Bazı kavramlar çok fazla kullanılmasına rağmen üzerinde anlam birlikteliği sağlanamamaktadır. Bu durum kelime ve kavramların doğası ile ilişkilendirilebileceği gibi o kavrama yönelen insan ile ilgili de bir durumdur. Kelime ve kavramların anlaşılmasını zorlaştıran insan kaynaklı sebeplerden biri ise kuşkusuz bu kelime kavramların manipüle edilmesidir. Günümüzde en çok manipüle edilen kavramlardan biri de “bilim” olmaktadır. Bu hususta nitelikli çalışmalar yapan, bilim kavramının sadece teorik boyutunu değil pratik boyutunu da takip eden; Dahi ve Dindar: İsaac Newton, Metafiziğin Temelleri & Analitik Metafiziğe Giriş, Allah’sız Ahlâk Mümkün Mü?, Bilimsel Gizemler ve Yalanlar isimli kitapların yazarı olmanın yanında çok sayıda editörlük ve kitap bölümü kaleme alan İbn Haldun Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Doç. Dr. Enis Doko ile bilim kavramının ne olup olmadığından nasıl manipüle edildiğine dair birçok konuyu gündem ettiğimiz röportajımızla sizleri baş başa bırakıyoruz.
Bilim kavramı gündemimizi oldukça meşgul eden kavramlardan biri. Bilim kavramı için genel geçer bir tanım yapmak mümkün müdür? Sizce bilim nedir ne değildir?
Bilimin genel bir tanımını yapmak zordur çünkü çok çeşitli disiplinleri, metodolojileri ve epistemolojileri kapsar. Ancak yine de kabaca tanımlamak gerekirse bilim; evren hakkında test edilebilir açıklamalar aracılığı ile bilgi inşa eden ve düzenleyen sistematik bir girişimdir. Buradan bilimle ilgili birkaç noktayı görebiliriz. Birincisi bilim ampiriktir. Gözlemlenebilir olgu ve tekrarlanabilir deneylere dayanır. Sistematiktir, belli iyi tanımlanmış metotları, ki bunlara bilimsel metot denir, izler. Bilimsel bilgi mutlak değildir; yeni kanıtlar ve daha iyi metodolojilerle gelişir. Bilim, olguları açıklamaya ve yerleşik teorilere dayanarak gelecekteki olayları tahmin etmeye çalışır.
Peki, bilim ne değildir? Yaygın kanaatin aksine mutlak indirgemeci değildir. Bilim genellikle belirli olgulara odaklanır ancak estetik, etik veya metafizik/ontoloji gibi insan deneyiminin tüm yönlerini açıklama iddiasında değildir. Yine sanılanın aksine tamamen değerlerden bağımsız değildir. Bilimsel yöntemler nesnellik için çabalarken, bilim pratiği kültürel, etik ve sosyal değerlerden etkilenir. Son olarak bilim doğa dışını dışlamaz. Bilim tipik olarak doğal olguları ele alır, ancak metodolojik kapsamının dışında kalan dinî veya doğaüstü iddialar üzerinde otorite iddiasında bulunmaz.
Bazı konularda ikna edicilik bağlamında “bilimsel bir gerçek” ifadesinin kullanıldığına çokça şahit oluyoruz. Gerçeklik ve hakikatin bilim ve bilimsellikle olan münasebeti ve ikna edicilik gücü sizce nedir?
“Bilimsel bir gerçek” ifadesi, bilimin kültürel ve entelektüel otoritesi nedeniyle genellikle güçlü bir ikna edici güç taşır. Bilim, otoritesini ampirik gözlemlerden, kullandığı araç ve yöntemlerden alır. Gözlemler ve yöntemler, etkili olduğu alanlarda ve ölçülerde bir bilimsel iddia güvenilirdir. Bilimsel teoriler genellikle gerçekliğin kendisinden ziyade gerçekliğin modelleridir. Örneğin, Newton fiziği yüzyıllar boyunca faydalı bir model olmuştur ancak Einstein’ın görelilik teorisi ile revize edilmiştir. Dolayısı ile bilimi yanılmaz ya da hakikati tamamen yakalamış bir disiplin olarak görmek doğru değildir. Yine bilimi sınırları dışında, yani gözlemlenemeyen hakikatler hakkında konuşturmak hatalıdır. Ancak diğer taraftan bilim ampirik dünya ile ilgili en güçlü bilgi üreten araçtır, dolayısı ile ampirik dünyada bilimle ters düşen izahlardan kaçınmak gerekir. Zira her ne kadar bilim mutlak sözü söylemiyor olsa da, olgunlaşmış teorilerin doğru olma ihtimali yanlış olma ihtimalinden daha fazladır.
Genelde “din inancın, bilim ise nesnel gerçekliğin konusudur” tarzında yaklaşımlarla karşılaşmaktayız. Sizce bilimsel bilgi, ikincil ve üçüncül kişiler için bir inanç konusu değil midir? Soruyu biraz daha açacak olursam, uzayın genişlediği bilgisi bu alanda araştırma ve gözlem yapan biri için gerçeklikken; bu bilgiyi kullananların çoğu açısından bilim insanının söylediklerinin tasdiki anlamına gelmemekte midir?
İkincil ve üçüncül kişiler için (doğrudan bilimsel araştırma veya gözlemle uğraşmayanlar) bilimsel bilgiyi kabul etmelerinin çoğu doğrudan ampirik doğrulamadan ziyade güvene dayanır. Güven ve inanç özdeş olmamakla birlikte, bazı ortak yönleri vardır. Mesela insanlar genellikle bilim insanlarına ve bilimsel kurumlara güvenilir bilgi sağlama konusunda güvenirler, tıpkı inanç konularında dinî liderlere veya kutsal metinlere güvendikleri gibi. Yine bilimsel bilgi genellikle eğitim ve medya yoluyla, tıpkı dinî doktrinlerin öğretildiği gibi, bireylerin bunu verili olarak kabul etmelerini gerektirecek şekilde aktarılır. Ancak unutmamak gerekir ki bilimsel bilgi tüm uzmanlara açıktır ve her isteyen zaman ve emek harcayarak bilimsel sahada uzmanlaşabilir. Bilim, ilke olarak, yöntemlerine ve verilerine erişim sağlayarak başkalarının iddiaları bağımsız olarak doğrulamasına olanak tanır. Dini inanç genellikle deneysel olarak test edilemeyen vahiy veya otoriteye dayanır. Bu otorite her dinde incelemeye açık olmayabilir. Söz konusu İslam olduğunda kelam ilmi dinin temel ilkelerinin doğruluğunu ilgilenen her uzmana göstermeye çalışır. Ama her dinde durum böyle değildir. Dolayısı ile bilim ve İslam kelamı birbirine bu noktada benzer. Tabiî kelam tamamen ampirik verilere dayanmaz.
Bilim ve bilim adamının “tarafsız” olması anlamına gelebilecek, dinî veya ideolojik kimlik taşımaması noktasında bir şart/koşul olması gerektiğine dair düşüncelere yaklaşımınız nedir?
