Özgürlük, Düşünce Kontrolü ve Kapitalist İktidarın Evrimi
Özgürlük kavramı büyüdükçe, toplumda bu özgürlüğün etkin biçimde kullanılmasını engellemek isteyen iktidar odakları da artan oranda düşünceleri kontrol etme ihtiyacı duyarlar. Tarihsel olarak özgürlüğün yayılması, özellikle ekonomik ve siyasi alanlarda, egemen güçlerin çıkarlarıyla çatışmış ve bu durum daha sıkı ideolojik denetim mekanizmalarının devreye sokulmasına yol açmıştır. Günümüzde de benzer süreçler yaşanmaktadır; halkın bilgiye erişimi ve özgür düşünce pratiği genişledikçe, bu alanda müdahaleler ve baskılar çoğalmaktadır.
Bu bağlamda, çağdaş sağcı ideolojilerin yükselişinde kahraman olarak anılan isimlerden biri olan Adam Smith, neoliberal ekonomi politikalarının temel referanslarından biri olarak sunulur. Ancak, Smith üzerine yapılan derinlemesine okumalar ve analizler, onun hakkında genel kabul gören ve popüler kültürde yerleşmiş imajdan çok farklı bir tablo ortaya koymaktadır. Noam Chomsky’nin vurguladığı gibi, Smith kapitalizmi kutsayan değil; daha ziyade eleştiren bir düşünürdü.
Smith’in başyapıtı olan Ulusların Zenginliğinin ilk bölümlerinde iş bölümünün üretkenliğe katkısı övülse de kitabın ilerleyen sayfalarında iş bölümünün insan doğasını yozlaştırdığı, bireyleri mekanik ve düşüncesiz varlıklara dönüştürdüğü yönünde sert eleştiriler yer alır. Bu noktada Smith, iş bölümünün aşırı derecede gelişmesini önlemek için devletin müdahale etmesini savunur. Buradan hareketle, Smith’in devlet müdahalesi gerekliliği, bugünkü neoliberal ideolojinin savunduğunun aksine, serbest piyasa mekanizmasının sınırsız işlemesine karşı bir uyarıdır.
Smith’in, piyasanın tam özgürlük ortamında insanları eşitliğe götüreceği yönündeki argümanı, koşulların ve fırsatların eşitlenmesi gerektiği düşüncesini içerir; bu da günümüzdeki ekonomik eşitsizlikleri düzeltmeye yönelik devlet politikalarını destekleyen bir perspektiftir. Ayrıca, İngiltere’nin Hindistan’da uyguladığı sömürgeci politikalar karşısındaki eleştirileri, klasik liberal düşünürün sömürgecilik ve emperyalizme karşı duyarlı bir duruşa sahip olduğunu gösterir.
Smith’in dönemi için devleti yönetenlerin esas aktörleri tüccarlar ve sanayicilerdi; bu kesim kendi çıkarlarını her şeyin üstünde tutar, halkın zarar görmesi onları ilgilendirmezdi.
Bu gerçek, bir yüzyıl sonra Marx tarafından sınıf analizi olarak formüle edilmiştir ama aslında Smith’in yazılarında çok net biçimde görülmektedir. Onun bu konudaki gözlemleri, kapitalizmin kendi doğasındaki eşitsizliği ve adaletsizliği ortaya koyar.
Klasik Liberalizm ve Modern Kapitalizm: Yanlış Anlaşılmalar ve Tarihsel Evrim
Adam Smith’in düşünceleri, günümüzde sunulan serbest piyasa ekonomisinin mutlak doğruları olarak gösterilirken, gerçek metinlerdeki eleştirel noktalar görmezden gelinir. Smith’in yapıtı, Aydınlanma döneminin insan doğası anlayışına dayanır; insanların empati, dayanışma ve kendi emeği üzerinde söz sahibi olma ihtiyaçlarıyla hareket ettiğini savunur. Bu açıdan Smith, klasik liberalizmin önemli bir temsilcisi olmakla birlikte, modern neoliberalizmin savunduğu sınırsız piyasa ve bireyselcilikten ayrılır.
Wilhelm von Humboldt ve John Stuart Mill gibi klasik liberal düşünürler de benzer bir perspektife sahiptir. Humboldt’un zanaatkâr örneği üzerinden yaptığı değerlendirme, ücret karşılığı yapılan işin insanı değersizleştirdiği, ancak özgür iradeyle yapılan yaratıcı işlerin insanı gerçek anlamda insan yaptığı görüşünü içerir. Bu düşünceler, insan doğasının temelini özgürlük ve yaratıcı ifadenin oluşturduğu fikrini destekler.
