Beyaz adam güçlü olduğundan ve şartlar öyle gerektirdiğinden, güçsüz ve farklı renkteki insanları köleleştirebileceğine hükmetti. İşin en ilginç yanı Tanrı’yı da arkasına almasıydı. Kitaplarını okuyor, dindarlıktan taviz vermiyordu ve farklı renkteki insanlara dindarca hadlerini bildiriyordu. Hangi coğrafyada ne ölçüde insanlıktan çıkıldığını ve hangi insanlara insan olma hakkı tanınmadığını uzunca tartışmadan başka bir tuhaflığın peşine düşeceğim: Aynı beyaz adam iktisadi açıdan verimsiz bulduğu kölelik sisteminden vazgeçip öldürmeyen ama süründüren İşçi-işveren; toprak sahibi-ortakçı gibi unvanları keşfetti. Eskinin köleleri artık özgürdü, özgürce beyaz adamın sonsuz topraklarında karın tokluğuna, üstelik birkaç metelik kazanma avantajıyla bir ömür boyunca çalışabilirdi. Hem zaten Tanrı çalışanı severdi. Beyaz adamı çalışmadan da severdi ama lütfen buraya takılmayalım.
Anadolu’da çok daha makûl örneklerini gördüğümüz yarıcılık ya da ortakçılık, Afro-Amerikan çiftçinin yumuşatılmış köleliğinin janjanlı ambalajından ötesi değildi. Hep beyaz adama yontan keser gene doğru yontuyor, sermaye biriktirmeyi, emretmeyi, cezalandırmayı bilmeyen renkli insanları uysalca adam ediyordu. Kendi kiliselerinde şarkılar söyleyip sığındıkları Tanrı ne hikmetse bu duruma ses çıkarmıyordu. Beyaz ortakçıların sayıca fazla olması, yüzyılların biriktirdiği adaletsizliği perdeliyor, “hepimiz aynı emeğin paydaşıyız işte” sloganını normalleştiriyordu.
Edebiyat hayatın normalleştirdiği anomalinin peşine düşüp gâh çirkin planları deşifre eder, gâh iyi niyetler ekip bereketli mahsuller hasat eder. Hem de yeri geldiğinde, beyaz adamın hasedine aldırmadan renkli kalemlerle, kara kalemlerle derdini nakşeder.
Çocuk edebiyatının itibarlı metinlerinden, Amerikan klasiklerinden diyebileceğimiz “Sounder” şaşırtan yalınlığıyla üstte bahsettiğim nakışın en güzel örneklerinden. Yayın yılına, dönemin şartlarına baktığımızda bütün rüzgârları arkasına aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
1920’lerde iğneyle kuyu kazan Harlem rönesansının herkesçe selamlandığı, 1960’ların sivil haklar devriminin mütevazı bir meyvesi olarak görebiliriz William Armstrong’un yükte hafif pahada ağır romanını.
Müthiş çarpıcı bir paragrafla açılıyor kitap. Sounder, ismiyle müsemma bir köpek. Buldok-kızılkafa melezi av köpeğinin sesi kulağımızın içine kakılıyor adeta. Bir kayıttan dinleseniz ancak bu yetkinlikle tecrübe edebilirsiniz Sounder’ın sesini. Kontrastın gereği olarak yalınlığa dümen kırıyor metin. Opossum eti yiyerek, rakun derisi yüzerek, ceviz içi ayıklayarak elde edilen üç-beş kuruşun dikkatle ve büyük bir umutla hesap edildiği ailenin öyle böyle yakaladığı mutluluk, tipik beyaz adam manevrasıyla alaşağı ediliyor. Şartlar diyorum size, şartlar sizin siyah derinize pek uygun değil bayım! Beyaz adamın kanununa bakıyoruz ve şeriatın kestiği parmak için size bir parça sargı bezi hediye ediyoruz!