Bu noktada matematikle bir analoji kurmak yararlı olacaktır. Matematik yaparken dinî veya ideolojik bir kimliğimiz olmalı mı? Bu kimlik nasıl bir yarar sağlayacaktır? Benim cevabım hayır olacaktır. Matematik yaparken önemli olan matematiğin metotlarının doğru bir şekilde uygulanmasıdır. Toplamayı Müslüman da, komünist de, faşist de yapsa doğru yaparsa aynı sonucu elde eder. Bu durum fen bilimleri için de geçerlidir kanaatimce. Fen bilimleri ile uğraşırken önemli olan bilimsel metotları doğru uygulamaktır. Kimlik ya da ideoloji bu uygulamanın önüne geçmemelidir. Ancak bu noktada önemli bir konuya daha dikkat çekmek önemli. Bilim yaparken kimlik olmamalı ama bilimsel verileri yorumlarken kimliksiz de olunmadığının farkında olmak gerekli. Bilim insanı bilimsel verileri yorumlamaya, anlamı, etkileri ve sonuçları üstüne konuşmaya başladığı noktada ideoloji ve dünya görüşü devreye girer. Orada biri bilimsel verileri, Müslüman bir dünya görüşü ile okumak isteyebilir. Nitekim metafizik bir sistemden bağımsız bilimsel teori yorumu diye bir şey yok gibi görünüyor. Esas kritik nokta burada kişinin dini dünya görüşü ya da ideolojisine dayanarak deneysel verileri yok saymaması ya da çarpıtmamasıdır. Ancak veri yorumu ampirik bir işlem değildir zaten, dolayısı ile orada kişinin ister istemez dünya görüşü devreye girer.
Önceki sorumuza paralel olarak bilimin temel iddialarından olan “objektiflik” meselesi hakkında neler söylersiniz? Objektiflik insan için nereye kadar ve ne kadar mümkündür? Pre-modern, modern ya da modern sonrası dönemde bilim söz konusu olduğunda objektiflik meselesinin halledilebilmiş bir sorun olduğu ifade edilebilir mi?
Objektiflik ya da nesnellik konusu bilim felsefesinin merkezinde yer alır ve en çok tartışılan konulardan biri olmaya devam eder.
Nesnellik genellikle gerçekliği kişisel önyargılardan, duygulardan veya öznel etkilerden bağımsız olarak algılama ve temsil etme yeteneği olarak tanımlanır. Bu bir idealdir ve öyle de olmalıdır. Ama insan etkisinden tamamen arındırılmış bir nesnellik muhtemelen mümkün değildir.
Ancak yine de nesnellik ideali için yapılacak/yapılan şeyler vardır. Birincisi, bilim, diğer bilim insanlarının değerlendirmesi, deneylerin tekrar edilmesi ve işbirliğine dayalı fikir birliği yoluyla öznelliği azaltarak bir tür “kolektif nesnellik” elde eder. İkincisi titiz metodolojiler, şeffaflık ve tahrifata açıklık bireysel önyargıların etkisini azaltır. Matematiğin nesnelliği onun metodolojisinin sonucudur. Bilim de benzer metodolojileri izler. Üçüncüsü çoğulculuk çok önemlidir. Bilimsel söyleme farklı bakış açılarının dâhil edilmesi önyargıların önüne geçilmesine yardımcı olur ve bilimsel sonuçların sağlamlığını artırır. Bu arada İbn Rüşd’ün bilim ve din sütkardeşidir tespitini hatırlamakta fayda var. Nesnellik sorunu ve burada sunduğum çözümler bilim kadar, dinî ilimler için de geçerlidir. Evren ve vahiy insan zihninden bağımsız vardır. Bilim ve dinî ilimler ise insanın bunları anlama çabasıdır.
Sorunuzun ikinci kısmına gelirsek nesnellik sorunu modern öncesi, modern ya da post-modern hiçbir dönemde çözülmüş bir mesele değildir. Modern öncesi dönemde bilim metafizik ve dinî çerçevelerle bütünleştiği için nesnellik merkezi bir kaygı değildi. Modernizmin ana kaygısı epistemolojiydi. Bu dönemde metodolojik gelişmeler nesnelliği hedefledi. Bunu elde etmeyi başaramadığımız ise post-modern eleştiride kısmen görüldü. Post-modern eleştiriler, nesnelliğin sosyo-kültürel bağlamlar ve güç ilişkileri tarafından şekillendirilen, evrim geçiren bir yapı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu elbette ki modern dönemde ortaya çıkan metodolojik aletlerin ve bilimsel devrimin önemsiz olduğu anlamına gelmediği gibi, Post-modern eleştirinin bilimin doğasını tamamen kuşattığı anlamına da gelmez.
Birtakım bilim insanı kendini dindar olarak tanımlarken birtakım bilim insanı ise bilimin din düşüncesini ortadan kaldıracağını ifade etmektedir. Bu tür farklı bilim anlayışlarının oluşumuyla ilgili temel etkenler konusunda neler söylersiniz?
Bu farklılıklar kişisel inançlardan, tarihsel bağlamlardan, felsefi varsayımlardan ve sosyo-kültürel etkilerden etkilenmektedir. Bilim insanları çoğu zaman bilimsel verileri diğer insanlar gibi kendi perspektifinden okur. Aydınlanma ve bilim Hristiyanlıkla gerginlik yaşadı. Aydınlanma aklı, şüpheciliği ve sekülerizmi vurgulayarak bazı bilim insanlarının dini bilim öncesi düşüncenin bir kalıntısı olarak görmesine yol açmıştır. Bu aslında büyük oranda yanlış tarihsel anlatı Batı’daki modern bilimsel kültürü hâlâ etkilemektedir.
İslami kültürlerde din ve bilim tarihsel olarak tamamlayıcı olarak görülmüş ve bu arka planlardan gelen bilim insanlarının din-bilim ilişkisine olumlu yaklaşımını şekillendirmiştir.
Tarihsel olarak, birçok temel bilim insanı (örneğin Newton, Kepler) son derece dindardı ve çalışmalarını Tanrı’nın tasarımını ortaya çıkarmak olarak görüyorlardı. Bu tarihsel örnek, çağdaş dindar bilim insanlarını etkilemektedir.
Burada neden sosyolojik bir yaklaşımda bulunduğum sorgulanabilir. Bana göre bilim insanları din-bilim ilişkisini inceleyecek temel eğitime sahip değildir. Bunu yapabilmek için felsefe eğitimi de şarttır. Ondan dolayı çoğu bilim insanının görüşü aslında düşünce ile değil, sosyal şartlar ile şekillenir.
Mehmed Akif’e atfedilen ve çokça eleştirilen, Batı’nın ilmini alıp fikrini dışarıda bırakmak hususunu siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Bilimin çıktısı olduğunu düşündüğümüz teknoloji, ardındaki fikir bırakılarak alınabilir mi?
Akif’le yakın düşünüyorum.
Akif benim için bir şair değil, âlimdir. Bu perspektif de aslında onun tarihsel bilgisine dayanır. İslam medeniyeti daha önce Yunan ve Pers medeniyetinin bilgi birikimini, felsefesini ve bilimini almış, ama onların dünya görüşlerinde erimemiştir.
Tam tersi bu bilgi birikimlerini almış, özümsemiş, beslenmiş ve daha iyi ileriye taşımıştır. Tekrar yapılması gereken de budur.
