Üç bölümlük bir serinin parçası olarak bu çalışmaya başlamak istiyorum. Birincisi etik, ikincisi hukukta bir kavram olarak insan. Üçüncüsü ise politik olan. Birincisi, yeni başlayanlar için, ağır bir analitik çerçeve dayatmadan, Şeriat’ın ne olduğuna dair genel bir açıklama sağlamak. Diğeri ise daha karmaşık ve entelektüel açıdan zorlayıcı. Bu yüzden iki aşamada ilerlemeye çalışacağım. Bazı teorik anlam dağınıklıklarını anlamayanlar sadece görmezden gelsinler. Anlayabildiğiniz kadarını anlamaya çalışın. Bu benim için zor bir işti. Umarım başarılı olur. Daha önce hiç denemedim ama umarım işe yarar. Bakışlarımızı Şeriat’ın hem tarihsel hem de çağdaş olan üç yönü üzerinde yoğunlaştırmak istiyorum. Tarihsel ve çağdaş derken kastettiğim şey, Şeriat’ı kendi iyiliği için çalışmanın sözde içsel değerine ek olarak, tabii eğer bu mümkünse, size karşı dürüst olmak gerekirse, içsel ilgiye inanmıyorum. İnsanların bir şeye ilgi duymasının ardında her zaman bir şeyler vardır. Bir şeyi, okuyucuya, gözlemciye, araştırmacıya dair hiçbir şey olmaksızın, sadece o şey uğruna incelemek diye bir şey yoktur. Dolayısıyla, tarihsel ve çağdaş olanla kastettiğim şey, Şeriat’ın kendisi için incelenmesinin yanı sıra, insanlığın geçmiş deneyimlerinin kendi çağımıza, bu modern çağda karşı karşıya olduğumuz sorunlara nasıl ışık tutabileceği üzerine düşünmenin genel olarak büyük bir faydası olduğudur. Bu nedenle, öncüllerimin ve ön kabullerimin ilerleme teorisinin ya da daha doğrusu teolojisinin temellerini reddettiği ve geçmişi ilkel ve hatta alakasız olarak görmeyi reddettiği anlaşılmalıdır. Tarih böylesine basit bir anlatıdan çok daha karmaşıktır.
Bu derslerde sunulan alıştırmanın, sadece özgünlük iddiasında bulunmak ve bize ait olduğu için mirasımıza ya da tarihimize geri dönmek anlamında tarihsel olmadığını eklemeliyim. Bu aynı zamanda bir epistemoloji alıştırmasıdır, yani bir karşılaştırma ve zıtlık alıştırmasıdır. Anlamanın ve gerçek bilişsel takdirin iki temel aracı. Karşılaştırma ve zıtlık, şeylerin temellerini ve gerçek doğasını ortaya çıkarma ve ifşa etme gücüne sahiptir. Küçüğü görmeden büyüğün ne anlama geldiğini asla bilemem, susuzluk çekmeden de susuzluğun ne anlama geldiğini anlayamam. Dolayısıyla Şeriat ve tarihi üzerine yapılan çalışmalar bize dünyamızda neyin eksik olabileceğini, tabiri caizse dolu dolu bir hayat yaşamış başka bir toplumun dünyayı nasıl deneyimlediğini anlatma gücüne sahiptir ve bu da bizi kendi yaşam biçimlerimiz hakkında ilginç sorular sormaya yönlendirir. Demek istediğim, geçmişin bugünlerde ihtiyaç duyduğumuz türden bilgi için önemli bir kaynak olmaya devam ettiğidir. Yine de kurumsal ve maddi olarak büyük ölçüde kurtarılamaz olduğunu kabul ediyorum. Mefatamat [geçmişten gelen faydaların sürekliliği ] büyük ölçüde doğrudur, ancak tamamen ve her zaman değil. Ve eğer zıtlık ve karşılaştırma yöntemini kullanırsak, o zaman eleştiri yapmaya başlarız. Özellikle sistematik ve makro düzeyde karşılaştırma yöntemi, eleştiri için vazgeçilmezdir.
Bölümlerimize başlamadan önce belirtmek istediğim bir diğer nokta da eleştiri (critique) ile tenkit (criticism) ayırt edilmesi gerektiğidir. Eleştirmek (to criticize), akademik alanda yaygın bir uygulama olan kitap incelemeleri ve dergiler için raporlar yazma görevini yerine getirmek demektir; yani makalelerin ve denemelerin yayımlanıp yayımlanmaması gerektiği veya disiplinin içsel kriterlerini karşılayıp karşılamadığı konusunda değerlendirme yapmak anlamına gelir. Tenkit, çoğunlukla, amacı belirli bir çalışma alanını güçlendirmek olan rutin bir profesyonel faaliyettir. Ya da genel olarak mevcut bilgi sistemini korur. Tenkit, içinde işlediği sistemi korumayı amaçlaması anlamında muhafazakârdır. Ancak eleştiri (critique), bir sistemin temel önkabullerini sorgulaması bakımından yapısal ve kurucu (foundationalist) bir nitelik taşır. Bir sistemin geçerliliği ve geçersizliği, uygulanabilirliği ve uygulanamazlığı hakkında sorular sorar ve bu sistemi tamamlamak veya köklü bir şekilde yenilemek için çözümler önermeyi amaçlar. Dolayısıyla burada insanların birbirine karıştırdığı tamamen farklı iki değerlendirme yöntemine sahibiz. Biri muhafazakârdır, diğeri değildir. Biri detaylı ve kısıtlı bilgi alanlarıyla, disiplinler dediğimiz uzmanlaşmış bilgi alanlarıyla ilgilenir, diğeri ise sistemlerle ilgilenir. Yani biri tek tek ağaçlarla uğraşırken diğeri tüm ormanla uğraşır. Eleştiri (critique) sistematiktir; çünkü anlam, anlam olarak sadece sistematik değil, sistemiktir; çünkü epistemolojik bir araç ve eylemdir, kriz zamanlarında harekete geçer. Eleştiri olağan zamanlarda, her şeyin yolunda gittiği zamanlarda iyi işler. İşlerin istikrarlı olduğu varsayıldığında, eleştirme acil durumlarda uzmanlaşır ve acil durumlar ya da krizler mi demeliyim, eleştirel açıdan daha tehlikeli ve tehdit edici hale geldikçe giderek yoğunlaşır.
Standart bir sözlük krizi şu şekilde tanımlar: “yoğun zorluk, sıkıntı veya tehlike zamanı, zor veya önemli bir kararın verilmesi gereken bir zaman”. Aynı zamanda, sözlük tanımı devam ediyor, “önemli bir değişimin gerçekleştiği bir hastalığın dönüm noktası”. Bazen ölümle sonuçlanır. Orta İngilizce’de kriz, bir hastalığın dönüm noktasını ifade eder. Başka bir deyişle, belirleyici bir noktaya ulaşıldığında, yani işler derin ve temel şekillerde yanlış gittiğinde karar verici bir noktadır. Yunanca Krino kelimesinden gelen kriz, aslında karar anlamına geliyordu. Bir kırılma noktası hakkında verilen bir yargı. İşler çığırından çıktığında oluşan bir kırılma noktası. Son olarak, umarım sizin için kanıtları tekrarlamama gerek yoktur, dünyamızın bu noktaya ulaştığını iddia etmek istiyorum. Muhtemelen geri dönüşü olmayan bir nokta. Umarım değildir, ama öyle görünüyor. Tam bir krizin ortasındayız. Tam kalbinde. Ve dizlerimize kadar batmış durumdayız. Çevremizi ve ekolojisini tahrip ettik. Toplumsal ve ailevi dokumuzu yok ettik ve içsel huzurumuzu yok ettik. Burada size bahsettiğim her kelimeyi kitaplar, sayfalar dolusu rakam ve istatistikle belgeleyebilirim. Bu yüzden kimsenin bu konuları sorgulamayacağını umuyorum. Dokunduğumuz doğal her şeyi yok ettik. Ve eğer inşa ettiğimiz kayda değer bir şey varsa, o da tamamen, dikkat edin, yıkımın acımasızlığını hafifletmeye adanmıştır ama gerçekten çözmemiştir. Bu durumu normalleştirmeye ve normalleştirmediğimiz zaman da kabul edilebilir hale getirmeye adanmıştır.
