“Sil” diyor “eğer bunu kabul etmiş olsaydık, savaşmazdık!”
Biri silmiyor, öteki bakıyor.
Sitem ve öfke; hücum ettiği gözlerde bir noktaya sabitlenmiş.
Bekliyorlar ama o, kendisi siliyor; artık anlaşma sağlanabilir…
Umutsuzluk ve ikilem.
İnsanlardan, geliş amaçlarına uygun olarak umre vazifelerinin yerine getirilmesini istiyor.
Toplulukta, alınan kararın yarattığı tereddüt ve kızgınlık; kimse yerinden kıpırdamıyor.
O, çadırında dinlenmeyen sözü için kederli.
Yer: Hudeybiye.
…
Kavramların yüklendiği anlamları olayların bütününde yeniden yüklenilmiş hâlleriyle her buluşturduğumuzda karşımıza tanımın tanımına dönüşen türemeler çıkmakta. Aslında onların ne olduğuyla ilgili düşüncelerimiz, girmiş olduğu kalıpları anlamamızı ya da kalıpların meşrûluğunu sorgulamamızı gerektirir. Dipsiz kuyuya atılan taşların her seferinde derinliği azaltacağını ummak büyük bir açmazdır. Tanımın yeni tanımlara ve bunlara bağlı yorumlara yol açtığı sonsuz yorumlama biçimsizliğinde bir çıkış bulmak olanaksızdır.
Diplomasi de bunlardan biri. Uluslararası sahalarda devletlerin çıkarlarına ve amaçlarına yönelik dış politikalarının uygulandığı sürece vurgu yapan klasik anlamıyla beraber, politik tanımların içine dahil olan ve ülkeler arasındaki ilişkileri yönetme becerisini kuşatan diplomasinin küreselleşmeyle genişleyen diğer anlamları, ister istemez o kuyuya atılan taşlardan bahsetmeyi gerektiriyor.
Pek çok faktörün modern devlet yapılarında kurumsallaşmış olması, epistemolojik olarak hakikatin reddine dayanan dumur hâline paralel, diplomasinin kavramsal ‘nötr’lüğünü, ‘yalancılık ve ikiyüzlülük’ etkenleri üzerinden negatif bir düzleme oturtmuştur. Özellikle, tarihi süreç içerisinde devletler arasındaki modern diplomasinin sürekli pasif tarafında duran, gerek diplomatik başarı olarak yansıtılanların büyük resimde aslında bir kayıp olduğunu gören, gerekse diplomatik başarısızlıkların ceremesini çeken bir ülkede yaşamanın yarattığı algı, bu kavrama dair algımızı da aynı ölçüde olumsuzlaştırmakta. Öte yandan diplomasinin modern devlet olgusu ile beraber kazandığı kimlik, daha öncesinde var olan ikili veya gruplar arasındaki ilişkileri de bir bağlama oturtmaya zorlamakta. Bir zamanlar bu ilişkilere ne isim veriliyor olursa olsun bugün karşımızda diplomasi ve onun çeşitli kırılımları durmaktadır. Diplomasi, bir tarafın ulusallık, ekonomik ve ideolojik çıkmaz içinde yarattığı amaçların ve politikaların, kurumsallaştırıldığı yapılar içinde ürettiği fikirleri ve kültürü karşı tarafa kabul ettirmesine dönük tarafıyla, iletişimden ziyade etkileşim ve baskılama unsuru olarak ‘kamu’ kimliğini edinmiş durumda. Diğer yandan gücün yumuşak yüzünün aynı iticilerle kendi ikilemini ele verir bir düzlemde ‘insani diplomasi’yle isimlendirilmesi, edindiği kimliklere duygusal normlar eklemekte. Kültürel diplomasi başlığı altında toplanabilecek diğer diplomatik kırılımların da meşruluk kriterlerinin ve güç hiyerarşisinin değişime uğramış genellemelerden beslendiği görülebilir. Yaptırımlar, kısıtlamalar ve ambargolar üzerinden yönetilen savaş diplomasisi, hedefindeki sonuca sektörel diplomasiye evrilerek ulaşmakta ve devreye, bir ucu dinlemeye ve gözetlemeye dayanan dijital diplomasi ya da kendi hedeflerini belirlediğini düşünmesine izin verilen ‘sivil diplomasi’ gibi yeni aktörler girmektedir. Aynı surette hiçbir şey eylememiş gibi ortaya gülücükler saçarak insani diplomasinin erdemlerini küresel ölçekte pazarlayan ikiyüzlülük hem iç politikada hem de dış politikada kendini göstermektedir. Ekonomik olarak ve aslında daha iyi sömürülmek için cazibe merkezi hâline dönüşen yapıların yüzsüzlükleri, sebep olmadıkları bir trajedi için geçerli olacak yardımlarını, sebep oldukları üzerinden kazanıma dönüştürme pişkinliğinde netleşmektedir. Menfaatçi politikalar ve bunlara fayda sağlayan/koruyan araçlarıyla statükoyu kullananlar, yarattıkları ‘kaos’la gözlerimizin önündedir.
