Devlet, günümüzde daha çok kurumlar biçiminde örgütlenmiş siyasal yapının karşılığı olarak kullanılan bir kavramdır. Devlet talebiyle kast edilen ise genellikle, kendi amaçları doğrultusunda bu yapıyı kullanmak isteyen ideolojik grupların toplumsal hareket aşamasında açığa vurdukları siyasal istençtir. Bu yapı, mahiyeti gereği “erk” sahibidir ve gruplar “büyük hedeflerine” ulaşabilmek için buna muhtaçtırlar. O yüzden, henüz “devlet olamamış” gruplar, farklı yöntemler deneyerek, yani kimileri de ikna veya toplumsal değişim yöntemini kullanarak, kimileri zora başvurarak vs bu gücü elde etmek isterler. Çağdaş dönemde faaliyet gösteren irili ufaklı İslami grupların dillendirdiği “İslam devleti” talebi de benzer türde bir istenci yansıtır. Burada da amaç, basitçe, İslami ilkeler doğrultusunda İslami hükümlerin uygulanmasıdır.
Kısacası, doğal olan, ideolojik grupların siyasal erki ele geçirmek istemeleridir. Peki, ya bazıları bu talepten vazgeçiyorsa? O zaman ne söylenecektir? Burada ince eleyip sık dokuyarak bazı tahliller yapılması, evvel emirde de şu soruya cevap aranması gerekiyor: Talepten vazgeçenler kimlerdir? Acaba bunlar “temsil” makamındaki kişiler midir, yoksa sadece “vitrinde boy gösteren” ama aslında ideolojiyi iyi anlamamış, kafa karışıklığı yaşayan, ikbal beklentileri olan veya ayartılmış vb (hatta “ajan”) tipler midir? Soru önemlidir, çünkü eğer talepten vazgeçenler ilk kategoride yer alan kişiler ise bu, doğrudan (ve haklı olarak) “ideolojinin zaafı” olarak algılanır ama eğer ikinci kategoride yer alan tipler ise bunun izahı kolaydır. Şüphe taşıyan veya nefsi zaaflarına tâbi olan kişi yanlış yapabilir. Bunda garipsenecek bir şey yoktur. Ama ideolojik temsil makamında bulunan kişinin eylemleri, sözleriyle (genel olarak) uyumludur. Bunun din alanındaki en net örneği peygamberlerdir. Bir peygamberin (beşer olması dolayısıyla) “zelle”si, “lemem”i, küçük hataları vs olabilir ama özellikle de “imanî” ve “stratejik” mahiyetli söz ve eylemlerinde çelişki, tutarsızlık, yanlışlık vs olmaz. Benzer bir durum “ulema” için de söz konusudur. Gerçek âlimin de sözleri genellikle tutarlıdır, eylemleri de onlarla uyum gösterir. O halde bunun bir sebebi olmalı! Peygamber veya âlim niçin bu alanda hata yapmaz? Zannımca, yanlışın asli (ve daha önemli) nedeni nefsî zaaflar değil, ilimsizliktir. Cahil olup da hata yapmamak imkânsızdır. Ahlâk da göreceli olduğuna göre, yanlışın kökeni konusunda “ilim” kavramı temelinde cevap aranması gerektiği açıktır. Peygamber bilgiyi vahiy yoluyla edinir, (gerçek) âlim de tedrisat yoluyla bu bilgiye (ve başka bilgilere) vakıf olur. Bunun dışındaki insanların yanlış yapma ihtimali, bilgiye erişim derecelerine göre azalır veya çoğalır.
