“İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur.”
(Jean-Jacques Rousseau)
Öz
Çağdaş dünyada, manipülasyon bireylerin veya toplumların düşünce, duygu ve davranışlarını yönlendirme sanatı olarak ele alınırken; sosyal medya, siyaset ve kültür endüstrisi gibi alanlarda etkisini hissettirir. Zira böylesi bir yönelimi yorumlamak ise felsefenin sınırlarına dahil olan özgür irade, etik ve toplumsal dinamikler üzerine derin sorular doğurur. Böylesi bir dünyanın imalindeki sorulara yaklaşım çağdaş düşünürler tarafından insanın merkeze alındığı düşüncenin bireyi, toplumsal ve kültürel kodlarla sınırlayarak özgürlükten uzaklaştırdığını savunurlar. İktidar ilişkileri ve güç istenci bağlamında Foucault, bireylerin yönetim arzularının, manipülasyonun meşruiyetine katkı sağladığını belirtir. Deleuze ve Guattari, kapitalizmin bilinç ve bilinçdışı üzerindeki manipülatif etkilerini eleştirerek bireyin “şizo-özne” anlayışıyla bu etkilere karşı koyabileceğini vurgular. Kültür endüstrisi, sanat ve estetiği ticarileştirip yüzeyselleştirerek bireylerin duygusal algılarını yönetir, özgünlük yerine manipüle edilmiş bir özgürlük algısı sunar. Ancak düşüncenin yön değiştirmesi ve hakikate bağlılık, manipülatif çerçeveyi aşmak için bir çıkış yolu sunar. İnsan, bu bağlamda, düşünce ufkunu genişleterek özgürlük ve farkındalık yolculuğunu sürdürebilir.
Anahtar Kavramlar: Çağdaş Felsefe, Özne, Manipülasyon, Foucault, Deleuze ve Guattari.
Manipülasyon, bireylerin ya da toplumların düşüncelerini, duygularını veya davranışlarını bilinçli kontrol etme sanatıdır.
Günümüzde siyasetten reklama, sosyal medyadan gündelik ilişkilere kadar her alanda karşımıza çıkan bu kavram, etik ve irade gibi temel felsefi sorunları da beraberinde getirir. Felsefe ise insanın gerçeklik, bilgi, ahlâk ve anlam üzerine derin düşünceler geliştirdiği bir alan olarak, manipülasyonun etkilerini değerlendirmek ve onun doğurduğu ahlâkî soruları tartışmak için güçlü bir zemin sunar. Bu bağlamda, manipülasyonun doğası ve sınırları nedir? İnsan iradesinin özgürlüğü, manipülasyonun etkisinden ne kadar etkilenir? Tam da bu noktada konu, çağdaş dünyada felsefenin rehberliğinde manipülasyonun hem toplumsal hem bireysel boyutlarına ışık tutmayı amaçlamaktadır.
Söz konusu manipülasyondan yola çıkarak başladığımız öznenin merkeze alınması bir çeşit yönetim biçimi olarak deruhte edilebilecek tasavvuru sorgulamayı gerektirmektedir. Temellerinin ise modern Batı felsefesinin, özne ile bilginin temelini oluşturan iradeli ve duygularını yönetebilen güce de sahip iken çeşitli ideolojilere bağlandığı bir dünya yarattığı görülmektedir. Böyle bir özne bir yandan doğa ile araçsal bir kontrol ilişkisine de girmiş olurken diğer yandan bilime, akla güvenen bir merkeze taşınmaktadır. Bu algı ise modern düşüncede öznenin merkezde alımlaması ve dünyayı anlamlandırma çabasına dayandığı yer olarak okunabilir. Bu çerçevede özne, evreni kavramak ve hakikate ulaşmak için merkezde konumlanır; bilgiyi ve anlamı kendi bilincinden idrak eden bir epistemik otorite olarak tanımlar. Ancak çağdaş felsefecilerde tartışma konusu olan ve fark felsefelerinin temelini oluşturan, özneyi merkeze alan yapı eleştirilerek, özgürlüğü sınırlayan bir tahakküm mekanizmasına dahil olan bir manipülasyon olduğunu öne sürerler. Onlara göre, özne merkezli düşünce, bireyin kimliğini sabit ve belirli kalıplar içine hapsederken, toplumsal ve kültürel kodlarla şekillenen bu özne, kendini özgürce ifade etmeden öte adeta farklılıkları silikleştirerek özgürlüğünü yitirme cihetine gitmiştir. Öznenin içinde bulunduğu dünya ise Theodor W. Adorno, Max Horkheimer, Michel Foucault, Deleuze ve Guattari gibi filozoflar tarafından yine öznenin merkezini yitirmesi ile bireyin kendi arzularına dayalı bir özgürleşme pratiğinin manipülasyonla ne kadar mümkün olabileceği sorgulanır.[2]
Böylesi bir düşüncenin insanın özgürleşmesini de mümkün hâle getirebilmesi için rızası ya da rıza dışı yönetildiği teori öncelikli düşünceye karşı yaşamla bütünleşen insanın hakikatinin neyi belirlediğini deruhte eylemesini bilmesini de gerektirmektedir. Zira çağdaş dünyada insanın arzularının manipülasyon ile yönetimi sağlandığı için hem iktidar-güç ilişkileri hem de kültür endüstrisi ve güç arzusuna dayalı bir biçimde yönetilmektedir. İnsanın arzularının manipülatif bir şekilde yönetildiği anlayışta insan, ruh ve beden düalizmiyle inceleme alanı yapılarak epistemik temele indirgenmektedir. Çağdaş dünyada ise toplumların ve insanlığın yönetimi ruhun devinimiyle tekrar yorumlanarak hem makro boyutlarda iktidar güç ilişkilerine konu edilmiş hem de mikro boyutlarda ele alınarak bireyin özgürlüğü üzerinde duyguların yönetimiyle özgürleşme ilkesiyle hareket edilmiştir.[3]