Hani dağ gibi dediğimiz o baba var ya, beyaz şerif ve adamlarının karşısında neredeyse eriyor. Evde bir but pişiyorsa ve tulumun bir parçası yırtılmışsa, but çalınmış, tulum suç esnasında yırtılmıştır. Ellere kelepçe takılır ve baba meçhule doğru ite kaka sürüklenir. Çocuk isyan gözyaşları döksün, köpek adamların ardından çılgınca koşsun, ne fayda! Travmanın biri yetmezmiş gibi, o sesiyle devleşen köpek kulağından vuruluyor ve sırra kadem basıyor.
Okuduğum kitaplarda, izlediğim belgesellerde belli dönemlerin zorluğunu iliklerime dek hissedip bir insan ne kadar büyük acıya dayanabilir diye sormuşumdur. Dağına göre yağan kar ile bu merakı birleştirdiğimde, bazı dağların ne kadar ulvi olduğuna şaşırıp kalırım. Mesela işlemediği bir suç için hapislerde ömrü geçen adamın sadece orada gördüğü eziyet bile beni allak bullak ederken, aynı kişinin geride bir eş, yaşlı anne ya da baba ve küçük çocuklar bıraktığını üstüne eklesem, umuda, sabretmeye, iyileşmeye yer kalır mı bünyemde?
Kurguda baba öteleniyor evvela, odağımızın dışında bırakılıyor. Sounder ile dertlenmemiz gerekiyor. Aynı zamanda yazarın hayranlık uyandıran başarısı, anlattığı Sounder ile anlatmadığı babayı eşleştirmesi. Kulağı uçan, gür sesi kesilen, zayıflayan, hayata güçlükle tutunan Sounder, uzaklardaki babanın göze gönüle yaklaştırılması mı? Ne de olsa Sounder’dan da ümit kesilmiş, öldüğüne hükmedilmişti, çocuğun arama tutkusu, bulacağı düşüncesi çocukluğuna verilmişti.
İsim konmayan karakterler; anne, baba, çocuk ve çocuğun küçük kardeşleri olarak isimlendiriliyor. İnsanlar isimsizken, köpeğin okkalı bir isim taşıması, dönemin “zenci” gerçekliğinin ironisi mi acaba?
Eski Ahit pasajları, annenin güçlü kadın sezgileriyle harmanladığı sözleri güzelleştiriyor. Davud’un kıssası, sese ve güçlüklerle mücadeleye vurgu yapılan kitapta, sesiyle ve savaşlarıyla ünlü kral peygamberin boşa seçilmediğini düşündürtüyor. Kur’an’da da kıssaların en güzeli diye nitelenen Yusuf peygamberin kıssası kitapta birkaç yerde geçiyor ve çok güzel bir vurguyla: “Hiçbir dünyevi güç, bir hikâyeyi Hz. Yusuf’unki kadar güzel bitiremez. Bu Tanrı’nın gücü.” dedirtiyor anneye. Çocuğa defalarca anlattığı bu kıssaların, çocuğun arayışında, babasızlığa katlanışında, çocuğa ekmek, su ve havadan daha büyük güç sağladığı aşikâr. Bu yönüyle anlatıyı yücelten, anlatının, kıssanın değerini teslim eden, iyileştiren, umut aşılayan tavrını öven bir yanı var kitabın. Yazarın kutsal hikâyeler ve mitolojilerle iç içe geçirdiği eğitim hayatının yankısı hem kulağımıza hem gözümüze hoş geliyor.
Boynundan vurulmadığı, ses telleri hasar görmediği halde havlamayan Sounder ile dindar siyahi kadınların alametifarikası şarkılar söylemeyi bırakıp mırıldanmalarla hayata ince bir iple bağlanan annenin hali, umutsuzluğu ses ya da sessizlikle tercüme ediyor.
