Manipülasyon, en genel anlamıyla bir aldatma biçimidir. Çıkarlar doğrultusunda muhataba hileli bir şekilde yaklaşılarak gerçekleşir. Amaçlara ulaşılsa bile meşruiyet çeperinden geçemez. Buna tevessül edenler, doğruluk ekseninde yargılanmaktan kurtulamaz. Hastalıklı olarak yahut bilinçli bir şekilde yapılsın, ahlâkî değerler karşısında tutunulamaz. Manipülasyonun sonuçları aldatana ve aldanana farklı şekilde yansır. Ama ne olursa olsun aldatan daha zayıf, daha acınası bir pozisyondadır. Genel geçer kabuller dışında gerçeklik bunu söylemeyi gerektirir. Çoğunluğun kabulleri ise genellikle bu doğruluk durumunu tersyüz eden bir yaklaşımın sergilenmesinin ürünüdür. Çünkü aldatmaya zekiliğin, aldanmaya da saflığın atfedildiği görülmüştür. Kazanç aldatının, kayıp zayıf olanın hanesine yazılır. Buradaki determinizmi aşmak ise bir bilgi durumunu gerektirir. Manipülasyon gerçeklik karşısında her zaman için malûldür. Bilmek ve fark etmek bu minvalde nicel değil nitel bir karşılık gerektirir. Mücadele etmek, aldanmamak elbette önemlidir ama neticede güç yetirilemediği de olur. En azından yeltenmeleri olgunlukla seyretmenin teskin edici yönüne sığınmak gerekir. Kaybı kazanca irca etmek, çıkarlara tevessül etmemiş olmakla mümkün olur. Kayıp yaşansa bile özgürlüğün vazgeçilmez çekiciliği ve kendine meftun edici yönü vardır. Ali Şeriati’nin (1991) özgürlüğe yüklediği anlam, bu minvalde örnek olarak sunulabilir:
“Ey özgürlük!
Seni seviyorum.
Sana muhtacım.
Sana aşığım.
Sensiz yaşam zordur.
…
Ey özgürlük!
Ben zulümden bıkkınım, esaretten bıkkınım.
Zincirden bıkmışım, Zindandan bıkmışım.
Hükümetten bıkmışım.
Zorunluluktan nefret ediyorum.
Seni tutsak yapmak ve bağlamak isteyen her şey ve herkesten bıkkınım, nefret ediyorum.
Benim yaşamım senin hatırınadır.”
Malumdur ki insan ilişkilerinde yaratıcı, tabiat, toplum ve insanın kendisi içinde olunan çevrimin taraflarını oluşturur. Kişi, inanç dairesinde yaratıcıya karşı farklı tutumlar sergilese de bir ilişki durumundadır. Kabul veya ret bile bu gerçeği değiştirmez. Çünkü kişi, yaratıcıya karşı olumlu ya da olumsuz bir konum almak zorundadır. Tabiat ise değiştirilemez bir kuşatma ile söz konusu muamele biçimine dâhil olur. İnsan, neticede biyolojik varlığıyla tabiata eklemlenir. Kişinin var olduğu toplum içinde insan ve toplum bağı da benzer bir çevirimin ürünü olarak karşılık bulur. En nihayetinde kişinin kendine yönelik de bir içsel teması söz konusudur. Bütün bu tablo içinde kişinin katılımcı ya da manipülatif davranışlar sergilemesi muhtemeldir. İnsan, farkında olsun ya da olmasın söz konusu yapı içinde aldanma pozisyonunu seçebilir. Yaratıcıyı kandırdığını düşünebilir; doğaya, topluma ve kendine karşı aldatma girişiminde bulunabilir. Neyin kendisi için iyi, neyin kötü olduğunu bilmeden bütün ömrünü manipülatif bir ağ içinde debelenerek heba edebilir. İlahi çerçevede bir yazıklanma durumu olarak okunabilecek bu çıkarımlar, dünyevi düzlemde gerçekliğin kaçırılması olarak da kişiyi huzursuz kılabilir. Düşünün ki bir ömür boyu ideolojik yüklenmelerle başkalarını ve kendini ihmal eden bir kişi, bundan pişman olsa da olmasa da, bunu doğru bulsa da bulmasa da neticede içsel ve dışsal gerçekliği teğet geçmiştir.
