Bir süre önce, tam olarak ne demekse, bir felsefeci, “Kur’an’ı el lambası olarak gördüm, nereye tutsam aydınlanır sandım, oysa tuttuğum her yer karardı” demişti. Söylemin ciddiyeti olmasa söyleyenin gayri memnun hâlinin analizi belki mümkün olabilirdi. Oysa hem lamba benzetmesi sorunlu hem de tutma eylemi. Yine de örneğin; el-İlm’in diliyle ‘nûr’ olmanın araçsal yansıması tartışmanın bir başka boyutunu oluşturabilirdi. Ancak tutan elin niteliği ve onun tuttuğuyla ilişkisi, ne aradığıyla doğrudan bağlantılı olduğu için bu durum ne ışığın kaynağının ne de yansıması beklenen yerlerin sorunuydu. Benzetmede modern dönemin ürünü el lambasının kullanılıyor olması trajikomik olsa bile, tutan elin zihinsel süreci üzerinden bir tür eziklik psikolojisi ve bir yenilgi sosyolojisi tartışılabilirdi. Böylece, Müslüman tanımının naifliği içinden kotarılmış bir yargıdan, büyük kazanımların otoriter baskısından yazılmış tarih vizyonu olmaksızın donuklaştıran zihnin ötesine geçip var olanı görmek mümkün olabilirdi. Sonuçta el lambası olarak tutmanın bir zorlama olduğu anlaşılabilir ve aslında ayna görüntülü dondurulmuş yüzeylerde yansıyanların farkına varılabilirdi. Böylece tutulan yerin neden karanlığı tekrar tekrar yansıttığını anlamak daha kolay olurdu. Öte yandan saldırısına uğradığımız bir zihinsellikle yaratılmış olan bu donukluğu savunmak çözüm üretmenin değil yalnızca sorunları perdelemenin bir kaçamağıydı sadece. Aksi olsaydı, hazır reçete uman ama umduğunu değil, gayret ve sancıyı bulan insandan ‘hareket’ hâlinin bilincinde olmasının beklendiği anlaşılırdı. Bu da en azından bir felsefeci için, akademik/felsefik yenilgi hissinin ötesine geçip ‘bereket duası’ olabilmeyi mümkün kılardı.
Sadece el lambalı seyyahların değil, ikircikliğin içinde var olma kaygısını taşıyanlar için de adı koyulamamış krize dair pek çok soruya işaret eder bu durum. Dallarına tüneyip gövdesine yaslandığımız ama köklerine dönmeyi arzulayarak iç geçirdiğimiz yaşayan bir ağacın arkasından mı yahut ağaçların arasından göremediğimiz bir ormanın ölümüne mi ağıt yakıyoruz? Gerçekten gövdesi budanan ve yerinden edilen bu ağaç mıdır? Yoksa kötü kopyalarıyla yeni yerlerimize taşınmış ve alışmış olanlar bizler miyiz? Karanlıkta kalmaya mahkûm aydınlanma arayan söylemlerin taşıdığı keyfilikten beslenen, beraberinde hiçbir soruyu veya sorumluluğu taşımıyor olmasına rağmen hüküm verici seçkincilikten türeyen sorular kendilerine nasıl yanıt bulurlar? İşte Wael Hallaq’ın “akademisyen olarak hizmet etmekle yükümlü olduğu” topluma ne sunabileceğinin derdi ve “insanlık durumunun iyileştirilmesine katkı sağlama”[1] gayreti ve sancısı ile kaleme aldığı Şeriat Teori-Uygulama-Dönüşüm kitabı tam da ‘mümkün olan’ı gösteren işaretleri taşımakta.
Bu yazı bir kitap kritiği olsaydı şerh düşülecek noktalardan, soru işaretlerinden ve cevaplarından bahsedebilirdi ancak kısa bir sürede okunan ve mutlaka yeniden okunacak bir eserin yarattığı düşünceler, bugün kimin ne dediğini bile tam olarak bilmediği, sloganlaşan ve sakıza dönüştürülmüş “şeriat” kavramının karşısında kısıtlı bir alanda ifade edileceği için ortaya çıkacak yumağı ayıklamak Hallaq’ın başyapıtını okuyacak muhakkiklere düşecek. Bir ipin ucundan tutmak gerekirse, hukuk kavramı eğer zihnimizde avukat, mahkeme, hâkim, adliye binası gibi kavramlarla eşleşiyorsa ve ‘kanun önünde herkes eşittir’ söylemi kulaklarımıza hoş geliyorsa yerinden edilmişlerden olmamız fazlasıyla muhtemeldir. Yine aynı derecede kurumuş dalları, ağacın kökü olarak gördüğümüzü ve bu görüşün bir şaşılık olduğuna dair ihtimali de göz ardı etmemeliyiz. Hallaq’ın eseri bize bu ve benzeri ihtimaller arasında yerimizi göstermeye çalışırken, bizi bir nevi şeriat yolculuğuna çıkarmakta. Ayrıca onun hukukunun, zamansal olarak ilk dönemlerine olan uzaklığı nedeniyle bir kesintiye uğramadığını, aksine “yaşayan ve yaşatılan bir gelenek” olarak “içinde yaşadığı toplumun bir ürünü olduğunu” ve sosyal uyumu sağlamayı başardığını göstermektedir. Bu başarı, adaletin sağlanmasında evrensel ilkenin (İslâm’ın) hudutlarına riayetle bütünleşen bölgesel ve yerel uygulamalarla elde edilmiş, kendinden önceki pek çok kaynağın kendinde eritildiği “çoğulcu” bir başarıdır.