Bu durumda “devlet talebinden vazgeçenler”in hangi kategoriye girdiğini kabaca tespit etmiş bulunuyoruz: bunlar ya kafası karışık, ya ikbal beklentisi olan ya da münafık (veya “ajan”) tiplerdir. Son iki grubun nefsi zaaflarla da ilişkisi kurulabilir ama hepsinde asli sorun, bilgisizliktir. Hangi insan tipi inandığı doğruların hakim olmasını istemez ki?! Onun ötesinde, Müslüman, Allah’ın emirlerine uygun bir yaşam sürmesi gerektiğini bilir. Allah’ın dininde siyasal erk kullanımını gerektiren o kadar çok hüküm, ibadet, menasık vs. vardır ki devlet olmadığında bunlar icra edilemezler. Hadleri uygulamak, cihad emrinin gereğini yerine getirmek, zekât toplayıp dağıtmak için vs. hep “siyasal erk” gerekir. Bunun ötesinde “ilayi kelimetullah” emrini bihakkın yerine getirebilmek için de örgütlü bir siyasal gücün varlığı elzemdir. İslam devletinde, yönetici (halife), Müslüman toplumun işleriyle uğraşır, sorunlarını çözer vs ama bundan önce bir “temsiliyet” makamındadır. “Bir şey adına”, “bir şey için” yöneticilik yapar. O da öncelikle “inil hükmü illa lillah” (Hüküm ancak Allah’ındır.) ayetinin tazammun ettiği şeydir. Yani egemenlik kayıtsız şartsız Allah’a ait olacaktır. Bu yönetim ne “halkın, halk için, halkla beraber” yönetildiği demokrasilere benzer, ne ruhbanların hâkimiyetini temsil eden teokrasilere, ne de başka herhangi bir beşeri yönetim biçimine (aristokrasi, oligarşi, timokrasi, vb). Bu yönetimin nevi şahsına münhasır karakterini “Allah’ın dediği doğrudur.” sözü belirler. Çünkü kelamullah “hak söz”dür. Gerçeği temsil eder. Modern devlet nasıl ki bilime dayalıysa, İslam devleti de “hak söz”e dayanır (Yani “İslam’ın hakikat iddiası hâkimiyet iddiasından önce gelir!”) Şu halde, “devlet talebinden vazgeçenler” neden vazgeçmiş oluyorlar? Bunun, basit bir dünyaya meyletme meselesi olmadığı, ideolojik tazammunları olduğu çok açıktır. İnandığı doğrunun “erk” sahibi olmasını, yaygınlaşmasını vs istememek, bir “kesin inançlı” için asla düşünülebilecek bir şey değildir. Dolayısıyla böylesi bir talepten vazgeçmek, aslında inançla ilgili bir sorundur! Vazgeçen, eğer nefsi zaafından dolayı bunu yapmıyorsa veya münafık vs değilse, ya öncesinde zaten inançsızdır ya da düşünceleri netleşmemiş biridir. İşte bizim asıl odaklanmamız gereken nokta da burasıdır.
Bendeniz, bir zamanlar İslamcılık vitrininde boy gösterip sonradan “bir çürük ipliğe hülya dizmişiz” diyenleri, bir dönem İslamcı entelektüel olarak arz-ı endam edip sonradan sufice veya feylesofça söylemler benimseyenleri, bir dönem mütesettir olup sonradan “örtünmek şart değilmiş” diyenleri, bir zamanlar “İslamcılık gömleği” giyip sonradan onu çıkaranları vs. temelde “devlet talebinden vazgeçenler”le aynı kategoride değerlendiriyorum. Kanımca bu kişilerin her şeyden önce kafası karışıktır. Bazıları bunları “arayış içindeki insanlar” olarak görüyorlar. Bendeniz buna çok katılamıyorum. Bir insan kısacık ömrüne sırasıyla milliyetçiliği, İslamcılığı, tasavvufçuluğu ve feylesofluğu sığdırabiliyor, birinden ötekine kolaylıkla geçebiliyor, üstelik en son ulaşmış olduğu “doğru”yu nihai hakikat olarak aynı heyecan ve şevkle savunabiliyorsa, onun sorunu “arayış” değil, başka bir şey olmalıdır. Peki ya, İslami gruplardan birinin önde gelen bir ismi, yıllarca taraftarlarına laik düzenle ilişkiye girme konusunda hassas olmalarını salık verirken; “bir Müslüman laik bir devleti yönetebilir” inancıyla laik düzenin işletmeciliğine soyunanlara tepki göstermiyor, hatta onlara (“kazanımlar” adına) yakınlık gösteriyorsa, buna ne demeli? Zannımca bu tavır da bir arayışın neticesi değildir, bilakis bir soruna işaret etmektedir. “Gömlek çıkaranlar”a gelince… Bakın işte bunların bir arayış içerisinde olduğu söylenebilir! Ama besbelli ki bu, “hakikat arayışı” değil, “dünyalık arayışı”dır. Bu kişiler makam-mevki gördüler diye yozlaşmamışlar, bilakis potansiyel halindeki yozlukları makam-mevki sayesinde fiili “hastalık” olarak ortaya çıkmıştır. Bir insan gömleğini niçin çıkarır? Çünkü o çıkarıp atılabilecek bir şeydir. Ama tenimiz öyle midir? Onu istesek de çıkarıp atamayız. Bir kişi eğer “fikirlerimin kölesi değil, efendisiyim” diyebiliyorsa, o kişinin efendisi aslında hevasıdır, arzularıdır, beklentileridir. Fikir, üzerimizden öyle kolayca çıkarıp atabileceğimiz bir gömlek değildir. O, namustur, şereftir, haysiyettir. Özellikle de inanç ve ideolojiyle ilgiliyse. Fikre saygısı olan kişi (aslında kendisine saygısı olan kişi) şöyle konuşur: “kalem sahibi kimseler birçok işleri yapabilirler; ancak bir şartla: fikirlerin yaşaması pahasına kendilerini feda ederlerse.”
İnsan, yanılabilir, fikrini değiştirebilir, hatta yıllarca savunduğu görüşlerden dahi vazgeçebilir ama bunun da bir kuralı olmalıdır. Bir insan hayatında bir (belki iki) kez “dönüşüm” yaşayabilir. Ama kuralsızca (üstelik temel konularda) fikir değiştiren âlim olmaz, olsa olsa “dönek” olur!