Toplum için önemli bütün değer alanları manipülatörler tarafından aldanma yapıları olarak işgal edilip yeniden inşa edilebilir. Siyaset, medya, ekonomi, eğitim vb. alanlar manipülatif girişimler için son derece elverişlidir. Gönüllü vatandaşlar, üyeler, izleyiciler, takipçiler, zorunlu katılımcılar, istendik çocuklar ve elemanlar her zaman için kitlesel yönlendirmelerin nesnesi konumundadırlar. Hafızasızlığın toplumlara yaşattığı bedel son derece ağırdır. Zaten manipülasyon bunu tecrübe etmişlik üzerinden süreğenlik kazanır. Nice öznelliklerin yontulduğu, şahsiyetlerin kaybettirildiği, farklılıkların tek tipleştirildiği örnekler yaşanmıştır. Kullanılan semboller ile oluşturulan görünmeyen diyaloglar, insanların duygularını ve bilgilerini kolayca manipüle etmeye hizmet etmiş ve arzu edilen siyasal gücün nesilden nesile aktarılmasını sağlamıştır (Ateş Durç, 2020: 377-378). Bu nedenle inşa edilen söz konusu tasarımları büyük ölçekli manipülasyonlar olarak okumak makuldür. Söz konusu yapıların büyük ölçekli günahlar ürettiğini de hesaba katmak gerekir. Birileri savunmasız insanları ideolojik hezeyanlarına müzahir kılabilir. Geçmişi ve geleceği karartmanın günah olmadığını düşünebilir. Günahı sadece pazardan meyve aşırmak olarak addedebilir. Oysaki insanın haysiyet sahibi olduğunu bilmek belki de fark oluşturacaktır. Şüphesiz bağlam kaçırıldığında eleştirel düşünceye de mesafeli yaklaşılabilir. Ama aldanma ve aldatma eylemi, olgusal düzlemde kendinden hep söz ettirmiştir. Bu nedenle gerçeklikle temas etme olanaklarının daha çok eleştirel girişimlerle söz konusu olduğunu unutmamak gerekir.
Manipülasyonda dilsel boyut oldukça işlevseldir. Davranışın özünde çıkarlar veya ideolojik beklentiler belirgin olsa da amaçlara ulaşmak için kullanılan araçlar önemli bir rol oynar. Dil, niyetin saklanması ve muhataplara sokulma konusunda işlek bir yapı gösterir. Dilsel manipülasyon, insanları belirli bir eylemde bulunmaları ya da önemli kararlar almaları için etkilemeye odaklanmaktadır (Sakın ve Büyükbirer, 2021: 81). Aslında özcü bir yaklaşım sergilendiğinde kelimelerin dokunulmazlığı gerçeğiyle karşılaşılır. Kelimeler, dikkat edilirse ilk anlamlarıyla bir doğrulama işlevi görür. Çoğalan ve farklı yaklaşımlarla zenginleşen her kelimenin birtakım karşılıklar barındırdığı kabul edilse bile ilk anlamın toparlayıcı rolü asla atlanamaz. Kelimeler bu yönüyle düşünme biçimlerinin denetlenmesini sağlayacak kudrete muhtevidir. Yanlışların giderilmesi potansiyeline haizdir. İki kişinin şeriata gitmesi, hukuki mercilere başvurulması ya da yaşanan güçlüklerin aşılmasında adil bir öğretmene gelinmesi gibi örnekler bu kabildendir. Bu nedenle manipülatörlerin başvurduğu iletişimsel ve dilsel yeltenmeler, yalancının mumunun yatsıya kadar yanmasıyla eşdeğerdir. Fakat buradaki özcü yaklaşım, çoğunlukla sunu karşısında farklılaşmakta ve manipülatif girişimlerle bozuma uğratılmaktadır.
Sanatın, daha özelde edebiyatın eyleyeni dışındaki korunaklı yapısı onun müstesna cevherî yönünden ileri gelir. Ama bu potansiyelin sanatsal bir sunu yakalayabilmesi için eyleyene yani sanatçıya ihtiyaç duyulur. Özü teşkil eden yapının tasarruf boyutu ile sanatçının iştirak etmesi anlamlı yapının vücut bulmasına olanak sunar. Bu buluşmayı imkân ile risk arasında okumak mümkündür. Öz ve malzeme, sanatçının maharetli ellerinden başkalaşım durumu yaşayarak bir tür sanatçı yaratıcılığının gerçekleşmesine sahne olur. Ama ürün, öze sıkı sıkıya bağlı olmak zorundadır. Gerçekliğini bu bağlam üzerinden elde eder. Özüyle çelişik bir yapı gösterdiğinde biçim ve çeşitlilik artabilir ama esastan bir sapma gerçekleşir.
Sanat ya da edebiyat pekâlâ kötülüğün sınırlarında kol gezecek bir yapıya bürünebilir. Reklam ve propagandanın hizmetine peşkeş çekilebilir.
İnşa edilecek bir yöne sahip olması onu kötücül niyetlerin suiistimaline açık eder. Heva ve heveslerin sanat olarak sunulmasındaki sapma ve kayma başka türlü okunamaz. Söylem analizi veya bu doğrultuda dilin örtük yapısına dair bir yolculukta çokanlamlılık mevzusu ile karşılaşılır. Lakin niyetlerin deşifre edilmesi bakımından ideolojik unsurlar sanatsal zenginlikten ayrılır. Bu çerçevede dilsel ürüne yüklenen anlamalar, yapılan incelemeler neticesinde çözüme kavuşturulmaya çalışılır.