Hususiyetle üzerinde durulması gereken konuların başında ise manipülasyonla yönetilen iktidar güç ilişkisine konu edilen, toplum yönetimi gelmektedir. Bireyler, devlet eliyle yönetilmeyi ve bunun bir yönetim aracı hâline gelmesini efendi, kral ya da bir çeşit yönetimi arzulayagelen bir güç istenciyle harekete geçirdikleri görülmektedir. Zira çağdaş düşünürlerden Michel Foucault’ya göre, insanlığın doğal bir güç istencinin dışa vurulması olarak aslında iktidar eliyle yönetilmeyi istedikleri görülmektedir.[4]
Böyle bir istenç, insanın toplumları manipülasyon sanatıyla yönetmesi demektir. Hatta bu yönetimin bireyden başladığı, Freud’a göre bilinçaltının da bu bağlamda ele alınabileceği, çocuk-aile, birey-toplum yönetimi için manipülasyonun ziyadesiyle önemli olduğu görülmektedir. Çünkü birey, topluma uyumlanabildiği sürece bir çeşit yönetilmeye dâhil olabileceği aşikârdır. Toplumun mikro parçacığını oluşturan aileyi de bu minvalde değerlendirmek mümkündür. Zira Freud, ailenin de küçük bir toplum olduğu resmini bizlere, babayı arzulayan çocuğun sürekli eksik arzuyu tamamlama isteği üzerinden geliştirdiği bir arzu politikası içinde olduğunu söylemektedir. Böylesi bir eksiklik ile bizim gücü sürekli kendimizden daha güçlü bir varlığa atfettiğimiz gerçeği de ortaya çıkmaktadır.[5]
Freud’un aile kavramının ele alınması ise Deleuze’e göre kapitalizmin çarklarından biri hâline getirebileceği bir manipülasyon inşasının sağlandığı yeni bir dünyaya adım atıldığını göstermektedir.
Çünkü çağdaş dünyada kapitalizmin ruhu, toplumun içindeki varlığını bilinç ve bilinç dışının kodlanmasına borçlu olduğu bir ufka taşınmıştır. Böylesi bir ufukta Freudo-Marksist bir doğrultu üzerinden manipülasyonun inşasının insanın nasıl yönetileceği ile bütünleşen bir bilinç dışı kodunu da açığa çıkarmaktadır. Deleuze, Freudo-Marksist bir yeni dünyanın alımlanmasında artık öznenin içinde bulunduğu dünyada sürekli yönetilen değerlerin yeniden imal edildiği gerçeğini öznenin yersiz-yurtsuz olduğu fikriyle alımlamaktadır. Söz konusu manipülatif dünyada özneye, özgürlük söylemleri üzerinden prangalar vurulduğu da görülmektedir.
Böylesi bir anlayışta özgürlük zincirinin kırılması ise yine çağdaş filozoflardan Deleuze minvalinden ele alındığında şizo-özne ile mümkün olabilecektir. Şizo-özne, her türlü manipülatif düşünceye karşı uyanık olmayı kendine dûstur edinmiştir. Deleuze’ün de belirttiği gibi elbette bu şizofren diyebileceğimiz bir özne değildir. Şizo-özneyle kastedilen, insanın manipülasyonlarla dolu bir dünyada düşünce ufkunu genişletebilmesidir. Deleuze ve Guattari’nin düşüncenin yönteminin değiştirilmesinde ise verdikleri örnekle kurgulanan dünyada ya da manipülasyonla inşa edilen yolda düşünce biçiminin değiştirilmesiyle mümkün olan bir tavrı geliştirmekle mümkündür. Zira Deleuze için toplumsal ilişkilerin gelişmesine mâni olan, her zaman ilişkideki üçüncü bir şahsın kazancıdır: Uzlaşımlar, değerler, beklentiler, duygular ile manipülasyon içinde gerçek ya da hayali olsun, sadece rollerini oynayan toplumsal failler için bir senaryo sağladığı fikrini beraberinde getirmektedir. Bu rollerin içinde kendine yer bulan birey ve toplum için örnek vermek gerekirse: “Bir savaş alanında birbirleriyle karşılaşan düşman askerlerin, milliyetçi, ırkçı ya da aşiretçi duygularla desteklenen uzak politik ve ekonomik varlıklar uğruna dövüşmeleri istenir ve askerler bu isteği yerine getirmek için çekişirler; toplumsal ilişkileri, şakaların, şarkıların, sigaraların ve anıların değiş tokuşuna dönüşerek genişleyeceği yerde, kurşun değiş tokuşuyla sınırlanır.[6]” Söz konusu manipülasyonun inşasının toplumların ve bireyin hatta savaşların yönetme sanatı olarak yapıldığı dünyada ise düşünce ikliminin renklendirilmesi, teori öncelikli düşünceden kurtarılabilen ayrıca öznenin kendine ait yeni düşünce ufuklarına açılabilmesi en büyük kazanımlardan biri olacaktır.