Şeriat tarihine dair yakın döneme ait bir araştırma olan eser, bir yandan Batı’da savunulan, ‘İslam hukukunun ilk gelişim yıllarının ardından durağanlaştığına’ dair oryantalist tezin karşısına dikiliyor, diğer yandan aslında tarihsel seyri içinde saçma olan ve yazar için de “hiçbir anlam ifade etmeyen” içtihad kapasının kapatılmış olduğu iddiasının bu tezle ilişkisini ortaya koyuyor. İddia edildiği şekliyle durgunluk ve donuklaşmanın yaşanmadığını, içtihadın kapatılacak bir kapısının olmadığını ve olamayacağını çünkü Müslümanların yüzyıllar boyunca (en azından bin yıllık süreçte) şeriate göre yaşamayı başardıklarını savunuyor. Bu noktada yazar hukuk kavramı gibi şeriat kavramının zihnimizde edindiği yerin durağanlığını, Şeriat ve Hukuk şeklinde iki farklı şeyin söz konusu edilemeyeceği gerçeğini tarihsel ve tikel örneklerle önümüze seriyor. Hukukun bölünmez bütünlüğünün yani “şeriat hukuku”nun bir bilgi formu olarak hepsini kuşattığını ve bu kuşatmanın modern dönemin kavramsallaştırmalarından (yerinden etmelerinden) tamamen farklı olduğunu, hukukun bir bütün olarak Tevhid hakikatine tâbi ve bağımlı olduğunu teyit ediyor. Bu, toplumsal yapının en küçük birimlerine kadar yayılmış, canlı hukuk yapısı ve hudutları “kurucu kaynaklar”ca belirlenmiş, uygulama sahasına göre değişen hükümleriyle üretilmiş bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor. Bu gerçeklik, bireyin ahlâkı üzerinden filizlenen ancak toplum içinde geniş ailenin ve sosyal çevrenin kuşatıcılığıyla kendini üreten, her biri meslek sahibi olan hukukçuların “profesyonel”ler olmadığı, sorumlulukların parçalanamazlığıyla “bireysel sorumluluk” ve “şahsi mesuliyet” sınırlarında duran, kurumsal kimliğin ve tüzel kişiliğin arkasına sığınma ihtimalini en başından yok sayan ve engelleyen, yöneticilere ve hükümdarlara ayar verirken diğer yandan onların meşruiyetlerini temin eden bir gerçekliktir. Mezhep/hukuk “okullarının” parçası olduğu topluma hukuk bilgisini ulaştırması ve yayması bu meşruiyetin bir yansımasıdır. Bu durum bize, iktidarın etki alanının genişlemesinin ancak bu bilgiye dair kurulan tahakküm sayesinde nasıl mümkün olduğunu ve buna karşı, toplumsal dokuların, “siyasi olarak bağımsız”, “sosyal olarak sorumlu”, “birey olarak müstakil” ferdi hukukçularıyla beraber kendi korunaklı alanlarını nasıl inşâ ettiklerini ve bu hukukun “geniş topraklarda evrenselleştirilmesini” izah eder.
Hukuk, “harfi harfine uygulanmayan” canlılığıyla yerleştiği toplumların sosyal dokusunu onarır, iyileştirir ve muhafaza eder.
Yazar tüm bunların arkasında köklü bir ahlâk olduğunu vurgular. Ancak bu vurgu bir idealize etme değildir. Aksine, hukuk gücünü bireyleri “fiziksel, psikolojik ve manevi yollarla” dönüştüren ‘iman’dan alan “ahlâki kaygıların insan davranışının oluşumunda tartışmasız bir rol oynadığı”, toplumları ve nesilleri ahlâkileştiren sistematik bir yapıdır. Ahlâkın ve hukukun bölünemeyecek kadar iç içe olması din ve dünyanın bölünmez bütünlüğünde bir varoluşun ispatıdır. İbadet ve muamelat bütünlüğü, Tevhid’in temel ilkelerinin pratikte bulduğu karşılıkla bu yapıya yansıtılır. Bu kuşatıcılık içinde ‘ahlâki topluluk’, Şeriat’in işleyişinde ve uygulanmasında tek dayanaktır ve onun ortadan kalkmasıyla bundan yoksun kalmıştır. Bu yoksunluk, yaşanan badirelere rağmen doğal olarak ansızın olmamıştır. İnsanın birliğini ihlal eden “sınıfsal ve diğer ayrıcalıkların sürekli kendilerini göstermelerine rağmen ahlâk, herkesin payına düşen ve aslında hakkı olan şey” olarak kalmaya devam etmiştir.
İkilemler, Şeriat’in kaynaklarına riayetsizliğin getirdiği çelişkiler, daha çok siyasi nedenlerle kurucu metin olan Kur’an ayetlerinin bağlamları gözardı edilerek delillendirilmesi, siyasi arayüzler, eğitim sisteminin kurumsallaştırılması ve dolayısıyla hukuk mesleğinin iktidarın etki alanı içine yerleştirilmesi, nihayetinde iktidar ve toplumsal iki farklı hukukun yürürlüğe girmesi zamanla Tevhidin temel ilkelerini tasfiye eden bir süreç haline dönüşmüştür. Bu dönüşümü, oldukça teknik olan bazı konuların belki de bir önceki nesil için hiç de böyle olmamasına rağmen karışık hâle getirilmesinden anlayabiliyoruz. Ancak farklı bir bakış açısıyla dinlerini yaşanmaz ve katlanılmaz prosedürlere dönüştürürlerken ortaya çıkan hükümler bağlamında Şeriat hukukunun idari yapısının kabullenilmeye devam ettiğini de görebiliriz. Yine bu durum ‘bunu da mı tartıştınız’ dediğimiz bazı meselelerde gerçekten bu hadiselerin cereyan ettiğini ve gerçekleşmemiş, masa başı senaryolarla konuşulmadığını ve canlı bir hukukun hâlâ varolmaya devam ettiğini bize gösterir. Bu süreçte, fetihler sonrası karşılaşılan toplumların hukuka rahatlıkla dâhil edilmiş olmaları, bu ‘varoluş’un hem bir sonucu hem de sebeplerinden biri olarak okunabilir. Özellikle benzer durumların Batı’daki karşılığını düşündüğümüzde adil olmayan yönetici karşısında çıkan ihtilaf ve çatışmalara rağmen hâlâ bağımsız hukukçular, her ne kadar birbirlerine muhtaç olma konumları sarsıntıya uğrasa ve meşruiyet kaynağı olmaktan vazgeçme hakları yavaş yavaş ellerinden alınmaya başlasa da, Şeriat hukukuna bağlı kalmaya devam ederler.