Ancak biz kritik bir aşamayı atladık bence. Bilimi alıp teknolojiyi kendimiz üretmemiz gerekiyordu. Lakin biz teknolojiyi bilimi özümsemeden önce aldık. Teknoloji sadece bir araç değildir, insana bir yaşam biçimi de sunar. Teknoloji sadece bilimin uygulanması değildir; onu üreten kültürün felsefi ve etik varsayımlarını da içinde barındırır. Bunu Alman felsefeci Heidegger çok iyi yakalamıştır. Teknoloji boşlukta oluşturulmaz; onu yaratanların ve ait oldukları toplumun değerlerini, önceliklerini ve dünya görüşünü yansıtır. Hatta bunun ötesinde teknoloji kendisiyle beraber alışkanlıklar ve dolayısı ile bir kültür yaratır. Mesela otomobiller Batı’nın bireycilik ve hareketliliğe verdiği önemi yansıtmaktadır. Çevresel sürdürülebilirlik pahasına da olsa kişisel özgürlüğe öncelik verecek şekilde tasarlanmışlardır. Bu karakteri de kullanıcılarına empoze etmeyi başardılar. Ya da akıllı telefonlar, verimliliği, rahatlığı ve tüketiciliği vurgulayan bir bağlanabilirlik ve anında erişim kültürünü somutlaştırmaktadır.
Teknoloji tasarımındaki her karar, belirli değerleri yansıtan bir seçimi temsil eder. Bir teknolojide yerleşik olarak bulunan özellikler tasarımcıların önceliklerini yansıtır. Örneğin, sosyal medya platformları, etkileşimi en üst düzeye çıkaran ancak genellikle ruh sağlığı sonuçlarını göz ardı eden algoritmalar içerir.
İnsanlar bilimle etkileşmez ki. Sadece bilim insanı ve entelektüeller bilimle etkileşir. İnsanlar teknoloji ile etkileşir. Teknoloji dolayısı ile toplumu şekillendirmede etkilidir. Müslümanlar bilimle hesaplaştı, mesafe koydu ya da eleştirdi. Oysa teknolojiyi hiç sorgulamadan aldı… Sonuçta bireyci ve hazcı olduk. Bunu bize bilim yapmadı. Ama teknoloji yaptı.
Bu arada bunun etkileri yapay zekâda daha da belirgin olacak. Yapay zekâ sistemleri de güçlü bir şekilde onları oluşturan kültürün özelliklerini yansıtır. Kâr için optimize edilmiş algoritmalar, refah yerine katılıma öncelik vererek bağımlılık yaratan davranışlara yol açar. Batılı metinlerle eğitildikleri için batı dünyasının dünya görüşünü yansıtırlar.
“Bilimsel Gizemler ve Yalanlar” isimli kitabınızda Astroloji ve Astronomi arasında bir ayrım yaparak bilimsel bilginin manipüle edildiğine dikkat çekiyorsunuz. Bilimin ve bilimsel kavramların nasıl manipüle edildiğini biraz açabilir misiniz?
Bilimin manipülasyonu, bilimsel bilgi, yöntem veya terminolojinin siyasi, ekonomik veya kültürel çıkarlar gibi bilimsel olmayan gündemlere hizmet edecek şekilde çarpıtılmasıyla ortaya çıkar. Bu, sahte bilim (örneğin astroloji), terminolojiyi yanlış kullanma (örneğin sahte bir manevi sağlık yöntemi olan “kuantum şifası”), şirket destekli önyargı (örneğin tütün endüstrisinin geçmişte bilimsel verileri çarpıtması) veya siyasallaştırma (örneğin iklim değişikliğinin siyasi çıkarlar için inkârı) şeklinde olabilir.
Kuantum fiziği ya da mekaniğinin çok fazla gündem edildiğini görüyoruz. Kuantum fiziğini ana hatlarıyla tanımlayarak, özellikle spiritüel akımlarca dile getirilmesinin sebeplerinden bahsedebilir misiniz?
Kuantum fiziği, madde ve enerjinin atomlar ve atom altı parçacıklar gibi en küçük ölçeklerdeki ya da aşırı soğuklardaki davranışlarını inceleyen fizik dalıdır. Dalga-parçacık ikiliği (parçacıkların bazen dalgalar gibi davranması), süper-pozisyon (parçacıkların gözlemlenene kadar aynı anda birden fazla durumda bulunabilmesi) ve dolanıklık (büyük mesafelerle ayrılmış parçacıkların bazı özelliklerinin birbirine bağlı olması) gibi sağ duyuya aykırı kavramlar içerir. Ayrıca kuantum fiziği indeterministtir. Yani doğa yasalarının geleceği tamamen belirlemediğini ifade eder.
Kuantum fiziği genellikle spiritüel hareketler tarafından benimsenir çünkü prensipleri birbirine bağlılık, yerel olmama ve gözlemcinin etkisi gibi mistik fikirlerle uyumlu görünmektedir. Örneğin, dolanıklık ve süper-pozisyon, evrendeki her şeyin derin bir şekilde bağlantılı olduğunu ve manevi birlik kavramlarıyla rezonansa girdiğini öne sürmek için yorumlanır. Ayrıca, ölçümün bir kuantum sisteminin durumunu etkilediği gözlemci etkisi, genellikle bilincin gerçekliği şekillendirmedeki gücünün kanıtı olarak alınır.
Bahsetmiş olduğunuz kuantum fiziğine dair kavramların olur olmadık yerlerde kullanıldığına şahitlik etmekteyiz. Bu hususta neler söylemek istersiniz? Newton fiziği ve kuantum fiziği arasındaki farklardan hareketle kuantum fiziğine ait kavramların manipülasyona daha açık olduğunu ifade edebilir miyiz?
Kuantum fiziğinin spiritüel yorumları genellikle bilimin ilkelerini bilimsel olmayan gündemlere uyacak şekilde çarpıtarak yanlış kullanımını temsil eder.
Dolanıklık ve gözlemci etkisi gibi kavramlar kuantum mekaniği içinde titizlikle tanımlanmıştır ve insan bilinci ya da ruhani birbirine bağlılık için değil, kontrollü, atom altı sistemlerdeki belirli koşullar için geçerlidir. Örneğin, gözlemci etkisi ölçüm aletleri ile kuantum sistemleri arasındaki etkileşimi ifade eder, insan düşüncesinin fiziksel gerçeklik üzerindeki etkisini değil. Spiritüel hareketler bu teknik terimleri bağlamından koparıp metaforik olarak uygulayarak kuantum fiziğini aşırı basitleştirip yanlış tanıtmakta ve bilimsel bütünlüğüne zarar vermektedir.
Bilim elbette ki maneviyatla uyumlu bir şekilde okunabilir. Ama bilimin amacı maneviyat geliştirmek değildir. Maneviyatın kaynağı din ya da vahiy olmalıdır.
Batı’da scientology tarikatı, insanların farkına varmadıkları gizli özelliklerinin olduğu inancıyla bu özellikleri açığa çıkarma vaadinde bulunmakta ve oldukça geniş bir kitleye hitap etmekte. Ülkemizde ise sayıları gittikçe artan uyanış kampları, nefes egzersizleri, biyo-enerji, çakra dengeleme, bireysel kuantum ve bilinçaltı gibi kavramlar etrafında yarı bilimsel yarı spiritüel etkinlikler düzenlenmekte. Scientology tarikatı bağlamında günümüzde artan akımların ilişkisi ve değerlendirilmesi hususunda neler söylersiniz?
