Türkü yakmak, türküyle yanmak ve türkü okumak. Bu coğrafya insanın kaderidir türküler. Hüznü, sevinci, yoksulluğu, aşkı ve ölümü türkülerle/türkülerde anlatmıştır Anadolu insanı. Bu sebeple türküleri anlamayan bu coğrafyanın insanını da anlayamaz, anlatamaz. Yunus Emre, Karacaoğlan, Ahi Evran gibi nice halk ozanlarını da anlayamaz. Bu sayıda Sanat Edebiyat sayfalarımızı bu aşıklar ve garipler zincirinin son halkası sayılabilecek halk ozanı kendi deyimiyle garibi Neşet Ertaş’ı biraz da olsa tanımaya ve onun çok sevdiğimiz türkülerini konuşmaya ayırdık. Araştırmacı-Yazar Dursun Çiçek ile Neşet Ertaş’ı ve türkülerini konuştuk. Çiçekdağı’ndan Gönül Dağı’na kısa bir yolculuk yaptık. Siz değerli okuyucularımızın istifadesine sunarız.
Neşet Ertaş’ın yaşadığı köyde hatta avluda doğduğunuzu söylüyorsunuz. Neşet Ertaş’ın “Türküyü türküyle anlatıyorum” sözünü anımsıyorum. Türkü nedir? Sizin için ne anlam ifade ediyor?
Benim tespitlerime göre 1943-1950 yılı arasında yaşadığı köy benim köyüm: Çiçekdağı’nın İbikli Köyü.
Zalım felek devranını dönderdi
Duttu bizi Çiçekdağı’nın İbikli Köyü’ne gönderdi
Der bir şiirinde. Bu tarihlerde büyük dedem Kuru Sülük’ün odasında kalıyorlar. Anneleri vefat edince 1950 yılında annelerini bizim köyün mezarlığına defnedip köyden ayrılıyorlar. Ben İbikli Köyü’nde 1964 yılında doğdum. Çocukluğum Muharrem Ertaş ve Neşet Ertaş’ın 7 yıl yaşadığı o evin, odanın avlusunda geçti. Hâlâ da köyümüze gittiğimizde onların yaşadığı dedemin odasına gider, babasının ve kendisinin havalandırdığı türküleri anlamaya çalışırım. Duvarları dinlerim kendimce. O odada hangi türkülerin yakıldığını hangi bozlakların bozulandığını hissetmeye çalışırım.
Türkü, küllî anlamda musikinin bir uzantısıdır. Bu hususla ilgili ise bizim geleneğimizde Kindî’den Fârâbî’ye, İbn Sînâ’dan Tûsî’ye, Urmevî’den Abdülkadir Merâgî’ye uzanan muazzam metinler, tevil ve tabirler var. Bu kitapların bir kısmı çevrildi bir kısmı da çevriliyor.
Dolayısıyla buradan yola çıkarsak türkü musikinin uzantısı olarak hikmete taalluk eder. Yani bizim ilimler ve sanatlar bağlamımızda, geleneğimizde hikmetin, irfanın bir uzantısıdır. Neşet Ertaş’ın:
Bunca erler evliyalar
Türkü sever, türkü söyler
Görür gözlü enbiyalar
Türkü sever türkü söyler
sözleri bu bağlama işaret eder. Yalçın Koç, biz Türklerin Horasan’dan, Türkistan’dan getirdiği kelamdan söz eder. Bu kelamı her âlim ve sanatkâr kendince tabir eder. İşte Neşet Ertaş, Muharrem Ertaş gibi Hak âşıkları dediğimiz insanlar da söz konusu kelamı türküyle ifade ederler, tabir ederler. Bu anlamıyla türkü, bizim hayatımızın bir tezahürü olarak dilimizdir, hafızamızdır.
Bu bağlam içinde Neşet Ertaş’ın hem şahsı hem de türküleri sizin dünyanızda, yaşantınızda neye tekabül ediyor?
Öncelikli olarak kendilerinden önce türkülerini bildim ben Neşet Ertaş ve babası Muharrem Ertaş’ın. Çocukluğumda hiç unutmadığım ve hayatımda çok etkisi olan plaklarımız ve pikabımız vardı evimizde. Babam, köylülerimiz, onların türkülerini dinlerlerdi. Yeni bir plak çıktığında babam, Neşet’in plağı çıkmış, diyerek getirirdi. Dolayısıyla onların türküleri hayatımızın bir parçası idi. Düğünümüzü onlarla yapardık, ağıtlarımızı onlarla yakardık, gurbete gideni onlarla gönderir, gurbetten geleni onlarla beklerdik. Sevdamızı onlarla yaşar, derdimizi, sızımızı onlarla dindirirdik. Kimi zaman gözyaşımız olurdu bir bozlak, kimi zaman ufuklarda kaybolan bakışlarımız olurdu türküler. Bazen Zahide’ye sigaramızı yakar, bazen Viran Dağlar’a karıştırırdık adımlarımızı. Yolcu’yu dinlerken hayat yolumuza bakar, geçmişimizden geleceğimize yürüyüşümüze bakardık. Askere giden yiğidimizi de gurbete, Almanya’ya giden insanımızı da türkülerle yanarak beklerdik.
Sonra yıllar geçti ve zatlarıyla da tanıştım. Muharrem Ertaş’ı çocukluğumdan beri bilirim. Rahmetli babamın Yozgat, Yerköy, Gülen Sokak’taki dükkânına gelişlerini bilirim. Merkebiyle gelir, bağlamasını akide şekerlerinin olduğu bölümdeki köşeye koyar, sonra çarşıda işlerini bitirdikten sonra babamla bir sigara tüttürür, halleşir ve giderdi. 1971 veya 72’lerde Yerköy’de eski belediyenin köşesinde Ertaş Plak diye dükkânı vardı, yeni plakları almak için oraya giderdim. Eğik kasketini, çorak yüzünü, çizgili ellerini, hüzünlü bakışlarını hiç unutmam. Sesinde gurbet, nefesinde hasret vardı.
Yine çok küçük yaşlarda kendi dükkânında, bizim dükkânımızın önünde, kimi düğünlerde canlı olarak havalarını da dinledim. O bozuladığında adeta Çiçek Dağı titrerdi. Oradan yankılanırdı sesi. 1982’ye kadar defalarca gördüm, konuştum. Eşi Döne teyzenin mezarı bizim köyümüzde olduğu için bilhassa Yerköy’de iken sık sık ziyaret ettiğini biliyordum ve bunlardan birkaçına ben de şahit oldum. Hiç unutamadığım hatıralarımdan biri de 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nda bizim köyde, Cenderin Özü’nde Şakir dedemin Elmalığında aile büyüklerimle yaptığı bir meşktir. Sabah namazına kadar çocukları askerde olanlar için bozlaklar okudu, ağıtlar yaktı. Neşet Ertaş’ın Kıbrıs Destanı’nı ilk Muharrem Usta’dan dinlemiştim.