Akdağ’a göre (2024) “yönetenler sanatın değişik alanlarına manipülasyon amaçlı yönelirken etkileyebildikleri ya da yanlarına çekebildikleri sanatçıları amaçlarının ögesi hâline getirip yüceltirken, direnen sanatçıları ve sanat anlayışlarını ise ötekileştirirler.” İnsanı yaratıcı karşısında bağımlı kılan bir inşanın sanatla bağdaşık olması düşünülemez. Burada sanatı düşünceden ayırmamak gerekir. Zindanlarda çürüyen âlimler ve sanatçılar olduğu gibi nemalanmaktan geri durmayarak az pahaya sermayesini peşkeş çekenler de olmuştur. Çelik’e (2024) göre “patronaj sistemi Osmanlı klasik edebiyatının temel dayanak noktasıydı. Birçok şair hak etmediği hâlde bu iltifatlar sayesinde büyük şair olarak kabul görebiliyordu. Yani bütün mesele sistemin içinde kalmakla alakalıydı.” Araştırmacı, Halil İnalcık’ın Şair ve Patron isimli kitabını da anarak “Yaltaklanma ve intisâbın sanatla bağdaştırılmış, kurumlaşmış biçimi de kaside sunmak, sultanı ve paşaları en abartılı parlak ifadelerle göklere çıkarmakta görülür.” sözlerini aktarır. Geçmişte olanın bugün de devam ettiğini söylemek mümkündür. Akın (2025), George Orwell’in romanlarını manipülasyon, güç ve sansür kavramları etrafında ele alır. 1984 ve Hayvan Çiftliği romanlarında manipülasyonun toplumlar üzerindeki etkisini ve sonuçlarını değerlendiren araştırmacı; 1984’te hükümetin çeşitli propagandalarla insanların düşüncelerini kontrol altına aldığından ve tarihi yeniden yazarak gerçeklik algısını değiştirdiğinden söz eder.
Hayvan Çiftliği’nde ise manipülasyonun hayvanlar üzerinde uygulanan çarpıtma, çelişkili sözler ve tarihlerini yeniden yazmak şeklinde vuku bulduğunu kaydeder.
Edebî çerçevede manipülasyonun aldatmanın çıkar sağlamasından daha ileri bir şekilde ona inanmayla da gerçekleştiği söylenebilir. Kurulu düzene eleştirel yaklaşmak yerine ideolojik önem atfedilerek söz konusu bağımlılığın sürdürüldüğü ve kalemin tâbi kılındığı görülür. Kelimelerin ideoloji duvarlarına harç edildiği ve bundan ötürü mesut ve bahtiyar olunduğundan bahsedilebilir. Böyle bir mirasa yaslanan ve ahlâkî bir sancı çekmeyen ediplerin literatürü genişletmekten öte bir karşılıkları yoktur. İnsan düşüncesine dair sancılar bunların defterlerine uğramaz. Köse (2001: 334), Frankfurt Okulu düşünürlerinin kültürel ve sanatsal ürünlerin kitlesel üretimine yönelttikleri eleştirilerin kaynağında özgünlük ve yaratıcılık kavramalarının baltalanması ve bireysel düzlemde yeterince gelişme olanağı bulamayan bir farklılık talebinin sekteye uğramasının yattığını ileri sürer. Bu tespitten hareketle çağın kitlesel sanat üretiminin insanları manipüle ettiğini, özgünlük, yaratıcılık ve farklılık kavramlarını hedef aldığını söylemek mümkündür. Üldes’in (2013: 40) sanatın kapitalist düzendeki eşitsizliğin doğrudan bir aynası olmasını dile getirerek ileri sürdüğü eleştiri şu şekildedir:
“Suç sanatta değil, sistemdedir; sanat her devrin kendi ruhunu, çelişkilerini, kendi sanatsal kodlarıyla yansıtır. Eşitsizliğin hüküm sürdüğü bir toplumun sanat ortamı, yapıtları, sanatçıları, izleyicileri de aynı eşitsizlikten payını alacaktır. Ancak bu durumda sistemdeki problemin temeline inip herkesin sanatın, felsefenin, edebiyatın diline vakıf olabileceği kaliteli bir eğitim şansına sahip olmasını savunmak yerine, sanatı herkesin en basit düzeyde anlayabileceği; yönlendirme amacı taşıyan, ahlâk ve hayat dersi veren bir olgu hâline indirgeyip, popüler bir sığlığa çekmeyi önermek kolay yolu seçmektir.”
