Sizleri bir yolculuğa çıkarmak istiyorum. Dolunayın şavkının parladığı bir gecede girin sevda ırmağına, binin aşkın kayığına ve yüreğinizi kürek eyleyin serin sulara. Kim bilir nerelere uğrayacak, neler göreceksiniz?
Zemheride gül açanlar! Ağustos’ta buz tutanlar! Su üstüne yazı yazan sevda kahramanları! Türkülerle Anadolu’yu dolaşmak için sabırsızlananlar! Daha ne bekliyorsunuz? Haydi, artık düşün yollara…
Bağlamaya ömür verenlerden rahmetli Şemsi Yastıman ustanın İstanbul’daki saz evinin girişinde “Türk’ü anlamak için Türkü dinlemek lâzım” yazılı bir levhanın asılı olduğunu şair dostlarımdan yıllar önce öğrenmiştim. Cengiz Aytmatov’un Selvi Boylum Al Yazmalım romanındaki “Bitmemiş türküm benim” etkisinde bir sözdü söylenen. Bu cinaslı sözü çok beğenmiştim. Hâlâ da aklıma geldikçe yeni duymuşçasına etkilenirim ve yüreğim türkü türkü dillenir, acılarım bozlaklarla demlenir.
Köy türkülerini dinledikçe Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “Şairim zifiri karanlıkta gelse şiirin hası ayak seslerinden tanırım/ Ne zaman bir köy türküsü duysam şairliğimden utanırım” mısralarına gönülden hak veririm.
Çocukluğumda dinlemiştim; “Kız kurban olurum sen suya gitme / Helken büyük kollarını ağrıtır.” diyordu bir köy türküsü. Karacoğlan’ın “Yalın ayak yere basma/ Giyin altın nalın dilber.” demesi gibi bir şeydi bu…
Karadeniz türküleri hareketli, kıpır kıpırdır. Anadolu’nun ortası, doğusu, güneydoğusu; uzun hava, bozlak, barak ve diğer türküleriyle hasreti, gurbeti, ayrılığı anlatır. Marmara balkanlardan esinti sunar bize. Ata yadigârı yurtların hüznünü taşır o tatlı şivesiyle. Ege türküleri hem gülümsetir, hem harmandalı, zeybek oynatır insana. Akdeniz türkülerinin güleç olsa da yüzü Karacoğlan misali sevdaya düşürür yolunuzu. “Yenice yolları bükülür gider / Zülüf ak gerdana dökülür gider” türküsünü mırıldanmaya başlarsınız sessizce. Ayrılık, acı “Söğüdün yaprağı narindir narin / İçerim yanıyor dışarım serin” türküsünden daha güzel nasıl anlatılır ki? Aslında her yörenin, her ilin ne güzel türküleri vardır. Malatya Arguvan ağzı denilen türküler bambaşkadır mesela. Yürekler sevda aşkıyla, ayrılık acısıyla yandıkça dilden dile söylenecek, gönülden gönüle gümrah bir ırmak gibi akacaktır türküler.
Her türkü bir sevdadır duyabilene. İnsanı yüce dağ başından aşırır, tükenmez dertlere düşürür. Yârdan bir gün ayrılığı “bir asra bedel” sayar. Sevgilinin gözyaşlarından yüreğimizde yangınlar çıkarır; “Mendilim işle yolla / İşle gümüşle yolla / İçine beş elma koy / Birini dişle yolla” diyerek dosttan gelecek elmadaki diş izlerini bergüzar sayarsın. Nefesin alev olur çıkar ağzından. “Ak ellerin soğuk suya batırır.” der bir türkü; siz suların çağladığı yaylaları dolaşırsınız. “Eğer yârin geçeceğin bilseydim / Gülsuyu dökerdim yolun üstüne” diyen Emirdağlı âşık yüreğinden öpülmez mi?
Ölüp de mezara girdiği halde kemiklerinden “âşığım” diye ses gelen, “Evinin önünden geçerken salım / Atıver yazmanı salım üstüne” diyerek, sevdiğinin yazması tabutunun üstüne örtüldüğü zaman canlanacakmış gibi heyecan duyan, aşktan yana(n) gönüller nasıl anlatılabilir ki?