Neşet Ertaş’ı ise ilk olarak 1993 yılında Kırşehir’e bir panel ve babası ile ilgili yapılan anıtın açılışı için gelmişti, o zaman görmüş, fotoğrafını çekmiştim. Ayaküstü biraz sohbet etmiştik. Yanımda onu çok seven Yerköy’ün fotoğrafçısı rahmetli Sinan Demirok ve arkadaşım Bektaş Ceylan vardı. Kendimi tanıttığımda ve İbikli Köyü’ndenim dediğimde “anamın köyü” dedi gülümseyerek. Bazı arkadaşlarını sordu isim isim. Sonra defalarca telefon görüşmelerimiz oldu. Daha sonra Kayseri’de ağırlamak da nasip oldu. Koluna girip sahneye ben çıkarmıştım. Kendi dünyamda onun kadar mütevazı, onun kadar sahip olduğunu paylaşan, onun kadar dağ gönüllü, onun kadar sevgisini hissettiren bir insan tanımadım diyebilirim. Kendini bilen bir insandı Neşet Ertaş…
Kitabın başında Tanpınar’dan bir alıntı yapıyorsunuz, diyor ki Tanpınar: “Bizde roman yoktur lakin eğer romanımız ve hikâyemiz aranacaksa türkülerde aranmalıdır.” Türküler bu coğrafyanın ve bu coğrafya insanının hikâyesi midir?
Kesinlikle… Türkülerin hikâye, masal, menkıbe, şiirle kesiştiği bir bağlam var. Bu yanıyla Türküler bizim hafızamız ve dilimizdir. Çocukluğumuzda hâlâ hafızamızdan, hatırımızdan çıkmayan masallar içinde türkülerin, ağıtların, uzun havaların olduğu masallardır. Geleneği taşıyan, geleneği bugün yapan en önemli unsurumuzdur türküler. Bir türkünün içine girdiğinizde, onun yakılma, bozulanma, havalandırılma sebeplerini bildiğinizde kendinizi bir hayatın içinde bulursunuz. Bu anlamıyla türküler geçmişimiz değil; bugünümüz hatta yarınımız olur. Bin yıl önce yazılmış bir hikmet ve irfan metni bizi nasıl aydınlatırsa aynı şekilde bin yıldır bildiğimiz bir türkü de aydınlatır. Benim yöremin, aşiretimin en önemli türkülerinden biri olan Zahidem, tarihi gerçekliğinin ötesinde bütün Zahidelerin, Leylaların, Aslıların, Şirinlerin hikâyesidir. Arap Mustafa ile Zahide’nin hikâyesi özde Leyla ile Mecnun’un hikâyesinden farklı değildir. Bu anlamda türkülerimiz bizim romanımız, hikâyemiz ve şiirimizdir.
Peki, bu hikâye serüveni içinde abdallık geleneği nerede durmaktadır?
Bizim için Hak âşıklarıdır abdallar. Çocukluğumda dedem onlara hep böyle derdi. Kimilerinin aşağıladığı, hor gördüğü bir dönemde onların Hak ile irtibatını görmek kolay değil elbette. Mesele Neşet Ertaş veya Muharrem Ertaş’taki Yunus Emre’yi, Hacı Bektaş-ı Veli’yi, âşık Kerem’i, Karacaoğlan’ı, Âşık Sait’i, Pir Sultan’ı, Mevlana’yı, Ahmet Yesevî’yi görebilmekte. Geleneğimizdeki bilhassa irfan geleneğimizdeki abdallığın bağlamını bilmediğinizde bu söylediklerimizin elbette bir anlamı yok. Şüphesiz son dönemde yani çağdaş dönemde yaşayan abdallar da bunun farkında olmayabilir. Ancak onların taşıdıkları kendilerini bırakmaz ve zamanı, zemini, bağlamı geldiğinde taşar ve tezahür eder. Şu içinde yaşadığımız çağda kim biliyor ki kendi anlamını? Neşet Ertaş’ı ve o gelenekten gelen bir abdalı bozlak okurken, türkü yakarken veya bir maya havalandırırken dikkatle izleyin. Beden diline bakın, hareketlerini anlamaya çalışın. İşte o zaman hikmet ve irfan penceresinden abdallığın mânâsını hissedebilirsiniz.
Bizim oralarda Abdal, gönlü zengin insandır. Vermeyi, paylaşmayı öğretirler onlar bize… Bayram Bilge Tokel ağabey anlatmıştı: Bir konserden dönerken, Neşet Usta yol kenarında çalışan insanları gördüğünde kendini tanıtmadan konserden aldığı tüm parayı oradaki insanlara dağıtır. Yine Bayram ağabeyin Gönül Dağı programında Mahzuni Şerif’in anlattığı, bir konser sonrası Neşet Usta’nın kendi hissesine düşen parasını nasıl paylaştığını bilen bilir. Ama Neşet Ertaş bunları yaparken de şov, gösteri yapmaz. Bunu da töreye uygun olarak gizli yapar. Abdallık budur. Verendir abdal. Alan, çalan, soyan, dilenen değil. Sahip olduğunu verendir. Bizim köyde kaldıkları süre içinde (ki o dönem kıtlık, seferberlik zamanıdır, ikinci dünya savaşı ekonomisinin dünyayı kasıp kavurduğu zaman) tek bir hırsızlık, arsızlık rivayet edilmez onlarla ilgili. Hatta aksine düğünümüze, nişanımıza, sünnetimize, cenazelerimize sahip olduklarını veren insanlardır. Hâsılı abdallar gönüller yapan insanlardır. Gönüllerini veren, gönlündekini veren insanlar çalar mı?
Neşet Ertaş türkülerinde geleneğin önemli bir yeri olduğunu görüyoruz. Hikmeti araması ve türkü çığırışı geleneğin izinden giden bir derviş gibi. Gelenek kavramı Neşet Ertaş türkülerinde nasıl bir anlam kazanıyor, öneminden bahsedebilir misiniz?
Yukarıda da kısmen değindiğim gibi o, türküleriyle geçmişi tarih yani bugün yapan insandır. Dolayısıyla Neşet Ertaş’tan modern anlamda bir romantizm ve nostalji çıkmaz. O, türküleriyle bir hayatı taşır. Geleneğimizin hayata dair unsurlarını, sevdalarını, hasretlerini, özlemlerini, aşk hikâyelerini ulaştırır bize.