Yüzyıl işçi sınıfı edebiyatı da kapitalist sistemin işçileri nasıl insanlıktan çıkardığını ve zihinsel olarak köreltip değersizleştirdiğini anlatır. Örneğin, Massachusetts’te Lowell fabrikalarında çalışan genç kadın işçilerin yayımladığı dergiler, kapitalizmin onları yönetilebilen, itilip kakılabilen araçlara dönüştürme amacını fark etmiş ve buna karşı direnmiş olduklarını gösterir. Bu direniş, kapitalizmin yükseliş tarihinin önemli bir parçasıdır.
Şirketlerin Yükselişi ve Modern Devletin Dönüşümü
Adam Smith, şirketlerin erken dönem biçimleri üzerine eleştiriler getirmiştir; ancak şirketlerin asıl gelişimi ve iktidarın merkezileştirilmesi 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında gerçekleşmiştir. Başlangıçta şirketler, kamusal işlevlere hizmet eden ve devlet tarafından yetkilendirilen yapılar olarak görülüyordu. Ancak zamanla tröstler, büyük sermaye grupları ve şirketleşme biçimleri ortaya çıktı. Mahkemelerin ve şirket avukatlarının rolüyle şirketlere daha önce hiç sahip olmadıkları yetkiler ve güçler verildi.
Bu süreç, yalnızca hukuki bir dönüşüm değil, aynı zamanda toplumsal ve politik güç dengelerinde de önemli bir değişim anlamına gelir. New Jersey eyaletinin şirketlere tanıdığı geniş haklar, sermaye akışını bu eyalete yönlendirdi ve diğer eyaletlerin ya bu sisteme uyum sağlamasına ya da dışarda kalmasına yol açtı. Bu değişim, 20. yüzyılın başında modern şirket despotizminin temelini oluşturdu.
Söz konusu dönüşüm, faşizm ve Bolşevizm gibi totaliter rejimlerin ortaya çıkış koşullarıyla benzerlik taşır. Üstelik bu değişim, dönemin “ilerici” kesimleri tarafından da desteklendi. Onlara göre bireysel hakların çağı kapanmış, iktidar merkezileşmiş ve toplumsal güç konsolide olmuştu. Bu bağlamda faşizm, Bolşevizm ve şirket despotizmi, ortak Hegelci kökenlerden beslenen farklı biçimler olarak ortaya çıktı.
Eğitim, Entelektüeller ve Düşünce Özgürlüğü
Chomsky’nin belirttiği üzere, günümüzde entelektüel alan, özellikle elit entelektüellerin tahakkümü altındadır ve bu durum sinir bozucu bir hal almıştır. Ancak, bazen “saçma” olarak nitelendirilen sorular, aslında kişinin içinde bulunduğu bilgi ve deneyim çerçevesinden bakıldığında mantıklı ve anlamlıdır. İnsanların yaşadıkları koşullar, maruz kaldıkları ideolojik kuşatma, eğitim sisteminin dayattığı itaatkârlık ve edilgenlik, sorularının farklı görünmesine neden olur.
Eğitim sistemi, genel olarak bağımsız ve yaratıcı düşünceyi engelleyen, itaatkârlığı teşvik eden bir yapı olarak kurulmuştur. Bu yapı, insanları “bir insanın olabileceği kadar aptal ve cahil” hale getirmek üzere tasarlanmıştır. Bu nedenle, entelektüel özgürlükten uzak, resmî ideolojinin hâkim olduğu bir eğitim sistemi yaratılmıştır. İnsanlar bu sistemden geçerken, şirket propagandası ve medya desteğiyle yaratılan ideolojik çarpıtmalara da maruz kalırlar.
Bu nedenle, entelektüel çalışmanın önemli bir boyutu, bireylerin bu kuşatılmışlıktan çıkmasına yardımcı olmak ve düşünce özgürlüğünü yaygınlaştırmaktır. John Dewey ve Bertrand Russell gibi eğitim düşünürlerinin fikirleri de bu noktada önemlidir. Dewey, Amerikan ana akımının içinden gelmesine rağmen, eğitimde özgürlükçü ve liberteryen bir yaklaşımı savunmuş; insanların kendi deneyimleriyle öğrenmelerini ve eleştirel düşünme becerilerini geliştirmelerini önermiştir.
