Hz. Muhammed’in peygamberlik hayatı miladi yedinci yüzyıldır. Bize bu tarihî yaşanmışlığı nakleden metinlerin genelini “İslâmî metinler” olarak isimlendirebiliriz. Bu metinleri de şifâhî Kur’an bölümlerinin yazıya geçirilmiş hâli Mushaf ve Mushaf dışında kalan rivâyet malzemesi olarak ikili bir tasnife tâbi tutabiliriz. Tarihî süreçte Hz. Muhammed’in hayat hikâyesini ve tebliğinin mahiyetini anlamayı ve yorumlamayı gaye edinen çeşitli disiplinler geliştirilmiştir. Bunlardan akla ilk gelenleri siyer, hadis, tefsir, kelam ve İslâm hukukudur.
Başlangıcından günümüze değin Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği mesajı sonraki nesillere aktarmayı amaçlayan bu disiplinlerin üzerinde uzlaştığı bir “metin usulü” ya da başka bir ifadeyle “metin bilimi”nden bahsetmek güçtür. Aksine, ilgili disiplinlerden her biri kendine özgü literatür ve araştırma yöntemlerini benimsemiştir. Öyle ki zorunlu görülen durumlar istisna edilecek olursa bu disiplinler arasında ciddi bir irtibatsızlık olduğu ve çoğu kez araştırma sürecinde birbirlerinin kaynaklarına dahi bakma ihtiyacı duymadıkları gözlenmektedir.
Bu durum yalnızca İslâmî ilimler arasındaki kopukluğa değil; bir bakıma tarih içinde ortaya çıkan farklı İslâm ve Hz. Muhammed tasavvurlarının kökenine de işaret etmektedir. Örneğin bir İslâm Hukuku âliminin Hz. Muhammed ve İslâm tasavvuruyla bir siyer âlimininki arasında bariz fark vardır. Kaynaklarımızda ilgili disiplinler arasındaki irtibatsızlığın yol açtığı anlama ve yorumlama farklılıklarına/sorunlarına dair çok sayıda örnek bulmak mümkündür.
İslâmî ilimler araştırmalarında yeni metodoloji arayışlarının devam etmesinin, disiplinler arasındaki kopukluğun yol açtığı anlama ve yorumlama sorunlarına ilişkin bir farkındalığın mevcudiyetine delalet ettiği değerlendirilebilir.
Günümüzde İslâmî metinleri makâsıd veya tarihsel perspektiften okuma önerilerinin temelinde de bu farkındalığın yattığı ileri sürülebilir.
Bütünsel Yaklaşım son dönemde İslâmî metinlerin bilimsel bir perspektifle tetkik edilmesini konu edinen metot önerilerinden birisidir. Aynı zamanda Mehmet Apaydın’ın doktora tezi olan bu metot, araştırmacılara geçmiş dönemde metinlerin anlaşılması maksadıyla uygulanagelen yöntemlerden farklı bir yol önermektedir. Bu çalışmada gerek İslâmî ilimler alanında uzmanlaşmış gerekse ilgili araştırmaları yakından takip eden okuyucu kitlesi açısından bu metodun neler önerdiği ve gelecekte ne tür sonuçlar verme potansiyeline sahip olduğu hususunu irdelemeye çalışacağız. Yazarın ilmî kişiliğine değinmekle başlayalım.
Mehmet Apaydın, İstanbul Medeniyet Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesinde öğretim üyesidir. Bütünsel Yaklaşım Metodu’nun temelleri, yazarın daha önceki yıllarda yaptığı çalışmalara dayanmaktadır. Bu çerçevede yazarın Resulullah’ın Günlüğü (1995) adlı eseri, siyer olaylarının tarihlendirilmesinde hayati öneme sahip olan nesî uygulamasını ele alır. Yine yüksek lisans tezi olarak hazırladığı Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî’nin Hayatı, Eserleri ve Hadisleri Birleştirme Metodu (2001) adlı çalışma, rivâyet malzemesinin bir tarihçi perspektifinden nasıl ele alındığına dair klasik dönemden verilen önemli bir örnektir.
Bütünsel Yaklaşım, Mehmet Apaydın tarafından geliştirilen bilimsel bir metottur. Apaydın bu metodu Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Hadislerin Tespitinde Bütünsel Yaklaşım (2017) adıyla doktora tezi olarak savunmuştur. Çalışma daha sonra KURAMER Yayınları (2018) tarafından kitap olarak basılmıştır. Apaydın’ın Siyer Kronolojisi (2018) başlıklı kitabı; “İmâmetin Kureyş’e Ait Olduğuna Dair Hz. Peygamber’e İsnâd Edilen Rivâyetlerin Bütünsel Yaklaşım Yöntemiyle Tespiti (2018)” “Erîke Hadîsi’nin Bütünsel Yaklaşım Yöntemiyle Tespiti (2020)” ve “Tayr-Bulut İlişkisi ve Fil Sûresi’nin Anlamı (2021)” başlıklı makaleleri, Bütünsel Yaklaşım’ın rivâyetlere uygulanma imkânını göstermesi bakımından zengin bir muhteva sunmaktadır.
Mehmet Apaydın, ODTÜ Fizik Öğretmenliği Bölümü mezunudur. İslâmî ilimlere ek olarak fen bilimleri alanında da uzmandır. Öte yandan bilgisayar yazılımı sahasında ciddi deneyime sahiptir. Yazar, Bütünsel Yaklaşım’ı tatbik edebilmek için “Kuramer Pro” olarak adlandırılan bir dijital kütüphane programı geliştirmiştir. Bu programın Mektebetu’ş-Şâmile ve diğer kütüphane programlarıyla ortak yönleri olmakla birlikte onlardan ayrışan en önemli farkı Bütünsel Yaklaşım Metodu’nu İslâmî metinlere uygulamaya imkân tanımasıdır.
Apaydın’ın alanı hadis olmakla birlikte önerdiği araştırma metodu temel İslâm bilimleri kapsamına giren hadis, siyer, tefsir ve İslâm tarihi disiplinlerini doğrudan, bunun dışında kalanları ise dolaylı olarak etkileme potansiyeline sahiptir. Bu metotla gerek Kur’an gerekse Kur’an dışında kalan rivâyet malzemesi, müstakil birer kaynak olmaktan ziyade Hz. Muhammed dönemindeki yaşanmışlığı tespit etmeye yarayan bir bütünün parçaları olarak görülmektedir. Bu bağlamda Bütünsel Yaklaşım’ın, İslâmî metinlerin anlaşılmasında yeni bir tür tarih yazım metodu ya da metin usûlü önerdiği söylenebilir.
Bütünsel Yaklaşım; hadis, siyer, tefsir ve İslâm tarihi disiplinlerini bir çatı altında toplamayı önermekte, bunu yaparken Kur’an ve Kur’an dışı rivâyet malzemesini yeniden tanımlamayı ve tasnif etmeyi teklif etmektedir. Bu yönüyle Bütünsel Yaklaşım’ın son derece iddialı bir kuram olduğu değerlendirilebilir.