Çocuk ise tam anlamıyla sabır ve umut deposu. Alegorik yüklemeyle; uzun yüzyıllar boyunca elinden her şeyi çalınmış Afro-Amerikanların, 1920’lerden 1960’lara yükselen mücadelesini ve mücadeleye gereken taze kanın karşılığı çocuk. Tom amcanın uysal tavrı terkedilmeden, kulübesi beyaz adamın gözünün içine bakılıp yıkılmadan, güneşin herkes için parlaması mümkün olmayacak.
Babasına belli edilmeyecek üzüntü evde prova ediliyor, annesinin yoksunluk içinde pişirdiği pasta hapishane görevlisince lime lime ediliyor, herkes her şeyi bildiği halde daha iyisine kavuşmak adına “mış gibi yapılıyor.” Hayatın içine girmiş mimesis kendisini her daim hatırlatıyor.
“Beterin beteri var.” sözünü muktedirler kendi defolarını kapatmak için kullanıp durduklarından, güzel anlamını unutayazdık. Her durum bir açıdan güzel bir açıdan kötü, bilge adamın öyküsünde olduğu gibi, şimdilik sadece babanın taş ocağına gönderildiğini biliyoruz, taş ocağında dinamit patladığını ve on iki kişinin öldüğünü duyduğumuzda boğazımızdaki yumru irileşirken, biz gene bilge adam gibi düşünmeye çalışıyoruz. Kolay değil biliyoruz ama kendimizi koyverince bir şeylerin düzelmeyeceğini, pembe düşler klibinin zihnimizde dönmeyeceğini de biliyoruz.
Okuma yazmanın önemine dikkat çeken yığınla paragraf var, çocuğun kendisine inandığı ve ah bir kitabım olsa neler yapardım diye hayıflandığı yerlerde koca Anadolu’da birçok evde bulunan sayıyla üç hadi çok çok beş kitabı düşünüp gülümsüyorum. Bugün yer yer fantastik yanına dudak büktüğüm Hz. Ali Cenkleri, nice evi kim bilir nasıl ısıttı, gecelerini nasıl ışıttı. Bugün vitrin güzel gözüksün diye alınıp konan ve bir kez olsun açılmayan kitapların hikâyesi çok daha hazin oysa; varlık içinde yokluk!
Çocuk, fıçıya atılan çöplerin arasında bulduğu kalınca kitapla makûs talihine son veriyor. Zalimlerin korkaklığını dile getiren satırları okurken; çocuktan çok biz anlıyoruz yazılanları. Arayışlar birbirine karışıyor, çabalar üst üste biniyor, çocuk savrulur gözükürken aradığına kavuşuyor. Gösterişsiz bir bina, yaşlı bir adam, bir düzine çocuk… Çocuğun tılsımlı bulduğu yaşlı adam “başaracaksın” diyor çiçeğine ve sözünü sürdürerek adeta hızlandırılmış eğitim bilimleri semineri veriyor: “hayvan eşeleyip kökünü bozuyor, kökünü yerine oturttum ve her gün suluyorum, artık yaşayacak, bak yeni yapraklar çıkarmış bile.” Bitki ve çocuk bir cümlede ne güzel özdeşleşiyor. Kök sağlamsa ve yerindeyse kurcalamaya ne hacet! Belki azıcık sulamak, su dediğimiz üç-beş hikmetli söz. Gerisi işgüzarlık, laf-ı güzaf, eğitim profesyonellerinin çapsız palavraları… Harika bölümden benim hisseme düşen; kırk küsur yaşımda hâlâ okumadığım Montaigne’nin Denemeler kitabıyla buluşmayı öne çekmek oldu. Çocuk çöplerin arasından çıkarmıştı ya, işte o kitabı.
Büyük patlamalara yüz vermeyen kitap, felaket ya da bayramı aynı sakinlikte işliyor. Bu yüzden köpek tuhaflaşınca anneye kulak vermek kolayımıza geliyor; Sounder bile olsa köpek kudurabilir ama çocuğun itirazıyla kendimize geliyoruz; Sounder kudurmaz!