“Harmana Sereler Sarı Samanı” der Emirdağı türküsü. Kendimi köyümün çeşmesinde bulurum. Ah o çeşme başları. Elinde güğümle suya giden, dibek döven, bulgur çeken güzeller canlanır zihnimde. Gönül atımı dehlerim sılaya doğru ve ayrılık acısı bağdaş kurar yüreğime. “Çeşmenin başından işmar edersin / Seni sevdiğime pişman edersin…”
Havadaki turnalardan, su içtiği kurnalardan, giyindiği urbalardan, beşikte yatan kuzundan hatta yâri kendi gözünden, yağan kardan, esen yelden, karıncalardan bile kıskanırsın ve “Açma zülüflerin yellere karşı / Senin zülfün benim telim değil mi?” diye sevgiliye seslenir, şerha şerha yarılmış bir yürekle figan eder, gönül dağlarına otağ kurarsın.
Sevdiğini eller alınca dünyayı sel kapladı zannedersin. “Gizli sevda” çekmenin ateşten gömlek olduğunu bilirsin. Yârin beyaz elleri yolcuyu yolundan eyler. “Bir ay doğar ilk akşamdan geceden / Şavkı vurur pencereden bacadan.” Ayın şavkı zannettiğin yârin yüzüdür aslında. Seni aydınlatan ışıktır o. Karlı dağları karanlık basmışsa “Durur durur yâr göğsünü geçirir/ Yoksa bugün ayrılığın günü mü?” diye sorarsın gönlüne. Karanlık dağları değil senin içini kaplamıştır oysa. Senin gülün solmuş, güneşinin ışığı dürülmüştür artık. Ruhsati yetişir imdadına dar vakitte. “Çok yaşayan yüze kadar yaşıyor / Gel de bu rüyayı yor deli gönül” diye düşüncelere salar seni. Ayrılık zannettiğin kavuşmadır aslında. Sadece bu dünyadaki beklemez kavuşmayı. Ölen de “Mezarımı yol üstüne kazın siz – Yâr gelip geçtikçe kemiklere can gelir” diyerek sırrını türküye verip gitmiştir dünyadan.
Türkülerin birisi yâr üstüne söylenirse bilesin ki diğeri “anam” diye çığlık atar. Neşet Ertaş boşuna mı “İki büyük nimetim var / Biri anam biri yârim” diyor. Başım dara düşse anam başucumda ağlar ama onun gözlerinden boşanan sağanak derdinize dert katar. Artık tabipler yarama merhem süremez. Zaten öyle anlarda “doktora, tabibe lüzum kalmaz.” Çünkü “dağları duman kaplamıştır.” Kara haber mola vermez yollarda, gurbetten doludizgin bir kervan gelir gam yüküyle ve “Seher vakti bu yerlerde kimler ağlamış” ki “çimenlerin üstünü gözyaşı kaplamıştır” diyerek alıverir kara haberi toprakta. Kanar ve kanatlanır ozanın yüreği. Neşet Usta’nın sazında “Hep sen mi ağladın? Hep sen mi yandın? Ben de gülemedim yalan dünyada / Sen beni gönlünce mutlu mu sandın? Ömrümü boş yere çalan dünyada “ diyerek çığlık atar.
Aşkın narına yollara düşülmez mi? Yusuf’u bulmak için kör kuyular eşilmez mi? Seven insan yüreğini sevdiğinin önüne sermez mi? Yâr gelip geçerken çiğnesin beni yeter ki ayakları incinmesin der, elenmemiş un verse aşk teknene hamur yaparsın. Tutuşursun, yanarsın. Nara döner yüreğin, dumanını hep içine salarsın.
Ne yapsan, ne etsen gönlün hoş olmaz. Yeşil ördek gibi dalarsın göllere, Hacel obasını dolanırsın telli turnalarla, gönlüne ateşler düşer, Acem Kızı yaralarını deşer, bir Mecnun da sen olur “Kaşların kara kara da amanın Leyla Leyla” diye sayıklarsın.