Tıpkı manipülasyonun inşasında ve yönetilmesinde kültür endüstrisinin de bu amaçla kullanıldığından bahsetmenin mümkün olabileceği gibi müzik, sinema, sanat ile toplumun ya da bireyin yönetiminin sağlanması mümkün olmaktadır. Kültür endüstrisi üzerinden yapılan manipülasyon inşanın en önemli gayesi ise insanın geçmişi ve şimdiki kültürüyle arasında kurduğu bir bağın yönetiminin tasarlanmasıdır. Tüm bu sektörel yapı belirli bir plana göre ilerlemektedir. Kültür endüstrisi; sinema, şiir, sanat ile tüm eksik ve gedikleri kapatarak ilerlemeyi amaç edinmektedir.
Adorno’ya göre endüstriyle başlayan akım, bireysel duygu ve hayal gücünün ön plana çıkarıldığı, doğa ve insan ruhunun derinliklerine inildiği bir yaklaşımdır.
Zira her ne kadar Alman romantizmi ile sanayileşmenin ve rasyonelleşmenin getirdiği sıkıcılığa ve monotonluğa bir tepki olarak doğduğu bilinse de kültür endüstrisi, romantizmin bireysellik ve özgünlük vurgusunu kendi ticari amaçları doğrultusunda yeniden üretir. Söz konusu durumda kültür endüstrisinin romantik temaları kullanarak bir tür nostalji ve kaçış duygusu yaratmasıyla gerçekleşir. Filmler, müzikler ve diğer kültürel ürünler, romantizmin duygusal derinliğini ve bireyselliğini yüzeysel bir şekilde sunarak geniş kitlelere hitap eder.
Tam da bu noktada kültür endüstrisinin, Aydınlanma filozofları ile romantizmin özündeki derinlik ve özgünlüğü bir anlamda tüketiciyi yabancılaştırdığı, ancak ticari başarı için bu unsurları bir araç olarak kullandığı bir paradoks yaratır. Romantizmin bireysel özgürlük ve duygusal yoğunluk arayışı, kültür endüstrisinde yüzeysel, ticari bir biçimde yeniden üretilirken, bu üretim süreci romantizmin özünde yatan estetik ve duygusal değerlere büyük ölçüde ket vurmaktadır.[7]
Bu süreçte kültür endüstrisi, manipülasyonu ustaca kullanarak, Kant, Nietzsche ve Hegel gibi filozofların romantizmin duygusal ve estetik çekiciliğini ticari çıkarlar doğrultusunda yönlendirir.
Bu bağlamda, tüketicilere sunulan romantik imgeler, gerçek anlamda bireysel ve duygusal özgürlüğün yerine, kontrollü ve manipüle edilmiş bir özgürlük hissi yaratır. Fakat bu durum, tüketicilerin romantizmin gerçek değerlerini sorgulamalarını engelleyerek, yüzeysel ve ticarileşmiş bir romantizm algısını pekiştirebilmektedir.
Bu ilişki, modern toplumun kültürel dinamiklerini ve tüketim alışkanlıklarını anlamak için önemli bir perspektif sunar. Kültür endüstrisinin manipülasyon tekniklerini anlamak, bireylerin tüketim alışkanlıklarını ve kültürel ürünlerin arkasındaki ticari stratejileri daha iyi kavramalarına yardımcı olabilir. Söz konusu hem kültür endüstrisi hem de Marksist doğruların manipülatif yöntem olması konusundaki pişmanlığın bir yansıması olan Adorno ve Horkheimer’ın kaleme aldığı Aydınlanmanın Diyalektiği’nin önsözü şu kabulle başlar: “Teknik bilimlerdeki büyük keşiflerin bedelini kuramsal bilincin zayıflamasıyla ödediğimizi yıllardır biliyor olmamıza rağmen, bilimsel etkinliğin yanında bizim katkımızın ya eleştiri ya da uzman bakışının uzantıları olmakla sınırlanması gerektiğini düşünüyorduk. İzleksel olarak, her koşulda geleneksel disiplinler, yani sosyoloji, psikoloji ve epistemoloji çerçevesinde kalmalıydık. Fakat bu kitapta bir araya getirilen parçalar, bu inancı terk etmeye zorlandığımızı göstermektedir.”[8] Manipülasyonun inşasına hizmet eden çağdaş dünyanın kurulumundaki insanın arzularının dışa vurumuyla ortaya çıkan ve insanların kendine çağdaş dünyada amaç edindiği her ne varsa karşımıza kültür endüstrisini yine kapital ile bağdaştırarak içine hapsettiği görülmektedir. Böylesi bir estetik dünyada özgünlük bir yana ideallerin, “sükûnet içinde anımsanan duyguların”[9] ise patlamaya dönüştüğünü görmemek imkânsızdır. Çağdaş dünyada tüm arzuların yönetim biçimine dönüştürüldüğü, insanlığın ruhunun bunalımının kurtuluşu ise düşünce biçimlerinin değiştirilmesine ve bireylerin özüne dönmesi gereken teoriyi öncelemeksizin içinde bulunduğu dünyayı da okumaktan geçen pratikleri kendine yol eylemekten geçtiği tespitinde bulunmak mümkündür.