Depremi sezen köpeğin, deprem etkisindeki ayak seslerini sezmesi çok şey mi? Uzaklardan yaklaşan figür, baştan sona beklediğimiz destansı kavuşmanın muştusu mu?
Biz sadece babanın yaralandığını biliyoruz, bunun iyi ya da kötü olduğunu bilmiyoruz diye sizi kandırsam mı acaba? Yoksa bir musibetin hayır kapısını araladığını hatırlatıp yüzünüzü mü güldürsem?
Peki, Sounder, genç köpekler gibi çılgınca koşuyor, anne, şarkılarına kaldığı yerden devam ediyor desem?
Evet, tek bir çiçekle baharın bütünü hemen gelmeyecektir elbet…
Ve belki o erken açan çiçek gelecek bahar mevsimini de göremeyecektir. Ama baharın mutlak gelecek ve yaşanılacak bir gerçek olacağının umudunu aşılayacaktır; baharı bekleyenlere…
Bir kelebeğin kanat çırpışının yarattığı etkiyi bilirim… İyimserliğin, umudun boşa kürek çekişin diğer adı olmadığını da… Bir tebessümün nasıl bulaşıcı olduğunu, bir iyiliğin hiçbir zaman unutulup gitmeyeceğini ve yarattığı kalıcı eserleri bilirim…
Sen nelere kadirsin ey Umut!
Tevfikbey Mahallesi’nin ara sokaklarında yeni aldığı Chelsea botunun kaldırımı döven sesiyle yürüyordu. Otobüsten iner inmez akşam ezanı kulaklarına dolmuştu. Etrafı şöyle bir kolaçan etti, Sefaköy’ün boğuk, tıkış tıkış binaları arasında tek bir minare yükselmiyordu. Geçen arabaların yanıp sönen farları ve sıra sıra dükkânların spot lambaları, caddeyi ışıl ışıl parlatıyordu.
İki Dil Bir Bavul (2008), iki yönetmenin elinden çıkmış, hem belgesel yönü hem de dramatik unsurları harmanlayan kurmaca özelliğiyle öne çıkan bir yapımdır. Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde (Demirci Köyü) yapılan film, Anadolu’nun doğusunda bir köye atanmış genç bir öğretmenin yaşadığı deneyimleri konu edinir.
Beyaz Adama Aldırma, Umudunu Kaybetme
Beyaz adam güçlü olduğundan ve şartlar öyle gerektirdiğinden, güçsüz ve farklı renkteki insanları köleleştirebileceğine hükmetti. İşin en ilginç yanı Tanrı’yı da arkasına almasıydı. Kitaplarını okuyor, dindarlıktan taviz vermiyordu ve farklı renkteki insanlara dindarca hadlerini bildiriyordu. Hangi coğrafyada ne ölçüde insanlıktan çıkıldığını ve hangi insanlara insan olma hakkı tanınmadığını uzunca tartışmadan başka bir tuhaflığın peşine düşeceğim: Aynı beyaz adam iktisadi açıdan verimsiz bulduğu kölelik sisteminden vazgeçip öldürmeyen ama süründüren İşçi-işveren; toprak sahibi-ortakçı gibi unvanları keşfetti. Eskinin köleleri artık özgürdü, özgürce beyaz adamın sonsuz topraklarında karın tokluğuna, üstelik birkaç metelik kazanma avantajıyla bir ömür boyunca çalışabilirdi. Hem zaten Tanrı çalışanı severdi. Beyaz adamı çalışmadan da severdi ama lütfen buraya takılmayalım.
Anadolu’da çok daha makûl örneklerini gördüğümüz yarıcılık ya da ortakçılık, Afro-Amerikan çiftçinin yumuşatılmış köleliğinin janjanlı ambalajından ötesi değildi. Hep beyaz adama yontan keser gene doğru yontuyor, sermaye biriktirmeyi, emretmeyi, cezalandırmayı bilmeyen renkli insanları uysalca adam ediyordu. Kendi kiliselerinde şarkılar söyleyip sığındıkları Tanrı ne hikmetse bu duruma ses çıkarmıyordu. Beyaz ortakçıların sayıca fazla olması, yüzyılların biriktirdiği adaletsizliği perdeliyor, “hepimiz aynı emeğin paydaşıyız işte” sloganını normalleştiriyordu.
