Rutine dair hoş bir resimli kitap okumuştum yakınlarda. Kıymetli dostumun rutin övgüsü peşisıra çıkmıştı karşıma. Arkadaş sohbetlerinden tutun da, anne-baba nasihatlerine, okuldaki derslere, dini söylemlere varıncaya kadar hemen her yerde, elimizdekinin kıymetini bilmekle ilgili bir yığın şey duyuyoruz. Duyduğumuz hızla başımızdan savıp unutmasaydık iyiydi ya… Başkasının kanseri, bizim baş ağrımızdan önemsiz; evine bomba, ocağına ateş düşen diğerleri, su tesisatımızdaki sorun kadar meşgul etmiyor zihnimizi. Bu neredeyse evrensel kural gereğince sadece kendi hayatımızdaki aksamalar ahlaki bir sıçrama için yeterli besin sunmuyor bizlere. İçme suyu sorunumu az önceki telefon konuşmamla on saniyede çözmüş biri olarak, kilometrelerce yol tepip günlük mesaisini ölmeyecek kadar suya kavuşarak tamamlayan N’koulou’yu anlamam pek kolay değil. Başımı sokacağım evim var, hep vardı, buradan hareketle hep olacağını düşünüyorum ve evsizleri distopik bir öteki olarak görmezden geliyor geçiştiriyorum. Bir kitap yazısının bu çok boyutlu ahlâki dilemmaya güç yetiremeyeceğini bilerek kervanı yolda düzmeye koyuluyorum.
Çocuk edebiyatının netameli konularından biri de savaş. Savaş; açlığın, ölümün, evini kaybetmenin, en sevdiklerini ömründen çıkarmanın, uçsuz bucaksız yollara düşmenin ve bilinmezlikle sarmalanmanın sıkıştırılmış dosyası olduğundan maharetli yazarlar onu anlatmakla insani krizin hemen tamamını kuşatıyorlar. Hayatla eş anlamlı çocuğun karşısına, ölümle, hatta öldürmeyle özdeş savaşı çıkartmak için binbir hassas dengeyi gözeten bu yazarlar, dar yollardan geçerek, umut aşılayarak çocuk okuru selamete çıkarıyorlar.
Savaş romancılığında Britanya’nın çok güçlü bir geleneği var: Soğuk savaş dönemini fantastik kurguya yediren Roald Dahl, savaşı zayıflatmak için insani savunma hattını hayvanlarla takviye eden Michael Morpurgo ve ülkemizde hakkıyla tanınmasa da, ömrünün son yirmi yılında savaşı madara ederek bu işin piri olduğunu cümle aleme gösteren Robert Westall.
“Makineli Tüfekçiler”, Westall’un ilk romanı. Okul defterlerine birkaç ay içinde çiziktirdiği taslağı oğluna okutup durduğu ve onun güzelim itirazlarına hürmet ederek sıkıcı kısımlarını budadığı, on yaş çocuklarını hedef aldığı ama yediden yetmişe hemen herkesin severek okuduğu bir başyapıt. Savaş yıllarında (1939-45) tam da yeni yetmeliğini süren yazarın; çocukluğunu, çocukluk arkadaşlarını, ailesini, öğretmenlerini ve yaşadığı çevreyi büyük bir özenle kitaba taşıdığını öğrendiğimde hiç şaşırmadım.
“Her şey tıpatıp aynıydı: Islık çalan sütçü, aynı at arabası… ama arabada çok fazla süt şişesi vardı ve bu kötüye işaretti. Her fazla şişe gece bir ailenin daha bombalandığı anlamına geliyordu.” Şaşmaz formülüm; bu kadar iyi cümlelerle açılan kitap, okuru çok nadiren hayal kırıklığına uğratır. Hani o kapılardan bacalardan kovduğumuz rutin vardı ya, yarım ağızla “n’olsun ya, iş güç… iyiyiz işte” diye def ettiğimiz, işte bu rutin hayat kurtarıyor. Arabada tamı tamına aynı sayıda süt şişesi olduğunda, herkes sağ, herkes salim. Varsın sıkılsınlar, zevzeklik etsinler. İşte bu yüzden yalın cümlede yankılanıyor savaşın sinsi kahkahası.
Manavda çalışan kızıl saçlı kadının öldüğünü, vücudunun yarısının bahçeye diğer yarısının evin karşısına savrulduğunu öğreniyoruz.