Sonuç olarak, içinde bulunduğumuz çağın parametreleri her ne kadar manipülasyonun inşa ve yönetiminin yapıldığı bir çağın sahne arkasını açığa çıkarsa da ortaya çıkan bu tiyatroda her insanın bir seyirci gibi sahneden istediği duygu ve duygulanımı alıp geri çekildiğini söylemek elbet mümkündür. Çünkü kapitalizmin, psikolojinin, hatta bilimin insanlığa yaptığı hizmetlerin yanı sıra; insanın da kendi rızasıyla bu tiyatronun içinden rızası bağlamında belli dozda keyif aldığı ve insanın güçlü olana arzusuyla bu manipülatif oyuna rızasıyla girdiği göz ardı edilmemelidir. Belirli oranda içinde bulunduğumuz dünyanın pratiklerinin de bu doğrultuda konfor alanı sağladığı ise yadsınamayacak bir gerçekliği oluşturmaktadır.
İnsanın ikmalinin yapıldığı çağdaş dünyada, insan olabilme yolculuğunun hiç bitmediği hakikat ile rızayı öncelemesi kaydıyla uyanık kalabilmesi mümkünken, içinde bulunduğu manipülatif dünyanın inşasının bir parçası olduğu gerçeği de ortadadır. Özne, çağdaş dünyanın içinde bulunduğu her yeni savaş, barış vb. birçok durumun bir çeşit film senaryosunu anımsattığı bilincinde olması ise dünya yolculuğunda mihenk noktasını oluşturacaktır. İnsanların birbiriyle karşılıklı ilişkiler kurduğu, politik eylem dâhil insani eylemin her bir türünün kendine göre bir hâl aldığı fikri, içinde bulunduğumuz hem bireysel hem de toplumsal olaylara sanat eseri titizliği ile bakılması suretiyle manipülatif bir çerçevenin ötesinde bir his, bir duyuş ve istencin hakikatle olan bağın yitirilmemesine dair düşünüşü önceleyeceği aşikârdır. Zira insanın manipülasyonlardan kurtulması ise düşüncenin yön değiştirmesiyle insanın içinde bulunduğu dünyaya ve canlılara bakışını değiştireceği yeni bir ufuk çizgisiyle mümkün olacaktır.
Bin Yaylam’a…
Dipnotlar:
[1] Melike Çatak Dalkılıç Doktora Öğrencisi, Uludağ Üniv. İlahiyat Fak. Felsefe Tarihi.
[2] Kasım Küçükalp – Ahmet Cevizci, Batı Düşüncesinin Felsefi Temelleri (İstanbul: TDV Yayınları, 2017), 25.
[3] Kasım Küçükalp, “Gılles Deleuze”, Çağdaş Fransız Felsefesi, ed. Işıl Bayar Bravo vd. (Ankara: Phoenix Yayınevi, 2019), 100.
[4] Foucoult Michel, Biopolitikanın Doğuşu, çev. Tayla Alican (İstanbul: İstanbul Bilgi Üniv. Yayınları, 2015), 25.
[5] Gilles Deleuze, Issız Ada ve Diğer Metinler, Metinler ve Söyleşiler, ed. David Lapoujade, çev. Ferhat Taylan – Hakan Yücefer (İstanbul: Bağlam, 2017), 365.
‘Ölüm fikri’ ile ‘dünyevîleşme’ arasında doğrudan bir ilişki vardır. Dünyevîleşme, ölümü unutmanın, ahiret yokmuş gibi yaşamanın diğer adıdır. Dünyevîleşme zilletinden kurtulmanın önemli bir imkânı, ölüm üzerine tefekkür etmektir.
Algı yönetimi, bireylerin veya toplulukların olaylara, kavramlara ya da mesajlara dair algılarını belirli bir yönde şekillendirmek amacıyla kullanılan stratejik bir süreçtir. Bu süreç, insanların bilgi edinme yollarını etkileyerek onların düşünce ve davranışlarını yönlendirmeyi hedefler.
Bilginin doğruluğu kadar bağlamın doğruluğu da önemlidir. Bir anlatıda doğru bilgilerin olması, kurgunun, anlatının da doğru olmasını zorunlu kılmaz. Evet, ‘söylem’ anlatanın dünya görüşüne, bakış ve inanç biçimine göre şekillenir. Asıl dikkat edilmesi gereken söylemler, içerisinde bolca doğruların olduğu söylemlerdir.
Ebeveynlik, ahlâk mimarisinin en görünmez ama en etkili sanatıdır. Çocuğa bırakılacak en büyük miras, gösterişli eşyalar değil, erdemli melekeler olmalıdır. Çünkü huylar, melekeye dönüştükçe davranış bilinçten bağımsız bir zarafet kazanır. O zarafet, yetişkinlikte bile çocuğun hareketlerinde sürer: konuşurken ses tonunda, susarken duruşunda…
Çağdaş Dünyada Manipülasyonun İnşası
“İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur.”