Metot’un teorik ve pratik yönleri hakkında bilgi verdiğimizde muradımız daha iyi anlaşılacaktır. Apaydın, Kur’an bölümleriyle senedli ve senedsiz olarak nakledilen rivâyet malzemesini Hz. Peygamber döneminde yaşanmış olayların birer parçası olarak görmektedir. Kur’an metni; imla, kıraat ve Mushaf farklılıklarını istisna edecek olursak büyük ölçüde statik bir metindir. Sahabenin çabasıyla başlatılan cemʿ faaliyetleri Hz. Osman’ın halifeliği döneminde Mushaf’ın teşekkül etmesiyle son bulmuştur. Dolayısıyla Bütünsel Yaklaşım açısından Kur’an bölümleri, daha ziyade Kur’an dışı rivâyet malzemesiyle ilişkilendirilerek işleyişe tâbi olmaktadır.
Kur’an dışı rivayet malzemesinin tespit ve tasnif edilmesine gelince Bütünsel Yaklaşım’ın klasik yöntemlerden farkı asıl burada ortaya çıkmaktadır. Bu yönteme göre rivâyetlerin sıhhat dereceleri ve hangi kaynaklarda yer aldığı önemini yitirmekte; her bir senedli veya senedsiz nakledilen tarihî bilgi, araştırmaya konu olan hadise hakkında aktarılan diğer bilgileri teyit ettiği ve bir tutarlılık sağladığı ölçüde değer kazanmaktadır. Bu bağlamda Bütünsel Yaklaşım’a göre ele alınacak konunun ulaşılabilen tüm İslâmî kaynaklarda izinin sürülmesi gerekmekte; bir Arap şâirinin divanıyla nesep kitabının, bir siyer eseriyle hadis kitabının arasında kaynak değeri açısından bir fark görülmemektedir. Bu bakımdan Bütünsel Yaklaşım yeni bir tarih araştırması metodu olarak da nitelenebilir.
Bütünsel Yaklaşım’da klasik hadis usûlüne ait terimlerin bir kısmı, olduğu gibi kullanılırken diğer bir kısmı yeniden tanımlanmıştır. Hadis ilminde hadîs veya haber olarak adlandırılan rivâyetler, Bütünsel Yaklaşım’da da haber olarak nitelenmektedir. Ancak burada haber bir rivâyetin farklı tarîklerini toplayıp bütünsel bir yapıya kavuşturulduktan sonraki hâli için kullanılan bir terimdir. Apaydın, İslâmî literatürdeki tüm rivâyetlerin haberlerinin oluşturulmasını öncelikli yapılması gereken çalışmalar arasında görmektedir. Zira birçok disiplinde örneklerine rastlanacağı üzere çoğu kez bir rivâyet farklı gerekçelerle diğer kaynaklarda yer alan tarîkleri/varyantları tetkik edilmeden yorumlama ameliyesine konu olmakta bu da bütünün görülmesini engellediğinden çok sayıda yanlış tespitin ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
Bütünsel Yaklaşım’ın teklifi yalnızca bir haberin tarîklerini toplayarak buradaki yanlış anlamaları gidermek değildir. Asıl hedef, hazırlanan bu haberler arasındaki irtibatların Bütünsel Yaklaşım’a göre kurguların oluşturulmasıdır. Özetle söyleyecek olursak, tarîklerden haberlere, haberlerden de kurgulara ulaşılması hedeflenmektedir. Haberlerin oluşturulmasında daha çok hadis, tefsir, siyer ve İslâm tarihi kaynaklarından istifade edilirken kurgu aşamasına geçildiğinde tüm İslâmî literatür devreye girmekte hatta gerektiğinde astronomi, fizik, coğrafya ve iklim gibi diğer alanların yardımına da başvurulmaktadır.
Hz. Muhammed’e nispet edilen söz, eylem ve takrirlerin ilk olarak büyük oranda şifâhî, sonraki dönemlerde şifâhî ve yazılı, son aşamada ise yazılı olarak günümüze ulaştığını belirten Apaydın, bu bilgilerin farklı terimlerle (eser, haber, hadîs vb.) isimlendirilerek sadece hadis kitaplarına değil tüm İslâmî kaynaklara dağıldığını ifade etmektedir. Ona göre bu rivâyetlerden belli bir sahâbî, tâbiî veya erken dönem âlimine isnat edilerek aktarılanlar, senedleri incelendiğinde görüleceği üzere aynı rivâyetin iḫtiṡâr, taḳtîʿ veya maʿnen rivâyet yoluyla farklılaşmış versiyonları olmaktadır. Bunlara tarîk veya vecîh denilmektedir. Yazar bunlara, isnatlarındaki değişimleri göz önüne alarak tarîk demeyi tercih etmektedir.[2]
Öte yandan aynı olayı, farklı sahâbî veya tâbiûn âliminin nakledebildiği hesaba katıldığında tek bir haberin tariklerini toplamanın ilgili rivâyetin nakil sürecinde ortaya çıkması muhtemel râvî tasarrufu ve tasḥif hatalarını tespit etmenin dışında kendi başına yeterli bilgi içermeyeceği açıktır. Zira bir olayın detayları, ancak konuyla doğrudan ve dolaylı ilişkili haberler oluşturulduktan sonra görülebilir. Bazen aralarında sened veya metin benzerliği olmamasına rağmen aynı olaydan bahsettiği tespit edilen rivâyetlerin de varlığı hesaba katılırsa tarama alanını olabildiğince geniş tutmanın önemi daha iyi anlaşılacaktır.
Şu hâlde Hz. Muhammed döneminde vuku bulan bir olayı, sadece rivâyetlerin farklı eserlere dağılmış her bir parçasının isnad mevsukiyetlerinden hareketle ortaya çıkarmak güç görünmektedir. Bu durumda Bütünsel Yaklaşım’a göre aynı olaydan bahseden haberlerin tarîkleri bir yapbozun parçalarını andırmaktadır. Pekâlâ her parça (Kur’an âyetleri, senedli veya senedsiz rivâyet malzemesi) ilgili olay hakkında bir bilgi ihtiva etmektedir. Ancak yapbozun diğer parçaları yerine oturdukça tablo, bir o kadar netleşmekte; böylece olayı eksik ya da yanlış anlama riski en aza inmektedir. Başka bir deyişle daha nesnel bir görüntü yakalama olanağı bulunmaktadır.
Çalışmamızın hacmi dikkate alındığında burada haberlerin ve kurguların hazırlanma aşamasının detaylarına değinmek güçtür. Bunun için Apaydın’ın çalışmalarına bakılabilir. Yazar tarafından geliştirilen Kuramer Pro, haberler ve kurguların oluşturulmasına uygun olarak tasarlanmıştır. Bütünsel Yaklaşım Metodu’na göre tespit edilen haberlerin her bir eylem, zaman, mekân, nesne ve grup ögesinin çevirisi yapılmakta ve her ögeye Kuramer Pro tarafından müstakil bir kod atanmaktadır. Bu kodlar program tarafından tekrarı gayrikabil olarak belirlenmektedir. Program ileride ortak kullanıma açıldığında, oluşturulan bir haber ya da kurgunun izi, bu kodlar aracılığıyla sürülebilecektir. Bunun amacı, ilgili alıntıların kaynaklarına doğrudan erişebilme dolayısıyla denetleyebilmenin yanı sıra Bütünsel Yaklaşım’a göre hazırlanmış haberler ve kurgular arasında irtibatlar kurmaktır.