Hele bakın şu feleğin işine Ne çileler vermiş kulun başına Mecnun’u Leyla’ya hasiret etmiş Kerem yanmış Aslıhan’ın aşkına
Eyüp dert elinden ne hale gelmiş Hüseyin aşkına başını vermiş Ferhat Şirin için dağları delmiş Nesimi yüzülmüş yarin aşkına
Kimi dert elinden ömrün’ bitirmiş Kimi bahçesinde güller yetirmiş Garip dert elinden yolun’ yitirmiş Çarkı devran döner Bir’in aşkına
Kimi türkülerinde varlığı, kimi türkülerinde yokluğu anlatır. Benim Yurdum der yurdunu anlatır, yolu, yolculuğu anlatır, dünyayı anlatır…
Ne söyleyim şu dünyanın halına Dağlar ayrı ayrı çöl ayrı ayrı Şu insanlar bölüşmüşler dünyayı Hudut ayrı ayrı yol ayrı ayrı
İnsanlık kastine silah yapılmış Belli insan kötülüğe kapılmış Tetikler çekilmiş atom atılmış Tetik ayrı ayrı el ayrı ayrı
Türkülerindeki bütünlüğe baktığımız zaman bunun pek çok örneğini görürüz. O, hem hafızayı bugüne taşır hem de dil olarak türküleriyle bugünü tevil ve tabir eder. Bu sadece türkülerin sürekliliği değil, geleneğin de sürekliliğidir. Hak âşıkları hep yoldadır ve onların yolculukları hiç bitmez. Bu anlamıyla Neşet Ertaş da yolda olandır. Yolculuğunda yolda gördüklerini bugüne aktarır. Geleni alır ona kendi ferdiyetini katarak yeniler ve kendinden sonrasına miras bırakır. Karacaoğlan onda tezahür eder, Dadaloğlu dağları onunla aşar, Âşık Kerem onunla yanar sevda yolunda. Köroğlu beylere selamını onunla yollar. Pir Sultan turnalara, bulutlara sesini onunla duyurur.
“Deli Boran” lakaplı büyük usta Muharrem Ertaş’ın, oğlu Neşet Ertaş üzerinde nasıl bir etkisi var? Sizin Muharrem Ertaş’la olan tanışma hikâyeniz de oldukça anlamlı. Neşet Ertaş’ın hem şahsi kimliğinin hem de sanatçı kimliğinin şekillenmesinde babası Muharrem Ertaş nerede durmaktadır?
Ustam der babası için Neşet Ertaş, pirimiz der, öğretmenim der, hocam der… Bu gelenekte denilecek olanı der… Muharrem Ertaş, Neşet Ertaş’ta süreklilik kazanır. Tıpkı Selli Yusuf ve Âşık Sait’in Muharrem Usta’da süreklilik kazandığı gibi. Muharrem Ertaş gelen, Neşet Ertaş ek’tir. Muharrem Ertaş iz, Neşet Ertaş gösterge’dir. Gelenek de böyle oluşur. Ve Neşet Ertaş da kendinden sonra gelenlerin geleni olur. Muharrem Usta’yı halkadan çekip çıkardığımız zaman sadece Neşet Ertaş değil, Hacı Taşan, Çekiç Ali, Seyit Çevik, Koca Bektaş gibi ustalar da boşa düşer. Dolayısıyla sadece Neşet Ertaş’ın olmasında değil; bizim yöresel ozanlarımızın olmasında Muharrem Ertaş belirleyici bir mihenktir. Muharrem Ertaş ozanların piri, Neşet Ertaş da bu geleneğin Garib’idir. Ne aldıysam babamdan aldım alçakgönüllülüğünü gösterir Neşet Ertaş; babası Muharrem Usta da ondaki ferdiyeti, ondaki yeni olanı görür ve bilir. Kimi yerde önüne ışık olur, yol olur. Gelenek de böyle oluşur nitekim…
Neşet Ertaş türkülerinde insanı temel almış ve aslında bize her haliyle insanı anlatmıştır. İnsanın hikâyesi her türküsünde ayrı anlam kazanmış ve sözünü her havalandırışında insana ve onun hikâyesine bir adım daha yaklaşmıştır diyebilir miyiz? İnsan kavramı ustanın türkülerinde nasıl anlam kazanıyor?
İnsan, Neşet Ertaş’ta hem külli anlamıyla hem de cüz’i anlamıyla çok belirgindir, belirleyicidir. Geleneğimizdeki insanın halife niteliğini, üstün ve güzel yaratılışını, bu dünyadaki temel vazifesini ve dünyadaki anlamını türkülerinde dile getirir.
Hatta en çok Neşet Ertaş dile getirir. Her şeyden önce insan onun için Hakk’ın binasıdır. Müthiş bir tanımlamadır bu. Modern çağda insana Hakk’ın binası demek gelenek ister, birikim ister, derinlik ister, tevarüs ister ve cesaret ister:
Şeytanın atına binip yeldirme
Düşersin çamura çıkılmaz gardaş
Yanılıp da insanoğlunu öldürme
O Hakk’ın binasıdır yıkılmaz gardaş
Hakkın binası olan insanın en mücessem hali ise onun için anadır. Ana haktır ve bu sırra ermek gerekir. Ana’nın sırrına erenler Hakk’ı ve hayatı anlayabilirler. Hatta ona göre ana insan, biz insanoğluyuzdur. Ana üzerinden devam eden insan, sonra yâr olur, Leyla olur, sevgili olur. İnsanın ferdiyetinin sürekliliğidir sevgili, ferdiyetinin tamamlanmasıdır. Bu anlamda Leyla ya da yâr Neşet Ertaş’ın ferdiyetinin tamamlanmasıdır. Ana ve Yâr aynı zamanda iki büyük nimettir onun için. Birisi varlığa sebep diğeri yârlığa sebeptir. Önce Ana, sonra Yâr sonra ise diğerleridir insan Neşet Ertaş’ta… Aslında geleneğimizde de bu değil mi?
En önemlisi başta da belirttiğim gibi insanın külli anlamıdır ve bunu unutmamak onun için çok önemlidir.
Bir yaratmış Allah tüm insanları
Ayrılık insanın sözünden olur
Ayrı görme gel şu insanoğlunu
Her niyet kişinin özünden olur
Ayrı görme gel şu insanoğlunu
Bu soruyla bağlantılı olarak şu soruyu da sormak isterim. Neşet Ertaş türkülerinde ön plana çıkan temalar nelerdir?