(Jean-Jacques Rousseau)
Öz
Çağdaş dünyada, manipülasyon bireylerin veya toplumların düşünce, duygu ve davranışlarını yönlendirme sanatı olarak ele alınırken; sosyal medya, siyaset ve kültür endüstrisi gibi alanlarda etkisini hissettirir. Zira böylesi bir yönelimi yorumlamak ise felsefenin sınırlarına dahil olan özgür irade, etik ve toplumsal dinamikler üzerine derin sorular doğurur. Böylesi bir dünyanın imalindeki sorulara yaklaşım çağdaş düşünürler tarafından insanın merkeze alındığı düşüncenin bireyi, toplumsal ve kültürel kodlarla sınırlayarak özgürlükten uzaklaştırdığını savunurlar. İktidar ilişkileri ve güç istenci bağlamında Foucault, bireylerin yönetim arzularının, manipülasyonun meşruiyetine katkı sağladığını belirtir. Deleuze ve Guattari, kapitalizmin bilinç ve bilinçdışı üzerindeki manipülatif etkilerini eleştirerek bireyin “şizo-özne” anlayışıyla bu etkilere karşı koyabileceğini vurgular. Kültür endüstrisi, sanat ve estetiği ticarileştirip yüzeyselleştirerek bireylerin duygusal algılarını yönetir, özgünlük yerine manipüle edilmiş bir özgürlük algısı sunar. Ancak düşüncenin yön değiştirmesi ve hakikate bağlılık, manipülatif çerçeveyi aşmak için bir çıkış yolu sunar. İnsan, bu bağlamda, düşünce ufkunu genişleterek özgürlük ve farkındalık yolculuğunu sürdürebilir.
Anahtar Kavramlar: Çağdaş Felsefe, Özne, Manipülasyon, Foucault, Deleuze ve Guattari.
Günümüzde siyasetten reklama, sosyal medyadan gündelik ilişkilere kadar her alanda karşımıza çıkan bu kavram, etik ve irade gibi temel felsefi sorunları da beraberinde getirir. Felsefe ise insanın gerçeklik, bilgi, ahlâk ve anlam üzerine derin düşünceler geliştirdiği bir alan olarak, manipülasyonun etkilerini değerlendirmek ve onun doğurduğu ahlâkî soruları tartışmak için güçlü bir zemin sunar. Bu bağlamda, manipülasyonun doğası ve sınırları nedir? İnsan iradesinin özgürlüğü, manipülasyonun etkisinden ne kadar etkilenir? Tam da bu noktada konu, çağdaş dünyada felsefenin rehberliğinde manipülasyonun hem toplumsal hem bireysel boyutlarına ışık tutmayı amaçlamaktadır.
Söz konusu manipülasyondan yola çıkarak başladığımız öznenin merkeze alınması bir çeşit yönetim biçimi olarak deruhte edilebilecek tasavvuru sorgulamayı gerektirmektedir. Temellerinin ise modern Batı felsefesinin, özne ile bilginin temelini oluşturan iradeli ve duygularını yönetebilen güce de sahip iken çeşitli ideolojilere bağlandığı bir dünya yarattığı görülmektedir. Böyle bir özne bir yandan doğa ile araçsal bir kontrol ilişkisine de girmiş olurken diğer yandan bilime, akla güvenen bir merkeze taşınmaktadır. Bu algı ise modern düşüncede öznenin merkezde alımlaması ve dünyayı anlamlandırma çabasına dayandığı yer olarak okunabilir. Bu çerçevede özne, evreni kavramak ve hakikate ulaşmak için merkezde konumlanır; bilgiyi ve anlamı kendi bilincinden idrak eden bir epistemik otorite olarak tanımlar. Ancak çağdaş felsefecilerde tartışma konusu olan ve fark felsefelerinin temelini oluşturan, özneyi merkeze alan yapı eleştirilerek, özgürlüğü sınırlayan bir tahakküm mekanizmasına dahil olan bir manipülasyon olduğunu öne sürerler. Onlara göre, özne merkezli düşünce, bireyin kimliğini sabit ve belirli kalıplar içine hapsederken, toplumsal ve kültürel kodlarla şekillenen bu özne, kendini özgürce ifade etmeden öte adeta farklılıkları silikleştirerek özgürlüğünü yitirme cihetine gitmiştir. Öznenin içinde bulunduğu dünya ise Theodor W. Adorno, Max Horkheimer, Michel Foucault, Deleuze ve Guattari gibi filozoflar tarafından yine öznenin merkezini yitirmesi ile bireyin kendi arzularına dayalı bir özgürleşme pratiğinin manipülasyonla ne kadar mümkün olabileceği sorgulanır.[2]
Böylesi bir düşüncenin insanın özgürleşmesini de mümkün hâle getirebilmesi için rızası ya da rıza dışı yönetildiği teori öncelikli düşünceye karşı yaşamla bütünleşen insanın hakikatinin neyi belirlediğini deruhte eylemesini bilmesini de gerektirmektedir. Zira çağdaş dünyada insanın arzularının manipülasyon ile yönetimi sağlandığı için hem iktidar-güç ilişkileri hem de kültür endüstrisi ve güç arzusuna dayalı bir biçimde yönetilmektedir. İnsanın arzularının manipülatif bir şekilde yönetildiği anlayışta insan, ruh ve beden düalizmiyle inceleme alanı yapılarak epistemik temele indirgenmektedir. Çağdaş dünyada ise toplumların ve insanlığın yönetimi ruhun devinimiyle tekrar yorumlanarak hem makro boyutlarda iktidar güç ilişkilerine konu edilmiş hem de mikro boyutlarda ele alınarak bireyin özgürlüğü üzerinde duyguların yönetimiyle özgürleşme ilkesiyle hareket edilmiştir.[3]