İnsan, sabit bir eksen etrafında dönen mekanik bir yapıdan çok, her adımda kendini yenileyen ve dönüşüm içinde olan dinamik bir varlıktır. Bu dinamizm, kimi zaman sarsıcı bir farkındalıkla, kimi zaman da sessizce ve derinden ilerler. Bu nedenle “yeniden başlamak”, basit bir karar olmaktan ziyade insanın hem içsel hem de toplumsal gerçekliğinde yaşadığı bir eşik durumudur.
Peki, acı kelimesi yüzümüzde gülücükler açmaya neden olmasın ama hayatın gerçeği değilmiş, hiç önemi yokmuş, gereksizmiş gibi algılanmasına da itirazımız, söyleyeceklerimiz olmasın mı? O halde acı, hüzün; mutluluk, haz, bu kavramlardan ne anlıyoruz, ne anlayabiliriz ya da ne anlamalıyız?
İnsan, sabit bir eksen etrafında dönen mekanik bir yapıdan çok, her adımda kendini yenileyen ve dönüşüm içinde olan dinamik bir varlıktır. Bu dinamizm, kimi zaman sarsıcı bir farkındalıkla, kimi zaman da sessizce ve derinden ilerler. Bu nedenle “yeniden başlamak”, basit bir karar olmaktan ziyade insanın hem içsel hem de toplumsal gerçekliğinde yaşadığı bir eşik durumudur. …
İddiasını kaybetmiş bir din söylemi ya tarih sahnesinden çekilecek ya da başka ideolojilerin boyunduruğuna girmekten başka bir yol bulamayacaktır. Biz İslam’ın tarih boyunca olduğu gibi bugün de insanlığın problemlerine çözüm bulma potansiyeline sahip olduğuna inanıyoruz. Bu anlamıyla İslam, misyonunu tamamlayarak tarih sahnesindeki yerini almış bir din değildir.
Düşüncenin Evrimi
Özgürlük, Düşünce Kontrolü ve Kapitalist İktidarın Evrimi
Özgürlük kavramı büyüdükçe, toplumda bu özgürlüğün etkin biçimde kullanılmasını engellemek isteyen iktidar odakları da artan oranda düşünceleri kontrol etme ihtiyacı duyarlar. Tarihsel olarak özgürlüğün yayılması, özellikle ekonomik ve siyasi alanlarda, egemen güçlerin çıkarlarıyla çatışmış ve bu durum daha sıkı ideolojik denetim mekanizmalarının devreye sokulmasına yol açmıştır. Günümüzde de benzer süreçler yaşanmaktadır; halkın bilgiye erişimi ve özgür düşünce pratiği genişledikçe, bu alanda müdahaleler ve baskılar çoğalmaktadır.
Bu bağlamda, çağdaş sağcı ideolojilerin yükselişinde kahraman olarak anılan isimlerden biri olan Adam Smith, neoliberal ekonomi politikalarının temel referanslarından biri olarak sunulur. Ancak, Smith üzerine yapılan derinlemesine okumalar ve analizler, onun hakkında genel kabul gören ve popüler kültürde yerleşmiş imajdan çok farklı bir tablo ortaya koymaktadır. Noam Chomsky’nin vurguladığı gibi, Smith kapitalizmi kutsayan değil; daha ziyade eleştiren bir düşünürdü.
Smith’in başyapıtı olan Ulusların Zenginliğinin ilk bölümlerinde iş bölümünün üretkenliğe katkısı övülse de kitabın ilerleyen sayfalarında iş bölümünün insan doğasını yozlaştırdığı, bireyleri mekanik ve düşüncesiz varlıklara dönüştürdüğü yönünde sert eleştiriler yer alır. Bu noktada Smith, iş bölümünün aşırı derecede gelişmesini önlemek için devletin müdahale etmesini savunur. Buradan hareketle, Smith’in devlet müdahalesi gerekliliği, bugünkü neoliberal ideolojinin savunduğunun aksine, serbest piyasa mekanizmasının sınırsız işlemesine karşı bir uyarıdır.