Bütünsel Yaklaşım Metodu’nu klasik hadis, tefsir ve siyer usûllerinden ayıran en önemli yön bütünsel bir vizyon sunması ve konuların tetkikinde tarihî yaşanmışlığı ortaya çıkarmayı amaçlamasıdır.
Bu noktada Bütünsel Yaklaşım’ın, tarihî verileri bir arada ve derli toplu görmeye imkân sağladığı için araştırmacıya, ele aldığı konuyu daha etkili şekilde analiz ve sentez etme fırsatı verdiği söylenebilir. Burada Kur’an ve Kur’an dışı rivâyet malzemesine tarih biliminin öngördüğü çerçevede bilimsel bir perspektiften yaklaşılması önerilmektedir. Buna göre Kur’an ve Kur’an dışı, çoğu isnadlı, rivâyet malzemesi bizlere zengin bir araştırma alanı sunmaktadır.
Bütünsel Yaklaşım Metodu, önerdiği bir ya da birden fazla tarîkten müteşekkil haberlerin tespit edilmesi, toplanması ve içerdikleri ögeler ortaya çıkarılarak ilgili oldukları tarihî olay çerçevesinde kurgulanıp kurgulanamadığını tetkik etme imkânı sunması hasebiyle risâlet dönemine ait çok sayıdaki olayı aydınlatma potansiyeline sahiptir. Burada metni anlamanın, diğer bir ifadeyle Kur’an’da ve rivâyet malzemesinde mündemiç yaşanmışlığı ortaya çıkarmanın, ikincil anlamaya yani “dinî anlama”ya öncelenmesi önerilmektedir.
Bir bakıma “metin usûlü” ya da “metin bilimi” olarak isimlendirebileceğimiz bu metotta, daha çok İslâm hukuku, kelam, dirayet tefsiri, tasavvuf, din sosyolojisi vd. disiplinlerin yürüttüğü dinî metinlerin yorumlanması ameliyesi, ötelenmesi ve ikinci aşamada işletilmesi gereken bir süreç olarak görülmektedir. Apaydın bunu “ikinci düzey anlama” veya “dinî anlama” olarak adlandırmaktadır.[3] Dolayısıyla Bütünsel Yaklaşım’la tetkik edilen konularda maksat incelenen olayı tarihî verilerin imkân verdiği ölçüde yeniden inşa etmektir. Buradan hareketle dinî, siyasi ya da ideolojik birtakım sonuçlara ulaşmak beklenmemektedir. Özellikle metinlerin tetkik edilme sürecinde araştırmacının tamamıyla verilere bağlı bir araştırma yürütmesi istenmektedir.
Yukarıda kısmen işaret ettiğimiz gibi bizim hadis rivâyetleri olarak isimlendirdiğimiz metinler aslında tarihî bir olayın çeşitli değişikliklere uğramış formlarıdır. Buna yazma eserlerin tahkik edilme sürecinde ortaya çıkması muhtemel tasḥif hatalarını da eklersek kaynaklarda yer alan herhangi bir rivâyetin doğrudan kullanılmaya elverişli olmadığı rahatlıkla anlaşılacaktır. Bu, Kur’an bölümleri için de geçerlidir. Anlama ve yorumlamaya konu olan bir Kur’an bölümünün tarihî bağlamı hakkında bilgi veren metin dışı rivâyet malzemesi tetkik edilmeden konu hakkında bir kanaat serdetmenin yanıltıcı sonuçlar vermesi kuvvetle muhtemeldir.
Bütünsel Yaklaşım’ın teorik yönü hakkında özet bilgi verdikten sonra metodun ne tür sonuçlar verme potansiyeline sahip olduğunu bir örnekle izah etmek istiyoruz. Kaynaklarımızda Hz. Muhammed’e isnat edilen “أَيَحْسَبُ أَحَدُكُمْ مُتَّكِئًا عَلَى أَرِيكَتِهِ, قَدْ يَظُنُّ أَنَّ اللهَ لَمْ يُحَرِّمْ شَيْئًا إِلاَّ مَا فِي هَذَا الْقُرْآنِ”, “Sizden biriniz koltuğuna kurulmuş bir hâlde, Allah Teâlâ’nın bu Kur’an’da haram kıldığı şeylerden başkasını haram kılmadığını mı zannediyor?” sözü “Erîke hadisi” olarak şöhret bulmuştur. Erîke hadisini ilişkili olduğu tarihî hadiseden, başka bir deyişle sebeb-i vürûdundan bağımsız okuduğumuzda, Hz. Muhammed’in “Kur’an’da zikredilenler dışında bir haram tanımıyoruz.” diyenleri uyardığı sonucuna ulaşılmaktadır. Bu rivâyet, sünnetin teşriîni delillendirmede de merkezî bir işleve sahiptir.[4]
Bu rivâyet bazı çevrelerce modern dönemde ortaya çıkan “Kur’ancı/Mealci” akımlara karşı bir tür fiten türü argüman olarak kullanılmaktadır. Buna göre Hz. Muhammed, yaşadığı dönemde, gelecekte sünnetini reddederek sadece Kur’an’ı esas alan gruplara karşı mü’minleri uyarmış olmaktadır. Buna karşın Erîke rivâyetini Kur’an’a ve akla arz edip asılsızlığına hükmeden yaklaşımlar da mevcuttur.
Apaydın, tarih boyunca çeşitli yorumlara maruz kalmış Erîke rivâyetini Bütünsel Yaklaşım yöntemine göre incelemiştir. Bu sözün zikredildiği tarihî hadiseyle lafız ve mânâ ilişkisi bulunan rivâyetleri esas alarak hadisenin nasıl gerçekleştiğine dair bir sonuca ulaşmıştır. Bütünsel Yaklaşım’da yeniden inşa edilmeye kabil olaylar için “kurgu” terimi kullanılmaktadır. Bu bağlamda Erîke hadisi kurgulanabilir bir olayın parçasıdır.
Erîke hadisinin kurgulanması neticesinde Apaydın, Hz. Muhammed’in Ḫayber Gazvesi sırasında ordusuyla ilk fethettiği kalelerden birinin sâkinleri olan Yahudilerle senelik hurma ve diğer meyvelerin mahsulünün yarısı karşılığında, canları ve mallarının emniyette olacağına dair bir anlaşma yaptığı ancak bu anlaşmadan sonra ordu içinde açlık çeken bazı sahâbîlerin Yahudilere ait ehlî/evcil eşekleri kesip pişirmeye başladıkları, onların evlerine, soğan ve sarımsak tarlalarına girerek yağmaladıkları (en-Nuhbe), kadınlarla mutʿa yapmaya çalıştıkları ve muhtemelen aralarında çıkan anlaşmazlıklardan dolayı bazı kadınları darp ettikleri için Yahudilerin Hz. Peygamber’e bu durumdan şikâyet ettiklerini tespit etmiştir.
Şikâyetin haklı olduğunu yerinde müşahede eden Hz. Muhammed, haram olduğunu söyleyerek ehlî eşek etlerinin pişirildiği kazanları döktürmüş ve bir münâdî aracılığıyla Müslümanların bir araya toplanmalarını emretmiştir. Bu sırada, Kur’an’da böyle bir haram olmadığına dair kendisine yöneltilen itirazlarla karşılaştığı anlaşılan Hz. Muhammed, toplanan sahabeye bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmasında, fethedilen kalenin sahibi olan Yahudilerle bir anlaşma yaptığını, onların canlarına ve mallarına dokunulmayacağına dair kendilerine teminat verdiğini hatırlattıktan sonra o Yahudilerin evlerine izinsiz girmenin, mallarını rızaları olmadan almanın Allah’a ve ahiret gününe inanan bir kimseye helal olmayacağını vurgulamıştır.