Scientology gibi hareketlerin yükselişi ve “uyanış kampları”, çakra dengeleme ve kuantum şifası gibi sözde bilimsel, sözde ruhani (ben yarı değil sözde ifadesini tercih ediyorum. Çünkü bunlar bence ne bilim ne de maneviyat) uygulamaların artan popülaritesi, parçalanmış ve genellikle materyalist bir dünyada kişisel dönüşüm, maneviyat ve anlam duygusu arayan bireyler için ortak bir çekiciliği vardır. Bu hareketler genellikle bilimsel terminolojiyi (örneğin “kuantum” veya “bilinçaltı”) kötüye kullanıp manevi veya mistik kavramlarla harmanlayarak meşruiyet kazanmakta ve modernliği metafizik cazibe ile birleştiren melez bir çekicilik yaratmaktadır. Scientology gibi bu uygulamalar da sıklıkla “gizli potansiyeli” ortaya çıkarmayı ya da yaşamı değiştiren içgörüler sağlamayı vaat ederek insanların kendini gerçekleştirme arzusunu ve geleneksel dinî ya da bilimsel kurumlardan duydukları hayal kırıklığını istismar etmektedir.
Ancak bu hareketler genellikle bilimsel titizlikten ve şeffaflıktan yoksundurlar. Belirsiz iddialar ve anekdotlara dayalı kanıtlarla gelişerek, ruhani inançları doğrulamak için sözde bilimden yararlanan pazarlanabilir ancak yanıltıcı bir anlatı yaratırlar. Scientology gibi, bu uygulamaların birçoğu sömürücü hâle gelebilir, şüpheli faydalar için yüksek ücretler talep edebilir ve gerçek özgürleştirme/maneviyat yerine sisteme veya uygulayıcıya bağımlılığı teşvik edebilir. Bu eğilim, bireylerin varoluşsal ve psikolojik zorluklara tüketim kültürü ve mistisizmin bir karışımı yoluyla, genellikle ilgili iddiaları veya metodolojileri eleştirel bir şekilde incelemeden çözüm aradıkları, maneviyatın artan metalaşmasını ifade etmektir.
Benim tavsiyem maneviyatı gelenekte aramaktır. Bilime ilginiz varsa, din-bilim alanında okumalar yapabilirsiniz, bu faydalı olacaktır. Ama maneviyat yolculuğu kör bir şekilde yapılamaz. Bu yola girecekseniz asgari bir din ve asgari bir bilim okur-yazarlığı şarttır.
Bir diğer sorumuz; her ne kadar diğer sorularda değinmiş olsak da new-age akımlarının kazanmış olduğu ivme ile ilgili. New-age akımları hakkında neler düşünüyorsunuz ve süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
New Age hareketlerinin yükselişi, toplumun giderek sekülerleşmesi, organize dinden duyulan memnuniyetsizlik ve çeşitli manevi uygulamaların yayılmasını kolaylaştıran küreselleşmenin etkisi gibi çeşitli faktörlere bağlanabilir.
Bunlara ek olarak, kişisel gelişim endüstrisi ve maneviyatın metalaştırılması da önemli bir rol oynamış ve “manevi keşifleri” kazançlı bir pazara dönüştürmüştür. New Age, derin varoluşsal ve metafizik soruların tüketilebilir trendlere dönüştürülerek metalaştırılmasının en güzel örneklerindendir.
Ancak bu tarz bir metalaştırmada kimse gerçekten anlam ve maneviyat bulamaz. O yüzden New-Age akımlarının anlam sorununu aşabileceğini düşünmüyorum. Zaten aslında bu akımların arkasında bir ciddi felsefi derinlik ya da bilimsellik yoktur. Bunlar iddia ettikleri gibi kadim geleneklerle de ilgili değildirler.
Ben bu noktada tasavvufu, ama gene metalaştırılmayan ve gerçekten maneviyatı merkeze alan bir tasavvufu ilaç olarak görüyorum. Tasavvufun modern dünya insanını rahatlatacak teorik ve pratik donanıma sahip olduğu kanaatindeyim.
New-age akımlarının bizim gibi ülkelerde özellikle İslâm ile temellendirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Bu hususun size görünen boyutları nelerdir? Özellikle meditasyon, enerji, burçlar, çakralar üzerinden yarı bilimsel yarı dini formda sunulanlar ve bunları İslâm ile buluşturma çabası hakkında neler söylersiniz?
Güçlü İslami geleneklere sahip ülkelerde, New Age pratiklerinin uygulayıcıları genellikle meditasyon, enerji çalışması, burçlar ve çakralar gibi kavramları İslami inançlarla uyumlu görünecek şekilde yeniden çerçevelendirmektedir. Bu noktada özellikle tasavvuftan beslenmeye çalışmaktadırlar. Örneğin, “enerji dengeleme” İslami nefs kavramıyla ilişkilendirilebilir veya çakralar letaif noktaları veya kalp ile özdeşleştirilebilir. Sözde bilimsel ve sözde dinî anlatıların bu şekilde harmanlanması, New Age fikirlerini Müslüman kitleler için daha kabul edilebilir ve bağlanılabilir hâle getirmeyi amaçlamakta ve genellikle İslami öğretilerden uzaklaşmak yerine onları tamamlayıcı bir unsur olarak pazarlanmaktadır.
Bu çaba iyi bir pazarlama stratejisi ama kötü bir maneviyattır. Bu süreçte sözde bilimsel kavram ve sözde manevi uygulamalar İslam’a sokulmakta, İslami öğretiler ya sulandırılmakta ya da tamamen çarpıtılmaktadır. Dahası, bu uygulamaların ticarileştirilmesi İslami maneviyatın samimiyetini ve derinliğini zayıflatarak onu bir tüketici ürününe dönüştürür. Bu kanaatimce çok tehlikelidir. İslam’ın ve maneviyatının metalaştırılması bir Müslüman olarak beni rahatsız etmektedir.
Röportaj teklifimizi geri çevirmeyip vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.
Ahlâk, ahlâkın mahiyeti ve önemi, ahlâkın kaynağı, ahlâkın gerekliliği, ahlâki olan ile ahlâki olmayanın nasıl ayırt edileceği, dinden bağımsız, seküler bir ahlâkın mahiyeti ve imkânı, bilginin ahlâkiliği ve Kant’ın ahlâk anlayışı gibi ahlâka dair temel meseleleri Ömer Türker hocayla konuştuk.
Sen onları ahlaklı olarak tanımlıyorsun ve ben de ama aynı zamanda ahlaklılığın doğasını da merak ediyorum. Ahlak, tarafsızlık, ılımlılık, her iki taraf… Bunların bağlamları yok mu? Açık adaletsizlik konusunda ılımlı olmak gerçekten bir erdem midir?
. Organik bir açıklama gibi göz önünde ve bir yönetme meselesi olarak otoritenin kullanımı cihetinden baktığımızda bunun başlangıcını aileye kadar götürebiliriz. Aile, sosyal bir dünya olduğu gibi aynı zamanda bir yönetim merkezi ve dinî/duygusal bir örgütlenme modelidir. Zira beşerî beraberlik daima bir yönetim meselesi dolayısıyla bir otoriteyle karşı karşıyadır.