Hususiyetle üzerinde durulması gereken konuların başında ise manipülasyonla yönetilen iktidar güç ilişkisine konu edilen, toplum yönetimi gelmektedir. Bireyler, devlet eliyle yönetilmeyi ve bunun bir yönetim aracı hâline gelmesini efendi, kral ya da bir çeşit yönetimi arzulayagelen bir güç istenciyle harekete geçirdikleri görülmektedir. Zira çağdaş düşünürlerden Michel Foucault’ya göre, insanlığın doğal bir güç istencinin dışa vurulması olarak aslında iktidar eliyle yönetilmeyi istedikleri görülmektedir.[4]
Böyle bir istenç, insanın toplumları manipülasyon sanatıyla yönetmesi demektir. Hatta bu yönetimin bireyden başladığı, Freud’a göre bilinçaltının da bu bağlamda ele alınabileceği, çocuk-aile, birey-toplum yönetimi için manipülasyonun ziyadesiyle önemli olduğu görülmektedir. Çünkü birey, topluma uyumlanabildiği sürece bir çeşit yönetilmeye dâhil olabileceği aşikârdır. Toplumun mikro parçacığını oluşturan aileyi de bu minvalde değerlendirmek mümkündür. Zira Freud, ailenin de küçük bir toplum olduğu resmini bizlere, babayı arzulayan çocuğun sürekli eksik arzuyu tamamlama isteği üzerinden geliştirdiği bir arzu politikası içinde olduğunu söylemektedir. Böylesi bir eksiklik ile bizim gücü sürekli kendimizden daha güçlü bir varlığa atfettiğimiz gerçeği de ortaya çıkmaktadır.[5]
Çünkü çağdaş dünyada kapitalizmin ruhu, toplumun içindeki varlığını bilinç ve bilinç dışının kodlanmasına borçlu olduğu bir ufka taşınmıştır. Böylesi bir ufukta Freudo-Marksist bir doğrultu üzerinden manipülasyonun inşasının insanın nasıl yönetileceği ile bütünleşen bir bilinç dışı kodunu da açığa çıkarmaktadır. Deleuze, Freudo-Marksist bir yeni dünyanın alımlanmasında artık öznenin içinde bulunduğu dünyada sürekli yönetilen değerlerin yeniden imal edildiği gerçeğini öznenin yersiz-yurtsuz olduğu fikriyle alımlamaktadır. Söz konusu manipülatif dünyada özneye, özgürlük söylemleri üzerinden prangalar vurulduğu da görülmektedir.
Böylesi bir anlayışta özgürlük zincirinin kırılması ise yine çağdaş filozoflardan Deleuze minvalinden ele alındığında şizo-özne ile mümkün olabilecektir. Şizo-özne, her türlü manipülatif düşünceye karşı uyanık olmayı kendine dûstur edinmiştir. Deleuze’ün de belirttiği gibi elbette bu şizofren diyebileceğimiz bir özne değildir. Şizo-özneyle kastedilen, insanın manipülasyonlarla dolu bir dünyada düşünce ufkunu genişletebilmesidir. Deleuze ve Guattari’nin düşüncenin yönteminin değiştirilmesinde ise verdikleri örnekle kurgulanan dünyada ya da manipülasyonla inşa edilen yolda düşünce biçiminin değiştirilmesiyle mümkün olan bir tavrı geliştirmekle mümkündür. Zira Deleuze için toplumsal ilişkilerin gelişmesine mâni olan, her zaman ilişkideki üçüncü bir şahsın kazancıdır: Uzlaşımlar, değerler, beklentiler, duygular ile manipülasyon içinde gerçek ya da hayali olsun, sadece rollerini oynayan toplumsal failler için bir senaryo sağladığı fikrini beraberinde getirmektedir. Bu rollerin içinde kendine yer bulan birey ve toplum için örnek vermek gerekirse: “Bir savaş alanında birbirleriyle karşılaşan düşman askerlerin, milliyetçi, ırkçı ya da aşiretçi duygularla desteklenen uzak politik ve ekonomik varlıklar uğruna dövüşmeleri istenir ve askerler bu isteği yerine getirmek için çekişirler; toplumsal ilişkileri, şakaların, şarkıların, sigaraların ve anıların değiş tokuşuna dönüşerek genişleyeceği yerde, kurşun değiş tokuşuyla sınırlanır.[6]” Söz konusu manipülasyonun inşasının toplumların ve bireyin hatta savaşların yönetme sanatı olarak yapıldığı dünyada ise düşünce ikliminin renklendirilmesi, teori öncelikli düşünceden kurtarılabilen ayrıca öznenin kendine ait yeni düşünce ufuklarına açılabilmesi en büyük kazanımlardan biri olacaktır.