Demek ki sorun temelde “içsel”dir ve “düşünce” ile ilgilidir. Sadece devlet konusunda değil, herhangi bir konuda fikrinden vazgeçen kişi, esasen düşünce bakımından zaaflı biridir. Düşünce bakımından zaaflı olan ise “karar bulamaz”; savrulur, dönüşür, değişir. Doğal olan, zaten böylesi birinin değişmesidir. İstikrar, durulmayla, şüpheden ari olmakla, yani bilmekle mümkündür. Peygamber niçin savrulmaz? Çünkü “kendisine ilim gelmiştir.” Zanlarını ilim sananlar hevalarına uyabilirler, çünkü asli dayanaktan yoksundurlar. Ama ilme sahip olan, “kopmak bilmez sağlam bir kulpa sarıldığı için” onda peygamber-benzeri bir “ahlâk” gelişir; temel konularda duruşunu bozmaz, istikamet üzere yürümeye devam eder.
Bu genel değerlendirmelerden sonra, İslami camianın mevcut “düşünce düzeyi”ne dair bir takım tespitler yapılması da elzem olmaktadır. Bendeniz, malûm olduğu üzere, “düşüncenin okullaşması” kavramı çerçevesinde konuya dair görüşlerimi kamuoyu ile paylaşmış bulunuyorum. Zannımca, Müslümanların hataları da sevapları da sahip oldukları düşünce düzeyiyle alâkalıdır. Bu düzey yüksekse, genel olarak işlerimizde başarılı oluruz; bu düzey düşükse, çabalarımızın sonucunu yine çoğunlukla alamayız. Yani ne kadar düşünüyorsak, o kadar var olabiliriz. Bu, şu demektir: düşünce okullaşana kadar, Müslümanlar hatalarla malûl olacaklardır. İşte, birçok yanlışın olduğu gibi, son dönemlerde yaygın olan “devlet talebinden vazgeçme” yanlışının da temel nedeni budur. “Öze dönüş” hareketinin başlangıcından bugüne düşünce seviyemiz önemli oranda yükseldi, ancak henüz “sistematik düşünme”yi beceremiyoruz. Düşünce alanının bazı şubelerinde durumumuz daha iyi iken, diğer bazılarında benzer performansı gösteremiyoruz. Ürettiğimiz düşüncelerin birbirleriyle ilişkisini “tutarlı” bir biçimde kuramıyoruz. Kısacası, gelişimini sürdüren Çağdaş Müslüman Düşünce, henüz bir “düşünce okulu”na dönüşemedi. Bu olmadığı için de, hayatın diğer şubelerinde “neyi nasıl yapacağımızı” iyi bilemiyoruz. Siyasal alanda yaşadığımız başarısızlıkların izahını basitçe bu şekilde yapabiliriz bence. Çaplı yaşanmışlıklar üzerinden bir değerlendirme yapacak olursak, “hareket tecrübesi”nin Mısır ve Pakistan örneklerinde, “devrim tecrübesi”nin de İran örneğinde tıkanmış olmasını “düşünsel zaaflar”dan başka bir şeyle açıklamak mümkün değildir. Harici düşman, bize bir yere kadar zarar verebilir; ama aslında “ne yaparsak biz kendimize yaparız.” Sorun içseldir: İslami hareketler, düşünce temellerinde zaaflar olduğu için pratik hayatta başarısız olmaktadırlar. Devrim dahi yapılan bir ülkede, “ideolojik cazibe merkezi olma” noktasında hemen hiçbir performans gösterilememiş olması, sorunun başka yerde değil “düşünce alanı”nda olduğunu göstermeye yeter de artar bile. Ne yapıp edip düşünce temellerimizi güçlendireceğiz. Çözüm buradadır. Buna “ilimde derinleşme” de diyebiliriz Kur’anî tabirle. Günümüz terminolojisiyle ifade edecek olursak da, “otorite olmuş âlim”i (veya “âlimler”i) yetiştirmek zorundayız. Çağımız “bilgi” ve “küreselleşme” çağı. Otorite olmuş âlim, bilgi alanının her şubesinde yetkinliğini ispatlamak zorundadır. Hakikat iddiamızın altı dolu olmadığı sürece, “küresel” bir başarı yakalamamız imkânsızdır. İslam’ı “geleceğin ideolojisi” yapabilmek için, evvelemirde “bilgi alanı”nda yetkinliğimizi ispatlamamız gerekiyor. Ve bunun “küresel ölçekli” olması lazım. Geleneksel İslami söylem, bu noktada yetersiz kalır. Küresel İslami söylem, “orijinal dil”e vukufiyeti gerektirdiği gibi, bir “güncelleme”yi de zorunlu kılar. İslam’ı “asrın idrakine söyletebilmek” için söylemimizin “yerel” değil, “küresel” olması gerekir. Bu da tabiatıyla muazzam bir entelektüel birikimi zorunlu kılar.