Böyle giderse Noel’de hiç kasımpatıları olmayacakmış ve kasımpatısız Noel bir şeye benzemezmiş. Ana karakter Chas’in ailesi bunları konuşurken Chas, büyük bir yarışın içerisinde, düşürülen uçağın enkazına seğirtip ganimet elde etme telaşında. Savaş anıları koleksiyonerliği ciddi bir uğraş. Kendisinden birkaç yaş büyük zorba Boddser Brown’ı saymazsak en iyi parçalar Chas’te. Ölüm kusmasalar harika tasarımlı dev oyuncaklardan farksız olan Heinkel He 111, Messerschmidt 109, Junkers 88, Dornier Do 17 vd. büyük mahrumiyet çağında çocuklar için hazine kıvamında.
Chas, Cem’le (Cemetary Jones’un kısaltması) el arabasını alıp, kimselere, özellikle Şişko Hardy’ye görünmeden uçağın makinelisini sökerek açık ara en iyi koleksiyoner olmayı planlıyor. Chas’e kızamıyorum çünkü iflah olmaz savaş karşıtlığıma rağmen vaktiyle ben de silah fuarına gitmiş ve para yetirip alamadığım silah kataloğuna ağzı açık ayran budalası gibi uzun süre bakakalmıştım.
Kasabanın kaymak tabakasından Audrey bizim afacanların tek kız kankası. Sataşmalarla, tartışmalarla, laf ebeliğiyle renklendirdikleri arkadaşlıklarında gammazlığa, mızıkçılığa, pısırıklığa yer yok. Güç bela testereyle kesip ayırdıkları silahı korkuluğun bacağının içine sokup saklamayı ve sığınağa dönmeyi başarıyorlar.
Ev ve yuva yerine, bodrumlar, sığınaklar; hol ve antre yerine tüneller, labirentler; doğum müjdeleri, düğün planları yerine bolca ölüm kara haberi… Savaş da boş durmuyor, rol çalıyor, yeni bir rutin dayatıyor.
Chas’in babası Bay McGill’de doğrucu Davut’luğun, mertliğin tüm alametleri mevcut: Benim-senin kavramın gelişmemiş diye kalayladığı oğluna polisin karşısında bir sahip çıkışı var ki, sormayın gitsin. Sivil savunma görevlerini zerre aksatmayan bu çetin aile babasının devlet yetkililerine pabuç bırakmayan basiretine hayran olmamak elde değil.
Mahalle bekçisi Şişko Hardy işkillenmişken, polis çemberi daraltmaya başlamışken biz yetişkin okurlar bir o yana bir şu yana savruluyoruz. Kamu güvenliğini umursuyoruz elbette ama çocuklarla haylazlık yapmak onların oyunlarının yancısı olmak çok daha zevkli.
Sık sık odak kaydıran yazar, sakin bir kasabadaki gerilimi müthiş bir ritmle korumayı başarıyor.
Zihinlerin içinde dolaşıyor, kimin ne düşündüğünü, neyi niye düşündüğünü ve nasıl davranacağını kestirebiliyorsunuz öte yandan detaylara hakimiyetinizi azıcık yitirseniz ipin upucu kaçırabileceğiniz uyarısını da yapayım.
Öğretmenleri ve sivil savunma başkanı Stan Liddell, Şişko’dan ve polisten daha yaman. Çocukların zimmetine geçirdiği makineli tüfeğin çizimlerini gösterip yüzlerinde suçluluk duygusu ararken çocuklar kaza süsü verdikleri kurnazlıkla bu vartayı da atlatıyor. El mi yaman bey mi yaman!
Tuvalet için sığınaktan çıkabilir ve sığınağa geri dönemeyebilirsiniz, ya da iki gün önce biriyle kavga edip burnunu kanatmış iki gün sonra gökyüzünden konum atmışsınızdır. Bazen de size ezber ettirilen vatan müdaafasına gider, yıllar içinde o cephe senin bu cephe gene senin çarpışır, bir şeylerin kahramanlık olduğunu ama savaşın kesinlikle o kahramanlıklardan biri olmadığı anlar, evinize kalbi paramparça sinik bir muhalif olarak dönersiniz.
Çatısı yanan kiliseyi seyreden Chas ilahiyat çalışmalarına kaptırıyor kendini. Tanrı neden Hitler’i cezalandırmıyor diye soruyor. Kilise sırasına tükürdüğü için boşuna mı korkular içinde geçirmişti koca bir haftayı? Caddelerin büsbütün havaya uçtuğu, çocukluğu çocukluk yapan, yılların oyuncak dükkânının buhar olduğu, insan ölülerinin üçer beşer onar sayıldığı vasatta gönlü ayakta tutmak ve Tanrı’nın sesini duymaya devam etmek çocuk işi mi?