Devlet ve devlet dışı unsurların bir bütünü olarak küresel diplomasinin paydaş kapitalizmin inşâ etmekte olduğu ‘karşılıklı bağımlılık’ olgusuyla sömürgecilikten uzaklaşarak daha yapıcı olma iddiası ne kadar tutarlı olabilir?
Sömürge sonrası yeni nesil araçların, sömürülen zihinler üzerinden iki taraflı keskin bir bıçağa dönüştürülmesiyle, güven temeline dayanması umulan diplomasinin, pek çok ‘vıcıklık’ içinden sıyrılıp kurallarına uyulacak bir iletişim biçimi olması yahut aklanması ve yeniden tanımlanması ne kadar mümkündür? Yeniden yapılandırılmış ve parçalara ayrılarak inşâ edilmiş, artık kimsenin yalan söylemediği ama ajitasyon, simülasyon, propaganda, manipülasyon ve dezenformasyon ile yarattığı gerekçeler üzerinden kurgulanan, insansız savaş araçlarıyla sorumluluktan kaçınmanın yeni yollarını bulan diplomasinin insanlığı getirdiği yer ortadadır. Önleyici savaşı diplomatik unsurlar içine sokuşturan ve militarist gücü baskı ve tahakküm aracı olarak kullanan yapıların kendilerini konumlandırdıkları küresel diplomatik arenadaki taktiksel yaklaşımlar, harcama kalemi olarak insanı ucuz metâ ve “meta” elemanı olarak görmeye devam edecektir.
Kavramları eski yerlerine oturtunca her şey yoluna girer mi? İslam diplomasisini konuşalım, tarihte bununla ilgili pek çok örnek bulacağımızdan eminim! O diplomasi(!) ile bugünün farklı diplomasisini karşılaştırıp iç çekelim. Sanki o zamanlarda yalan ve desise hiç yokmuş gibi davranalım; herkesin salt ilkesel davrandığı, grupların, kabilelerin, devletlerin ve imparatorlukların ilkesellik üzerinden tanımlandıkları diplomatik ahlâk kurallarına uygun davrandıklarını varsayalım. Böyle bir durumda hangi ahlâktan bahsettiğimiz bile tartışmaya farklı boyutlar katacak. Baskın diplomatik ahlâk bugün kendi gerekçelerini üretmiş ve ilkesizliği, yalanı, zorbalığı ahlâk olarak benimsemiş durumdayken, kuralların denetimi ve geçerliliği mümkün olabilir mi? Bir taraf kendi ahlâkıyla oturduğu masada muhatabının ahlâkıyla iletişim kurabilir mi? Devletler arası hukuk, insanı dışlayan ama refah seviyesini sağlamak zorunda oldukları kitleler üzerinden hesaplanan bir pragmatizm sirkine dönüşmüş durumdadır. Ulusalcılığın ve farklı eklentileriyle milliyetçiliklerin küreselcilik potasında istenilen kıvama gelene kadar dövülmesi, arada kalanların kurgusal ve suni ilkeleri ‘insani eylemler’le buluşturmasını sağlamıştır. Düşmanın silahıyla silahlanmayı bekâ gibi gerekçelere dayandıranların, zamanı geldiğinde katliam diplomasisine dönüşen çıkarsallıkları uğruna neler ve kimler feda edilebilir? İlkeler nedir mesela, ilkeleri belirleyen hangi etkenlerdir veya kimdir? İlkeler nereye kadar esnetilir; nerede katı olmak nerede esnetebilmek gerekir? Müzakere konusu kılınanlarda hangi ilkesel noktalar ön planda tutulur; insan müzakerelere konu edilebilir mi? Kısa vadeli kazanımlara tav olan toplumlarda ileri görüşlü, ilkeli, stratejik düşünceyle beslenen bir diplomasi mümkün müdür?
