştur. Erk olma misyonunu kaybeden, eril yapısı tahribata uğramış kimliksiz bu erkekler aile kuracak güveni vermekten de yoksunlardır. Tüm bu yapısal bozulma evlilik kurumunu bitirecek kadar azaltmıştır. Var olan evliliklere nispeten boşanma sayısı ise her geçen gün artmaktadır. Tüm bunların üzerine tehdit oluşturan bir diğer husus ise doğurganlık sayısıdır. TÜİK’in verilerine göre ilk defa ülkemiz üç yıldır üst üste kırmızı alarm vermektedir. Bu, millet olarak neslimizin tükenme tehdidi altında olduğunu göstermektedir. Sadece ülkemiz de değil, Avrupa ve dünyanın pek çok ülkesinde de nüfusun azalması bir problemdir. Bunun çeşitli nedenleri olsa da en temel nedeni değişen ebeveynlik algısı, bireyselleşme ve yanlış kodlanan özgürlük fikri denilebilir kanaatimce. Çünkü hem kendi geçmişimize baktığımızda hem de dünya tarihi boyunca çokça evlat sahibi olmak, istenen ve sevinç duyulan bir durum olarak kabul görürken, günümüzde çok çocuklu aile olmak külfet ve demode bir durum olarak değerlendirilmektedir. Üstelik hayat koşulları geçmiş zamanlarda daha zor ve külfetli olmasına rağmen neslin devamı her zaman arzulanan bir nimet olarak görülmüştür. Günümüzde öne sürüldüğü ve sanıldığı gibi ekonomik şartların anlamlı bir etkisinin olmadığı yapılan pek çok çalışmayla da ispatlanmıştır. Örneğin göçmen ailelerin zorlu yaşamlarına rağmen çok çocuk sahibi olma eğilimi üzerine yapılan çalışma göstermiştir ki, göçmenler yok olmaktan korkuyor ve çocuğu yeryüzünde varlığının devamı için bir yol olarak görüyordu. Oysa modern ve konformist toplumlar çocuk ve aileye dair tüm varoluşsal bağlarını yitirmiş durumdadırlar.
Tüm bunlardan özetle başa dönecek olursak, aile insanlık için vazgeçilmez, yeri doldurulamaz kutsal bir olgudur. Hem insanlığın, hem toplumların, hem de bireylerin salahiyeti için ailenin desteklenmesi, iyileştirilmesi, devletlerin çeşitli teşviklerle aileyi güçlendirmesi bir tercih değil, zorunluluktur. Güçlü aileler her anlamda güçlü bireyler yetiştirecektir.
Bir milletin bekası aile kurumunun işlevselliği ile sağlanabilir. Merhamet, sadakat, saygı gibi temel değerler üzerine inşa edilmiş aileler toplumsal refahı da beraberinde getirecektir.
Bu kapsamda hem sorumlu bireylerin hem de devletlerin yapacağı pek çok şey vardır. Geleneksel aile yapısının korunması ve değerlerin yüceltilmesi ve bu kapsamda erkeğe iade-i itibarının geri verilmesi, ailelerin ekonomik olarak desteklenmesi, çalışan/üreten kadınların anne olmasının teşviki ve kolaylaştırılması için gerekli yasal düzenlemelerin yapılması, ev hanımı olmanın sosyal statü bakımından olumlu temsili, geniş aile yapısına uygun yatay mimarinin çoğaltılması ilk etapta akla gelen çözümler olabilir. Sisteme hizmet eden değil, insana hizmet eden devlet düzeninin şiar edilmesi de en önemli düstur olmalıdır. Zira sömürge zihniyeti için sadece seçilmiş olan kendileri vardır. Onun dışındaki her şeyi, her insanı metalaştırmaktan asla çekinmeyecektir. Örneğin moda adı altında yıllarca sömürülen kadın bedeni ve dayatılan güzellik algısı, kadını hem metalaştırmış hem de estetik sektörünün bağımlı ve daimi bir sermayesi haline dönüştürmüştür. Veya anneliği aşırı yücelterek zorlaştırmak ya da psikolojik dayatmalarla anneliği çocuğun uşaklığı olarak lanse edip kadını tüketmek de annelik üzerinde oynanan oyunlardan biridir. Kimi zaman da çocuğu özgürlüğün önündeki en büyük engel göstererek oynar oyununu. Öte yandan ünlü psikologlar, yaşam koçları, durmaksızın tüm kötülükleri aile travmalarına bağlayarak, hem sisteminin yeni üyelerine günah çıkartmakta hem de kişileri ailesine düşman etmektedirler. Adeta bir taşla iki kuş vurmaktadırlar. ‘Annenle görüşme, babanı inkâr et’ telkinleri, 777’ler 666’lar ilaç olarak sunulur tüm yaralara. Kim hangi tuzağa düşerse artık. Her gün televizyonlarda aşkı (!) için çoluğunu çocuğunu terk eden ahlâksız insanların boy boy görselleri, hayatları ne de masumca sunuluyor topluma. Sadakatin, mahremiyetin, vefanın esamesi okunmaz. Çünkü bu böyledir. Görünür olan galip gelir. Bu nedenle aile olmanın şerefini, haysiyetini ve bilincini yeniden kuşanmadıkça bu kadar saldırıya kurban vermemek işten bile değildir. İnsanlığı bu çukurdan yalnız ve yalnızca Allah’ın ipine sarılmak kurtarır. Koyduğu sınırlara bila tereddüt bağlı kalarak, O’nun takdirinden razı ve mutmain olarak yaşamak kurtarır. İnsanlığın ilmek ilmek ördüğü, görgü ve tecrübeleriyle inşa ettiği ortak ahlâki mirasa, kültüre, köklere sadakat kurtarır. Kadın ve erkek kimliğimizle barışık olmayı, çocuğa emanet gözüyle bakmayı emreden ilahi vizyon kurtarır. Bu bağlamda amaçlı ve gayretli olarak kendi toplumsal düzenimizi inşa ederek, temel değerlerimizden beslenen, bizi biz yapan zihnî yapı yeniden elde edilebilecektir. O halde son tahlilde diyebiliriz ki;
‘Arkadaş! Yurdumu alçaklara uğratma sakın
Siper et gövdeni dursun bu hayâsızca akın.’