Bu alanların tasfiye sürecinde derin ve kesin kopuş ânı, devlet otoritesinin mutlak egemen hâline döndüğü an, zamandan ve mekândan bağımsız olarak “modern”in tam olarak başladığı andır; ve bu hâliyle tamamen “Avrupa’nın ürünüdür”. Sömürgeciler karşısında baskına uğramadan önce girişilen “ıslah ve reform” çabaları da sömürgeci ahlâkın “iyileştirme mitini”nin parçasıdır; bunların uygulayıcıları tarafından Şeriat’in kuşatıcı unsurları, Hallaq’ın ifadesiyle, “ilerleme tanrısına” kurban edilmiştir. Bu an “imkânsız devlet”in vurgusudur, aynı zamanda modern devletin şeriat ile bir ortaklığının olamayacağını zira her ikisinin de “bir yönetim biçimi” olarak birbirlerinin rakibi oldukları gerçeğiyle yüzleşme ânıdır. Nasıl ki şeriatin ürettiği hukuk topluma yayılarak ahlâki bir egemenlik yaratıyorsa “devlet tarafından üretilen hukuk” da devletin kendi egemenliğini yaratmaktadır. Böylece, modern devletin ve tabiî ki ulus-devletin asla bir ahlâk otoritesine sahip olamayacağı ortaya çıkar. Bunun yerine tam da şeriate muhalif olan bir “merkezileşme, kodifikasyon, bürokratikleşme, hukuksal homojenleşme ve militarizasyon” yaratılır. Sözü dolandırmadan direkt söylemek gerekirse, bugün modern devlete razı olan ya da ulus-devlete iman eden bir zihnin ‘şeriat’ türküsü çağırmasının, şeriat hukukundan damıtılmış hükümlerle normatif hukuka eklemleme yapmasının hiçbir anlamı olmamaktadır. Hatta bu minvalde şeriat karşıtları -neye karşı çıktıklarını kendileri de bilmiyor olsalar bile- çok daha tutarlı olmaktadırlar. Zira Şeriate giden yollar modern/ulus devleti sorunsallaştırmaktan geçer.
“Modernite projesine tâbi olan sömürgeci proje” ulus-devletin zaferini ilan etmeden önce tarihsel süreçte yaşananlar ve bu sürece tepki ya da uyum adına gerçekleşen değişim, Şeriat’in tasfiye sürecini göstermektedir. Bu bağlamda ne olduğuna karar verme hakkını kendinde gören otoriter güçlerce yenilenmeye çalışılan hukuk, toplumsal dayanaklarını çoktan yitirmiş olduğu için apayrı bir kaos yaratmıştır. Bu kaosun İslam’ı bağlamamasına rağmen Şeriat’in İslam’la doğrudan eşitlendiği ve özdeşleştirildiği dönem işte bu sömürgecilik dönemidir. Zira Şeriatin tasfiyesiyle İslam’ın yenilgisi propagandası eş zamanlı olarak yürütülmüştür. “Sömürgecilik altındaki Müslüman kurumların ve konuların mühendisliğine ilişkin” bu sömürgeci söylem, sömürgenlerin çıkarlarını gözetecek dozlarda yavaş yavaş enjekte edilmiştir. Ulus-devletin Şeriat’le karşılaşmasında yaşadığı sorunlar, yarattığı ideolojilere gerektiği kadar ‘İslam sosu’nu eklemesini zorunlu kılmıştır. Britanya’nın sömürgelerinde, “Şeriat yapısına çok benzeyen” kendilerinin hukukunu oluşturan çoğulcu “common law” yapısını değil de tektipleştirici “Batı-Avrupa menşeli” ulus-devlet hukukunu dayatması, “sömürgeci proje”nin maliyetlerini önemli ölçüde azaltan sömürgeci hamlelerdir. Bu nedensellikte bir yanda Fransız sömürgecilerini, ‘vakıf’ların Kur’an’ın miras hükümlerini tasfiye eden bir arkadan dolanma olduğuna dair fetva üreten ve kurucu metne sâdık kalmaya davet eden Kur’an âlimleri(!) olarak; diğer yandaysa İngiliz Lordlarını bir vakıf senedine dair mahkemede “vakfın Muhammedan yasalarına göre geçerli olup olmadığına”[2] karar veren fakihler(!) olarak görürüz. Tam bu noktada bugün küresel kampanyalarla tehlikeye girdiğini düşündüğümüz “çekirdek aile”nin vakıfların tasfiyesiyle bağlantılı, toplumsal yapıları parçalayan sömürgeci projenin bir sonucu olduğunu anlarız. İslam hukukunun, “kendi kendini yöneten ve onunla iç içe geçmiş ahlâkın büyük oranda o toplumun çıkarları doğrultusunda işlediği” toplumlar böylece tepeden yönetilen toplumlara dönüştürülebilmiştir. Onaran ve iyileştiren bir hukuku değil; bozan ve yıkan hukuku tercih eden modern devlet bu nedenle de sömürgeci zihne uygundur.
Ahlâk ve hukuk arasındaki bölünmez bütünlüğün gözardı edilmesi ve aslında parçalanması, “Kur’an’ı bir hukuk kitabı olarak değil, teolojik bir metin olarak gören ve ahlâk kitabına indirgeyen” sömürgeci mantığın inşâ ettiği tüm alanlarda, kimsenin aradığını bulamadığı, bulmak için yapay ışık kaynaklarının lütfuna muhtaç olan, dumûr halindeki zihinleri yaratmıştır. Bugün daha açık olan şey, karmaşık, detaylı ve ayrıntılı rükünlerle temel ilkeleri gölgede bırakan bir din algısına, avam-havas ayrımında keskinleşen ve uzmanlaşmanın getirdiği etkenlere rağmen esneklik ilkesini vahyin belirlediği sınırlar arasında kuran ve devam ettirmeye çalışan Şeriat hukuku, “İslam tarihine ilişkin Oryantalist ve Batılı anlatı”nın çeşitli argümanlarının iddia ettiğinin aksine sömürgeciler tarafından sabote edilmiş ve yenilgiye uğratılmıştır. Bize bu yenilginin İslam’ın bir yenilgisi olduğu ve artık toplumsal ahlâkiliğe ulaşmanın mümkün olmayacağı, ortak bir zeminin yeniden oluşturulamayacağı, bunun ancak otoriter merkezi bir yapıyla ve milliyetçilik ideolojisiyle sağlanabileceği kabul ettirilmiştir. Oysa
bugün toplumsal ahlâkın kırılması bireysel ahlâk düzleminde de devam etmekte, son tahlilde post-neo-sömürgeci söylemlerle saldırı altında tutulmaktadır.
Her ne kadar Şeriat hukuku ulus-devletlerin adalet ve eşitlik fikirlerine yol gösterebilecek bir katkı maddesi olarak görülse de iktidarların etki alanı bu saldırılarda galiplerin desteğine ve hegemonyasına razı rejimlere dönüşmüştür. Bugün sömürgecilerle doğrudan savaşma zarureti içinde olan Gazze, hükûmetinin ve silahlı kuvvetlerinin modern devletin iktidarına ve ordusuna sahip olmaması, komutanlarının ve liderlerinin komuta merkezlerinden savaşı idare eden rütbeli seçkinler değil, halkıyla iç içe, askerleriyle savaşan ve ölen insanlar olmalarıyla; kullandıkları dil ve yaptıkları çağrıyla bölgelerinde konuşlu sömürgecilik sonrası yaratılan ulus-devletler için büyük bir tehdittir. Şeriat hukukuna değen mescid ve kamp yapılanmaları ve eğitim sistemleriyle, içtihad ve cihad ilişkisindeki canlılıkları ve her hâllerine yansıyan toplumsal ahlâklarıyla bir örneklik olarak tarihe mâlolmuş durumdadır.