İlişkilerdeki her hamle gidilecek yolun ne olduğunu belirleyecekse öngörülerin arkasında yer alan zihinleri tanımak ve onlara nüfuz edebilmeyi bilmek gerekir. Diplomasinin insansızlaştırıldığı ve sadece karar alıcı mercilerin karar veren pek çok dış faktörle desteklendiği düşünüldüğünde, ilkelerin toplumsal bir teyakkûz ve taleple ortaya çıkabileceği düşünülebilir. “Protestan ahlâk”ın nüfuzuna karşı durabilme kabiliyeti ve azmi ister istemez bazı tanımların ve kavramların mevcut algısının ötesine uzanabilmekte ve ötesini görebilmekte yatar. Bu hegemonik merkezlerin savaşla ulaşabilecekleri sonuçlara kamu diplomasi yoluyla ulaşma çabalarının ekonomik uzantılarını görmekle beraber kültürel diplomasiyle zihinlere yerleşimlerini, aynı uzanımların küresel ve tebâsal açılarını görmeyi de gerektirir. Kendi ‘dünya görüşleri’ üzerinden ilkelerini belirleyenlerin karşısına, kendi sağlam ilkeleri ile çıkabilme imkânı ve imanı ‘başarısızlık’ korkusunu içermemelidir. Böyle olsaydı ‘başarısızlıklarla’ dolu Resûllerin hayatı bize örneklik teşkil edemezdi. Belki de ilkelerin göz ardı edilebilmesini, onların ‘başarılarını’ bugün başarısızlık olarak gören zihinlerin yüzeyselliğinde aramak gerekiyor.
Yıllar önce bir arkadaşım, o dönem umut bağlanan ve popülaritesi olan bir siyasetçinin basına kapalı kapılar ardında kendisine yöneltilen; “Allah’ın belirlediği sınırlar ile mevcut kanunlar çatıştığı zaman ne yapıyorsunuz?” sorusuna; “Abdest alıp iki rekât namaz kılıyorum ve sonra yapılmak zorunda olan neyse onu yapıyorum.” şeklinde verdiği cevabı iletmişti. Bu tutum, muhafazakârlık kimliğini İslam üzerinden tanımlayan ama aslında liberal demokratlığın kimlik bunalımını hakikat-gerçeklik ikileminde bile yaşayamayan zihnin bir yansıması olabilirdi. Bu, aynı zamanda ikili oyunlara dayanan diplomasinin tebaaya dönük yüzünü gösteriyordu. Parlak diplomatların ‘idare edecekler ve idare etmek zorunda olan’ kitlelere diplomasinin bayağı unsurları ile muamele edişinin örnekliği idi. Trajikomik olan ise bu mekanizmaları, atılacak adımları analiz edecek kadar düşünme tenezzülünde bile bulunmadan işletiyor olmalarıydı. Kelime oyunları laf ebeleri; bol slogan, miadı gelmiş vaatlerin tekrarı. Akıllarından ya da içlerinden geçeni kimse bilmiyor! Eylediği istediği şey midir yoksa mecbur mu edilmiştir belli değil. Renk vermiyor ama arkasını dönüp kitlesine bambaşka şeyleri rahatlıkla söyleyebiliyor. Söyledikleri lastik mesabesinde olduğu için oraya buraya rahatlıkla çekilebiliyor. Lafı eveliyor ardından biraz da geveliyor. Bir yanında hâlâ macunumsu bir sızı olsa da önüne uzanan kararı/metni imzalayabiliyor. ‘Ne yapalım’ ile başlayan ucu açık söylemler üst üste, en başında zaten darmadağın hâlde olan, ilke etiketi vurulmuş ucubelerin üzerine yıkılıyor. Üstelik böbürleniyorlar, zira “utanmaları gereken şeyler hakkında böbürlenmenin asla başarısızlığa uğramayan bir numara” olduğunu biliyorlar. Yeni kazandığı anlamla beraber bu diplomat tavır, politik tavır maskesiyle sadece devletler ya da kurumlar arası ilişkilerde değil, insanlar arasındaki ilişkilerde de kendini böylece sergiliyor. Toplumlar nezdinde ulusal menfaatlere dayalı devlet çıkarlarının varlıklarını sürdürülebilmek için girdiği kılıkların ve kullandığı kuklaların, uyguladıkları çifte standartların ve haksızlıkların menfaatler ve kazanımlar gereğince makûl görüldüğü bilinince, aynı denklemin sirayet ettiği ikili ilişkilerin geldiği noktaları daha rahat kavrayabiliyoruz: Kişiden kişiye değişen hakikat ve ticaretten siyasete renklendirilmiş yalanlar.
…
Hudeybiye sonrası Umre.
Civardaki pek çok toplulukla temas kurulmuş, onlarca anlaşma yapılmış, pek çok sefer düzenlenmiş. Anlaşma gereğince, üç gün boyunca Kâbe ve çevresinden Allah’tan başkasını ilah kabullenenler ayrılmışlar; İslam’ın son vahyinin dirilttiği mü’minleri izliyorlar.
Kabe’nin içi ve dışı putlarla dolu.
Mü’minler, Resûlullah’ın önderliğinde tavaftalar.
…
Birlikteliklerin ve ayrılıkların ilkesel değil çıkar temelli olduğu bir yapıda fikri, siyasi ve ahlâki sebeplere dayalı ihtilafların ismi, diplomasinin tanımında olduğu gibi ancak etiketten ibaret kalabilir. Birilerine gebe kalınarak yapılan siyasetin, etiketler ve kof ritüellerle bile olsa öznel ya da grupsal çıkarların, Tevhidî dünya görüşünün çerçevesinde kendine yer bulması imkânsızdır. Böyle durumlar, kazanımlar ve kaybedilmemesi gerekenler uğruna rahatlıkla sunulabiliyorsa toplumsal ahlâk olarak edindiği yeni kimliklerle bizi içeriden çürütmeye devam edecektir.