Smith’in, piyasanın tam özgürlük ortamında insanları eşitliğe götüreceği yönündeki argümanı, koşulların ve fırsatların eşitlenmesi gerektiği düşüncesini içerir; bu da günümüzdeki ekonomik eşitsizlikleri düzeltmeye yönelik devlet politikalarını destekleyen bir perspektiftir. Ayrıca, İngiltere’nin Hindistan’da uyguladığı sömürgeci politikalar karşısındaki eleştirileri, klasik liberal düşünürün sömürgecilik ve emperyalizme karşı duyarlı bir duruşa sahip olduğunu gösterir.
Bu gerçek, bir yüzyıl sonra Marx tarafından sınıf analizi olarak formüle edilmiştir ama aslında Smith’in yazılarında çok net biçimde görülmektedir. Onun bu konudaki gözlemleri, kapitalizmin kendi doğasındaki eşitsizliği ve adaletsizliği ortaya koyar.
Klasik Liberalizm ve Modern Kapitalizm: Yanlış Anlaşılmalar ve Tarihsel Evrim
Adam Smith’in düşünceleri, günümüzde sunulan serbest piyasa ekonomisinin mutlak doğruları olarak gösterilirken, gerçek metinlerdeki eleştirel noktalar görmezden gelinir. Smith’in yapıtı, Aydınlanma döneminin insan doğası anlayışına dayanır; insanların empati, dayanışma ve kendi emeği üzerinde söz sahibi olma ihtiyaçlarıyla hareket ettiğini savunur. Bu açıdan Smith, klasik liberalizmin önemli bir temsilcisi olmakla birlikte, modern neoliberalizmin savunduğu sınırsız piyasa ve bireyselcilikten ayrılır.
Wilhelm von Humboldt ve John Stuart Mill gibi klasik liberal düşünürler de benzer bir perspektife sahiptir. Humboldt’un zanaatkâr örneği üzerinden yaptığı değerlendirme, ücret karşılığı yapılan işin insanı değersizleştirdiği, ancak özgür iradeyle yapılan yaratıcı işlerin insanı gerçek anlamda insan yaptığı görüşünü içerir. Bu düşünceler, insan doğasının temelini özgürlük ve yaratıcı ifadenin oluşturduğu fikrini destekler.
Yüzyıl işçi sınıfı edebiyatı da kapitalist sistemin işçileri nasıl insanlıktan çıkardığını ve zihinsel olarak köreltip değersizleştirdiğini anlatır. Örneğin, Massachusetts’te Lowell fabrikalarında çalışan genç kadın işçilerin yayımladığı dergiler, kapitalizmin onları yönetilebilen, itilip kakılabilen araçlara dönüştürme amacını fark etmiş ve buna karşı direnmiş olduklarını gösterir. Bu direniş, kapitalizmin yükseliş tarihinin önemli bir parçasıdır.
Şirketlerin Yükselişi ve Modern Devletin Dönüşümü
Adam Smith, şirketlerin erken dönem biçimleri üzerine eleştiriler getirmiştir; ancak şirketlerin asıl gelişimi ve iktidarın merkezileştirilmesi 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında gerçekleşmiştir. Başlangıçta şirketler, kamusal işlevlere hizmet eden ve devlet tarafından yetkilendirilen yapılar olarak görülüyordu. Ancak zamanla tröstler, büyük sermaye grupları ve şirketleşme biçimleri ortaya çıktı. Mahkemelerin ve şirket avukatlarının rolüyle şirketlere daha önce hiç sahip olmadıkları yetkiler ve güçler verildi.
Bu süreç, yalnızca hukuki bir dönüşüm değil, aynı zamanda toplumsal ve politik güç dengelerinde de önemli bir değişim anlamına gelir. New Jersey eyaletinin şirketlere tanıdığı geniş haklar, sermaye akışını bu eyalete yönlendirdi ve diğer eyaletlerin ya bu sisteme uyum sağlamasına ya da dışarda kalmasına yol açtı. Bu değişim, 20. yüzyılın başında modern şirket despotizminin temelini oluşturdu.
Söz konusu dönüşüm, faşizm ve Bolşevizm gibi totaliter rejimlerin ortaya çıkış koşullarıyla benzerlik taşır. Üstelik bu değişim, dönemin “ilerici” kesimleri tarafından da desteklendi. Onlara göre bireysel hakların çağı kapanmış, iktidar merkezileşmiş ve toplumsal güç konsolide olmuştu. Bu bağlamda faşizm, Bolşevizm ve şirket despotizmi, ortak Hegelci kökenlerden beslenen farklı biçimler olarak ortaya çıktı.