Çünkü savaşarak alamadıklarını, kurdukları bu sömürü zihniyeti ile ele geçirmek isterler. Bu savaşta ise aile; insanlığın ve insan kalmanın, dinlerin, değerlerin, soylu ve asil yaşamın son kalesidir. Aileye sahip çıkmak ahlâki bir sorumluluk, korumak ise insanlık ve kulluk borcudur.
“Onlar, ‘Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder eyl!’ diyenlerdir.’’ (Furkan, 74)
“Allah’ım! Mal, aile, çocuk olarak insanlara verdiklerinin hayırlısını dilerim, sapıtan ve saptıranları değil.” (Tirmizi, Deavat, 124)
Modern şiddetin en belirgin özelliklerinden olan ordu, sağlık, eğitim ve medya gibi organlara müdahale yoluyla muhatapların sindirilmeye çalışılması olgusu , Doğu Türkistan için sıradan bir durum hâline gelmiştir.
Ne yapmalıyım diye düşündüm hala düşünüyorum. İsrail ve ona yardım edenlerin mallarına karşı bir boykottan söz ediliyor. Tamam, diyorum. Markette daha önceleri yetmiş dokuz liraya satılan Domestos kırk liraya düşürülmüştü. Her müşteriye kasadaki masum kız tarafından özellikle indiriminden söz açılıp pazarlanmaya çalışılıyordu. İşte diyorum, karşımda ciddi bir imtihan suali. Cebimdeki para beni tahrik ediyor, elinde avucunda başka ne kaldı hadi davran al bu ucuzlukta şu kimyasal nesneyi de eşin sevinsin. Ama benim içimde bir başka ben daha var. O diyor ki sor bakalım senin memleketin Elaziz’deki Coca Cola dolum tesislerinin kapısına kilit vurulmuş mudur; Endonezya’da McDonalds’ların iflas ettirildiği gibi.
Bir yönüyle yitirilmiş bir kimliğin ete kemiğe büründüğü yerdir Filistin, hazanın henüz toprağa düşmemiş yaprağıdır. Bütün yaprak dökümlerimize ve Kemalizm’in İslâm coğrafyasındaki mankurtlaştırıcı etkilerine rağmen asli kimliğimizi bize her daim hatırlatan bir meseldir.
Aile Kurumunun Sömürgeci Zihnin Güdümünde Geçirdiği Değişim ve Dönüşüm
Hâbil ve Kâbil ile başlayan iyilikle kötülüğün, hak ile bâtılın mücadelesi dünya durdukça devam edecektir. Belki de dünyanın bilinen en kadim bilgisi, en köklü öğretisi bu gerçektir. Çin mitolojisindeki ‘Yin ve Yang’ teoremi de bu gerçeği, insanın iç âlemindeki ve dış dünyadaki iyilik ve kötülük mücadelesini işaret ve temsil eder. İlahi iradenin yeryüzünde kurduğu bu mekanizma, insanın içinde var olan potansiyelin/özün/cevherin açığa çıkmasına imkân tanıyan bir mihenk taşıdır adeta. Nefs, heva ve heves gibi iç saikler, şeytan ve dünyanın kötülük problemi gibi dış saiklerin çevrelediği insanın bu dünyadaki yolculuğu oldukça çetrefilli ve zorlu bir mücadeledir. İlahi adalet ve merhamet insanı bu mücadelede elbette yalnız bırakmamıştır. Vahiy ve peygamber rehberliği başta olmak üzere, insanın içindeki ilahi öz, kalp, duygu gibi içsel mekanizmalar insanın hak yol üzere kalmasını destekler niteliktedir.