Tüm bu bağlamlarda
Hudeybiye, mutlaklaştırılmış katılıkların ve ilke görünümlü romantik güzellemelerin hikâyesi değildir. Bir örnektir, tecrübedir. Ancak bu örneklik, bugünü ‘önceki örnek üzerinden düşünmek’ için değil, ilkeler ve ahlâkilik bakımından önemlidir.
Orada, Niccolò Machiavelli fikirleri üzerine inşâ edilen ve sonrasında ‘post-truth’[1]a evrilmesi kaçınılmaz olan diplomasiden daha fazla “ıslah ve Ahlâk temelli” eylem ve söylem bütünlüğü içindeki stratejik metodu görebiliriz. Bu metot, merkezinde Allah’ın olduğu ikirciksiz bir hayatın topluluklar arasındaki ilişkisinde çizilen sınırların eylemsel izdüşümünün; kimsenin üzerine yıkılmayan bir sorumluluk duygusunun, eğilip bükülmeyen, yan gelip yatmayan ya da çamura batmayan, gizli ajandası olmayan, atılan bir taşın derinlerde yarattığı minik titreşimlerle yaratacağı büyük dalgalara uzanan bir duanın, Tevhidî ilkelerle çerçevesi çizilmiş ve aynı ilkelerle sonuca ulaşmış, ikram edilmiş stratejisidir.
Mekke’nin fethi sonrası ilk hac.
Kâbe’nin içinde ve dışında dikili putlar yok, hac görevini yerine getiren müşrikler var.
Hac kafilesinin başında Ebu Bekr; Resûlullah yok.
Arkalarından gönderilen bir ültimatom var: “Allah ve Resûlü müşriklerden berîdir.”[2]
Bir sonraki sene: Resûlullah’ın ilk ve son Haccı.
Dipnotlar:
[1] “Post-truth, yalan söylemekle eşanlamlı değildir; ancak kamuoyu oluştururken veya manipüle ederken, nesnel gerçeklerin duygulardan ve kişisel inançlardan daha az etkiye sahip olduğu bir durumu tanımlar.” J. Antonio Zarzalejos – https://www.uno-magazine.com/number-27/communication-journalism-fact-checking/
Bilim insanları, etik konularını çalışanlar, politika yapıcılar vs. biyo-teknoloji ile siber-teknoloji (yapay zekâ) kesişmesinin ne gibi sonuçlar doğuracağı üzerinde düşünmesi gerekir. Zira sentetik biyoloji ile yapay zekâ teknolojilerinin sağlıklı ve güvenli biçimde ilerlemesi için böylesi bir sorumluluğa ihtiyaç var. Yapay zekânın tasarımı ve uygulanması süreçleri gittikçe karmaşıklaşması kontrolü, denetimi ve düzenlenmesini zorlaştıracak görünüyor.
“İhtiyaçlar ile bu ihtiyaçları karşılayan kaynaklar arasında bir uyumsuzluk vardır. İnsanın ihtiyaçları sınırsız, kaynaklar ise kıttır.” argümanı yıllarca üçüncü sınıf köşe yazarlarından sözde alanlarında uzman ekonomi profesörlerine kadar tüm kapitalist ideologlar tarafından savunulmuş, küçük revizyonlardan geçirilerek ders kitaplarında da yer almıştır.
Tıpkı dilde lehçe, şive ve ağızların ortadan kalkması gibi farklı kültürel zamanların yok olması, bizi zamanın “zaten” böyle bir şey olduğunu düşünmeye sevk eder ve Kevin K. Birth’in “zaman körlüğü” dediği şeye yol açar. Zamansal deneyimin olumsallığı ortadan kalktığında ise giderek bütün zamanlarımız manipüle edilebilir, paraya çevrilebilir bir şeye dönüşmüş olur. Tüketimin konusu kılınamayan geriye bir tek uyku kalır. 7/24 tüketim dünyasında uyku vakti bile çeşitli şekillerde aşılmaya çalışılır.
Bu bakımdan mevcut içtihat şartlarına ilave olarak günümüzdeki içtihat faaliyeti için “realiteyi görme ve dikkate alma” şartı da ilave edilmelidir. Tarihsel fıkıh birikiminin potansiyelini açığa çıkarmak ve bu yolla hayata katkıda bulunup yanlış uygulamaları ahlâki zemine çekecek şekilde yön vermek üzere günümüz İslam hukukçularının/fıkıhçıların karşılaşılan sorunların çözümüne yönelik içtihat faaliyetinde bulunmaları hem bir hak hem de görevdir.