İnsan, aşk, dağ, yol, yolculuk, gurbet ve dünya… Bu anlamda Yolcu türküsü türkülerindeki bütün temanın özeti gibidir. Bu soruya onun bu türküsüyle cevap vermiş olayım…
Bir anadan dünyaya gelen yolcu
Görünce dünyaya gönül verdin mi
Kimi büyü kimi böcek kimi kurt
Merak edip hiçbirini sordun mu
İnsan ölür amma uruhu ölmez
Bunca mahlûkat var hiçbiri gülmez
Cehennem azabı zordur çekilmez
Azap çeken hayvanları gördün mü
İnsandan doğanlar insan olurlar
Hayvandan doğanlar hayvan olurlar
Hepisi de bu dünyaya gelirler
Ana haktır sen bu sırra erdin mi
Vade tekmil olup ömrün dolmadan
Emanetçi emanetin almadan
Ömrüyün bağının gülü solmadan
Varıp bir cana ıkrar verdin mi
Garip bülbül gibi feryad ederiz
Cehalet elinde küskün kederiz
Hep yolcuyuz böyle gelir gideriz
Dünya senin vatanın mı yurdun mu
Okuyucularımıza, Neşet Ertaş’ı daha yakından tanımaları için neler önerirsiniz?
Onu tanımak için bize emanet ettiği türkülerini dinlemek gerekiyor öncelikle… Gerçekten de Neşet Ertaş, türkülerine sinmiş ve türkülerinde mânâsı devam eden büyük bir ozandır.
Ve tabii ki gerek Kırşehir yöresindeki talebeleri ve gerekse onun izini takip eden diğer sanatkârlar üzerinden de tanıyabiliriz Neşet Ertaş’ı… Burada hassaten Neşet Ertaş’ın “Bayram gardaşım” dediği Bayram Bilge Tokel ağabeyin hatıraları, yorumları çok kıymetlidir. Neşet Ertaş’la ilgili ciddi anlamda doktora tezleri yapılıyor bunları da unutmamak gerekir. Şüphesiz ki bütün bunların ötesinde musiki tarihimizi, musikinin aynı zamanda bir ilim olduğunu unutmamamız gerekiyor. Abdülkadir Merâgî’yi, Itrî’yi, Yunus Emre’yi, Hacı Bektaş-ı Veli’yi, Karacaoğlan’ı, Âşık Kerem’i, Fuzûlî’yi, Mevlana’yı hakkıyla bildiğinizde Neşet Ertaş’ı da derdini de kaygısını da çok daha iyi anlar, hakkıyla bilir, türkünün türküden, Neşet Ertaş’ın da suretinden ibaret olmadığını bilirsiniz.
Son olarak TRT tarafından Türk izleyicisi ile buluşan ve adını Neşet Ertaş’ın Gönül Dağı türküsünden alan, aynı zamanda Neşet Ertaş’a da ithaf edilen “Gönül Dağı” dizisini nasıl buluyorsunuz? Dizi, takip edebildiğim kadarıyla Anadolu insanını ve değerlerini çok sıcak insan ilişkileri ile sunuyor. Ve sık sık Neşet Ertaş türkülerine de yer veriyor. Bu tarz çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
En başından beri keyifle izliyorum ve beğeniyorum. Benim çocukluğumun, köyümün, mahallemin hikâyesi o dizide olanlar aynı zamanda. Dede tiplemesi neredeyse dedemin aynısı. Bozkırın hikâyesini bilen, bozkırın varını yoğunu paylaşan insanların hikâyesi… Ayrılışların, kavuşmaların, gurbetin, hüznün hikâyesi. Dağ gönüllü insanların hikâyesi… Her bir bölüm, her bir sahne adeta bir Neşet Ertaş türküsü, Muharrem Ertaş bozlağı gibi…
Bu dizi aynı zamanda şu son birkaç on yıldır bile anlam-değer dünyamızda neleri kaybettiğimizin de bir göstergesi. Şehrimizin, hayatımızın, insan ilişkilerimizin nasıl sekülerleştiğinin de göstergesi… Rahmetli “Nerde bir türkü söyleyen görürsen korkma yanına otur. Çünkü kötü insanların türküleri yoktur…” dediği gibi, türkü kokan dizilerin de kötüsü olmaz. Bu dizi gönlümüzden yakaladı bizi ve bu anlamda iyi gidiyor. Bize gönlü ve kalbi hatırlatıyor. İnşallah süreçte romantizmin ve nostaljinin girdabına düşüp gerçekliği kaybetmezler.
Kur’an’dan bizim öğrendiğimiz ise şu: İnananlar kendi üzerlerine düşen sorumluluğu bütünüyle yerine getirdikten sonra Tanrı o süreçte müminlere yardım ediyor, müdahale ediyor her anlamda… Sen kendi üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeden başına bir kötülük geldiğinde dua et Tanrıya: “Bu kötülüğü bizden kaldır.” Hayır, bu racona ters!
. Organik bir açıklama gibi göz önünde ve bir yönetme meselesi olarak otoritenin kullanımı cihetinden baktığımızda bunun başlangıcını aileye kadar götürebiliriz. Aile, sosyal bir dünya olduğu gibi aynı zamanda bir yönetim merkezi ve dinî/duygusal bir örgütlenme modelidir. Zira beşerî beraberlik daima bir yönetim meselesi dolayısıyla bir otoriteyle karşı karşıyadır.
İslam dininin siyaset ile ilişkisi ihtiyaçlar, şartlar, mecburiyetler karşısında ve bir doğallık içerisinde akıp gelmiştir. Dahası, yeni kitabımda açıklamaya çalıştığım gibi, sekiz ile on birinci asırlar arasındaki İslam dinini temsil eden, günümüz terminolojisi ile Sünni ve Şii dediğimiz ulema, devletle aralarına mesafe koymuşlardır.
İnsanın kendi gerçekliğinin farkına varması ancak acıyla ve dolayısıyla da yaralanmakla mümkün oluyor. Yaralanmanın olduğu yerde uyanma başlıyor. Varoluşsal bir durumdur bu. Acı/yara insanın dönüp kendine bakmasının gerekçesi oluyor. Bunun yerine başka bir olgu koyamıyoruz maalesef. Klişe olacak belki ama mutlu insanın hikâyesi yoktur. Mutluluk, insanı dışsal bir illüzyonla kaplayıp kendi varlığının dışına düşürüyor. Oysa acı ve yara insanı tam da ruhunun ortasından yakalıyor ve kendi içine düşürüyor.