Üç konferansımın temelini bu önermeler oluşturuyor. Bunları aklınızda tutmanızı rica ediyorum. İslam tarihinden söz ederken sizlerden bunları hep aklınızda tutmanızı isteyeceğim ve elbette, dersin ya da derslerin sonunda bu konularla ilgili soruları memnuniyetle kabul edeceğim çünkü bazı mutlu modernistlerin bunları olduğu gibi kabul etmeyeceğinin tamamen farkındayım. Bu yüzden savaşa hazırım. Genel olarak konuşursak, Şeriat’ın klasik haliyle, yani 18. yüzyıldan önce ya da 19. yüzyılın başlarında, 1826’nın kilit bir yıl olduğunu iddia etmenin abartılı olduğunu düşünmüyorum. Dolayısıyla modernite öncesi şeriattan bahsederken 1826’dan öncesini kastediyorum. Bu uzun ve karmaşık bir hikâye. Siz çok ısrar etmedikçe bu gece bu konuya girmeyeceğim ama bu benim dönemlendirmem.
Genel olarak konuşmak gerekirse, klasik haliyle Şeriat’ın karmaşık bir sosyal, ekonomik, kültürel ve ahlâki ilişkiler kümesini temsil ettiğini iddia etmenin abartılı olduğunu düşünmüyorum. Bu ilişkilerin sosyal ve siyasi düzenlerin epistemik yapısına nüfuz ettiğini de eklemeliyim. Ekonomik, sosyal ve kültürel olanın yanında ahlâki olandan bahsettiğimde, bunları farklı üyeler olarak ayırmak değil, aksine birbirlerine bağlı olduklarını, hatta örtüştüklerini belirtmek istiyorum. O halde Şeriat, bu ilişkilerin birbirleriyle kesiştiği, birbirleri üzerinde etkili olduğu ve birbirlerini sayısız şekilde etkilediği söylemsel bir uygulamaydı. Bu söylemsel pratik, birbiri üzerinde işleyen, birbirini dinlendiren, birbirine direnen ya da birbirini güçlendiren kurumları içeriyordu. Yazmayı, çalışmayı, öğretmeyi ve belgelemeyi içeriyordu. Hukuk adına siyasi bir temsili ve siyasi ve diğer suistimallere karşı direniş stratejisini içeriyordu. Kültürel kategorilerin fıkıh, yasal prosedür, sosyal, ahlâki kodlar ve daha pek çok şeyle iç içe geçtiği uygulamada hukukun kültürel olarak yorumlanmasını içeriyordu. Hukukun işleyişinde varsaymaktan başka bir şey yapamayacağı ahlâki bir topluluğu içeriyordu çünkü birazdan tartışacağım gibi, şeriatın kendisi, izleyicilerinin ve tüketicilerinin ahlâki topluluklar olduğu varsayımı üzerine inşa edilmiştir. Hukukçuların ve hukuk mesleği mensuplarının bir yandan tarihçi, ilahiyatçı, edebiyatçı, kimyager, hekim ve astronom olan eğitimciler, yazarlar ve düşünürler olduğu, diğer yandan da zaman zaman siyasi hakikat ve ideolojiyi yaratan ya da yaratılmasına yardımcı olan, zaman zaman da iktidarı kendi hakikatiyle yüzleştiren karmaşık bir ilişkiler dizisinin devam etmesine katkıda bulunan fikir adamları olduğu bir entelektüel sistemi içeriyordu. Tüm sınıfları ve sosyal katmanları kapsayan maddi ve kültürel yaşamların sürdürülmesinin aracını oluşturan tarımsal ve ticari ekonomilerin düzenlenmesini içeriyordu. İçsel manevi yaşamları ve ilişkileri kanunla günlük temas halinde olan nüfusun dünya görüşünün çoğunu renklendiren ve yönlendiren teolojik alt yapıyı içeriyordu. Teolojik alt yapı dünyevi olarak mistik, ezoterik olarak felsefi olanı kapsıyordu ve bu nedenle şeriat ile içinde ve yanında yaşadığı ve işlev gördüğü daha geniş manevi ve entelektüel düzenler arasında karmaşık ilişkiler yarattı. O halde şeriat sadece bir yargı sistemi ve yasadışı bir doktrin değildi. Anlamamız gereken de budur.
Pek çok insan, sizin bir hukukunuz ve yasal sisteminiz olduğunu ve şeriatın da buna eşdeğer olduğunu düşünüyor. Hiç de öyle değildi.
İşlevi sadece sosyal ilişkileri düzenlemek ve anlaşmazlıkları çözmek olan yasadışı bir doktrin değil, kendisini dikey ve yatay, yapısal ve doğrusal, ekonomik ve sosyal, ahlâki ve etik, entelektüel ve manevi, epistemik ve kültürel, edebi ve metinsel ve şiirsel vb. şekillerde yapısal ve organik olarak etrafındaki dünyaya bağlayan söylemsel bir uygulamaydı. Ve yine, buradaki her kelime, örneğin sadece şiirselliğin ne anlama geldiğini açıklamak için birkaç paragraf yazılabilir. Nasıl oluyor da şeriat bu kadar şiirsel olabiliyor? Bunu açıklamanın o kadar çok yolu var ki, bunlardan biri muhtemelen bazılarınıza tanıdık gelecektir, neredeyse her fıkıh şiire dökülmüştür. Öyle değil mi? Size sadece edebiyat dünyası ile şeriat dünyası arasındaki bağlantıları göstermek için. Dilbilimsel ve felsefi dilbilimsel dünyanın şeriatla olan bağlantılarından bahsetmiyorum bile, ki bu fıkıh usulü denilen bir şeyin temelidir, ki çoğunuz bilirsiniz, birinci dereceden kalibreli, entelektüel kalibreli görkemli bir disiplindir. Anlaşılması zordur. Etik ve ahlâki olanın birbirinden ayrı varlıklar olmadığının, aksine yaşamın ve öldükten sonra yaşamanın tüm yönlerinin temel bir alt tabakasını oluşturduğunun altını çizmek için tüm bu yönler üzerinde ısrar ediyorum.
Ahlâki ve etik olan, hayatın dokusuna —ekonomi, toplumsal ilişkiler, siyasal davranış ve daha pek çok alana— işlenmiş olan ana iskeleti temsil eder. Bu, üzerinde ısrarla durmaya devam edeceğim bir argüman anlamına gelir; Bu, benim ısrarla savunmaya devam edeceğim bir görüşe denk düşüyor: İslamî paradigmatik yapılarda olgular asla değerlerden bağımsız değildir; her olgu nihayetinde değerle doymuş (yoğun şekilde değerle yüklü) bir yapıdadır. Bu nedenle bu soruyu cevaplayabileceğimiz en az üç temel yol olduğunu iddia etmek istiyorum. Şeriat nedir?