Mehmet Apaydın bu tespitleri neticesinde, Hz. Muhammed’in Ḫayber’de ehlî eşek etinin yenmesini ve mutʿayı yasaklaması ile soğan sarımsak yiyenleri uyarmasının, sahâbeden bu fiilleri işleyenlerin Ḫayber’de bazı Yahudilerle yaptığı anlaşmaya aykırı davranmalarından kaynaklanan mukayyet idarî kararlar olduğu neticesine ulaşmıştır. Buna göre ilgili olayda bütün ehlî eşeklerin eti değil, o gün Ḫayber’de anlaşma yapılan Yahudilere ait ehlî eşeklerin etlerinin haram kılındığı, mutʿanın genel olarak değil, oradaki kadınlarla yapılan mutʿanın yasaklandığı, her zaman soğan sarımsak yiyenlerin değil, mezkûr Yahudilerin soğan ve sarımsaklarını yağmalayarak yiyenlerin uyarıldığı anlaşılmıştır.
Apaydın’ın ilgili makalesi incelendiğinde meselenin detayları hakkında daha fazla bilgi alınabilir. Burada yalnızca sonuçlarına değindiğimiz araştırma özellikle İslâm hukuku araştırmalarında acil cevaplanması gereken birçok soruyu gündeme getirmiştir. Bunun yanı sıra Erîke rivâyetini “hadis/sünnet karşıtı” olarak nitelenen grupları karalamak için kullanmanın ya da Kur’an’a ve akla aykırı görüp reddetmenin herhangi bir bilimsel dayanağının olmadığı tespit edilmiş bulunmaktadır.
Erîke rivâyeti örneğinde görüleceği üzere Kur’an ya da Kur’an dışı rivâyet malzemesini ait olduğu tarihî bağlamdan bağımsız olarak anlama ve yorumlama nesnesi yapmak çok sayıda yanlış anlama ve tahrife kapı aralamaktadır. İslâmî literatürde Müslüman yöneticilerin kendi toplumlarında ortaya çıkan sosyal, siyasi ya da ekonomik sorunları gidermek için uyguladıkları bazı tedbirlerin farklı saiklerle dinî hükümlere dönüştüğüne dair çok sayıda örneğe şahit olunmaktadır.
Geleneğimizde özellikle Hz. Muhammed ve ilk halifeler döneminden hareketle üretilen bu türden çok sayıda dinî hükme rastlamak mümkündür. Bu durum ilgili tarihî hadiselerin gerçeğe yakın bir fotoğrafını elde etmeyi neredeyse imkânsız hâle getirmektedir.
Böyle olunca Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği dinin sabit ve değişken değerlerini tespit etmekte, verili durum arasında bir bütünlük yakalanamadığı ölçüde silikleşmektedir. Bir tür kör döğüşünü andıran bu yorum kargaşasından çıkmanın yolu mümkün mertebe daha özgün olan anlamlara talip olmaktır. Bunun yolu da geleneğimizden tevarüs eden metinleri bilimsel bir metotla analiz ve sentez etmekten geçmektedir. Hz. Muhammed’in İslâm davetiyle tam olarak neleri hedeflediği ve neleri başarmaya muvaffak olduğunu tespit edebilmemiz buna bağlıdır.
Bütünsel Yaklaşım, bizlere dijitalleşmenin imkânlarından faydalanarak İslâmî metinlerin anlaşılmasında yeni bir yol öneriyor. Bu metodun günümüz İslâm araştırmalarını nasıl etkileyeceği ancak yeterli sayıda örnek çalışma ortaya çıktıktan sonra görülecektir.
Son olarak Bütünsel Yaklaşım’ın tüm metinlere uygulanmasının akademinin tek başına altından kalkabileceği bir sorumluluk olmadığını hatırlatmakta fayda görüyoruz. Uzun soluklu bir ekip çalışmasına ihtiyaç duyan Bütünsel Yaklaşım’ın yeterli müktesebata sahip akademi dışındaki araştırmacıların da istifade edecekleri ve katkı sağlayacakları yönleri bulunmaktadır.
Dipnotlar:
[1] Bu çalışmanın hazırlanmasında, çeşitli sempozyumlarda sunduğumuz tebliğ metinlerinden faydalanılmıştır.
[2] Mehmet Apaydın, “Erîke Hadîsi’nin Bütünsel Yaklaşım Yöntemiyle Tespiti”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, S. 61:1, 2020, s. 88.
Müslümanların son iki yüzyıldır siyasi, askeri, ekonomik, kültürel, fikri ve düşünce alanlarında bir çöküş yaşadığı konusunda Müslim- gayri Müslim herkes ittifak etmiş durumda. Bu önerme zorunlu olarak iki yüzyıl öncesinde Müslümanların bu alanlarda güçlü ve yetkin olduğu konusunda da bir ittifakın varlığına da işaret eder.
İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserini üzerine kurguladığı üç temel kavramsallaştırma vardır. Bu kavramsallaştırmalar; ümran ilmi, tavırlar nazariyesi ve asabiyettir. İbn Haldun’un ümran ilmini kuruş sebebi yukarıda bahsettiğimiz meraklı kişiliğiyle yakından ilgilidir.
İslâmî metinler, keşfedilmeyi ve tetkik edilmeyi bekleyen binlerce tarihî hadiseyi mündemiçtir. Malum olduğu üzere bir metnin anlaşılabilmesi, yalnızca onun literal anlamını öğrenmekle sınırlı bir süreç değildir. Anlama sürecine bir o kadar da okuyucunun metne yaklaşma niyeti ve ilgili metni kavrayabilecek bir entelektüel donanıma sahip olup olmadığı da etki etmektedir.
Masallar, çocuk edebiyatını besleyen en zengin kaynaklardan biri olagelmiştir. Samed Behrengi’den John Boyne’a birçok yazar doğrudan ya da dolaylı bir şekilde masallarla alışveriş hâlinde olmuştur. Uyarlama, motif, tema, tip, ödünçleme, parodi, ters yüz etme teknikleriyle masallar bundan sonra da çocuk edebiyatı için bereketli bir damar olmayı sürdürecek gibi görünmektedir.
Çocuk edebiyatı; çocuklara dilin ve çizginin anlatım imkânlarıyla insan doğasını anlatır, sevdirir, hayatı tanımlamalarına ve anlamlandırmalarına yardımcı olur; estetik bir araçtır. Çocuk edebiyatı; efsaneleri, destanları, masalları hayal gücünün yardımıyla uçlara taşıyarak gerçekliğin sınırlarını genişletip düşseli geliştirmeye daha fazla imkân sağlayan ve ayrıca insan ile doğa, insan ile hayvan arasındaki ayrımları büyük oranda ortadan kaldıran ikili bir nitelik taşır. Ağaçlar konuşur, hayvanlar konuşur, bulutlar konuşur, ayrımlar silinir…
Bir Metin Usûlü Önerisi Olarak “Bütünsel Yaklaşım Metodu”
Hz. Muhammed’in peygamberlik hayatı miladi yedinci yüzyıldır. Bize bu tarihî yaşanmışlığı nakleden metinlerin genelini “İslâmî metinler” olarak isimlendirebiliriz. Bu metinleri de şifâhî Kur’an bölümlerinin yazıya geçirilmiş hâli Mushaf ve Mushaf dışında kalan rivâyet malzemesi olarak ikili bir tasnife tâbi tutabiliriz. Tarihî süreçte Hz. Muhammed’in hayat hikâyesini ve tebliğinin mahiyetini anlamayı ve yorumlamayı gaye edinen çeşitli disiplinler geliştirilmiştir. Bunlardan akla ilk gelenleri siyer, hadis, tefsir, kelam ve İslâm hukukudur.