Elimizde bir sihirli değnek yok, düğmesine basınca açılan ve kapanan, her sorunumuza ve her derdimize uzattığımızda onları aydınlatacak bir el lambamız da. Şeriat hukukunun yenilgiye uğramadan çok önceleri karşılaştığı sömürgen yapılar öyle sessiz sedasız ve ansızın içimize sokulmuş da değiller. Belki bir kazanım sanrısı ve buna bağlı olarak Allah’ın seçkin kulları, necip ve asil millet masalı bu toplumların uzun tarihleri boyunca etraflarında olan bitenin farkına varmalarını engelledi. Belki de çeşitli türlerde güç zehirlenmesi… Yine de bizim, farklı mezhep okullarına rağmen varolan ortak zemin üzerine bina edilen çoğulcu Şeriat hukukuna dair bir tarihimiz mevcut. Bu mevcudiyet hukuk kültürü olarak zihne yerleştirilen olguların ve Şeriat hukukuna hizmet etmek için tasarlanan külliyâtın bu hukuktan bağımsız olmadığının anlaşılmasına ve bu hukuk tasfiye edildikten sonra hiçbirinin sorgusuz sualsiz kabullenilmemesine ve ayıklanmasına vesile olabilir. Hâlihazırda kaynaklarda yaşanan donukluğa ve yarattıkları karmaşaya bakınca bu yenilginin bugün el-ilmin kuşatıcılığında bir hayra dönüşmesi de mümkündür.
Wael Hallaq’ın on beş yıl sonra dilimize çevrilen eserini okurken, Mehmet Ulukütük hocanın bir dersinde Apocalypto filmine dair yaptığı alt metin okuması aklıma geldi. Yerliler arasında yaşanan nüfuz mücadelesinde katliamların, daha gelişmiş bir kabilenin diğer kabilelere saldırmasının ve onları yerlerinden etmesinin anlatısını sunan filmin zulme uğramış kahramanı, mekânı ve insanı dönüştürmüş güçlü ve zalim kabilenin savaşçılarını onların sahasından kendi sahasına doğru çekip her taşın altını, her ağacın gövdesini bildiği ve tanıdığı, “benim ormanım” dediği topraklarda mağlup eder. Kahramanın yaşadığı bu durum “sorunları kendi sahamıza çekerek çözebileceğimiz gerçeği”ne dair bir göndermedir. Ancak asıl önemli olan; “dünyaya gözümüzü kapatırsak, her an baskına uğrayacak olma” gerçekliğidir.
Her hangi bir toplumda ortaya çıkan genel ihlallere ve tecavüzlere rağmen Şeriat hukuku kurucu unsur olan vahyin belirlediği sınırlar ve temiz sünnetlerin süreğenliğinde varlığını sürdürmektedir. Yeryüzündeki varoluş amacının bilicindeki her mü’minde karşılığını bulmakta, onların yaşadığı ikilemde, çözüm önerme ve önerememe tercihleri arasında söz söylemelerine vesile olmaktadır. Bu vesileyle Şeriat Teori-Uygulama-Dönüşüm “kendi içinde başlı başına sorun olan modernite”ye karşı “yıkıcı söylemler”den biridir ve her yıkıcı söylem aynı zamanda yıkıcı bir eylemsellik için strateji belirleme amacının bereketini taşır. Vahyin temel mesajının bireysel dönüştürme ve ahlâkileştirme gücü bu berekete matuf bir şekilde toplumsallaşacak stratejileri içerir. Bu bir döngüdür ve yapay ışıklara hapsedilmiş teolojiyle bu döngüye selektör yapmak sadece kişiyi tüketir.
Her şeye rağmen yerliler hâlâ yerlidir. Yerliliğin varsaydığı şey, mevcut toplumsal düzenleriyle birlikte yeniden var olabilecekleri ve ‘yeni bir başlangıç’ aramanın imkânına sahip olacaklarıdır. Ancak farkında olmadıkları bir şey vardır: Beyaz adam topraklarına ayak basmıştır.
Dipnotlar:
[1] Ahlaki Yönetimsellik, Wael B. Hallaq, Pınar Yayınları, 2023
Modern şiddetin en belirgin özelliklerinden olan ordu, sağlık, eğitim ve medya gibi organlara müdahale yoluyla muhatapların sindirilmeye çalışılması olgusu , Doğu Türkistan için sıradan bir durum hâline gelmiştir.
Çağdaş dünyada, manipülasyon bireylerin veya toplumların düşünce, duygu ve davranışlarını yönlendirme sanatı olarak ele alınırken; sosyal medya, siyaset ve kültür endüstrisi gibi alanlarda etkisini hissettirir. Zira böylesi bir yönelimi yorumlamak ise felsefenin sınırlarına dahil olan özgür irade, etik ve toplumsal dinamikler üzerine derin sorular doğurur.
Tıpkı dilde lehçe, şive ve ağızların ortadan kalkması gibi farklı kültürel zamanların yok olması, bizi zamanın “zaten” böyle bir şey olduğunu düşünmeye sevk eder ve Kevin K. Birth’in “zaman körlüğü” dediği şeye yol açar. Zamansal deneyimin olumsallığı ortadan kalktığında ise giderek bütün zamanlarımız manipüle edilebilir, paraya çevrilebilir bir şeye dönüşmüş olur. Tüketimin konusu kılınamayan geriye bir tek uyku kalır. 7/24 tüketim dünyasında uyku vakti bile çeşitli şekillerde aşılmaya çalışılır.
İslâmî metinler, keşfedilmeyi ve tetkik edilmeyi bekleyen binlerce tarihî hadiseyi mündemiçtir. Malum olduğu üzere bir metnin anlaşılabilmesi, yalnızca onun literal anlamını öğrenmekle sınırlı bir süreç değildir. Anlama sürecine bir o kadar da okuyucunun metne yaklaşma niyeti ve ilgili metni kavrayabilecek bir entelektüel donanıma sahip olup olmadığı da etki etmektedir.