Manipülasyonun ilişkilendirilebileceği bir diğer husus ötekiyle temastır. Edebiyat ve fark kavramları üzerine eğilen Süphandağı (2023: 7), insan odaklı bir yaklaşımın kapsayıcılığı üzerine konuşur. Edebî üretim biçiminde sahici bir konum almak ve benimsenen anlayışları test etmek bakımından ileri sürdükleri önemlidir. Manipülasyonun nasıl da tutum ve ilişki biçimlerinden edebi sahaya sızdığını örneklemesi ve bir tür normalleşme görüntüsü vermesi açısından şu ifadeler dikkate değerdir:
“Ötekinin icadı üzerinden kendi varlığını muhkem kılma eğilimi yerine ‘bizden olmayanı’ farklı görme eğiliminin daha da insani ve sağaltıcı bir işlev gördüğü söylenebilir. Farklı olarak görme bilinci, kişinin kendi varoluşunu ötekinin deneyimleri üzerine tahkim etme gereğini dışlar. Kişiyi ötekini karşılamaya hazırlıklı kılar. Hazırlıklı olmak, bir bakıma ötekinin kimliğini ve bunun etrafında ince veya kalın tüm oluş biçimlerini meşruiyete dayalı olarak kabul etmeye işaret eder. Bir diğerinin farklı görüldüğü yerde farklı olanın bizden olmaması bir sorun teşkil etmez. O bir tehdit unsuru değildir. Bizi dönüştürmeyi amaçlamaz. ‘Biz’ tarafından dönüştürülme tehlikesiyle yüz yüze gelmez.”
Sonuç olarak edebiyatın özgürleştirici gücünden nasiplenmek deneyim, hemhal olma, sınanma ve belki de en önemlisi gerçek bir vazgeçişi gerektirir. Lakin ne yazık ki manipülasyonun ilişmediği bir alan yoktur. Zaten aldatmak için elverişli kılıflara ihtiyaç vardır. Edebiyat da bu yönüyle kullanıma açıktır. İnsanı anlamak ve anlatmak şeklindeki temel işlevin odak noktasından düşürülmesi bu şekilde gerçekleşir. Çünkü manipülatörün öncülü anlamak değil, aldatmaktır. Bu açıdan yeryüzündeki acılara duyarsız kalınarak manüpülatif etkilere kapılan sayısız edebi eserden bahsedilebilir. Sanatın ve edebiyatın kucaklayıcı ve kendi dışındakiyle özdeşimini sağlayıcı yönü söz konusu eserlerde görülmez. Kimi dayanışma örnekleri sergilense de yakındaki acılardan bahsetmenin maliyetli oluşundan dolayı hep uzak, risksiz acılar sevilir. Bu durum, daha çok manipülatif dalgaya kapılan edebi yüklenimlerin derinliklerinde görülür. Dolayısıyla bu tarz bir edebi üretimde sözün doğasına ve gücüne yaslanan bir gerçeklikten değil, kurgusal bir aldanma biçiminden bahsedilebilir.
Akın , G. (2025). https://www.soylentidergi.com/george-orwellin-yapitlarinda-islenen-konular-manipulasyon-sansur-ve-guc/ Erişim tarihi: 01.01.2025
Ateş Durç, S. (2020). Siyasal Sembolizm ve İktidar İlişkisi Üzerine Düşünmek. Folklor/Edebiyat, 26(102), 377-392. https://doi.org/10.22559/folklor.1171
Köse, H. (2001). Popüler Kültür Bağlamında Frankfurt Okulu ve Kültürel Manipülasyon Tezi. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi (11). https://doi.org/10.17064/iüifhd.27789
Süphandağı, İ. (2023). Edebiyat ve Fark-İnsanı Bulma Uğraşı-. Ankara: Gece Kitaplığı.
Şeriati, A. (1991). Kendini Devrimci Yetiştirmek (Çev. Malik Ejder). İstanbul: Çizgi Yayınları.
Üldes, M. Y. (2013). Sanatın Kültürel İşlevine Dair Manipülatif Bir Metnin İncelenmesi, Uluslararası Sanat, Tasarım ve Manipülasyon Sempozyumu içinde, ss. 35-40. Sakarya: Sakarya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Yayınları.
Dr. Ferhat Çitçi Öğr. Üyesi, Muş Alparslan Üniversitesi.
Gösterişten hemen her zaman kaçınan metin, ayrıntıya verdiği değeri gözler önüne sermekten çekinmiyor. Seranın içinde, okura rehberli tur yaptıran satırlarda, renkli camların ışık oyunlarını görür gibi oluyorsunuz. Sanki o camların her birinden sakince bakıp, sarıyla, kırmızıyla, yeşille, siyahla ve morla kuşatılıyorsunuz.
Gerçeklik olarak “Amele özgü olan nedir?”, yöntemine ilişkin olarak da “Yapılması uygun düşen amel nedir?” iki soruyla amel mefhumunun manevî boyutunu anlamlandırma ile pratik hayattaki işlevsel boyutunu kullanma yönünde karşılaştırmalı bir bakış açısı geliştirmek önemli.
“Her şey tıpatıp aynıydı: Islık çalan sütçü, aynı at arabası… ama arabada çok fazla süt şişesi vardı ve bu kötüye işaretti. Her fazla şişe gece bir ailenin daha bombalandığı anlamına geliyordu.”