Başlangıcından günümüze değin Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği mesajı sonraki nesillere aktarmayı amaçlayan bu disiplinlerin üzerinde uzlaştığı bir “metin usulü” ya da başka bir ifadeyle “metin bilimi”nden bahsetmek güçtür. Aksine, ilgili disiplinlerden her biri kendine özgü literatür ve araştırma yöntemlerini benimsemiştir. Öyle ki zorunlu görülen durumlar istisna edilecek olursa bu disiplinler arasında ciddi bir irtibatsızlık olduğu ve çoğu kez araştırma sürecinde birbirlerinin kaynaklarına dahi bakma ihtiyacı duymadıkları gözlenmektedir.
Bu durum yalnızca İslâmî ilimler arasındaki kopukluğa değil; bir bakıma tarih içinde ortaya çıkan farklı İslâm ve Hz. Muhammed tasavvurlarının kökenine de işaret etmektedir. Örneğin bir İslâm Hukuku âliminin Hz. Muhammed ve İslâm tasavvuruyla bir siyer âlimininki arasında bariz fark vardır. Kaynaklarımızda ilgili disiplinler arasındaki irtibatsızlığın yol açtığı anlama ve yorumlama farklılıklarına/sorunlarına dair çok sayıda örnek bulmak mümkündür.
Günümüzde İslâmî metinleri makâsıd veya tarihsel perspektiften okuma önerilerinin temelinde de bu farkındalığın yattığı ileri sürülebilir.
Bütünsel Yaklaşım son dönemde İslâmî metinlerin bilimsel bir perspektifle tetkik edilmesini konu edinen metot önerilerinden birisidir. Aynı zamanda Mehmet Apaydın’ın doktora tezi olan bu metot, araştırmacılara geçmiş dönemde metinlerin anlaşılması maksadıyla uygulanagelen yöntemlerden farklı bir yol önermektedir. Bu çalışmada gerek İslâmî ilimler alanında uzmanlaşmış gerekse ilgili araştırmaları yakından takip eden okuyucu kitlesi açısından bu metodun neler önerdiği ve gelecekte ne tür sonuçlar verme potansiyeline sahip olduğu hususunu irdelemeye çalışacağız. Yazarın ilmî kişiliğine değinmekle başlayalım.
Mehmet Apaydın, İstanbul Medeniyet Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesinde öğretim üyesidir. Bütünsel Yaklaşım Metodu’nun temelleri, yazarın daha önceki yıllarda yaptığı çalışmalara dayanmaktadır. Bu çerçevede yazarın Resulullah’ın Günlüğü (1995) adlı eseri, siyer olaylarının tarihlendirilmesinde hayati öneme sahip olan nesî uygulamasını ele alır. Yine yüksek lisans tezi olarak hazırladığı Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî’nin Hayatı, Eserleri ve Hadisleri Birleştirme Metodu (2001) adlı çalışma, rivâyet malzemesinin bir tarihçi perspektifinden nasıl ele alındığına dair klasik dönemden verilen önemli bir örnektir.
Bütünsel Yaklaşım, Mehmet Apaydın tarafından geliştirilen bilimsel bir metottur. Apaydın bu metodu Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Hadislerin Tespitinde Bütünsel Yaklaşım (2017) adıyla doktora tezi olarak savunmuştur. Çalışma daha sonra KURAMER Yayınları (2018) tarafından kitap olarak basılmıştır. Apaydın’ın Siyer Kronolojisi (2018) başlıklı kitabı; “İmâmetin Kureyş’e Ait Olduğuna Dair Hz. Peygamber’e İsnâd Edilen Rivâyetlerin Bütünsel Yaklaşım Yöntemiyle Tespiti (2018)” “Erîke Hadîsi’nin Bütünsel Yaklaşım Yöntemiyle Tespiti (2020)” ve “Tayr-Bulut İlişkisi ve Fil Sûresi’nin Anlamı (2021)” başlıklı makaleleri, Bütünsel Yaklaşım’ın rivâyetlere uygulanma imkânını göstermesi bakımından zengin bir muhteva sunmaktadır.
Mehmet Apaydın, ODTÜ Fizik Öğretmenliği Bölümü mezunudur. İslâmî ilimlere ek olarak fen bilimleri alanında da uzmandır. Öte yandan bilgisayar yazılımı sahasında ciddi deneyime sahiptir. Yazar, Bütünsel Yaklaşım’ı tatbik edebilmek için “Kuramer Pro” olarak adlandırılan bir dijital kütüphane programı geliştirmiştir. Bu programın Mektebetu’ş-Şâmile ve diğer kütüphane programlarıyla ortak yönleri olmakla birlikte onlardan ayrışan en önemli farkı Bütünsel Yaklaşım Metodu’nu İslâmî metinlere uygulamaya imkân tanımasıdır.
Apaydın’ın alanı hadis olmakla birlikte önerdiği araştırma metodu temel İslâm bilimleri kapsamına giren hadis, siyer, tefsir ve İslâm tarihi disiplinlerini doğrudan, bunun dışında kalanları ise dolaylı olarak etkileme potansiyeline sahiptir. Bu metotla gerek Kur’an gerekse Kur’an dışında kalan rivâyet malzemesi, müstakil birer kaynak olmaktan ziyade Hz. Muhammed dönemindeki yaşanmışlığı tespit etmeye yarayan bir bütünün parçaları olarak görülmektedir. Bu bağlamda Bütünsel Yaklaşım’ın, İslâmî metinlerin anlaşılmasında yeni bir tür tarih yazım metodu ya da metin usûlü önerdiği söylenebilir.
Bütünsel Yaklaşım; hadis, siyer, tefsir ve İslâm tarihi disiplinlerini bir çatı altında toplamayı önermekte, bunu yaparken Kur’an ve Kur’an dışı rivâyet malzemesini yeniden tanımlamayı ve tasnif etmeyi teklif etmektedir. Bu yönüyle Bütünsel Yaklaşım’ın son derece iddialı bir kuram olduğu değerlendirilebilir.
Metot’un teorik ve pratik yönleri hakkında bilgi verdiğimizde muradımız daha iyi anlaşılacaktır. Apaydın, Kur’an bölümleriyle senedli ve senedsiz olarak nakledilen rivâyet malzemesini Hz. Peygamber döneminde yaşanmış olayların birer parçası olarak görmektedir. Kur’an metni; imla, kıraat ve Mushaf farklılıklarını istisna edecek olursak büyük ölçüde statik bir metindir. Sahabenin çabasıyla başlatılan cemʿ faaliyetleri Hz. Osman’ın halifeliği döneminde Mushaf’ın teşekkül etmesiyle son bulmuştur. Dolayısıyla Bütünsel Yaklaşım açısından Kur’an bölümleri, daha ziyade Kur’an dışı rivâyet malzemesiyle ilişkilendirilerek işleyişe tâbi olmaktadır.