Bir Başyapıt Üzerine Deneme: Şeriat Yahut Beyaz Adam
Bir süre önce, tam olarak ne demekse, bir felsefeci, “Kur’an’ı el lambası olarak gördüm, nereye tutsam aydınlanır sandım, oysa tuttuğum her yer karardı” demişti. Söylemin ciddiyeti olmasa söyleyenin gayri memnun hâlinin analizi belki mümkün olabilirdi. Oysa hem lamba benzetmesi sorunlu hem de tutma eylemi. Yine de örneğin; el-İlm’in diliyle ‘nûr’ olmanın araçsal yansıması tartışmanın bir başka boyutunu oluşturabilirdi. Ancak tutan elin niteliği ve onun tuttuğuyla ilişkisi, ne aradığıyla doğrudan bağlantılı olduğu için bu durum ne ışığın kaynağının ne de yansıması beklenen yerlerin sorunuydu. Benzetmede modern dönemin ürünü el lambasının kullanılıyor olması trajikomik olsa bile, tutan elin zihinsel süreci üzerinden bir tür eziklik psikolojisi ve bir yenilgi sosyolojisi tartışılabilirdi. Böylece, Müslüman tanımının naifliği içinden kotarılmış bir yargıdan, büyük kazanımların otoriter baskısından yazılmış tarih vizyonu olmaksızın donuklaştıran zihnin ötesine geçip var olanı görmek mümkün olabilirdi. Sonuçta el lambası olarak tutmanın bir zorlama olduğu anlaşılabilir ve aslında ayna görüntülü dondurulmuş yüzeylerde yansıyanların farkına varılabilirdi. Böylece tutulan yerin neden karanlığı tekrar tekrar yansıttığını anlamak daha kolay olurdu. Öte yandan saldırısına uğradığımız bir zihinsellikle yaratılmış olan bu donukluğu savunmak çözüm üretmenin değil yalnızca sorunları perdelemenin bir kaçamağıydı sadece. Aksi olsaydı, hazır reçete uman ama umduğunu değil, gayret ve sancıyı bulan insandan ‘hareket’ hâlinin bilincinde olmasının beklendiği anlaşılırdı. Bu da en azından bir felsefeci için, akademik/felsefik yenilgi hissinin ötesine geçip ‘bereket duası’ olabilmeyi mümkün kılardı.
Sadece el lambalı seyyahların değil, ikircikliğin içinde var olma kaygısını taşıyanlar için de adı koyulamamış krize dair pek çok soruya işaret eder bu durum. Dallarına tüneyip gövdesine yaslandığımız ama köklerine dönmeyi arzulayarak iç geçirdiğimiz yaşayan bir ağacın arkasından mı yahut ağaçların arasından göremediğimiz bir ormanın ölümüne mi ağıt yakıyoruz? Gerçekten gövdesi budanan ve yerinden edilen bu ağaç mıdır? Yoksa kötü kopyalarıyla yeni yerlerimize taşınmış ve alışmış olanlar bizler miyiz? Karanlıkta kalmaya mahkûm aydınlanma arayan söylemlerin taşıdığı keyfilikten beslenen, beraberinde hiçbir soruyu veya sorumluluğu taşımıyor olmasına rağmen hüküm verici seçkincilikten türeyen sorular kendilerine nasıl yanıt bulurlar? İşte Wael Hallaq’ın “akademisyen olarak hizmet etmekle yükümlü olduğu” topluma ne sunabileceğinin derdi ve “insanlık durumunun iyileştirilmesine katkı sağlama”[1] gayreti ve sancısı ile kaleme aldığı Şeriat Teori-Uygulama-Dönüşüm kitabı tam da ‘mümkün olan’ı gösteren işaretleri taşımakta.
Bu yazı bir kitap kritiği olsaydı şerh düşülecek noktalardan, soru işaretlerinden ve cevaplarından bahsedebilirdi ancak kısa bir sürede okunan ve mutlaka yeniden okunacak bir eserin yarattığı düşünceler, bugün kimin ne dediğini bile tam olarak bilmediği, sloganlaşan ve sakıza dönüştürülmüş “şeriat” kavramının karşısında kısıtlı bir alanda ifade edileceği için ortaya çıkacak yumağı ayıklamak Hallaq’ın başyapıtını okuyacak muhakkiklere düşecek. Bir ipin ucundan tutmak gerekirse, hukuk kavramı eğer zihnimizde avukat, mahkeme, hâkim, adliye binası gibi kavramlarla eşleşiyorsa ve ‘kanun önünde herkes eşittir’ söylemi kulaklarımıza hoş geliyorsa yerinden edilmişlerden olmamız fazlasıyla muhtemeldir. Yine aynı derecede kurumuş dalları, ağacın kökü olarak gördüğümüzü ve bu görüşün bir şaşılık olduğuna dair ihtimali de göz ardı etmemeliyiz. Hallaq’ın eseri bize bu ve benzeri ihtimaller arasında yerimizi göstermeye çalışırken, bizi bir nevi şeriat yolculuğuna çıkarmakta. Ayrıca onun hukukunun, zamansal olarak ilk dönemlerine olan uzaklığı nedeniyle bir kesintiye uğramadığını, aksine “yaşayan ve yaşatılan bir gelenek” olarak “içinde yaşadığı toplumun bir ürünü olduğunu” ve sosyal uyumu sağlamayı başardığını göstermektedir. Bu başarı, adaletin sağlanmasında evrensel ilkenin (İslâm’ın) hudutlarına riayetle bütünleşen bölgesel ve yerel uygulamalarla elde edilmiş, kendinden önceki pek çok kaynağın kendinde eritildiği “çoğulcu” bir başarıdır.