Dursun Çiçek ile Türkünün Ötesi Neşet Ertaş Üzerine
Röportaj: Selma Cansız
Türkü yakmak, türküyle yanmak ve türkü okumak. Bu coğrafya insanın kaderidir türküler. Hüznü, sevinci, yoksulluğu, aşkı ve ölümü türkülerle/türkülerde anlatmıştır Anadolu insanı. Bu sebeple türküleri anlamayan bu coğrafyanın insanını da anlayamaz, anlatamaz. Yunus Emre, Karacaoğlan, Ahi Evran gibi nice halk ozanlarını da anlayamaz. Bu sayıda Sanat Edebiyat sayfalarımızı bu aşıklar ve garipler zincirinin son halkası sayılabilecek halk ozanı kendi deyimiyle garibi Neşet Ertaş’ı biraz da olsa tanımaya ve onun çok sevdiğimiz türkülerini konuşmaya ayırdık. Araştırmacı-Yazar Dursun Çiçek ile Neşet Ertaş’ı ve türkülerini konuştuk. Çiçekdağı’ndan Gönül Dağı’na kısa bir yolculuk yaptık. Siz değerli okuyucularımızın istifadesine sunarız.
Neşet Ertaş’ın yaşadığı köyde hatta avluda doğduğunuzu söylüyorsunuz. Neşet Ertaş’ın “Türküyü türküyle anlatıyorum” sözünü anımsıyorum. Türkü nedir? Sizin için ne anlam ifade ediyor?
Benim tespitlerime göre 1943-1950 yılı arasında yaşadığı köy benim köyüm: Çiçekdağı’nın İbikli Köyü.
Zalım felek devranını dönderdi
Duttu bizi Çiçekdağı’nın İbikli Köyü’ne gönderdi
Der bir şiirinde. Bu tarihlerde büyük dedem Kuru Sülük’ün odasında kalıyorlar. Anneleri vefat edince 1950 yılında annelerini bizim köyün mezarlığına defnedip köyden ayrılıyorlar. Ben İbikli Köyü’nde 1964 yılında doğdum. Çocukluğum Muharrem Ertaş ve Neşet Ertaş’ın 7 yıl yaşadığı o evin, odanın avlusunda geçti. Hâlâ da köyümüze gittiğimizde onların yaşadığı dedemin odasına gider, babasının ve kendisinin havalandırdığı türküleri anlamaya çalışırım. Duvarları dinlerim kendimce. O odada hangi türkülerin yakıldığını hangi bozlakların bozulandığını hissetmeye çalışırım.
Türkü, küllî anlamda musikinin bir uzantısıdır. Bu hususla ilgili ise bizim geleneğimizde Kindî’den Fârâbî’ye, İbn Sînâ’dan Tûsî’ye, Urmevî’den Abdülkadir Merâgî’ye uzanan muazzam metinler, tevil ve tabirler var. Bu kitapların bir kısmı çevrildi bir kısmı da çevriliyor.
Dolayısıyla buradan yola çıkarsak türkü musikinin uzantısı olarak hikmete taalluk eder. Yani bizim ilimler ve sanatlar bağlamımızda, geleneğimizde hikmetin, irfanın bir uzantısıdır. Neşet Ertaş’ın:
Bunca erler evliyalar
Türkü sever, türkü söyler
Görür gözlü enbiyalar
Türkü sever türkü söyler
sözleri bu bağlama işaret eder. Yalçın Koç, biz Türklerin Horasan’dan, Türkistan’dan getirdiği kelamdan söz eder. Bu kelamı her âlim ve sanatkâr kendince tabir eder. İşte Neşet Ertaş, Muharrem Ertaş gibi Hak âşıkları dediğimiz insanlar da söz konusu kelamı türküyle ifade ederler, tabir ederler. Bu anlamıyla türkü, bizim hayatımızın bir tezahürü olarak dilimizdir, hafızamızdır.
Bu bağlam içinde Neşet Ertaş’ın hem şahsı hem de türküleri sizin dünyanızda, yaşantınızda neye tekabül ediyor?
Öncelikli olarak kendilerinden önce türkülerini bildim ben Neşet Ertaş ve babası Muharrem Ertaş’ın. Çocukluğumda hiç unutmadığım ve hayatımda çok etkisi olan plaklarımız ve pikabımız vardı evimizde. Babam, köylülerimiz, onların türkülerini dinlerlerdi. Yeni bir plak çıktığında babam, Neşet’in plağı çıkmış, diyerek getirirdi. Dolayısıyla onların türküleri hayatımızın bir parçası idi. Düğünümüzü onlarla yapardık, ağıtlarımızı onlarla yakardık, gurbete gideni onlarla gönderir, gurbetten geleni onlarla beklerdik. Sevdamızı onlarla yaşar, derdimizi, sızımızı onlarla dindirirdik. Kimi zaman gözyaşımız olurdu bir bozlak, kimi zaman ufuklarda kaybolan bakışlarımız olurdu türküler. Bazen Zahide’ye sigaramızı yakar, bazen Viran Dağlar’a karıştırırdık adımlarımızı. Yolcu’yu dinlerken hayat yolumuza bakar, geçmişimizden geleceğimize yürüyüşümüze bakardık. Askere giden yiğidimizi de gurbete, Almanya’ya giden insanımızı da türkülerle yanarak beklerdik.
Sonra yıllar geçti ve zatlarıyla da tanıştım. Muharrem Ertaş’ı çocukluğumdan beri bilirim. Rahmetli babamın Yozgat, Yerköy, Gülen Sokak’taki dükkânına gelişlerini bilirim. Merkebiyle gelir, bağlamasını akide şekerlerinin olduğu bölümdeki köşeye koyar, sonra çarşıda işlerini bitirdikten sonra babamla bir sigara tüttürür, halleşir ve giderdi. 1971 veya 72’lerde Yerköy’de eski belediyenin köşesinde Ertaş Plak diye dükkânı vardı, yeni plakları almak için oraya giderdim. Eğik kasketini, çorak yüzünü, çizgili ellerini, hüzünlü bakışlarını hiç unutmam. Sesinde gurbet, nefesinde hasret vardı.
