İslam’ın ortaya çıktığı dönemde yaşanan hadiselere dair bilgi içeren çok sayıda tarihî belge mevcuttur. Mushaf ve Mushaf dışında çeşitli eserlere dağılmış hâlde bulunan rivâyet malzemesi bunların başında gelir. Kur’ân âyetlerinin yazılı formunu ihtiva eden Mushaf, -kıraat ve Mushaf farklılıklarını istisna tutacak olursak-[2] büyük ölçüde statik bir metin yapısına sahiptir. Kur’ân âyetlerinin tefsir edilmesinde özellikle tâbiîn döneminden itibaren tebarüz eden zorluklar, âyetlerin metin yapısındaki değişimden ziyade sözlü bir hitapken, yazılı bir kitaba dönüşen Kur’ân âyetlerinin ilk söylendiği tarihî bağlamına, başka bir deyişle nüzul ortamına dair bilgi eksikliğinden kaynaklanır. Kur’ân’ın nüzul dönemiyle dolaylı muhatapları arasındaki zamansal ve kültürel mesafe açıldıkça âyetlerin özgün anlamlarını tespit daha da güçleşmektedir.
Mushaf dışındaki hadis, siyer, tefsir vd. isnadlı ve isnadsız rivâyetlerin tefsir edilmesinde durum farklılık arz etmektedir.
Bu türden metinlerin nakledilmesinde ilk dönemlerden itibaren âyetlerin naklindekine benzer bir standardizasyon sağlanamamıştır. Bu durum hâliyle ilgili metinlerin isnad ve metin bakımından muhtelif sebeplerle deformasyona uğrayarak nakledilmesiyle sonuçlanmıştır. Rivâyetlerin nakledilme sürecinde soruna yol açan olguların başında ihtisar, taktîʿ, maʿnen rivâyet, idrâc ve tashife ilaveten müstensih müdahaleleri ve muhakkik hataları gelmektedir. Bundan dolayı rivâyetlerin kaynaklarda mevcut formları her zaman doğrudan kullanılmaya uygun değildir. Ancak bir tetkik sürecinden sonra kullanılabilir hâle gelmektedir. Bu, tarihî bağlamına vâkıf olunamayan Kur’ân âyetleri için de geçerlidir.
Dolayısıyla gerek âyetlerin gerekse rivâyet malzemesinin dinî irşad ve öğretim faaliyetleri ya da akademik araştırmalarda kullanılabilmesi için bir tetkik sürecinden geçmesi gerektiği açıktır. Bu dikkate alınmadan yapılan iktibaslar, ilgili metinlerin ihtiva etmediği, maksadı aşan çok sayıda açıklamaya (tefsir) ve yorumlamaya (tevil) kapı aralamakta, sonuç olarak “Kontrolsüz Nas Kullanımı” diye isimlendirmeyi tercih ettiğimiz tablo ortaya çıkmaktadır. Buna göre “Kontrolsüz Nas Kullanımı”: Bir nassın ilmî tetkik süzgecinden geçirilmeden, gelenekten devralınan biçimleri ve bunlar üzerine yapılan yorumlar üzerinden dolaşıma sokulması, bir dinî öğretim ya da bilimsel araştırma materyali olarak işlev görmesi anlamına gelmektedir.
Bilindiği üzere rivâyetlerin nakli, ilk dönemde yalnızca sözlü sonraki dönemlerde hem yazılı hem sözlü, özellikle H. III. asırdan itibaren büyük ölçüde yazılı olarak nakledilmiştir. Bu bağlamda İsmail Erünsal’ın sözlü kitap-yazılı kitap ayrımını hatırlamakta fayda vardır.[3] Buna göre hicri ilk iki asırda tedavülde olan rivâyetlerin nakli, büyük ölçüde bir râvinin/hocanın yazıdan/kitabetten de belirli ölçüde destek alarak hafızaya dayalı olarak bildiklerini talebelerine aktarmasından ibarettir. Ortada henüz yazılı kitap olarak görülebilecek bir eser mevcut değildir. Bunda Arap yazısının tarihî gelişiminin payı yadsınamaz. Neticede sözlü biçimde nakledilmeleri ve yukarıda temas ettiğimiz başka nedenlerden ötürü rivâyetlerin isnad ve metin yapılarında bazı bozulmalar ortaya çıkmıştır.
Günümüzde gerek erişilebilir durumda bulunan klasik eserlerin sayısındaki artış gerekse dijitalleşmenin sunduğu imkânlardan ötürü bu bozulmaları tespit etmek daha kolay hâle gelmiştir. Söz konusu değişim, herhangi bir nedenden dolayı bağlamından koparılmış bir rivâyetin ait olduğu tarihî vakayla dolayısıyla akraba rivâyet kümeleriyle ilişkisinin yeniden inşa edilmesine ya da yanlış okuma ve nakletmekten kaynaklı deformasyonların tespit edilmesine imkân tanımaktadır. Bu durum -müslim ya da gayrimüslim olsun fark etmez- rivâyetlerin çağdaş muhataplarına tetkiki yapılmamış nasları kullanırken son derece dikkatli olmak gibi ağır bir sorumluluk yüklemektedir. Diğer türlü, Kur’ân âyetlerini de hesaba katarsak nasları, Hz. Muhammed’in ve muhataplarının tarihî gerçekliğiyle herhangi bir surette ilişkisi kurulamayacak biçimde tefsir (açıklama) ve tevil (yorumlama) etmek, diğer bir deyişle aşırı yorumlara başvurmaktan korunmak pek imkân dâhilinde değildir.
Tabii ki bu, hermenötik tabirle söyleyecek olursak “iyi niyetli okuyucular”ın gözeteceği bir hassasiyettir. Zira Werner G. Jeanrond’un ifade ettiği üzere:
“Okuma, sadece edimde bulunma ve yeniden edimde bulunmanın eşit kabiliyetini sahiplenen iki eşit partner arasındaki bir konuşma değildir. Bir metin, daha çok örneğin, ideolojik okurlar tarafından bütünlüğüne yöneltilen tecavüzler karşısında kendini savunamayan biraz daha zayıf bir partnerdir. Nihayet, okuma edimi boyunca metne, anlamını açığa çıkarması için bir okur tarafından yetki verilir.”[4]
Bu kısa girişten sonra Kontrolsüz Nas Kullanımı’na örneklik teşkil edebilecek biçimlerde nakledilen bazı rivâyetlerin incelemesine geçebiliriz.
Rivâyetlerin Naklinde Tashif ve “أَرْبَى الرِّبَا” İbaresinin Doğru Okunuşu[5]
Rivâyetlerin naklinde deformasyona yol açan sorunlardan biri “tashif” olgusudur. Tashif: “Birbirine benzeyen harflerden oluşan -Arapça- kelimelerin nokta veya harekelerinin değiştirilerek yazılması”[6] olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmanın odak noktasını tashif, maʿnen rivâyet ve çeviri yoluyla Türkçeye “Faiz yiyen annesiyle Kâbe’de zina etmiş gibidir.” biçiminde yansıdığı tespit edilen rivâyetin dönüşüm süreci oluşturmaktadır. Bu süreci tasvir etmek mevzuyla ilişkili diğer bazı rivâyetlere de atıfta bulunmayı zorunlu kılmaktadır. Burada sırasıyla söz konusu rivâyetlerin kaynaklarda mevcut formlarına ve doğru okunuşlarına temas edilmeye çalışılacak, sonrasında bunun dönüşüm aşamalarına işaret edilerek din diline yansımasına dair bazı çarpıcı örnekler üzerinde durulacaktır.
Bir rivâyetin sebeb-i îrâdını ortaya çıkarmak ancak muhtelif tariklerini isnad ve metin analizine tâbi tutmakla mümkündür. Bu yeterli olmazsa ilgili rivâyetin ilişkili olması muhtemel diğer rivâyetlerle mukayesesine ihtiyaç duyulabilir. Bu çalışmada ele alınacak örnek, noktalama hatalarının başka birtakım unsurların da etkisiyle ne türden sorunlara yol açabileceğini göstermesi bakımından önemlidir.
İnceleme konusu yaptığımız rivâyetlerde yanlış anlamaya yol açan ilk tashifin Arapçada noktasız hâlleri arasında biçim farklılığı bulunmayan ribâ “ربا” ve zina “زنا” kelimelerinin karıştırılmasından kaynaklandığını vurgulamakta fayda vardır. Rivâyetler, bu yanlış okuma neticesinde maʿnen rivâyet, çeviri tasarrufları ve bazı lafız ilavelerinin de etkisiyle maksadını aşan anlamlara evrilmiş, hadis şerhlerinde ve din dilinde bu bağlamda ele alınmıştır. Bu rivâyetlerin kaynaklarda en sık kullanılan formlarından biri aşağıdaki rivâyettir:
Türkçesi: “Ribâ, yetmiş çeşit günahtır. En hafifi bir adamın annesini nikâhlamasına eşittir. Ribânın en ağırı ise bir adamın kardeşinin ırzına dil uzatmasıdır.”[7]
Ebû Hureyre yoluyla Hz. Muhammed’e izafe edilen bu rivâyetteki ribâ ifadesi çok sayıda vaiz/hoca tarafından günümüzde cari olan reel faizle ilişkilendirilerek kullanılmaktadır.
Yine bu rivâyet yazılı ve görsel medyada gerek vaaz gerekse de İslam’ı karalama maksadıyla atıf yapılan rivâyetler arasında yer almaktadır. Rivâyetin muteber hadis kaynaklarında geçen tarikleri dikkate alındığında burada ribânın çok sayıda günah çeşidini mündemiç bulunduğu, bunlardan en hafifinin birinin öz annesiyle zina etmesine denk bir günah olduğuna işaret edilmektedir. Devamında ise ribânın en ağır olanının bir mü’minin ırzına/namusuna dil uzatmakla ilişkilendirildiği görülmektedir.
Ribâyla zina ve birinin ırzına dil uzatmanın mukayese edilmesi hadis şarihleri tarafından kısmen de olsa eleştirilere maruz bırakılmış olmakla birlikte[8] rivâyetin çoğu tariki muteber kaynaklarda anlamın aşağı yukarı aynı kalacağı şekilde nakledilmiştir. Bunda hadis otoritelerinin rivâyetlerin doğru okunuşu ve naklinde gösterdikleri hassasiyete duyulan güvenin etkisi yadsınamaz. Ancak kaynaklarda aynı rivâyetin farklı noktalanarak okunduğuna dair örnekler yok değildir. Gerek bu örnekler gerekse rivâyetlerin metninde atıf yapılan mevzuların ribâdan çok zinayla ilişkili olması ilgili rivâyet kümesinin naklinde tashiften kaynaklı bir sorun olduğu yönündeki tespitin dayandığı en önemli iki delildir.
Şimdi mevzunun daha iyi anlaşılmasına katkı sunacağını umduğumuz bazı mukayeselere yer vermek istiyoruz. Bu farklı okumaya dair yukarıda bir tarikine işaret ettiğimiz Ebû Hureyre’den nakledilen başka bir tarikle başlamak isabetli olacaktır:
Türkçesi: “Zinanın en ağırı birinin kardeşinin ırzına dil uzatmasıdır.”[9]
Bu rivâyetteki ifadelere dikkat edilecek olursa bir önceki Ebû Hureyre tarikiyle bire bir aynıdır. Tek fark bir öncekinde “أَرْبَى الرِّبَا” olarak noktalanan ibare bu tarikte “أَزْنَى الزِّنَا” diye okunmuştur. Yine Ebû Hureyre’den gelen aşağıdaki iki farklı tarikte benzer bir noktalama farklılığına rastlanır:
Ebû Hureyre Rivâyeti 3. Örnek Tarik
“- عبد الله بن زياد أخبرنا عكرمة بن عمار عن يحيى بن أبي كثير عن أبي سلمة بن عبد الرحمن عن أبى هريرة عن النبي صلى الله عليه و سلم الربا سبعون بابا أصغرها كالذي ينكح أمه ”
Türkçesi: “Ribâ yetmiş babdır. En küçüğü birinin, annesini nikâhlamasına denktir.”[10]
Ebû Hureyre Rivâyeti 4. Örnek Tarik
“قال حدثني عبد الله بن زياد أخبرنا عكرمة بن عمار أبو عمار عن يحيى بن أبي كثير عن أبي سلمة عن أبي هريرة رضي الله عنه عن النبي صلى الله عليه وآله وسلم أنه قال الزنا سبعون باباً أصغرها الذي ينكح أمه”
Türkçesi: “Zina yetmiş babdır. En küçüğü birinin annesini nikâhlamasına denktir.”[11]
Bu ikili okuma biçimi Ebû Hureyre rivâyetiyle sınırlı değildir. Hz. Âişe ve Yûsuf b. ʿAbdullah b. Selâm’dan da benzeri durum arz eden nakiller aktarılmıştır. Aşağıda Hz. Âişe’den nakledilen bir rivâyetin iki farklı tarikine yer verilmiştir:
Türkçesi: “Hz. Muhammed, ashabına: ‘Allah katında ribânın en ağırının ne olduğunu biliyor musunuz?’ diye sordu. Orada bulunanlar: ‘Allah ve Resulü en iyi bilendir.’ diye cevap verdi. Hz. Muhammed bunun üzerine: ‘Ribânın en ağırı bir Müslümanın ırzını helal saymaktır.’ diyerek ‘İşlemedikleri bir suçtan ötürü mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara eziyet edenler apaçık bir bühtan ve büyük bir günah üstlenmiş olmaktadır.’ Ahzâb 33/58 âyetini okudu.”[12]
Türkçesi: “Hz. Muhammed, ashabına: ‘Allah katında zinanın en ağırının ne olduğunu biliyor musunuz?’ diye sordu. Orada bulunanlar: ‘Allah ve Resulü en iyi bilendir.’ diye cevap verdi. Hz. Muhammed bunun üzerine: ‘Zinanın en ağırı bir Müslümanın ırzını helal saymaktır.’ diyerek ‘İşlemedikleri bir suçtan ötürü mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara eziyet edenler…’ Ahzâb 33/58 âyetini okudu.”[13]
Yûsuf b. ʿAbdullah b. Selâm’dan nakledilen bir rivayette benzer durum söz konusudur:
Yûsuf b. ʿAbdullah b. Selâm Rivâyeti 1. Örnek Tarik
Türkçesi: “Zinanın en ağırı sizden birinin Müslüman kardeşinin ırzına dil uzatmasıdır.”[15]
Burada ribâdan elde edilecek bir dirhemin otuzdan fazla zina etmeye denk geldiğinden bahseden rivâyetlere dair de bir örnek vermek açıklayıcı olacaktır. ʿAbdullah b. Mesʿûd’dan nakledilen rivâyetin bir tariki aşağıdaki gibidir:
Türkçesi: “Ribâ yetmiş üç çeşit günahtır. En hafifi İslâm’da bir kimsenin annesiyle zina etmesine eşittir. Ribâdan kazanılan bir dirhem otuz küsur kez zina etmeye denktir.”[16]
Bu rivâyette diğerlerinden farklı olarak ribâdan kazanılan bir dirhemin defalarca zina etmeye eşit olduğu yönünde bir temaya yer verilmektedir. Tespit edebildiğimiz kadarıyla bu ifadenin geçtiği rivâyetlerin muhtelif tariklerinde diğer örnek rivâyetlerde görüldüğü gibi alternatif bir noktalamaya rastlanmamaktadır. Ancak gerek rivâyet metninin başındaki “الرِّبَا” kelimesinin benzer rivâyetlerin bazı tariklerinde “الزِّنَا” olarak noktalanması gerekse buradaki “الرِّبَا” kelimesinin “الزِّنَا” olarak okunmasının nüzul döneminin sosyo-kültürel durumuyla izah edilebilir bir durum arz etmesi, burada da benzer bir tashifin vuku bulmuş olmasını muhtemel kılmaktadır.
Hz. Muhammed’in İslâm’ı tebliğ ettiği dönemde bazı cariyelerin fuhuş sektöründe çalıştırıldığı hatta Nûr 24/33. âyette bunların fuhşa zorlanmasının nehyedildiği bilinmektedir. Bu bağlamda ilgili ifade, “الرِّبَا” yerine “الزِّنَا” olarak noktalanması durumunda, zinadan kazanılan paranın yani cariyelere fuhuş yaptırarak elde edilen bir dirhemin defalarca zina yapmaya denk bir günah olduğu anlamına gelecektir.
Çalışmamızın başlığında yer verildiği üzere bazı nakillerde ribâ yemek, yalnızca kişinin annesini nikâhlamasına benzetilmekle kalmamakta, buna bir de mekân ögesi eklenmektedir. Ribânın zinadan daha büyük günah olduğundan bahseden rivâyetlerin muteber hadis kaynaklarında geçmemesine rağmen din/vaaz dilinde sıkça kullanılan bir tarikinde şu ifadelere yer verilmektedir:
“يقول النبي صلى الله عليه وسلم: الربا بضع وسبعون شعبة، أدناها كأن يزني الرجل بأمه تحت ستار الكعبة، وإن أربى الربا استطالة المسلم في عرض اخيه المسلم”
Türkçesi: “Ribâ yetmiş küsur şubedir. En hafifi bir adamın Kâbe’nin örtüsü altında annesiyle zina etmesine denktir. Ribânın en ağırı sizden birinin Müslüman kardeşinin ırzına dil uzatmasıdır.”[17]
Tespit edebildiğimiz kadarıyla muallak senedle nakledilen bu rivâyetteki “تحت ستار الكعبة” ifadesi hiçbir hadis kaynağında zikredilmemektedir. Arap ülkelerinde de tartışmalara yol açan[18] bu rivâyetin bir varyantında şu ifadelere yer verilmektedir: “الربا بضعٌ وسبعون باباً، أدناها الذي ينكح أمه في حجر الكعبة”.[19] Dikkat edilirse burada “Kâbe’nin örtüsü altında” demek yerine “Kâbe’nin hücresi/içindeki oda” ifadesi kullanılmaktadır. Bu durum, Kâbe’yle ilişkili ifadelerin ilgili rivâyetlerin metnine sonraki dönemde vaazın etkisini artırmak maksatlı eklenmiş olabileceğini göstermektedir. İşin şaşırtıcı yanı bu ifadenin genellikle sahih hadislerde bu hâliyle geçtiği kabulü üzerinden dolaşımda bulunmasıdır.
Daha çok Sünnî toplumlarda rastlanan “Kâbe’nin örtüsü altında” ifadesi Şiî kaynaklarda nispeten farklı bir forma bürünür. Şiîlikte altıncı imam olarak bilinen Caʿfer Ṡâdıḳ’a (öl. 148/765) nispet edilen bir rivâyet şöyledir:
“واخبرني ابي عن ابن ابي عمير بن جميل عن ابي عبدالله عليه السلام قال: درهم ربا أعظم عند الله من سبعين زنية بذات محرم، في بيت الله الحرام وقال: الربا سبعون جزءا أيسره أن ينكح الرجل امه في بيت الله الحرام”
Türkçesi: “Allah katında bir dirhem ribâ, Kâbe’de bir mahremle (nikâh düşen bir yakınla) yapılan yetmiş zinadan daha büyük bir günahtır. Ribânın yetmiş cüzü vardır. En hafifi, bir adamın Kâbe’de annesiyle nikâhlanması gibidir.”[20]
Sünnî kaynaklarda yer almamasına rağmen Kâbe vurgusunun Şiî kültüre ait rivâyetlerde yer alıyor olması rivâyetin Sünnî toplumlarda bu formda yayılmasında Şiî kültürün etkisini düşündürtmektedir. Ancak bu etkileşimin izini sürmenin daha kapsamlı bir analize ihtiyaç duyduğunda şüphe yoktur. Yukarıda işaret ettiğimiz tariklerde yer alan ilaveler ribânın günümüz ekonomisinde cari faizle her yönüyle özdeş görülerek çevrilmesiyle Türkçede Hz. Muhammed’e şu biçimde izafe edilmesine kapı aralamıştır: “Banka faizi yiyen, Kâbe’de annesiyle zina etmiş gibidir.” Bu kullanımın din diline yansımasına dair örneklere üçüncü bölümde değinilecektir.