Bu ilahi ve fıtri donanımın yanı sıra, insanın dünya yolculuğunda kritik rol oynayan bir diğer ana etmen de ailedir. Aile yapısı, neredeyse insanın yaratılışı ile eşdeğer bir tarihe sahiptir. Kur’an-ı Kerim’de insanın yaratılışı ve yeryüzüne gönderiliş süreci anlatılırken Hz. Âdem (as) ile birlikte eşi Hz. Havva (ra) da dikkate verilir. Buradan hareketle insanın varoluş serüveni bireyle değil aileyle başlar diyebiliriz. Aile yapısının ilahi sistemdeki yeri, hem insanın yaratılışında var olan özelliklerinin gereği hem de insan neslinin yaratılışının, yani fıtratının muhafazası için önemli bir işleve sahiptir. Kadın ve erkeğin bir dizi ahit (sözleşme) karşılığında ve şahitler huzurunda kurduğu aile yapısı bu yönüyle kutsal bir mekanizmadır aynı zamanda. Bu mekanizma insanın biyolojik ve psikolojik ihtiyaçlarını giderebilmesinin hem en güvenli yolu hem de insan neslinin devamının teminatıdır. Aile sisteminin korunması, dinin ana kaynakları tarafından da bir ibadet mesabesinde kabul edilerek ilahi bir güvence altına alınmıştır. Örneğin; eşlerin birbirleri üzerindeki hakları ( Nisa; 1, 12, 20…), anne baba hakkı (Bakara; 83, 215…), çocuk eğitimi ve çocuk hakları ( Bakara 233; Nisa 11; Nur 58) gibi aile ile ilgili temel meselelerde vahiy yol gösterici ve kural koyucu bir hüviyettedir. Bunun yanı sıra hem Hz. Peygamber’in sözleri ve yaşantısı hem de Kur’an-ı Kerim’de bahsi geçen peygamber kıssalarında da ‘aile’ yapısına dair pek çok örnek, işaret ve uyarı görebiliriz (Nuh (as) kıssası, Yusuf (as) kıssası, Musa (as) kıssası gibi). Ailenin ilahi irade tarafından böyle yüksek ve ulvi bir konuma yerleştirilmesi, aynı zamanda ailenin insanlık açısından konumunu belirleyebilmemiz için de önemli bir işarettir.
Aile yapısının insanlık âlemi için tarihsel varlığının, ilk yaratılan insan ve aile olan Hz. Âdem (as) ve eşi Hz. Havva (ra)’a kadar dayanışı bu yapıyı tüm medeniyetler, dinler ve milletler bakımından da özel ve önemli kılmıştır. Bu nedenle evlilik fiili en eski topluluklarda bile özel bir seremoni ile taçlandırılır.
Toplumun en küçük yapı birimi olan aile; aynı zamanda toplumun en önemli yapı taşıdır. Bu nedenle aile yapısının güçlü olması medeniyetlerin, milletlerin dünya üzerindeki konumlarını belirlemede de önemli bir rol oynamaktadır. Örneğin tarih boyunca doğu veya İslam toplumlarını Batı/İslam dışı toplumlara üstün kılan önemli etmenlerden biri de derin ve güçlü aile yapısıdır. Çünkü İslam dininin aileye atfettiği kutsallık, doğu toplumlarının güçlü ailevi bağlarıyla sentezlenerek tarihte iz bırakan güçlü milletler ve devletler oluşmasını sağlamıştır. Kutsallığını, sadakatini, mahremiyetini yitirmiş, misyonunu kaybetmiş aileler zayıf bireyler, zayıf bireyler ise her anlamda zayıf toplumlar üretirler.
Misalen; Kur’an-ı Kerim’de kıssaları anlatılan peygamberlerin tümü üzerlerine düşen tebliğ vazifesini bihakkın yerine getirmiştir. Ancak ilginçtir ki; adeta hikmete mebni bir durum olarak ailesi tarafından inkâr edilen Hz. Nuh (as), Hz. Lut (as) gibi peygamberlerin, gönderildikleri toplumlar tarafından da kabul edilmediklerini görüyoruz. Öte yandan Yunan mitolojisinde de toplumsal kaos; tanrısal bireylerden oluşan aile yapısındaki çatışmalar veya çarpık ilişkilerden kaynaklanır. Devletler üzerinden konuya bakıldığında, tarihin en büyük imparatorluklarından olan Emeviler, Osmanlı Devleti, Bizans ve Roma gibi aile yönetiminin baskın olduğu yapılarda, aile bütünlüğünün bozulduğu, taht ve kardeş kavgalarının yaşandığı dönemler aynı zamanda devletinde en zayıf olduğu dönemlerdir. Öte yandan aile sadece toplumlar için değil; bireylerin gelişimi için de çok önemli bir kurumdur. Canlılar arasında dünyaya gelen en savunmasız ve uzun süre desteğe muhtaç olan yavrulardan biri de insan yavrusudur. Dünyaya gelen bir bebeğin büyüyüp gelişmesi, kendi ihtiyaçlarını giderebilmesi veya başka bir deyimle ayakları üzerinde durabilmesi oldukça meşakkatli ve uzun bir süreç gerektirir. İnsanın varlığı, gelişim süreci, biyolojik ve psikolojik pek çok farklı unsura bağlıdır.
Bu nedenle aile yapısının sağlıklı bir zemine oturmuş olması, temelde bir kadın ve bir erkeğin meşru birlikteliğinden meydana gelmiş bu yapının aileye yeni katılan bireylerin psikolojik, fizyolojik, güvenlik, eğitim ve sosyalleşme gibi temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek niteliklere haiz olması beklenir. Ailenin gerek toplumsal gerek bireysel gerek de tarihsel ve dini açıdan bu kritik konumu, aile yapısının insanın, toplumun, dinlerin ve devletlerin bekası için ne kadar önemli olduğunu da ispatlar niteliktedir.