Diplomatik Tavır: İlkesiz İlişkiler
“Sil” diyor “eğer bunu kabul etmiş olsaydık, savaşmazdık!”
Biri silmiyor, öteki bakıyor.
Sitem ve öfke; hücum ettiği gözlerde bir noktaya sabitlenmiş.
Bekliyorlar ama o, kendisi siliyor; artık anlaşma sağlanabilir…
Umutsuzluk ve ikilem.
İnsanlardan, geliş amaçlarına uygun olarak umre vazifelerinin yerine getirilmesini istiyor.
Toplulukta, alınan kararın yarattığı tereddüt ve kızgınlık; kimse yerinden kıpırdamıyor.
O, çadırında dinlenmeyen sözü için kederli.
Yer: Hudeybiye.
…
Kavramların yüklendiği anlamları olayların bütününde yeniden yüklenilmiş hâlleriyle her buluşturduğumuzda karşımıza tanımın tanımına dönüşen türemeler çıkmakta. Aslında onların ne olduğuyla ilgili düşüncelerimiz, girmiş olduğu kalıpları anlamamızı ya da kalıpların meşrûluğunu sorgulamamızı gerektirir. Dipsiz kuyuya atılan taşların her seferinde derinliği azaltacağını ummak büyük bir açmazdır. Tanımın yeni tanımlara ve bunlara bağlı yorumlara yol açtığı sonsuz yorumlama biçimsizliğinde bir çıkış bulmak olanaksızdır.
Diplomasi de bunlardan biri. Uluslararası sahalarda devletlerin çıkarlarına ve amaçlarına yönelik dış politikalarının uygulandığı sürece vurgu yapan klasik anlamıyla beraber, politik tanımların içine dahil olan ve ülkeler arasındaki ilişkileri yönetme becerisini kuşatan diplomasinin küreselleşmeyle genişleyen diğer anlamları, ister istemez o kuyuya atılan taşlardan bahsetmeyi gerektiriyor.
Pek çok faktörün modern devlet yapılarında kurumsallaşmış olması, epistemolojik olarak hakikatin reddine dayanan dumur hâline paralel, diplomasinin kavramsal ‘nötr’lüğünü, ‘yalancılık ve ikiyüzlülük’ etkenleri üzerinden negatif bir düzleme oturtmuştur. Özellikle, tarihi süreç içerisinde devletler arasındaki modern diplomasinin sürekli pasif tarafında duran, gerek diplomatik başarı olarak yansıtılanların büyük resimde aslında bir kayıp olduğunu gören, gerekse diplomatik başarısızlıkların ceremesini çeken bir ülkede yaşamanın yarattığı algı, bu kavrama dair algımızı da aynı ölçüde olumsuzlaştırmakta. Öte yandan diplomasinin modern devlet olgusu ile beraber kazandığı kimlik, daha öncesinde var olan ikili veya gruplar arasındaki ilişkileri de bir bağlama oturtmaya zorlamakta. Bir zamanlar bu ilişkilere ne isim veriliyor olursa olsun bugün karşımızda diplomasi ve onun çeşitli kırılımları durmaktadır. Diplomasi, bir tarafın ulusallık, ekonomik ve ideolojik çıkmaz içinde yarattığı amaçların ve politikaların, kurumsallaştırıldığı yapılar içinde ürettiği fikirleri ve kültürü karşı tarafa kabul ettirmesine dönük tarafıyla, iletişimden ziyade etkileşim ve baskılama unsuru olarak ‘kamu’ kimliğini edinmiş durumda. Diğer yandan gücün yumuşak yüzünün aynı iticilerle kendi ikilemini ele verir bir düzlemde ‘insani diplomasi’yle isimlendirilmesi, edindiği kimliklere duygusal normlar eklemekte. Kültürel diplomasi başlığı altında toplanabilecek diğer diplomatik kırılımların da meşruluk kriterlerinin ve güç hiyerarşisinin değişime uğramış genellemelerden beslendiği görülebilir. Yaptırımlar, kısıtlamalar ve ambargolar üzerinden yönetilen savaş diplomasisi, hedefindeki sonuca sektörel diplomasiye evrilerek ulaşmakta ve devreye, bir ucu dinlemeye ve gözetlemeye dayanan dijital diplomasi ya da kendi hedeflerini belirlediğini düşünmesine izin verilen ‘sivil diplomasi’ gibi yeni aktörler girmektedir. Aynı surette hiçbir şey eylememiş gibi ortaya gülücükler saçarak insani diplomasinin erdemlerini küresel ölçekte pazarlayan ikiyüzlülük hem iç politikada hem de dış politikada kendini göstermektedir. Ekonomik olarak ve aslında daha iyi sömürülmek için cazibe merkezi hâline dönüşen yapıların yüzsüzlükleri, sebep olmadıkları bir trajedi için geçerli olacak yardımlarını, sebep oldukları üzerinden kazanıma dönüştürme pişkinliğinde netleşmektedir. Menfaatçi politikalar ve bunlara fayda sağlayan/koruyan araçlarıyla statükoyu kullananlar, yarattıkları ‘kaos’la gözlerimizin önündedir.