Ribânın “Kişinin Annesiyle Zina Etmesine” Benzetilmesine Dair İfadelerin Kökeni
Buraya kadar verdiğimiz örneklerin ilgili rivâyetlerin naklinde “الزِّنَا” kelimesinin “الرِّبَا” olarak noktalanmasından kaynaklanan tashifin anlaşılması için yeterli geleceğini umuyoruz. Bu tespit ilgili rivâyetin devamında gelen “kişinin annesiyle zina etmesi” benzetmesinin ribâdan ziyade zinayla ilişkili olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu doğru kabul edilirse geriye cevaplanmayı bekleyen bazı sorular kalmaktadır: “Hz. Muhammed, muhataplarını zinadan sakındırmak için bu eylemin en ağır ya da en hafif olanını “kişinin annesini nikâhlaması/onunla zina etmesi”ne benzetmiş midir? Ya da başka bir ifadeyle bu benzetmenin Hz. Muhammed’e izafe edilmesi ne derece sağlıklıdır? Eğer benzetme Hz. Muhammed’e aitse bunu nasıl anlamak gerekir? Benzetmediyse bu kadar rivâyete ilgili ifadeler hangi yoldan ve nasıl yansımıştır?” Bu ve benzeri soruların cevaplanması için kaynaklarda ilgili ifadenin izinin sürülmesine ihtiyaç vardır.
Apaydın’ın ilgili ifadenin dönüşümüne dair izahatlarına geçmeden önce ilgili rivâyetlerde zikredilen “أن ينكح الرجل أمه” (bir adamın annesini nikâhlaması) benzetmesine dair bir değerlendirmeye yer vermek istiyoruz. Bilindiği üzere Nisâ 4/22. âyette İslam öncesi dönemde yaygın bir evlilik türü olan “üvey anneyle nikâh akdi kurmak” yasaklanmıştır. Kanaatimizce bu rivâyetlerdeki benzetmenin maḳt nikâhı “مَقْتًا” olarak bilinen uygulamayla ilişkilendirilebilecek yönleri bulunmaktadır.
Özellikle “Zinanın en ağırı ya da en hafifi kişinin annesini nikâhlamasına denktir.” ifadesini bir benzetme olarak değil de yargı bildiren bir cümle olarak okuduğumuzda bu türden bir değerlendirmede bulunma imkânı ortaya çıkmaktadır.
Buna göre ilgili ifade “Zina yetmiş küsur çeşit günahtır ya da şubedir. Bunların en hafifi ya da en ağırı kişinin üvey annesini nikâhlamasıdır.” anlamına gelecektir. Ancak ilgili rivâyetlerin metninde zinanın en ağırının bir Müslümanın ırzına dil uzatmakla eş değer görülmesi ve zinadan kazanılan bir dirhemin defalarca zina etmekten daha kötü bir eylem olduğuna işaret eden ifadeler bu tahminimizi belirli ölçüde zayıflatmaktadır. Öte yandan bu rivâyetlerde maḳt nikâhından bahsedildiğine dair haricî bir delil mevcut görünmemektedir.
Apaydın, ilgili makalesinde zinanın kişinin annesini nikâhlaması/onunla zina etmesine denk görülmesine dair ifadenin de “الزِّنَا” kelimesinin “الرِّبَا” olarak okunmasına benzer biçimde tashif kaynaklı bir sorundan neşet ettiği tespitinde bulunur. Yazara göre ilgili ifadenin dayandığı rivâyetin metni aşağıdaki gibidir:
Türkçesi: “Allah katında yalan yere başkalarına suçlamada bulunanların en büyüğü bir adamı hicveden, bununla yetinmeyip tüm bir kabileyi hicveden bir adama babasının asıl babası olmadığını söyleyip annesiyle zina edendir.”[21]
Burada “وَزَنَى بِأُمِّهِ” ifadesinde “زَنَى” fiilinin nasıl harekeleneceği son derece önemlidir. Zira fiil yukarıdaki tarikte verildiği gibi okunduğunda bir kimsenin annesiyle zina etmesi anlamına gelmektedir. Hz. Âişe’den nakledilen bu rivâyetin başka kaynaklarda geçen bazı tariklerinde ilgili ifade “ورَجُلٌ انتَفَى مِن أبيه وزَنَّى أُمَّه” biçiminde harekelenmiştir:
Türkçesi: “Allah katında yalan yere başkalarına suçlamada bulunanların en büyüğü bir adamı hicveden, bununla yetinmeyip tüm bir kabileyi hicveden bir adama babasının asıl babası olmadığı suçlaması yönelterek annesine zina iftirasında bulunandır.”[22]
Görüldüğü üzere bu rivâyette tashif, harflerin noktalanmasından ziyade nasıl harekeleneceğiyle ilişkilidir. Buna göre ilgili ifade “وَنَفَى رَجُلاً مِنْ أَبِيهِ وَزَنَى بِأُمِّهِ” olarak okunduğunda “bir başkasına babasının asıl babası olmadığı suçlamasında bulunma ve annesiyle zina etme” anlamına gelirken “وَرَجُلٌ انْتَفَى مِنْ أَبِيهِ, وَزَنَّى أُمَّهُ” olarak harekelendiğinde “Birinin kendi babasının asıl babası olmadığını söyleyerek, annesine zina iftirasında bulunması” anlamına gelmektedir. Rivâyetin tarikleri metin bakımından incelendiğinde en makul okumanın şu şekilde olması gerektiği söylenebilir: “نَفَى رَجُلاً مِنْ أَبِيهِ وَزَنَّى أُمَّهُ رَجُلٌ” Bu durumda ilgili ifade “bir adamın başka bir adama babasının asıl babası olmadığını söylemesi ve o kişinin annesine zina iftirasında bulunması” anlamına gelecektir.[23]
Hatırlanacak olursa zinanın en ağır olanının bir Müslümanın ırzını/namusunu helal saymakla ilişkilendirildiği bazı rivâyetler yukarıda verdiğimiz rivâyet gibi Hz. Âişe’den nakledilmiştir. Bu durumda iki rivâyet kümesi arasında bir etkileşimden bahsetmek ihtimal dâhilindedir. Nitekim Mehmet Apaydın bu rivâyetteki “زَنَى” fiilinin şeddesiz okunmasının daha sonra maʿnen rivâyet ve bazı ravi tasarruflarıyla bir kimsenin annesini nikâhlaması ya da onunla zina etmesi anlamında yorumlandığı kanaatindedir. Dolayısıyla yazara göre ribânın en büyüğünün kişinin annesiyle zina etmesine denk bir günah olarak tasvir edildiği rivâyetlerle noktalama tercihine göre “bir kimsenin annesiyle zina etmesi” ya da “bir kimsenin başka birinin annesine zina iftirasında bulunması” anlamlarına gelen bu rivâyet arasında bir etkileşim söz konusudur.
Burada Apaydın’ın ilgili ifadeye dair değerlendirmesine değinmek faydalı olacaktır. Yazar mevzuya dair şunları söylemektedir:
“Tetkikini yaptığımız rivâyetlerin en kritik ve metin bakımından münker sayılmasına sebep olanı kişinin annesiyle nikâhlanması veya birlikte olmasına dair ifadeleridir. Hz. Peygamber’in bir günahın büyüklüğünü ifade etmek için böyle bir benzetme yapmış olması elde ettiğimiz delillerle birlikte düşündüğümüzde akla yatkın görünmemektedir. Bize göre burada böyle bir benzetme yoktur. Hz. Peygamber zinanın türlerinden bahsetmekte ve bu türlerden en basit olanını bir kimsenin yaptığı fiille ilişkilendirmektedir. O fiil de Hz. Âişe’den nakledilen, Hz. Peygamber’in bu makalede incelediğimiz sözlerinin bir başka anlatımını ihtiva eden “وَنَفَى رَجُلاً مِنْ أَبِيهِ وَزَنَى بِأُمِّهِ” ifadelerinin yer aldığı rivâyettir. Metinde “إِنَّ أَعْظَمَ النَّاسِ عِنْدَ اللهِ فِرْيَةً رَجُلٌ هَجَا رَجُلاً” ifadesi ve devamında bu hicvin mahiyeti şu şekilde ifade edilmektedir: “وَنَفَى رَجُلاً مِنْ أَبِيهِ وَزَنى بِأُمِّهِ”. Yani bir kimseye babasının gerçek babası olmadığı ve annesinin zina ettiği imasında bulunmak… Buradaki “وَزَنى بِأُمِّهِ” ifadesi şeddesiz okunduğunda “annesiyle zina etmek” anlamına gelirken şeddeli okunduğunda (وَزَنّى بِأُمِّه) “birinin annesine zina isnad etmek”, “annesinin zina ettiğini söylemek” anlamlarına gelmektedir. Bu bilgilerle birlikte değerlendirildiğinde Hz. Peygamber’in zinanın 70 küsur çeşit olduğunu, bunun en hafifinin ise bir kişinin annesine zina isnadında bulunmak olduğunu söylediği düşünülebilir. Bu terkibin Arapça karşılığı “الزنا سبعون حوبا أَعْظَمَ النَّاسِ عِنْدَ اللهِ فِرْيَةً رَجُلٌ نَفَى رَجُلاً مِنْ أَبِيهِ وَزَنّى بِأُمِّهِ” biçiminde ifade edilebilir.”[24]
Buraya kadar verdiğimiz tespit ve değerlendirmelerden hareketle
“faizin zinadan daha büyük günah olduğu hatta kişinin Kâbe’de öz annesiyle zina etmesine denk geldiği” yönünde Hz. Muhammed’e izafe edilerek nakledilen rivâyetlerin muhtemel dönüşüm senaryosuna dair genel bir değerlendirme yapmak mümkün görünmektedir.
Buna göre rivâyetlerin naklinde ilk sorunun “الزِّنَا” kelimesinin “الرِّبَا” olarak okunmasından kaynaklı bir tashif sonucu ortaya çıktığı izahtan varestedir.
Geriye rivâyetlerin bazı âlimler tarafından münker addedilmesine neden olan “kişinin annesiyle zina etmesine denk bir günah olduğu” benzetmesini izah etmek kalmaktadır. Burada iki senaryodan bahsedilebilir. Bunlardan ilki zayıf olmakla birlikte bu rivâyetlerde maḳt nikâhına atıf yapılmış olmasıdır. İkinci ve bizce daha güçlü seçenek yukarıda temas ettiğimiz Hz. Âişe’den benzer mevzuda nakledilen rivâyetteki “زَنَى” fiilinin şeddesiz okunması ve bunun taktî, maʿnen rivâyet ve bazı ilave yorumlarla nakledilmesinin mezkûr nakil sorununa yol açtığını ifade etmektir.
Bunun Sünnî ya da Şiî bazı iyi niyetli! vaizler ve halk hikâyecileri (ḳuṡṡâṡ) tarafından “öz annesiyle zina etme” benzetmesine Kâbe’yle ilişkili motifler eklenerek nakledilmesi ve “الزِّنَا” kelimesinin “الرِّبَا” olarak okunması neticesinde buradaki ribâ kelimesinin çağdaş dönemde her türden banka faiziyle özdeş görülmesi, durumu daha da kaotik hâle getirmiştir. Kanaatimizce Kur’ân’ın nüzul döneminde cari ribâ uygulamalarıyla günümüz ekonomilerinde uygulanan faiz arasında mahiyet farkı vardır. Bu durum faizin her yönüyle ribâ olarak kabul edilmesi gerektiği yönündeki yaklaşımlara ihtiyatla yaklaşılması gerektiğine işaret etmektedir.[25]
İlgili rivâyetlerin deforme olmasına kapı aralayan nedenlere işaret ettikten sonra bunun Türkiye’de din diline yansımasına dair birkaç örnek üzerinde durmak mevzuyu din sosyolojisi bağlamında tasvir etmeye de imkân tanıyacaktır.
“Faizin Kişinin Annesiyle Zina Etmesine” Denk Bir Günah Olduğuna Dair Rivâyetin Din Diline Yansımasına Dair Örnekler
Faizin kişinin annesiyle zina etmesine denk bir günah olduğu yönündeki rivâyetin farklı kimliklere ve İslam anlayışlarına sahip isimler tarafından çeşitli üslup farklılıklarıyla kullanıldığına şahit olunmaktadır. Kontrolsüz Nas Kullanımı’nın en bariz gözlemlenebildiği alanın yeni medya araçları olduğunda şüphe yoktur. Burada yazılı ve görsel medyada ön plana çıkan birkaç popüler isim üzerinden meseleyi örneklendirmek istiyoruz.
3.1. Cevat Akşit Örneği
İlk olarak GAYE Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Prof. Dr. Cevat Akşit’le başlamak istiyoruz.
Akşit, bir konuşmasında kendisine “Eşimi ani şekilde kaybettim. Bir miktar parayı bankaya yatırdım ve kâr payı aldım. Onunla geçiniyorum. -Bana- bağlanan maaş çok az, buna devam etmeli miyim?” diye soran muhatabına şu cevabı vermiştir: “Kesinlikle! Kesinlikle böyle yapma güzel kardeşim! Faiz haramdır. Faiz yiyen adam, evet efendim, ben söylüyorum ama hadiste var. Kâbe-i Muazzama’da anası ile zina edenden daha kötü, diyor; peygamberin sözü bu. Bir hoca bu kadar söyleme ya diyor (gülüyor) ama peygamberin sözü bu efendim. Kâbe’de annesiyle zina edenden daha kötüdür faiz yiyen, diyor. Ben de mü’min kardeşime duyuruyorum. Faiz yemeyin efendim. Al onu git bir yere iş bul, o parayla ortaklık yap birisiyle. Öyle yap aman faizi yeme güzel kardeşim.”[26]
Akşit, başka bir vaazında da şu ifadeleri kullanmıştır: “Faizsiz ticaret olur mu hocam yav? Sen bu işlerin içinde değilsin, diyor. Faizsiz ticaret olur mu? Olur, olmayacak şeyi Allah emretmez. Faizsiz de ticaret olur arkadaş. Ama o hâle gelmiş ki faiz normalleşmiş, “Faizin en basiti, hadis; anasıyla cinsel ilişkide bulunmaktır, diyor peygamberimiz. Ondan daha ağırdır. Buyurun, insan anasıyla böyle iş yapar mı yav? Bu insanlığa sığar mı yav? Hayvan mı bu? Hayvanlar yapar bunu. Sen öküz müsün, sığır mısın, eşek misin nesin? İnsansın. Bunu yapıyor. Faiz yemek bundan daha kötüdür diyor hadis, efendi! Ama normalleşmiş, bilinmiyor faizin böyle felaket bir şey olduğu.”[27]
İlk yaptığımız alıntıda soruyu soran kâr payı alarak geçimini sağlayabileceğini düşünmekte, Akşit de benzer fikirde olduğundan kendisini haram olan faizle geçinmektense yatırım yapmaya yönlendirmektedir. Halk arasında mevduat faizi alarak geçinilebileceği hatta bu yolla zenginleşebileceği yönünde yaygın bir kanaat mevcuttur. Çoğu vaiz de halkla bu konuda fikir ortaklığına sahiptir. Ancak itibari paraya uygulanacak mevduat oranları ilgili ülkenin enflasyon oranlarıyla ilişkili olduğundan parasını mevduata yatıran birisi hakikatte parasının değerini korumak dışında bir fayda elde edememektedir. Hatta Türkiye gibi bazı dönemlerde negatif reel faiz (enflasyon oranının altında) uygulayan ülkelerde parasını mevduata yatıran birisi sahip olduğu paranın alım gücünü dahi koruyamamaktadır. Ancak Akşit, soruyu yönelten kişiye Hz. Muhammed’e ait olduğuna dair hiçbir kuşku duymadığı rivâyeti nakletmekte ve vadeli mevduat hesap açmanın kişinin Kâbe’de annesiyle zina etmesine denk olduğu uyarısında bulunmaktadır. Akşit’in ikinci alıntıda kullandığı üslup ve ifadeler ise daha ibretliktir.
3.2. Nureddin Yıldız ve Harun Serkan AktaşÖrneği
Fetva Meclisi adını taşıyan sitede Nureddin Yıldız’a yöneltilen bir soru şu şekildedir: “Hocam bir sohbetinizde faizle ilgili bir hadis paylaşmıştınız, ‘Faiz yiyen Kâbe’de annesiyle zina etmiş kadar büyük günah işlemiştir.’ diye. Bizim aile büyüklerinde imam olanlar çoğunlukta olduğu için bunun tartışması geçmişti, o hadisin sahih olmadığı ispatlandı gibi şeyler söylediler. Gerekçesi de Peygamber’imizin (as.) bir günahı başka bir günahla kıyaslamadığı şeklindeydi. Bu hadis sahih hadis midir ve Peygamber’imiz (as.) günahlarla ilgili kıyaslama yapmış mıdır?” Yıldız’ın bu soruya cevabı aşağıdaki gibidir:
“Bu hadis hiç yoktur diyelim; faiz basit bir günah mı olacak? Bu sorunun cevabından sonra meseleyi ele alabiliriz: Bu hadis, İbni Mâce ve Taberânî gibi kitaplarımızda mevcuttur. Hadisin sahih olduğunu söyleyen de bulunduğu gibi aksini söyleyen de vardır. Buharî’deki bir hadis düzeyinde sahih olmadığı açıktır. Yalnız mevzû değildir. Peygamber aleyhisselam Efendimiz’in günahları birbirine kıyaslamadığı ile alakalı söz ise ispatı zor bir iddiadır. Netice olarak ortada şu hakikatler vardır: Bu hadis zinanın hafif bir günah olmasını gerektirmiyor. Ortadaki mesele faizin zinayla kıyaslanabilecek çapta ağır bir günah olmasıdır. Hadis sahih olsa da olmasa da Kur’an’ımızın faizle ilgili hükümleri açıktır. Binaenaleyh meselenin tartışılmayı gerektirecek bir yönü yoktur. Allah yardımcımız olsun.”[28]
Nureddin Yıldız bu rivâyetin sıhhat bakımından bazı problemleri olmakla birlikte İbn Mâce ve Taberânî gibi kaynaklarda geçtiğini ifade etmektedir. Oysa bu rivâyetin bu kaynaklarda geçen tariklerinde “Kâbe” ilavesi mevcut değildir. Burada kişinin annesiyle zina etmesi benzetmesinin yeterince dikkat çekici olduğu dolayısıyla “Kâbe” ifadesinin mevcut olmasıyla olmaması arasında bir fark bulunmadığı yönünde bir itiraz yöneltilebilir. Ancak Müslüman âlimlerin rivâyetlerin isnad ve metin bakımından naklinde gözettikleri hassasiyet göz önünde bulundurulduğunda bu ifadenin yer aldığı bir rivâyetin ilgili eserlere atıfla nakledilmesinin mazur görülecek bir hata olmadığı teslim edilmelidir.
Bu rivâyeti “Kâbe” ögesi ekleyerek temel hadis kaynaklarına atıfla nakleden yalnızca Nureddin Yıldız değildir. Sosyal medyada ciddi takipçi sayısına ulaşan “Maksat 114” adlı hesabın sunucularından Harun Serkan Aktaş da bir konuşmasında bu rivâyeti “Kâbe” ilavesiyle Ḥâkim’in Mustedrek’ini kaynak göstererek kullanmaktadır.[29] Ancak önceki örnekte adı geçen İbn Mâce ve Taberânî’de olduğu gibi rivâyet, bu eserde de “Kâbe” ögesi olmaksızın nakledilmektedir:
Bu örnek, rivâyetlerin kullanımında hâkim özensizliğin kaynaklardaki formlarına dahi sadakat gösterilmediğini göstermesi bakımından câlib-i dikkattir. Zira birçok vaiz, bir rivâyeti kullanırken yaygın formlarını esas kabul etmekte; dönüp refere edildiği kaynaklardan bunun teyidi yapma ihtiyacı dahi hissetmemektedir. Din dilini kullanan medya vaizlerinin muhaddislerin ilgili rivâyetlerin sıhhatine dair kanaatlerini yeterince dikkate almaması da başka bir sorundur. Zira hadis kaynakları metninde nekâret bulunan rivâyetlerin tenkidine dair çok sayıda değerlendirmeyi ihtiva etmektedir. İnceleme konusu yaptığımız rivâyetin bazı tarikleri özellikle “Kâbe” ögesinin yer aldığı varyantları da bu kabîldendir.