Çocuklar kadar ihtiyarlar da ferahlatıyor bizi. Ölmemeyi başarmış büyükanne Nana ile zihni iyiden iyiye eprimiş ve ilk büyük savaşta nişanını çaldığı Avusturya askerinin hayaletiyle cebelleşen büyükbaba ayrı tellerden çalarak hayatla dalga geçiyorlar. Badanacıdan başka bir şey olmaması gereken “Hilter’i” haklamak için hazır kıta bekleyen Nana, Chas’in hayalinde, oklavasıyla saldırıp savaşı sona erdiriyor.
Savaşın içinde savaş sürdürüyor çocuklar. Belalıları Boddser Brown ve çetesi, çelimsiz Nicky’yi rutin olarak tartaklarken (rutinin de hayırlısı) Chas faydalı mikrop misali öne atılıyor, Nicky’ye sataşarak onu koruyor ve Boddser’la arenaya çıkıyor. Sert kavganın detaylıca anlatıldığı kısmın savaşı yansıladığına şüphe yok. Yumruklarıyla dövüşmediği için kınandığı yerde Chas “eğer küçükseniz ne yaparsınız” diye soruyor. Yumruklarıyla dövüşmekle övülen İngilizlerin, kabaca dört yüz sene dünyanın hemen her yerini yumruklarıyla mı sömürdüğü sorusu kafamı bulandırdı. Yaşlılık işte her şeyi net hatırlayamıyorum.
Çelimsiz Nicky’nin evinde bir anne, bir subay ve yığınla denizci var. Destroyerlerden gelen yığınla erzak var, vaktiyle namlı ve fiyakalı denizci babası ise sizlere ömür. Çocukların anneleri babaları o eve gitmemelerini ve o çocukla oynamamalarını söylüyor. Üzerine bomba düşüp de herkes öldüğünde o ev ahlakçı bakışla mahkum edilecek ve oh oldu denilecek. Bir çelimsiz gövdeye ne ağır yük!
Civardan yürüttükleri kum torbalarıyla makineliye uygun bir istihkâm inşa eden çocuklar gözetlemeyi ve gözetlenmemeyi mümkün olduğunca sürdürüyorlar. Bekçiden, polisten, babalarından, öğretmenlerinden saklanmayı başaran Chas, Cem, Audrey, Havuçsuyu ve teyze evinden firar edip gruba sonradan katılan Clogger, uçağı düşürülen bir Alman artçıya sobeleniyor. Tam da her şey yolunda giderken, kurallar belirlenmiş ve bağlılık yemini edilmişken ne Almanıydı şimdi?
Uçarken düşman uçağı, üniformasıyla yaklaşırken düşman askeri ama birlikte geçirilen üç beş günden sonra Rudi. Yetişkinlerden yılıp çocuksu bir yaşam alanı kuran Chasgiller, savaşı yüzüne gözüne bulaştıran ve artık o kutlu duygulardan kopmuş bulunan Rudi ile asimetrik bir tutunamayanlar örneği sunuyorlar. Rudi başta yakalanıyor, bir süre sonra gönüllü esir oluyor.
Macerası bol çocuk edebiyatı örneklerinde detaylara yeterince dikkat edilmediği için birçok şey oldu bittiye getirilir. Dünyanın en tehlikeli suç örgütü “amca bak kuş” numarasıyla altedilir. Sekiz yaşındaki çocukların dünyayı kurtardığını görmek bir açıdan hoş bir hayaldir ama hayalin de nitelikli olanı makbuldür. Westall, çocukları elden geldiğince gerçeklikle sarmalıyor. Külyutmaz Bay McGill, Chas’in kurnazlık yüklü numarasını bu yüzden yutuyor. Tren setiyle değiş tokuş edilen teleskop, bakımı yapılan teleskop ve iyi gözlem için üçayak yapılan teleskop. Ne sihirdir ne keramet üçayak tüfeğin oldu elbet!
Çocukların “Cenova” Sözleşmesi’ne göre hakka hukuka uygun şekilde yemek ve barınak verilen, savaş dışı işlerde çalıştırılan Rudi, makineli tüfeğin tamiri karşılığında tekne istiyor. Nicky’nin babasının teknesi, handiyse her şeyi! Nicky tekneyi verirken karşılığında babasını geri almaya çalışıyor. Düşman askerliğinden öğretmen ve abiliğe terfi eden Rudi, Nicky sayesinde manevi babalığı da deneyimliyor.