Sömürge sonrası yeni nesil araçların, sömürülen zihinler üzerinden iki taraflı keskin bir bıçağa dönüştürülmesiyle, güven temeline dayanması umulan diplomasinin, pek çok ‘vıcıklık’ içinden sıyrılıp kurallarına uyulacak bir iletişim biçimi olması yahut aklanması ve yeniden tanımlanması ne kadar mümkündür? Yeniden yapılandırılmış ve parçalara ayrılarak inşâ edilmiş, artık kimsenin yalan söylemediği ama ajitasyon, simülasyon, propaganda, manipülasyon ve dezenformasyon ile yarattığı gerekçeler üzerinden kurgulanan, insansız savaş araçlarıyla sorumluluktan kaçınmanın yeni yollarını bulan diplomasinin insanlığı getirdiği yer ortadadır. Önleyici savaşı diplomatik unsurlar içine sokuşturan ve militarist gücü baskı ve tahakküm aracı olarak kullanan yapıların kendilerini konumlandırdıkları küresel diplomatik arenadaki taktiksel yaklaşımlar, harcama kalemi olarak insanı ucuz metâ ve “meta” elemanı olarak görmeye devam edecektir.
Kavramları eski yerlerine oturtunca her şey yoluna girer mi? İslam diplomasisini konuşalım, tarihte bununla ilgili pek çok örnek bulacağımızdan eminim! O diplomasi(!) ile bugünün farklı diplomasisini karşılaştırıp iç çekelim. Sanki o zamanlarda yalan ve desise hiç yokmuş gibi davranalım; herkesin salt ilkesel davrandığı, grupların, kabilelerin, devletlerin ve imparatorlukların ilkesellik üzerinden tanımlandıkları diplomatik ahlâk kurallarına uygun davrandıklarını varsayalım. Böyle bir durumda hangi ahlâktan bahsettiğimiz bile tartışmaya farklı boyutlar katacak. Baskın diplomatik ahlâk bugün kendi gerekçelerini üretmiş ve ilkesizliği, yalanı, zorbalığı ahlâk olarak benimsemiş durumdayken, kuralların denetimi ve geçerliliği mümkün olabilir mi? Bir taraf kendi ahlâkıyla oturduğu masada muhatabının ahlâkıyla iletişim kurabilir mi? Devletler arası hukuk, insanı dışlayan ama refah seviyesini sağlamak zorunda oldukları kitleler üzerinden hesaplanan bir pragmatizm sirkine dönüşmüş durumdadır. Ulusalcılığın ve farklı eklentileriyle milliyetçiliklerin küreselcilik potasında istenilen kıvama gelene kadar dövülmesi, arada kalanların kurgusal ve suni ilkeleri ‘insani eylemler’le buluşturmasını sağlamıştır. Düşmanın silahıyla silahlanmayı bekâ gibi gerekçelere dayandıranların, zamanı geldiğinde katliam diplomasisine dönüşen çıkarsallıkları uğruna neler ve kimler feda edilebilir? İlkeler nedir mesela, ilkeleri belirleyen hangi etkenlerdir veya kimdir? İlkeler nereye kadar esnetilir; nerede katı olmak nerede esnetebilmek gerekir? Müzakere konusu kılınanlarda hangi ilkesel noktalar ön planda tutulur; insan müzakerelere konu edilebilir mi? Kısa vadeli kazanımlara tav olan toplumlarda ileri görüşlü, ilkeli, stratejik düşünceyle beslenen bir diplomasi mümkün müdür?
İlişkilerdeki her hamle gidilecek yolun ne olduğunu belirleyecekse öngörülerin arkasında yer alan zihinleri tanımak ve onlara nüfuz edebilmeyi bilmek gerekir. Diplomasinin insansızlaştırıldığı ve sadece karar alıcı mercilerin karar veren pek çok dış faktörle desteklendiği düşünüldüğünde, ilkelerin toplumsal bir teyakkûz ve taleple ortaya çıkabileceği düşünülebilir. “Protestan ahlâk”ın nüfuzuna karşı durabilme kabiliyeti ve azmi ister istemez bazı tanımların ve kavramların mevcut algısının ötesine uzanabilmekte ve ötesini görebilmekte yatar. Bu hegemonik merkezlerin savaşla ulaşabilecekleri sonuçlara kamu diplomasi yoluyla ulaşma çabalarının ekonomik uzantılarını görmekle beraber kültürel diplomasiyle zihinlere yerleşimlerini, aynı uzanımların küresel ve tebâsal açılarını görmeyi de gerektirir. Kendi ‘dünya görüşleri’ üzerinden ilkelerini belirleyenlerin karşısına, kendi sağlam ilkeleri ile çıkabilme imkânı ve imanı ‘başarısızlık’ korkusunu içermemelidir. Böyle olsaydı ‘başarısızlıklarla’ dolu Resûllerin hayatı bize örneklik teşkil edemezdi. Belki de ilkelerin göz ardı edilebilmesini, onların ‘başarılarını’ bugün başarısızlık olarak gören zihinlerin yüzeyselliğinde aramak gerekiyor.