“İnsan insanın kurdudur.” kabulünden yola çıkan Hobbes, bu insanların güvenli bir şekilde yaşayabilmeleri için Leviathan’a ihtiyaçları olduğunu belirtir. Bu ihtiyacın oluşumu olan modern devlet, insanı da oluşumunun içine dahil ederek onu vatandaş kılar.
Enis Doko ile Bilim ve Bilimsel Kavramların Manipülasyonu Üzerine
Bazı kavramlar çok fazla kullanılmasına rağmen üzerinde anlam birlikteliği sağlanamamaktadır. Bu durum kelime ve kavramların doğası ile ilişkilendirilebileceği gibi o kavrama yönelen insan ile ilgili de bir durumdur. Kelime ve kavramların anlaşılmasını zorlaştıran insan kaynaklı sebeplerden biri ise kuşkusuz bu kelime kavramların manipüle edilmesidir. Günümüzde en çok manipüle edilen kavramlardan biri de “bilim” olmaktadır. Bu hususta nitelikli çalışmalar yapan, bilim kavramının sadece teorik boyutunu değil pratik boyutunu da takip eden; Dahi ve Dindar: İsaac Newton, Metafiziğin Temelleri & Analitik Metafiziğe Giriş, Allah’sız Ahlâk Mümkün Mü?, Bilimsel Gizemler ve Yalanlar isimli kitapların yazarı olmanın yanında çok sayıda editörlük ve kitap bölümü kaleme alan İbn Haldun Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Doç. Dr. Enis Doko ile bilim kavramının ne olup olmadığından nasıl manipüle edildiğine dair birçok konuyu gündem ettiğimiz röportajımızla sizleri baş başa bırakıyoruz.
Bilim kavramı gündemimizi oldukça meşgul eden kavramlardan biri. Bilim kavramı için genel geçer bir tanım yapmak mümkün müdür? Sizce bilim nedir ne değildir?
Bilimin genel bir tanımını yapmak zordur çünkü çok çeşitli disiplinleri, metodolojileri ve epistemolojileri kapsar. Ancak yine de kabaca tanımlamak gerekirse bilim; evren hakkında test edilebilir açıklamalar aracılığı ile bilgi inşa eden ve düzenleyen sistematik bir girişimdir. Buradan bilimle ilgili birkaç noktayı görebiliriz. Birincisi bilim ampiriktir. Gözlemlenebilir olgu ve tekrarlanabilir deneylere dayanır. Sistematiktir, belli iyi tanımlanmış metotları, ki bunlara bilimsel metot denir, izler. Bilimsel bilgi mutlak değildir; yeni kanıtlar ve daha iyi metodolojilerle gelişir. Bilim, olguları açıklamaya ve yerleşik teorilere dayanarak gelecekteki olayları tahmin etmeye çalışır.
Peki, bilim ne değildir? Yaygın kanaatin aksine mutlak indirgemeci değildir. Bilim genellikle belirli olgulara odaklanır ancak estetik, etik veya metafizik/ontoloji gibi insan deneyiminin tüm yönlerini açıklama iddiasında değildir. Yine sanılanın aksine tamamen değerlerden bağımsız değildir. Bilimsel yöntemler nesnellik için çabalarken, bilim pratiği kültürel, etik ve sosyal değerlerden etkilenir. Son olarak bilim doğa dışını dışlamaz. Bilim tipik olarak doğal olguları ele alır, ancak metodolojik kapsamının dışında kalan dinî veya doğaüstü iddialar üzerinde otorite iddiasında bulunmaz.
Bazı konularda ikna edicilik bağlamında “bilimsel bir gerçek” ifadesinin kullanıldığına çokça şahit oluyoruz. Gerçeklik ve hakikatin bilim ve bilimsellikle olan münasebeti ve ikna edicilik gücü sizce nedir?
“Bilimsel bir gerçek” ifadesi, bilimin kültürel ve entelektüel otoritesi nedeniyle genellikle güçlü bir ikna edici güç taşır. Bilim, otoritesini ampirik gözlemlerden, kullandığı araç ve yöntemlerden alır. Gözlemler ve yöntemler, etkili olduğu alanlarda ve ölçülerde bir bilimsel iddia güvenilirdir. Bilimsel teoriler genellikle gerçekliğin kendisinden ziyade gerçekliğin modelleridir. Örneğin, Newton fiziği yüzyıllar boyunca faydalı bir model olmuştur ancak Einstein’ın görelilik teorisi ile revize edilmiştir. Dolayısı ile bilimi yanılmaz ya da hakikati tamamen yakalamış bir disiplin olarak görmek doğru değildir. Yine bilimi sınırları dışında, yani gözlemlenemeyen hakikatler hakkında konuşturmak hatalıdır. Ancak diğer taraftan bilim ampirik dünya ile ilgili en güçlü bilgi üreten araçtır, dolayısı ile ampirik dünyada bilimle ters düşen izahlardan kaçınmak gerekir. Zira her ne kadar bilim mutlak sözü söylemiyor olsa da, olgunlaşmış teorilerin doğru olma ihtimali yanlış olma ihtimalinden daha fazladır.
Genelde “din inancın, bilim ise nesnel gerçekliğin konusudur” tarzında yaklaşımlarla karşılaşmaktayız. Sizce bilimsel bilgi, ikincil ve üçüncül kişiler için bir inanç konusu değil midir? Soruyu biraz daha açacak olursam, uzayın genişlediği bilgisi bu alanda araştırma ve gözlem yapan biri için gerçeklikken; bu bilgiyi kullananların çoğu açısından bilim insanının söylediklerinin tasdiki anlamına gelmemekte midir?
İkincil ve üçüncül kişiler için (doğrudan bilimsel araştırma veya gözlemle uğraşmayanlar) bilimsel bilgiyi kabul etmelerinin çoğu doğrudan ampirik doğrulamadan ziyade güvene dayanır. Güven ve inanç özdeş olmamakla birlikte, bazı ortak yönleri vardır. Mesela insanlar genellikle bilim insanlarına ve bilimsel kurumlara güvenilir bilgi sağlama konusunda güvenirler, tıpkı inanç konularında dinî liderlere veya kutsal metinlere güvendikleri gibi. Yine bilimsel bilgi genellikle eğitim ve medya yoluyla, tıpkı dinî doktrinlerin öğretildiği gibi, bireylerin bunu verili olarak kabul etmelerini gerektirecek şekilde aktarılır. Ancak unutmamak gerekir ki bilimsel bilgi tüm uzmanlara açıktır ve her isteyen zaman ve emek harcayarak bilimsel sahada uzmanlaşabilir. Bilim, ilke olarak, yöntemlerine ve verilerine erişim sağlayarak başkalarının iddiaları bağımsız olarak doğrulamasına olanak tanır. Dini inanç genellikle deneysel olarak test edilemeyen vahiy veya otoriteye dayanır. Bu otorite her dinde incelemeye açık olmayabilir. Söz konusu İslam olduğunda kelam ilmi dinin temel ilkelerinin doğruluğunu ilgilenen her uzmana göstermeye çalışır. Ama her dinde durum böyle değildir. Dolayısı ile bilim ve İslam kelamı birbirine bu noktada benzer. Tabiî kelam tamamen ampirik verilere dayanmaz.