Edebiyat ve Manipülasyon
Manipülasyon, en genel anlamıyla bir aldatma biçimidir. Çıkarlar doğrultusunda muhataba hileli bir şekilde yaklaşılarak gerçekleşir. Amaçlara ulaşılsa bile meşruiyet çeperinden geçemez. Buna tevessül edenler, doğruluk ekseninde yargılanmaktan kurtulamaz. Hastalıklı olarak yahut bilinçli bir şekilde yapılsın, ahlâkî değerler karşısında tutunulamaz. Manipülasyonun sonuçları aldatana ve aldanana farklı şekilde yansır. Ama ne olursa olsun aldatan daha zayıf, daha acınası bir pozisyondadır. Genel geçer kabuller dışında gerçeklik bunu söylemeyi gerektirir. Çoğunluğun kabulleri ise genellikle bu doğruluk durumunu tersyüz eden bir yaklaşımın sergilenmesinin ürünüdür. Çünkü aldatmaya zekiliğin, aldanmaya da saflığın atfedildiği görülmüştür. Kazanç aldatının, kayıp zayıf olanın hanesine yazılır. Buradaki determinizmi aşmak ise bir bilgi durumunu gerektirir. Manipülasyon gerçeklik karşısında her zaman için malûldür. Bilmek ve fark etmek bu minvalde nicel değil nitel bir karşılık gerektirir. Mücadele etmek, aldanmamak elbette önemlidir ama neticede güç yetirilemediği de olur. En azından yeltenmeleri olgunlukla seyretmenin teskin edici yönüne sığınmak gerekir. Kaybı kazanca irca etmek, çıkarlara tevessül etmemiş olmakla mümkün olur. Kayıp yaşansa bile özgürlüğün vazgeçilmez çekiciliği ve kendine meftun edici yönü vardır. Ali Şeriati’nin (1991) özgürlüğe yüklediği anlam, bu minvalde örnek olarak sunulabilir:
“Ey özgürlük!
Seni seviyorum.
Sana muhtacım.
Sana aşığım.
Sensiz yaşam zordur.
…
Ey özgürlük!
Ben zulümden bıkkınım, esaretten bıkkınım.
Zincirden bıkmışım, Zindandan bıkmışım.
Hükümetten bıkmışım.
Zorunluluktan nefret ediyorum.
Seni tutsak yapmak ve bağlamak isteyen her şey ve herkesten bıkkınım, nefret ediyorum.
Benim yaşamım senin hatırınadır.”
Malumdur ki insan ilişkilerinde yaratıcı, tabiat, toplum ve insanın kendisi içinde olunan çevrimin taraflarını oluşturur. Kişi, inanç dairesinde yaratıcıya karşı farklı tutumlar sergilese de bir ilişki durumundadır. Kabul veya ret bile bu gerçeği değiştirmez. Çünkü kişi, yaratıcıya karşı olumlu ya da olumsuz bir konum almak zorundadır. Tabiat ise değiştirilemez bir kuşatma ile söz konusu muamele biçimine dâhil olur. İnsan, neticede biyolojik varlığıyla tabiata eklemlenir. Kişinin var olduğu toplum içinde insan ve toplum bağı da benzer bir çevirimin ürünü olarak karşılık bulur. En nihayetinde kişinin kendine yönelik de bir içsel teması söz konusudur. Bütün bu tablo içinde kişinin katılımcı ya da manipülatif davranışlar sergilemesi muhtemeldir. İnsan, farkında olsun ya da olmasın söz konusu yapı içinde aldanma pozisyonunu seçebilir. Yaratıcıyı kandırdığını düşünebilir; doğaya, topluma ve kendine karşı aldatma girişiminde bulunabilir. Neyin kendisi için iyi, neyin kötü olduğunu bilmeden bütün ömrünü manipülatif bir ağ içinde debelenerek heba edebilir. İlahi çerçevede bir yazıklanma durumu olarak okunabilecek bu çıkarımlar, dünyevi düzlemde gerçekliğin kaçırılması olarak da kişiyi huzursuz kılabilir. Düşünün ki bir ömür boyu ideolojik yüklenmelerle başkalarını ve kendini ihmal eden bir kişi, bundan pişman olsa da olmasa da, bunu doğru bulsa da bulmasa da neticede içsel ve dışsal gerçekliği teğet geçmiştir.
Toplum için önemli bütün değer alanları manipülatörler tarafından aldanma yapıları olarak işgal edilip yeniden inşa edilebilir. Siyaset, medya, ekonomi, eğitim vb. alanlar manipülatif girişimler için son derece elverişlidir. Gönüllü vatandaşlar, üyeler, izleyiciler, takipçiler, zorunlu katılımcılar, istendik çocuklar ve elemanlar her zaman için kitlesel yönlendirmelerin nesnesi konumundadırlar. Hafızasızlığın toplumlara yaşattığı bedel son derece ağırdır. Zaten manipülasyon bunu tecrübe etmişlik üzerinden süreğenlik kazanır. Nice öznelliklerin yontulduğu, şahsiyetlerin kaybettirildiği, farklılıkların tek tipleştirildiği örnekler yaşanmıştır. Kullanılan semboller ile oluşturulan görünmeyen diyaloglar, insanların duygularını ve bilgilerini kolayca manipüle etmeye hizmet etmiş ve arzu edilen siyasal gücün nesilden nesile aktarılmasını sağlamıştır (Ateş Durç, 2020: 377-378). Bu nedenle inşa edilen söz konusu tasarımları büyük ölçekli manipülasyonlar olarak okumak makuldür. Söz konusu yapıların büyük ölçekli günahlar ürettiğini de hesaba katmak gerekir. Birileri savunmasız insanları ideolojik hezeyanlarına müzahir kılabilir. Geçmişi ve geleceği karartmanın günah olmadığını düşünebilir. Günahı sadece pazardan meyve aşırmak olarak addedebilir. Oysaki insanın haysiyet sahibi olduğunu bilmek belki de fark oluşturacaktır. Şüphesiz bağlam kaçırıldığında eleştirel düşünceye de mesafeli yaklaşılabilir. Ama aldanma ve aldatma eylemi, olgusal düzlemde kendinden hep söz ettirmiştir. Bu nedenle gerçeklikle temas etme olanaklarının daha çok eleştirel girişimlerle söz konusu olduğunu unutmamak gerekir.