Yıllar önce bir arkadaşım, o dönem umut bağlanan ve popülaritesi olan bir siyasetçinin basına kapalı kapılar ardında kendisine yöneltilen; “Allah’ın belirlediği sınırlar ile mevcut kanunlar çatıştığı zaman ne yapıyorsunuz?” sorusuna; “Abdest alıp iki rekât namaz kılıyorum ve sonra yapılmak zorunda olan neyse onu yapıyorum.” şeklinde verdiği cevabı iletmişti. Bu tutum, muhafazakârlık kimliğini İslam üzerinden tanımlayan ama aslında liberal demokratlığın kimlik bunalımını hakikat-gerçeklik ikileminde bile yaşayamayan zihnin bir yansıması olabilirdi. Bu, aynı zamanda ikili oyunlara dayanan diplomasinin tebaaya dönük yüzünü gösteriyordu. Parlak diplomatların ‘idare edecekler ve idare etmek zorunda olan’ kitlelere diplomasinin bayağı unsurları ile muamele edişinin örnekliği idi. Trajikomik olan ise bu mekanizmaları, atılacak adımları analiz edecek kadar düşünme tenezzülünde bile bulunmadan işletiyor olmalarıydı. Kelime oyunları laf ebeleri; bol slogan, miadı gelmiş vaatlerin tekrarı. Akıllarından ya da içlerinden geçeni kimse bilmiyor! Eylediği istediği şey midir yoksa mecbur mu edilmiştir belli değil. Renk vermiyor ama arkasını dönüp kitlesine bambaşka şeyleri rahatlıkla söyleyebiliyor. Söyledikleri lastik mesabesinde olduğu için oraya buraya rahatlıkla çekilebiliyor. Lafı eveliyor ardından biraz da geveliyor. Bir yanında hâlâ macunumsu bir sızı olsa da önüne uzanan kararı/metni imzalayabiliyor. ‘Ne yapalım’ ile başlayan ucu açık söylemler üst üste, en başında zaten darmadağın hâlde olan, ilke etiketi vurulmuş ucubelerin üzerine yıkılıyor. Üstelik böbürleniyorlar, zira “utanmaları gereken şeyler hakkında böbürlenmenin asla başarısızlığa uğramayan bir numara” olduğunu biliyorlar. Yeni kazandığı anlamla beraber bu diplomat tavır, politik tavır maskesiyle sadece devletler ya da kurumlar arası ilişkilerde değil, insanlar arasındaki ilişkilerde de kendini böylece sergiliyor. Toplumlar nezdinde ulusal menfaatlere dayalı devlet çıkarlarının varlıklarını sürdürülebilmek için girdiği kılıkların ve kullandığı kuklaların, uyguladıkları çifte standartların ve haksızlıkların menfaatler ve kazanımlar gereğince makûl görüldüğü bilinince, aynı denklemin sirayet ettiği ikili ilişkilerin geldiği noktaları daha rahat kavrayabiliyoruz: Kişiden kişiye değişen hakikat ve ticaretten siyasete renklendirilmiş yalanlar.
…
Hudeybiye sonrası Umre.
Civardaki pek çok toplulukla temas kurulmuş, onlarca anlaşma yapılmış, pek çok sefer düzenlenmiş. Anlaşma gereğince, üç gün boyunca Kâbe ve çevresinden Allah’tan başkasını ilah kabullenenler ayrılmışlar; İslam’ın son vahyinin dirilttiği mü’minleri izliyorlar.
Kabe’nin içi ve dışı putlarla dolu.
Mü’minler, Resûlullah’ın önderliğinde tavaftalar.
…
Birlikteliklerin ve ayrılıkların ilkesel değil çıkar temelli olduğu bir yapıda fikri, siyasi ve ahlâki sebeplere dayalı ihtilafların ismi, diplomasinin tanımında olduğu gibi ancak etiketten ibaret kalabilir. Birilerine gebe kalınarak yapılan siyasetin, etiketler ve kof ritüellerle bile olsa öznel ya da grupsal çıkarların, Tevhidî dünya görüşünün çerçevesinde kendine yer bulması imkânsızdır. Böyle durumlar, kazanımlar ve kaybedilmemesi gerekenler uğruna rahatlıkla sunulabiliyorsa toplumsal ahlâk olarak edindiği yeni kimliklerle bizi içeriden çürütmeye devam edecektir.