Son dönemece girilirken tempo yükseliyor makineli tüfek biraz daha ön plana çıkıyor. Tamir ediliyor, aranıyor, tehdit görülüyor ve tehdit ediyor. Şapsal dedikodular savaşta ölümcül olabiliyor. Zihinler düşmana odaklandıkça çürüyor, gölgesinden korkanlar düşmanı büyütüyor. Tekne hazırlanıyor, öğretmen Stan Liddle sabırla iz sürüyor. Rudi bizden biri olurken Polonyalı askerler tuhaf konuşmaları ve görünümleriyle ötekileştiriliyor. Herkesin her yere girip çıkabildiği Avrupa’da dost-düşman iyice müphemleşiyor. Günlük konuşmanın içine siniyor korku ve nefret: Hitler zaten insan değil bunu biliyoruz, Gestapo insan yiyor, fırtına süvarileri genç kızlara tecavüz ediyor. Bunca anomalinin içinde mezarlıktaki Irving’in Türbesi’ni yaşama uygun hale getiren Büyük Cemetery, savaşın hayatı nerelere tıkıştırdığını gözümüze sokuyor.
Sadece mükemmel bir emir-komuta zinciriyle iş gören askerliğin, savaşın mutlak kaosu içinde nasıl boşa düştüğünü de Polonyalı komutanın Stan Liddle’a cevabıyla anlıyoruz: “Siz her şey güzel ve düzgün ister ama benim karım ve çocuklarım yolda öldürüldüler, Nazi savaşçıları vurup paramparça ettiler. Düzgün değil ha?”
Bir yerde sınır yoksa insan sadece yürümüş oluyor ama sınır varsa kaçak oluyor, hinlik hainlik yapmış oluyor, içeri sızmış, düşmana sığınmış oluyor, kimbilir kimlerle görüşüyor vehmini ekip, durdurmalıyız öfkesini biçiyor.
Savaş taraftarı söylemin foyası gene barışta çıkıyor ortaya: Haksız kazancı düşman değil dost elde ediyor, milli menfaatler hep aynı üç-beş kişinin elinde toplanıyor, çarşıda pazarda bizi Naziler,Yunanlar ya da Ermeniler kazıklamıyor. Çocuğunuza zorbalığı Gestapo yapmıyor, trafikte basit bir hatadan dolayı elinde levyeyle Rumlar inmiyor.
Milyonlarca insanın hayatının mahvedildiği savaştan sonra dünyanın en yetkili kişisinin sözünü hepimiz iyi hatırlıyoruz: “Kimyasal silah yokmuş özür dileriz.” Şaka olsaydı dünyanın en iyi esprisi olurdu ama şaka değildi.
Kitap bize yığınla güzel şey söylüyor ama söylediği en önemli şey belki de şu: Bir makineli tüfeğin ardında masum kalamazsınız!
İsrail hapishanelerinde sona erdirilen binlerce umut, hayal ve hayat vardır. Bunlardan sadece birinin hikâyesi 3000 Gece’ye konu olur. İsrail’in Filistinlilere karşı uyguladığı baskı ve zulümler sebebiyle Filistinli direniş örgütleri de kimi zaman bireysel, kimi zaman da toplu eylemlerle İsraillilere karşılık vermektedirler. İşgalci İsrail askerilerinin kontrol noktasına bir eylem düzenlenmesi sonrasında Filistinli genci arabasına alan Layal, eylemin destekçisi kabul edilir. Sorgu ve işkencelere maruz bırakılır. Layal böylece İsrail hapishanelerinde sayısı bilinemeyen kadınlar arasında bir sayıyla (735) damgalanır.
El minibüsleri, el arabaları, bakkallar, vitrini bile tevazusuna başkaldıramayan ardiyeden hallice dükkânlar çocukluğumuzu öyle sarmış sarmalamış ki, para bile vermeden alıyormuşçasına mutluluk yüklü hatıralarımız.
Sürgün’ün bir diğer anlamıysa, çiçeğin filizlenmesi ve filiz yerlerinden yeniden boy vermesidir. Hz. Âdem de, tövbesi ile yeni bir sürgün vermiştir. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın düştükleri yer olan dünya için, “sürgün veren sürgün” benzetmesini yapabiliriz.