Yine çok küçük yaşlarda kendi dükkânında, bizim dükkânımızın önünde, kimi düğünlerde canlı olarak havalarını da dinledim. O bozuladığında adeta Çiçek Dağı titrerdi. Oradan yankılanırdı sesi. 1982’ye kadar defalarca gördüm, konuştum. Eşi Döne teyzenin mezarı bizim köyümüzde olduğu için bilhassa Yerköy’de iken sık sık ziyaret ettiğini biliyordum ve bunlardan birkaçına ben de şahit oldum. Hiç unutamadığım hatıralarımdan biri de 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nda bizim köyde, Cenderin Özü’nde Şakir dedemin Elmalığında aile büyüklerimle yaptığı bir meşktir. Sabah namazına kadar çocukları askerde olanlar için bozlaklar okudu, ağıtlar yaktı. Neşet Ertaş’ın Kıbrıs Destanı’nı ilk Muharrem Usta’dan dinlemiştim.
Neşet Ertaş’ı ise ilk olarak 1993 yılında Kırşehir’e bir panel ve babası ile ilgili yapılan anıtın açılışı için gelmişti, o zaman görmüş, fotoğrafını çekmiştim. Ayaküstü biraz sohbet etmiştik. Yanımda onu çok seven Yerköy’ün fotoğrafçısı rahmetli Sinan Demirok ve arkadaşım Bektaş Ceylan vardı. Kendimi tanıttığımda ve İbikli Köyü’ndenim dediğimde “anamın köyü” dedi gülümseyerek. Bazı arkadaşlarını sordu isim isim. Sonra defalarca telefon görüşmelerimiz oldu. Daha sonra Kayseri’de ağırlamak da nasip oldu. Koluna girip sahneye ben çıkarmıştım. Kendi dünyamda onun kadar mütevazı, onun kadar sahip olduğunu paylaşan, onun kadar dağ gönüllü, onun kadar sevgisini hissettiren bir insan tanımadım diyebilirim. Kendini bilen bir insandı Neşet Ertaş…
Kitabın başında Tanpınar’dan bir alıntı yapıyorsunuz, diyor ki Tanpınar: “Bizde roman yoktur lakin eğer romanımız ve hikâyemiz aranacaksa türkülerde aranmalıdır.” Türküler bu coğrafyanın ve bu coğrafya insanının hikâyesi midir?
Kesinlikle… Türkülerin hikâye, masal, menkıbe, şiirle kesiştiği bir bağlam var. Bu yanıyla Türküler bizim hafızamız ve dilimizdir. Çocukluğumuzda hâlâ hafızamızdan, hatırımızdan çıkmayan masallar içinde türkülerin, ağıtların, uzun havaların olduğu masallardır. Geleneği taşıyan, geleneği bugün yapan en önemli unsurumuzdur türküler. Bir türkünün içine girdiğinizde, onun yakılma, bozulanma, havalandırılma sebeplerini bildiğinizde kendinizi bir hayatın içinde bulursunuz. Bu anlamıyla türküler geçmişimiz değil; bugünümüz hatta yarınımız olur. Bin yıl önce yazılmış bir hikmet ve irfan metni bizi nasıl aydınlatırsa aynı şekilde bin yıldır bildiğimiz bir türkü de aydınlatır. Benim yöremin, aşiretimin en önemli türkülerinden biri olan Zahidem, tarihi gerçekliğinin ötesinde bütün Zahidelerin, Leylaların, Aslıların, Şirinlerin hikâyesidir. Arap Mustafa ile Zahide’nin hikâyesi özde Leyla ile Mecnun’un hikâyesinden farklı değildir. Bu anlamda türkülerimiz bizim romanımız, hikâyemiz ve şiirimizdir.
Peki, bu hikâye serüveni içinde abdallık geleneği nerede durmaktadır?
Bizim için Hak âşıklarıdır abdallar. Çocukluğumda dedem onlara hep böyle derdi. Kimilerinin aşağıladığı, hor gördüğü bir dönemde onların Hak ile irtibatını görmek kolay değil elbette. Mesele Neşet Ertaş veya Muharrem Ertaş’taki Yunus Emre’yi, Hacı Bektaş-ı Veli’yi, âşık Kerem’i, Karacaoğlan’ı, Âşık Sait’i, Pir Sultan’ı, Mevlana’yı, Ahmet Yesevî’yi görebilmekte. Geleneğimizdeki bilhassa irfan geleneğimizdeki abdallığın bağlamını bilmediğinizde bu söylediklerimizin elbette bir anlamı yok. Şüphesiz son dönemde yani çağdaş dönemde yaşayan abdallar da bunun farkında olmayabilir. Ancak onların taşıdıkları kendilerini bırakmaz ve zamanı, zemini, bağlamı geldiğinde taşar ve tezahür eder. Şu içinde yaşadığımız çağda kim biliyor ki kendi anlamını? Neşet Ertaş’ı ve o gelenekten gelen bir abdalı bozlak okurken, türkü yakarken veya bir maya havalandırırken dikkatle izleyin. Beden diline bakın, hareketlerini anlamaya çalışın. İşte o zaman hikmet ve irfan penceresinden abdallığın mânâsını hissedebilirsiniz.
Bizim oralarda Abdal, gönlü zengin insandır. Vermeyi, paylaşmayı öğretirler onlar bize… Bayram Bilge Tokel ağabey anlatmıştı: Bir konserden dönerken, Neşet Usta yol kenarında çalışan insanları gördüğünde kendini tanıtmadan konserden aldığı tüm parayı oradaki insanlara dağıtır. Yine Bayram ağabeyin Gönül Dağı programında Mahzuni Şerif’in anlattığı, bir konser sonrası Neşet Usta’nın kendi hissesine düşen parasını nasıl paylaştığını bilen bilir. Ama Neşet Ertaş bunları yaparken de şov, gösteri yapmaz. Bunu da töreye uygun olarak gizli yapar. Abdallık budur. Verendir abdal. Alan, çalan, soyan, dilenen değil. Sahip olduğunu verendir. Bizim köyde kaldıkları süre içinde (ki o dönem kıtlık, seferberlik zamanıdır, ikinci dünya savaşı ekonomisinin dünyayı kasıp kavurduğu zaman) tek bir hırsızlık, arsızlık rivayet edilmez onlarla ilgili. Hatta aksine düğünümüze, nişanımıza, sünnetimize, cenazelerimize sahip olduklarını veren insanlardır. Hâsılı abdallar gönüller yapan insanlardır. Gönüllerini veren, gönlündekini veren insanlar çalar mı?
Neşet Ertaş türkülerinde geleneğin önemli bir yeri olduğunu görüyoruz. Hikmeti araması ve türkü çığırışı geleneğin izinden giden bir derviş gibi. Gelenek kavramı Neşet Ertaş türkülerinde nasıl bir anlam kazanıyor, öneminden bahsedebilir misiniz?