Ailenin pek çok bakımdan bu önemli misyonu onu aynı zamanda şer odaklarının da hedefi haline getirmiştir. Sömürgeci zihniyetin hedeflerini gerçekleştirebilmesi için güçlü yapıların zayıflatılarak tasfiye edilmesi önemli bir basamaktı. Bu nedenle tarihe damgasını vuran çok uluslu güçlü imparatorlukları ve devletleri iç kargaşa ve çeşitli manipülatif yöntemlerle çökertmişlerdir. Büyük devletlerin parçalanması neticesinde ulus-devlet fikriyle meydana gelmiş devletçikleri yönetmek çok daha kolay bir hale gelmiştir. Ancak güçlü aile yapısı olan toplumları değiştirmek ve dönüştürmek yine de zor bir iştir. Özellikle ulus-devlet yapılarının ilk oluşum yılları olan 1800’lü yılların sonu ve 1900’lü yılların başında toplumların benimsediği din, gelenek ve örf gibi toplumsal kimliğin karakteristik özelliklerini yine toplumsal hafızadan silmek, stratejik ve sinsi bir plan gerektiriyordu. Bu nedenle ulus-devletlerin kurulma aşamasında sömürgeci zihniyet bu yeni devletlerin kuruluşuna gerek cebren gerek de çeşitli oyunlarla sinsice müdahil olarak toplum mühendisliği yapmıştır. Öncelikle kültürel, dinî ve millî değerleri dezenformasyona uğratarak gerici, demode ve çağdışı olarak göstermiştir. Moda, çağdaşlık, aydın ve Avrupai görünüm adeta dayatılmıştır. Bunu cumhuriyetin ilk dönemlerinde de uygulanan ‘şapka kanunu’, ‘kılık kıyafet kanunu’, ‘Batı müzikalleri’, ‘balo, tango’ gibi Avrupai dans türlerinin resmi törenlerde temsili ve halkın özendirilmesi ve teşviki gibi pek çok örnekte de görebiliriz. Bu dönemlerde sömürgeci zihniyetin imdadına yetişen ve hedeflerini gerçekleştirmede ivme kazandıran önemli bir gelişme daha olur: Kitle iletişim araçlarının icadı ve yayılması. Özellikle TV ve radyonun icadı sömürgeci zihniyetin zehrini kitlelere eriştirmede oldukça etkili olmuştur. 1900’lü yılların başında sadece belli, seçilmiş bir kesimin emrinde olan kitle iletişim araçları ‘erk’ olan zihniyetin mesajını temsil edebilirdi. Toplumun gerçekliğinden, ahlâki, dinî ve toplumsal değerlerinden uzak bu yayın biçiminin temel amaçlarından biri de toplumu yeniden inşa etmektir. Böylece çağ harikası olan bu teknolojinin cömertçe paylaşılmasının karşılığı da fazlasıyla alınmış olacaktı. Çünkü sömürge zihniyet için insanın bizzat kendisi bir metadır. 1940’lı yıllardan itibaren halka sunulan sinema, tiyatro, müzikal ve dizi/filmlerin temelde verdiği tek ortak mesaj vardı: ‘geleneksel aile yapısının tahribi’ ve buna paralel olarak bireyselleşme ya da özgürleşme. Ahlâkın, değer yargılarının hafife alınıp hiçe sayıldığı bu organizasyonlar, zamanla maalesef ki karşılığını da bulacaktı. Moda ve aile dergileri, televizyon yayın organları, sonraki yıllarda devreye giren dizi ve film sektörü gibi pek çok medya organı bu amaca hizmet eden projeler çıkartmıştır. Öte yandan Batı dünyasında çok haklı ve gerekli tepkilerden ortaya çıkan feminizm hareketinin, amacından saptırılarak kadının fıtri ve geleneksel konumunu sarsan ve nihayetinde de zarar veren bir yapıya dönüşmesi de önemli bir etkiye sahiptir. Kadın ve erkeğin toplumsal ve fıtri rollerinin yer değiştirmesi veya daha doğru bir ifadeyle elinden alınması, kadının topluma kazandırılması gibi bir kılıfla sunulmuştur. Sanayi devriminin ihtiyaç duyduğu modern köle ihtiyacının bir kısmı da kadınların yukarıda sayılan çeşitli nedenlerle iş alanına katılımıyla karşılanmıştır.
Tüm bunlar toplumun temel aile dinamiklerini yavaş yavaş değiştirip dönüştürürken, geleneksel geniş aile yapısı da büyük bir darbe alacak ve çözülme başlayacaktı. Sağlıktan eğitime pek çok alanda problemlerin ana kaynağı olarak gösterilen geniş aile yapısı yerine çekirdek aile modeli övülecek ve tavsiye edilecekti. Şehirleşmenin artması, apartman hayatına geçilmesi de çekirdek aile modelinin artmasına olanak sağlayacaktı. Elbette ki ailelerin kendilerine ait bir yuva sahibi olmaları en temel haktır. Burada dikkat çekmek istediğimiz husus, mekânsal ortaklıktan ziyade aile büyüklerinden, geleneklerden kopuk ve uzak olarak kurulan köksüz aile yapısının teşvikidir. Bu durum aynı zamanda yeni neslin bir önceki kuşaktan alacağı kültürel mirasın da önünü kesiyordu. Çalışan kadınların bir kısmı bu süreçte anneanne veya babaanne desteği oluşturmaya çalışsa da bu, sınırlı ve çoğu zaman da sorunlu bir destekti. Oysa geleneksel aile yapısında çocuğun eğitimi, bakımı ve sorumluluğu daha fazla kişi tarafından paylaşılarak daha çeşitli ve dengeli bir gelişim imkânı sunmaktaydı. Bir ev düzeninin kurulmasında büyüklerin tecrübelerinden istifade edebilme imkânı genç aileler için çoğu zaman kurtarıcı bir rol oynamaktaydı. Geniş aile olmanın kendi bünyesinde barındırdığı bazı tabii problemler ve bu problemlerin göz ardı edilmesinden ötürü toplumun çekirdek aile modelini benimsemesini hızlanacaktı.