Birincisi, bir yandan düzenleyici bir güç ve kuvvet olarak hukukun kaygıları ile diğer yandan etik ve ahlâk arasındaki bağlantıdır. İkincisi ise şeriattaki insan kavramıdır ya da bir soru formunda ifade etmek gerekirse, Şeriat insana nasıl bakar ve dolayısıyla nasıl davranır? Ve bu soruyu anlamlandırmak için onu modern hukukumuzla ve onun insan konusuna yaklaşım biçimiyle karşılaştırmalı ve mukayese etmeliyiz. Üçüncüsü ise hukuk ve siyaset arasındaki bağlantı ve ilişkileri ele almaktadır. Elbette bunu ele almanın başka yolları da var, Şeriat’ın ne olduğunu ortaya çıkaran başka yollar da var. Ancak bunların en merkezi olanlar arasında yer aldığına inanıyorum. Benim genel argümanım, Şeriat’ın öncelikle etik ve ahlâki bir sistem, ikinci olarak da yasadışı bir kavram, yasadışı bir teknik ve yasadışı bir sistem olduğudur. Ancak bu önermeyi aşamalı olarak açıklamama izin verin. İlk olarak, tarih boyunca Müslüman kültürünün büyük bir kısmının dayandığı temel olarak Kur’an ile başlarsam, kimsenin benim fikrime katılmayacağına inanmıyorum. Kur’an’ın dili aynı anda hem ahlâki hem de olgusaldır. Şimdi, şunu söylemeliyim ki, konuşmamı yazarken bunu hafife almıştım, muhtemelen şimdi bazılarınız diyecek ki, neden ahlâki olan üzerinde bu kadar ısrar ediyor? Çünkü temelde bir orduyla, tek bir orduyla değil, birçok yerde Şeriat’ın ve İslam’ın gerçek ve değer arasında ayrım yaptığı ve bunun Şeriat’ta yer aldığı konusunda ısrar eden ordularla savaşıyorum. Çünkü bu konudaki riskler çok büyük. Eğer bu soruya şu ya da bu cevabı verirseniz, bu sizin tüm yaklaşım biçiminizi, dünyada yaşama biçiminizi değiştirir. İslam’da gerçek ve değer arasında bir ayrım olduğunu söylemek, belirli bir düşünürler kampına ait olduğunuz anlamına gelir. Sadece bu da değil, dünyada belirli bir şekilde yaşayan bir insan türüne aitsiniz demektir. Ama bunu kabul etmezseniz ve derseniz ki, hayır, göstereceğim gibi İslam her zaman öyleydi ve bu yüzden Kur’an ile başlıyorum çünkü en reddedilemez belge ve kanıt kaynağı o, çünkü hepimiz fakihlerin onu çok ciddiye aldığını biliyoruz, o zaman dünyaya ve evrene bakışınız tamamen farklı bir bakış haline gelir. İçinde yaşama şekliniz, dünyayla, hemcinslerinizle, etrafınızdaki her şeyle ilgilenme şekliniz farklılaşır. Dolayısıyla, gerçek ve değer ya da etik ve diğer şeyler, yani etik ve diğer her şey arasındaki bu ayrım üzerinde çalışmaya devam ettiğimde, aslında mantar gibi türeyen ya da yaşam biçimimizi etkileyebilecek uygulanabilir ve pratik sonuçları olan temel felsefi konulardan bahsediyoruz. Şimdi, size bunun ne kadar önemli olduğunu göstermek için başka bir şey söylemek gerekirse, benim iddiam şu ki, modern Avrupa’nın olgu ve değer arasındaki ayrımı nedeniyle, dokunduğumuz her şeyi yok etmeyi başardık. Tarih, yani bunun ne kadar önemli olduğunu görüyorsunuz. Dolayısıyla Kur’an’ın dili hem ahlâki hem de olgusaldır; burada ahlâk ve etik, doğanın gerçekleri de dâhil olmak üzere olgulardan ayrı tutulamaz. Eğer dağlar sallanıyor ve yanardağlar patlıyorsa, bu ahlâki ya da etik olmayan davranışlara tepki olarak doğa olaylarını hareket ettiren ahlâki bir fail sayesindedir. Fikir budur.
İlk olarak, İskoç filozof David Hume tarafından ince bir noktaya kadar ifade edilmiştir ki, Hume’a göre bir olandan bir olması gerekeni türetmek imkânsızdır. Yani eğer bir değeriniz varsa, ki bu değer, bunu yapmamız gerektiği anlamına gelir, bu harika, bu yararlı, bu iyi, bu kötü. O bir olandan bir amaç türetemeyeceğinizi söyledi. Başka bir deyişle, ahlâk gerçek doğal olgulardan türetilemez. New York’ta yoksulluk çeken ya da yoksulluk sınırının altında yaşayan yaklaşık üç milyon insan olduğu gerçeği, kendi başına herhangi bir ahlâki yargının türetilmesine izin vermeyen bir gerçektir. Ve Hume bu konuda haklı. New York’ta, Broadway’de 42. Cadde civarında yürürseniz ve “New York’ta üç milyon yoksul insan var” derseniz, turist iseniz ve New York hakkında hiçbir şey bilmiyorsanız, bilinmesi iyi bir gerçek olabilir. Ama hepsi bu, bu kadar… Ancak Müslümanların çoğunlukta olduğu toplumlarda, örneğin fakir ya da miskin, yoksul ya da ezilmiş kelimelerini duyup da bu insanların sıkıntılarını hafifletmek için derin bir sorumluluk ve görev duygusu hissetmemek mümkün değildir. Kahire, Duha ya da Kazablanka’da kalabalık bir caddede duracak olsam, Duha’dan emin değilim çünkü burada çok fazla yabancı var. Bu sebeple eleştiremem, bilmiyorum. Belirli bir şekilde hareket ettiklerini ya da etmediklerini söylemiyorum. Sadece bilmiyorum çünkü sokakta Arapça konuşmaya hevesliyim ve konuşacak kimseyi bulamıyorum. O yüzden bir an için Duha’yı unutun. Duha’da olmak ne kadar harika olsa da Arapça benim için bir sorun haline geliyor. Eğer bu yerlere gidecek olursanız, örneğin Fas’ın Rabat kenti, Kahire ya da diğer yerler gibi yerlerdeki gerçek deneyimlerimden bahsediyorum ve eğer sadece yüksek sesle söyleyecek olursanız (ki bu aslında tam bir cümle bile değil, tüm yoksullar ve ezilenler anlamında. Tek söylediğiniz fakir ve ezilmiş) aklı başında her yetişkin bunu, referansın yardıma ve desteğe ihtiyacı olduğu anlamına gelecek şekilde anlayacaktır. Hatta bu kelimelerin kitaplarda geçmesi bile bir görev olarak yardım için silah vergisini ödemeyi bile görev edinir. Öyle değil mi? Yani bu güçlü bir dil. Olgu ve değeri birleştiren bu güç, Kur’an kaynaklı olmaktan başka bir şey değildir. Sanki yoksulluk ile iyilik yapma, yardım etme, rızık ve destek sunma görevi arasında apodiktik bir ilişki, gerekli bir ilişki, gerekli mantıksal bir ilişki olduğunu söyler gibidir. Bu apodiktik bağlantı, insanoğlunun yaratılışının yalnızca ahlâki bir yargı eylemi değil, aynı zamanda nedeni, sebebi ve ortaya çıkışının ahlâki olanın simgesi olan iyilik yapma amacına yönelik olduğu düşünüldüğünde şaşırtıcı olmamalıdır. Biz yaşamı ve ölümü yarattık ve Âdem ile Havva’yı yalnızca iyilik yapmak için yarattık. Tekrardan güçlü Kur’an, meydan okuma budur. Bu, Kur’an mesajının temelini oluşturan bir şeydir.