Bu demek değildir ki Çağdaş Müslüman Düşünce, öncelikle fen bilimleri, beşerî veya sosyal bilimler alanında uzmanlar yetiştirmelidir!
Hayır, düşüncenin gelişim evreleri açısından içinde bulunduğumuz çağın ihtiyacı, bu alanlarda değil “ideoloji” alanında yetkin entelektüeller, âlimler, mütefekkirler yetiştirmektir. Çünkü bu çağın sorunu “yön sorunu”dur.
Batılı ideolojilerin devri geçti; modernite iflas etti, postmodernite derde deva olamıyor. İnsanlık ilanihaye bu şekilde devam edip gidemez. “İdeoloji ihtiyacı”nı gidermek için, bir süre sonra yeniden bir yön arayışına girecektir. İşte o noktada Müslüman Dünya’nın şansı olacaktır. Çünkü hâlihazırda bütün dünya ölçeğinde “düşünsel dinamizm” emareleri gösteren tek akım İslamcılıktır. Bu dinamizm ilmî katkılarla beslenir ve güçlenirse, insanlığın bu akıma fevc fevc iltifat etmesi gayet de mümkündür. İnsan, ideolojisiz, hakikatsiz, inançsız yaşayamaz. Bu, insan teki için geçerli olduğu gibi toplumlar için de geçerlidir. İnsanlığa hâlâ bu alanda önderlik ettikleri iddiasında olan Batı toplumlarının hali “hörgücündeki suyla hayatını idame ettirmeye çalışan deve”ye benzemektedir. Çöl zorludur ve hörgüçteki su da bir gün elbet bitecektir. Yeni takviye yapılmaması durumunda, Batı toplumları bu “liderliği” sürdüremez. Postmoderniteden sonra böyle bir performans göstereceklerine dair bir ümit de vaat etmedikleri için, İslamcılığın bu alanda bir “şansı”nın olduğu açıktır. O halde, bu vasatta Müslümanlara düşen, şimdiden buna yönelik hazırlıklar yapmaktır. Zannımca bu hazırlık, “Hakikat İddiamız”ın güçlendirilmesi yönünde olmalıdır. Bunun için öncelikle Batı’yı iyi tanımalıyız. Çünkü dünyaya hükmetme makamında onlar bulunuyorlar. İyi tanıma, İslamcılığı “hâkim paradigma” kılmanın ön şartıdır. Rakibini tanımayan, mücadeleyi kazanamaz. Bu gerçekleştiğinde, rakibin hakikat iddiasının zaafları ortaya konabilecek, böylece hedef kitlenin kazanılması da kolaylaşacaktır. İslamcılık, hâlihazırda bunu yapabilecek yeterli entelektüel donanıma sahip değil ama ilmî gayretlerin sistemli ve dinamik bir şekilde sürdürülmesi durumunda, zaman içerisinde bu da olacaktır. İşte o zaman, bizler “dünyanın değiştiğini” görebileceğiz. Çünkü toplumsal değişim, özde düşünsel değişime tâbidir. Rabbimizin “Bir kavim kendinde olanı değiştirmedikçe, Allah onlarda bulunanı değiştirmez.” (Ra’d:11) sözünde esas itibarıyla beyan olunan hakikat de budur.
Bu bakımdan mevcut içtihat şartlarına ilave olarak günümüzdeki içtihat faaliyeti için “realiteyi görme ve dikkate alma” şartı da ilave edilmelidir. Tarihsel fıkıh birikiminin potansiyelini açığa çıkarmak ve bu yolla hayata katkıda bulunup yanlış uygulamaları ahlâki zemine çekecek şekilde yön vermek üzere günümüz İslam hukukçularının/fıkıhçıların karşılaşılan sorunların çözümüne yönelik içtihat faaliyetinde bulunmaları hem bir hak hem de görevdir.
Ahlâk; bireysel hayattan toplum hayatına, cinsel hayattan aile hayatına, ilimden sanata, devlet yönetiminden uluslararası ilişkilere, savaş hukukuna kadar hayatın her alanını kapsayıp bu alanlara yön veren, erdem ve fazilet olarak kabul edilebilecek her türlü düşünce ve davranışın genel adıdır.
Batı’nın Doğu’ya ve daha özelinde ise Müslümanlara yönelik bakışını oluşturan oryantalizmin tezlerini üretirken hangi ‘akademik akl’ı nasıl kurduğu ve bu akademik aklın nasıl kendi cemaatini yaratarak bir ‘oryantalizm skolastisizmi’ oluşturduğunun tahlil edilmesi ve incelenmesi gerekmektedir.
Sağlığın en temel manipülasyonu herkesin bir şekilde hasta olduğu ya da hasta olmaya çok müsait olduğunu vurgulamak üzerine kuruludur. Burada gerçek acılardan çok, bilimsel verilere dayandırılmış sentetik semptomlar söz konusudur. Nitekim bilimin kendisi olanca çelişki ve muğlaklığına rağmen mutlaklaştırılıyor.