Şeriat tarihine dair yakın döneme ait bir araştırma olan eser, bir yandan Batı’da savunulan, ‘İslam hukukunun ilk gelişim yıllarının ardından durağanlaştığına’ dair oryantalist tezin karşısına dikiliyor, diğer yandan aslında tarihsel seyri içinde saçma olan ve yazar için de “hiçbir anlam ifade etmeyen” içtihad kapasının kapatılmış olduğu iddiasının bu tezle ilişkisini ortaya koyuyor. İddia edildiği şekliyle durgunluk ve donuklaşmanın yaşanmadığını, içtihadın kapatılacak bir kapısının olmadığını ve olamayacağını çünkü Müslümanların yüzyıllar boyunca (en azından bin yıllık süreçte) şeriate göre yaşamayı başardıklarını savunuyor. Bu noktada yazar hukuk kavramı gibi şeriat kavramının zihnimizde edindiği yerin durağanlığını, Şeriat ve Hukuk şeklinde iki farklı şeyin söz konusu edilemeyeceği gerçeğini tarihsel ve tikel örneklerle önümüze seriyor. Hukukun bölünmez bütünlüğünün yani “şeriat hukuku”nun bir bilgi formu olarak hepsini kuşattığını ve bu kuşatmanın modern dönemin kavramsallaştırmalarından (yerinden etmelerinden) tamamen farklı olduğunu, hukukun bir bütün olarak Tevhid hakikatine tâbi ve bağımlı olduğunu teyit ediyor. Bu, toplumsal yapının en küçük birimlerine kadar yayılmış, canlı hukuk yapısı ve hudutları “kurucu kaynaklar”ca belirlenmiş, uygulama sahasına göre değişen hükümleriyle üretilmiş bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor. Bu gerçeklik, bireyin ahlâkı üzerinden filizlenen ancak toplum içinde geniş ailenin ve sosyal çevrenin kuşatıcılığıyla kendini üreten, her biri meslek sahibi olan hukukçuların “profesyonel”ler olmadığı, sorumlulukların parçalanamazlığıyla “bireysel sorumluluk” ve “şahsi mesuliyet” sınırlarında duran, kurumsal kimliğin ve tüzel kişiliğin arkasına sığınma ihtimalini en başından yok sayan ve engelleyen, yöneticilere ve hükümdarlara ayar verirken diğer yandan onların meşruiyetlerini temin eden bir gerçekliktir. Mezhep/hukuk “okullarının” parçası olduğu topluma hukuk bilgisini ulaştırması ve yayması bu meşruiyetin bir yansımasıdır. Bu durum bize, iktidarın etki alanının genişlemesinin ancak bu bilgiye dair kurulan tahakküm sayesinde nasıl mümkün olduğunu ve buna karşı, toplumsal dokuların, “siyasi olarak bağımsız”, “sosyal olarak sorumlu”, “birey olarak müstakil” ferdi hukukçularıyla beraber kendi korunaklı alanlarını nasıl inşâ ettiklerini ve bu hukukun “geniş topraklarda evrenselleştirilmesini” izah eder.
Yazar tüm bunların arkasında köklü bir ahlâk olduğunu vurgular. Ancak bu vurgu bir idealize etme değildir. Aksine, hukuk gücünü bireyleri “fiziksel, psikolojik ve manevi yollarla” dönüştüren ‘iman’dan alan “ahlâki kaygıların insan davranışının oluşumunda tartışmasız bir rol oynadığı”, toplumları ve nesilleri ahlâkileştiren sistematik bir yapıdır. Ahlâkın ve hukukun bölünemeyecek kadar iç içe olması din ve dünyanın bölünmez bütünlüğünde bir varoluşun ispatıdır. İbadet ve muamelat bütünlüğü, Tevhid’in temel ilkelerinin pratikte bulduğu karşılıkla bu yapıya yansıtılır. Bu kuşatıcılık içinde ‘ahlâki topluluk’, Şeriat’in işleyişinde ve uygulanmasında tek dayanaktır ve onun ortadan kalkmasıyla bundan yoksun kalmıştır. Bu yoksunluk, yaşanan badirelere rağmen doğal olarak ansızın olmamıştır. İnsanın birliğini ihlal eden “sınıfsal ve diğer ayrıcalıkların sürekli kendilerini göstermelerine rağmen ahlâk, herkesin payına düşen ve aslında hakkı olan şey” olarak kalmaya devam etmiştir.
İkilemler, Şeriat’in kaynaklarına riayetsizliğin getirdiği çelişkiler, daha çok siyasi nedenlerle kurucu metin olan Kur’an ayetlerinin bağlamları gözardı edilerek delillendirilmesi, siyasi arayüzler, eğitim sisteminin kurumsallaştırılması ve dolayısıyla hukuk mesleğinin iktidarın etki alanı içine yerleştirilmesi, nihayetinde iktidar ve toplumsal iki farklı hukukun yürürlüğe girmesi zamanla Tevhidin temel ilkelerini tasfiye eden bir süreç haline dönüşmüştür. Bu dönüşümü, oldukça teknik olan bazı konuların belki de bir önceki nesil için hiç de böyle olmamasına rağmen karışık hâle getirilmesinden anlayabiliyoruz. Ancak farklı bir bakış açısıyla dinlerini yaşanmaz ve katlanılmaz prosedürlere dönüştürürlerken ortaya çıkan hükümler bağlamında Şeriat hukukunun idari yapısının kabullenilmeye devam ettiğini de görebiliriz. Yine bu durum ‘bunu da mı tartıştınız’ dediğimiz bazı meselelerde gerçekten bu hadiselerin cereyan ettiğini ve gerçekleşmemiş, masa başı senaryolarla konuşulmadığını ve canlı bir hukukun hâlâ varolmaya devam ettiğini bize gösterir. Bu süreçte, fetihler sonrası karşılaşılan toplumların hukuka rahatlıkla dâhil edilmiş olmaları, bu ‘varoluş’un hem bir sonucu hem de sebeplerinden biri olarak okunabilir. Özellikle benzer durumların Batı’daki karşılığını düşündüğümüzde adil olmayan yönetici karşısında çıkan ihtilaf ve çatışmalara rağmen hâlâ bağımsız hukukçular, her ne kadar birbirlerine muhtaç olma konumları sarsıntıya uğrasa ve meşruiyet kaynağı olmaktan vazgeçme hakları yavaş yavaş ellerinden alınmaya başlasa da, Şeriat hukukuna bağlı kalmaya devam ederler.
Bu alanların tasfiye sürecinde derin ve kesin kopuş ânı, devlet otoritesinin mutlak egemen hâline döndüğü an, zamandan ve mekândan bağımsız olarak “modern”in tam olarak başladığı andır; ve bu hâliyle tamamen “Avrupa’nın ürünüdür”. Sömürgeciler karşısında baskına uğramadan önce girişilen “ıslah ve reform” çabaları da sömürgeci ahlâkın “iyileştirme mitini”nin parçasıdır; bunların uygulayıcıları tarafından Şeriat’in kuşatıcı unsurları, Hallaq’ın ifadesiyle, “ilerleme tanrısına” kurban edilmiştir. Bu an “imkânsız devlet”in vurgusudur, aynı zamanda modern devletin şeriat ile bir ortaklığının olamayacağını zira her ikisinin de “bir yönetim biçimi” olarak birbirlerinin rakibi oldukları gerçeğiyle yüzleşme ânıdır. Nasıl ki şeriatin ürettiği hukuk topluma yayılarak ahlâki bir egemenlik yaratıyorsa “devlet tarafından üretilen hukuk” da devletin kendi egemenliğini yaratmaktadır. Böylece, modern devletin ve tabiî ki ulus-devletin asla bir ahlâk otoritesine sahip olamayacağı ortaya çıkar. Bunun yerine tam da şeriate muhalif olan bir “merkezileşme, kodifikasyon, bürokratikleşme, hukuksal homojenleşme ve militarizasyon” yaratılır. Sözü dolandırmadan direkt söylemek gerekirse, bugün modern devlete razı olan ya da ulus-devlete iman eden bir zihnin ‘şeriat’ türküsü çağırmasının, şeriat hukukundan damıtılmış hükümlerle normatif hukuka eklemleme yapmasının hiçbir anlamı olmamaktadır. Hatta bu minvalde şeriat karşıtları -neye karşı çıktıklarını kendileri de bilmiyor olsalar bile- çok daha tutarlı olmaktadırlar. Zira Şeriate giden yollar modern/ulus devleti sorunsallaştırmaktan geçer.