Bir Rutinbozar ve Çocuksavar Olarak Savaş
Rutine dair hoş bir resimli kitap okumuştum yakınlarda. Kıymetli dostumun rutin övgüsü peşisıra çıkmıştı karşıma. Arkadaş sohbetlerinden tutun da, anne-baba nasihatlerine, okuldaki derslere, dini söylemlere varıncaya kadar hemen her yerde, elimizdekinin kıymetini bilmekle ilgili bir yığın şey duyuyoruz. Duyduğumuz hızla başımızdan savıp unutmasaydık iyiydi ya… Başkasının kanseri, bizim baş ağrımızdan önemsiz; evine bomba, ocağına ateş düşen diğerleri, su tesisatımızdaki sorun kadar meşgul etmiyor zihnimizi. Bu neredeyse evrensel kural gereğince sadece kendi hayatımızdaki aksamalar ahlaki bir sıçrama için yeterli besin sunmuyor bizlere. İçme suyu sorunumu az önceki telefon konuşmamla on saniyede çözmüş biri olarak, kilometrelerce yol tepip günlük mesaisini ölmeyecek kadar suya kavuşarak tamamlayan N’koulou’yu anlamam pek kolay değil. Başımı sokacağım evim var, hep vardı, buradan hareketle hep olacağını düşünüyorum ve evsizleri distopik bir öteki olarak görmezden geliyor geçiştiriyorum. Bir kitap yazısının bu çok boyutlu ahlâki dilemmaya güç yetiremeyeceğini bilerek kervanı yolda düzmeye koyuluyorum.
Çocuk edebiyatının netameli konularından biri de savaş. Savaş; açlığın, ölümün, evini kaybetmenin, en sevdiklerini ömründen çıkarmanın, uçsuz bucaksız yollara düşmenin ve bilinmezlikle sarmalanmanın sıkıştırılmış dosyası olduğundan maharetli yazarlar onu anlatmakla insani krizin hemen tamamını kuşatıyorlar. Hayatla eş anlamlı çocuğun karşısına, ölümle, hatta öldürmeyle özdeş savaşı çıkartmak için binbir hassas dengeyi gözeten bu yazarlar, dar yollardan geçerek, umut aşılayarak çocuk okuru selamete çıkarıyorlar.
Savaş romancılığında Britanya’nın çok güçlü bir geleneği var: Soğuk savaş dönemini fantastik kurguya yediren Roald Dahl, savaşı zayıflatmak için insani savunma hattını hayvanlarla takviye eden Michael Morpurgo ve ülkemizde hakkıyla tanınmasa da, ömrünün son yirmi yılında savaşı madara ederek bu işin piri olduğunu cümle aleme gösteren Robert Westall.
“Makineli Tüfekçiler”, Westall’un ilk romanı. Okul defterlerine birkaç ay içinde çiziktirdiği taslağı oğluna okutup durduğu ve onun güzelim itirazlarına hürmet ederek sıkıcı kısımlarını budadığı, on yaş çocuklarını hedef aldığı ama yediden yetmişe hemen herkesin severek okuduğu bir başyapıt. Savaş yıllarında (1939-45) tam da yeni yetmeliğini süren yazarın; çocukluğunu, çocukluk arkadaşlarını, ailesini, öğretmenlerini ve yaşadığı çevreyi büyük bir özenle kitaba taşıdığını öğrendiğimde hiç şaşırmadım.
“Her şey tıpatıp aynıydı: Islık çalan sütçü, aynı at arabası… ama arabada çok fazla süt şişesi vardı ve bu kötüye işaretti. Her fazla şişe gece bir ailenin daha bombalandığı anlamına geliyordu.” Şaşmaz formülüm; bu kadar iyi cümlelerle açılan kitap, okuru çok nadiren hayal kırıklığına uğratır. Hani o kapılardan bacalardan kovduğumuz rutin vardı ya, yarım ağızla “n’olsun ya, iş güç… iyiyiz işte” diye def ettiğimiz, işte bu rutin hayat kurtarıyor. Arabada tamı tamına aynı sayıda süt şişesi olduğunda, herkes sağ, herkes salim. Varsın sıkılsınlar, zevzeklik etsinler. İşte bu yüzden yalın cümlede yankılanıyor savaşın sinsi kahkahası.
Böyle giderse Noel’de hiç kasımpatıları olmayacakmış ve kasımpatısız Noel bir şeye benzemezmiş. Ana karakter Chas’in ailesi bunları konuşurken Chas, büyük bir yarışın içerisinde, düşürülen uçağın enkazına seğirtip ganimet elde etme telaşında. Savaş anıları koleksiyonerliği ciddi bir uğraş. Kendisinden birkaç yaş büyük zorba Boddser Brown’ı saymazsak en iyi parçalar Chas’te. Ölüm kusmasalar harika tasarımlı dev oyuncaklardan farksız olan Heinkel He 111, Messerschmidt 109, Junkers 88, Dornier Do 17 vd. büyük mahrumiyet çağında çocuklar için hazine kıvamında.