3.3. Halil Konakçı Örneği
İmam-hatiplik görevine ilaveten yürüttüğü medya vaizliği/fenomenliğinde hatırı sayılır bir takipçi sayısına ulaşan Halil Konakçı, bir konuşmasında şu ifadelere yer vermektedir: “Bir dirhem faizin günahı 30 küsür tane zinadan daha büyüktür. Daha kötüsünü daha ağırını söyleyeyim. Ben bu hadis-i şerifi söylediğim zaman başka bir görev yerimde hemen şikâyet olmuştu, gene söyleyeyim ben korkmuyorum çünkü şikâyetten. Başka bir hadis-i şerifte bir Müslümanın diyor faizi, bir dirhem faizi, Müslüman olduğu hâlde Kâbe’nin yanında, Kâbe’nin yanında annesiyle zina etmek kadar günahtır. Ben bunu söyledim, şikâyete öyle yazmış. Biz anamızla zina mı ediyoruz? Ulan! ben ananla zina mı ediyon dedim sana? Günahının boyutu o kadar, bunu yapmazsın ama bir dirhem faizin günahı bu beyler! Neye bulaştığınızı bilin. Yarın ahirete gittiğinizde böyle hesaba çekecek Allah bizi. Bugün şeriatı beğenmiyor olabilirsin, istemiyom da diyebilirsin, kâfir olabilirsin, özgürlük var çünkü. Ama yarın toprağın altında gözünü yumduktan sonra artık şeriatla muamele göreceğiz hepimiz. Beğensen de beğenmesen de istesen de istemesen de ahiretteki hesap şeriatla olacak.”[31]
Din dilini kullanan konuşmacıların entelektüel düzeyi düştükçe dinî metinleri özensiz kullanma ve hitap dilinde argo ve nezaketsiz ifadelere yer verme oranı artmaktadır. İnceleme konusu yaptığımız rivâyet kümesinde Konakçı’nın naklettiği formda bir metin mevcut değildir. Konakçı, ilgili rivâyetin senedsiz nakledilen “Kâbe” ögesinin ilave edildiği formunun çağdaş bir varyantını üretmekte beis görmemektedir. Kesin inançlılık vaizlerde gözlemlenen en bariz niteliklerden biridir. Düşünme yetisini zayıflatan bu zaaf, vaizleri geleneğe yaslanmanın sağladığı öz güvenle kendi babasına ya da atalarına izafe etmekten imtina edecekleri nice ifadeyi İslam’a davet adıyla Allah’a, Hz. Muhammed’e ya da sahâbeye nispet edecek noktaya getirmektedir. Bu, bazı vaizlerin kitleleri etkileyerek elde edecekleri nimetler için tüm kutsallarını araçsallaştırmaya hazır olduklarının en açık göstergelerindedir.
Zira uydurma hadis rivâyetlerini ihtiva eden eserlerde dahi izine rastlanmayan çağdaş hadis rivâyetleri uydurmanın ve naklettikleri bir sözün, muhatapları nezdinde Hz. Muhammed hakkında ne tür algıya yol açacağını umursamamanın başka şekilde izah edilmesi mümkün değildir. Hz. Muhammed’in insanlık nezdinde örnek bir tarihî figür olarak görülmesini engelleyen etkenlerin başında, ona tarihî şahsiyetiyle ilişkilendirilemeyecek söz, fiil ve takrirleri nispet etmek gelmektedir. Bu bağlamda Konakçı’nın kendisini haklı gerekçelerle şikâyet eden muhatabına kulak verip naklettiği rivâyetin herhangi bir aslının olup olmadığı, varsa nasıl anlaşılması gerektiğini araştırmak gibi bir sorumluluğunun bulunduğu ortadadır.
3.4. Timurtaş Uçar Örneği
Yetmişli yıllardan itibaren İstanbul merkezli verdiği vaazlarla Türkiye toplumu üzerinde etkili olan Timurtaş Uçar’ın (öl. 2000) mevzuya dair bir konuşması şu şekildedir:
“Faiz almak için kuyruğa girenler, anasıyla zina etmek için kuyruğa girenler gibidir, diyor Muhammed Mustafa. Bu Allah’la savaşmaktır. Muhammed Mustafa’yla savaşmaktır. Bundan daha büyük bela olamaz Ümmet-i Muhammed’in başına gelen. Allah şeytana da lanet etmiş, faize de lanet etmiştir. Faizin yetmiş üç çeşidi var. O faizin en hafifinin vebali, günahı, şiddeti, nefreti, Kâbetullah’ın önünde anasıyla zina etmesinin günahına eşittir, diyor. Arafat’ta ihram ile Mina’da üç gün şeytanı taşlıyor, gelip bankanın önünde faiz için kuyruğa giriyor. Öyle hacılar var ki biz görüyoruz. Kâbe’nin etrafında yedi kere dönmüş tavaf etmiş bilmem hangi bankanın etrafında 70.000 kere tavaf etmiş. Bunlara hacı denir mi? Ne hacısı be! Yeryüzünde aldığı faizden, verdiği faizden, yediği faizden dolayı şeytanla temasta olduğundan dolayı şeytanın çarpmış olduğu ağzı bir tarafa burnu bir tarafa salyalar akıyor, her tarafı delinmiş, deşilmiş, kırılmış bir vaziyette şeytan çarpmış bir insan gibi mezarından kalkacak. Bütün yeryüzünün insanları o mezarından bu hâliyle kalkan insanların faiz yediğini derhal anlayacak, diyor. Anasıyla zina edenlerin kimler olduğunu mezarından kalkarken kimse anlamayacak da faiz yiyenlerin faizci olduğunu herkes anlayacak, daha mezar başında. Faizle münasebetlerinizi kesmezseniz, faizle alışverişinizi yakınlığınızı ortadan kaldırmazsanız o andan itibaren Allah ve Resul’üne savaş açtığınızı bilin.”[32]
Uçar, İslam’da yasaklanan ribâyla çağdaş dönemde itibari paraya uygulanan faizi özdeş gördüğünden muhataplarını faizli işlem yapmakla Allah ve Resul’üne savaş açmak arasında bir ikilemin içine sürüklemekte bir sakınca görmemektedir. Timurtaş Uçar, muhatap kitlesini ribâ yasağına karşı uyarmak gibi iyi bir niyete sahipken, kullandığı rivâyet en azından kullandığı biçimiyle Hz. Muhammed’e izafe edilecek nitelikte değildir. Buna modern dönem ekonomilerinde faizin ne türden müsbet ve menfî yönleri haiz olduğu ve ribâ yasağıyla hangi yönlerden ilişkilendirilebileceğine dair bilgi eksikliği de eklenince konuşmasının içeriği daha karmaşık hâle gelmekte, kullandığı üslup, tonlama ve vurgulamalarla mesele daha ibretlik bir durum arz etmektedir.
3.5. Kerem Önder Örneği
Sosyal medya vaizlerinden Kerem Önder, YouTube hesabından yayınladığı bir konuşmasında şu ifadelere yer vermektedir:
“Faiz altmış şubedir bunun en küçüğü kişinin Kâbe’de öz annesiyle zina etmesi gibidir. Allah’ın Peygamberi buyurdu. Sen bu Peygamber’e iman etmedin mi kardeşim? Altmış derece ve bunun en ufağını anlatıyor, artık üstünü sen hesap et diyor ümmetine. Vermek var, almak var. Elbette ki faiz almak, kan emmek kan emdirmek gibi değil. Ancak yine de büyük günahlardan. Sen de esnaf kardeşim varsa o POS makinan falan hemen sisteme gideceksin bankaya ne yapacaksın, kardeşim ben istemiyorum yarın yatsın, 36 gün sonra yatsın. Ben sana faiz maiz vermem, kanımı emdirmem, benim kanım seni zehirler, diyeceksin. Bu adama bunu söyleyeceksin. Allah’ımız buyurdu: Faiz yiyenler ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Kabirden kalkacak olanlar faize bulaşmışsa, almışsa ya da vermişse kabirden nasıl kalkacak diyor Allah Teâlâ, cin çarpmış gibi. Hiçbir âyetinde Allah o içkiyi içenler cin çarpmış gibi kalkar demez, bu onların alışveriş de faiz gibidir demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır.”[33]
Önder örneğinde de esnafa POS makineleriyle işlem yapmama uyarısında bulunulmakta ve Hz. Muhammed’in banka faiziyle işlem yapılmasını kişinin öz annesiyle birliktelik kurmasına benzettiği ileri sürülmektedir. Vaizler genellikle toplumsal gerçeklikten uzak müreffeh hayat süren sınıfa dâhildirler. Ya da ilişkide oldukları sosyal çevre söyledikleri sözlerin ne derece uygulanma imkânına sahip olup olmadığını anlamalarına engel olacak bir sığlıktadır.
Vaaz dili, Hz. Muhammed dönemindeki hadiselerin çağdaş dönemde yeniden canlandırılması arzusunun eşlik ettiği bir motivasyondan beslenir. Bundan dolayı kural koyucu (normatif) nitelikteki naslar vaaz dilinde kullanılmaya daha elverişlidir. Vaazlarda ana temaların içki, kumar, ribâ yasağı ya da örtünme ve kadınları ilgilendiren hükümler gibi naslarda mündemiç fıkhî unsurlardan oluşması tesadüf değildir. Mesele nasların değinmediği bir mevzuya geldiğinde vaizlerin söyleyecekleri çok da bir sözü yoktur. Bundan dolayı muhataplarına her türlü sorunlarının çözümünü dinî naslarda aramaları gerektiğini telkin ederek, farkında olarak ya da şuursuz biçimde Hz. Muhammed ve sahâbe dönemindeki yaşanmışlığı yeniden canlandırma gayretine girmektedirler. Muhatapları sorunlarının çözümsüz kaldığını dile getirdiklerinde ise vaizlerin cevabı hazırdır: “Modern kültürün sorunlarını ortaya çıkaran biz değiliz, İslam değil. O hâlde çözümünden de bizler sorumlu değiliz.”
3.6. Mustafa Özbağ Örneği
Tasavvuf Vakfı çatısı altında faaliyetlerini sürdüren ve bazı platformlarda Mevlevi üstadı olarak tanıtılan Mustafa Özbağ, bir konuşmasında ilgili rivâyete atıfla şunları söylemektedir: “Ne diyor hadis-i şerifte: ‘Kim bir Müslümandan faiz alırsa annesiyle Kâbe duvarının dibinde zina etmiş gibi olur.’ diyor. Ondan sonra bu hadis-i şerife önce ilahiyatçılar karşı çıkıyor. Aklı üstün tutuyorlar çünkü vahyi değil. Vahyi üstün tutmuş olsa, vahyi üstün tutmuş olsa haramları yasaklar. Vahyi üstün tutmuyorsa, haramlar yasaklanmaz. Haramlar serbest, helaller yasaklı olur. Allah bizi affetsin. Yani o yüzden bizim bu noktada düşünmek veya hakikati aramak veyahut da doğruyu aramak, bizim bu noktada bir sıkıntımız yok. Bir Müslüman hakikati arar. Bir Müslüman doğruyu arar. Bir Müslüman hem ahlâki olarak en doğrusunu yaşamaya çalışır, hem de metafizik olarak en doğrusunu yaşamaya çalışır. Müslüman hem dünyevi hakikati arar hem de uhrevi hakikati arar. Müslüman aynı zamanda da bugünkü dilde söylüyorum manevi deyince anlaşılmıyor, metafizik olarak da hakikati arar. Müslüman buna mecburdur.”[34]
Özbağ’ın konuşmasında kişinin öz annesiyle Kâbe’de zina etmesine denk görülen faiz, Müslümanlardan alınan faizle sınırlandırılmıştır. “Kâbe duvarının dibi” ilavesiyle rivâyet yeni bir forma bürünür. Diğer dikkat çekici yön, Özbağ’ın ilahiyatçılar dediği bir zümreyi bu rivâyete karşı çıktıkları gerekçesiyle eleştirmesidir. Zira ona göre ilahiyatçılar aklı üstün tuttuklarından, vahyi ikincil sınıfta görmekte, bundan dolayı da vahiy olan bu rivâyeti ya da faiz yasağını kabule yanaşmamaktalardır. Özbağ’ın manevi kelimesinin anlaşılmadığını vurgulayarak yerine kullanmayı tercih ettiği metafizikten ne anladığı ise bir muammadır.
3.7. Süleyman Ateş ve Hasan Damar Bilgi Örneği
Habertürk Gazetesi’nin (2 Kasım 2006) tarihli “Hurafeyle soydular” başlığını taşıyan haberde, mevzu hakkında görüşlerine değinilen isimlerden birisi Prof. Dr. Süleyman Ateş’tir. Ateş, önceki örneklerdekinin aksine ilgili rivâyeti faizden sakındırmak için kullananları tenkit etmekte ve bu sözü hurafe olarak tavsif etmektedir.[35]
Haberde YİMPAŞ mağdurlarına atıfla “faizsiz kazanç” adı altında muhafazakâr kesimin nasıl mağdur edildiği 32. Gün programı referans gösterilerek anlatılmaktadır. Burada adı geçen isimlerden birisi Millî Görüş Teşkilatı kurucularından olduğu ifade edilen Hasan Damar Bilgi’dir. Bilgi, haberde yer alan bilgiye göre İslâmi Holding adı altında faaliyet gösteren kurumlar için para toplamak maksadıyla Almanya’nın Köln kentinde bir camide yaptığı konuşmada şunları söylemiştir:
“Devlet faiz müesseselerini kurup ülkemin her tarafına bankalar yayacak. Fakir fukaranın parasını bankalarda toplayıp ve İstanbul’daki Yahudilere getirecek, milleti sömürtecek, fakat din adamı tarafsız olacak. Peki faizi yasak eden kim? Allah. Peki Cihan Peygamberi ne diyor? ‘Faizin bir tek zerresini alan, aldığı zaman onu yiyen Kâbe yolunda anasıyla zina etmiştir.’ diyor peygamberimiz. Efendi nasıl para istiyorsun Amerika’dan sen, devlet olarak. Nasıl Amerika’dan faizle para istiyorsun sen? Hâlimize bak! Onun için diyor ki Başbakan: Din adamı tarafsız olacak diyor, siyasete karışmayacak, camide böyle şeyler konuşmayacak. Ne anlatacak? Abdestle namazı. Din ayrı, devlet ayrı. Devlet dinsiz, devlet dinsiz olduğu için, dini olanlar devlete karışmayacak diyor.”[36]
Süleyman Ateş, Bilgi’nin sözleri hakkındaki yorumu sorulunca nakledilen rivâyetin hadis değil hurafe olduğunu söylemekte ve şu yorumu yapmaktadır:
“Faiz yetmiş çeşit günaha sebeptir. En hafifi kişinin anasıyla zina yapması gibidir ya da ‘Faiz yemek Kâbe yolunda anne ile zina etmektir.’ sözleri uydurma yani hurafedir. Peygamberimiz bu tür kaba, çirkin sözleri söylemez. Tefecilik yasaktır ama bu husus zaten Kur’an’da vurgulanmıştır. Peygamber’imiz Kur’an’ın dışında kendi nezaketine, kibarlığına ve hoş görüsüne aykırı olan benzetmeler yapmaz. Bunlar zaman içinde insanları ribâdan yani tefecilikten korumak için bazı vaizler tarafından üretilmiş sözlerdir. Bu tür sözlere terhib yani korkutma amacıyla söylenmiş sözler denilir. Bilginler bu tür sözlerde fazla titizlik göstermemişler. Çünkü amaçları insanları tefecilikten uzak tutmak. Onun için bu tür sözler kitaplara girmiştir ama bunlar Peygamber’in sözleri değildir. Kaldı ki; zina etmek günahtır, bu Kâbe önünde, arkasında olsun fark etmez.
Faiz ile ribâ arasında fark vardır. Riba, tefeciliktir. Faiz, kanunların koyduğu makul ölçüde olmak şartıyla olabilir.
Hurafelerle insanları kandırıyorlar. İnsanların parasını toplamak için uydurulmuş sözleri kullanmak, kendi çıkarlarına alet etmek günahların en büyüğüdür. İnsanların dini doğru öğrenmeye ihtiyaçları var, yoksa felaketler birbirini takip eder.”[37]
Ateş, diğer örneklerin aksine ilgili rivâyetin Hz. Muhammed’e ait olmadığı hükmüne varmaktadır. Buna göre ilgili rivâyet kümesi Hz. Muhammed’in genel tutum ve davranışlarına dair nakledilenlerle uyuşmadığından birer hurafedir. Türkiye’de rivâyet ilmine dair yürütülen araştırmalarda takip edilen en temel iki yaklaşımdan bahsedilebilir. İlki rivâyetlerin gelenekten tevarüs eden biçimleri ve şerhleri çerçevesinde kullanmaya meyilli bir damarı temsil ederken, bu bakış açısını sorunlu gören diğer yaklaşım büyük ölçüde gelenekte de bazı örneklerine rastlanılan metin tenkidi yöntemleriyle hareket etmektedir. Buna göre bir rivâyet herhangi bir tarikinin/varyantının muhtasar ya da mufassal bir metninin zahirî anlamı Kur’ân’a, akla ya da İslam’ın genel ilkelerine arz edilerek değerlendirilebilmekte ve buradan hareketle ilgili rivâyetin sıhhatine dair bir hükme varılabilmektedir.
Kanaatimizce iki yaklaşım da birtakım zaaflar taşımaktadır. İlkinde tarihî süreçte isnad ve metin bakımından bozulmalara maruz kalmış metinleri tespit edememe, gözden kaçırma riski yüksekken, ikincisi Müslüman âlimlerin bin bir güçlükle sonraki nesillere naklettikleri birikimi değersizleştirme tehlikesi taşımaktadır. Dikkat edilirse ribâ-zina ilişkisinin kurulduğu rivâyetler asılsız tarihî anlatılar değil; birer aslı olmasına rağmen nakil sürecinde belirli oranda deformasyona uğrayan metinlerdir. Bu bağlamda tetkiki yapılmamış bir rivâyeti din dilinde kullanmak kadar, alelacele asılsızlığına hükmederek değersizleştirmek de bir Kontrolsüz Nas Kullanımı örneğidir. İki yaklaşımda da rivâyetlerin ihtiva ettiği tarihî bilgi heba edilmektedir. Çözüm günümüz imkânlarından istifade ederek rivâyetleri isnad ve metin analizine tâbi tutmaktan geçmektedir.
Sonuç
Bu çalışmada işaret edilen rivâyet kümesinin tarihî süreçte geçirdiği muhtemel dönüşüm senaryosu, rivâyetlerin naklinde tashif, taktî ve maʿnen rivâyetin ne türden anlama sorunlarına yol açabileceğine dair önemli bilgiler ihtiva etmektedir. Kaynaklarda “zina”nın “ribâ” diye okunduğu çok sayıda sorunla malûl rivâyet vardır. Bu tashifin etkilediği rivâyetler ve bunun hadis şerh geleneği ve vaaz kültürü üzerindeki etkisi müstakil bir çalışmada ele alınabilecek genişliktedir.