Bir diğer husus çalışma hayatına katılan kadının iş yerinde gösterdiği performans sorunuydu. İnancımıza göre ve insanlık tarihinden elde edilen verilere göre kadının çalışmadığı bir dönem yoktur ve kadının çalışması esasen ne dini bakımdan ne de insani bakımdan bir problemdir. Hz. Peygamberin ifadesiyle ‘kadınlar erkeklerin eşidir.’ Ve bu eş olma durumu kadını toplumsal, sosyal ve ekonomik hiçbir alanda dışarıda bırakmaz. Fakat kadının fıtri olarak yaratılışından gelen fiziki, ruhi farklılıklarının, annelik sorumluluğunun göz önünde bulundurulması, merhamet ve adalet sisteminin bir sonucudur ve gereğidir. Bu anlayış, modernitenin aksine kadını çalışmaya mecbur değil; çalışıp çalışmama hususunda kadına tercih etme hakkı sunarak özgür kılar. Ancak modernitenin dayattığı çalışan kadın profili kadınlığın başka tüm rollerini göz ardı etmektedir. Modern toplumlarda kadından beklenen tam zamanlı bir köleliktir adeta. Ve bu modernleşme, toplumsallaşma adı altında masum gösterilmektedir. Kadının duygusal ve psikolojik olarak manipüle edilmesiyle aile hayatından aşamalı olarak koparılması bir özgürlük olarak sunulmuştur. Bu manipülasyon o kadar güçlüdür ki ağır ve zor işlere rağmen kadınların çalışmaya devam etmesini sağlamıştır. Ne uzun yıllar kadınların tam ücret mi yoksa yarım ücret mi alması gerektiği tartışmaları, ne çoğu iş yerinde eksik ücret almak zorunda kalışları ne de geleneksel rollerinin üzerine binen çalışan kadın olmanın yükü kadınları bu çarktan kurtarmıştır. Ancak yine de toplumsal yerleşmiş rollerin yer değiştirmesi çok kolay değildir. Bu toplumsal geçiş süreci toplumun her kesimini etkilemekle birlikte kadınlar için oldukça zorlayıcı olmuştur. Çünkü kadınlar hem dışarıda çalışıyor hem de ev işlerini, çocuk bakımını üstleniyorlardı. Bu durum günümüzde kısmen daha sağlıklı bir zemine oturmuş olsa da tamamen çözülmüş bir problem değildir. Günümüzde halen çalışan kadının annelik gibi temel ve birincil sorumluluğunun gereği olan izin düzenlemeleri eksik ve ayrımcı bir politika ile yürütülmektedir. Kamunun ve özel sektörün çalışan kadına sunduğu haklar eşit, yeterli ve esnek değildir. Annenin yerine devreye giren kreş ve bakım evleri çocukların sadece temel bakımlarını sunabilmektedir. Anne şefkati, sıcaklığı ve sevgisi gibi eşsiz bir kaynaktan yoksun büyüyen çocuğun eksik kalacağı tartışma götürmez bir gerçektir. Bu durum sadece çocuk için değil, yeni anne olan biri için de katlanılması zor bir durumdur. Doğadaki her canlı, yavrusunun hayata merhaba dediği, bakıma muhtaç olduğu o ilk zamanları, yavrusunu yanından bir an olsun ayırmadan geçirir. Bu yaratılıştan gelen fıtri bir durumdur. Ancak insanın kurduğu bu acımasız sistemin çarkları vahşi dişleriyle bu bağı böler, parçalar ve her anlamda geriye eksik insanlar bırakır.
Belki de tüm ömrünü aile bireylerinin refahı için harcamış, hayat yolunda yorgun ve hasta düşmüş bu emektar insanlara, modern dünya düzeninde yer açmamız neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Onları hastalıkları, yaşlanmış, güçten düşmüş takatsiz vücutlarıyla yapayalnız bırakmaktayız çoğu zaman. İş yoğunlukları, konfor düşkünlüğü, disipline edilemeyen ruhlarımız ve yaşlı insanlar için elverişsiz evlerimizle onları hayatımıza bir türlü müdahil edemeyişimiz acımasız sömürgeci sistemin doğal bir sonucudur. Böylece varlığımızın en birincil kaynağı ile olan bağımız modern zamanlarda kopma noktasına gelmiş durumdadır. Bu durum yaşlı insanlar için ne kadar üzücü bir durumsa, yeni nesil için de bir o kadar büyük bir kayıptır. Yapılan araştırmalarla geniş aile ile büyüyen çocukların problem çözme becerilerinin diğer çocuklara nispeten çok daha yüksek bir gelişim düzeyinde olduğu tespit edilmiştir. Gelinen nokta itibariyle geleneksel toplumların üç nesil bir arada yaşadığı, ürettiği ve zorlukları bir arada göğüslediği güçlü aile yapısının hâkim olduğu dönemlerden; küçük ve yalnız aile yapılarına dönüşen, bireyselliği önceleyen modern aile yapıları, tıpkı yeni ulus devletçikler gibi aileleri de zayıflatarak dışsal tehlikelere daha açık bir hale getirmiştir.