Chas, Cem’le (Cemetary Jones’un kısaltması) el arabasını alıp, kimselere, özellikle Şişko Hardy’ye görünmeden uçağın makinelisini sökerek açık ara en iyi koleksiyoner olmayı planlıyor. Chas’e kızamıyorum çünkü iflah olmaz savaş karşıtlığıma rağmen vaktiyle ben de silah fuarına gitmiş ve para yetirip alamadığım silah kataloğuna ağzı açık ayran budalası gibi uzun süre bakakalmıştım.
Kasabanın kaymak tabakasından Audrey bizim afacanların tek kız kankası. Sataşmalarla, tartışmalarla, laf ebeliğiyle renklendirdikleri arkadaşlıklarında gammazlığa, mızıkçılığa, pısırıklığa yer yok. Güç bela testereyle kesip ayırdıkları silahı korkuluğun bacağının içine sokup saklamayı ve sığınağa dönmeyi başarıyorlar.
Ev ve yuva yerine, bodrumlar, sığınaklar; hol ve antre yerine tüneller, labirentler; doğum müjdeleri, düğün planları yerine bolca ölüm kara haberi… Savaş da boş durmuyor, rol çalıyor, yeni bir rutin dayatıyor.
Chas’in babası Bay McGill’de doğrucu Davut’luğun, mertliğin tüm alametleri mevcut: Benim-senin kavramın gelişmemiş diye kalayladığı oğluna polisin karşısında bir sahip çıkışı var ki, sormayın gitsin. Sivil savunma görevlerini zerre aksatmayan bu çetin aile babasının devlet yetkililerine pabuç bırakmayan basiretine hayran olmamak elde değil.
Mahalle bekçisi Şişko Hardy işkillenmişken, polis çemberi daraltmaya başlamışken biz yetişkin okurlar bir o yana bir şu yana savruluyoruz. Kamu güvenliğini umursuyoruz elbette ama çocuklarla haylazlık yapmak onların oyunlarının yancısı olmak çok daha zevkli.
Zihinlerin içinde dolaşıyor, kimin ne düşündüğünü, neyi niye düşündüğünü ve nasıl davranacağını kestirebiliyorsunuz öte yandan detaylara hakimiyetinizi azıcık yitirseniz ipin upucu kaçırabileceğiniz uyarısını da yapayım.
Öğretmenleri ve sivil savunma başkanı Stan Liddell, Şişko’dan ve polisten daha yaman. Çocukların zimmetine geçirdiği makineli tüfeğin çizimlerini gösterip yüzlerinde suçluluk duygusu ararken çocuklar kaza süsü verdikleri kurnazlıkla bu vartayı da atlatıyor. El mi yaman bey mi yaman!
Tuvalet için sığınaktan çıkabilir ve sığınağa geri dönemeyebilirsiniz, ya da iki gün önce biriyle kavga edip burnunu kanatmış iki gün sonra gökyüzünden konum atmışsınızdır. Bazen de size ezber ettirilen vatan müdaafasına gider, yıllar içinde o cephe senin bu cephe gene senin çarpışır, bir şeylerin kahramanlık olduğunu ama savaşın kesinlikle o kahramanlıklardan biri olmadığı anlar, evinize kalbi paramparça sinik bir muhalif olarak dönersiniz.
Çatısı yanan kiliseyi seyreden Chas ilahiyat çalışmalarına kaptırıyor kendini. Tanrı neden Hitler’i cezalandırmıyor diye soruyor. Kilise sırasına tükürdüğü için boşuna mı korkular içinde geçirmişti koca bir haftayı? Caddelerin büsbütün havaya uçtuğu, çocukluğu çocukluk yapan, yılların oyuncak dükkânının buhar olduğu, insan ölülerinin üçer beşer onar sayıldığı vasatta gönlü ayakta tutmak ve Tanrı’nın sesini duymaya devam etmek çocuk işi mi?