Burada söz konusu tashifin daha sonraki dönemlerde ne tür ilavelere ve yorumlara konu olduğu ve bunun din diline hangi biçimlerde yansıdığı birkaç örnek üzerinden ele alınmaya çalışılmıştır. Bu çalışmada yer alan tespit ve değerlendirmeler üzerinden rivâyetlerin anlaşılmasında üç temel yaklaşım arasındaki farka dair bir farkındalığın oluşması en büyük temennimizdir. Hatırlanacak olursa muhafazakâr tutumu temsil eden ilk yaklaşım, tarihî şahsiyetleriyle bağdaşmayacak söz, fiil ve takrirleri Hz. Muhammed’e ve sahâbeye izafe etme, ikincisi ise dikkatli bir tetkikle bir aslının olup olmadığına dair bilgi edinilebilecek bir yapıda bulunan rivâyetleri son derece keyfi ve öznel yargılarla itibarsızlaştırma riski taşımaktadır. Önerimiz, isnad ve metin analizine dayanan, rivâyetlerin ulaşılabilen tüm tarikleriyle ve akraba rivâyetleriyle birlikte okunmasını hedefleyen bilimsellik gayesi güden yaklaşımlardır. Bu türden tetkiklere daha çok akademik yayınlarda rastlandığından, rivâyet ilmiyle iştigal eden gerek okuyucu gerekse araştırmacı pozisyonundaki her bireyin bu çalışmaların sıkı bir takipçisi olması zaruridir.
Banka faizini her yönüyle İslam’daki ribâ yasağıyla özdeş görüp bunun kişinin öz annesiyle zina etmeye denk bir günah olduğunu ileri sürmenin yalnızca dinî okuryazarlık değil, finansal okuryazarlık konusunda da bir yetersizliğe işaret ettiği açıktır. Bu türden örnekler yalnızca Hz. Muhammed ve ashabının tarihî şahsiyetlerinin çarpıtılmasına değil, konuya göre değişiklik arz etmekle birlikte muhatapların psiko-sosyal ve ekonomik kayıplara maruz kalmasına da yol açabilmektedir.
İnsanlık tarihine kabaca göz atıldığında, din adamlarının -istisnalar hariç- toplumun avantajlı kesimine dâhil oldukları gözlemlenir. Bu durum zaman zaman kötü devlet idaresinden kaynaklı sorunların yükünün dinî hitapla geniş halk kitlelerinin sırtına yüklenmesiyle neticelenebilmektedir. Bunu çalışmada ele aldığımız rivâyet üzerinden örneklendirecek olursak, günümüzde din adamlığını meslek edinmiş vaiz, hoca, şeyh vb. adlarla yazılı ve görsel medyada boy gösteren isimlerin mütemadiyen toplumu banka faizinin her türünden uzak durmaya davet ederken; irrasyonel ekonomi politikaları sonucu toplumun sistematik olarak fakirleştirilmesine söyleyecekleri bir sözü yoktur.
Yoksulluğun ve gelir dağılımındaki adaletsizliğin en yaygın olduğu toplumlarda hayatlarını idame ettiren vaizlerin mezkûr toplumsal sorunları görmezden gelerek ribâ=faiz denklemi üzerinden dindar kesimleri tehdit etmeleri yalnızca entelektüel değil, aynı zamanda ahlakî açıdan bir zaaf olarak okunmaya müsaittir. Dinî ve finansal okuryazarlık seviyesinde bir gelişim yaşanmadıkça “faizsiz helal kazanç” iddialarıyla yürütülen dolandırıcılık faaliyetleri ve bunların yol açtığı mağduriyetleri gidermek mümkün görünmemektedir. Kaynaklarda ve sözlü vaaz dilinde mevcut “ribâ=kişinin annesiyle zina etmesi” benzetmesi vb. sözlerin Hz. Muhammed’e (as.) izafe edilmesi ise en basit ifadeyle onun aziz hatırasına büyük bir hürmetsizliktir. Bu bağlamda rivâyetlerin doğru anlaşılması da her durumda tek başına yeterli olmamaktadır. İcra ettikleri meslekte din dilini kullanmak durumunda kalanların, sadece Hz. Muhammed dönemini değil, kendi içinde bulundukları nesnel dünyayı da çok iyi tanımaları gerektiği açıktır.
[1] Doç. Dr. Orhan Güvel, Osmaniye Korkut Ata Üniver. İlahiyat Fakültesi.
[2] Burada “kıraat farklılığı” âyetlerin Resmu’l-Mushaf’a uygun okuyuşlarına, “Mushaf farklılığı” ise buna muhalefet eden kıraat nakillerine karşılık gelmektedir.
[3] İsmail Erünsal, Orta Çağ İslam Dünyasında Kitap ve Kütüphane (İstanbul: Timaş Yayınları, 2018), 19-23.
[4] Werner G. Jeanrond, Teolojik Hermenötik, çev. Emir Kuşçu (İstanbul: İz Yayıncılık, 2007), 33.
[5] Bu ibarenin doğru okunuşuna dair tespitler Mehmet Apaydın’a aittir. Bu çalışmada Apaydın’ın çalışmasında yer alan tespit esas alınarak ilgili rivâyetlerin dönüşüm sürecinin muhtasar biçimde resmedilmesi hedeflenmektedir. Buna ilaveten rivâyetlerin mevcut formlarının din diline yansımasına dair örnekler üzerinden toplumun rivâyetlerle ilişki biçimi analiz edilecektir. Detaylı bilgi için bk. Mehmet Apaydın, “Ribânın Zinadan Daha Günah Olduğuna Dair Rivayetlerin Tetkiki”, BEÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi 11/2 (Aralık 2024), 425-451.
[21] Ebû Bekr Aḥmed b. el-Ḥuseyn b. ʿAlî Ḫusrevcirdî Beyhaḳî (öl. 458/1066), Şuʿabu’l-îmân, nşr. ʿAbdulʿaliyy ʿAbdulḥamîd (Riyad: Mektebetu’r-Ruşd, 2003), 7/105.
[22] Ebû ʿAbdullâh Muḥammed b. Yezîd el-Ḳazvînî İbn Mâce (öl. 273/887), Sunen, nşr. Heyet (Kahire: Dâru’t-Teʾṡîl, 2015), 3/466. Ayrıca bk. Ebû Bekr Aḥmed b. Ḥuseyn b. ʿAlî Ḫusrevcirdî Beyhaḳî (öl. 458/1066), Sunenu’l-kubrâ, nşr. ʿAbdullâh Turkî (Kahire: Merkezu Hicr, 2011), 21/204. Bu rivâyetin başka bir tarikinde şu ifadelere yer verilmektedir: “أَشد النَّاس عذَابا يَوْم الْقِيَامَة رجل هجا رجلا فهجا الْقَبِيلَة بأسرها” (Kıyamet gününde en şiddetli azaba düçar olacak kimse, bir adamı hicveden bununla yetinmeyip tüm bir kabileyi hicveden kimsedir.”
ʿAbdulḥaḳ b. ʿAbdurrahman b. ʿAbdullâh b. Ḥuseyn b. Saʿîd İbrâhîm Ezdî Endelusî İşbîlî İbnu’l-Ḫarrâṭ (öl. 581/1185), Aḥḳâmu’ş-şerʿiyyeti’l-kubrâ, nşr. Ebû ʿAbdullâh Ḥuseyn b. ʿUkkâşe (Riyâḍ, y.y., 2001) 3/153.
[23] Bu rivâyetteki “زنى” fiilinin şeddeli okunması gerektiğine dair bir yorum için ayrıca bk. Ebû’l-Ḥasan Muḥammed b. ʿAbdulhâdî Tatvî Nûruddîn Sindî (öl. 1138/1726), Kifâyetu’l-ḥâce fî şerḥi süneni İbn Mâce (Beyrut: Dâru’l-Cîl, ts.), 411.
[24] Mehmet Apaydın, “Ribânın Zinadan Daha Günah Olduğuna Dair Rivayetlerin Tetkiki”, 442-443.
[25] Bu mevzuda örnek bir değerlendirme için bk. Orhan Güvel, “Nas Bağımlılığı ve Metin Erksan ‘Sevmek Zamanı’ Filmi”, Nida Dergisi 214. Sayı (Nisan 2024), 83-97.
Çağdaş dünyada, manipülasyon bireylerin veya toplumların düşünce, duygu ve davranışlarını yönlendirme sanatı olarak ele alınırken; sosyal medya, siyaset ve kültür endüstrisi gibi alanlarda etkisini hissettirir. Zira böylesi bir yönelimi yorumlamak ise felsefenin sınırlarına dahil olan özgür irade, etik ve toplumsal dinamikler üzerine derin sorular doğurur.
Tarihin hiçbir aşamasında tek bir hakikat iddiası mutlak egemen olmamış; insanlar, toplumlar, devletler ve medeniyetler arası mücadele ve savaş mutlak anlamda son bulmamıştır. Varlık âleminde herşey zıddıyla kaim olmuştur. Gündüzün hikmeti gecede, imanın küfürde, sıcağın soğukta, bilginin cehalette saklıdır. İçtimai yaşamda da bu kural tarih boyunca geçerli olmuş, “Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan çıkar.” vecizesiyle izah edilmiştir.
Protest dinî müzik söyleminin hâkim teması olan zulümdür ve zulme karşı önerilen şey, kıyam ve cihattır. Şüphesiz zaman zaman sabırdan da bahsedilir ancak bu, kıyam ve cihat esnasında karşılaşılan acı ve işkencelere karşı sabretmek demektir. “Hayat iman ve cihat, alnımızın yazısı” denilerek cihada mahkûmiyet anlatılır.
“İhtiyaçlar ile bu ihtiyaçları karşılayan kaynaklar arasında bir uyumsuzluk vardır. İnsanın ihtiyaçları sınırsız, kaynaklar ise kıttır.” argümanı yıllarca üçüncü sınıf köşe yazarlarından sözde alanlarında uzman ekonomi profesörlerine kadar tüm kapitalist ideologlar tarafından savunulmuş, küçük revizyonlardan geçirilerek ders kitaplarında da yer almıştır.
Din Dilinde “Kontrolsüz Nas Kullanımı” Olgusu: “Faiz Yiyen, Annesiyle Kâbe’de Zina Etmiş gibidir.” Rivâyeti Örneği
Giriş
İslam’ın ortaya çıktığı dönemde yaşanan hadiselere dair bilgi içeren çok sayıda tarihî belge mevcuttur. Mushaf ve Mushaf dışında çeşitli eserlere dağılmış hâlde bulunan rivâyet malzemesi bunların başında gelir. Kur’ân âyetlerinin yazılı formunu ihtiva eden Mushaf, -kıraat ve Mushaf farklılıklarını istisna tutacak olursak-[2] büyük ölçüde statik bir metin yapısına sahiptir. Kur’ân âyetlerinin tefsir edilmesinde özellikle tâbiîn döneminden itibaren tebarüz eden zorluklar, âyetlerin metin yapısındaki değişimden ziyade sözlü bir hitapken, yazılı bir kitaba dönüşen Kur’ân âyetlerinin ilk söylendiği tarihî bağlamına, başka bir deyişle nüzul ortamına dair bilgi eksikliğinden kaynaklanır. Kur’ân’ın nüzul dönemiyle dolaylı muhatapları arasındaki zamansal ve kültürel mesafe açıldıkça âyetlerin özgün anlamlarını tespit daha da güçleşmektedir.
Bu türden metinlerin nakledilmesinde ilk dönemlerden itibaren âyetlerin naklindekine benzer bir standardizasyon sağlanamamıştır. Bu durum hâliyle ilgili metinlerin isnad ve metin bakımından muhtelif sebeplerle deformasyona uğrayarak nakledilmesiyle sonuçlanmıştır. Rivâyetlerin nakledilme sürecinde soruna yol açan olguların başında ihtisar, taktîʿ, maʿnen rivâyet, idrâc ve tashife ilaveten müstensih müdahaleleri ve muhakkik hataları gelmektedir. Bundan dolayı rivâyetlerin kaynaklarda mevcut formları her zaman doğrudan kullanılmaya uygun değildir. Ancak bir tetkik sürecinden sonra kullanılabilir hâle gelmektedir. Bu, tarihî bağlamına vâkıf olunamayan Kur’ân âyetleri için de geçerlidir.
Dolayısıyla gerek âyetlerin gerekse rivâyet malzemesinin dinî irşad ve öğretim faaliyetleri ya da akademik araştırmalarda kullanılabilmesi için bir tetkik sürecinden geçmesi gerektiği açıktır. Bu dikkate alınmadan yapılan iktibaslar, ilgili metinlerin ihtiva etmediği, maksadı aşan çok sayıda açıklamaya (tefsir) ve yorumlamaya (tevil) kapı aralamakta, sonuç olarak “Kontrolsüz Nas Kullanımı” diye isimlendirmeyi tercih ettiğimiz tablo ortaya çıkmaktadır. Buna göre “Kontrolsüz Nas Kullanımı”: Bir nassın ilmî tetkik süzgecinden geçirilmeden, gelenekten devralınan biçimleri ve bunlar üzerine yapılan yorumlar üzerinden dolaşıma sokulması, bir dinî öğretim ya da bilimsel araştırma materyali olarak işlev görmesi anlamına gelmektedir.
Bilindiği üzere rivâyetlerin nakli, ilk dönemde yalnızca sözlü sonraki dönemlerde hem yazılı hem sözlü, özellikle H. III. asırdan itibaren büyük ölçüde yazılı olarak nakledilmiştir. Bu bağlamda İsmail Erünsal’ın sözlü kitap-yazılı kitap ayrımını hatırlamakta fayda vardır.[3] Buna göre hicri ilk iki asırda tedavülde olan rivâyetlerin nakli, büyük ölçüde bir râvinin/hocanın yazıdan/kitabetten de belirli ölçüde destek alarak hafızaya dayalı olarak bildiklerini talebelerine aktarmasından ibarettir. Ortada henüz yazılı kitap olarak görülebilecek bir eser mevcut değildir. Bunda Arap yazısının tarihî gelişiminin payı yadsınamaz. Neticede sözlü biçimde nakledilmeleri ve yukarıda temas ettiğimiz başka nedenlerden ötürü rivâyetlerin isnad ve metin yapılarında bazı bozulmalar ortaya çıkmıştır.
Günümüzde gerek erişilebilir durumda bulunan klasik eserlerin sayısındaki artış gerekse dijitalleşmenin sunduğu imkânlardan ötürü bu bozulmaları tespit etmek daha kolay hâle gelmiştir. Söz konusu değişim, herhangi bir nedenden dolayı bağlamından koparılmış bir rivâyetin ait olduğu tarihî vakayla dolayısıyla akraba rivâyet kümeleriyle ilişkisinin yeniden inşa edilmesine ya da yanlış okuma ve nakletmekten kaynaklı deformasyonların tespit edilmesine imkân tanımaktadır. Bu durum -müslim ya da gayrimüslim olsun fark etmez- rivâyetlerin çağdaş muhataplarına tetkiki yapılmamış nasları kullanırken son derece dikkatli olmak gibi ağır bir sorumluluk yüklemektedir. Diğer türlü, Kur’ân âyetlerini de hesaba katarsak nasları, Hz. Muhammed’in ve muhataplarının tarihî gerçekliğiyle herhangi bir surette ilişkisi kurulamayacak biçimde tefsir (açıklama) ve tevil (yorumlama) etmek, diğer bir deyişle aşırı yorumlara başvurmaktan korunmak pek imkân dâhilinde değildir.
Tabii ki bu, hermenötik tabirle söyleyecek olursak “iyi niyetli okuyucular”ın gözeteceği bir hassasiyettir. Zira Werner G. Jeanrond’un ifade ettiği üzere:
“Okuma, sadece edimde bulunma ve yeniden edimde bulunmanın eşit kabiliyetini sahiplenen iki eşit partner arasındaki bir konuşma değildir. Bir metin, daha çok örneğin, ideolojik okurlar tarafından bütünlüğüne yöneltilen tecavüzler karşısında kendini savunamayan biraz daha zayıf bir partnerdir. Nihayet, okuma edimi boyunca metne, anlamını açığa çıkarması için bir okur tarafından yetki verilir.”[4]
Bu kısa girişten sonra Kontrolsüz Nas Kullanımı’na örneklik teşkil edebilecek biçimlerde nakledilen bazı rivâyetlerin incelemesine geçebiliriz.
Rivâyetlerin naklinde deformasyona yol açan sorunlardan biri “tashif” olgusudur. Tashif: “Birbirine benzeyen harflerden oluşan -Arapça- kelimelerin nokta veya harekelerinin değiştirilerek yazılması”[6] olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmanın odak noktasını tashif, maʿnen rivâyet ve çeviri yoluyla Türkçeye “Faiz yiyen annesiyle Kâbe’de zina etmiş gibidir.” biçiminde yansıdığı tespit edilen rivâyetin dönüşüm süreci oluşturmaktadır. Bu süreci tasvir etmek mevzuyla ilişkili diğer bazı rivâyetlere de atıfta bulunmayı zorunlu kılmaktadır. Burada sırasıyla söz konusu rivâyetlerin kaynaklarda mevcut formlarına ve doğru okunuşlarına temas edilmeye çalışılacak, sonrasında bunun dönüşüm aşamalarına işaret edilerek din diline yansımasına dair bazı çarpıcı örnekler üzerinde durulacaktır.
Bir rivâyetin sebeb-i îrâdını ortaya çıkarmak ancak muhtelif tariklerini isnad ve metin analizine tâbi tutmakla mümkündür. Bu yeterli olmazsa ilgili rivâyetin ilişkili olması muhtemel diğer rivâyetlerle mukayesesine ihtiyaç duyulabilir. Bu çalışmada ele alınacak örnek, noktalama hatalarının başka birtakım unsurların da etkisiyle ne türden sorunlara yol açabileceğini göstermesi bakımından önemlidir.
İnceleme konusu yaptığımız rivâyetlerde yanlış anlamaya yol açan ilk tashifin Arapçada noktasız hâlleri arasında biçim farklılığı bulunmayan ribâ “ربا” ve zina “زنا” kelimelerinin karıştırılmasından kaynaklandığını vurgulamakta fayda vardır. Rivâyetler, bu yanlış okuma neticesinde maʿnen rivâyet, çeviri tasarrufları ve bazı lafız ilavelerinin de etkisiyle maksadını aşan anlamlara evrilmiş, hadis şerhlerinde ve din dilinde bu bağlamda ele alınmıştır. Bu rivâyetlerin kaynaklarda en sık kullanılan formlarından biri aşağıdaki rivâyettir:
Ebû Hureyre Rivâyeti 1. Örnek Tarik
“حَدَّثنا ابنُ أَبِي زَائِدَةَ، عَنْ عَبْدِ اللهِ بْنِ سَعِيدٍ الْمَقْبُرِيِّ، عَنْ جَدِّهِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّ النَّبِيَّ صَلى الله عَليهِ وسَلمَ، قَالَ: الرِّبَا سَبْعُونَ حَوْبًا أَيْسَرُهَا نِكَاحُ الرَّجُلِ أُمَّهُ، وَأَرْبَى الرِّبَا اسْتِطَالَةُ الرَّجُلِ فِي عِرْضِ أَخِيهِ”
Türkçesi: “Ribâ, yetmiş çeşit günahtır. En hafifi bir adamın annesini nikâhlamasına eşittir. Ribânın en ağırı ise bir adamın kardeşinin ırzına dil uzatmasıdır.”[7]
Yine bu rivâyet yazılı ve görsel medyada gerek vaaz gerekse de İslam’ı karalama maksadıyla atıf yapılan rivâyetler arasında yer almaktadır. Rivâyetin muteber hadis kaynaklarında geçen tarikleri dikkate alındığında burada ribânın çok sayıda günah çeşidini mündemiç bulunduğu, bunlardan en hafifinin birinin öz annesiyle zina etmesine denk bir günah olduğuna işaret edilmektedir. Devamında ise ribânın en ağır olanının bir mü’minin ırzına/namusuna dil uzatmakla ilişkilendirildiği görülmektedir.