Gün olur deste deste başak toplarsın. Bir “akbuğday benizli” alır yıllarını. Gün olur kıratının sekisinden tanırlar. An gelir arpa burçak tarlasında güzellerle buluşursun yüzü güleç. Bir pınarın gözesinden bengisu içer gibi yudumlarsın aşkı, türküleri. “Bir of çekersin” karşı dağlar yıkılır. Sular mürekkep, ağaçlar kalem olsa yazılmaz derdin. Yaralı bir ceylan gibi dolanırsın dağlarda. Pervaneler gibi dönersin deli divane. Aslı’nın küllerinde yanarsın Keremce.
Elektronik postanın olmadığı, internet bağlantılarının kurulmadığı, telefon tellerinin icat edilmediği, cep telefonlarının bilinmediği, dünyanın bugünkü kadar madenileşmediği, gönül frekansının ardına kadar açık olduğu, “yüzlerdeki göz izinin” bir bakışta tanındığı yıllarda “Telli turnam selâm götür sevdiğimin diyarına “diyerek allı turnalarla selam gönderebiliyorduk. Birbirimizden uzaktaydık belki ama gönüllerimiz arasında uçurum yoktu. Gül kokulu mektupları koklar, uzaklara bakar, türkü söylerdik.
Söyleyeceklerimizi büyük romancımız Ahmet Hamdi Tanpınar “Türküler Anadolu insanının romanıdır.” diye bir cümleyle ne güzel özetlemiş. Tanpınar, Huzur romanında Mümtaz’ın dilinden seferberlik türkülerini, Yemen türkülerini, Konya ve Erzurum’da söylenen türküleri söyler, söyletir bize. Nuran, Mümtaz’ı terk ederken kapıcının büyük oğlu bahçede “Bir yâr sevdim el aldı” türküsünü söylemektedir. Huzur romanında güzel bir Rumeli türküsü olan “Bulut gelir pare pare” türküsünün tamamı da yer alır.
Bülbülün nazarıyla bakalım güllere. Sevdiğimizden haber soralım yellere. “Sen düşürdün beni dilden dillere”, “Getir el basalım Kelamullaha / Ne sen beni unut ne ben seni. Soylu bir sevdaya düşmese yürekler tutuşur mu? Anadolu Türk’ü dolmasa yüreği kabarır mı? Yürekler sevda ile yanmasa gönülde türkü kalır mı? İyi ki Anadolu Türkü dolu. Türkü gönüllerin görünmez yolu. Hor görme garibi Allah’ın kulu. Sevgiyi giyinen neylesin çulu?
Yıllar diyorum, geçip gidiyorlar… Biraz tortuları, biraz pişmanlıkları, biraz ümitleri besleyip-silmekle birlikte. Takvimler diyorum, rakamlardan ibaret değil sadece. Neler neler hatırlatıyor o günü işaret eden takvimler. Öyle ya mezar taşlarındaki tarih de rakamdan ibaret değil bildiğin gibi.
Ne yazık ki silahlar ona doğrultulunca, dev de kendini savunmak zorunda kalıyor. Asıl mesele, Demir Dev’in güvende hissetme ihtiyacından kaynaklanıyor. Hogarth’ın yaralanması ise bardağı taşıran son damla oluyor ve dev, bir savaş makinesine dönüşüyor. Ama unutmayalım: O, sevgiyi öğrenmiş bir varlık. Kendini feda etmeye bile hazır…
Frankfurt Okulu’nun önemli temsilcilerinden Adorno’nun deyişiyle “kültür endüstri”sine rağmen bir şeyler yapmak, akıntıya karşı küreklere davranmaya benziyor. Bu nedenle farklı yaş grubundaki bireylerin, dayatılan tek tip müzik endüstrisinden sıyrılıp aynı şarkılara, ezgilere gönlünde yer açması gittikçe türüne az rastlanan bir durum.
İki Dil Bir Bavul (2008), iki yönetmenin elinden çıkmış, hem belgesel yönü hem de dramatik unsurları harmanlayan kurmaca özelliğiyle öne çıkan bir yapımdır. Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde (Demirci Köyü) yapılan film, Anadolu’nun doğusunda bir köye atanmış genç bir öğretmenin yaşadığı deneyimleri konu edinir.
Anadolu Türkü Dolu
Türküler Anadolu insanının romanıdır.