“Modernite projesine tâbi olan sömürgeci proje” ulus-devletin zaferini ilan etmeden önce tarihsel süreçte yaşananlar ve bu sürece tepki ya da uyum adına gerçekleşen değişim, Şeriat’in tasfiye sürecini göstermektedir. Bu bağlamda ne olduğuna karar verme hakkını kendinde gören otoriter güçlerce yenilenmeye çalışılan hukuk, toplumsal dayanaklarını çoktan yitirmiş olduğu için apayrı bir kaos yaratmıştır. Bu kaosun İslam’ı bağlamamasına rağmen Şeriat’in İslam’la doğrudan eşitlendiği ve özdeşleştirildiği dönem işte bu sömürgecilik dönemidir. Zira Şeriatin tasfiyesiyle İslam’ın yenilgisi propagandası eş zamanlı olarak yürütülmüştür. “Sömürgecilik altındaki Müslüman kurumların ve konuların mühendisliğine ilişkin” bu sömürgeci söylem, sömürgenlerin çıkarlarını gözetecek dozlarda yavaş yavaş enjekte edilmiştir. Ulus-devletin Şeriat’le karşılaşmasında yaşadığı sorunlar, yarattığı ideolojilere gerektiği kadar ‘İslam sosu’nu eklemesini zorunlu kılmıştır. Britanya’nın sömürgelerinde, “Şeriat yapısına çok benzeyen” kendilerinin hukukunu oluşturan çoğulcu “common law” yapısını değil de tektipleştirici “Batı-Avrupa menşeli” ulus-devlet hukukunu dayatması, “sömürgeci proje”nin maliyetlerini önemli ölçüde azaltan sömürgeci hamlelerdir. Bu nedensellikte bir yanda Fransız sömürgecilerini, ‘vakıf’ların Kur’an’ın miras hükümlerini tasfiye eden bir arkadan dolanma olduğuna dair fetva üreten ve kurucu metne sâdık kalmaya davet eden Kur’an âlimleri(!) olarak; diğer yandaysa İngiliz Lordlarını bir vakıf senedine dair mahkemede “vakfın Muhammedan yasalarına göre geçerli olup olmadığına”[2] karar veren fakihler(!) olarak görürüz. Tam bu noktada bugün küresel kampanyalarla tehlikeye girdiğini düşündüğümüz “çekirdek aile”nin vakıfların tasfiyesiyle bağlantılı, toplumsal yapıları parçalayan sömürgeci projenin bir sonucu olduğunu anlarız. İslam hukukunun, “kendi kendini yöneten ve onunla iç içe geçmiş ahlâkın büyük oranda o toplumun çıkarları doğrultusunda işlediği” toplumlar böylece tepeden yönetilen toplumlara dönüştürülebilmiştir. Onaran ve iyileştiren bir hukuku değil; bozan ve yıkan hukuku tercih eden modern devlet bu nedenle de sömürgeci zihne uygundur.
Ahlâk ve hukuk arasındaki bölünmez bütünlüğün gözardı edilmesi ve aslında parçalanması, “Kur’an’ı bir hukuk kitabı olarak değil, teolojik bir metin olarak gören ve ahlâk kitabına indirgeyen” sömürgeci mantığın inşâ ettiği tüm alanlarda, kimsenin aradığını bulamadığı, bulmak için yapay ışık kaynaklarının lütfuna muhtaç olan, dumûr halindeki zihinleri yaratmıştır. Bugün daha açık olan şey, karmaşık, detaylı ve ayrıntılı rükünlerle temel ilkeleri gölgede bırakan bir din algısına, avam-havas ayrımında keskinleşen ve uzmanlaşmanın getirdiği etkenlere rağmen esneklik ilkesini vahyin belirlediği sınırlar arasında kuran ve devam ettirmeye çalışan Şeriat hukuku, “İslam tarihine ilişkin Oryantalist ve Batılı anlatı”nın çeşitli argümanlarının iddia ettiğinin aksine sömürgeciler tarafından sabote edilmiş ve yenilgiye uğratılmıştır. Bize bu yenilginin İslam’ın bir yenilgisi olduğu ve artık toplumsal ahlâkiliğe ulaşmanın mümkün olmayacağı, ortak bir zeminin yeniden oluşturulamayacağı, bunun ancak otoriter merkezi bir yapıyla ve milliyetçilik ideolojisiyle sağlanabileceği kabul ettirilmiştir. Oysa
Her ne kadar Şeriat hukuku ulus-devletlerin adalet ve eşitlik fikirlerine yol gösterebilecek bir katkı maddesi olarak görülse de iktidarların etki alanı bu saldırılarda galiplerin desteğine ve hegemonyasına razı rejimlere dönüşmüştür. Bugün sömürgecilerle doğrudan savaşma zarureti içinde olan Gazze, hükûmetinin ve silahlı kuvvetlerinin modern devletin iktidarına ve ordusuna sahip olmaması, komutanlarının ve liderlerinin komuta merkezlerinden savaşı idare eden rütbeli seçkinler değil, halkıyla iç içe, askerleriyle savaşan ve ölen insanlar olmalarıyla; kullandıkları dil ve yaptıkları çağrıyla bölgelerinde konuşlu sömürgecilik sonrası yaratılan ulus-devletler için büyük bir tehdittir. Şeriat hukukuna değen mescid ve kamp yapılanmaları ve eğitim sistemleriyle, içtihad ve cihad ilişkisindeki canlılıkları ve her hâllerine yansıyan toplumsal ahlâklarıyla bir örneklik olarak tarihe mâlolmuş durumdadır.