Devlet Talebinden Vazgeçilebilir mi?
Devlet, günümüzde daha çok kurumlar biçiminde örgütlenmiş siyasal yapının karşılığı olarak kullanılan bir kavramdır. Devlet talebiyle kast edilen ise genellikle, kendi amaçları doğrultusunda bu yapıyı kullanmak isteyen ideolojik grupların toplumsal hareket aşamasında açığa vurdukları siyasal istençtir. Bu yapı, mahiyeti gereği “erk” sahibidir ve gruplar “büyük hedeflerine” ulaşabilmek için buna muhtaçtırlar. O yüzden, henüz “devlet olamamış” gruplar, farklı yöntemler deneyerek, yani kimileri de ikna veya toplumsal değişim yöntemini kullanarak, kimileri zora başvurarak vs bu gücü elde etmek isterler. Çağdaş dönemde faaliyet gösteren irili ufaklı İslami grupların dillendirdiği “İslam devleti” talebi de benzer türde bir istenci yansıtır. Burada da amaç, basitçe, İslami ilkeler doğrultusunda İslami hükümlerin uygulanmasıdır.
Kısacası, doğal olan, ideolojik grupların siyasal erki ele geçirmek istemeleridir. Peki, ya bazıları bu talepten vazgeçiyorsa? O zaman ne söylenecektir? Burada ince eleyip sık dokuyarak bazı tahliller yapılması, evvel emirde de şu soruya cevap aranması gerekiyor: Talepten vazgeçenler kimlerdir? Acaba bunlar “temsil” makamındaki kişiler midir, yoksa sadece “vitrinde boy gösteren” ama aslında ideolojiyi iyi anlamamış, kafa karışıklığı yaşayan, ikbal beklentileri olan veya ayartılmış vb (hatta “ajan”) tipler midir? Soru önemlidir, çünkü eğer talepten vazgeçenler ilk kategoride yer alan kişiler ise bu, doğrudan (ve haklı olarak) “ideolojinin zaafı” olarak algılanır ama eğer ikinci kategoride yer alan tipler ise bunun izahı kolaydır. Şüphe taşıyan veya nefsi zaaflarına tâbi olan kişi yanlış yapabilir. Bunda garipsenecek bir şey yoktur. Ama ideolojik temsil makamında bulunan kişinin eylemleri, sözleriyle (genel olarak) uyumludur. Bunun din alanındaki en net örneği peygamberlerdir. Bir peygamberin (beşer olması dolayısıyla) “zelle”si, “lemem”i, küçük hataları vs olabilir ama özellikle de “imanî” ve “stratejik” mahiyetli söz ve eylemlerinde çelişki, tutarsızlık, yanlışlık vs olmaz. Benzer bir durum “ulema” için de söz konusudur. Gerçek âlimin de sözleri genellikle tutarlıdır, eylemleri de onlarla uyum gösterir. O halde bunun bir sebebi olmalı! Peygamber veya âlim niçin bu alanda hata yapmaz? Zannımca, yanlışın asli (ve daha önemli) nedeni nefsî zaaflar değil, ilimsizliktir. Cahil olup da hata yapmamak imkânsızdır. Ahlâk da göreceli olduğuna göre, yanlışın kökeni konusunda “ilim” kavramı temelinde cevap aranması gerektiği açıktır. Peygamber bilgiyi vahiy yoluyla edinir, (gerçek) âlim de tedrisat yoluyla bu bilgiye (ve başka bilgilere) vakıf olur. Bunun dışındaki insanların yanlış yapma ihtimali, bilgiye erişim derecelerine göre azalır veya çoğalır.