Hamdi Tanpınar
Sizleri bir yolculuğa çıkarmak istiyorum. Dolunayın şavkının parladığı bir gecede girin sevda ırmağına, binin aşkın kayığına ve yüreğinizi kürek eyleyin serin sulara. Kim bilir nerelere uğrayacak, neler göreceksiniz?
Zemheride gül açanlar! Ağustos’ta buz tutanlar! Su üstüne yazı yazan sevda kahramanları! Türkülerle Anadolu’yu dolaşmak için sabırsızlananlar! Daha ne bekliyorsunuz? Haydi, artık düşün yollara…
Bağlamaya ömür verenlerden rahmetli Şemsi Yastıman ustanın İstanbul’daki saz evinin girişinde “Türk’ü anlamak için Türkü dinlemek lâzım” yazılı bir levhanın asılı olduğunu şair dostlarımdan yıllar önce öğrenmiştim. Cengiz Aytmatov’un Selvi Boylum Al Yazmalım romanındaki “Bitmemiş türküm benim” etkisinde bir sözdü söylenen. Bu cinaslı sözü çok beğenmiştim. Hâlâ da aklıma geldikçe yeni duymuşçasına etkilenirim ve yüreğim türkü türkü dillenir, acılarım bozlaklarla demlenir.
Çocukluğumda dinlemiştim; “Kız kurban olurum sen suya gitme / Helken büyük kollarını ağrıtır.” diyordu bir köy türküsü. Karacoğlan’ın “Yalın ayak yere basma/ Giyin altın nalın dilber.” demesi gibi bir şeydi bu…
Karadeniz türküleri hareketli, kıpır kıpırdır. Anadolu’nun ortası, doğusu, güneydoğusu; uzun hava, bozlak, barak ve diğer türküleriyle hasreti, gurbeti, ayrılığı anlatır. Marmara balkanlardan esinti sunar bize. Ata yadigârı yurtların hüznünü taşır o tatlı şivesiyle. Ege türküleri hem gülümsetir, hem harmandalı, zeybek oynatır insana. Akdeniz türkülerinin güleç olsa da yüzü Karacoğlan misali sevdaya düşürür yolunuzu. “Yenice yolları bükülür gider / Zülüf ak gerdana dökülür gider” türküsünü mırıldanmaya başlarsınız sessizce. Ayrılık, acı “Söğüdün yaprağı narindir narin / İçerim yanıyor dışarım serin” türküsünden daha güzel nasıl anlatılır ki? Aslında her yörenin, her ilin ne güzel türküleri vardır. Malatya Arguvan ağzı denilen türküler bambaşkadır mesela. Yürekler sevda aşkıyla, ayrılık acısıyla yandıkça dilden dile söylenecek, gönülden gönüle gümrah bir ırmak gibi akacaktır türküler.
Her türkü bir sevdadır duyabilene. İnsanı yüce dağ başından aşırır, tükenmez dertlere düşürür. Yârdan bir gün ayrılığı “bir asra bedel” sayar. Sevgilinin gözyaşlarından yüreğimizde yangınlar çıkarır; “Mendilim işle yolla / İşle gümüşle yolla / İçine beş elma koy / Birini dişle yolla” diyerek dosttan gelecek elmadaki diş izlerini bergüzar sayarsın. Nefesin alev olur çıkar ağzından. “Ak ellerin soğuk suya batırır.” der bir türkü; siz suların çağladığı yaylaları dolaşırsınız. “Eğer yârin geçeceğin bilseydim / Gülsuyu dökerdim yolun üstüne” diyen Emirdağlı âşık yüreğinden öpülmez mi?
Ölüp de mezara girdiği halde kemiklerinden “âşığım” diye ses gelen, “Evinin önünden geçerken salım / Atıver yazmanı salım üstüne” diyerek, sevdiğinin yazması tabutunun üstüne örtüldüğü zaman canlanacakmış gibi heyecan duyan, aşktan yana(n) gönüller nasıl anlatılabilir ki?