Ribâyla zina ve birinin ırzına dil uzatmanın mukayese edilmesi hadis şarihleri tarafından kısmen de olsa eleştirilere maruz bırakılmış olmakla birlikte[8] rivâyetin çoğu tariki muteber kaynaklarda anlamın aşağı yukarı aynı kalacağı şekilde nakledilmiştir. Bunda hadis otoritelerinin rivâyetlerin doğru okunuşu ve naklinde gösterdikleri hassasiyete duyulan güvenin etkisi yadsınamaz. Ancak kaynaklarda aynı rivâyetin farklı noktalanarak okunduğuna dair örnekler yok değildir. Gerek bu örnekler gerekse rivâyetlerin metninde atıf yapılan mevzuların ribâdan çok zinayla ilişkili olması ilgili rivâyet kümesinin naklinde tashiften kaynaklı bir sorun olduğu yönündeki tespitin dayandığı en önemli iki delildir.
Şimdi mevzunun daha iyi anlaşılmasına katkı sunacağını umduğumuz bazı mukayeselere yer vermek istiyoruz. Bu farklı okumaya dair yukarıda bir tarikine işaret ettiğimiz Ebû Hureyre’den nakledilen başka bir tarikle başlamak isabetli olacaktır:
Ebû Hureyre Rivâyeti 2. Örnek Tarik
“وَعَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ – صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ -: «إِنَّ مِنْ أَزْنَى الزِّنَا اسْتِطَالَةَ الْمَرْءِ فِي عِرضِ أَخِيهِ»”
Türkçesi: “Zinanın en ağırı birinin kardeşinin ırzına dil uzatmasıdır.”[9]
Bu rivâyetteki ifadelere dikkat edilecek olursa bir önceki Ebû Hureyre tarikiyle bire bir aynıdır. Tek fark bir öncekinde “أَرْبَى الرِّبَا” olarak noktalanan ibare bu tarikte “أَزْنَى الزِّنَا” diye okunmuştur. Yine Ebû Hureyre’den gelen aşağıdaki iki farklı tarikte benzer bir noktalama farklılığına rastlanır:
Ebû Hureyre Rivâyeti 3. Örnek Tarik
“- عبد الله بن زياد أخبرنا عكرمة بن عمار عن يحيى بن أبي كثير عن أبي سلمة بن عبد الرحمن عن أبى هريرة عن النبي صلى الله عليه و سلم الربا سبعون بابا أصغرها كالذي ينكح أمه ”
Türkçesi: “Ribâ yetmiş babdır. En küçüğü birinin, annesini nikâhlamasına denktir.”[10]
Ebû Hureyre Rivâyeti 4. Örnek Tarik
“قال حدثني عبد الله بن زياد أخبرنا عكرمة بن عمار أبو عمار عن يحيى بن أبي كثير عن أبي سلمة عن أبي هريرة رضي الله عنه عن النبي صلى الله عليه وآله وسلم أنه قال الزنا سبعون باباً أصغرها الذي ينكح أمه”
Türkçesi: “Zina yetmiş babdır. En küçüğü birinin annesini nikâhlamasına denktir.”[11]
Bu ikili okuma biçimi Ebû Hureyre rivâyetiyle sınırlı değildir. Hz. Âişe ve Yûsuf b. ʿAbdullah b. Selâm’dan da benzeri durum arz eden nakiller aktarılmıştır. Aşağıda Hz. Âişe’den nakledilen bir rivâyetin iki farklı tarikine yer verilmiştir:
Hz. Âişe Rivâyeti 1. Örnek Tarik
“حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ سَلَمَةَ حَدَّثَنَا أَبُو كُرَيْبٍ حَدَّثَنَا مُعَاوِيَةُ بْنُ هِشَامٍ، عَنْ عَمَّارِ بْنِ أَنَسٍ، عَنِ ابْنِ أَبِي مُلَيْكَةَ، عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لِأَصْحَابِهِ: أَيُّ الرِّبَا أَرْبَى عِنْدَ الله؟ قالوا: الله ورسوله أعلم قال: أربى الربا، عند الله استحلال عِرْضِ امْرِئٍ مُسْلِمٍ، ثُمَّ قَرَأَ وَالَّذِينَ يُؤْذُونَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِغَيْرِ مَا اكْتَسَبُوا فَقَدِ احْتَمَلُوا بُهْتَانًا وَإِثْمًا مُبِينًا”
Türkçesi: “Hz. Muhammed, ashabına: ‘Allah katında ribânın en ağırının ne olduğunu biliyor musunuz?’ diye sordu. Orada bulunanlar: ‘Allah ve Resulü en iyi bilendir.’ diye cevap verdi. Hz. Muhammed bunun üzerine: ‘Ribânın en ağırı bir Müslümanın ırzını helal saymaktır.’ diyerek ‘İşlemedikleri bir suçtan ötürü mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara eziyet edenler apaçık bir bühtan ve büyük bir günah üstlenmiş olmaktadır.’ Ahzâb 33/58 âyetini okudu.”[12]
Hz. Âişe Rivâyeti 2. Örnek Tarik
“حَدَّثنا أَبُو كُرَيْبٍ، حَدَّثنا مُعَاوِيَةُ بْنُ هِشَامٍ، عَنْ عِمْرَانَ بْنِ أَنَسٍ المَكِّيِّ، عَنِ ابْنِ أَبِي مُلَيْكَةَ، عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلى الله عَليه وسَلم لأَصْحَابِهِ: تَدْرُونَ أَزْنَى الزِّنَا عِنْدَ اللهِ؟ قَالُوا: اللهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ، قَالَ: فَإِنَّ أَزْنَى الزِّنَا عِنْدَ اللهِ اسْتِحْلَالُ عِرْضِ امْرِئٍ مُسْلِمٍ، ثُمَّ قَرَأَ: {وَالَّذِينَ يُؤْذُونَ المُؤْمِنِينَ وَالمُؤْمِنَاتِ بِغَيْرِ مَا اكْتَسَبُوا}”
Türkçesi: “Hz. Muhammed, ashabına: ‘Allah katında zinanın en ağırının ne olduğunu biliyor musunuz?’ diye sordu. Orada bulunanlar: ‘Allah ve Resulü en iyi bilendir.’ diye cevap verdi. Hz. Muhammed bunun üzerine: ‘Zinanın en ağırı bir Müslümanın ırzını helal saymaktır.’ diyerek ‘İşlemedikleri bir suçtan ötürü mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara eziyet edenler…’ Ahzâb 33/58 âyetini okudu.”[13]
Yûsuf b. ʿAbdullah b. Selâm’dan nakledilen bir rivayette benzer durum söz konusudur:
Yûsuf b. ʿAbdullah b. Selâm Rivâyeti 1. Örnek Tarik
“حَدَّثَنَا مُحَمَّدُ بْنُ مُوسَى الْأُبُلِّيُّ قَالَ: ثَنَا عُمَرُ بْنُ يَحْيَى الْأُبُلِّيُّ قَالَ: ثَنَا جَعْفَرُ بْنُ سُلَيْمَانَ الضُّبَعِيُّ، عَنْ سَعِيدٍ الْجُرَيْرِيِّ، عَنْ بَحْرِ بْنِ مِرَارٍ، عَنْ يُوسُفَ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ سَلَامٍ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: «إِنَّ أَرْبَا الرِّبَا اسْتِطَالَةُ أَحَدِكُمْ فِي عِرْضِ أَخِيهِ الْمُسْلِمُ»”
Türkçesi: “Ribânın en ağırı sizden birinin Müslüman kardeşinin ırzına dil uzatmasıdır.”[14]
Yûsuf b. ʿAbdullah b. Selâm Rivâyeti 2. Örnek Tarik
“وَعَنْ يُوسُفَ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ سَلَامٍ، عَنِ النَّبِيِّ – صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ – قَالَ: ” «إِنَّ أَزْنَى الزِّنَا اسْتِطَالَةُ أَحَدِكُمْ فِي عِرْضِ أَخِيهِ الْمُسْلِمِ»”
Türkçesi: “Zinanın en ağırı sizden birinin Müslüman kardeşinin ırzına dil uzatmasıdır.”[15]
Burada ribâdan elde edilecek bir dirhemin otuzdan fazla zina etmeye denk geldiğinden bahseden rivâyetlere dair de bir örnek vermek açıklayıcı olacaktır. ʿAbdullah b. Mesʿûd’dan nakledilen rivâyetin bir tariki aşağıdaki gibidir:
ʿAbdullah b. Mesʿûd Rivâyeti 1. Örnek Tarik
“أخبرنا عبد الرزاق، قَالَ: أَخْبَرَنَا مَعْمَرٌ، عَنْ عَطَاءٍ الْخُرَاسَانِيِّ، عَن رَجُلٍ، عَنْ عَبدِ اللهِ بْنِ مَسْعُودٍ قَالَ: الرِّبَا ثَلاَثٌ وَسَبْعُونَ حُوبًا، أَدْنَاهَا حُوبًا كَمَنْ أَتَى أُمَّهُ فِي الإِسْلاَمِ، وَدِرْهَمٌ مِنَ الرِّبَا كَبِضْعٍ وَثَلاَثِينَ زِنْيَةً”
Türkçesi: “Ribâ yetmiş üç çeşit günahtır. En hafifi İslâm’da bir kimsenin annesiyle zina etmesine eşittir. Ribâdan kazanılan bir dirhem otuz küsur kez zina etmeye denktir.”[16]
Bu rivâyette diğerlerinden farklı olarak ribâdan kazanılan bir dirhemin defalarca zina etmeye eşit olduğu yönünde bir temaya yer verilmektedir. Tespit edebildiğimiz kadarıyla bu ifadenin geçtiği rivâyetlerin muhtelif tariklerinde diğer örnek rivâyetlerde görüldüğü gibi alternatif bir noktalamaya rastlanmamaktadır. Ancak gerek rivâyet metninin başındaki “الرِّبَا” kelimesinin benzer rivâyetlerin bazı tariklerinde “الزِّنَا” olarak noktalanması gerekse buradaki “الرِّبَا” kelimesinin “الزِّنَا” olarak okunmasının nüzul döneminin sosyo-kültürel durumuyla izah edilebilir bir durum arz etmesi, burada da benzer bir tashifin vuku bulmuş olmasını muhtemel kılmaktadır.
Hz. Muhammed’in İslâm’ı tebliğ ettiği dönemde bazı cariyelerin fuhuş sektöründe çalıştırıldığı hatta Nûr 24/33. âyette bunların fuhşa zorlanmasının nehyedildiği bilinmektedir. Bu bağlamda ilgili ifade, “الرِّبَا” yerine “الزِّنَا” olarak noktalanması durumunda, zinadan kazanılan paranın yani cariyelere fuhuş yaptırarak elde edilen bir dirhemin defalarca zina yapmaya denk bir günah olduğu anlamına gelecektir.
Çalışmamızın başlığında yer verildiği üzere bazı nakillerde ribâ yemek, yalnızca kişinin annesini nikâhlamasına benzetilmekle kalmamakta, buna bir de mekân ögesi eklenmektedir. Ribânın zinadan daha büyük günah olduğundan bahseden rivâyetlerin muteber hadis kaynaklarında geçmemesine rağmen din/vaaz dilinde sıkça kullanılan bir tarikinde şu ifadelere yer verilmektedir:
“يقول النبي صلى الله عليه وسلم: الربا بضع وسبعون شعبة، أدناها كأن يزني الرجل بأمه تحت ستار الكعبة، وإن أربى الربا استطالة المسلم في عرض اخيه المسلم”
Türkçesi: “Ribâ yetmiş küsur şubedir. En hafifi bir adamın Kâbe’nin örtüsü altında annesiyle zina etmesine denktir. Ribânın en ağırı sizden birinin Müslüman kardeşinin ırzına dil uzatmasıdır.”[17]
Tespit edebildiğimiz kadarıyla muallak senedle nakledilen bu rivâyetteki “تحت ستار الكعبة” ifadesi hiçbir hadis kaynağında zikredilmemektedir. Arap ülkelerinde de tartışmalara yol açan[18] bu rivâyetin bir varyantında şu ifadelere yer verilmektedir: “الربا بضعٌ وسبعون باباً، أدناها الذي ينكح أمه في حجر الكعبة”.[19] Dikkat edilirse burada “Kâbe’nin örtüsü altında” demek yerine “Kâbe’nin hücresi/içindeki oda” ifadesi kullanılmaktadır. Bu durum, Kâbe’yle ilişkili ifadelerin ilgili rivâyetlerin metnine sonraki dönemde vaazın etkisini artırmak maksatlı eklenmiş olabileceğini göstermektedir. İşin şaşırtıcı yanı bu ifadenin genellikle sahih hadislerde bu hâliyle geçtiği kabulü üzerinden dolaşımda bulunmasıdır.
Daha çok Sünnî toplumlarda rastlanan “Kâbe’nin örtüsü altında” ifadesi Şiî kaynaklarda nispeten farklı bir forma bürünür. Şiîlikte altıncı imam olarak bilinen Caʿfer Ṡâdıḳ’a (öl. 148/765) nispet edilen bir rivâyet şöyledir:
“واخبرني ابي عن ابن ابي عمير بن جميل عن ابي عبدالله عليه السلام قال: درهم ربا أعظم عند الله من سبعين زنية بذات محرم، في بيت الله الحرام وقال: الربا سبعون جزءا أيسره أن ينكح الرجل امه في بيت الله الحرام”
Türkçesi: “Allah katında bir dirhem ribâ, Kâbe’de bir mahremle (nikâh düşen bir yakınla) yapılan yetmiş zinadan daha büyük bir günahtır. Ribânın yetmiş cüzü vardır. En hafifi, bir adamın Kâbe’de annesiyle nikâhlanması gibidir.”[20]
Sünnî kaynaklarda yer almamasına rağmen Kâbe vurgusunun Şiî kültüre ait rivâyetlerde yer alıyor olması rivâyetin Sünnî toplumlarda bu formda yayılmasında Şiî kültürün etkisini düşündürtmektedir. Ancak bu etkileşimin izini sürmenin daha kapsamlı bir analize ihtiyaç duyduğunda şüphe yoktur. Yukarıda işaret ettiğimiz tariklerde yer alan ilaveler ribânın günümüz ekonomisinde cari faizle her yönüyle özdeş görülerek çevrilmesiyle Türkçede Hz. Muhammed’e şu biçimde izafe edilmesine kapı aralamıştır: “Banka faizi yiyen, Kâbe’de annesiyle zina etmiş gibidir.” Bu kullanımın din diline yansımasına dair örneklere üçüncü bölümde değinilecektir.
Buraya kadar verdiğimiz örneklerin ilgili rivâyetlerin naklinde “الزِّنَا” kelimesinin “الرِّبَا” olarak noktalanmasından kaynaklanan tashifin anlaşılması için yeterli geleceğini umuyoruz. Bu tespit ilgili rivâyetin devamında gelen “kişinin annesiyle zina etmesi” benzetmesinin ribâdan ziyade zinayla ilişkili olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu doğru kabul edilirse geriye cevaplanmayı bekleyen bazı sorular kalmaktadır: “Hz. Muhammed, muhataplarını zinadan sakındırmak için bu eylemin en ağır ya da en hafif olanını “kişinin annesini nikâhlaması/onunla zina etmesi”ne benzetmiş midir? Ya da başka bir ifadeyle bu benzetmenin Hz. Muhammed’e izafe edilmesi ne derece sağlıklıdır? Eğer benzetme Hz. Muhammed’e aitse bunu nasıl anlamak gerekir? Benzetmediyse bu kadar rivâyete ilgili ifadeler hangi yoldan ve nasıl yansımıştır?” Bu ve benzeri soruların cevaplanması için kaynaklarda ilgili ifadenin izinin sürülmesine ihtiyaç vardır.
Apaydın’ın ilgili ifadenin dönüşümüne dair izahatlarına geçmeden önce ilgili rivâyetlerde zikredilen “أن ينكح الرجل أمه” (bir adamın annesini nikâhlaması) benzetmesine dair bir değerlendirmeye yer vermek istiyoruz. Bilindiği üzere Nisâ 4/22. âyette İslam öncesi dönemde yaygın bir evlilik türü olan “üvey anneyle nikâh akdi kurmak” yasaklanmıştır. Kanaatimizce bu rivâyetlerdeki benzetmenin maḳt nikâhı “مَقْتًا” olarak bilinen uygulamayla ilişkilendirilebilecek yönleri bulunmaktadır.
Buna göre ilgili ifade “Zina yetmiş küsur çeşit günahtır ya da şubedir. Bunların en hafifi ya da en ağırı kişinin üvey annesini nikâhlamasıdır.” anlamına gelecektir. Ancak ilgili rivâyetlerin metninde zinanın en ağırının bir Müslümanın ırzına dil uzatmakla eş değer görülmesi ve zinadan kazanılan bir dirhemin defalarca zina etmekten daha kötü bir eylem olduğuna işaret eden ifadeler bu tahminimizi belirli ölçüde zayıflatmaktadır. Öte yandan bu rivâyetlerde maḳt nikâhından bahsedildiğine dair haricî bir delil mevcut görünmemektedir.
Apaydın, ilgili makalesinde zinanın kişinin annesini nikâhlaması/onunla zina etmesine denk görülmesine dair ifadenin de “الزِّنَا” kelimesinin “الرِّبَا” olarak okunmasına benzer biçimde tashif kaynaklı bir sorundan neşet ettiği tespitinde bulunur. Yazara göre ilgili ifadenin dayandığı rivâyetin metni aşağıdaki gibidir:
Hz. Âişe Rivâyeti 1. Örnek Tarik
“أَخبَرنا أَبُو نَصْرِ بْنِ قَتَادَةَ، حَدثنا أَبُو عَلِيٍّ حَامِدُ بْنُ مُحَمَّدٍ الرَّفَّاء، حَدَّثنا مُحَمَّدُ بْنُ يُونُسَ، حَدَّثنا عُبَيْدُ اللهِ بْنُ مُوسَى، أَخبَرنا شَيْبَانُ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنٍ، عَنِ الأَعْمَشٍ، عَنْ عَمْرِو بْنِ مُرَّةَ، عَنْ يُوسُفَ بْنِ مَاهَكٍ، عَنْ عُبَيْدِ بْنِ عُمَيْرٍ، عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلى الله عَلَيه وَسَلم: إِنَّ أَعْظَمَ النَّاسِ عِنْدَ اللهِ فِرْيَةً رَجُلٌ هَجَا رَجُلاً، فَهَجَا الْقَبِيلَةَ بِأَسْرِهَا، وَنَفَى رَجُلاً مِنْ أَبِيهِ وَزَنَى بِأُمِّهِ”
Türkçesi: “Allah katında yalan yere başkalarına suçlamada bulunanların en büyüğü bir adamı hicveden, bununla yetinmeyip tüm bir kabileyi hicveden bir adama babasının asıl babası olmadığını söyleyip annesiyle zina edendir.”[21]
Burada “وَزَنَى بِأُمِّهِ” ifadesinde “زَنَى” fiilinin nasıl harekeleneceği son derece önemlidir. Zira fiil yukarıdaki tarikte verildiği gibi okunduğunda bir kimsenin annesiyle zina etmesi anlamına gelmektedir. Hz. Âişe’den nakledilen bu rivâyetin başka kaynaklarda geçen bazı tariklerinde ilgili ifade “ورَجُلٌ انتَفَى مِن أبيه وزَنَّى أُمَّه” biçiminde harekelenmiştir:
Hz. Âişe Rivayeti 2. Örnek Tarik
“حَدَّثنا أَبُو بَكْرِ بْنُ أَبِي شَيْبَةَ، حَدَّثنا عُبَيْدُ اللهِ، عَنْ شَيْبَانَ، عَنِ الأَعْمَشِ، عَنْ عَمْرِو بْنِ مُرَّةَ، عَنْ يُوسُفَ بْنِ مَاهَكَ، عَنْ عُبَيْدِ بْنِ عُمَيْرٍ، عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلى الله عَليهِ وسَلمَ: إِنَّ أَعْظَمَ النَّاسِ فِرْيَةً لَرَجُلٌ هَاجَى رَجُلاً، فَهَجَا الْقَبِيلَةَ بِأَسْرِهَا، وَرَجُلٌ انْتَفَى مِنْ أَبِيهِ, وَزَنَّى أُمَّهُ”
Türkçesi: “Allah katında yalan yere başkalarına suçlamada bulunanların en büyüğü bir adamı hicveden, bununla yetinmeyip tüm bir kabileyi hicveden bir adama babasının asıl babası olmadığı suçlaması yönelterek annesine zina iftirasında bulunandır.”[22]
Görüldüğü üzere bu rivâyette tashif, harflerin noktalanmasından ziyade nasıl harekeleneceğiyle ilişkilidir. Buna göre ilgili ifade “وَنَفَى رَجُلاً مِنْ أَبِيهِ وَزَنَى بِأُمِّهِ” olarak okunduğunda “bir başkasına babasının asıl babası olmadığı suçlamasında bulunma ve annesiyle zina etme” anlamına gelirken “وَرَجُلٌ انْتَفَى مِنْ أَبِيهِ, وَزَنَّى أُمَّهُ” olarak harekelendiğinde “Birinin kendi babasının asıl babası olmadığını söyleyerek, annesine zina iftirasında bulunması” anlamına gelmektedir. Rivâyetin tarikleri metin bakımından incelendiğinde en makul okumanın şu şekilde olması gerektiği söylenebilir: “نَفَى رَجُلاً مِنْ أَبِيهِ وَزَنَّى أُمَّهُ رَجُلٌ” Bu durumda ilgili ifade “bir adamın başka bir adama babasının asıl babası olmadığını söylemesi ve o kişinin annesine zina iftirasında bulunması” anlamına gelecektir.[23]
Hatırlanacak olursa zinanın en ağır olanının bir Müslümanın ırzını/namusunu helal saymakla ilişkilendirildiği bazı rivâyetler yukarıda verdiğimiz rivâyet gibi Hz. Âişe’den nakledilmiştir. Bu durumda iki rivâyet kümesi arasında bir etkileşimden bahsetmek ihtimal dâhilindedir. Nitekim Mehmet Apaydın bu rivâyetteki “زَنَى” fiilinin şeddesiz okunmasının daha sonra maʿnen rivâyet ve bazı ravi tasarruflarıyla bir kimsenin annesini nikâhlaması ya da onunla zina etmesi anlamında yorumlandığı kanaatindedir. Dolayısıyla yazara göre ribânın en büyüğünün kişinin annesiyle zina etmesine denk bir günah olarak tasvir edildiği rivâyetlerle noktalama tercihine göre “bir kimsenin annesiyle zina etmesi” ya da “bir kimsenin başka birinin annesine zina iftirasında bulunması” anlamlarına gelen bu rivâyet arasında bir etkileşim söz konusudur.