Tıpkı manipülasyonun inşasında ve yönetilmesinde kültür endüstrisinin de bu amaçla kullanıldığından bahsetmenin mümkün olabileceği gibi müzik, sinema, sanat ile toplumun ya da bireyin yönetiminin sağlanması mümkün olmaktadır. Kültür endüstrisi üzerinden yapılan manipülasyon inşanın en önemli gayesi ise insanın geçmişi ve şimdiki kültürüyle arasında kurduğu bir bağın yönetiminin tasarlanmasıdır. Tüm bu sektörel yapı belirli bir plana göre ilerlemektedir. Kültür endüstrisi; sinema, şiir, sanat ile tüm eksik ve gedikleri kapatarak ilerlemeyi amaç edinmektedir.
Zira her ne kadar Alman romantizmi ile sanayileşmenin ve rasyonelleşmenin getirdiği sıkıcılığa ve monotonluğa bir tepki olarak doğduğu bilinse de kültür endüstrisi, romantizmin bireysellik ve özgünlük vurgusunu kendi ticari amaçları doğrultusunda yeniden üretir. Söz konusu durumda kültür endüstrisinin romantik temaları kullanarak bir tür nostalji ve kaçış duygusu yaratmasıyla gerçekleşir. Filmler, müzikler ve diğer kültürel ürünler, romantizmin duygusal derinliğini ve bireyselliğini yüzeysel bir şekilde sunarak geniş kitlelere hitap eder.
Tam da bu noktada kültür endüstrisinin, Aydınlanma filozofları ile romantizmin özündeki derinlik ve özgünlüğü bir anlamda tüketiciyi yabancılaştırdığı, ancak ticari başarı için bu unsurları bir araç olarak kullandığı bir paradoks yaratır. Romantizmin bireysel özgürlük ve duygusal yoğunluk arayışı, kültür endüstrisinde yüzeysel, ticari bir biçimde yeniden üretilirken, bu üretim süreci romantizmin özünde yatan estetik ve duygusal değerlere büyük ölçüde ket vurmaktadır.[7]
Bu süreçte kültür endüstrisi, manipülasyonu ustaca kullanarak, Kant, Nietzsche ve Hegel gibi filozofların romantizmin duygusal ve estetik çekiciliğini ticari çıkarlar doğrultusunda yönlendirir.
Bu ilişki, modern toplumun kültürel dinamiklerini ve tüketim alışkanlıklarını anlamak için önemli bir perspektif sunar. Kültür endüstrisinin manipülasyon tekniklerini anlamak, bireylerin tüketim alışkanlıklarını ve kültürel ürünlerin arkasındaki ticari stratejileri daha iyi kavramalarına yardımcı olabilir. Söz konusu hem kültür endüstrisi hem de Marksist doğruların manipülatif yöntem olması konusundaki pişmanlığın bir yansıması olan Adorno ve Horkheimer’ın kaleme aldığı Aydınlanmanın Diyalektiği’nin önsözü şu kabulle başlar: “Teknik bilimlerdeki büyük keşiflerin bedelini kuramsal bilincin zayıflamasıyla ödediğimizi yıllardır biliyor olmamıza rağmen, bilimsel etkinliğin yanında bizim katkımızın ya eleştiri ya da uzman bakışının uzantıları olmakla sınırlanması gerektiğini düşünüyorduk. İzleksel olarak, her koşulda geleneksel disiplinler, yani sosyoloji, psikoloji ve epistemoloji çerçevesinde kalmalıydık. Fakat bu kitapta bir araya getirilen parçalar, bu inancı terk etmeye zorlandığımızı göstermektedir.”[8] Manipülasyonun inşasına hizmet eden çağdaş dünyanın kurulumundaki insanın arzularının dışa vurumuyla ortaya çıkan ve insanların kendine çağdaş dünyada amaç edindiği her ne varsa karşımıza kültür endüstrisini yine kapital ile bağdaştırarak içine hapsettiği görülmektedir. Böylesi bir estetik dünyada özgünlük bir yana ideallerin, “sükûnet içinde anımsanan duyguların”[9] ise patlamaya dönüştüğünü görmemek imkânsızdır. Çağdaş dünyada tüm arzuların yönetim biçimine dönüştürüldüğü, insanlığın ruhunun bunalımının kurtuluşu ise düşünce biçimlerinin değiştirilmesine ve bireylerin özüne dönmesi gereken teoriyi öncelemeksizin içinde bulunduğu dünyayı da okumaktan geçen pratikleri kendine yol eylemekten geçtiği tespitinde bulunmak mümkündür.
Sonuç olarak, içinde bulunduğumuz çağın parametreleri her ne kadar manipülasyonun inşa ve yönetiminin yapıldığı bir çağın sahne arkasını açığa çıkarsa da ortaya çıkan bu tiyatroda her insanın bir seyirci gibi sahneden istediği duygu ve duygulanımı alıp geri çekildiğini söylemek elbet mümkündür. Çünkü kapitalizmin, psikolojinin, hatta bilimin insanlığa yaptığı hizmetlerin yanı sıra; insanın da kendi rızasıyla bu tiyatronun içinden rızası bağlamında belli dozda keyif aldığı ve insanın güçlü olana arzusuyla bu manipülatif oyuna rızasıyla girdiği göz ardı edilmemelidir. Belirli oranda içinde bulunduğumuz dünyanın pratiklerinin de bu doğrultuda konfor alanı sağladığı ise yadsınamayacak bir gerçekliği oluşturmaktadır.