Güçlü, sağlıklı ve çalışma potansiyeli olanların dışındaki tüm insanları yok sayan kapitalist sistem ve güçlü tüm yapıları eritmeye kararlı modern sömürgeci dünya düzeninde hasta, yaşlı ve bakıma muhtaç çocuklar asla öncelenmez. Hatta bu insanların bakımı da sömürgeci sisteme hizmet eden bir sektöre dönüştürülür. Yaşlı bir insanın bakımı ya da çocuk bakımı için kişiye esnek çalışma hakkı tanınmaz, izin hakkı sınırlıdır ve ekonomik olarak desteklenmez. Ancak bakım evleri, çocuklar için açılan kreşler sistem tarafından desteklenir ve öncelenir. Aile olmanın mücbir gereklerinden bir bir soyutlanarak var olan yeni ve modern aile merhamet, fedakârlık, mahremiyet, saygı, sevgi, sadakat gibi temel değerler bakımından ne yazık ki fakirdir. Zayıflayan aile bağları, kadın ve erkek rollerinin geçirdiği değişim ve dönüşüm, anne-baba vd. aile bireylerinden çok dış faktörlerin güdümünde büyüyen yeni nesil için aile kıymetli ve vazgeçilmez konumunu yitirmektedir. Ailenin koruyucu kalkanından mahrum büyüyen bir nesil için kültürel ve manevi savrulma çok daha kolay olacaktır. Nitekim günümüzde bunu somut olarak görmemiz mümkündür. Tüm değer yargılarından uzak kendi nefsaniyetinden mülhem bir neslin türediğini kabul etmek zorundayız. Ne geleneği, ne dini ne de sosyal normları kabul eden bu yeni nesil, sınırları her geçen gün daha da zorlamaktadır. Sapkın inanışların, küresel modanın, sosyal medyanın, teşhirciliğin esir aldığı bu gençler sadece kendileri için değil, aynı zamanda toplum için de bir tehdit unsurudur. İnsan neslinin en sağlıklı şekilde devam edip çoğalacağı ortam sevgi, saygı, sadakatle kurulmuş bir aile yuvasıdır. Bir yuva kurmak, nesil yetiştirmek gibi ulvi amaçlardan uzak, nikâhsız, sorumluluktan azade nefsani birliktelikler ancak ve ancak insanların hayvani yönlerini azdırır. Bu da hem fertleri hem de toplumları yıkan önemli bir sorundur.
Kadın ve erkeğin sosyal ve toplumsal rollerinin dejenerasyonundan sonraki aşama, kadın ve erkeğin doğuştan gelen cinsiyetinin bir dizi müdahale ile işlevsizleştirilmesidir. Böylece insan neslinin devamını sağlayan biyolojik yapı da bozularak sistemin kontrolüne sunulmak istenmektedir. Özellikle Avrupa’da devreye sokulan ‘gay aileler’ ve onlara evlatlık verilen kimsesiz zavallı çocuklar bu propagandanın ilk kurbanlarıdır. Aynı zamanda çok küçük yaşlardaki çocukların zihinlerinin zaman zaman kifayetsiz ebeveynleri, zaman zaman da kreşler, öğreticiler tarafından manipüle edilerek cinsiyet karmaşası yaşatıldığı da gizli bir durum değildir. Bazı doktor ve biyologların da bu amaca hizmet ettiği bilinmektedir. Tüm bunlar tıpkı bir zamanlar büyük devletler yıkılırken ya da kadınlar, erkekler, aileler köklerinden koparılarak sistemin gönüllü köleleri yapılırken giydirilen ‘özgürlük’ kisvesiyle sunulmaktadır. Her geçen gün bu çirkin propagandanın kurbanları için yürüyüşler, sözde onur programları, kimi zaman mağduriyet yayınları, kimi zaman da onları masum ve renkli gösteren yayınlarla çizgi filmlerden dizilere kadar pek çok projeyle toplumsal algı yönetimi hız kesmeden devam etmektedir. Gerek sanat, gerek iş dünyası, gerek influencer denilen güruh tarafından çok çeşitli bir ağ çalışması yapılarak zehri saçılan bu arsız politika her geçen gün insanlığı biraz daha çok tehdit etmektedir. Oysa hiç kimse bu insanların yaşadığı bunalımlardan, kullandığı ilaçlardan, geçirdiği bir dizi ameliyatlardan, en basit insani ihtiyaçlarını bile karşılayamayacak derecede çöken vücut sistemlerinden bahsetmemektedir. Bir daha asla geri dönüşü olmayan ameliyatları teşvik eden bu sapkın yönelim, insanlığı giderek hem nitelik hem de nicelik olarak azaltmaktadır. Ayrıca insanlığa açılmış bu hayâsız savaş cinsiyetsizliğin yanı sıra pedofili, zoofili gibi pek çok sapkınlığı meşrulaştırmayı ve yasallaştırmayı hedeflemektedirler. Hiçbir dinî ve sosyal otoritede karşılığı olmayan bu sapkınlıklar aile ve insan üzerinde oynanan oyunlardan belki de en büyüğüdür. Ailenin hedefe konmasıyla feminizm kılıfıyla ilk etapta daha çok kadın üzerinden yürütülen propagandanın, eşcinsellik propagandasıyla birlikte daha çok erkeği hedef aldığını gözlemlemekteyiz. Örneğin İstanbul Sözleşmesi gibi amaçlı hareketlerin öne sürdüğü ‘toplumsal cinsiyet’ tanımı görece kadını korusa da aslında hedefte erkeğin olduğunu düşündürmektedir.