Bu durumda “devlet talebinden vazgeçenler”in hangi kategoriye girdiğini kabaca tespit etmiş bulunuyoruz: bunlar ya kafası karışık, ya ikbal beklentisi olan ya da münafık (veya “ajan”) tiplerdir. Son iki grubun nefsi zaaflarla da ilişkisi kurulabilir ama hepsinde asli sorun, bilgisizliktir. Hangi insan tipi inandığı doğruların hakim olmasını istemez ki?! Onun ötesinde, Müslüman, Allah’ın emirlerine uygun bir yaşam sürmesi gerektiğini bilir. Allah’ın dininde siyasal erk kullanımını gerektiren o kadar çok hüküm, ibadet, menasık vs. vardır ki devlet olmadığında bunlar icra edilemezler. Hadleri uygulamak, cihad emrinin gereğini yerine getirmek, zekât toplayıp dağıtmak için vs. hep “siyasal erk” gerekir. Bunun ötesinde “ilayi kelimetullah” emrini bihakkın yerine getirebilmek için de örgütlü bir siyasal gücün varlığı elzemdir. İslam devletinde, yönetici (halife), Müslüman toplumun işleriyle uğraşır, sorunlarını çözer vs ama bundan önce bir “temsiliyet” makamındadır. “Bir şey adına”, “bir şey için” yöneticilik yapar. O da öncelikle “inil hükmü illa lillah” (Hüküm ancak Allah’ındır.) ayetinin tazammun ettiği şeydir. Yani egemenlik kayıtsız şartsız Allah’a ait olacaktır. Bu yönetim ne “halkın, halk için, halkla beraber” yönetildiği demokrasilere benzer, ne ruhbanların hâkimiyetini temsil eden teokrasilere, ne de başka herhangi bir beşeri yönetim biçimine (aristokrasi, oligarşi, timokrasi, vb). Bu yönetimin nevi şahsına münhasır karakterini “Allah’ın dediği doğrudur.” sözü belirler. Çünkü kelamullah “hak söz”dür. Gerçeği temsil eder. Modern devlet nasıl ki bilime dayalıysa, İslam devleti de “hak söz”e dayanır (Yani “İslam’ın hakikat iddiası hâkimiyet iddiasından önce gelir!”) Şu halde, “devlet talebinden vazgeçenler” neden vazgeçmiş oluyorlar? Bunun, basit bir dünyaya meyletme meselesi olmadığı, ideolojik tazammunları olduğu çok açıktır. İnandığı doğrunun “erk” sahibi olmasını, yaygınlaşmasını vs istememek, bir “kesin inançlı” için asla düşünülebilecek bir şey değildir. Dolayısıyla böylesi bir talepten vazgeçmek, aslında inançla ilgili bir sorundur! Vazgeçen, eğer nefsi zaafından dolayı bunu yapmıyorsa veya münafık vs değilse, ya öncesinde zaten inançsızdır ya da düşünceleri netleşmemiş biridir. İşte bizim asıl odaklanmamız gereken nokta da burasıdır.
Bendeniz, bir zamanlar İslamcılık vitrininde boy gösterip sonradan “bir çürük ipliğe hülya dizmişiz” diyenleri, bir dönem İslamcı entelektüel olarak arz-ı endam edip sonradan sufice veya feylesofça söylemler benimseyenleri, bir dönem mütesettir olup sonradan “örtünmek şart değilmiş” diyenleri, bir zamanlar “İslamcılık gömleği” giyip sonradan onu çıkaranları vs. temelde “devlet talebinden vazgeçenler”le aynı kategoride değerlendiriyorum. Kanımca bu kişilerin her şeyden önce kafası karışıktır. Bazıları bunları “arayış içindeki insanlar” olarak görüyorlar. Bendeniz buna çok katılamıyorum. Bir insan kısacık ömrüne sırasıyla milliyetçiliği, İslamcılığı, tasavvufçuluğu ve feylesofluğu sığdırabiliyor, birinden ötekine kolaylıkla geçebiliyor, üstelik en son ulaşmış olduğu “doğru”yu nihai hakikat olarak aynı heyecan ve şevkle savunabiliyorsa, onun sorunu “arayış” değil, başka bir şey olmalıdır. Peki ya, İslami gruplardan birinin önde gelen bir ismi, yıllarca taraftarlarına laik düzenle ilişkiye girme konusunda hassas olmalarını salık verirken; “bir Müslüman laik bir devleti yönetebilir” inancıyla laik düzenin işletmeciliğine soyunanlara tepki göstermiyor, hatta onlara (“kazanımlar” adına) yakınlık gösteriyorsa, buna ne demeli? Zannımca bu tavır da bir arayışın neticesi değildir, bilakis bir soruna işaret etmektedir. “Gömlek çıkaranlar”a gelince… Bakın işte bunların bir arayış içerisinde olduğu söylenebilir! Ama besbelli ki bu, “hakikat arayışı” değil, “dünyalık arayışı”dır. Bu kişiler makam-mevki gördüler diye yozlaşmamışlar, bilakis potansiyel halindeki yozlukları makam-mevki sayesinde fiili “hastalık” olarak ortaya çıkmıştır. Bir insan gömleğini niçin çıkarır? Çünkü o çıkarıp atılabilecek bir şeydir. Ama tenimiz öyle midir? Onu istesek de çıkarıp atamayız. Bir kişi eğer “fikirlerimin kölesi değil, efendisiyim” diyebiliyorsa, o kişinin efendisi aslında hevasıdır, arzularıdır, beklentileridir. Fikir, üzerimizden öyle kolayca çıkarıp atabileceğimiz bir gömlek değildir. O, namustur, şereftir, haysiyettir. Özellikle de inanç ve ideolojiyle ilgiliyse. Fikre saygısı olan kişi (aslında kendisine saygısı olan kişi) şöyle konuşur: “kalem sahibi kimseler birçok işleri yapabilirler; ancak bir şartla: fikirlerin yaşaması pahasına kendilerini feda ederlerse.”