“Harmana Sereler Sarı Samanı” der Emirdağı türküsü. Kendimi köyümün çeşmesinde bulurum. Ah o çeşme başları. Elinde güğümle suya giden, dibek döven, bulgur çeken güzeller canlanır zihnimde. Gönül atımı dehlerim sılaya doğru ve ayrılık acısı bağdaş kurar yüreğime. “Çeşmenin başından işmar edersin / Seni sevdiğime pişman edersin…”
Havadaki turnalardan, su içtiği kurnalardan, giyindiği urbalardan, beşikte yatan kuzundan hatta yâri kendi gözünden, yağan kardan, esen yelden, karıncalardan bile kıskanırsın ve “Açma zülüflerin yellere karşı / Senin zülfün benim telim değil mi?” diye sevgiliye seslenir, şerha şerha yarılmış bir yürekle figan eder, gönül dağlarına otağ kurarsın.
Sevdiğini eller alınca dünyayı sel kapladı zannedersin. “Gizli sevda” çekmenin ateşten gömlek olduğunu bilirsin. Yârin beyaz elleri yolcuyu yolundan eyler. “Bir ay doğar ilk akşamdan geceden / Şavkı vurur pencereden bacadan.” Ayın şavkı zannettiğin yârin yüzüdür aslında. Seni aydınlatan ışıktır o. Karlı dağları karanlık basmışsa “Durur durur yâr göğsünü geçirir/ Yoksa bugün ayrılığın günü mü?” diye sorarsın gönlüne. Karanlık dağları değil senin içini kaplamıştır oysa. Senin gülün solmuş, güneşinin ışığı dürülmüştür artık. Ruhsati yetişir imdadına dar vakitte. “Çok yaşayan yüze kadar yaşıyor / Gel de bu rüyayı yor deli gönül” diye düşüncelere salar seni. Ayrılık zannettiğin kavuşmadır aslında. Sadece bu dünyadaki beklemez kavuşmayı. Ölen de “Mezarımı yol üstüne kazın siz – Yâr gelip geçtikçe kemiklere can gelir” diyerek sırrını türküye verip gitmiştir dünyadan.
Türkülerin birisi yâr üstüne söylenirse bilesin ki diğeri “anam” diye çığlık atar. Neşet Ertaş boşuna mı “İki büyük nimetim var / Biri anam biri yârim” diyor. Başım dara düşse anam başucumda ağlar ama onun gözlerinden boşanan sağanak derdinize dert katar. Artık tabipler yarama merhem süremez. Zaten öyle anlarda “doktora, tabibe lüzum kalmaz.” Çünkü “dağları duman kaplamıştır.” Kara haber mola vermez yollarda, gurbetten doludizgin bir kervan gelir gam yüküyle ve “Seher vakti bu yerlerde kimler ağlamış” ki “çimenlerin üstünü gözyaşı kaplamıştır” diyerek alıverir kara haberi toprakta. Kanar ve kanatlanır ozanın yüreği. Neşet Usta’nın sazında “Hep sen mi ağladın? Hep sen mi yandın? Ben de gülemedim yalan dünyada / Sen beni gönlünce mutlu mu sandın? Ömrümü boş yere çalan dünyada “ diyerek çığlık atar.
Aşkın narına yollara düşülmez mi? Yusuf’u bulmak için kör kuyular eşilmez mi? Seven insan yüreğini sevdiğinin önüne sermez mi? Yâr gelip geçerken çiğnesin beni yeter ki ayakları incinmesin der, elenmemiş un verse aşk teknene hamur yaparsın. Tutuşursun, yanarsın. Nara döner yüreğin, dumanını hep içine salarsın.
Ne yapsan, ne etsen gönlün hoş olmaz. Yeşil ördek gibi dalarsın göllere, Hacel obasını dolanırsın telli turnalarla, gönlüne ateşler düşer, Acem Kızı yaralarını deşer, bir Mecnun da sen olur “Kaşların kara kara da amanın Leyla Leyla” diye sayıklarsın.
Gün olur deste deste başak toplarsın. Bir “akbuğday benizli” alır yıllarını. Gün olur kıratının sekisinden tanırlar. An gelir arpa burçak tarlasında güzellerle buluşursun yüzü güleç. Bir pınarın gözesinden bengisu içer gibi yudumlarsın aşkı, türküleri. “Bir of çekersin” karşı dağlar yıkılır. Sular mürekkep, ağaçlar kalem olsa yazılmaz derdin. Yaralı bir ceylan gibi dolanırsın dağlarda. Pervaneler gibi dönersin deli divane. Aslı’nın küllerinde yanarsın Keremce.