Çocuk edebiyatının itibarlı metinlerinden, Amerikan klasiklerinden diyebileceğimiz “Sounder” şaşırtan yalınlığıyla üstte bahsettiğim nakışın en güzel örneklerinden. Yayın yılına, dönemin şartlarına baktığımızda bütün rüzgârları arkasına aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
1920’lerde iğneyle kuyu kazan Harlem rönesansının herkesçe selamlandığı, 1960’ların sivil haklar devriminin mütevazı bir meyvesi olarak görebiliriz William Armstrong’un yükte hafif pahada ağır romanını.
Müthiş çarpıcı bir paragrafla açılıyor kitap. Sounder, ismiyle müsemma bir köpek. Buldok-kızılkafa melezi av köpeğinin sesi kulağımızın içine kakılıyor adeta. Bir kayıttan dinleseniz ancak bu yetkinlikle tecrübe edebilirsiniz Sounder’ın sesini. Kontrastın gereği olarak yalınlığa dümen kırıyor metin. Opossum eti yiyerek, rakun derisi yüzerek, ceviz içi ayıklayarak elde edilen üç-beş kuruşun dikkatle ve büyük bir umutla hesap edildiği ailenin öyle böyle yakaladığı mutluluk, tipik beyaz adam manevrasıyla alaşağı ediliyor. Şartlar diyorum size, şartlar sizin siyah derinize pek uygun değil bayım! Beyaz adamın kanununa bakıyoruz ve şeriatın kestiği parmak için size bir parça sargı bezi hediye ediyoruz!
Hani dağ gibi dediğimiz o baba var ya, beyaz şerif ve adamlarının karşısında neredeyse eriyor. Evde bir but pişiyorsa ve tulumun bir parçası yırtılmışsa, but çalınmış, tulum suç esnasında yırtılmıştır. Ellere kelepçe takılır ve baba meçhule doğru ite kaka sürüklenir. Çocuk isyan gözyaşları döksün, köpek adamların ardından çılgınca koşsun, ne fayda! Travmanın biri yetmezmiş gibi, o sesiyle devleşen köpek kulağından vuruluyor ve sırra kadem basıyor.
Okuduğum kitaplarda, izlediğim belgesellerde belli dönemlerin zorluğunu iliklerime dek hissedip bir insan ne kadar büyük acıya dayanabilir diye sormuşumdur. Dağına göre yağan kar ile bu merakı birleştirdiğimde, bazı dağların ne kadar ulvi olduğuna şaşırıp kalırım. Mesela işlemediği bir suç için hapislerde ömrü geçen adamın sadece orada gördüğü eziyet bile beni allak bullak ederken, aynı kişinin geride bir eş, yaşlı anne ya da baba ve küçük çocuklar bıraktığını üstüne eklesem, umuda, sabretmeye, iyileşmeye yer kalır mı bünyemde?
Kurguda baba öteleniyor evvela, odağımızın dışında bırakılıyor. Sounder ile dertlenmemiz gerekiyor. Aynı zamanda yazarın hayranlık uyandıran başarısı, anlattığı Sounder ile anlatmadığı babayı eşleştirmesi. Kulağı uçan, gür sesi kesilen, zayıflayan, hayata güçlükle tutunan Sounder, uzaklardaki babanın göze gönüle yaklaştırılması mı? Ne de olsa Sounder’dan da ümit kesilmiş, öldüğüne hükmedilmişti, çocuğun arama tutkusu, bulacağı düşüncesi çocukluğuna verilmişti.