Bir yandan da toplumsal alt yapısını hazırlamak için çeşitli kesimler tarafından sürekli olarak programlar, çalıştaylar yapılıp duruyordu. Hatta Lut Kavmi ile ilgili açıktan ayetlerle yasaklanmış bu sapkınlığın dindar versiyonları bile piyasaya sürülmüş, kimi muhafazakâr kıyafetli kamusal görünürlüğü olan yazar, siyasetçi ve sözde aktivist kişiler bu toplantılarda boy gösteriyordu. Tam da bu nedenlerden ötürü İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılması, içerisinde dindar sayılan kişilerin de bulunduğu çok farklı ve çeşitli cenahlardan tepki almıştır. Bu da sömürgeci zihniyetin dindar insanlarda bile yaptığı zihnî tahribatın somut göstergesidir. Aynı süreci feminizm pazarlanırken, kadının ve kadınlığın modernleşme, özgürleşme adı altında bir sömürge metası haline getirilişinde de görebiliriz. Örneğin Yeşilçam sineması geleneğe, dinî değerlere başkaldıran özgür (!) kadın figürleriyle doludur. İstanbul Anlaşması yürürlükten bir şekilde kalkmış olsa da anlaşmanın etkileri hâlâ sürüyor diyebiliriz. O dönemde pazarlanan minnoş, adeta sinirleri alınmış erkek figürü toplumda yavaş yavaş karşılığını bulmuş ve nihayetinde güçlü, ‘kavvam’ erkek modeli ‘prenses erkek modeline’ evrilmiştir. Böylelikle kendi varlığı dışında hiçbir otoritenin varlığına tahammül edemeyen sömürgeci zihniyet, erkeğin otoritesini de elinden almıştır. Karar verme kabiliyeti sönümlenmiş, gücü kısıtlanmış, feminist hareketle günah keçisi sayılmış erkek, belki de çözümü modernitenin öne sürdüğü bakımlı, yumuşak, hassas, kısacası ‘kadınsı’ erkek formunda bulmuştur. Erk olma misyonunu kaybeden, eril yapısı tahribata uğramış kimliksiz bu erkekler aile kuracak güveni vermekten de yoksunlardır. Tüm bu yapısal bozulma evlilik kurumunu bitirecek kadar azaltmıştır. Var olan evliliklere nispeten boşanma sayısı ise her geçen gün artmaktadır. Tüm bunların üzerine tehdit oluşturan bir diğer husus ise doğurganlık sayısıdır. TÜİK’in verilerine göre ilk defa ülkemiz üç yıldır üst üste kırmızı alarm vermektedir. Bu, millet olarak neslimizin tükenme tehdidi altında olduğunu göstermektedir. Sadece ülkemiz de değil, Avrupa ve dünyanın pek çok ülkesinde de nüfusun azalması bir problemdir. Bunun çeşitli nedenleri olsa da en temel nedeni değişen ebeveynlik algısı, bireyselleşme ve yanlış kodlanan özgürlük fikri denilebilir kanaatimce. Çünkü hem kendi geçmişimize baktığımızda hem de dünya tarihi boyunca çokça evlat sahibi olmak, istenen ve sevinç duyulan bir durum olarak kabul görürken, günümüzde çok çocuklu aile olmak külfet ve demode bir durum olarak değerlendirilmektedir. Üstelik hayat koşulları geçmiş zamanlarda daha zor ve külfetli olmasına rağmen neslin devamı her zaman arzulanan bir nimet olarak görülmüştür. Günümüzde öne sürüldüğü ve sanıldığı gibi ekonomik şartların anlamlı bir etkisinin olmadığı yapılan pek çok çalışmayla da ispatlanmıştır. Örneğin göçmen ailelerin zorlu yaşamlarına rağmen çok çocuk sahibi olma eğilimi üzerine yapılan çalışma göstermiştir ki, göçmenler yok olmaktan korkuyor ve çocuğu yeryüzünde varlığının devamı için bir yol olarak görüyordu. Oysa modern ve konformist toplumlar çocuk ve aileye dair tüm varoluşsal bağlarını yitirmiş durumdadırlar.
Tüm bunlardan özetle başa dönecek olursak, aile insanlık için vazgeçilmez, yeri doldurulamaz kutsal bir olgudur. Hem insanlığın, hem toplumların, hem de bireylerin salahiyeti için ailenin desteklenmesi, iyileştirilmesi, devletlerin çeşitli teşviklerle aileyi güçlendirmesi bir tercih değil, zorunluluktur. Güçlü aileler her anlamda güçlü bireyler yetiştirecektir.