Kur’an dışı rivayet malzemesinin tespit ve tasnif edilmesine gelince Bütünsel Yaklaşım’ın klasik yöntemlerden farkı asıl burada ortaya çıkmaktadır. Bu yönteme göre rivâyetlerin sıhhat dereceleri ve hangi kaynaklarda yer aldığı önemini yitirmekte; her bir senedli veya senedsiz nakledilen tarihî bilgi, araştırmaya konu olan hadise hakkında aktarılan diğer bilgileri teyit ettiği ve bir tutarlılık sağladığı ölçüde değer kazanmaktadır. Bu bağlamda Bütünsel Yaklaşım’a göre ele alınacak konunun ulaşılabilen tüm İslâmî kaynaklarda izinin sürülmesi gerekmekte; bir Arap şâirinin divanıyla nesep kitabının, bir siyer eseriyle hadis kitabının arasında kaynak değeri açısından bir fark görülmemektedir. Bu bakımdan Bütünsel Yaklaşım yeni bir tarih araştırması metodu olarak da nitelenebilir.
Bütünsel Yaklaşım’da klasik hadis usûlüne ait terimlerin bir kısmı, olduğu gibi kullanılırken diğer bir kısmı yeniden tanımlanmıştır. Hadis ilminde hadîs veya haber olarak adlandırılan rivâyetler, Bütünsel Yaklaşım’da da haber olarak nitelenmektedir. Ancak burada haber bir rivâyetin farklı tarîklerini toplayıp bütünsel bir yapıya kavuşturulduktan sonraki hâli için kullanılan bir terimdir. Apaydın, İslâmî literatürdeki tüm rivâyetlerin haberlerinin oluşturulmasını öncelikli yapılması gereken çalışmalar arasında görmektedir. Zira birçok disiplinde örneklerine rastlanacağı üzere çoğu kez bir rivâyet farklı gerekçelerle diğer kaynaklarda yer alan tarîkleri/varyantları tetkik edilmeden yorumlama ameliyesine konu olmakta bu da bütünün görülmesini engellediğinden çok sayıda yanlış tespitin ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
Bütünsel Yaklaşım’ın teklifi yalnızca bir haberin tarîklerini toplayarak buradaki yanlış anlamaları gidermek değildir. Asıl hedef, hazırlanan bu haberler arasındaki irtibatların Bütünsel Yaklaşım’a göre kurguların oluşturulmasıdır. Özetle söyleyecek olursak, tarîklerden haberlere, haberlerden de kurgulara ulaşılması hedeflenmektedir. Haberlerin oluşturulmasında daha çok hadis, tefsir, siyer ve İslâm tarihi kaynaklarından istifade edilirken kurgu aşamasına geçildiğinde tüm İslâmî literatür devreye girmekte hatta gerektiğinde astronomi, fizik, coğrafya ve iklim gibi diğer alanların yardımına da başvurulmaktadır.
Hz. Muhammed’e nispet edilen söz, eylem ve takrirlerin ilk olarak büyük oranda şifâhî, sonraki dönemlerde şifâhî ve yazılı, son aşamada ise yazılı olarak günümüze ulaştığını belirten Apaydın, bu bilgilerin farklı terimlerle (eser, haber, hadîs vb.) isimlendirilerek sadece hadis kitaplarına değil tüm İslâmî kaynaklara dağıldığını ifade etmektedir. Ona göre bu rivâyetlerden belli bir sahâbî, tâbiî veya erken dönem âlimine isnat edilerek aktarılanlar, senedleri incelendiğinde görüleceği üzere aynı rivâyetin iḫtiṡâr, taḳtîʿ veya maʿnen rivâyet yoluyla farklılaşmış versiyonları olmaktadır. Bunlara tarîk veya vecîh denilmektedir. Yazar bunlara, isnatlarındaki değişimleri göz önüne alarak tarîk demeyi tercih etmektedir.[2]
Öte yandan aynı olayı, farklı sahâbî veya tâbiûn âliminin nakledebildiği hesaba katıldığında tek bir haberin tariklerini toplamanın ilgili rivâyetin nakil sürecinde ortaya çıkması muhtemel râvî tasarrufu ve tasḥif hatalarını tespit etmenin dışında kendi başına yeterli bilgi içermeyeceği açıktır. Zira bir olayın detayları, ancak konuyla doğrudan ve dolaylı ilişkili haberler oluşturulduktan sonra görülebilir. Bazen aralarında sened veya metin benzerliği olmamasına rağmen aynı olaydan bahsettiği tespit edilen rivâyetlerin de varlığı hesaba katılırsa tarama alanını olabildiğince geniş tutmanın önemi daha iyi anlaşılacaktır.
Şu hâlde Hz. Muhammed döneminde vuku bulan bir olayı, sadece rivâyetlerin farklı eserlere dağılmış her bir parçasının isnad mevsukiyetlerinden hareketle ortaya çıkarmak güç görünmektedir. Bu durumda Bütünsel Yaklaşım’a göre aynı olaydan bahseden haberlerin tarîkleri bir yapbozun parçalarını andırmaktadır. Pekâlâ her parça (Kur’an âyetleri, senedli veya senedsiz rivâyet malzemesi) ilgili olay hakkında bir bilgi ihtiva etmektedir. Ancak yapbozun diğer parçaları yerine oturdukça tablo, bir o kadar netleşmekte; böylece olayı eksik ya da yanlış anlama riski en aza inmektedir. Başka bir deyişle daha nesnel bir görüntü yakalama olanağı bulunmaktadır.
Çalışmamızın hacmi dikkate alındığında burada haberlerin ve kurguların hazırlanma aşamasının detaylarına değinmek güçtür. Bunun için Apaydın’ın çalışmalarına bakılabilir. Yazar tarafından geliştirilen Kuramer Pro, haberler ve kurguların oluşturulmasına uygun olarak tasarlanmıştır. Bütünsel Yaklaşım Metodu’na göre tespit edilen haberlerin her bir eylem, zaman, mekân, nesne ve grup ögesinin çevirisi yapılmakta ve her ögeye Kuramer Pro tarafından müstakil bir kod atanmaktadır. Bu kodlar program tarafından tekrarı gayrikabil olarak belirlenmektedir. Program ileride ortak kullanıma açıldığında, oluşturulan bir haber ya da kurgunun izi, bu kodlar aracılığıyla sürülebilecektir. Bunun amacı, ilgili alıntıların kaynaklarına doğrudan erişebilme dolayısıyla denetleyebilmenin yanı sıra Bütünsel Yaklaşım’a göre hazırlanmış haberler ve kurgular arasında irtibatlar kurmaktır.
Bu noktada Bütünsel Yaklaşım’ın, tarihî verileri bir arada ve derli toplu görmeye imkân sağladığı için araştırmacıya, ele aldığı konuyu daha etkili şekilde analiz ve sentez etme fırsatı verdiği söylenebilir. Burada Kur’an ve Kur’an dışı rivâyet malzemesine tarih biliminin öngördüğü çerçevede bilimsel bir perspektiften yaklaşılması önerilmektedir. Buna göre Kur’an ve Kur’an dışı, çoğu isnadlı, rivâyet malzemesi bizlere zengin bir araştırma alanı sunmaktadır.