Manipülasyonda dilsel boyut oldukça işlevseldir. Davranışın özünde çıkarlar veya ideolojik beklentiler belirgin olsa da amaçlara ulaşmak için kullanılan araçlar önemli bir rol oynar. Dil, niyetin saklanması ve muhataplara sokulma konusunda işlek bir yapı gösterir. Dilsel manipülasyon, insanları belirli bir eylemde bulunmaları ya da önemli kararlar almaları için etkilemeye odaklanmaktadır (Sakın ve Büyükbirer, 2021: 81). Aslında özcü bir yaklaşım sergilendiğinde kelimelerin dokunulmazlığı gerçeğiyle karşılaşılır. Kelimeler, dikkat edilirse ilk anlamlarıyla bir doğrulama işlevi görür. Çoğalan ve farklı yaklaşımlarla zenginleşen her kelimenin birtakım karşılıklar barındırdığı kabul edilse bile ilk anlamın toparlayıcı rolü asla atlanamaz. Kelimeler bu yönüyle düşünme biçimlerinin denetlenmesini sağlayacak kudrete muhtevidir. Yanlışların giderilmesi potansiyeline haizdir. İki kişinin şeriata gitmesi, hukuki mercilere başvurulması ya da yaşanan güçlüklerin aşılmasında adil bir öğretmene gelinmesi gibi örnekler bu kabildendir. Bu nedenle manipülatörlerin başvurduğu iletişimsel ve dilsel yeltenmeler, yalancının mumunun yatsıya kadar yanmasıyla eşdeğerdir. Fakat buradaki özcü yaklaşım, çoğunlukla sunu karşısında farklılaşmakta ve manipülatif girişimlerle bozuma uğratılmaktadır.
Sanatın, daha özelde edebiyatın eyleyeni dışındaki korunaklı yapısı onun müstesna cevherî yönünden ileri gelir. Ama bu potansiyelin sanatsal bir sunu yakalayabilmesi için eyleyene yani sanatçıya ihtiyaç duyulur. Özü teşkil eden yapının tasarruf boyutu ile sanatçının iştirak etmesi anlamlı yapının vücut bulmasına olanak sunar. Bu buluşmayı imkân ile risk arasında okumak mümkündür. Öz ve malzeme, sanatçının maharetli ellerinden başkalaşım durumu yaşayarak bir tür sanatçı yaratıcılığının gerçekleşmesine sahne olur. Ama ürün, öze sıkı sıkıya bağlı olmak zorundadır. Gerçekliğini bu bağlam üzerinden elde eder. Özüyle çelişik bir yapı gösterdiğinde biçim ve çeşitlilik artabilir ama esastan bir sapma gerçekleşir.
İnşa edilecek bir yöne sahip olması onu kötücül niyetlerin suiistimaline açık eder. Heva ve heveslerin sanat olarak sunulmasındaki sapma ve kayma başka türlü okunamaz. Söylem analizi veya bu doğrultuda dilin örtük yapısına dair bir yolculukta çokanlamlılık mevzusu ile karşılaşılır. Lakin niyetlerin deşifre edilmesi bakımından ideolojik unsurlar sanatsal zenginlikten ayrılır. Bu çerçevede dilsel ürüne yüklenen anlamalar, yapılan incelemeler neticesinde çözüme kavuşturulmaya çalışılır.