Çocuklar kadar ihtiyarlar da ferahlatıyor bizi. Ölmemeyi başarmış büyükanne Nana ile zihni iyiden iyiye eprimiş ve ilk büyük savaşta nişanını çaldığı Avusturya askerinin hayaletiyle cebelleşen büyükbaba ayrı tellerden çalarak hayatla dalga geçiyorlar. Badanacıdan başka bir şey olmaması gereken “Hilter’i” haklamak için hazır kıta bekleyen Nana, Chas’in hayalinde, oklavasıyla saldırıp savaşı sona erdiriyor.
Savaşın içinde savaş sürdürüyor çocuklar. Belalıları Boddser Brown ve çetesi, çelimsiz Nicky’yi rutin olarak tartaklarken (rutinin de hayırlısı) Chas faydalı mikrop misali öne atılıyor, Nicky’ye sataşarak onu koruyor ve Boddser’la arenaya çıkıyor. Sert kavganın detaylıca anlatıldığı kısmın savaşı yansıladığına şüphe yok. Yumruklarıyla dövüşmediği için kınandığı yerde Chas “eğer küçükseniz ne yaparsınız” diye soruyor. Yumruklarıyla dövüşmekle övülen İngilizlerin, kabaca dört yüz sene dünyanın hemen her yerini yumruklarıyla mı sömürdüğü sorusu kafamı bulandırdı. Yaşlılık işte her şeyi net hatırlayamıyorum.
Çelimsiz Nicky’nin evinde bir anne, bir subay ve yığınla denizci var. Destroyerlerden gelen yığınla erzak var, vaktiyle namlı ve fiyakalı denizci babası ise sizlere ömür. Çocukların anneleri babaları o eve gitmemelerini ve o çocukla oynamamalarını söylüyor. Üzerine bomba düşüp de herkes öldüğünde o ev ahlakçı bakışla mahkum edilecek ve oh oldu denilecek. Bir çelimsiz gövdeye ne ağır yük!
Civardan yürüttükleri kum torbalarıyla makineliye uygun bir istihkâm inşa eden çocuklar gözetlemeyi ve gözetlenmemeyi mümkün olduğunca sürdürüyorlar. Bekçiden, polisten, babalarından, öğretmenlerinden saklanmayı başaran Chas, Cem, Audrey, Havuçsuyu ve teyze evinden firar edip gruba sonradan katılan Clogger, uçağı düşürülen bir Alman artçıya sobeleniyor. Tam da her şey yolunda giderken, kurallar belirlenmiş ve bağlılık yemini edilmişken ne Almanıydı şimdi?
Uçarken düşman uçağı, üniformasıyla yaklaşırken düşman askeri ama birlikte geçirilen üç beş günden sonra Rudi. Yetişkinlerden yılıp çocuksu bir yaşam alanı kuran Chasgiller, savaşı yüzüne gözüne bulaştıran ve artık o kutlu duygulardan kopmuş bulunan Rudi ile asimetrik bir tutunamayanlar örneği sunuyorlar. Rudi başta yakalanıyor, bir süre sonra gönüllü esir oluyor.
Macerası bol çocuk edebiyatı örneklerinde detaylara yeterince dikkat edilmediği için birçok şey oldu bittiye getirilir. Dünyanın en tehlikeli suç örgütü “amca bak kuş” numarasıyla altedilir. Sekiz yaşındaki çocukların dünyayı kurtardığını görmek bir açıdan hoş bir hayaldir ama hayalin de nitelikli olanı makbuldür. Westall, çocukları elden geldiğince gerçeklikle sarmalıyor. Külyutmaz Bay McGill, Chas’in kurnazlık yüklü numarasını bu yüzden yutuyor. Tren setiyle değiş tokuş edilen teleskop, bakımı yapılan teleskop ve iyi gözlem için üçayak yapılan teleskop. Ne sihirdir ne keramet üçayak tüfeğin oldu elbet!
Çocukların “Cenova” Sözleşmesi’ne göre hakka hukuka uygun şekilde yemek ve barınak verilen, savaş dışı işlerde çalıştırılan Rudi, makineli tüfeğin tamiri karşılığında tekne istiyor. Nicky’nin babasının teknesi, handiyse her şeyi! Nicky tekneyi verirken karşılığında babasını geri almaya çalışıyor. Düşman askerliğinden öğretmen ve abiliğe terfi eden Rudi, Nicky sayesinde manevi babalığı da deneyimliyor.