Yukarıda da kısmen değindiğim gibi o, türküleriyle geçmişi tarih yani bugün yapan insandır. Dolayısıyla Neşet Ertaş’tan modern anlamda bir romantizm ve nostalji çıkmaz. O, türküleriyle bir hayatı taşır. Geleneğimizin hayata dair unsurlarını, sevdalarını, hasretlerini, özlemlerini, aşk hikâyelerini ulaştırır bize.
Hele bakın şu feleğin işine
Ne çileler vermiş kulun başına
Mecnun’u Leyla’ya hasiret etmiş
Kerem yanmış Aslıhan’ın aşkına
Eyüp dert elinden ne hale gelmiş
Hüseyin aşkına başını vermiş
Ferhat Şirin için dağları delmiş
Nesimi yüzülmüş yarin aşkına
Kimi dert elinden ömrün’ bitirmiş
Kimi bahçesinde güller yetirmiş
Garip dert elinden yolun’ yitirmiş
Çarkı devran döner Bir’in aşkına
Kimi türkülerinde varlığı, kimi türkülerinde yokluğu anlatır. Benim Yurdum der yurdunu anlatır, yolu, yolculuğu anlatır, dünyayı anlatır…
Ne söyleyim şu dünyanın halına
Dağlar ayrı ayrı çöl ayrı ayrı
Şu insanlar bölüşmüşler dünyayı
Hudut ayrı ayrı yol ayrı ayrı
İnsanlık kastine silah yapılmış
Belli insan kötülüğe kapılmış
Tetikler çekilmiş atom atılmış
Tetik ayrı ayrı el ayrı ayrı
Türkülerindeki bütünlüğe baktığımız zaman bunun pek çok örneğini görürüz. O, hem hafızayı bugüne taşır hem de dil olarak türküleriyle bugünü tevil ve tabir eder. Bu sadece türkülerin sürekliliği değil, geleneğin de sürekliliğidir. Hak âşıkları hep yoldadır ve onların yolculukları hiç bitmez. Bu anlamıyla Neşet Ertaş da yolda olandır. Yolculuğunda yolda gördüklerini bugüne aktarır. Geleni alır ona kendi ferdiyetini katarak yeniler ve kendinden sonrasına miras bırakır. Karacaoğlan onda tezahür eder, Dadaloğlu dağları onunla aşar, Âşık Kerem onunla yanar sevda yolunda. Köroğlu beylere selamını onunla yollar. Pir Sultan turnalara, bulutlara sesini onunla duyurur.
“Deli Boran” lakaplı büyük usta Muharrem Ertaş’ın, oğlu Neşet Ertaş üzerinde nasıl bir etkisi var? Sizin Muharrem Ertaş’la olan tanışma hikâyeniz de oldukça anlamlı. Neşet Ertaş’ın hem şahsi kimliğinin hem de sanatçı kimliğinin şekillenmesinde babası Muharrem Ertaş nerede durmaktadır?
Ustam der babası için Neşet Ertaş, pirimiz der, öğretmenim der, hocam der… Bu gelenekte denilecek olanı der… Muharrem Ertaş, Neşet Ertaş’ta süreklilik kazanır. Tıpkı Selli Yusuf ve Âşık Sait’in Muharrem Usta’da süreklilik kazandığı gibi. Muharrem Ertaş gelen, Neşet Ertaş ek’tir. Muharrem Ertaş iz, Neşet Ertaş gösterge’dir. Gelenek de böyle oluşur. Ve Neşet Ertaş da kendinden sonra gelenlerin geleni olur. Muharrem Usta’yı halkadan çekip çıkardığımız zaman sadece Neşet Ertaş değil, Hacı Taşan, Çekiç Ali, Seyit Çevik, Koca Bektaş gibi ustalar da boşa düşer. Dolayısıyla sadece Neşet Ertaş’ın olmasında değil; bizim yöresel ozanlarımızın olmasında Muharrem Ertaş belirleyici bir mihenktir. Muharrem Ertaş ozanların piri, Neşet Ertaş da bu geleneğin Garib’idir. Ne aldıysam babamdan aldım alçakgönüllülüğünü gösterir Neşet Ertaş; babası Muharrem Usta da ondaki ferdiyeti, ondaki yeni olanı görür ve bilir. Kimi yerde önüne ışık olur, yol olur. Gelenek de böyle oluşur nitekim…
Neşet Ertaş türkülerinde insanı temel almış ve aslında bize her haliyle insanı anlatmıştır. İnsanın hikâyesi her türküsünde ayrı anlam kazanmış ve sözünü her havalandırışında insana ve onun hikâyesine bir adım daha yaklaşmıştır diyebilir miyiz? İnsan kavramı ustanın türkülerinde nasıl anlam kazanıyor?
Hatta en çok Neşet Ertaş dile getirir. Her şeyden önce insan onun için Hakk’ın binasıdır. Müthiş bir tanımlamadır bu. Modern çağda insana Hakk’ın binası demek gelenek ister, birikim ister, derinlik ister, tevarüs ister ve cesaret ister:
Şeytanın atına binip yeldirme
Düşersin çamura çıkılmaz gardaş
Yanılıp da insanoğlunu öldürme
O Hakk’ın binasıdır yıkılmaz gardaş
Hakkın binası olan insanın en mücessem hali ise onun için anadır. Ana haktır ve bu sırra ermek gerekir. Ana’nın sırrına erenler Hakk’ı ve hayatı anlayabilirler. Hatta ona göre ana insan, biz insanoğluyuzdur. Ana üzerinden devam eden insan, sonra yâr olur, Leyla olur, sevgili olur. İnsanın ferdiyetinin sürekliliğidir sevgili, ferdiyetinin tamamlanmasıdır. Bu anlamda Leyla ya da yâr Neşet Ertaş’ın ferdiyetinin tamamlanmasıdır. Ana ve Yâr aynı zamanda iki büyük nimettir onun için. Birisi varlığa sebep diğeri yârlığa sebeptir. Önce Ana, sonra Yâr sonra ise diğerleridir insan Neşet Ertaş’ta… Aslında geleneğimizde de bu değil mi?
En önemlisi başta da belirttiğim gibi insanın külli anlamıdır ve bunu unutmamak onun için çok önemlidir.
Bir yaratmış Allah tüm insanları
Ayrılık insanın sözünden olur
Ayrı görme gel şu insanoğlunu
Her niyet kişinin özünden olur
Ayrı görme gel şu insanoğlunu
Bu soruyla bağlantılı olarak şu soruyu da sormak isterim. Neşet Ertaş türkülerinde ön plana çıkan temalar nelerdir?