Akdağ’a göre (2024) “yönetenler sanatın değişik alanlarına manipülasyon amaçlı yönelirken etkileyebildikleri ya da yanlarına çekebildikleri sanatçıları amaçlarının ögesi hâline getirip yüceltirken, direnen sanatçıları ve sanat anlayışlarını ise ötekileştirirler.” İnsanı yaratıcı karşısında bağımlı kılan bir inşanın sanatla bağdaşık olması düşünülemez. Burada sanatı düşünceden ayırmamak gerekir. Zindanlarda çürüyen âlimler ve sanatçılar olduğu gibi nemalanmaktan geri durmayarak az pahaya sermayesini peşkeş çekenler de olmuştur. Çelik’e (2024) göre “patronaj sistemi Osmanlı klasik edebiyatının temel dayanak noktasıydı. Birçok şair hak etmediği hâlde bu iltifatlar sayesinde büyük şair olarak kabul görebiliyordu. Yani bütün mesele sistemin içinde kalmakla alakalıydı.” Araştırmacı, Halil İnalcık’ın Şair ve Patron isimli kitabını da anarak “Yaltaklanma ve intisâbın sanatla bağdaştırılmış, kurumlaşmış biçimi de kaside sunmak, sultanı ve paşaları en abartılı parlak ifadelerle göklere çıkarmakta görülür.” sözlerini aktarır. Geçmişte olanın bugün de devam ettiğini söylemek mümkündür. Akın (2025), George Orwell’in romanlarını manipülasyon, güç ve sansür kavramları etrafında ele alır. 1984 ve Hayvan Çiftliği romanlarında manipülasyonun toplumlar üzerindeki etkisini ve sonuçlarını değerlendiren araştırmacı; 1984’te hükümetin çeşitli propagandalarla insanların düşüncelerini kontrol altına aldığından ve tarihi yeniden yazarak gerçeklik algısını değiştirdiğinden söz eder.
Edebî çerçevede manipülasyonun aldatmanın çıkar sağlamasından daha ileri bir şekilde ona inanmayla da gerçekleştiği söylenebilir. Kurulu düzene eleştirel yaklaşmak yerine ideolojik önem atfedilerek söz konusu bağımlılığın sürdürüldüğü ve kalemin tâbi kılındığı görülür. Kelimelerin ideoloji duvarlarına harç edildiği ve bundan ötürü mesut ve bahtiyar olunduğundan bahsedilebilir. Böyle bir mirasa yaslanan ve ahlâkî bir sancı çekmeyen ediplerin literatürü genişletmekten öte bir karşılıkları yoktur. İnsan düşüncesine dair sancılar bunların defterlerine uğramaz. Köse (2001: 334), Frankfurt Okulu düşünürlerinin kültürel ve sanatsal ürünlerin kitlesel üretimine yönelttikleri eleştirilerin kaynağında özgünlük ve yaratıcılık kavramalarının baltalanması ve bireysel düzlemde yeterince gelişme olanağı bulamayan bir farklılık talebinin sekteye uğramasının yattığını ileri sürer. Bu tespitten hareketle çağın kitlesel sanat üretiminin insanları manipüle ettiğini, özgünlük, yaratıcılık ve farklılık kavramlarını hedef aldığını söylemek mümkündür. Üldes’in (2013: 40) sanatın kapitalist düzendeki eşitsizliğin doğrudan bir aynası olmasını dile getirerek ileri sürdüğü eleştiri şu şekildedir:
“Suç sanatta değil, sistemdedir; sanat her devrin kendi ruhunu, çelişkilerini, kendi sanatsal kodlarıyla yansıtır. Eşitsizliğin hüküm sürdüğü bir toplumun sanat ortamı, yapıtları, sanatçıları, izleyicileri de aynı eşitsizlikten payını alacaktır. Ancak bu durumda sistemdeki problemin temeline inip herkesin sanatın, felsefenin, edebiyatın diline vakıf olabileceği kaliteli bir eğitim şansına sahip olmasını savunmak yerine, sanatı herkesin en basit düzeyde anlayabileceği; yönlendirme amacı taşıyan, ahlâk ve hayat dersi veren bir olgu hâline indirgeyip, popüler bir sığlığa çekmeyi önermek kolay yolu seçmektir.”
Manipülasyonun ilişkilendirilebileceği bir diğer husus ötekiyle temastır. Edebiyat ve fark kavramları üzerine eğilen Süphandağı (2023: 7), insan odaklı bir yaklaşımın kapsayıcılığı üzerine konuşur. Edebî üretim biçiminde sahici bir konum almak ve benimsenen anlayışları test etmek bakımından ileri sürdükleri önemlidir. Manipülasyonun nasıl da tutum ve ilişki biçimlerinden edebi sahaya sızdığını örneklemesi ve bir tür normalleşme görüntüsü vermesi açısından şu ifadeler dikkate değerdir:
“Ötekinin icadı üzerinden kendi varlığını muhkem kılma eğilimi yerine ‘bizden olmayanı’ farklı görme eğiliminin daha da insani ve sağaltıcı bir işlev gördüğü söylenebilir. Farklı olarak görme bilinci, kişinin kendi varoluşunu ötekinin deneyimleri üzerine tahkim etme gereğini dışlar. Kişiyi ötekini karşılamaya hazırlıklı kılar. Hazırlıklı olmak, bir bakıma ötekinin kimliğini ve bunun etrafında ince veya kalın tüm oluş biçimlerini meşruiyete dayalı olarak kabul etmeye işaret eder. Bir diğerinin farklı görüldüğü yerde farklı olanın bizden olmaması bir sorun teşkil etmez. O bir tehdit unsuru değildir. Bizi dönüştürmeyi amaçlamaz. ‘Biz’ tarafından dönüştürülme tehlikesiyle yüz yüze gelmez.”