Tüm bu bağlamlarda
Orada, Niccolò Machiavelli fikirleri üzerine inşâ edilen ve sonrasında ‘post-truth’[1]a evrilmesi kaçınılmaz olan diplomasiden daha fazla “ıslah ve Ahlâk temelli” eylem ve söylem bütünlüğü içindeki stratejik metodu görebiliriz. Bu metot, merkezinde Allah’ın olduğu ikirciksiz bir hayatın topluluklar arasındaki ilişkisinde çizilen sınırların eylemsel izdüşümünün; kimsenin üzerine yıkılmayan bir sorumluluk duygusunun, eğilip bükülmeyen, yan gelip yatmayan ya da çamura batmayan, gizli ajandası olmayan, atılan bir taşın derinlerde yarattığı minik titreşimlerle yaratacağı büyük dalgalara uzanan bir duanın, Tevhidî ilkelerle çerçevesi çizilmiş ve aynı ilkelerle sonuca ulaşmış, ikram edilmiş stratejisidir.
Mekke’nin fethi sonrası ilk hac.
Kâbe’nin içinde ve dışında dikili putlar yok, hac görevini yerine getiren müşrikler var.
Hac kafilesinin başında Ebu Bekr; Resûlullah yok.
Arkalarından gönderilen bir ültimatom var: “Allah ve Resûlü müşriklerden berîdir.”[2]
Bir sonraki sene: Resûlullah’ın ilk ve son Haccı.
Dipnotlar:
[1] “Post-truth, yalan söylemekle eşanlamlı değildir; ancak kamuoyu oluştururken veya manipüle ederken, nesnel gerçeklerin duygulardan ve kişisel inançlardan daha az etkiye sahip olduğu bir durumu tanımlar.” J. Antonio Zarzalejos – https://www.uno-magazine.com/number-27/communication-journalism-fact-checking/
[2] Tevbe 9/3 – 9/28
İlgili Yazılar
Kalpsiz Bir Dünyadan Kalpsiz Bir Algoritmaya
Bilim insanları, etik konularını çalışanlar, politika yapıcılar vs. biyo-teknoloji ile siber-teknoloji (yapay zekâ) kesişmesinin ne gibi sonuçlar doğuracağı üzerinde düşünmesi gerekir. Zira sentetik biyoloji ile yapay zekâ teknolojilerinin sağlıklı ve güvenli biçimde ilerlemesi için böylesi bir sorumluluğa ihtiyaç var. Yapay zekânın tasarımı ve uygulanması süreçleri gittikçe karmaşıklaşması kontrolü, denetimi ve düzenlenmesini zorlaştıracak görünüyor.
Dünyanın Boyasıyla Boyanmış Yüzler
“İhtiyaçlar ile bu ihtiyaçları karşılayan kaynaklar arasında bir uyumsuzluk vardır. İnsanın ihtiyaçları sınırsız, kaynaklar ise kıttır.” argümanı yıllarca üçüncü sınıf köşe yazarlarından sözde alanlarında uzman ekonomi profesörlerine kadar tüm kapitalist ideologlar tarafından savunulmuş, küçük revizyonlardan geçirilerek ders kitaplarında da yer almıştır.
Zamanın Sömürgeleştirilmesine Karşı Bir Direniş Eylemi Olarak Namaz
Tıpkı dilde lehçe, şive ve ağızların ortadan kalkması gibi farklı kültürel zamanların yok olması, bizi zamanın “zaten” böyle bir şey olduğunu düşünmeye sevk eder ve Kevin K. Birth’in “zaman körlüğü” dediği şeye yol açar. Zamansal deneyimin olumsallığı ortadan kalktığında ise giderek bütün zamanlarımız manipüle edilebilir, paraya çevrilebilir bir şeye dönüşmüş olur. Tüketimin konusu kılınamayan geriye bir tek uyku kalır. 7/24 tüketim dünyasında uyku vakti bile çeşitli şekillerde aşılmaya çalışılır.
Günümüzde İçtihadın Anlamı ve İmkânı
Bu bakımdan mevcut içtihat şartlarına ilave olarak günümüzdeki içtihat faaliyeti için “realiteyi görme ve dikkate alma” şartı da ilave edilmelidir. Tarihsel fıkıh birikiminin potansiyelini açığa çıkarmak ve bu yolla hayata katkıda bulunup yanlış uygulamaları ahlâki zemine çekecek şekilde yön vermek üzere günümüz İslam hukukçularının/fıkıhçıların karşılaşılan sorunların çözümüne yönelik içtihat faaliyetinde bulunmaları hem bir hak hem de görevdir.