Eski Ahit pasajları, annenin güçlü kadın sezgileriyle harmanladığı sözleri güzelleştiriyor. Davud’un kıssası, sese ve güçlüklerle mücadeleye vurgu yapılan kitapta, sesiyle ve savaşlarıyla ünlü kral peygamberin boşa seçilmediğini düşündürtüyor. Kur’an’da da kıssaların en güzeli diye nitelenen Yusuf peygamberin kıssası kitapta birkaç yerde geçiyor ve çok güzel bir vurguyla: “Hiçbir dünyevi güç, bir hikâyeyi Hz. Yusuf’unki kadar güzel bitiremez. Bu Tanrı’nın gücü.” dedirtiyor anneye. Çocuğa defalarca anlattığı bu kıssaların, çocuğun arayışında, babasızlığa katlanışında, çocuğa ekmek, su ve havadan daha büyük güç sağladığı aşikâr. Bu yönüyle anlatıyı yücelten, anlatının, kıssanın değerini teslim eden, iyileştiren, umut aşılayan tavrını öven bir yanı var kitabın. Yazarın kutsal hikâyeler ve mitolojilerle iç içe geçirdiği eğitim hayatının yankısı hem kulağımıza hem gözümüze hoş geliyor.
Boynundan vurulmadığı, ses telleri hasar görmediği halde havlamayan Sounder ile dindar siyahi kadınların alametifarikası şarkılar söylemeyi bırakıp mırıldanmalarla hayata ince bir iple bağlanan annenin hali, umutsuzluğu ses ya da sessizlikle tercüme ediyor.
Çocuk ise tam anlamıyla sabır ve umut deposu. Alegorik yüklemeyle; uzun yüzyıllar boyunca elinden her şeyi çalınmış Afro-Amerikanların, 1920’lerden 1960’lara yükselen mücadelesini ve mücadeleye gereken taze kanın karşılığı çocuk. Tom amcanın uysal tavrı terkedilmeden, kulübesi beyaz adamın gözünün içine bakılıp yıkılmadan, güneşin herkes için parlaması mümkün olmayacak.
Babasına belli edilmeyecek üzüntü evde prova ediliyor, annesinin yoksunluk içinde pişirdiği pasta hapishane görevlisince lime lime ediliyor, herkes her şeyi bildiği halde daha iyisine kavuşmak adına “mış gibi yapılıyor.” Hayatın içine girmiş mimesis kendisini her daim hatırlatıyor.
“Beterin beteri var.” sözünü muktedirler kendi defolarını kapatmak için kullanıp durduklarından, güzel anlamını unutayazdık. Her durum bir açıdan güzel bir açıdan kötü, bilge adamın öyküsünde olduğu gibi, şimdilik sadece babanın taş ocağına gönderildiğini biliyoruz, taş ocağında dinamit patladığını ve on iki kişinin öldüğünü duyduğumuzda boğazımızdaki yumru irileşirken, biz gene bilge adam gibi düşünmeye çalışıyoruz. Kolay değil biliyoruz ama kendimizi koyverince bir şeylerin düzelmeyeceğini, pembe düşler klibinin zihnimizde dönmeyeceğini de biliyoruz.
Okuma yazmanın önemine dikkat çeken yığınla paragraf var, çocuğun kendisine inandığı ve ah bir kitabım olsa neler yapardım diye hayıflandığı yerlerde koca Anadolu’da birçok evde bulunan sayıyla üç hadi çok çok beş kitabı düşünüp gülümsüyorum. Bugün yer yer fantastik yanına dudak büktüğüm Hz. Ali Cenkleri, nice evi kim bilir nasıl ısıttı, gecelerini nasıl ışıttı. Bugün vitrin güzel gözüksün diye alınıp konan ve bir kez olsun açılmayan kitapların hikâyesi çok daha hazin oysa; varlık içinde yokluk!