Demek ki sorun temelde “içsel”dir ve “düşünce” ile ilgilidir. Sadece devlet konusunda değil, herhangi bir konuda fikrinden vazgeçen kişi, esasen düşünce bakımından zaaflı biridir. Düşünce bakımından zaaflı olan ise “karar bulamaz”; savrulur, dönüşür, değişir. Doğal olan, zaten böylesi birinin değişmesidir. İstikrar, durulmayla, şüpheden ari olmakla, yani bilmekle mümkündür. Peygamber niçin savrulmaz? Çünkü “kendisine ilim gelmiştir.” Zanlarını ilim sananlar hevalarına uyabilirler, çünkü asli dayanaktan yoksundurlar. Ama ilme sahip olan, “kopmak bilmez sağlam bir kulpa sarıldığı için” onda peygamber-benzeri bir “ahlâk” gelişir; temel konularda duruşunu bozmaz, istikamet üzere yürümeye devam eder.
Bu genel değerlendirmelerden sonra, İslami camianın mevcut “düşünce düzeyi”ne dair bir takım tespitler yapılması da elzem olmaktadır. Bendeniz, malûm olduğu üzere, “düşüncenin okullaşması” kavramı çerçevesinde konuya dair görüşlerimi kamuoyu ile paylaşmış bulunuyorum. Zannımca, Müslümanların hataları da sevapları da sahip oldukları düşünce düzeyiyle alâkalıdır. Bu düzey yüksekse, genel olarak işlerimizde başarılı oluruz; bu düzey düşükse, çabalarımızın sonucunu yine çoğunlukla alamayız. Yani ne kadar düşünüyorsak, o kadar var olabiliriz. Bu, şu demektir: düşünce okullaşana kadar, Müslümanlar hatalarla malûl olacaklardır. İşte, birçok yanlışın olduğu gibi, son dönemlerde yaygın olan “devlet talebinden vazgeçme” yanlışının da temel nedeni budur. “Öze dönüş” hareketinin başlangıcından bugüne düşünce seviyemiz önemli oranda yükseldi, ancak henüz “sistematik düşünme”yi beceremiyoruz. Düşünce alanının bazı şubelerinde durumumuz daha iyi iken, diğer bazılarında benzer performansı gösteremiyoruz. Ürettiğimiz düşüncelerin birbirleriyle ilişkisini “tutarlı” bir biçimde kuramıyoruz. Kısacası, gelişimini sürdüren Çağdaş Müslüman Düşünce, henüz bir “düşünce okulu”na dönüşemedi. Bu olmadığı için de, hayatın diğer şubelerinde “neyi nasıl yapacağımızı” iyi bilemiyoruz. Siyasal alanda yaşadığımız başarısızlıkların izahını basitçe bu şekilde yapabiliriz bence. Çaplı yaşanmışlıklar üzerinden bir değerlendirme yapacak olursak, “hareket tecrübesi”nin Mısır ve Pakistan örneklerinde, “devrim tecrübesi”nin de İran örneğinde tıkanmış olmasını “düşünsel zaaflar”dan başka bir şeyle açıklamak mümkün değildir. Harici düşman, bize bir yere kadar zarar verebilir; ama aslında “ne yaparsak biz kendimize yaparız.” Sorun içseldir: İslami hareketler, düşünce temellerinde zaaflar olduğu için pratik hayatta başarısız olmaktadırlar. Devrim dahi yapılan bir ülkede, “ideolojik cazibe merkezi olma” noktasında hemen hiçbir performans gösterilememiş olması, sorunun başka yerde değil “düşünce alanı”nda olduğunu göstermeye yeter de artar bile. Ne yapıp edip düşünce temellerimizi güçlendireceğiz. Çözüm buradadır. Buna “ilimde derinleşme” de diyebiliriz Kur’anî tabirle. Günümüz terminolojisiyle ifade edecek olursak da, “otorite olmuş âlim”i (veya “âlimler”i) yetiştirmek zorundayız. Çağımız “bilgi” ve “küreselleşme” çağı. Otorite olmuş âlim, bilgi alanının her şubesinde yetkinliğini ispatlamak zorundadır. Hakikat iddiamızın altı dolu olmadığı sürece, “küresel” bir başarı yakalamamız imkânsızdır. İslam’ı “geleceğin ideolojisi” yapabilmek için, evvelemirde “bilgi alanı”nda yetkinliğimizi ispatlamamız gerekiyor. Ve bunun “küresel ölçekli” olması lazım. Geleneksel İslami söylem, bu noktada yetersiz kalır. Küresel İslami söylem, “orijinal dil”e vukufiyeti gerektirdiği gibi, bir “güncelleme”yi de zorunlu kılar. İslam’ı “asrın idrakine söyletebilmek” için söylemimizin “yerel” değil, “küresel” olması gerekir. Bu da tabiatıyla muazzam bir entelektüel birikimi zorunlu kılar.
Bu demek değildir ki Çağdaş Müslüman Düşünce, öncelikle fen bilimleri, beşerî veya sosyal bilimler alanında uzmanlar yetiştirmelidir!