Bütünsel Yaklaşım Metodu, önerdiği bir ya da birden fazla tarîkten müteşekkil haberlerin tespit edilmesi, toplanması ve içerdikleri ögeler ortaya çıkarılarak ilgili oldukları tarihî olay çerçevesinde kurgulanıp kurgulanamadığını tetkik etme imkânı sunması hasebiyle risâlet dönemine ait çok sayıdaki olayı aydınlatma potansiyeline sahiptir. Burada metni anlamanın, diğer bir ifadeyle Kur’an’da ve rivâyet malzemesinde mündemiç yaşanmışlığı ortaya çıkarmanın, ikincil anlamaya yani “dinî anlama”ya öncelenmesi önerilmektedir.
Bir bakıma “metin usûlü” ya da “metin bilimi” olarak isimlendirebileceğimiz bu metotta, daha çok İslâm hukuku, kelam, dirayet tefsiri, tasavvuf, din sosyolojisi vd. disiplinlerin yürüttüğü dinî metinlerin yorumlanması ameliyesi, ötelenmesi ve ikinci aşamada işletilmesi gereken bir süreç olarak görülmektedir. Apaydın bunu “ikinci düzey anlama” veya “dinî anlama” olarak adlandırmaktadır.[3] Dolayısıyla Bütünsel Yaklaşım’la tetkik edilen konularda maksat incelenen olayı tarihî verilerin imkân verdiği ölçüde yeniden inşa etmektir. Buradan hareketle dinî, siyasi ya da ideolojik birtakım sonuçlara ulaşmak beklenmemektedir. Özellikle metinlerin tetkik edilme sürecinde araştırmacının tamamıyla verilere bağlı bir araştırma yürütmesi istenmektedir.
Yukarıda kısmen işaret ettiğimiz gibi bizim hadis rivâyetleri olarak isimlendirdiğimiz metinler aslında tarihî bir olayın çeşitli değişikliklere uğramış formlarıdır. Buna yazma eserlerin tahkik edilme sürecinde ortaya çıkması muhtemel tasḥif hatalarını da eklersek kaynaklarda yer alan herhangi bir rivâyetin doğrudan kullanılmaya elverişli olmadığı rahatlıkla anlaşılacaktır. Bu, Kur’an bölümleri için de geçerlidir. Anlama ve yorumlamaya konu olan bir Kur’an bölümünün tarihî bağlamı hakkında bilgi veren metin dışı rivâyet malzemesi tetkik edilmeden konu hakkında bir kanaat serdetmenin yanıltıcı sonuçlar vermesi kuvvetle muhtemeldir.
Bütünsel Yaklaşım’ın teorik yönü hakkında özet bilgi verdikten sonra metodun ne tür sonuçlar verme potansiyeline sahip olduğunu bir örnekle izah etmek istiyoruz. Kaynaklarımızda Hz. Muhammed’e isnat edilen “أَيَحْسَبُ أَحَدُكُمْ مُتَّكِئًا عَلَى أَرِيكَتِهِ, قَدْ يَظُنُّ أَنَّ اللهَ لَمْ يُحَرِّمْ شَيْئًا إِلاَّ مَا فِي هَذَا الْقُرْآنِ”, “Sizden biriniz koltuğuna kurulmuş bir hâlde, Allah Teâlâ’nın bu Kur’an’da haram kıldığı şeylerden başkasını haram kılmadığını mı zannediyor?” sözü “Erîke hadisi” olarak şöhret bulmuştur. Erîke hadisini ilişkili olduğu tarihî hadiseden, başka bir deyişle sebeb-i vürûdundan bağımsız okuduğumuzda, Hz. Muhammed’in “Kur’an’da zikredilenler dışında bir haram tanımıyoruz.” diyenleri uyardığı sonucuna ulaşılmaktadır. Bu rivâyet, sünnetin teşriîni delillendirmede de merkezî bir işleve sahiptir.[4]
Bu rivâyet bazı çevrelerce modern dönemde ortaya çıkan “Kur’ancı/Mealci” akımlara karşı bir tür fiten türü argüman olarak kullanılmaktadır. Buna göre Hz. Muhammed, yaşadığı dönemde, gelecekte sünnetini reddederek sadece Kur’an’ı esas alan gruplara karşı mü’minleri uyarmış olmaktadır. Buna karşın Erîke rivâyetini Kur’an’a ve akla arz edip asılsızlığına hükmeden yaklaşımlar da mevcuttur.
Apaydın, tarih boyunca çeşitli yorumlara maruz kalmış Erîke rivâyetini Bütünsel Yaklaşım yöntemine göre incelemiştir. Bu sözün zikredildiği tarihî hadiseyle lafız ve mânâ ilişkisi bulunan rivâyetleri esas alarak hadisenin nasıl gerçekleştiğine dair bir sonuca ulaşmıştır. Bütünsel Yaklaşım’da yeniden inşa edilmeye kabil olaylar için “kurgu” terimi kullanılmaktadır. Bu bağlamda Erîke hadisi kurgulanabilir bir olayın parçasıdır.
Erîke hadisinin kurgulanması neticesinde Apaydın, Hz. Muhammed’in Ḫayber Gazvesi sırasında ordusuyla ilk fethettiği kalelerden birinin sâkinleri olan Yahudilerle senelik hurma ve diğer meyvelerin mahsulünün yarısı karşılığında, canları ve mallarının emniyette olacağına dair bir anlaşma yaptığı ancak bu anlaşmadan sonra ordu içinde açlık çeken bazı sahâbîlerin Yahudilere ait ehlî/evcil eşekleri kesip pişirmeye başladıkları, onların evlerine, soğan ve sarımsak tarlalarına girerek yağmaladıkları (en-Nuhbe), kadınlarla mutʿa yapmaya çalıştıkları ve muhtemelen aralarında çıkan anlaşmazlıklardan dolayı bazı kadınları darp ettikleri için Yahudilerin Hz. Peygamber’e bu durumdan şikâyet ettiklerini tespit etmiştir.
Şikâyetin haklı olduğunu yerinde müşahede eden Hz. Muhammed, haram olduğunu söyleyerek ehlî eşek etlerinin pişirildiği kazanları döktürmüş ve bir münâdî aracılığıyla Müslümanların bir araya toplanmalarını emretmiştir. Bu sırada, Kur’an’da böyle bir haram olmadığına dair kendisine yöneltilen itirazlarla karşılaştığı anlaşılan Hz. Muhammed, toplanan sahabeye bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmasında, fethedilen kalenin sahibi olan Yahudilerle bir anlaşma yaptığını, onların canlarına ve mallarına dokunulmayacağına dair kendilerine teminat verdiğini hatırlattıktan sonra o Yahudilerin evlerine izinsiz girmenin, mallarını rızaları olmadan almanın Allah’a ve ahiret gününe inanan bir kimseye helal olmayacağını vurgulamıştır.