Burada Apaydın’ın ilgili ifadeye dair değerlendirmesine değinmek faydalı olacaktır. Yazar mevzuya dair şunları söylemektedir:
“Tetkikini yaptığımız rivâyetlerin en kritik ve metin bakımından münker sayılmasına sebep olanı kişinin annesiyle nikâhlanması veya birlikte olmasına dair ifadeleridir. Hz. Peygamber’in bir günahın büyüklüğünü ifade etmek için böyle bir benzetme yapmış olması elde ettiğimiz delillerle birlikte düşündüğümüzde akla yatkın görünmemektedir. Bize göre burada böyle bir benzetme yoktur. Hz. Peygamber zinanın türlerinden bahsetmekte ve bu türlerden en basit olanını bir kimsenin yaptığı fiille ilişkilendirmektedir. O fiil de Hz. Âişe’den nakledilen, Hz. Peygamber’in bu makalede incelediğimiz sözlerinin bir başka anlatımını ihtiva eden “وَنَفَى رَجُلاً مِنْ أَبِيهِ وَزَنَى بِأُمِّهِ” ifadelerinin yer aldığı rivâyettir. Metinde “إِنَّ أَعْظَمَ النَّاسِ عِنْدَ اللهِ فِرْيَةً رَجُلٌ هَجَا رَجُلاً” ifadesi ve devamında bu hicvin mahiyeti şu şekilde ifade edilmektedir: “وَنَفَى رَجُلاً مِنْ أَبِيهِ وَزَنى بِأُمِّهِ”. Yani bir kimseye babasının gerçek babası olmadığı ve annesinin zina ettiği imasında bulunmak… Buradaki “وَزَنى بِأُمِّهِ” ifadesi şeddesiz okunduğunda “annesiyle zina etmek” anlamına gelirken şeddeli okunduğunda (وَزَنّى بِأُمِّه) “birinin annesine zina isnad etmek”, “annesinin zina ettiğini söylemek” anlamlarına gelmektedir. Bu bilgilerle birlikte değerlendirildiğinde Hz. Peygamber’in zinanın 70 küsur çeşit olduğunu, bunun en hafifinin ise bir kişinin annesine zina isnadında bulunmak olduğunu söylediği düşünülebilir. Bu terkibin Arapça karşılığı “الزنا سبعون حوبا أَعْظَمَ النَّاسِ عِنْدَ اللهِ فِرْيَةً رَجُلٌ نَفَى رَجُلاً مِنْ أَبِيهِ وَزَنّى بِأُمِّهِ” biçiminde ifade edilebilir.”[24]
Buraya kadar verdiğimiz tespit ve değerlendirmelerden hareketle
Buna göre rivâyetlerin naklinde ilk sorunun “الزِّنَا” kelimesinin “الرِّبَا” olarak okunmasından kaynaklı bir tashif sonucu ortaya çıktığı izahtan varestedir.
Geriye rivâyetlerin bazı âlimler tarafından münker addedilmesine neden olan “kişinin annesiyle zina etmesine denk bir günah olduğu” benzetmesini izah etmek kalmaktadır. Burada iki senaryodan bahsedilebilir. Bunlardan ilki zayıf olmakla birlikte bu rivâyetlerde maḳt nikâhına atıf yapılmış olmasıdır. İkinci ve bizce daha güçlü seçenek yukarıda temas ettiğimiz Hz. Âişe’den benzer mevzuda nakledilen rivâyetteki “زَنَى” fiilinin şeddesiz okunması ve bunun taktî, maʿnen rivâyet ve bazı ilave yorumlarla nakledilmesinin mezkûr nakil sorununa yol açtığını ifade etmektir.
Bunun Sünnî ya da Şiî bazı iyi niyetli! vaizler ve halk hikâyecileri (ḳuṡṡâṡ) tarafından “öz annesiyle zina etme” benzetmesine Kâbe’yle ilişkili motifler eklenerek nakledilmesi ve “الزِّنَا” kelimesinin “الرِّبَا” olarak okunması neticesinde buradaki ribâ kelimesinin çağdaş dönemde her türden banka faiziyle özdeş görülmesi, durumu daha da kaotik hâle getirmiştir. Kanaatimizce Kur’ân’ın nüzul döneminde cari ribâ uygulamalarıyla günümüz ekonomilerinde uygulanan faiz arasında mahiyet farkı vardır. Bu durum faizin her yönüyle ribâ olarak kabul edilmesi gerektiği yönündeki yaklaşımlara ihtiyatla yaklaşılması gerektiğine işaret etmektedir.[25]
İlgili rivâyetlerin deforme olmasına kapı aralayan nedenlere işaret ettikten sonra bunun Türkiye’de din diline yansımasına dair birkaç örnek üzerinde durmak mevzuyu din sosyolojisi bağlamında tasvir etmeye de imkân tanıyacaktır.
Faizin kişinin annesiyle zina etmesine denk bir günah olduğu yönündeki rivâyetin farklı kimliklere ve İslam anlayışlarına sahip isimler tarafından çeşitli üslup farklılıklarıyla kullanıldığına şahit olunmaktadır. Kontrolsüz Nas Kullanımı’nın en bariz gözlemlenebildiği alanın yeni medya araçları olduğunda şüphe yoktur. Burada yazılı ve görsel medyada ön plana çıkan birkaç popüler isim üzerinden meseleyi örneklendirmek istiyoruz.
3.1. Cevat Akşit Örneği
İlk olarak GAYE Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Prof. Dr. Cevat Akşit’le başlamak istiyoruz.
Akşit, bir konuşmasında kendisine “Eşimi ani şekilde kaybettim. Bir miktar parayı bankaya yatırdım ve kâr payı aldım. Onunla geçiniyorum. -Bana- bağlanan maaş çok az, buna devam etmeli miyim?” diye soran muhatabına şu cevabı vermiştir: “Kesinlikle! Kesinlikle böyle yapma güzel kardeşim! Faiz haramdır. Faiz yiyen adam, evet efendim, ben söylüyorum ama hadiste var. Kâbe-i Muazzama’da anası ile zina edenden daha kötü, diyor; peygamberin sözü bu. Bir hoca bu kadar söyleme ya diyor (gülüyor) ama peygamberin sözü bu efendim. Kâbe’de annesiyle zina edenden daha kötüdür faiz yiyen, diyor. Ben de mü’min kardeşime duyuruyorum. Faiz yemeyin efendim. Al onu git bir yere iş bul, o parayla ortaklık yap birisiyle. Öyle yap aman faizi yeme güzel kardeşim.”[26]
Akşit, başka bir vaazında da şu ifadeleri kullanmıştır: “Faizsiz ticaret olur mu hocam yav? Sen bu işlerin içinde değilsin, diyor. Faizsiz ticaret olur mu? Olur, olmayacak şeyi Allah emretmez. Faizsiz de ticaret olur arkadaş. Ama o hâle gelmiş ki faiz normalleşmiş, “Faizin en basiti, hadis; anasıyla cinsel ilişkide bulunmaktır, diyor peygamberimiz. Ondan daha ağırdır. Buyurun, insan anasıyla böyle iş yapar mı yav? Bu insanlığa sığar mı yav? Hayvan mı bu? Hayvanlar yapar bunu. Sen öküz müsün, sığır mısın, eşek misin nesin? İnsansın. Bunu yapıyor. Faiz yemek bundan daha kötüdür diyor hadis, efendi! Ama normalleşmiş, bilinmiyor faizin böyle felaket bir şey olduğu.”[27]
İlk yaptığımız alıntıda soruyu soran kâr payı alarak geçimini sağlayabileceğini düşünmekte, Akşit de benzer fikirde olduğundan kendisini haram olan faizle geçinmektense yatırım yapmaya yönlendirmektedir. Halk arasında mevduat faizi alarak geçinilebileceği hatta bu yolla zenginleşebileceği yönünde yaygın bir kanaat mevcuttur. Çoğu vaiz de halkla bu konuda fikir ortaklığına sahiptir. Ancak itibari paraya uygulanacak mevduat oranları ilgili ülkenin enflasyon oranlarıyla ilişkili olduğundan parasını mevduata yatıran birisi hakikatte parasının değerini korumak dışında bir fayda elde edememektedir. Hatta Türkiye gibi bazı dönemlerde negatif reel faiz (enflasyon oranının altında) uygulayan ülkelerde parasını mevduata yatıran birisi sahip olduğu paranın alım gücünü dahi koruyamamaktadır. Ancak Akşit, soruyu yönelten kişiye Hz. Muhammed’e ait olduğuna dair hiçbir kuşku duymadığı rivâyeti nakletmekte ve vadeli mevduat hesap açmanın kişinin Kâbe’de annesiyle zina etmesine denk olduğu uyarısında bulunmaktadır. Akşit’in ikinci alıntıda kullandığı üslup ve ifadeler ise daha ibretliktir.
3.2. Nureddin Yıldız ve Harun Serkan Aktaş Örneği
Fetva Meclisi adını taşıyan sitede Nureddin Yıldız’a yöneltilen bir soru şu şekildedir: “Hocam bir sohbetinizde faizle ilgili bir hadis paylaşmıştınız, ‘Faiz yiyen Kâbe’de annesiyle zina etmiş kadar büyük günah işlemiştir.’ diye. Bizim aile büyüklerinde imam olanlar çoğunlukta olduğu için bunun tartışması geçmişti, o hadisin sahih olmadığı ispatlandı gibi şeyler söylediler. Gerekçesi de Peygamber’imizin (as.) bir günahı başka bir günahla kıyaslamadığı şeklindeydi. Bu hadis sahih hadis midir ve Peygamber’imiz (as.) günahlarla ilgili kıyaslama yapmış mıdır?” Yıldız’ın bu soruya cevabı aşağıdaki gibidir:
“Bu hadis hiç yoktur diyelim; faiz basit bir günah mı olacak? Bu sorunun cevabından sonra meseleyi ele alabiliriz: Bu hadis, İbni Mâce ve Taberânî gibi kitaplarımızda mevcuttur. Hadisin sahih olduğunu söyleyen de bulunduğu gibi aksini söyleyen de vardır. Buharî’deki bir hadis düzeyinde sahih olmadığı açıktır. Yalnız mevzû değildir. Peygamber aleyhisselam Efendimiz’in günahları birbirine kıyaslamadığı ile alakalı söz ise ispatı zor bir iddiadır. Netice olarak ortada şu hakikatler vardır: Bu hadis zinanın hafif bir günah olmasını gerektirmiyor. Ortadaki mesele faizin zinayla kıyaslanabilecek çapta ağır bir günah olmasıdır. Hadis sahih olsa da olmasa da Kur’an’ımızın faizle ilgili hükümleri açıktır. Binaenaleyh meselenin tartışılmayı gerektirecek bir yönü yoktur. Allah yardımcımız olsun.”[28]
Nureddin Yıldız bu rivâyetin sıhhat bakımından bazı problemleri olmakla birlikte İbn Mâce ve Taberânî gibi kaynaklarda geçtiğini ifade etmektedir. Oysa bu rivâyetin bu kaynaklarda geçen tariklerinde “Kâbe” ilavesi mevcut değildir. Burada kişinin annesiyle zina etmesi benzetmesinin yeterince dikkat çekici olduğu dolayısıyla “Kâbe” ifadesinin mevcut olmasıyla olmaması arasında bir fark bulunmadığı yönünde bir itiraz yöneltilebilir. Ancak Müslüman âlimlerin rivâyetlerin isnad ve metin bakımından naklinde gözettikleri hassasiyet göz önünde bulundurulduğunda bu ifadenin yer aldığı bir rivâyetin ilgili eserlere atıfla nakledilmesinin mazur görülecek bir hata olmadığı teslim edilmelidir.
Bu rivâyeti “Kâbe” ögesi ekleyerek temel hadis kaynaklarına atıfla nakleden yalnızca Nureddin Yıldız değildir. Sosyal medyada ciddi takipçi sayısına ulaşan “Maksat 114” adlı hesabın sunucularından Harun Serkan Aktaş da bir konuşmasında bu rivâyeti “Kâbe” ilavesiyle Ḥâkim’in Mustedrek’ini kaynak göstererek kullanmaktadır.[29] Ancak önceki örnekte adı geçen İbn Mâce ve Taberânî’de olduğu gibi rivâyet, bu eserde de “Kâbe” ögesi olmaksızın nakledilmektedir:
“ثنا أَبُو بَكْرِ بْنُ إِسْحَاقَ، وَأَبُو بَكْرِ بْنُ بَالَوَيْهِ قَالَا: أَنْبَأَ مُحَمَّدُ بْنُ غَالِبٍ، ثنا عَمْرُو بْنُ عَلِيٍّ، ثنا ابْنُ أَبِي عَدِيٍّ، ثنا شُعْبَةُ، عَنْ زَيْدٍ، عَنْ إِبْرَاهِيمَ، عَنْ مَسْرُوقٍ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: الرِّبَا ثَلَاثَةٌ وَسَبْعُونَ بَابًا، أَيْسَرُهَا مِثْلُ أَنْ يَنْكِحَ الرَّجُلُ أُمَّهُ، وَإِنَّ أَرْبَى الرِّبَا عِرْضُ الرَّجُلِ الْمُسْلِمِ”[30]
Bu örnek, rivâyetlerin kullanımında hâkim özensizliğin kaynaklardaki formlarına dahi sadakat gösterilmediğini göstermesi bakımından câlib-i dikkattir. Zira birçok vaiz, bir rivâyeti kullanırken yaygın formlarını esas kabul etmekte; dönüp refere edildiği kaynaklardan bunun teyidi yapma ihtiyacı dahi hissetmemektedir. Din dilini kullanan medya vaizlerinin muhaddislerin ilgili rivâyetlerin sıhhatine dair kanaatlerini yeterince dikkate almaması da başka bir sorundur. Zira hadis kaynakları metninde nekâret bulunan rivâyetlerin tenkidine dair çok sayıda değerlendirmeyi ihtiva etmektedir. İnceleme konusu yaptığımız rivâyetin bazı tarikleri özellikle “Kâbe” ögesinin yer aldığı varyantları da bu kabîldendir.
3.3. Halil Konakçı Örneği
İmam-hatiplik görevine ilaveten yürüttüğü medya vaizliği/fenomenliğinde hatırı sayılır bir takipçi sayısına ulaşan Halil Konakçı, bir konuşmasında şu ifadelere yer vermektedir: “Bir dirhem faizin günahı 30 küsür tane zinadan daha büyüktür. Daha kötüsünü daha ağırını söyleyeyim. Ben bu hadis-i şerifi söylediğim zaman başka bir görev yerimde hemen şikâyet olmuştu, gene söyleyeyim ben korkmuyorum çünkü şikâyetten. Başka bir hadis-i şerifte bir Müslümanın diyor faizi, bir dirhem faizi, Müslüman olduğu hâlde Kâbe’nin yanında, Kâbe’nin yanında annesiyle zina etmek kadar günahtır. Ben bunu söyledim, şikâyete öyle yazmış. Biz anamızla zina mı ediyoruz? Ulan! ben ananla zina mı ediyon dedim sana? Günahının boyutu o kadar, bunu yapmazsın ama bir dirhem faizin günahı bu beyler! Neye bulaştığınızı bilin. Yarın ahirete gittiğinizde böyle hesaba çekecek Allah bizi. Bugün şeriatı beğenmiyor olabilirsin, istemiyom da diyebilirsin, kâfir olabilirsin, özgürlük var çünkü. Ama yarın toprağın altında gözünü yumduktan sonra artık şeriatla muamele göreceğiz hepimiz. Beğensen de beğenmesen de istesen de istemesen de ahiretteki hesap şeriatla olacak.”[31]
Din dilini kullanan konuşmacıların entelektüel düzeyi düştükçe dinî metinleri özensiz kullanma ve hitap dilinde argo ve nezaketsiz ifadelere yer verme oranı artmaktadır. İnceleme konusu yaptığımız rivâyet kümesinde Konakçı’nın naklettiği formda bir metin mevcut değildir. Konakçı, ilgili rivâyetin senedsiz nakledilen “Kâbe” ögesinin ilave edildiği formunun çağdaş bir varyantını üretmekte beis görmemektedir. Kesin inançlılık vaizlerde gözlemlenen en bariz niteliklerden biridir. Düşünme yetisini zayıflatan bu zaaf, vaizleri geleneğe yaslanmanın sağladığı öz güvenle kendi babasına ya da atalarına izafe etmekten imtina edecekleri nice ifadeyi İslam’a davet adıyla Allah’a, Hz. Muhammed’e ya da sahâbeye nispet edecek noktaya getirmektedir. Bu, bazı vaizlerin kitleleri etkileyerek elde edecekleri nimetler için tüm kutsallarını araçsallaştırmaya hazır olduklarının en açık göstergelerindedir.
Zira uydurma hadis rivâyetlerini ihtiva eden eserlerde dahi izine rastlanmayan çağdaş hadis rivâyetleri uydurmanın ve naklettikleri bir sözün, muhatapları nezdinde Hz. Muhammed hakkında ne tür algıya yol açacağını umursamamanın başka şekilde izah edilmesi mümkün değildir. Hz. Muhammed’in insanlık nezdinde örnek bir tarihî figür olarak görülmesini engelleyen etkenlerin başında, ona tarihî şahsiyetiyle ilişkilendirilemeyecek söz, fiil ve takrirleri nispet etmek gelmektedir. Bu bağlamda Konakçı’nın kendisini haklı gerekçelerle şikâyet eden muhatabına kulak verip naklettiği rivâyetin herhangi bir aslının olup olmadığı, varsa nasıl anlaşılması gerektiğini araştırmak gibi bir sorumluluğunun bulunduğu ortadadır.