Eğitim, Entelektüeller ve Düşünce Özgürlüğü
Chomsky’nin belirttiği üzere, günümüzde entelektüel alan, özellikle elit entelektüellerin tahakkümü altındadır ve bu durum sinir bozucu bir hal almıştır. Ancak, bazen “saçma” olarak nitelendirilen sorular, aslında kişinin içinde bulunduğu bilgi ve deneyim çerçevesinden bakıldığında mantıklı ve anlamlıdır. İnsanların yaşadıkları koşullar, maruz kaldıkları ideolojik kuşatma, eğitim sisteminin dayattığı itaatkârlık ve edilgenlik, sorularının farklı görünmesine neden olur.
Eğitim sistemi, genel olarak bağımsız ve yaratıcı düşünceyi engelleyen, itaatkârlığı teşvik eden bir yapı olarak kurulmuştur. Bu yapı, insanları “bir insanın olabileceği kadar aptal ve cahil” hale getirmek üzere tasarlanmıştır. Bu nedenle, entelektüel özgürlükten uzak, resmî ideolojinin hâkim olduğu bir eğitim sistemi yaratılmıştır. İnsanlar bu sistemden geçerken, şirket propagandası ve medya desteğiyle yaratılan ideolojik çarpıtmalara da maruz kalırlar.
Bu nedenle, entelektüel çalışmanın önemli bir boyutu, bireylerin bu kuşatılmışlıktan çıkmasına yardımcı olmak ve düşünce özgürlüğünü yaygınlaştırmaktır. John Dewey ve Bertrand Russell gibi eğitim düşünürlerinin fikirleri de bu noktada önemlidir. Dewey, Amerikan ana akımının içinden gelmesine rağmen, eğitimde özgürlükçü ve liberteryen bir yaklaşımı savunmuş; insanların kendi deneyimleriyle öğrenmelerini ve eleştirel düşünme becerilerini geliştirmelerini önermiştir.
İlgili Yazılar
Yeniden Başlamak Üzerine: Varoluşsal, Psikolojik ve Toplumsal Bir İnceleme
İnsan, sabit bir eksen etrafında dönen mekanik bir yapıdan çok, her adımda kendini yenileyen ve dönüşüm içinde olan dinamik bir varlıktır. Bu dinamizm, kimi zaman sarsıcı bir farkındalıkla, kimi zaman da sessizce ve derinden ilerler. Bu nedenle “yeniden başlamak”, basit bir karar olmaktan ziyade insanın hem içsel hem de toplumsal gerçekliğinde yaşadığı bir eşik durumudur.
Acılarından Filizlenir İnsan
Peki, acı kelimesi yüzümüzde gülücükler açmaya neden olmasın ama hayatın gerçeği değilmiş, hiç önemi yokmuş, gereksizmiş gibi algılanmasına da itirazımız, söyleyeceklerimiz olmasın mı? O halde acı, hüzün; mutluluk, haz, bu kavramlardan ne anlıyoruz, ne anlayabiliriz ya da ne anlamalıyız?
Yeniden Başlamak Üzerine:Varoluşsal, Psikolojik ve Toplumsal Bir İnceleme
İnsan, sabit bir eksen etrafında dönen mekanik bir yapıdan çok, her adımda kendini yenileyen ve dönüşüm içinde olan dinamik bir varlıktır. Bu dinamizm, kimi zaman sarsıcı bir farkındalıkla, kimi zaman da sessizce ve derinden ilerler. Bu nedenle “yeniden başlamak”, basit bir karar olmaktan ziyade insanın hem içsel hem de toplumsal gerçekliğinde yaşadığı bir eşik durumudur. …
İddiasını Kaybetmiş Bir Din Söylemi ya da İçtihadı Yeniden Düşünmek
İddiasını kaybetmiş bir din söylemi ya tarih sahnesinden çekilecek ya da başka ideolojilerin boyunduruğuna girmekten başka bir yol bulamayacaktır. Biz İslam’ın tarih boyunca olduğu gibi bugün de insanlığın problemlerine çözüm bulma potansiyeline sahip olduğuna inanıyoruz. Bu anlamıyla İslam, misyonunu tamamlayarak tarih sahnesindeki yerini almış bir din değildir.