İnsanın ikmalinin yapıldığı çağdaş dünyada, insan olabilme yolculuğunun hiç bitmediği hakikat ile rızayı öncelemesi kaydıyla uyanık kalabilmesi mümkünken, içinde bulunduğu manipülatif dünyanın inşasının bir parçası olduğu gerçeği de ortadadır. Özne, çağdaş dünyanın içinde bulunduğu her yeni savaş, barış vb. birçok durumun bir çeşit film senaryosunu anımsattığı bilincinde olması ise dünya yolculuğunda mihenk noktasını oluşturacaktır. İnsanların birbiriyle karşılıklı ilişkiler kurduğu, politik eylem dâhil insani eylemin her bir türünün kendine göre bir hâl aldığı fikri, içinde bulunduğumuz hem bireysel hem de toplumsal olaylara sanat eseri titizliği ile bakılması suretiyle manipülatif bir çerçevenin ötesinde bir his, bir duyuş ve istencin hakikatle olan bağın yitirilmemesine dair düşünüşü önceleyeceği aşikârdır. Zira insanın manipülasyonlardan kurtulması ise düşüncenin yön değiştirmesiyle insanın içinde bulunduğu dünyaya ve canlılara bakışını değiştireceği yeni bir ufuk çizgisiyle mümkün olacaktır.
Bin Yaylam’a…
Dipnotlar:
[1] Melike Çatak Dalkılıç Doktora Öğrencisi, Uludağ Üniv. İlahiyat Fak. Felsefe Tarihi.
[2] Kasım Küçükalp – Ahmet Cevizci, Batı Düşüncesinin Felsefi Temelleri (İstanbul: TDV Yayınları, 2017), 25.
[3] Kasım Küçükalp, “Gılles Deleuze”, Çağdaş Fransız Felsefesi, ed. Işıl Bayar Bravo vd. (Ankara: Phoenix Yayınevi, 2019), 100.
[4] Foucoult Michel, Biopolitikanın Doğuşu, çev. Tayla Alican (İstanbul: İstanbul Bilgi Üniv. Yayınları, 2015), 25.
[5] Gilles Deleuze, Issız Ada ve Diğer Metinler, Metinler ve Söyleşiler, ed. David Lapoujade, çev. Ferhat Taylan – Hakan Yücefer (İstanbul: Bağlam, 2017), 365.
[6] Pihilip Goodchild, Arzu Politikasına Giriş, çev. Rahmi G. Öğdil (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2005), 17.
[7] E. Efe Çakmak, Adorno: Kitle, Melankoli, Felsefe, “Cogito”, ed. E. Efe Çakmak 36 (2003), 9.
[8] Theodor W. Adorno – Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği, çev. Elif Öztarhan – Nihat Ülner (İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2010), 5-7.
[9] Isiah Berlin, Romantikliğin Kökenleri, ed. Henry Hardy, çev. Mete Tunçay (İstanbul: Yapı Kredi Yay., 2004), 32.
İlgili Yazılar
Ölüm Üzerine Tefekkür
‘Ölüm fikri’ ile ‘dünyevîleşme’ arasında doğrudan bir ilişki vardır. Dünyevîleşme, ölümü unutmanın, ahiret yokmuş gibi yaşamanın diğer adıdır. Dünyevîleşme zilletinden kurtulmanın önemli bir imkânı, ölüm üzerine tefekkür etmektir.
Algoritmik Değnekler ve Firavun’un Saltanatı: Dijital Dünyanın Yönettiği Manipülatif Krallık
Algı yönetimi, bireylerin veya toplulukların olaylara, kavramlara ya da mesajlara dair algılarını belirli bir yönde şekillendirmek amacıyla kullanılan stratejik bir süreçtir. Bu süreç, insanların bilgi edinme yollarını etkileyerek onların düşünce ve davranışlarını yönlendirmeyi hedefler.
Söylemin Manipülatif Gücü
Bilginin doğruluğu kadar bağlamın doğruluğu da önemlidir. Bir anlatıda doğru bilgilerin olması, kurgunun, anlatının da doğru olmasını zorunlu kılmaz. Evet, ‘söylem’ anlatanın dünya görüşüne, bakış ve inanç biçimine göre şekillenir. Asıl dikkat edilmesi gereken söylemler, içerisinde bolca doğruların olduğu söylemlerdir.
Yüzün Işığı, Kökün Karanlığı: Ahlâkın Görünmez Toprağı
Ebeveynlik, ahlâk mimarisinin en görünmez ama en etkili sanatıdır. Çocuğa bırakılacak en büyük miras, gösterişli eşyalar değil, erdemli melekeler olmalıdır. Çünkü huylar, melekeye dönüştükçe davranış bilinçten bağımsız bir zarafet kazanır. O zarafet, yetişkinlikte bile çocuğun hareketlerinde sürer: konuşurken ses tonunda, susarken duruşunda…