Dünya, içinde yaratılan tüm yaşamla birlikte, iyilik yapmak için tasarlanmıştır. Kur’an en başından itibaren tamamen ahlâki doğa yasalarına dayanan bir kozmoloji sunar.
Kur’an’ın ahlâki cephaneliği böylece bir metafizik içeren bir kozmolojide bütünsel bir inanç sistemine yerleştirilmiştir. Aslında bu kozmolojinin kendisinin de teoloji, teosofi ve metafizik kategorilerini aşan kuşatıcı bir ahlâki sistemin parçası olduğu ileri sürülebilir. Kozmolojinin bu en geniş anlamında, Kur’an’ın birinci dereceden bir ahlâki kozmoloji teorisinden, ahlâki bir dokudan oluşan bir kozmolojiden daha azını sunmadığını iddia edebiliriz. Bu evrenin içerdiği her şey, faydacı bir şekilde değil, daha ziyade derin bir ahlâki sorumluluk gösterecek şekilde, yani yaptıklarımızı kesinlikle bireyler olarak ama daha da önemlisi sosyal bir grubun üyeleri olarak kendimiz için yaptığımızı kabul edecek şekilde, insanların faydalanması için yaratılmıştır. Dolayısıyla eylemler, bizim ve kendilerinin geçici varlığına rağmen evrensel sonuçlara sahiptir. Kur’an’ın yaratılış anlatısı tek başına ahlâki kozmolojinin temellerini atmaya yöneliktir. Gökler ve yer, ilahi hakikat ve adalet ilkesi olan Hakk’a göre meydana getirilmiştir. Bir surenin bildirdiği gibi, khalaqa samawati wal arda bil haqq[3]. Burada, iki ayet sonra aynı surede yapılan ve Kur’an’ın kendisinin de aynı hak ilkesi uyarınca vahyedildiği şeklindeki son derece önemli beyanla güçlü bir kavramsal bağlantı kurulmaktadır. Inna anzalna ilayka alkitab bil haqq.[4]Bunlar sadece kelimeler, gelip geçen kelimeler değildir. Hemen ardından khalaqa al-samawati wal-arda bil haqq[5] mimarlık, mühendislik ve tasarımdan bahsediyoruz. Dünya bu şekilde yaratılmıştır. Bunlar sadece basit kelimeler, basit bir dil değildir. Evrenin nasıl tasarlandığından bahsediyoruz. Dolayısıyla Kur’an’ın insan toplumuna yönelik mesajı, yaratılış projesinin ayrılmaz bir parçası değilse bile bir uzantısıdır ve aynı kurallar ve ilkeler tarafından onaylanmıştır. Bu nedenle Kur’an’ın fiziksel dünyası modernite tarafından tanımlanmış bilimsel bir alan değildir. Soğuk ve yavan bir rasyonel açıklamaya tâbi değildir. Kozmik bir kaza değil, aksine maneviyat ve psikoloji ile doymuş, Allah tarafından yaratılmış olan insanlar tarafından gerçekleştirilen ahlâki eylemlere tamamen boyun eğen bir dünyadır. Dolayısıyla bir yanda yaratılış, diğer yanda inanç ve iyi davranış arasında ayrılmaz bir organik ve yapısal ilişki vardır. Biri diğerini gerektiriyorsa, o zaman doğrudan mantıksal ve epistemik bir bağlantı da vardır; yani inancın varlığı, iyi işlerin varlığını açıkça gerektirir ve bunun tersi de geçerlidir. Tek egemen olarak Allah’a inanmak, aynı anda bütün bir pratik davranış kuralını kabul etmek demektir. Kur’an’ın temelleriyle başlamamın nedeni tam da bunların tüm şeriat dünyasının dayandığı temeller olmasıdır. Bu hikâyenin temelinde, Şeriat’ın sadece bir hukuk sistemi ve birinci dereceden entelektüel bir oluşum olmadığı gerçeği yatmaktadır. Öyleydi. İslam’ın ne olduğunu ne olabileceğini ve ne olamayacağını tanımlayan bir kültürdü. Peki, bu kültür ile az önce bahsettiğim kozmoloji arasındaki bağlantının doğası neydi? Bu bağlantının doğasının episte-moral olduğunu iddia etmek istiyorum. Bu yüzden İngilizceyi çok iyi bilmeyenler için bir sırrı açıklayacağım, bu benim yaratımım. Bunu ben icat ettim. Epistemolojinin ilk yarısı ve moral. Yani episte-moral. Şimdi, bize tanıdık gelmeyen bir kavramlar konfigürasyonunu size aktarmak için yeni bir terim uydurmak zorunda olmam ilginç olmalı. Modern dünyamız, sanırım artık çok iyi bilindiği gibi, ahlâkın ve epistemolojinin, epistemolojinin ve mantığın ve her şeyin bölümlere ayrıldığı ve parçalandığı büyük ölçüde parçalanmış durumda. Her şey inorganik ilişkilerden oluşan bir yamalı bohça gibi görünüyor. Özel yaşam biçimlerimiz ile politik olarak kamusal yaşam biçimlerimiz arasında ciddi ayrımlar oluşturmuş değiliz. Laiklik adı altında doğallaştırdığımız ve normalleştirdiğimiz bir şey. Son dört ayda yoğun bir şekilde gördüğümüz ve görebileceğimiz gibi ırkları üstün ve aşağı olarak sıraladık. Yeni bir soykırım kavramı ve uygulaması yarattık. Kadınlar ve erkekler arasındaki ve daha sonra belirli kadın ve erkek türleri arasındaki ayrımı keskinleştirdik. Son zamanlarda LGBTQ’ya dönüşen LGBTQ’yu düşünün. LGBTQQIP2SAA.. Benim saydığıma göre burada yaklaşık on numara. Hangisinin neyi temsil ettiğini söylememi istemeyin. Akademik alanlardaki bölünmeleri düşünün. 1980’lerde disiplinlerarasılık çalışmasına ihtiyaç duyulmasına yol açan bir kriz. Ancak benim görüşüme göre en önemli bölünme ahlâki olan ile diğer her şey arasında olmuştur. Dolayısıyla tüm bu bölünmeleri sıraladığımda bunlar sadece uzun ya da daha büyük bir hikâyenin parçalarıdır. Ama hepsinin anası, bir tarafta etik, ahlâk ve diğer her şey arasındaki bölünmedir. Ekonomi gibi, tıp gibi, hatta bilim gibi, her şey, kesinlikle her şey. Buradaki endişelerimiz için, epistemoloji ve etik arasındaki ayrımı vurgulamak istiyorum. Müslümanların tanımadığı bir şey. Tabii ki Oryantalizm için İslami öğrenimde ayrımların olmaması her zaman bir eksiklik, bir zayıflık olarak tanımlandı ya da daha kötüsü, Müslümanların kavramların içindeki ve arasındaki ince kavramsal ayrımları fark etmedeki başarısızlığı olarak. Bu durumda, etik ve yasal olan arasındaki tavsiye, entelektüel egemenliğin katıksız gücüyle erdeme dönüştürüldü. Öyle çünkü biz öyle dedik. Avrupa bilgisi bu tür ayrımlar yapabilir çünkü Avrupalı zihnin özel analitik güçlere sahip olduğu ileri sürüldü. Onlar her zaman aklın, demokrasinin ve diğer her şeyin üstün güçlerine sahiptir. Ve son dört ay, tekrar ediyorum, bu son dört ay cümlesini önümüzdeki üç hafta içinde milyonlarca kez tekrarlayacağım. Çünkü sanki bir dizi skandal ortaya çıktı.