Bilim ve bilim adamının “tarafsız” olması anlamına gelebilecek, dinî veya ideolojik kimlik taşımaması noktasında bir şart/koşul olması gerektiğine dair düşüncelere yaklaşımınız nedir?
Bu noktada matematikle bir analoji kurmak yararlı olacaktır. Matematik yaparken dinî veya ideolojik bir kimliğimiz olmalı mı? Bu kimlik nasıl bir yarar sağlayacaktır? Benim cevabım hayır olacaktır. Matematik yaparken önemli olan matematiğin metotlarının doğru bir şekilde uygulanmasıdır. Toplamayı Müslüman da, komünist de, faşist de yapsa doğru yaparsa aynı sonucu elde eder. Bu durum fen bilimleri için de geçerlidir kanaatimce. Fen bilimleri ile uğraşırken önemli olan bilimsel metotları doğru uygulamaktır. Kimlik ya da ideoloji bu uygulamanın önüne geçmemelidir. Ancak bu noktada önemli bir konuya daha dikkat çekmek önemli. Bilim yaparken kimlik olmamalı ama bilimsel verileri yorumlarken kimliksiz de olunmadığının farkında olmak gerekli. Bilim insanı bilimsel verileri yorumlamaya, anlamı, etkileri ve sonuçları üstüne konuşmaya başladığı noktada ideoloji ve dünya görüşü devreye girer. Orada biri bilimsel verileri, Müslüman bir dünya görüşü ile okumak isteyebilir. Nitekim metafizik bir sistemden bağımsız bilimsel teori yorumu diye bir şey yok gibi görünüyor. Esas kritik nokta burada kişinin dini dünya görüşü ya da ideolojisine dayanarak deneysel verileri yok saymaması ya da çarpıtmamasıdır. Ancak veri yorumu ampirik bir işlem değildir zaten, dolayısı ile orada kişinin ister istemez dünya görüşü devreye girer.
Önceki sorumuza paralel olarak bilimin temel iddialarından olan “objektiflik” meselesi hakkında neler söylersiniz? Objektiflik insan için nereye kadar ve ne kadar mümkündür? Pre-modern, modern ya da modern sonrası dönemde bilim söz konusu olduğunda objektiflik meselesinin halledilebilmiş bir sorun olduğu ifade edilebilir mi?
Objektiflik ya da nesnellik konusu bilim felsefesinin merkezinde yer alır ve en çok tartışılan konulardan biri olmaya devam eder.
Ancak yine de nesnellik ideali için yapılacak/yapılan şeyler vardır. Birincisi, bilim, diğer bilim insanlarının değerlendirmesi, deneylerin tekrar edilmesi ve işbirliğine dayalı fikir birliği yoluyla öznelliği azaltarak bir tür “kolektif nesnellik” elde eder. İkincisi titiz metodolojiler, şeffaflık ve tahrifata açıklık bireysel önyargıların etkisini azaltır. Matematiğin nesnelliği onun metodolojisinin sonucudur. Bilim de benzer metodolojileri izler. Üçüncüsü çoğulculuk çok önemlidir. Bilimsel söyleme farklı bakış açılarının dâhil edilmesi önyargıların önüne geçilmesine yardımcı olur ve bilimsel sonuçların sağlamlığını artırır. Bu arada İbn Rüşd’ün bilim ve din sütkardeşidir tespitini hatırlamakta fayda var. Nesnellik sorunu ve burada sunduğum çözümler bilim kadar, dinî ilimler için de geçerlidir. Evren ve vahiy insan zihninden bağımsız vardır. Bilim ve dinî ilimler ise insanın bunları anlama çabasıdır.
Sorunuzun ikinci kısmına gelirsek nesnellik sorunu modern öncesi, modern ya da post-modern hiçbir dönemde çözülmüş bir mesele değildir. Modern öncesi dönemde bilim metafizik ve dinî çerçevelerle bütünleştiği için nesnellik merkezi bir kaygı değildi. Modernizmin ana kaygısı epistemolojiydi. Bu dönemde metodolojik gelişmeler nesnelliği hedefledi. Bunu elde etmeyi başaramadığımız ise post-modern eleştiride kısmen görüldü. Post-modern eleştiriler, nesnelliğin sosyo-kültürel bağlamlar ve güç ilişkileri tarafından şekillendirilen, evrim geçiren bir yapı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu elbette ki modern dönemde ortaya çıkan metodolojik aletlerin ve bilimsel devrimin önemsiz olduğu anlamına gelmediği gibi, Post-modern eleştirinin bilimin doğasını tamamen kuşattığı anlamına da gelmez.
Birtakım bilim insanı kendini dindar olarak tanımlarken birtakım bilim insanı ise bilimin din düşüncesini ortadan kaldıracağını ifade etmektedir. Bu tür farklı bilim anlayışlarının oluşumuyla ilgili temel etkenler konusunda neler söylersiniz?
Bu farklılıklar kişisel inançlardan, tarihsel bağlamlardan, felsefi varsayımlardan ve sosyo-kültürel etkilerden etkilenmektedir. Bilim insanları çoğu zaman bilimsel verileri diğer insanlar gibi kendi perspektifinden okur. Aydınlanma ve bilim Hristiyanlıkla gerginlik yaşadı. Aydınlanma aklı, şüpheciliği ve sekülerizmi vurgulayarak bazı bilim insanlarının dini bilim öncesi düşüncenin bir kalıntısı olarak görmesine yol açmıştır. Bu aslında büyük oranda yanlış tarihsel anlatı Batı’daki modern bilimsel kültürü hâlâ etkilemektedir.
Tarihsel olarak, birçok temel bilim insanı (örneğin Newton, Kepler) son derece dindardı ve çalışmalarını Tanrı’nın tasarımını ortaya çıkarmak olarak görüyorlardı. Bu tarihsel örnek, çağdaş dindar bilim insanlarını etkilemektedir.
Burada neden sosyolojik bir yaklaşımda bulunduğum sorgulanabilir. Bana göre bilim insanları din-bilim ilişkisini inceleyecek temel eğitime sahip değildir. Bunu yapabilmek için felsefe eğitimi de şarttır. Ondan dolayı çoğu bilim insanının görüşü aslında düşünce ile değil, sosyal şartlar ile şekillenir.
Mehmed Akif’e atfedilen ve çokça eleştirilen, Batı’nın ilmini alıp fikrini dışarıda bırakmak hususunu siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Bilimin çıktısı olduğunu düşündüğümüz teknoloji, ardındaki fikir bırakılarak alınabilir mi?
Akif’le yakın düşünüyorum.
Tam tersi bu bilgi birikimlerini almış, özümsemiş, beslenmiş ve daha iyi ileriye taşımıştır. Tekrar yapılması gereken de budur.