3.4. Timurtaş Uçar Örneği
Yetmişli yıllardan itibaren İstanbul merkezli verdiği vaazlarla Türkiye toplumu üzerinde etkili olan Timurtaş Uçar’ın (öl. 2000) mevzuya dair bir konuşması şu şekildedir:
“Faiz almak için kuyruğa girenler, anasıyla zina etmek için kuyruğa girenler gibidir, diyor Muhammed Mustafa. Bu Allah’la savaşmaktır. Muhammed Mustafa’yla savaşmaktır. Bundan daha büyük bela olamaz Ümmet-i Muhammed’in başına gelen. Allah şeytana da lanet etmiş, faize de lanet etmiştir. Faizin yetmiş üç çeşidi var. O faizin en hafifinin vebali, günahı, şiddeti, nefreti, Kâbetullah’ın önünde anasıyla zina etmesinin günahına eşittir, diyor. Arafat’ta ihram ile Mina’da üç gün şeytanı taşlıyor, gelip bankanın önünde faiz için kuyruğa giriyor. Öyle hacılar var ki biz görüyoruz. Kâbe’nin etrafında yedi kere dönmüş tavaf etmiş bilmem hangi bankanın etrafında 70.000 kere tavaf etmiş. Bunlara hacı denir mi? Ne hacısı be! Yeryüzünde aldığı faizden, verdiği faizden, yediği faizden dolayı şeytanla temasta olduğundan dolayı şeytanın çarpmış olduğu ağzı bir tarafa burnu bir tarafa salyalar akıyor, her tarafı delinmiş, deşilmiş, kırılmış bir vaziyette şeytan çarpmış bir insan gibi mezarından kalkacak. Bütün yeryüzünün insanları o mezarından bu hâliyle kalkan insanların faiz yediğini derhal anlayacak, diyor. Anasıyla zina edenlerin kimler olduğunu mezarından kalkarken kimse anlamayacak da faiz yiyenlerin faizci olduğunu herkes anlayacak, daha mezar başında. Faizle münasebetlerinizi kesmezseniz, faizle alışverişinizi yakınlığınızı ortadan kaldırmazsanız o andan itibaren Allah ve Resul’üne savaş açtığınızı bilin.”[32]
Uçar, İslam’da yasaklanan ribâyla çağdaş dönemde itibari paraya uygulanan faizi özdeş gördüğünden muhataplarını faizli işlem yapmakla Allah ve Resul’üne savaş açmak arasında bir ikilemin içine sürüklemekte bir sakınca görmemektedir. Timurtaş Uçar, muhatap kitlesini ribâ yasağına karşı uyarmak gibi iyi bir niyete sahipken, kullandığı rivâyet en azından kullandığı biçimiyle Hz. Muhammed’e izafe edilecek nitelikte değildir. Buna modern dönem ekonomilerinde faizin ne türden müsbet ve menfî yönleri haiz olduğu ve ribâ yasağıyla hangi yönlerden ilişkilendirilebileceğine dair bilgi eksikliği de eklenince konuşmasının içeriği daha karmaşık hâle gelmekte, kullandığı üslup, tonlama ve vurgulamalarla mesele daha ibretlik bir durum arz etmektedir.
3.5. Kerem Önder Örneği
Sosyal medya vaizlerinden Kerem Önder, YouTube hesabından yayınladığı bir konuşmasında şu ifadelere yer vermektedir:
“Faiz altmış şubedir bunun en küçüğü kişinin Kâbe’de öz annesiyle zina etmesi gibidir. Allah’ın Peygamberi buyurdu. Sen bu Peygamber’e iman etmedin mi kardeşim? Altmış derece ve bunun en ufağını anlatıyor, artık üstünü sen hesap et diyor ümmetine. Vermek var, almak var. Elbette ki faiz almak, kan emmek kan emdirmek gibi değil. Ancak yine de büyük günahlardan. Sen de esnaf kardeşim varsa o POS makinan falan hemen sisteme gideceksin bankaya ne yapacaksın, kardeşim ben istemiyorum yarın yatsın, 36 gün sonra yatsın. Ben sana faiz maiz vermem, kanımı emdirmem, benim kanım seni zehirler, diyeceksin. Bu adama bunu söyleyeceksin. Allah’ımız buyurdu: Faiz yiyenler ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Kabirden kalkacak olanlar faize bulaşmışsa, almışsa ya da vermişse kabirden nasıl kalkacak diyor Allah Teâlâ, cin çarpmış gibi. Hiçbir âyetinde Allah o içkiyi içenler cin çarpmış gibi kalkar demez, bu onların alışveriş de faiz gibidir demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır.”[33]
Önder örneğinde de esnafa POS makineleriyle işlem yapmama uyarısında bulunulmakta ve Hz. Muhammed’in banka faiziyle işlem yapılmasını kişinin öz annesiyle birliktelik kurmasına benzettiği ileri sürülmektedir. Vaizler genellikle toplumsal gerçeklikten uzak müreffeh hayat süren sınıfa dâhildirler. Ya da ilişkide oldukları sosyal çevre söyledikleri sözlerin ne derece uygulanma imkânına sahip olup olmadığını anlamalarına engel olacak bir sığlıktadır.
Vaaz dili, Hz. Muhammed dönemindeki hadiselerin çağdaş dönemde yeniden canlandırılması arzusunun eşlik ettiği bir motivasyondan beslenir. Bundan dolayı kural koyucu (normatif) nitelikteki naslar vaaz dilinde kullanılmaya daha elverişlidir. Vaazlarda ana temaların içki, kumar, ribâ yasağı ya da örtünme ve kadınları ilgilendiren hükümler gibi naslarda mündemiç fıkhî unsurlardan oluşması tesadüf değildir. Mesele nasların değinmediği bir mevzuya geldiğinde vaizlerin söyleyecekleri çok da bir sözü yoktur. Bundan dolayı muhataplarına her türlü sorunlarının çözümünü dinî naslarda aramaları gerektiğini telkin ederek, farkında olarak ya da şuursuz biçimde Hz. Muhammed ve sahâbe dönemindeki yaşanmışlığı yeniden canlandırma gayretine girmektedirler. Muhatapları sorunlarının çözümsüz kaldığını dile getirdiklerinde ise vaizlerin cevabı hazırdır: “Modern kültürün sorunlarını ortaya çıkaran biz değiliz, İslam değil. O hâlde çözümünden de bizler sorumlu değiliz.”
3.6. Mustafa Özbağ Örneği
Tasavvuf Vakfı çatısı altında faaliyetlerini sürdüren ve bazı platformlarda Mevlevi üstadı olarak tanıtılan Mustafa Özbağ, bir konuşmasında ilgili rivâyete atıfla şunları söylemektedir: “Ne diyor hadis-i şerifte: ‘Kim bir Müslümandan faiz alırsa annesiyle Kâbe duvarının dibinde zina etmiş gibi olur.’ diyor. Ondan sonra bu hadis-i şerife önce ilahiyatçılar karşı çıkıyor. Aklı üstün tutuyorlar çünkü vahyi değil. Vahyi üstün tutmuş olsa, vahyi üstün tutmuş olsa haramları yasaklar. Vahyi üstün tutmuyorsa, haramlar yasaklanmaz. Haramlar serbest, helaller yasaklı olur. Allah bizi affetsin. Yani o yüzden bizim bu noktada düşünmek veya hakikati aramak veyahut da doğruyu aramak, bizim bu noktada bir sıkıntımız yok. Bir Müslüman hakikati arar. Bir Müslüman doğruyu arar. Bir Müslüman hem ahlâki olarak en doğrusunu yaşamaya çalışır, hem de metafizik olarak en doğrusunu yaşamaya çalışır. Müslüman hem dünyevi hakikati arar hem de uhrevi hakikati arar. Müslüman aynı zamanda da bugünkü dilde söylüyorum manevi deyince anlaşılmıyor, metafizik olarak da hakikati arar. Müslüman buna mecburdur.”[34]
Özbağ’ın konuşmasında kişinin öz annesiyle Kâbe’de zina etmesine denk görülen faiz, Müslümanlardan alınan faizle sınırlandırılmıştır. “Kâbe duvarının dibi” ilavesiyle rivâyet yeni bir forma bürünür. Diğer dikkat çekici yön, Özbağ’ın ilahiyatçılar dediği bir zümreyi bu rivâyete karşı çıktıkları gerekçesiyle eleştirmesidir. Zira ona göre ilahiyatçılar aklı üstün tuttuklarından, vahyi ikincil sınıfta görmekte, bundan dolayı da vahiy olan bu rivâyeti ya da faiz yasağını kabule yanaşmamaktalardır. Özbağ’ın manevi kelimesinin anlaşılmadığını vurgulayarak yerine kullanmayı tercih ettiği metafizikten ne anladığı ise bir muammadır.
3.7. Süleyman Ateş ve Hasan Damar Bilgi Örneği
Habertürk Gazetesi’nin (2 Kasım 2006) tarihli “Hurafeyle soydular” başlığını taşıyan haberde, mevzu hakkında görüşlerine değinilen isimlerden birisi Prof. Dr. Süleyman Ateş’tir. Ateş, önceki örneklerdekinin aksine ilgili rivâyeti faizden sakındırmak için kullananları tenkit etmekte ve bu sözü hurafe olarak tavsif etmektedir.[35]
Haberde YİMPAŞ mağdurlarına atıfla “faizsiz kazanç” adı altında muhafazakâr kesimin nasıl mağdur edildiği 32. Gün programı referans gösterilerek anlatılmaktadır. Burada adı geçen isimlerden birisi Millî Görüş Teşkilatı kurucularından olduğu ifade edilen Hasan Damar Bilgi’dir. Bilgi, haberde yer alan bilgiye göre İslâmi Holding adı altında faaliyet gösteren kurumlar için para toplamak maksadıyla Almanya’nın Köln kentinde bir camide yaptığı konuşmada şunları söylemiştir:
“Devlet faiz müesseselerini kurup ülkemin her tarafına bankalar yayacak. Fakir fukaranın parasını bankalarda toplayıp ve İstanbul’daki Yahudilere getirecek, milleti sömürtecek, fakat din adamı tarafsız olacak. Peki faizi yasak eden kim? Allah. Peki Cihan Peygamberi ne diyor? ‘Faizin bir tek zerresini alan, aldığı zaman onu yiyen Kâbe yolunda anasıyla zina etmiştir.’ diyor peygamberimiz. Efendi nasıl para istiyorsun Amerika’dan sen, devlet olarak. Nasıl Amerika’dan faizle para istiyorsun sen? Hâlimize bak! Onun için diyor ki Başbakan: Din adamı tarafsız olacak diyor, siyasete karışmayacak, camide böyle şeyler konuşmayacak. Ne anlatacak? Abdestle namazı. Din ayrı, devlet ayrı. Devlet dinsiz, devlet dinsiz olduğu için, dini olanlar devlete karışmayacak diyor.”[36]
Süleyman Ateş, Bilgi’nin sözleri hakkındaki yorumu sorulunca nakledilen rivâyetin hadis değil hurafe olduğunu söylemekte ve şu yorumu yapmaktadır:
“Faiz yetmiş çeşit günaha sebeptir. En hafifi kişinin anasıyla zina yapması gibidir ya da ‘Faiz yemek Kâbe yolunda anne ile zina etmektir.’ sözleri uydurma yani hurafedir. Peygamberimiz bu tür kaba, çirkin sözleri söylemez. Tefecilik yasaktır ama bu husus zaten Kur’an’da vurgulanmıştır. Peygamber’imiz Kur’an’ın dışında kendi nezaketine, kibarlığına ve hoş görüsüne aykırı olan benzetmeler yapmaz. Bunlar zaman içinde insanları ribâdan yani tefecilikten korumak için bazı vaizler tarafından üretilmiş sözlerdir. Bu tür sözlere terhib yani korkutma amacıyla söylenmiş sözler denilir. Bilginler bu tür sözlerde fazla titizlik göstermemişler. Çünkü amaçları insanları tefecilikten uzak tutmak. Onun için bu tür sözler kitaplara girmiştir ama bunlar Peygamber’in sözleri değildir. Kaldı ki; zina etmek günahtır, bu Kâbe önünde, arkasında olsun fark etmez.
Hurafelerle insanları kandırıyorlar. İnsanların parasını toplamak için uydurulmuş sözleri kullanmak, kendi çıkarlarına alet etmek günahların en büyüğüdür. İnsanların dini doğru öğrenmeye ihtiyaçları var, yoksa felaketler birbirini takip eder.”[37]
Ateş, diğer örneklerin aksine ilgili rivâyetin Hz. Muhammed’e ait olmadığı hükmüne varmaktadır. Buna göre ilgili rivâyet kümesi Hz. Muhammed’in genel tutum ve davranışlarına dair nakledilenlerle uyuşmadığından birer hurafedir. Türkiye’de rivâyet ilmine dair yürütülen araştırmalarda takip edilen en temel iki yaklaşımdan bahsedilebilir. İlki rivâyetlerin gelenekten tevarüs eden biçimleri ve şerhleri çerçevesinde kullanmaya meyilli bir damarı temsil ederken, bu bakış açısını sorunlu gören diğer yaklaşım büyük ölçüde gelenekte de bazı örneklerine rastlanılan metin tenkidi yöntemleriyle hareket etmektedir. Buna göre bir rivâyet herhangi bir tarikinin/varyantının muhtasar ya da mufassal bir metninin zahirî anlamı Kur’ân’a, akla ya da İslam’ın genel ilkelerine arz edilerek değerlendirilebilmekte ve buradan hareketle ilgili rivâyetin sıhhatine dair bir hükme varılabilmektedir.
Kanaatimizce iki yaklaşım da birtakım zaaflar taşımaktadır. İlkinde tarihî süreçte isnad ve metin bakımından bozulmalara maruz kalmış metinleri tespit edememe, gözden kaçırma riski yüksekken, ikincisi Müslüman âlimlerin bin bir güçlükle sonraki nesillere naklettikleri birikimi değersizleştirme tehlikesi taşımaktadır. Dikkat edilirse ribâ-zina ilişkisinin kurulduğu rivâyetler asılsız tarihî anlatılar değil; birer aslı olmasına rağmen nakil sürecinde belirli oranda deformasyona uğrayan metinlerdir. Bu bağlamda tetkiki yapılmamış bir rivâyeti din dilinde kullanmak kadar, alelacele asılsızlığına hükmederek değersizleştirmek de bir Kontrolsüz Nas Kullanımı örneğidir. İki yaklaşımda da rivâyetlerin ihtiva ettiği tarihî bilgi heba edilmektedir. Çözüm günümüz imkânlarından istifade ederek rivâyetleri isnad ve metin analizine tâbi tutmaktan geçmektedir.
Sonuç
Bu çalışmada işaret edilen rivâyet kümesinin tarihî süreçte geçirdiği muhtemel dönüşüm senaryosu, rivâyetlerin naklinde tashif, taktî ve maʿnen rivâyetin ne türden anlama sorunlarına yol açabileceğine dair önemli bilgiler ihtiva etmektedir. Kaynaklarda “zina”nın “ribâ” diye okunduğu çok sayıda sorunla malûl rivâyet vardır. Bu tashifin etkilediği rivâyetler ve bunun hadis şerh geleneği ve vaaz kültürü üzerindeki etkisi müstakil bir çalışmada ele alınabilecek genişliktedir.
Burada söz konusu tashifin daha sonraki dönemlerde ne tür ilavelere ve yorumlara konu olduğu ve bunun din diline hangi biçimlerde yansıdığı birkaç örnek üzerinden ele alınmaya çalışılmıştır. Bu çalışmada yer alan tespit ve değerlendirmeler üzerinden rivâyetlerin anlaşılmasında üç temel yaklaşım arasındaki farka dair bir farkındalığın oluşması en büyük temennimizdir. Hatırlanacak olursa muhafazakâr tutumu temsil eden ilk yaklaşım, tarihî şahsiyetleriyle bağdaşmayacak söz, fiil ve takrirleri Hz. Muhammed’e ve sahâbeye izafe etme, ikincisi ise dikkatli bir tetkikle bir aslının olup olmadığına dair bilgi edinilebilecek bir yapıda bulunan rivâyetleri son derece keyfi ve öznel yargılarla itibarsızlaştırma riski taşımaktadır. Önerimiz, isnad ve metin analizine dayanan, rivâyetlerin ulaşılabilen tüm tarikleriyle ve akraba rivâyetleriyle birlikte okunmasını hedefleyen bilimsellik gayesi güden yaklaşımlardır. Bu türden tetkiklere daha çok akademik yayınlarda rastlandığından, rivâyet ilmiyle iştigal eden gerek okuyucu gerekse araştırmacı pozisyonundaki her bireyin bu çalışmaların sıkı bir takipçisi olması zaruridir.
Banka faizini her yönüyle İslam’daki ribâ yasağıyla özdeş görüp bunun kişinin öz annesiyle zina etmeye denk bir günah olduğunu ileri sürmenin yalnızca dinî okuryazarlık değil, finansal okuryazarlık konusunda da bir yetersizliğe işaret ettiği açıktır. Bu türden örnekler yalnızca Hz. Muhammed ve ashabının tarihî şahsiyetlerinin çarpıtılmasına değil, konuya göre değişiklik arz etmekle birlikte muhatapların psiko-sosyal ve ekonomik kayıplara maruz kalmasına da yol açabilmektedir.
İnsanlık tarihine kabaca göz atıldığında, din adamlarının -istisnalar hariç- toplumun avantajlı kesimine dâhil oldukları gözlemlenir. Bu durum zaman zaman kötü devlet idaresinden kaynaklı sorunların yükünün dinî hitapla geniş halk kitlelerinin sırtına yüklenmesiyle neticelenebilmektedir. Bunu çalışmada ele aldığımız rivâyet üzerinden örneklendirecek olursak, günümüzde din adamlığını meslek edinmiş vaiz, hoca, şeyh vb. adlarla yazılı ve görsel medyada boy gösteren isimlerin mütemadiyen toplumu banka faizinin her türünden uzak durmaya davet ederken; irrasyonel ekonomi politikaları sonucu toplumun sistematik olarak fakirleştirilmesine söyleyecekleri bir sözü yoktur.
Yoksulluğun ve gelir dağılımındaki adaletsizliğin en yaygın olduğu toplumlarda hayatlarını idame ettiren vaizlerin mezkûr toplumsal sorunları görmezden gelerek ribâ=faiz denklemi üzerinden dindar kesimleri tehdit etmeleri yalnızca entelektüel değil, aynı zamanda ahlakî açıdan bir zaaf olarak okunmaya müsaittir. Dinî ve finansal okuryazarlık seviyesinde bir gelişim yaşanmadıkça “faizsiz helal kazanç” iddialarıyla yürütülen dolandırıcılık faaliyetleri ve bunların yol açtığı mağduriyetleri gidermek mümkün görünmemektedir. Kaynaklarda ve sözlü vaaz dilinde mevcut “ribâ=kişinin annesiyle zina etmesi” benzetmesi vb. sözlerin Hz. Muhammed’e (as.) izafe edilmesi ise en basit ifadeyle onun aziz hatırasına büyük bir hürmetsizliktir. Bu bağlamda rivâyetlerin doğru anlaşılması da her durumda tek başına yeterli olmamaktadır. İcra ettikleri meslekte din dilini kullanmak durumunda kalanların, sadece Hz. Muhammed dönemini değil, kendi içinde bulundukları nesnel dünyayı da çok iyi tanımaları gerektiği açıktır.
Kaynakça
ʿAbdurrezzâḳ b. Hemmâm, Ebû Bekr Ṡanʿânî (öl. 211/827). Muṡannef. nşr. Heyet. Kahire: Dâru’t-Teʿṡîl, 2015.