Son dönemece girilirken tempo yükseliyor makineli tüfek biraz daha ön plana çıkıyor. Tamir ediliyor, aranıyor, tehdit görülüyor ve tehdit ediyor. Şapsal dedikodular savaşta ölümcül olabiliyor. Zihinler düşmana odaklandıkça çürüyor, gölgesinden korkanlar düşmanı büyütüyor. Tekne hazırlanıyor, öğretmen Stan Liddle sabırla iz sürüyor. Rudi bizden biri olurken Polonyalı askerler tuhaf konuşmaları ve görünümleriyle ötekileştiriliyor. Herkesin her yere girip çıkabildiği Avrupa’da dost-düşman iyice müphemleşiyor. Günlük konuşmanın içine siniyor korku ve nefret: Hitler zaten insan değil bunu biliyoruz, Gestapo insan yiyor, fırtına süvarileri genç kızlara tecavüz ediyor. Bunca anomalinin içinde mezarlıktaki Irving’in Türbesi’ni yaşama uygun hale getiren Büyük Cemetery, savaşın hayatı nerelere tıkıştırdığını gözümüze sokuyor.
Sadece mükemmel bir emir-komuta zinciriyle iş gören askerliğin, savaşın mutlak kaosu içinde nasıl boşa düştüğünü de Polonyalı komutanın Stan Liddle’a cevabıyla anlıyoruz: “Siz her şey güzel ve düzgün ister ama benim karım ve çocuklarım yolda öldürüldüler, Nazi savaşçıları vurup paramparça ettiler. Düzgün değil ha?”
Bir yerde sınır yoksa insan sadece yürümüş oluyor ama sınır varsa kaçak oluyor, hinlik hainlik yapmış oluyor, içeri sızmış, düşmana sığınmış oluyor, kimbilir kimlerle görüşüyor vehmini ekip, durdurmalıyız öfkesini biçiyor.
Savaş taraftarı söylemin foyası gene barışta çıkıyor ortaya: Haksız kazancı düşman değil dost elde ediyor, milli menfaatler hep aynı üç-beş kişinin elinde toplanıyor, çarşıda pazarda bizi Naziler,Yunanlar ya da Ermeniler kazıklamıyor. Çocuğunuza zorbalığı Gestapo yapmıyor, trafikte basit bir hatadan dolayı elinde levyeyle Rumlar inmiyor.
Milyonlarca insanın hayatının mahvedildiği savaştan sonra dünyanın en yetkili kişisinin sözünü hepimiz iyi hatırlıyoruz: “Kimyasal silah yokmuş özür dileriz.” Şaka olsaydı dünyanın en iyi esprisi olurdu ama şaka değildi.
Kitap bize yığınla güzel şey söylüyor ama söylediği en önemli şey belki de şu: Bir makineli tüfeğin ardında masum kalamazsınız!
İlgili Yazılar
Mustafa Ökkeş Evren’den Hız Çağına “Sus İşareti”
“Az söz er öğüdüdür
Çok söz hayvan yüküdür
Bilire bir söz yeter
Sende gevher var ise”
Filistin Sinemasına 3000 Gece’den Bakmak: Hapishane Ve Kopuş
İsrail hapishanelerinde sona erdirilen binlerce umut, hayal ve hayat vardır. Bunlardan sadece birinin hikâyesi 3000 Gece’ye konu olur. İsrail’in Filistinlilere karşı uyguladığı baskı ve zulümler sebebiyle Filistinli direniş örgütleri de kimi zaman bireysel, kimi zaman da toplu eylemlerle İsraillilere karşılık vermektedirler. İşgalci İsrail askerilerinin kontrol noktasına bir eylem düzenlenmesi sonrasında Filistinli genci arabasına alan Layal, eylemin destekçisi kabul edilir. Sorgu ve işkencelere maruz bırakılır. Layal böylece İsrail hapishanelerinde sayısı bilinemeyen kadınlar arasında bir sayıyla (735) damgalanır.
Ekonomi-politiğin Çocukça Dile Gelişi: Kahraman Seyyar Satıcılar Devasa Kamyonlara Karşı
El minibüsleri, el arabaları, bakkallar, vitrini bile tevazusuna başkaldıramayan ardiyeden hallice dükkânlar çocukluğumuzu öyle sarmış sarmalamış ki, para bile vermeden alıyormuşçasına mutluluk yüklü hatıralarımız.
Sezai Karakoç’un Diriliş Düşüncesi’nde Ölüm Metaforu
Sürgün’ün bir diğer anlamıysa, çiçeğin filizlenmesi ve filiz yerlerinden yeniden boy vermesidir. Hz. Âdem de, tövbesi ile yeni bir sürgün vermiştir. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın düştükleri yer olan dünya için, “sürgün veren sürgün” benzetmesini yapabiliriz.