Elimizde bir sihirli değnek yok, düğmesine basınca açılan ve kapanan, her sorunumuza ve her derdimize uzattığımızda onları aydınlatacak bir el lambamız da. Şeriat hukukunun yenilgiye uğramadan çok önceleri karşılaştığı sömürgen yapılar öyle sessiz sedasız ve ansızın içimize sokulmuş da değiller. Belki bir kazanım sanrısı ve buna bağlı olarak Allah’ın seçkin kulları, necip ve asil millet masalı bu toplumların uzun tarihleri boyunca etraflarında olan bitenin farkına varmalarını engelledi. Belki de çeşitli türlerde güç zehirlenmesi… Yine de bizim, farklı mezhep okullarına rağmen varolan ortak zemin üzerine bina edilen çoğulcu Şeriat hukukuna dair bir tarihimiz mevcut. Bu mevcudiyet hukuk kültürü olarak zihne yerleştirilen olguların ve Şeriat hukukuna hizmet etmek için tasarlanan külliyâtın bu hukuktan bağımsız olmadığının anlaşılmasına ve bu hukuk tasfiye edildikten sonra hiçbirinin sorgusuz sualsiz kabullenilmemesine ve ayıklanmasına vesile olabilir. Hâlihazırda kaynaklarda yaşanan donukluğa ve yarattıkları karmaşaya bakınca bu yenilginin bugün el-ilmin kuşatıcılığında bir hayra dönüşmesi de mümkündür.
Wael Hallaq’ın on beş yıl sonra dilimize çevrilen eserini okurken, Mehmet Ulukütük hocanın bir dersinde Apocalypto filmine dair yaptığı alt metin okuması aklıma geldi. Yerliler arasında yaşanan nüfuz mücadelesinde katliamların, daha gelişmiş bir kabilenin diğer kabilelere saldırmasının ve onları yerlerinden etmesinin anlatısını sunan filmin zulme uğramış kahramanı, mekânı ve insanı dönüştürmüş güçlü ve zalim kabilenin savaşçılarını onların sahasından kendi sahasına doğru çekip her taşın altını, her ağacın gövdesini bildiği ve tanıdığı, “benim ormanım” dediği topraklarda mağlup eder. Kahramanın yaşadığı bu durum “sorunları kendi sahamıza çekerek çözebileceğimiz gerçeği”ne dair bir göndermedir. Ancak asıl önemli olan; “dünyaya gözümüzü kapatırsak, her an baskına uğrayacak olma” gerçekliğidir.
Her hangi bir toplumda ortaya çıkan genel ihlallere ve tecavüzlere rağmen Şeriat hukuku kurucu unsur olan vahyin belirlediği sınırlar ve temiz sünnetlerin süreğenliğinde varlığını sürdürmektedir. Yeryüzündeki varoluş amacının bilicindeki her mü’minde karşılığını bulmakta, onların yaşadığı ikilemde, çözüm önerme ve önerememe tercihleri arasında söz söylemelerine vesile olmaktadır. Bu vesileyle Şeriat Teori-Uygulama-Dönüşüm “kendi içinde başlı başına sorun olan modernite”ye karşı “yıkıcı söylemler”den biridir ve her yıkıcı söylem aynı zamanda yıkıcı bir eylemsellik için strateji belirleme amacının bereketini taşır. Vahyin temel mesajının bireysel dönüştürme ve ahlâkileştirme gücü bu berekete matuf bir şekilde toplumsallaşacak stratejileri içerir. Bu bir döngüdür ve yapay ışıklara hapsedilmiş teolojiyle bu döngüye selektör yapmak sadece kişiyi tüketir.
Her şeye rağmen yerliler hâlâ yerlidir. Yerliliğin varsaydığı şey, mevcut toplumsal düzenleriyle birlikte yeniden var olabilecekleri ve ‘yeni bir başlangıç’ aramanın imkânına sahip olacaklarıdır. Ancak farkında olmadıkları bir şey vardır: Beyaz adam topraklarına ayak basmıştır.
Dipnotlar:
[1] Ahlaki Yönetimsellik, Wael B. Hallaq, Pınar Yayınları, 2023
[2] Kitapta yazarın bahsettiği (s.428/431) bu meşhur dâvaya dair detaylar: https://indiankanoon.org/doc/759864/ ayrıca benzer bir dâva https://www.lawfinderlive.com/archivesc/650028.htm?AspxAutoDetectCookieSupport=1 (Erişim: Mart 2025)
İlgili Yazılar
Gazze’den Doğu Türkistan’a: Şiddet ve Acının Görünmezliği
Modern şiddetin en belirgin özelliklerinden olan ordu, sağlık, eğitim ve medya gibi organlara müdahale yoluyla muhatapların sindirilmeye çalışılması olgusu , Doğu Türkistan için sıradan bir durum hâline gelmiştir.
Çağdaş Dünyada Manipülasyonun İnşası
Çağdaş dünyada, manipülasyon bireylerin veya toplumların düşünce, duygu ve davranışlarını yönlendirme sanatı olarak ele alınırken; sosyal medya, siyaset ve kültür endüstrisi gibi alanlarda etkisini hissettirir. Zira böylesi bir yönelimi yorumlamak ise felsefenin sınırlarına dahil olan özgür irade, etik ve toplumsal dinamikler üzerine derin sorular doğurur.
Zamanın Sömürgeleştirilmesine Karşı Bir Direniş Eylemi Olarak Namaz
Tıpkı dilde lehçe, şive ve ağızların ortadan kalkması gibi farklı kültürel zamanların yok olması, bizi zamanın “zaten” böyle bir şey olduğunu düşünmeye sevk eder ve Kevin K. Birth’in “zaman körlüğü” dediği şeye yol açar. Zamansal deneyimin olumsallığı ortadan kalktığında ise giderek bütün zamanlarımız manipüle edilebilir, paraya çevrilebilir bir şeye dönüşmüş olur. Tüketimin konusu kılınamayan geriye bir tek uyku kalır. 7/24 tüketim dünyasında uyku vakti bile çeşitli şekillerde aşılmaya çalışılır.
Sümük-ü Şerif Polemiğine Mütevazı Bir Katkı (ʿUrve b. Mesʿûd’un Hudeybiye Gözlemlerini İçeren Rivâyetin Tahlili)
İslâmî metinler, keşfedilmeyi ve tetkik edilmeyi bekleyen binlerce tarihî hadiseyi mündemiçtir. Malum olduğu üzere bir metnin anlaşılabilmesi, yalnızca onun literal anlamını öğrenmekle sınırlı bir süreç değildir. Anlama sürecine bir o kadar da okuyucunun metne yaklaşma niyeti ve ilgili metni kavrayabilecek bir entelektüel donanıma sahip olup olmadığı da etki etmektedir.