Apaydın, Mehmet. “Ribânın Zinadan Daha Günah Olduğuna Dair Rivayetlerin Tetkiki”. BEÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi 11/2 (Aralık 2024), 425-451.
Beyhaḳî, Ebû Bekr Aḥmed b. el-Ḥuseyn b. ʿAlî Ḫusrevcirdî (öl. 458/1066). Şuʿabu’l-îmân. nşr. ʿAbdulʿaliyy ʿAbdulḥamîd. Riyad: Mektebetu’r-Ruşd, 2003.
Buḫârî, Ebû ʿAbdullâh Muḥammed b. İsmâʿîl (öl. 256/870). Târîḫu’l-kebîr. nşr. Hâşim Nedvî. Beyrut: Dâru’l-Fikr, ts.
Ebû Yaʿlâ, Aḥmed b. ʿAlî el-Mevṡılî (öl. 307/920). Musnedu Ebî Yaʿlâ. nşr. Heyet. Kahire: Dâru’t-Teʾṡîl, 2017.
Erünsal, İsmail. Orta Çağ İslam Dünyasında Kitap ve Kütüphane. İstanbul: Timaş Yayınları, 2018.
Ḥâkim, Ebû ʿAbdullâh Muḥammed b. ʿAbdullâh b. Muḥammed Ḍabbî Nîsâbûrî (öl. 405/1015). Mustedrek âle’s-ṡaḥiḥayn. nşr. Muṡṭafâ ʿAbdulḳâdir ʿAṭâ. Beyrut: Dâru’l-Kutubi’l-ʿİlmiyye, 1990.
Ḫavârîzmî, Ebû’l-Muʾeyyid Muḥammed b. Muḥammed (öl. 665/1267). Câmiʿu’l-mesânîd. Beyrut: Dâru’l-Kutubi’l-ʿİlmiyye, ts.
Heyŝemî, Ebu’l-Ḥasan Nûruddîn ʿAlî b. Ebî Bekr b. Suleymân (öl. 807/1405). Mecmaʿu’z-zevâîd ve menbaʿu’l-fevâid. nşr. Ḥusâmeddîn Ḳudsî. Ḳahire: Mektebetu’l-Ḳudsî, 1994.
İbn Ebî Ḥâtim, Ebû Muḥammed ʿAbdurraḥman b. Muḥammed Râzî (öl. 327/938). Tefsîru’l Ḳurʾâni’l-ʿazîm. nşr. Esʿad Muḥammed Ṭayyib. Mekke: Mektebetu Nizâr Muṡṭafâ Bâz, 1998.
İbn Ebî Şeybe, Ebû Bekr b. Ebî Şeybe ʿAbdullâh b. ʿAbsî (öl. 235/850). Muṡannef. nşr. Saʿd b. Nâṡır Şetrî. Riyad: Dâru Kunûzi İşbîliyâ, 2015.
İbn Mâce, Ebû ʿAbdullâh Muḥammed b. Yezîd Ḳazvînî (öl. 273/887). Sunen, nşr. Heyet. Kahire: Dâru’t-Teʾṡîl, 2015.
İbnu’l-Ḫarrâṭ, ʿAbdulḥaḳ b. ʿAbdurrahman b. ʿAbdullâh b. Ḥuseyn b. Saʿîd İbrâhîm Ezdî Endelusî İşbîlî (öl. 581/1185). Aḥḳâmu’ş-şerʿiyyeti’l-kubrâ. nşr. Ebû ʿAbdullâh Ḥuseyn b. ʿUkkâşe. Riyâḍ, y.y., 2001.
İşler, Emrullah. “TASHÎF”. TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/tashif–dil-edebiyat Erişim: 7 Mayıs 2025.
Jeanrond, Werner G. Teolojik Hermenötik. çev. Emir Kuşçu. İstanbul: İz Yayıncılık, 2007.
Ḳummî, Ebû’l-Ḥasen ʿAlî b. İbrâhîm (öl. 329/941). Tefsîru’l-Ḳummî. nşr. Seyyid Ṭayyib Mûsevî. Kum: Dâru’l-Kitâb, 1967.
Meclisî, Muḥammed Bâḳır (öl. 1111/1699). Biḥâru’l-envâr. Beyrut: Muessesetu’l-Vefâ, 1983.
Sindî, Ebû’l-Ḥasan Muḥammed b. ʿAbdulhâdî Tatvî Nûruddîn (öl. 1138/1726). Kifâyetu’l-ḥâce fî şerḥi süneni İbn Mâce. Beyrut: Dâru’l-Cîl, ts.
Ṭaberânî, Ebû’l-Ḳâsım Suleymân b. Aḥmed Şâmî (öl. 360/971). Muʿcemu’l-evsaṭ. nşr. Ṭâriḳ b. ʿİvaḍullâh b. Muḥammed, ʿAbdulmuḥsin b. İbrâhîm el-Ḥuseynî. Kahire: Dâru’l-Ḥaremeyn, 1994.
İnternet Kaynakları
Cevat Akşit, “Bankaya Para Yatırıp Kar Payı Almak Caiz midir?”, YouTube https://www.youtube.com/shorts/8xfrGC0SiFM Erişim: 7 Haziran 2025.
Cevat Akşit, “ehlihafiz” Adlı Instagram Hesabı, https://www.instagram.com/reel/DEu3ukitfaw/?utm Erişim: 7 Haziran 2025.
Halil Konakçı, “Kâbe’nin Yanında Annesiyle Zina Etmiş Gibi bir Günah!”. Tiktok https://www.tiktok.com/@resulcayir/video/7264568442420727046 Erişim: 7 Haziran 2025
Harun Serkan Aktaş, “36 Kez Zina Yapmaktan Beter Günah!”, YouTube, 00:11:51-00:11:57. https://www.youtube.com/watch?v=cGRl3EtUkqc Erişim: 7 Haziran 2025.
Kerem Önder, “Faizin en düşüğü, kişinin Kâbe’de öz annesiyle zina etmesi gibidir!”, YouTube, https://www.youtube.com/watch?v=krtRFrpTRY0&t=7s Erişim: 8 Haziran 2025.
Mustafa Özbağ, “Bir Müslüman’ın Faiz Alması Annesiyle Zina Etmek Gibidir”, YouTube, https://www.youtube.com/shorts/afnSnembm7w Erişim: 8 Haziran 2025.
Nurettin Yıldız, “‘Faiz yiyen Kâbe’de annesiyle zina etmiş kadar büyük günah işlemiştir’ hadisi sahih midir?”, https://fetvameclisi.com/fetva/faiz-yiyen-kabede-annesiyle-zina-etmis-kadar-buyuk-gunah-islemistir-hadisi-sahih-midir Erişim: 7 Haziran 2025.
Timurtaş Uçar, https://www.youtube.com/watch?v=rXP4NAv_cTI&t=13s Erişim: 7 Haziran 2025.
https://www.haberturk.com/gundem/haber/4540-hurafeyle-soydular?page=4 Erişim: 8 Haziran 2025.
https://qassimy.com/vb/showthread.php?t=142780 Erişim: 5 Haziran 2025.
https://www.islamweb.net/ar/fatwa/59037 Erişim: 5 Haziran 2025.
https://www.startimes.com/?t=25850397 Erişim: 5 Haziran 2025.
Dipnotlar:
[1] Doç. Dr. Orhan Güvel, Osmaniye Korkut Ata Üniver. İlahiyat Fakültesi.
[2] Burada “kıraat farklılığı” âyetlerin Resmu’l-Mushaf’a uygun okuyuşlarına, “Mushaf farklılığı” ise buna muhalefet eden kıraat nakillerine karşılık gelmektedir.
[3] İsmail Erünsal, Orta Çağ İslam Dünyasında Kitap ve Kütüphane (İstanbul: Timaş Yayınları, 2018), 19-23.
[4] Werner G. Jeanrond, Teolojik Hermenötik, çev. Emir Kuşçu (İstanbul: İz Yayıncılık, 2007), 33.
[5] Bu ibarenin doğru okunuşuna dair tespitler Mehmet Apaydın’a aittir. Bu çalışmada Apaydın’ın çalışmasında yer alan tespit esas alınarak ilgili rivâyetlerin dönüşüm sürecinin muhtasar biçimde resmedilmesi hedeflenmektedir. Buna ilaveten rivâyetlerin mevcut formlarının din diline yansımasına dair örnekler üzerinden toplumun rivâyetlerle ilişki biçimi analiz edilecektir. Detaylı bilgi için bk. Mehmet Apaydın, “Ribânın Zinadan Daha Günah Olduğuna Dair Rivayetlerin Tetkiki”, BEÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi 11/2 (Aralık 2024), 425-451.
[6] Emrullah İşler, “TASHÎF”, TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/tashif–dil-edebiyat Erişim: 7 Mayıs 2025.
[7] Ebû Bekr b. Ebî Şeybe ʿAbdullâh b. ʿAbsî İbn Ebî Şeybe, (öl. 235/850), Muṡannef, nşr. Saʿd b. Nâṡır Şetrî (Riyad: Dâru Kunûzi İşbîliyâ, 2015), 7/229.
[8] Detaylı bilgi için bk. ʿAlî b. ʿAbdullâh Ṡayyâh, Eḥâdîsu taʿẓîmi’r-ribâ ʿala’z-zinâ (Riyad: Dâru İbni’l-Cevzî, 2009).
[9] Ebu’l-Ḥasan Nûruddîn ʿAlî b. Ebî Bekr b. Suleymân Heyŝemî (öl. 807/1405), Mecmaʿu’z-zevâîd ve menbaʿu’l-fevâid, nşr. Ḥusâmeddîn Ḳudsî, (Ḳahire: Mektebetu’l-Ḳudsî, 1994), 8/92.
[10] Ebû ʿAbdullâh Muḥammed b. İsmâʿîl Buḫârî (öl. 256/870), Târîḫu’l-kebîr, nşr. Hâşim Nedvî (Beyrut: Dâru’l-Fikr, ts.), 5/95.
[11] Ebû’l-Muʾeyyid Muḥammed b. Muḥammed Ḫavârîzmî (öl. 665/1267), Câmiʿu’l-mesânîd (Beyrut: Dâru’l-Kutubi’l-ʿİlmiyye, ts.), 2/510.
[12] Ebû Muḥammed ʿAbdurraḥman b. Muḥammed Râzî İbn Ebî Ḥâtim (öl. 327/938), Tefsîru’l Ḳurʾâni’l-ʿazîm, nşr. Esʿad Muḥammed Ṭayyib (Mekke: Mektebetu Nizâr Muṡṭafâ el-Bâz, 1998), 10/3153.
[13] Ebû Yaʿlâ Aḥmed b. ʿAlî el-Mevṡılî (öl. 307/920), Musnedu Ebî Yaʿlâ, nşr. Heyet (Kahire: Dâru’t-Teʾṡîl, 2017), 4/98.
[14] Ebû’l-Ḳâsım Suleymân b. Aḥmed Şâmî Ṭaberânî (öl. 360/971), Muʿcemu’l-evsaṭ, nşr. Ṭâriḳ b. ʿİvaḍullâh b. Muḥammed, ʿAbdulmuḥsin b. İbrâhîm el-Ḥuseynî (Kahire: Dâru’l-Ḥaremeyn, 1994), 6/182.
[15] Heyŝemî, Mecmaʿu’z-zevâîd, 8/92.
[16] Ebû Bekr ʿAbdurrezzâḳ b. Hemmâm Ṡanʿânî (öl. 211/827), Muṡannef, nşr. Heyet (Kahire: Dâru’t-Teʿṡîl, 2015), 7/88.
[17] https://qassimy.com/vb/showthread.php?t=142780 Erişim: 5 Haziran 2025.
[18] bk. https://www.islamweb.net/ar/fatwa/59037 Erişim: 5 Haziran 2025.
[19] https://www.startimes.com/?t=25850397 Erişim: 5 Haziran 2025.
[20] Ebû’l-Ḥasen ʿAlî b. İbrâhîm Ḳummî (öl. 329/941), Tefsîru’l-Ḳummî, nşr. Seyyid Ṭayyib Mûsevî (Kum: Dâru’l-Kitâb, 1967), 6/33; Muḥammed Bâḳır Meclisî (öl. 1111/1699), Biḥâru’l-envâr (Beyrut: Muessesetu’l-Vefâ, 1983), 100/117.
[21] Ebû Bekr Aḥmed b. el-Ḥuseyn b. ʿAlî Ḫusrevcirdî Beyhaḳî (öl. 458/1066), Şuʿabu’l-îmân, nşr. ʿAbdulʿaliyy ʿAbdulḥamîd (Riyad: Mektebetu’r-Ruşd, 2003), 7/105.
[22] Ebû ʿAbdullâh Muḥammed b. Yezîd el-Ḳazvînî İbn Mâce (öl. 273/887), Sunen, nşr. Heyet (Kahire: Dâru’t-Teʾṡîl, 2015), 3/466. Ayrıca bk. Ebû Bekr Aḥmed b. Ḥuseyn b. ʿAlî Ḫusrevcirdî Beyhaḳî (öl. 458/1066), Sunenu’l-kubrâ, nşr. ʿAbdullâh Turkî (Kahire: Merkezu Hicr, 2011), 21/204. Bu rivâyetin başka bir tarikinde şu ifadelere yer verilmektedir: “أَشد النَّاس عذَابا يَوْم الْقِيَامَة رجل هجا رجلا فهجا الْقَبِيلَة بأسرها” (Kıyamet gününde en şiddetli azaba düçar olacak kimse, bir adamı hicveden bununla yetinmeyip tüm bir kabileyi hicveden kimsedir.”
ʿAbdulḥaḳ b. ʿAbdurrahman b. ʿAbdullâh b. Ḥuseyn b. Saʿîd İbrâhîm Ezdî Endelusî İşbîlî İbnu’l-Ḫarrâṭ (öl. 581/1185), Aḥḳâmu’ş-şerʿiyyeti’l-kubrâ, nşr. Ebû ʿAbdullâh Ḥuseyn b. ʿUkkâşe (Riyâḍ, y.y., 2001) 3/153.
[23] Bu rivâyetteki “زنى” fiilinin şeddeli okunması gerektiğine dair bir yorum için ayrıca bk. Ebû’l-Ḥasan Muḥammed b. ʿAbdulhâdî Tatvî Nûruddîn Sindî (öl. 1138/1726), Kifâyetu’l-ḥâce fî şerḥi süneni İbn Mâce (Beyrut: Dâru’l-Cîl, ts.), 411.
[24] Mehmet Apaydın, “Ribânın Zinadan Daha Günah Olduğuna Dair Rivayetlerin Tetkiki”, 442-443.
[25] Bu mevzuda örnek bir değerlendirme için bk. Orhan Güvel, “Nas Bağımlılığı ve Metin Erksan ‘Sevmek Zamanı’ Filmi”, Nida Dergisi 214. Sayı (Nisan 2024), 83-97.
[26] Cevat Akşit, “Bankaya Para Yatırıp Kar Payı Almak Caiz midir?”, YouTube https://www.youtube.com/shorts/8xfrGC0SiFM Erişim: 7 Haziran 2025.
[27] Cevat Akşit, “ehlihafiz” Adlı Instagram Hesabı, https://www.instagram.com/reel/DEu3ukitfaw/?utm Erişim: 7 Haziran 2025.
[28] Nurettin Yıldız, “‘Faiz yiyen Kâbe’de annesiyle zina etmiş kadar büyük günah işlemiştir.’ hadisi sahih midir?”, https://fetvameclisi.com/fetva/faiz-yiyen-kabede-annesiyle-zina-etmis-kadar-buyuk-gunah-islemistir-hadisi-sahih-midir Erişim: 7 Haziran 2025.
[29] Harun Serkan Aktaş, “36 Kez Zina Yapmaktan Beter Günah!”, YouTube, 00:11:51-00:11:57. https://www.youtube.com/watch?v=cGRl3EtUkqc Erişim: 7 Haziran 2025.
[30] Ebû ʿAbdullâh Muḥammed b. ʿAbdullâh b. Muḥammed Ḍabbî Nîsâbûrî Ḥâkim (öl. 405/1015), Mustedrek âle’s-ṡaḥiḥayn, nşr. Muṡṭafâ ʿAbdulḳâdir ʿAṭâ (Beyrut: Dâru’l-Kutubi’l-ʿİlmiyye, 1990), II/43.
[31] Halil Konakçı, “Kâbe’nin Yanında Annesiyle Zina Etmiş Gibi bir Günah!”. Tiktok https://www.tiktok.com/@resulcayir/video/7264568442420727046 Erişim: 7 Haziran 2025. Konakçı’nın konut kredisiyle ev sahibi olmayı Allah ve Resulüne savaş açmakla eş değer gördüğü benzeri bir konuşması için ayrıca bk. https://www.instagram.com/reel/DJD1ziktJMg/?utm Erişim: 7 Haziran 2025.
[32] Timurtaş Uçar, https://www.youtube.com/watch?v=rXP4NAv_cTI&t=13s Erişim: 7 Haziran 2025.
[33] Kerem Önder, “Faizin en düşüğü, kişinin Kâbe’de öz annesiyle zina etmesi gibidir!”, YouTube, https://www.youtube.com/watch?v=krtRFrpTRY0&t=7s Erişim: 8 Haziran 2025.
[34] Mustafa Özbağ, “Bir Müslüman’ın Faiz Alması Annesiyle Zina Etmek Gibidir”, YouTube, https://www.youtube.com/shorts/afnSnembm7w Erişim: 8 Haziran 2025.
[35] https://www.haberturk.com/gundem/haber/4540-hurafeyle-soydular?page=4 Erişim: 8 Haziran 2025.
[36] https://www.haberturk.com/gundem/haber/4540-hurafeyle-soydular?page=4 Erişim: 8 Haziran 2025.
[37] https://www.haberturk.com/gundem/haber/4540-hurafeyle-soydular?page=4 Erişim: 8 Haziran 2025.
İlgili Yazılar
Çağdaş Dünyada Manipülasyonun İnşası
Çağdaş dünyada, manipülasyon bireylerin veya toplumların düşünce, duygu ve davranışlarını yönlendirme sanatı olarak ele alınırken; sosyal medya, siyaset ve kültür endüstrisi gibi alanlarda etkisini hissettirir. Zira böylesi bir yönelimi yorumlamak ise felsefenin sınırlarına dahil olan özgür irade, etik ve toplumsal dinamikler üzerine derin sorular doğurur.
Yanlış İnsan Tasavvurunun İfşası: Batı, Self-Sosyal Öjenizm ve Gazze
Tarihin hiçbir aşamasında tek bir hakikat iddiası mutlak egemen olmamış; insanlar, toplumlar, devletler ve medeniyetler arası mücadele ve savaş mutlak anlamda son bulmamıştır. Varlık âleminde herşey zıddıyla kaim olmuştur. Gündüzün hikmeti gecede, imanın küfürde, sıcağın soğukta, bilginin cehalette saklıdır. İçtimai yaşamda da bu kural tarih boyunca geçerli olmuş, “Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan çıkar.” vecizesiyle izah edilmiştir.
Protest Dinî Müzikte Kıyam ve Cihat Temaları
Protest dinî müzik söyleminin hâkim teması olan zulümdür ve zulme karşı önerilen şey, kıyam ve cihattır. Şüphesiz zaman zaman sabırdan da bahsedilir ancak bu, kıyam ve cihat esnasında karşılaşılan acı ve işkencelere karşı sabretmek demektir. “Hayat iman ve cihat, alnımızın yazısı” denilerek cihada mahkûmiyet anlatılır.
Dünyanın Boyasıyla Boyanmış Yüzler
“İhtiyaçlar ile bu ihtiyaçları karşılayan kaynaklar arasında bir uyumsuzluk vardır. İnsanın ihtiyaçları sınırsız, kaynaklar ise kıttır.” argümanı yıllarca üçüncü sınıf köşe yazarlarından sözde alanlarında uzman ekonomi profesörlerine kadar tüm kapitalist ideologlar tarafından savunulmuş, küçük revizyonlardan geçirilerek ders kitaplarında da yer almıştır.