İnsan, aşk, dağ, yol, yolculuk, gurbet ve dünya… Bu anlamda Yolcu türküsü türkülerindeki bütün temanın özeti gibidir. Bu soruya onun bu türküsüyle cevap vermiş olayım…
Bir anadan dünyaya gelen yolcu
Görünce dünyaya gönül verdin mi
Kimi büyü kimi böcek kimi kurt
Merak edip hiçbirini sordun mu
İnsan ölür amma uruhu ölmez
Bunca mahlûkat var hiçbiri gülmez
Cehennem azabı zordur çekilmez
Azap çeken hayvanları gördün mü
İnsandan doğanlar insan olurlar
Hayvandan doğanlar hayvan olurlar
Hepisi de bu dünyaya gelirler
Ana haktır sen bu sırra erdin mi
Vade tekmil olup ömrün dolmadan
Emanetçi emanetin almadan
Ömrüyün bağının gülü solmadan
Varıp bir cana ıkrar verdin mi
Garip bülbül gibi feryad ederiz
Cehalet elinde küskün kederiz
Hep yolcuyuz böyle gelir gideriz
Dünya senin vatanın mı yurdun mu
Okuyucularımıza, Neşet Ertaş’ı daha yakından tanımaları için neler önerirsiniz?
Ve tabii ki gerek Kırşehir yöresindeki talebeleri ve gerekse onun izini takip eden diğer sanatkârlar üzerinden de tanıyabiliriz Neşet Ertaş’ı… Burada hassaten Neşet Ertaş’ın “Bayram gardaşım” dediği Bayram Bilge Tokel ağabeyin hatıraları, yorumları çok kıymetlidir. Neşet Ertaş’la ilgili ciddi anlamda doktora tezleri yapılıyor bunları da unutmamak gerekir. Şüphesiz ki bütün bunların ötesinde musiki tarihimizi, musikinin aynı zamanda bir ilim olduğunu unutmamamız gerekiyor. Abdülkadir Merâgî’yi, Itrî’yi, Yunus Emre’yi, Hacı Bektaş-ı Veli’yi, Karacaoğlan’ı, Âşık Kerem’i, Fuzûlî’yi, Mevlana’yı hakkıyla bildiğinizde Neşet Ertaş’ı da derdini de kaygısını da çok daha iyi anlar, hakkıyla bilir, türkünün türküden, Neşet Ertaş’ın da suretinden ibaret olmadığını bilirsiniz.
Son olarak TRT tarafından Türk izleyicisi ile buluşan ve adını Neşet Ertaş’ın Gönül Dağı türküsünden alan, aynı zamanda Neşet Ertaş’a da ithaf edilen “Gönül Dağı” dizisini nasıl buluyorsunuz? Dizi, takip edebildiğim kadarıyla Anadolu insanını ve değerlerini çok sıcak insan ilişkileri ile sunuyor. Ve sık sık Neşet Ertaş türkülerine de yer veriyor. Bu tarz çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
En başından beri keyifle izliyorum ve beğeniyorum. Benim çocukluğumun, köyümün, mahallemin hikâyesi o dizide olanlar aynı zamanda. Dede tiplemesi neredeyse dedemin aynısı. Bozkırın hikâyesini bilen, bozkırın varını yoğunu paylaşan insanların hikâyesi… Ayrılışların, kavuşmaların, gurbetin, hüznün hikâyesi. Dağ gönüllü insanların hikâyesi… Her bir bölüm, her bir sahne adeta bir Neşet Ertaş türküsü, Muharrem Ertaş bozlağı gibi…
Bu dizi aynı zamanda şu son birkaç on yıldır bile anlam-değer dünyamızda neleri kaybettiğimizin de bir göstergesi. Şehrimizin, hayatımızın, insan ilişkilerimizin nasıl sekülerleştiğinin de göstergesi… Rahmetli “Nerde bir türkü söyleyen görürsen korkma yanına otur. Çünkü kötü insanların türküleri yoktur…” dediği gibi, türkü kokan dizilerin de kötüsü olmaz. Bu dizi gönlümüzden yakaladı bizi ve bu anlamda iyi gidiyor. Bize gönlü ve kalbi hatırlatıyor. İnşallah süreçte romantizmin ve nostaljinin girdabına düşüp gerçekliği kaybetmezler.
İlgili Yazılar
İlhami Güler İle Gazze, Vicdan ve İnsanlık Dramı Üstüne
Kur’an’dan bizim öğrendiğimiz ise şu: İnananlar kendi üzerlerine düşen sorumluluğu bütünüyle yerine getirdikten sonra Tanrı o süreçte müminlere yardım ediyor, müdahale ediyor her anlamda… Sen kendi üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeden başına bir kötülük geldiğinde dua et Tanrıya: “Bu kötülüğü bizden kaldır.” Hayır, bu racona ters!
Abdurrahman Arslan İle Modern Devlet ve Açmazları Üzerine
. Organik bir açıklama gibi göz önünde ve bir yönetme meselesi olarak otoritenin kullanımı cihetinden baktığımızda bunun başlangıcını aileye kadar götürebiliriz. Aile, sosyal bir dünya olduğu gibi aynı zamanda bir yönetim merkezi ve dinî/duygusal bir örgütlenme modelidir. Zira beşerî beraberlik daima bir yönetim meselesi dolayısıyla bir otoriteyle karşı karşıyadır.
Prof. Dr. Ahmet Kuru ile İslam ve Siyaset Üzerine
İslam dininin siyaset ile ilişkisi ihtiyaçlar, şartlar, mecburiyetler karşısında ve bir doğallık içerisinde akıp gelmiştir. Dahası, yeni kitabımda açıklamaya çalıştığım gibi, sekiz ile on birinci asırlar arasındaki İslam dinini temsil eden, günümüz terminolojisi ile Sünni ve Şii dediğimiz ulema, devletle aralarına mesafe koymuşlardır.
Mustafa Köneçoğlu İle “Şiiri Yeniden Çağırmak”
İnsanın kendi gerçekliğinin farkına varması ancak acıyla ve dolayısıyla da yaralanmakla mümkün oluyor. Yaralanmanın olduğu yerde uyanma başlıyor. Varoluşsal bir durumdur bu. Acı/yara insanın dönüp kendine bakmasının gerekçesi oluyor. Bunun yerine başka bir olgu koyamıyoruz maalesef. Klişe olacak belki ama mutlu insanın hikâyesi yoktur. Mutluluk, insanı dışsal bir illüzyonla kaplayıp kendi varlığının dışına düşürüyor. Oysa acı ve yara insanı tam da ruhunun ortasından yakalıyor ve kendi içine düşürüyor.