Epistemoloji ve etik arasındaki ayrımın, etiğin diğer tüm alanlardan çıkarılması ve bu alanların göreceli ve son derece öznel olan yeni bir materyalist ve araçsalcı etik tarafından sınırlandırılması ve bir sosyoloğun akışkan modernite olarak adlandırdığı şeyin yaratılması nedeniyle yapıldığını iddia ediyorum. Demek istediğim şu ki İslam, başlangıcından itibaren ve özellikle de Kur’an’da, bilgiyi özünde etik olarak görmüştür. Bilgi etiktir ve etik de bilgidir. Her önerme bir eylemdir ve her eylem semiyotiktir. Yani bir dildir ve etik bir sonuca götürmeyen herhangi bir bilgi biçimi, Müslümanların eskiden dediği gibi, meşru bir bilgi biçimi olarak görülmezdi, hatta hiç bilgi olarak görülmezdi. Böylece Kur’an’ın nasıl Allah’ın bilgisinin insanlığa sarkıtıldığı bir mekân ya da tabiri caizse bir ip olarak görüldüğünü kolayca anlayabiliriz. Şeriatın fıkhı, bu ipin taşıdığı epistemolojik ilkeleri bütünüyle içselleştirmekti. Modern bilgi soy kütüğü oluşturma yöntemlerinden farklı olarak İslam’da hukuki bilginin kökenlerine bakmak son derece önemlidir. Bireysel insan eylemliliğinin Tanrı’nın ahlâki niyetlerinin bir temsilini oluşturmanın tek yolu olduğu ilkesi aslında Kur’an’dı. Fakat bu ne anlama gelmektedir? Bu, yalnızca dindar, bilgili ve aynı zamanda inançlı bireysel Müslümanların Tanrı’nın ahlâki niyetlerini açığa çıkarma projesine girişebilecekleri veya bu projeye katılabilecekleri anlamına gelir. Bu niyetler Kur’an’da kodlanmış ve açık bir dilin yanı sıra imalar ve semiyotik işaretlerle de örtülmüştür. İşarat, ima’at, dalalat,[6] hararetle tartışılan her türlü şey. Bu işaretler, Tanrı’nın insan ve dünya yaratılışının tasarımına yerleştirdiği etik mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır. Bir anlamda, yaratma eylemi, özellikle de insanı yaratmak, bir anlamda şimdiye kadarki en karmaşık meydan okuma oyunlarından birini tasarlamaktı. Kur’an’ı okursanız, bir anlamda, insanı ahlâki bir ölçüye yükseltmek için meydan okumayla ilgili olduğunu görürsünüz. Yasal işaretler biliminin, yani Tanrı’nın ahlâki yasasının detaylandırılmasına İslam’da Asul al-Sukh[7] adı verildi. Çalışmaların çoğu orada gerçekleşti, hepsi değil ama çoğu orada gerçekleşti. Ahlâki iradenin mimarisini keşfetmek için birinci dereceden hermenötik ilkeler oluşturan bir bilim. Bu bilim ister tanımlayıcı ister kuralcı olsun, İslam’a hukuki akıl yürütme anayasasını vermiştir ki bu da bizim için bu bağlamda eşit derecede ahlâki akıl yürütme anlamına gelmektedir. Eğer durum buysa, o zaman hemen birinci dereceden siyasi bir sonuca da varabiliriz. İslam’da siyasi yaşamı düzenleyen hukuk, modern devlet altında yaşamı düzenleyen hukuktan temelde farklıdır. Bu, güdüleri ve kökenleri şefkatli bir kaynaktan gelen, yoksulların ve muhtaçların, ezilenlerin ve zayıfların dilinden konuşan ahlâki bir hukuktur. Aynı anda hem kozmik hem metafizik hem mistik hem de kişisel olan bir yasadır. Siyaset, devlet, politik olan ve aklımıza gelebilecek diğer tüm adlandırmalar bu yüksek yasanın kapsamındadır. Dolayısıyla burada bir egemenlik paradoksu, hangisinin hangi hukuktan ya da siyasetten kaynaklandığına dair çözülmesi gereken bir mesele, bir sorun yoktur. Bu, Batı siyasi düşüncesinde çok ama çok büyük bir tartışmadır. Devletin temeli hukuk mudur yoksa hukukun temeli devletin siyaseti ya da gücü müdür? Ve bunu henüz çözemediler. Yaklaşık bir asırdır bunu tartışıyorlar ama bir çözüme ulaşamadılar. Ama tabii ki cevap aramızda, çok kolay. İsterseniz size daha sonra anlatırım. Modern devlet, son yüzyılda pek çok kanıtın da gösterdiği gibi, tüm efendilerin üstünde bir efendidir, hukukun ve insanın tanrısıdır. Hiçbir şey devletten daha üstün değildir. Otorite, güç ya da şiddet olsun. Devlet ve onun hukuku en yüksek güç olarak sadece kendilerini bilirken; İslam’ın ahlâki hukuku, çıkarları bugün halk, yoksullar ve muhtaçlar, zayıflar ve ayrıcalıksızlar dediğimiz şeyle özdeş olan bir tanrı adına kendini kutsar. Şeriattaki sözde “Tanrı haklarını” büyük puntolarla özetleyecek olsaydım, “Tanrı haklarının çoğunlukla sosyal düzenin zayıf ve marjinal kesimlerine tanınan belirli türden korumalar” olduğunu söylerdim. Ancak daha da önemlisi, bu eşitlikçi ve merhametli yasalar insanların hukuki akıl yürütme kaprislerine tâbi değildir. Araçsal ve öznel biçimlere kolayca kayabilen akıl yürütme, modernitemizde gördüğümüz gibi, feci sonuçlara yol açabilir.