Sonuç olarak edebiyatın özgürleştirici gücünden nasiplenmek deneyim, hemhal olma, sınanma ve belki de en önemlisi gerçek bir vazgeçişi gerektirir. Lakin ne yazık ki manipülasyonun ilişmediği bir alan yoktur. Zaten aldatmak için elverişli kılıflara ihtiyaç vardır. Edebiyat da bu yönüyle kullanıma açıktır. İnsanı anlamak ve anlatmak şeklindeki temel işlevin odak noktasından düşürülmesi bu şekilde gerçekleşir. Çünkü manipülatörün öncülü anlamak değil, aldatmaktır. Bu açıdan yeryüzündeki acılara duyarsız kalınarak manüpülatif etkilere kapılan sayısız edebi eserden bahsedilebilir. Sanatın ve edebiyatın kucaklayıcı ve kendi dışındakiyle özdeşimini sağlayıcı yönü söz konusu eserlerde görülmez. Kimi dayanışma örnekleri sergilense de yakındaki acılardan bahsetmenin maliyetli oluşundan dolayı hep uzak, risksiz acılar sevilir. Bu durum, daha çok manipülatif dalgaya kapılan edebi yüklenimlerin derinliklerinde görülür. Dolayısıyla bu tarz bir edebi üretimde sözün doğasına ve gücüne yaslanan bir gerçeklikten değil, kurgusal bir aldanma biçiminden bahsedilebilir.
Kaynakça
Akdağ, S. A. (2024). https://sanatvetoplum.org/index.php/2018/12/05/manipulasyon-ve-sanat/ Erişim tarihi: 01.01.2025
Akın , G. (2025). https://www.soylentidergi.com/george-orwellin-yapitlarinda-islenen-konular-manipulasyon-sansur-ve-guc/ Erişim tarihi: 01.01.2025
Ateş Durç, S. (2020). Siyasal Sembolizm ve İktidar İlişkisi Üzerine Düşünmek. Folklor/Edebiyat, 26(102), 377-392. https://doi.org/10.22559/folklor.1171
Çelik, M. M. (2024). https://www.indyturk.com/node/158451/k%C3%BClt%C3%BCr/osmanl%C4%B1-patronaj-sisteminde-ideolojik-bir-ayg%C4%B1t-%C5%9Fairler Erişim Tarihi: 02.01.2025
Köse, H. (2001). Popüler Kültür Bağlamında Frankfurt Okulu ve Kültürel Manipülasyon Tezi. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi (11). https://doi.org/10.17064/iüifhd.27789
Sakın, B. & Büyükbirer, S. (2021). Manipülatif Dil Üzerine Eleştirel Söylem Analizi. Anasay (16), 81-99. https://doi.org/10.33404/anasay.917215
Süphandağı, İ. (2023). Edebiyat ve Fark-İnsanı Bulma Uğraşı-. Ankara: Gece Kitaplığı.
Şeriati, A. (1991). Kendini Devrimci Yetiştirmek (Çev. Malik Ejder). İstanbul: Çizgi Yayınları.
Üldes, M. Y. (2013). Sanatın Kültürel İşlevine Dair Manipülatif Bir Metnin İncelenmesi, Uluslararası Sanat, Tasarım ve Manipülasyon Sempozyumu içinde, ss. 35-40. Sakarya: Sakarya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Yayınları.
Dr. Ferhat Çitçi Öğr. Üyesi, Muş Alparslan Üniversitesi.
İlgili Yazılar
Kudüs Bakışlı Çocuğa Minnetle
Ey çağın ebabili,
Kudüs gülüşlü çocuk
Öğrettiğin onca şey için
Sana minnettarız
Zaman Yok Artık: Duvar Saatinin On Üçüncü Gongu
Gösterişten hemen her zaman kaçınan metin, ayrıntıya verdiği değeri gözler önüne sermekten çekinmiyor. Seranın içinde, okura rehberli tur yaptıran satırlarda, renkli camların ışık oyunlarını görür gibi oluyorsunuz. Sanki o camların her birinden sakince bakıp, sarıyla, kırmızıyla, yeşille, siyahla ve morla kuşatılıyorsunuz.
Modern İnsandan Arınmış İnsan Çabası
Gerçeklik olarak “Amele özgü olan nedir?”, yöntemine ilişkin olarak da “Yapılması uygun düşen amel nedir?” iki soruyla amel mefhumunun manevî boyutunu anlamlandırma ile pratik hayattaki işlevsel boyutunu kullanma yönünde karşılaştırmalı bir bakış açısı geliştirmek önemli.
Bir Rutinbozar ve Çocuksavar Olarak Savaş
“Her şey tıpatıp aynıydı: Islık çalan sütçü, aynı at arabası… ama arabada çok fazla süt şişesi vardı ve bu kötüye işaretti. Her fazla şişe gece bir ailenin daha bombalandığı anlamına geliyordu.”