Çocuk, fıçıya atılan çöplerin arasında bulduğu kalınca kitapla makûs talihine son veriyor. Zalimlerin korkaklığını dile getiren satırları okurken; çocuktan çok biz anlıyoruz yazılanları. Arayışlar birbirine karışıyor, çabalar üst üste biniyor, çocuk savrulur gözükürken aradığına kavuşuyor. Gösterişsiz bir bina, yaşlı bir adam, bir düzine çocuk… Çocuğun tılsımlı bulduğu yaşlı adam “başaracaksın” diyor çiçeğine ve sözünü sürdürerek adeta hızlandırılmış eğitim bilimleri semineri veriyor: “hayvan eşeleyip kökünü bozuyor, kökünü yerine oturttum ve her gün suluyorum, artık yaşayacak, bak yeni yapraklar çıkarmış bile.” Bitki ve çocuk bir cümlede ne güzel özdeşleşiyor. Kök sağlamsa ve yerindeyse kurcalamaya ne hacet! Belki azıcık sulamak, su dediğimiz üç-beş hikmetli söz. Gerisi işgüzarlık, laf-ı güzaf, eğitim profesyonellerinin çapsız palavraları… Harika bölümden benim hisseme düşen; kırk küsur yaşımda hâlâ okumadığım Montaigne’nin Denemeler kitabıyla buluşmayı öne çekmek oldu. Çocuk çöplerin arasından çıkarmıştı ya, işte o kitabı.
Depremi sezen köpeğin, deprem etkisindeki ayak seslerini sezmesi çok şey mi? Uzaklardan yaklaşan figür, baştan sona beklediğimiz destansı kavuşmanın muştusu mu?
Biz sadece babanın yaralandığını biliyoruz, bunun iyi ya da kötü olduğunu bilmiyoruz diye sizi kandırsam mı acaba? Yoksa bir musibetin hayır kapısını araladığını hatırlatıp yüzünüzü mü güldürsem?
Peki, Sounder, genç köpekler gibi çılgınca koşuyor, anne, şarkılarına kaldığı yerden devam ediyor desem?
İlgili Yazılar
Kudüs Bakışlı Çocuğa Minnetle
Ey çağın ebabili,
Kudüs gülüşlü çocuk
Öğrettiğin onca şey için
Sana minnettarız
Bir Çiçekle Bahar Gelmez Bilirim…
Evet, tek bir çiçekle baharın bütünü hemen gelmeyecektir elbet…
Ve belki o erken açan çiçek gelecek bahar mevsimini de göremeyecektir. Ama baharın mutlak gelecek ve yaşanılacak bir gerçek olacağının umudunu aşılayacaktır; baharı bekleyenlere…
Bir kelebeğin kanat çırpışının yarattığı etkiyi bilirim… İyimserliğin, umudun boşa kürek çekişin diğer adı olmadığını da… Bir tebessümün nasıl bulaşıcı olduğunu, bir iyiliğin hiçbir zaman unutulup gitmeyeceğini ve yarattığı kalıcı eserleri bilirim…
Sen nelere kadirsin ey Umut!
Kaymak
Tevfikbey Mahallesi’nin ara sokaklarında yeni aldığı Chelsea botunun kaldırımı döven sesiyle yürüyordu. Otobüsten iner inmez akşam ezanı kulaklarına dolmuştu. Etrafı şöyle bir kolaçan etti, Sefaköy’ün boğuk, tıkış tıkış binaları arasında tek bir minare yükselmiyordu. Geçen arabaların yanıp sönen farları ve sıra sıra dükkânların spot lambaları, caddeyi ışıl ışıl parlatıyordu.
Doğu’da Eğitime ve Eğitimciye Bakmak: İki Dil Bir Bavul’dan Okul Tıraşı’na Bir Okuma
İki Dil Bir Bavul (2008), iki yönetmenin elinden çıkmış, hem belgesel yönü hem de dramatik unsurları harmanlayan kurmaca özelliğiyle öne çıkan bir yapımdır. Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde (Demirci Köyü) yapılan film, Anadolu’nun doğusunda bir köye atanmış genç bir öğretmenin yaşadığı deneyimleri konu edinir.