Elektronik postanın olmadığı, internet bağlantılarının kurulmadığı, telefon tellerinin icat edilmediği, cep telefonlarının bilinmediği, dünyanın bugünkü kadar madenileşmediği, gönül frekansının ardına kadar açık olduğu, “yüzlerdeki göz izinin” bir bakışta tanındığı yıllarda “Telli turnam selâm götür sevdiğimin diyarına “diyerek allı turnalarla selam gönderebiliyorduk. Birbirimizden uzaktaydık belki ama gönüllerimiz arasında uçurum yoktu. Gül kokulu mektupları koklar, uzaklara bakar, türkü söylerdik.
Söyleyeceklerimizi büyük romancımız Ahmet Hamdi Tanpınar “Türküler Anadolu insanının romanıdır.” diye bir cümleyle ne güzel özetlemiş. Tanpınar, Huzur romanında Mümtaz’ın dilinden seferberlik türkülerini, Yemen türkülerini, Konya ve Erzurum’da söylenen türküleri söyler, söyletir bize. Nuran, Mümtaz’ı terk ederken kapıcının büyük oğlu bahçede “Bir yâr sevdim el aldı” türküsünü söylemektedir. Huzur romanında güzel bir Rumeli türküsü olan “Bulut gelir pare pare” türküsünün tamamı da yer alır.
Bülbülün nazarıyla bakalım güllere. Sevdiğimizden haber soralım yellere. “Sen düşürdün beni dilden dillere”, “Getir el basalım Kelamullaha / Ne sen beni unut ne ben seni. Soylu bir sevdaya düşmese yürekler tutuşur mu? Anadolu Türk’ü dolmasa yüreği kabarır mı? Yürekler sevda ile yanmasa gönülde türkü kalır mı? İyi ki Anadolu Türkü dolu. Türkü gönüllerin görünmez yolu. Hor görme garibi Allah’ın kulu. Sevgiyi giyinen neylesin çulu?
“Sende bir umudum var seher yeli…”
İlgili Yazılar
Mektup XIII
Yıllar diyorum, geçip gidiyorlar… Biraz tortuları, biraz pişmanlıkları, biraz ümitleri besleyip-silmekle birlikte. Takvimler diyorum, rakamlardan ibaret değil sadece. Neler neler hatırlatıyor o günü işaret eden takvimler. Öyle ya mezar taşlarındaki tarih de rakamdan ibaret değil bildiğin gibi.
1 Uzun 1 Kısa İle Sinema Okuryazarlığı: Demir Dev ve Ben Filistinliyim
Ne yazık ki silahlar ona doğrultulunca, dev de kendini savunmak zorunda kalıyor. Asıl mesele, Demir Dev’in güvende hissetme ihtiyacından kaynaklanıyor. Hogarth’ın yaralanması ise bardağı taşıran son damla oluyor ve dev, bir savaş makinesine dönüşüyor. Ama unutmayalım: O, sevgiyi öğrenmiş bir varlık. Kendini feda etmeye bile hazır…
Barış’a da Bir Sorsalar
Frankfurt Okulu’nun önemli temsilcilerinden Adorno’nun deyişiyle “kültür endüstri”sine rağmen bir şeyler yapmak, akıntıya karşı küreklere davranmaya benziyor. Bu nedenle farklı yaş grubundaki bireylerin, dayatılan tek tip müzik endüstrisinden sıyrılıp aynı şarkılara, ezgilere gönlünde yer açması gittikçe türüne az rastlanan bir durum.
Doğu’da Eğitime ve Eğitimciye Bakmak: İki Dil Bir Bavul’dan Okul Tıraşı’na Bir Okuma
İki Dil Bir Bavul (2008), iki yönetmenin elinden çıkmış, hem belgesel yönü hem de dramatik unsurları harmanlayan kurmaca özelliğiyle öne çıkan bir yapımdır. Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde (Demirci Köyü) yapılan film, Anadolu’nun doğusunda bir köye atanmış genç bir öğretmenin yaşadığı deneyimleri konu edinir.