Bu kapsamda hem sorumlu bireylerin hem de devletlerin yapacağı pek çok şey vardır. Geleneksel aile yapısının korunması ve değerlerin yüceltilmesi ve bu kapsamda erkeğe iade-i itibarının geri verilmesi, ailelerin ekonomik olarak desteklenmesi, çalışan/üreten kadınların anne olmasının teşviki ve kolaylaştırılması için gerekli yasal düzenlemelerin yapılması, ev hanımı olmanın sosyal statü bakımından olumlu temsili, geniş aile yapısına uygun yatay mimarinin çoğaltılması ilk etapta akla gelen çözümler olabilir. Sisteme hizmet eden değil, insana hizmet eden devlet düzeninin şiar edilmesi de en önemli düstur olmalıdır. Zira sömürge zihniyeti için sadece seçilmiş olan kendileri vardır. Onun dışındaki her şeyi, her insanı metalaştırmaktan asla çekinmeyecektir. Örneğin moda adı altında yıllarca sömürülen kadın bedeni ve dayatılan güzellik algısı, kadını hem metalaştırmış hem de estetik sektörünün bağımlı ve daimi bir sermayesi haline dönüştürmüştür. Veya anneliği aşırı yücelterek zorlaştırmak ya da psikolojik dayatmalarla anneliği çocuğun uşaklığı olarak lanse edip kadını tüketmek de annelik üzerinde oynanan oyunlardan biridir. Kimi zaman da çocuğu özgürlüğün önündeki en büyük engel göstererek oynar oyununu. Öte yandan ünlü psikologlar, yaşam koçları, durmaksızın tüm kötülükleri aile travmalarına bağlayarak, hem sisteminin yeni üyelerine günah çıkartmakta hem de kişileri ailesine düşman etmektedirler. Adeta bir taşla iki kuş vurmaktadırlar. ‘Annenle görüşme, babanı inkâr et’ telkinleri, 777’ler 666’lar ilaç olarak sunulur tüm yaralara. Kim hangi tuzağa düşerse artık. Her gün televizyonlarda aşkı (!) için çoluğunu çocuğunu terk eden ahlâksız insanların boy boy görselleri, hayatları ne de masumca sunuluyor topluma. Sadakatin, mahremiyetin, vefanın esamesi okunmaz. Çünkü bu böyledir. Görünür olan galip gelir. Bu nedenle aile olmanın şerefini, haysiyetini ve bilincini yeniden kuşanmadıkça bu kadar saldırıya kurban vermemek işten bile değildir. İnsanlığı bu çukurdan yalnız ve yalnızca Allah’ın ipine sarılmak kurtarır. Koyduğu sınırlara bila tereddüt bağlı kalarak, O’nun takdirinden razı ve mutmain olarak yaşamak kurtarır. İnsanlığın ilmek ilmek ördüğü, görgü ve tecrübeleriyle inşa ettiği ortak ahlâki mirasa, kültüre, köklere sadakat kurtarır. Kadın ve erkek kimliğimizle barışık olmayı, çocuğa emanet gözüyle bakmayı emreden ilahi vizyon kurtarır. Bu bağlamda amaçlı ve gayretli olarak kendi toplumsal düzenimizi inşa ederek, temel değerlerimizden beslenen, bizi biz yapan zihnî yapı yeniden elde edilebilecektir. O halde son tahlilde diyebiliriz ki;
‘Arkadaş! Yurdumu alçaklara uğratma sakın
Siper et gövdeni dursun bu hayâsızca akın.’
Çünkü savaşarak alamadıklarını, kurdukları bu sömürü zihniyeti ile ele geçirmek isterler. Bu savaşta ise aile; insanlığın ve insan kalmanın, dinlerin, değerlerin, soylu ve asil yaşamın son kalesidir. Aileye sahip çıkmak ahlâki bir sorumluluk, korumak ise insanlık ve kulluk borcudur.
“Onlar, ‘Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder eyl!’ diyenlerdir.’’ (Furkan, 74)
“Allah’ım! Mal, aile, çocuk olarak insanlara verdiklerinin hayırlısını dilerim, sapıtan ve saptıranları değil.” (Tirmizi, Deavat, 124)
İlgili Yazılar
E. W. Saıd ve Filistin’ in Kayıp Halkası: Self Determinasyon
Ben barbarların atlarını iyi bilirim.
Bir ben dururum onların karşısında,
Bir ben, gençliğin yüreğiyim her daim,
Yüreğiyim beyaz kanatlı atlıların.
Gazze’den Doğu Türkistan’a: Şiddet ve Acının Görünmezliği
Modern şiddetin en belirgin özelliklerinden olan ordu, sağlık, eğitim ve medya gibi organlara müdahale yoluyla muhatapların sindirilmeye çalışılması olgusu , Doğu Türkistan için sıradan bir durum hâline gelmiştir.
Şairlerin ve Tüm Vicdan Sahiplerinin Filistin İçin Küresel İntifada Çağrısı
Ne yapmalıyım diye düşündüm hala düşünüyorum. İsrail ve ona yardım edenlerin mallarına karşı bir boykottan söz ediliyor. Tamam, diyorum. Markette daha önceleri yetmiş dokuz liraya satılan Domestos kırk liraya düşürülmüştü. Her müşteriye kasadaki masum kız tarafından özellikle indiriminden söz açılıp pazarlanmaya çalışılıyordu. İşte diyorum, karşımda ciddi bir imtihan suali. Cebimdeki para beni tahrik ediyor, elinde avucunda başka ne kaldı hadi davran al bu ucuzlukta şu kimyasal nesneyi de eşin sevinsin. Ama benim içimde bir başka ben daha var. O diyor ki sor bakalım senin memleketin Elaziz’deki Coca Cola dolum tesislerinin kapısına kilit vurulmuş mudur; Endonezya’da McDonalds’ların iflas ettirildiği gibi.
Bir Hazan Yurdu: Filistin
Bir yönüyle yitirilmiş bir kimliğin ete kemiğe büründüğü yerdir Filistin, hazanın henüz toprağa düşmemiş yaprağıdır. Bütün yaprak dökümlerimize ve Kemalizm’in İslâm coğrafyasındaki mankurtlaştırıcı etkilerine rağmen asli kimliğimizi bize her daim hatırlatan bir meseldir.