Mehmet Apaydın bu tespitleri neticesinde, Hz. Muhammed’in Ḫayber’de ehlî eşek etinin yenmesini ve mutʿayı yasaklaması ile soğan sarımsak yiyenleri uyarmasının, sahâbeden bu fiilleri işleyenlerin Ḫayber’de bazı Yahudilerle yaptığı anlaşmaya aykırı davranmalarından kaynaklanan mukayyet idarî kararlar olduğu neticesine ulaşmıştır. Buna göre ilgili olayda bütün ehlî eşeklerin eti değil, o gün Ḫayber’de anlaşma yapılan Yahudilere ait ehlî eşeklerin etlerinin haram kılındığı, mutʿanın genel olarak değil, oradaki kadınlarla yapılan mutʿanın yasaklandığı, her zaman soğan sarımsak yiyenlerin değil, mezkûr Yahudilerin soğan ve sarımsaklarını yağmalayarak yiyenlerin uyarıldığı anlaşılmıştır.
Apaydın’ın ilgili makalesi incelendiğinde meselenin detayları hakkında daha fazla bilgi alınabilir. Burada yalnızca sonuçlarına değindiğimiz araştırma özellikle İslâm hukuku araştırmalarında acil cevaplanması gereken birçok soruyu gündeme getirmiştir. Bunun yanı sıra Erîke rivâyetini “hadis/sünnet karşıtı” olarak nitelenen grupları karalamak için kullanmanın ya da Kur’an’a ve akla aykırı görüp reddetmenin herhangi bir bilimsel dayanağının olmadığı tespit edilmiş bulunmaktadır.
Erîke rivâyeti örneğinde görüleceği üzere Kur’an ya da Kur’an dışı rivâyet malzemesini ait olduğu tarihî bağlamdan bağımsız olarak anlama ve yorumlama nesnesi yapmak çok sayıda yanlış anlama ve tahrife kapı aralamaktadır. İslâmî literatürde Müslüman yöneticilerin kendi toplumlarında ortaya çıkan sosyal, siyasi ya da ekonomik sorunları gidermek için uyguladıkları bazı tedbirlerin farklı saiklerle dinî hükümlere dönüştüğüne dair çok sayıda örneğe şahit olunmaktadır.
Böyle olunca Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği dinin sabit ve değişken değerlerini tespit etmekte, verili durum arasında bir bütünlük yakalanamadığı ölçüde silikleşmektedir. Bir tür kör döğüşünü andıran bu yorum kargaşasından çıkmanın yolu mümkün mertebe daha özgün olan anlamlara talip olmaktır. Bunun yolu da geleneğimizden tevarüs eden metinleri bilimsel bir metotla analiz ve sentez etmekten geçmektedir. Hz. Muhammed’in İslâm davetiyle tam olarak neleri hedeflediği ve neleri başarmaya muvaffak olduğunu tespit edebilmemiz buna bağlıdır.
Bütünsel Yaklaşım, bizlere dijitalleşmenin imkânlarından faydalanarak İslâmî metinlerin anlaşılmasında yeni bir yol öneriyor. Bu metodun günümüz İslâm araştırmalarını nasıl etkileyeceği ancak yeterli sayıda örnek çalışma ortaya çıktıktan sonra görülecektir.
Son olarak Bütünsel Yaklaşım’ın tüm metinlere uygulanmasının akademinin tek başına altından kalkabileceği bir sorumluluk olmadığını hatırlatmakta fayda görüyoruz. Uzun soluklu bir ekip çalışmasına ihtiyaç duyan Bütünsel Yaklaşım’ın yeterli müktesebata sahip akademi dışındaki araştırmacıların da istifade edecekleri ve katkı sağlayacakları yönleri bulunmaktadır.
Dipnotlar:
[1] Bu çalışmanın hazırlanmasında, çeşitli sempozyumlarda sunduğumuz tebliğ metinlerinden faydalanılmıştır.
[2] Mehmet Apaydın, “Erîke Hadîsi’nin Bütünsel Yaklaşım Yöntemiyle Tespiti”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, S. 61:1, 2020, s. 88.
[3]Mehmet Apaydın, Hadislerin Tespitinde Bütünsel Yaklaşım, İstanbul: KURAMER Yay., 2018, s. 111.
[4] Bk. Muḥammed b. İdrîs eş-Şâfiʿî, er-Risâle, (nşr. Aḥmed Şâkir), Kahire: Mektebetu’l-Halebî,1940, s. 88.
İlgili Yazılar
Müslümanların Düşünce Ve Fikir Üretmedeki Kısırlığının Nedenleri Ve Yeni Bir Müslüman Fikriyatın İmkânı Meselesi
Müslümanların son iki yüzyıldır siyasi, askeri, ekonomik, kültürel, fikri ve düşünce alanlarında bir çöküş yaşadığı konusunda Müslim- gayri Müslim herkes ittifak etmiş durumda. Bu önerme zorunlu olarak iki yüzyıl öncesinde Müslümanların bu alanlarda güçlü ve yetkin olduğu konusunda da bir ittifakın varlığına da işaret eder.
İbn Haldun’un Düşüncesinde Asabiyet
İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserini üzerine kurguladığı üç temel kavramsallaştırma vardır. Bu kavramsallaştırmalar; ümran ilmi, tavırlar nazariyesi ve asabiyettir. İbn Haldun’un ümran ilmini kuruş sebebi yukarıda bahsettiğimiz meraklı kişiliğiyle yakından ilgilidir.
Sümük-ü Şerif Polemiğine Mütevazı Bir Katkı (ʿUrve b. Mesʿûd’un Hudeybiye Gözlemlerini İçeren Rivâyetin Tahlili)
İslâmî metinler, keşfedilmeyi ve tetkik edilmeyi bekleyen binlerce tarihî hadiseyi mündemiçtir. Malum olduğu üzere bir metnin anlaşılabilmesi, yalnızca onun literal anlamını öğrenmekle sınırlı bir süreç değildir. Anlama sürecine bir o kadar da okuyucunun metne yaklaşma niyeti ve ilgili metni kavrayabilecek bir entelektüel donanıma sahip olup olmadığı da etki etmektedir.
Ütopyaya Masal Aşısı ya da Masaldan Ütopyaya Bir Yol Var mı?
Masallar, çocuk edebiyatını besleyen en zengin kaynaklardan biri olagelmiştir. Samed Behrengi’den John Boyne’a birçok yazar doğrudan ya da dolaylı bir şekilde masallarla alışveriş hâlinde olmuştur. Uyarlama, motif, tema, tip, ödünçleme, parodi, ters yüz etme teknikleriyle masallar bundan sonra da çocuk edebiyatı için bereketli bir damar olmayı sürdürecek gibi görünmektedir.
Doğru ve Hedef Odaklı Bir Çocuk Edebiyatı
Çocuk edebiyatı; çocuklara dilin ve çizginin anlatım imkânlarıyla insan doğasını anlatır, sevdirir, hayatı tanımlamalarına ve anlamlandırmalarına yardımcı olur; estetik bir araçtır. Çocuk edebiyatı; efsaneleri, destanları, masalları hayal gücünün yardımıyla uçlara taşıyarak gerçekliğin sınırlarını genişletip düşseli geliştirmeye daha fazla imkân sağlayan ve ayrıca insan ile doğa, insan ile hayvan arasındaki ayrımları büyük oranda ortadan kaldıran ikili bir nitelik taşır. Ağaçlar konuşur, hayvanlar konuşur, bulutlar konuşur, ayrımlar silinir…