Ancak biz kritik bir aşamayı atladık bence. Bilimi alıp teknolojiyi kendimiz üretmemiz gerekiyordu. Lakin biz teknolojiyi bilimi özümsemeden önce aldık. Teknoloji sadece bir araç değildir, insana bir yaşam biçimi de sunar. Teknoloji sadece bilimin uygulanması değildir; onu üreten kültürün felsefi ve etik varsayımlarını da içinde barındırır. Bunu Alman felsefeci Heidegger çok iyi yakalamıştır. Teknoloji boşlukta oluşturulmaz; onu yaratanların ve ait oldukları toplumun değerlerini, önceliklerini ve dünya görüşünü yansıtır. Hatta bunun ötesinde teknoloji kendisiyle beraber alışkanlıklar ve dolayısı ile bir kültür yaratır. Mesela otomobiller Batı’nın bireycilik ve hareketliliğe verdiği önemi yansıtmaktadır. Çevresel sürdürülebilirlik pahasına da olsa kişisel özgürlüğe öncelik verecek şekilde tasarlanmışlardır. Bu karakteri de kullanıcılarına empoze etmeyi başardılar. Ya da akıllı telefonlar, verimliliği, rahatlığı ve tüketiciliği vurgulayan bir bağlanabilirlik ve anında erişim kültürünü somutlaştırmaktadır.
Teknoloji tasarımındaki her karar, belirli değerleri yansıtan bir seçimi temsil eder. Bir teknolojide yerleşik olarak bulunan özellikler tasarımcıların önceliklerini yansıtır. Örneğin, sosyal medya platformları, etkileşimi en üst düzeye çıkaran ancak genellikle ruh sağlığı sonuçlarını göz ardı eden algoritmalar içerir.
İnsanlar bilimle etkileşmez ki. Sadece bilim insanı ve entelektüeller bilimle etkileşir. İnsanlar teknoloji ile etkileşir. Teknoloji dolayısı ile toplumu şekillendirmede etkilidir. Müslümanlar bilimle hesaplaştı, mesafe koydu ya da eleştirdi. Oysa teknolojiyi hiç sorgulamadan aldı… Sonuçta bireyci ve hazcı olduk. Bunu bize bilim yapmadı. Ama teknoloji yaptı.
Bu arada bunun etkileri yapay zekâda daha da belirgin olacak. Yapay zekâ sistemleri de güçlü bir şekilde onları oluşturan kültürün özelliklerini yansıtır. Kâr için optimize edilmiş algoritmalar, refah yerine katılıma öncelik vererek bağımlılık yaratan davranışlara yol açar. Batılı metinlerle eğitildikleri için batı dünyasının dünya görüşünü yansıtırlar.
“Bilimsel Gizemler ve Yalanlar” isimli kitabınızda Astroloji ve Astronomi arasında bir ayrım yaparak bilimsel bilginin manipüle edildiğine dikkat çekiyorsunuz. Bilimin ve bilimsel kavramların nasıl manipüle edildiğini biraz açabilir misiniz?
Bilimin manipülasyonu, bilimsel bilgi, yöntem veya terminolojinin siyasi, ekonomik veya kültürel çıkarlar gibi bilimsel olmayan gündemlere hizmet edecek şekilde çarpıtılmasıyla ortaya çıkar. Bu, sahte bilim (örneğin astroloji), terminolojiyi yanlış kullanma (örneğin sahte bir manevi sağlık yöntemi olan “kuantum şifası”), şirket destekli önyargı (örneğin tütün endüstrisinin geçmişte bilimsel verileri çarpıtması) veya siyasallaştırma (örneğin iklim değişikliğinin siyasi çıkarlar için inkârı) şeklinde olabilir.
Kuantum fiziği ya da mekaniğinin çok fazla gündem edildiğini görüyoruz. Kuantum fiziğini ana hatlarıyla tanımlayarak, özellikle spiritüel akımlarca dile getirilmesinin sebeplerinden bahsedebilir misiniz?
Kuantum fiziği, madde ve enerjinin atomlar ve atom altı parçacıklar gibi en küçük ölçeklerdeki ya da aşırı soğuklardaki davranışlarını inceleyen fizik dalıdır. Dalga-parçacık ikiliği (parçacıkların bazen dalgalar gibi davranması), süper-pozisyon (parçacıkların gözlemlenene kadar aynı anda birden fazla durumda bulunabilmesi) ve dolanıklık (büyük mesafelerle ayrılmış parçacıkların bazı özelliklerinin birbirine bağlı olması) gibi sağ duyuya aykırı kavramlar içerir. Ayrıca kuantum fiziği indeterministtir. Yani doğa yasalarının geleceği tamamen belirlemediğini ifade eder.
Kuantum fiziği genellikle spiritüel hareketler tarafından benimsenir çünkü prensipleri birbirine bağlılık, yerel olmama ve gözlemcinin etkisi gibi mistik fikirlerle uyumlu görünmektedir. Örneğin, dolanıklık ve süper-pozisyon, evrendeki her şeyin derin bir şekilde bağlantılı olduğunu ve manevi birlik kavramlarıyla rezonansa girdiğini öne sürmek için yorumlanır. Ayrıca, ölçümün bir kuantum sisteminin durumunu etkilediği gözlemci etkisi, genellikle bilincin gerçekliği şekillendirmedeki gücünün kanıtı olarak alınır.
Bahsetmiş olduğunuz kuantum fiziğine dair kavramların olur olmadık yerlerde kullanıldığına şahitlik etmekteyiz. Bu hususta neler söylemek istersiniz? Newton fiziği ve kuantum fiziği arasındaki farklardan hareketle kuantum fiziğine ait kavramların manipülasyona daha açık olduğunu ifade edebilir miyiz?
Dolanıklık ve gözlemci etkisi gibi kavramlar kuantum mekaniği içinde titizlikle tanımlanmıştır ve insan bilinci ya da ruhani birbirine bağlılık için değil, kontrollü, atom altı sistemlerdeki belirli koşullar için geçerlidir. Örneğin, gözlemci etkisi ölçüm aletleri ile kuantum sistemleri arasındaki etkileşimi ifade eder, insan düşüncesinin fiziksel gerçeklik üzerindeki etkisini değil. Spiritüel hareketler bu teknik terimleri bağlamından koparıp metaforik olarak uygulayarak kuantum fiziğini aşırı basitleştirip yanlış tanıtmakta ve bilimsel bütünlüğüne zarar vermektedir.
Bilim elbette ki maneviyatla uyumlu bir şekilde okunabilir. Ama bilimin amacı maneviyat geliştirmek değildir. Maneviyatın kaynağı din ya da vahiy olmalıdır.
Batı’da scientology tarikatı, insanların farkına varmadıkları gizli özelliklerinin olduğu inancıyla bu özellikleri açığa çıkarma vaadinde bulunmakta ve oldukça geniş bir kitleye hitap etmekte. Ülkemizde ise sayıları gittikçe artan uyanış kampları, nefes egzersizleri, biyo-enerji, çakra dengeleme, bireysel kuantum ve bilinçaltı gibi kavramlar etrafında yarı bilimsel yarı spiritüel etkinlikler düzenlenmekte. Scientology tarikatı bağlamında günümüzde artan akımların ilişkisi ve değerlendirilmesi hususunda neler söylersiniz?