Allah’ın hakkı sabittir ve bu nedenle korunmayı hak eden yoksullar, şeriat dünyada var olduğu sürece bu korumalara sahip olmaya devam edeceklerdir. Bu ilkeler uygulamada ne kadar çok esnekliğe sahip olursa olsun, hiçbir insanın, bu ebediyen sabit ilkeleri değiştirme gücü yoktur. Bu nedenle, İslam’ın dayandığı beş temel direkten birinin, kültür ve medeniyetin tamamını tanımlayan geniş bir hayırseverlik sistemine yol açan yoksul ve muhtaçlar için bir ekonomik koruma ilkesi olan sadaka, zekât olması bizi şaşırtmamalıdır. Bununla birlikte, bu sütunun ahlâki itici gücü diğer dört sütundan farklı değildir. Servetinizi başkalarının yararına dağıtmak bir kerelik bir eylem değil, yüceltilmiş bir eylem ilkesidir, aslında bir praksistir. Başka bir deyişle, bir tekniktir. Ahlâki gelişimin, etik kültürlenmenin öz-bilinçli bir tekniğidir. Bu perspektiften bakıldığında, sadaka vermek namaz kılmaktan, oruç tutmaktan ya da okumaktan, araştırmaktan ve yazmaktan farklı değildir. Tüm bunlar, öznede belirli etik oluşumlar meydana getirmek amacıyla, bilinçli ve özbilinçli bir şekilde benliğin benlik üzerinde gerçekleştirdiği etik operasyonlardır. Bu nedenle niyet, niyaz ve inanç ya da iman tüm proje için elzemdir çünkü bunlar olmadan yasanın teleolojisi asla gerçekleşmeyecektir. Tüm bunlar, bu arada bazen basit gibi görünen ama aslında etik ve olgu arasındaki ilişkinin durumunu kanıtlamak anlamında derin olan tüm bu şeylerden bahsediyorum, Niyet olmadan tutarlı bir etik / ahlaki bir uygulama da olmaz. Bu, İslam geleneğinde fıkıh eserleri olarak adlandırılan hukuk kitaplarının düzenini açıklar.
İslam’ın beş şartı temel bir yapı taşıdır. Dinin ana kayası olarak ayrı dururlar yani diğer her şeyin hem ikincil hem de onlara tâbi olması anlamında dışlayıcıdırlar. Eğer bunlar temel direklerse, o zaman diğer hiçbir şey değildir. Ancak şeriat zorunlu olarak tüm insan davranışlarını düzenlemek yükümlülüğünde olduğundan, sütun olmayanlar da sütunların dikte ettiklerine uymak ve onları iyi bir şekilde bir araya getirmek zorundadır. “Yani, pilarik [İslam sisteminin ana omurgası] sistemin yapısı ve işleyişi hem özneyi hem de öznelliği — yani bireyi ve onun iç dünyasını, yapısını — önceden belirler; onları pilarik [ama sütunu, omurgası] olmayan dünyada karşılaşacakları şeye hazırlanır. Ve
Kur’an’ın ruhunu doğru şekilde yansıtan bu şartlar basit bir mesaj üzerine oturur: Dünyadaki yerini anla. Kendi geçiciliğini kavra.
Kendinin bir toplumun ve ruhunu besleyen bir ailenin parçası olarak yaratıldığını anla.
” Ruhunuzu besleyen bir topluluğun ve ailenin parçası olarak yaratıldığınızı anlayın. Bir bitki ve tahıl bedeninizi besler. Tüm bunların, etrafınızdaki her şeye karşı bir sorumlulukla birlikte gelen bir armağan olduğunu anlayın.
Gerçekten hiçbir şeye sahip olmadığınızı, kaçınılmaz olarak sonunuzla yüzleşeceğinizi ve mezara yanınızda iyi işleriniz dışında hiçbir şey götürmeyeceğinizi anlayın. İçinde yaratıldığınız dünyaya, sizin için yaratılmış olan ve sizin dayanağınız olan topluma karşı görevleriniz olduğunu anlayın. Hiçbir şeyi hafife almayın. Burada inanç ve temel değerler konularının ekonomiye, yaşam biçimlerine, yükümlülüklerinize ve bize nasıl bağlı olduğuna dikkat edin. Her şey etik yollarla birbirine bağlıdır. Şimdi, modern devlette size bunları anlamanız gerektiğini, aslında geçici bir varlık olduğunuzu söyleyecek hiçbir yasa yoktur. Siz bir hiçsiniz. Bunu hayatınız boyunca hatırlasanız iyi edersiniz çünkü bu sizin dünya ile ilişki kurma ve dünyada yaşama şeklinizi etkileyecektir. Dolayısıyla, size tüm bu teolojinin son derece çevreci olduğunu söylersem, bununla ne demek istediğimi anlayacaksınız. İşte bu temel anlayış, ruh ve zihin üzerinde kümülatif bir şekillendirme etkisi olan bir dizi edimsel eylem ve sözün temelini oluşturur. Bu eylemler bütünüyle özel, içsel ve dolayısıyla duygusaldır. Duygusal. Her ikisi de kendilerini bu temel anlayışta konumlandıran namaz ve oruçtan, hac ve sadakaya kadar, bu eylemlerin toplam etkileri Müslüman özneyi şekillendirir. Şeriatın ve İslami yönetimin ve dolayısıyla yaşama sanatının arzusu… Şeriat yasalarının ve kurallarının geri kalanı böyle bir nesneyi varsayar ve güçlü bir anlamda bu ahlâki olarak biçimlendirilmiş öznenin eki ve şerhi olarak durur. Başka bir deyişle, tüm fıkıh kitaplarının beş bölümünün her zaman ilk sırada yer alması tesadüf değildir. Namaz, oruç, hac ve zekâtla ilgilidir. İtikadi temeller olan şehadetle birlikte, bir temel olarak, kişinin hayatında hukukla karşılaşma yolculuğuna çıkmadan önceki ahlâki konuyu oluştururlar. Bu ilk beş bölüm olmadan fıkıh eserlerini pek çok yönden anlayamazsınız. Belirli bir ahlâki yapıya sahip belirli bir topluluğa sahip olmanın ne anlama geldiğini anlamadan fıkhın tamamını anlayamazsınız. İslam toplumunun bu boyutunu bilmeden fıkhın kendisini anlamak mümkün değildir. Bu ahlâki hazırlık olmadan, bu ahlâki talimat olmadan şeriatı bir hukuk sistemi olarak yönlendirebilecek hiçbir hukuki özne yoktur. Genel ölçekte, neredeyse evrensel nitelikte, hukuk ve etiğin ayrılmazlığı fikrinin oldukça sağlam olduğu görülebilir. Çoğumuz, şeriat hukuk sisteminin ve dolayısıyla bir bütün olarak İslam toplumunun yapılandırıldığı ve işlemesinin sağlandığı beş evrensel olarak adlandırılan ilkelere zaten aşinayız. Bunlar canı, dini, aklı, malı ve toplumu korumaya yönelik evrenseller ilkelerdir. Çoğunuz bunu biliyorsunuz. Bazı hukukçuların söylediği gibi, şeriatın amaçlarını tanımladığı ve inananların çıkarlarına en iyi şekilde hizmet etmek için oluşturulduğu konusunda görüş birliğine varılan bu beş tümel, şeriat bir olgunluk seviyesine ulaştıktan sonra, içtihatlarda tümevarımsal bir projenin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Hukukçular tabiri caizse resmin bütününe, şeriatın bütününe ve altı asırlık zaman diliminde nasıl geliştiğine baktılar ve kendilerini vahiy metinleriyle ya da hukuk teorisinin rasyonel yöntemleriyle sınırlamadan, hukuk kültürünün bütününden bu evrenselliği çıkardılar. Bu anlam, bu geriye bakış, mütevazı başlangıcına beşinci yüzyılda başladı ve elbette bazılarınızın bildiği gibi, Şatıbî[8] bundan sorumluydu ancak benim burada vurgulamak istediğim ve sizi daha fazla yormak istemediğim nokta, birçok insanın bu beş evrenseli çoğu zaman ayrı ayrı değer olarak kabul ettiğidir. Neredeyse her zaman onlar hakkında ayrı ayrı konuşuruz. Eğer İslam ekonomisi hakkında konuşursak, bu mülkiyet kategorisi hakkında olur ve böylece her şey bunun etrafında döner ama aslında bunları bir bütün olarak beş ilke, birbirleriyle bağlantıları ve karşılıklı ilişkileri olan büyük ilkeler olarak düşünürseniz, etik kavramları aracılığıyla son derece güçlü bir şekilde birbirlerine bağlı olduklarını fark edersiniz. Şimdi, son bir uyarıcı açıklama. Bu anlatımda idealist bir eğilim görenler, bunu yüzyıllar boyunca Müslüman toplumların her zaman ve her yerde baştan sona etik olduğunu söylemek olarak algılayanlar için, benim söylediğim bu değil. Tanımladığım ve önümüzdeki haftalarda, iki hafta boyunca tanımlamaya devam edeceğim sistem, bir ölçüt, etik bir ölçüt belirleyen ve bu ölçütten şaşmayan bir sistemdir. Bu ölçüt, herkesin doğal olarak etik olduğu ve etik bir davranışa uyduğu anlamına gelmez. Gerçekte böyle bir şeyin olmadığını hepimiz biliyoruz. Ancak, öngörülen etik standartlara mümkün olduğunca uyulması için sistematik ve sistemik bir baskı oluşturan şer’i bir kıstas üzerinde amansız bir ısrar vardı. Dolayısıyla nihayetinde önemli olan etik standartlardır. Yine, bu tür standartların modernizm ile birlikte ortadan kalktığını kimseye hatırlatmama gerek yok. Yine ister çevreye ister sosyal yapılarımıza, birbirimize ve kendi benliklerimize yazdığımız tahribatlardan bahsedelim, böyle bir ölçütü olmayan bir dünyanın etkilerini kimseye hatırlatmama gerek yok. Bu iyimser notla birlikte konuşmamı tamamladığımı ilan ediyorum.