Batılı ideolojilerin devri geçti; modernite iflas etti, postmodernite derde deva olamıyor. İnsanlık ilanihaye bu şekilde devam edip gidemez. “İdeoloji ihtiyacı”nı gidermek için, bir süre sonra yeniden bir yön arayışına girecektir. İşte o noktada Müslüman Dünya’nın şansı olacaktır. Çünkü hâlihazırda bütün dünya ölçeğinde “düşünsel dinamizm” emareleri gösteren tek akım İslamcılıktır. Bu dinamizm ilmî katkılarla beslenir ve güçlenirse, insanlığın bu akıma fevc fevc iltifat etmesi gayet de mümkündür. İnsan, ideolojisiz, hakikatsiz, inançsız yaşayamaz. Bu, insan teki için geçerli olduğu gibi toplumlar için de geçerlidir. İnsanlığa hâlâ bu alanda önderlik ettikleri iddiasında olan Batı toplumlarının hali “hörgücündeki suyla hayatını idame ettirmeye çalışan deve”ye benzemektedir. Çöl zorludur ve hörgüçteki su da bir gün elbet bitecektir. Yeni takviye yapılmaması durumunda, Batı toplumları bu “liderliği” sürdüremez. Postmoderniteden sonra böyle bir performans göstereceklerine dair bir ümit de vaat etmedikleri için, İslamcılığın bu alanda bir “şansı”nın olduğu açıktır. O halde, bu vasatta Müslümanlara düşen, şimdiden buna yönelik hazırlıklar yapmaktır. Zannımca bu hazırlık, “Hakikat İddiamız”ın güçlendirilmesi yönünde olmalıdır. Bunun için öncelikle Batı’yı iyi tanımalıyız. Çünkü dünyaya hükmetme makamında onlar bulunuyorlar. İyi tanıma, İslamcılığı “hâkim paradigma” kılmanın ön şartıdır. Rakibini tanımayan, mücadeleyi kazanamaz. Bu gerçekleştiğinde, rakibin hakikat iddiasının zaafları ortaya konabilecek, böylece hedef kitlenin kazanılması da kolaylaşacaktır. İslamcılık, hâlihazırda bunu yapabilecek yeterli entelektüel donanıma sahip değil ama ilmî gayretlerin sistemli ve dinamik bir şekilde sürdürülmesi durumunda, zaman içerisinde bu da olacaktır. İşte o zaman, bizler “dünyanın değiştiğini” görebileceğiz. Çünkü toplumsal değişim, özde düşünsel değişime tâbidir. Rabbimizin “Bir kavim kendinde olanı değiştirmedikçe, Allah onlarda bulunanı değiştirmez.” (Ra’d:11) sözünde esas itibarıyla beyan olunan hakikat de budur.
İlgili Yazılar
Günümüzde İçtihadın Anlamı ve İmkânı
Bu bakımdan mevcut içtihat şartlarına ilave olarak günümüzdeki içtihat faaliyeti için “realiteyi görme ve dikkate alma” şartı da ilave edilmelidir. Tarihsel fıkıh birikiminin potansiyelini açığa çıkarmak ve bu yolla hayata katkıda bulunup yanlış uygulamaları ahlâki zemine çekecek şekilde yön vermek üzere günümüz İslam hukukçularının/fıkıhçıların karşılaşılan sorunların çözümüne yönelik içtihat faaliyetinde bulunmaları hem bir hak hem de görevdir.
Ahlâkın Neliği Üzerine
Ahlâk; bireysel hayattan toplum hayatına, cinsel hayattan aile hayatına, ilimden sanata, devlet yönetiminden uluslararası ilişkilere, savaş hukukuna kadar hayatın her alanını kapsayıp bu alanlara yön veren, erdem ve fazilet olarak kabul edilebilecek her türlü düşünce ve davranışın genel adıdır.
İslam Felsefesi Tarihinin Bir Düşüncesizlik Çalışması Olarak Oryantalist Yazımı
Batı’nın Doğu’ya ve daha özelinde ise Müslümanlara yönelik bakışını oluşturan oryantalizmin tezlerini üretirken hangi ‘akademik akl’ı nasıl kurduğu ve bu akademik aklın nasıl kendi cemaatini yaratarak bir ‘oryantalizm skolastisizmi’ oluşturduğunun tahlil edilmesi ve incelenmesi gerekmektedir.
Sağlığın Manipülasyonu: İyileşmeye Çalışmak Nasıl Kötüleştirir?
Sağlığın en temel manipülasyonu herkesin bir şekilde hasta olduğu ya da hasta olmaya çok müsait olduğunu vurgulamak üzerine kuruludur. Burada gerçek acılardan çok, bilimsel verilere dayandırılmış sentetik semptomlar söz konusudur. Nitekim bilimin kendisi olanca çelişki ve muğlaklığına rağmen mutlaklaştırılıyor.