Scientology gibi hareketlerin yükselişi ve “uyanış kampları”, çakra dengeleme ve kuantum şifası gibi sözde bilimsel, sözde ruhani (ben yarı değil sözde ifadesini tercih ediyorum. Çünkü bunlar bence ne bilim ne de maneviyat) uygulamaların artan popülaritesi, parçalanmış ve genellikle materyalist bir dünyada kişisel dönüşüm, maneviyat ve anlam duygusu arayan bireyler için ortak bir çekiciliği vardır. Bu hareketler genellikle bilimsel terminolojiyi (örneğin “kuantum” veya “bilinçaltı”) kötüye kullanıp manevi veya mistik kavramlarla harmanlayarak meşruiyet kazanmakta ve modernliği metafizik cazibe ile birleştiren melez bir çekicilik yaratmaktadır. Scientology gibi bu uygulamalar da sıklıkla “gizli potansiyeli” ortaya çıkarmayı ya da yaşamı değiştiren içgörüler sağlamayı vaat ederek insanların kendini gerçekleştirme arzusunu ve geleneksel dinî ya da bilimsel kurumlardan duydukları hayal kırıklığını istismar etmektedir.
Ancak bu hareketler genellikle bilimsel titizlikten ve şeffaflıktan yoksundurlar. Belirsiz iddialar ve anekdotlara dayalı kanıtlarla gelişerek, ruhani inançları doğrulamak için sözde bilimden yararlanan pazarlanabilir ancak yanıltıcı bir anlatı yaratırlar. Scientology gibi, bu uygulamaların birçoğu sömürücü hâle gelebilir, şüpheli faydalar için yüksek ücretler talep edebilir ve gerçek özgürleştirme/maneviyat yerine sisteme veya uygulayıcıya bağımlılığı teşvik edebilir. Bu eğilim, bireylerin varoluşsal ve psikolojik zorluklara tüketim kültürü ve mistisizmin bir karışımı yoluyla, genellikle ilgili iddiaları veya metodolojileri eleştirel bir şekilde incelemeden çözüm aradıkları, maneviyatın artan metalaşmasını ifade etmektir.
Benim tavsiyem maneviyatı gelenekte aramaktır. Bilime ilginiz varsa, din-bilim alanında okumalar yapabilirsiniz, bu faydalı olacaktır. Ama maneviyat yolculuğu kör bir şekilde yapılamaz. Bu yola girecekseniz asgari bir din ve asgari bir bilim okur-yazarlığı şarttır.
Bir diğer sorumuz; her ne kadar diğer sorularda değinmiş olsak da new-age akımlarının kazanmış olduğu ivme ile ilgili. New-age akımları hakkında neler düşünüyorsunuz ve süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bunlara ek olarak, kişisel gelişim endüstrisi ve maneviyatın metalaştırılması da önemli bir rol oynamış ve “manevi keşifleri” kazançlı bir pazara dönüştürmüştür. New Age, derin varoluşsal ve metafizik soruların tüketilebilir trendlere dönüştürülerek metalaştırılmasının en güzel örneklerindendir.
Ancak bu tarz bir metalaştırmada kimse gerçekten anlam ve maneviyat bulamaz. O yüzden New-Age akımlarının anlam sorununu aşabileceğini düşünmüyorum. Zaten aslında bu akımların arkasında bir ciddi felsefi derinlik ya da bilimsellik yoktur. Bunlar iddia ettikleri gibi kadim geleneklerle de ilgili değildirler.
Ben bu noktada tasavvufu, ama gene metalaştırılmayan ve gerçekten maneviyatı merkeze alan bir tasavvufu ilaç olarak görüyorum. Tasavvufun modern dünya insanını rahatlatacak teorik ve pratik donanıma sahip olduğu kanaatindeyim.
New-age akımlarının bizim gibi ülkelerde özellikle İslâm ile temellendirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Bu hususun size görünen boyutları nelerdir? Özellikle meditasyon, enerji, burçlar, çakralar üzerinden yarı bilimsel yarı dini formda sunulanlar ve bunları İslâm ile buluşturma çabası hakkında neler söylersiniz?
Güçlü İslami geleneklere sahip ülkelerde, New Age pratiklerinin uygulayıcıları genellikle meditasyon, enerji çalışması, burçlar ve çakralar gibi kavramları İslami inançlarla uyumlu görünecek şekilde yeniden çerçevelendirmektedir. Bu noktada özellikle tasavvuftan beslenmeye çalışmaktadırlar. Örneğin, “enerji dengeleme” İslami nefs kavramıyla ilişkilendirilebilir veya çakralar letaif noktaları veya kalp ile özdeşleştirilebilir. Sözde bilimsel ve sözde dinî anlatıların bu şekilde harmanlanması, New Age fikirlerini Müslüman kitleler için daha kabul edilebilir ve bağlanılabilir hâle getirmeyi amaçlamakta ve genellikle İslami öğretilerden uzaklaşmak yerine onları tamamlayıcı bir unsur olarak pazarlanmaktadır.
Bu çaba iyi bir pazarlama stratejisi ama kötü bir maneviyattır. Bu süreçte sözde bilimsel kavram ve sözde manevi uygulamalar İslam’a sokulmakta, İslami öğretiler ya sulandırılmakta ya da tamamen çarpıtılmaktadır. Dahası, bu uygulamaların ticarileştirilmesi İslami maneviyatın samimiyetini ve derinliğini zayıflatarak onu bir tüketici ürününe dönüştürür. Bu kanaatimce çok tehlikelidir. İslam’ın ve maneviyatının metalaştırılması bir Müslüman olarak beni rahatsız etmektedir.
Röportaj teklifimizi geri çevirmeyip vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.
Ben de teşekkür ederim.
İlgili Yazılar
Ömer Türker ile Bütünlük ve Yetkinlik Temelinde Ahlâk Üzerine…
Ahlâk, ahlâkın mahiyeti ve önemi, ahlâkın kaynağı, ahlâkın gerekliliği, ahlâki olan ile ahlâki olmayanın nasıl ayırt edileceği, dinden bağımsız, seküler bir ahlâkın mahiyeti ve imkânı, bilginin ahlâkiliği ve Kant’ın ahlâk anlayışı gibi ahlâka dair temel meseleleri Ömer Türker hocayla konuştuk.
Farid Esack ile Güney Afrikalı Nazarında İsrail Apartheidi
Sen onları ahlaklı olarak tanımlıyorsun ve ben de ama aynı zamanda ahlaklılığın doğasını da merak ediyorum. Ahlak, tarafsızlık, ılımlılık, her iki taraf… Bunların bağlamları yok mu? Açık adaletsizlik konusunda ılımlı olmak gerçekten bir erdem midir?
Abdurrahman Arslan İle Modern Devlet ve Açmazları Üzerine
. Organik bir açıklama gibi göz önünde ve bir yönetme meselesi olarak otoritenin kullanımı cihetinden baktığımızda bunun başlangıcını aileye kadar götürebiliriz. Aile, sosyal bir dünya olduğu gibi aynı zamanda bir yönetim merkezi ve dinî/duygusal bir örgütlenme modelidir. Zira beşerî beraberlik daima bir yönetim meselesi dolayısıyla bir otoriteyle karşı karşıyadır.
Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay ile Devletin Ne’liği Üzerine
“İnsan insanın kurdudur.” kabulünden yola çıkan Hobbes, bu insanların güvenli bir şekilde yaşayabilmeleri için Leviathan’a ihtiyaçları olduğunu belirtir. Bu ihtiyacın oluşumu olan modern devlet, insanı da oluşumunun içine dahil ederek onu vatandaş kılar.