[2] Wael B. Hallaq, 2009 yılından bu yana etik, hukuk ve entelektüel tarih dersleri verdiği Colombia Üniversitesi’nde Beşeri Bilimler alanında Avalon Vakfı Profesörü olarak görev yapmaktadır. Mantık, hukuk tarihi, modern devlet ve ahlak felsefesini modernite eleştirisiyle ilgili kapsayıcı bir proje kapsamında ele alan seksenin üzerinde akademik makale ve çok sayıda kitap yazmıştır.
[3] Allah, gökleri ve yeri hikmetle yarattı. O, putperestlerin ortak koştukları her şeyden münezzehtir. [Nahl Suresi, 3. Ayet ]
[4] Biz Sana Kitabı (Kur’an’ı) Hakk olarak indirdik. [ Nisa Suresi 105. Ayet ]
[5] O, gökleri ve yeri hak (ve hikmet) ile yaratandır. “Ol!” dediği gün her şey oluverir. O’nun sözü gerçektir. Sûr’a üflendiği gün de hükümranlık O’nundur. Gizliyi ve açığı bilendir ve O, hikmet sahibidir, her şeyden haberdardır [ En’am Suresi 73. Ayet ]
[7]İslam’da Allah’ın koyduğu ahlak kuralları veya ahlaki prensipler…
[8] İbrahim bin Musa eş-Şâtıbî, Endülüslü Malikî fakih ve dil bilgini. Fıkıh ve fıkıh usülü alanlarındaki çalışmaları sebebiyle döneminin öncülerinden birisi olarak kabul edilmektedir.
Dolayısıyla ne yapmamız lazım? Evvela uyanış. Artık anlamamız lazım bu projenin detaylarını ama bütün cephelerini anlamamız lazım. Sonra da karşı tedbir olarak evvela bir korunma, yani bir algoritma analizi yapan, algoritma filtrasyonu yapan bir sistem ve ondan sonra da bize ait bir sosyal medya, ki ben buna ifsat algoritmaları yerine ıslah algoritmaları diyorum. Islah algoritmaları üreten bir sosyal medya arama motoru, rahmani bir arama motoru ve rahmani bir yapay zekâ tasarlamamız lazım.
Cabbar ve kahhar olan bir ülkenin, zalim bir topluluğun ürünlerini, siyasetini boykot etmek bence insani olarak da İslami olarak da son derece erdemli ve değerli bir tutum. Ama burada boykotun düzeyinin böyle Starbucks kahve zinciri veya başka bir market üzerinden sürdürülmesi çok yüzeysel ve basit kalıyor. Cenab Şahabettin’in Tiryaki Sözleri’nde kullandığı bir ifade var; Derken avam her şeyin gürültülüsünü sever düğünün de ibadetin de yani hemen yanı başımızdaki bir mağazaya saldırarak, sadece onun ürünlerini boykot ederek gerçek anlamda global Yahudi şerrine mâni olabilir misiniz? Yani ortalama bir vatandaş Starbucks’tan kahve içmeyerek bu eylemi yürütebilir barışçıl bir şekilde. Ama öte yandan İsrail’le fiilen ticaret yapan, dünya kadar para kazanan hatta belki tek işi bu olan insanlarla hiçbir şekilde temasa geçilmeden, onlar ikna edilmeden, onlar bu sürece dâhil edilmeden, ortalama bir insanın psikolojisi üzerinden boykot yürütmeyi ben çok makûl görmüyorum. Bu da iç siyasete, vitrinlere oynamak gibi geliyor. Hani kaba bir tabir kullanılır; Starbucks mücahitleri şeklinde. Bu arada İslâm ülkeleri bu konuda samimi iseler Starbucks dışında kendi ülkelerinin İsrail’le, Yahudilerle iş yapan firmalarını teker teker ifşa etsinler ve o ürünler konusunda aynı duyarlılığı göstersinler
Kapitalist, teknik ve bürokratik çağın şafağı ise insanın köleleştirilmesiyle sonuçlandı. Onu yeni bir sekülerleştirilmiş modus vivendi içinde zincirledi. İnsanı büyülü bir evrende bağlayan ve onu kozmik bir kaza haline getiren bu önemli şey, irademizi serbest bıraktı ve onu, gücü irade eden dönüştürülmüş bir enerji olarak serbest bıraktı. Ve kapitalizm, teknikçilik ve bürokrasi, saf gücün tohumunun büyümesine izin veren mükemmel topraklardı ve bir kez çapa kozmik olarak büyülenmiş olandan serbest bırakıldığında, artık durmak yoktu.
Fıkıh (Şeriat), Ahlâk ve Epistemoloji
Üç bölümlük bir serinin parçası olarak bu çalışmaya başlamak istiyorum. Birincisi etik, ikincisi hukukta bir kavram olarak insan. Üçüncüsü ise politik olan. Birincisi, yeni başlayanlar için, ağır bir analitik çerçeve dayatmadan, Şeriat’ın ne olduğuna dair genel bir açıklama sağlamak. Diğeri ise daha karmaşık ve entelektüel açıdan zorlayıcı. Bu yüzden iki aşamada ilerlemeye çalışacağım. Bazı teorik anlam dağınıklıklarını anlamayanlar sadece görmezden gelsinler. Anlayabildiğiniz kadarını anlamaya çalışın. Bu benim için zor bir işti. Umarım başarılı olur. Daha önce hiç denemedim ama umarım işe yarar. Bakışlarımızı Şeriat’ın hem tarihsel hem de çağdaş olan üç yönü üzerinde yoğunlaştırmak istiyorum. Tarihsel ve çağdaş derken kastettiğim şey, Şeriat’ı kendi iyiliği için çalışmanın sözde içsel değerine ek olarak, tabii eğer bu mümkünse, size karşı dürüst olmak gerekirse, içsel ilgiye inanmıyorum. İnsanların bir şeye ilgi duymasının ardında her zaman bir şeyler vardır. Bir şeyi, okuyucuya, gözlemciye, araştırmacıya dair hiçbir şey olmaksızın, sadece o şey uğruna incelemek diye bir şey yoktur. Dolayısıyla, tarihsel ve çağdaş olanla kastettiğim şey, Şeriat’ın kendisi için incelenmesinin yanı sıra, insanlığın geçmiş deneyimlerinin kendi çağımıza, bu modern çağda karşı karşıya olduğumuz sorunlara nasıl ışık tutabileceği üzerine düşünmenin genel olarak büyük bir faydası olduğudur. Bu nedenle, öncüllerimin ve ön kabullerimin ilerleme teorisinin ya da daha doğrusu teolojisinin temellerini reddettiği ve geçmişi ilkel ve hatta alakasız olarak görmeyi reddettiği anlaşılmalıdır. Tarih böylesine basit bir anlatıdan çok daha karmaşıktır.
Bu derslerde sunulan alıştırmanın, sadece özgünlük iddiasında bulunmak ve bize ait olduğu için mirasımıza ya da tarihimize geri dönmek anlamında tarihsel olmadığını eklemeliyim. Bu aynı zamanda bir epistemoloji alıştırmasıdır, yani bir karşılaştırma ve zıtlık alıştırmasıdır. Anlamanın ve gerçek bilişsel takdirin iki temel aracı. Karşılaştırma ve zıtlık, şeylerin temellerini ve gerçek doğasını ortaya çıkarma ve ifşa etme gücüne sahiptir. Küçüğü görmeden büyüğün ne anlama geldiğini asla bilemem, susuzluk çekmeden de susuzluğun ne anlama geldiğini anlayamam. Dolayısıyla Şeriat ve tarihi üzerine yapılan çalışmalar bize dünyamızda neyin eksik olabileceğini, tabiri caizse dolu dolu bir hayat yaşamış başka bir toplumun dünyayı nasıl deneyimlediğini anlatma gücüne sahiptir ve bu da bizi kendi yaşam biçimlerimiz hakkında ilginç sorular sormaya yönlendirir. Demek istediğim, geçmişin bugünlerde ihtiyaç duyduğumuz türden bilgi için önemli bir kaynak olmaya devam ettiğidir. Yine de kurumsal ve maddi olarak büyük ölçüde kurtarılamaz olduğunu kabul ediyorum. Mefatamat [geçmişten gelen faydaların sürekliliği ] büyük ölçüde doğrudur, ancak tamamen ve her zaman değil. Ve eğer zıtlık ve karşılaştırma yöntemini kullanırsak, o zaman eleştiri yapmaya başlarız. Özellikle sistematik ve makro düzeyde karşılaştırma yöntemi, eleştiri için vazgeçilmezdir.
Bölümlerimize başlamadan önce belirtmek istediğim bir diğer nokta da eleştiri (critique) ile tenkit (criticism) ayırt edilmesi gerektiğidir. Eleştirmek (to criticize), akademik alanda yaygın bir uygulama olan kitap incelemeleri ve dergiler için raporlar yazma görevini yerine getirmek demektir; yani makalelerin ve denemelerin yayımlanıp yayımlanmaması gerektiği veya disiplinin içsel kriterlerini karşılayıp karşılamadığı konusunda değerlendirme yapmak anlamına gelir. Tenkit, çoğunlukla, amacı belirli bir çalışma alanını güçlendirmek olan rutin bir profesyonel faaliyettir. Ya da genel olarak mevcut bilgi sistemini korur. Tenkit, içinde işlediği sistemi korumayı amaçlaması anlamında muhafazakârdır. Ancak eleştiri (critique), bir sistemin temel önkabullerini sorgulaması bakımından yapısal ve kurucu (foundationalist) bir nitelik taşır. Bir sistemin geçerliliği ve geçersizliği, uygulanabilirliği ve uygulanamazlığı hakkında sorular sorar ve bu sistemi tamamlamak veya köklü bir şekilde yenilemek için çözümler önermeyi amaçlar. Dolayısıyla burada insanların birbirine karıştırdığı tamamen farklı iki değerlendirme yöntemine sahibiz. Biri muhafazakârdır, diğeri değildir. Biri detaylı ve kısıtlı bilgi alanlarıyla, disiplinler dediğimiz uzmanlaşmış bilgi alanlarıyla ilgilenir, diğeri ise sistemlerle ilgilenir. Yani biri tek tek ağaçlarla uğraşırken diğeri tüm ormanla uğraşır. Eleştiri (critique) sistematiktir; çünkü anlam, anlam olarak sadece sistematik değil, sistemiktir; çünkü epistemolojik bir araç ve eylemdir, kriz zamanlarında harekete geçer. Eleştiri olağan zamanlarda, her şeyin yolunda gittiği zamanlarda iyi işler. İşlerin istikrarlı olduğu varsayıldığında, eleştirme acil durumlarda uzmanlaşır ve acil durumlar ya da krizler mi demeliyim, eleştirel açıdan daha tehlikeli ve tehdit edici hale geldikçe giderek yoğunlaşır.
Standart bir sözlük krizi şu şekilde tanımlar: “yoğun zorluk, sıkıntı veya tehlike zamanı, zor veya önemli bir kararın verilmesi gereken bir zaman”. Aynı zamanda, sözlük tanımı devam ediyor, “önemli bir değişimin gerçekleştiği bir hastalığın dönüm noktası”. Bazen ölümle sonuçlanır. Orta İngilizce’de kriz, bir hastalığın dönüm noktasını ifade eder. Başka bir deyişle, belirleyici bir noktaya ulaşıldığında, yani işler derin ve temel şekillerde yanlış gittiğinde karar verici bir noktadır. Yunanca Krino kelimesinden gelen kriz, aslında karar anlamına geliyordu. Bir kırılma noktası hakkında verilen bir yargı. İşler çığırından çıktığında oluşan bir kırılma noktası. Son olarak, umarım sizin için kanıtları tekrarlamama gerek yoktur, dünyamızın bu noktaya ulaştığını iddia etmek istiyorum. Muhtemelen geri dönüşü olmayan bir nokta. Umarım değildir, ama öyle görünüyor. Tam bir krizin ortasındayız. Tam kalbinde. Ve dizlerimize kadar batmış durumdayız. Çevremizi ve ekolojisini tahrip ettik. Toplumsal ve ailevi dokumuzu yok ettik ve içsel huzurumuzu yok ettik. Burada size bahsettiğim her kelimeyi kitaplar, sayfalar dolusu rakam ve istatistikle belgeleyebilirim. Bu yüzden kimsenin bu konuları sorgulamayacağını umuyorum. Dokunduğumuz doğal her şeyi yok ettik. Ve eğer inşa ettiğimiz kayda değer bir şey varsa, o da tamamen, dikkat edin, yıkımın acımasızlığını hafifletmeye adanmıştır ama gerçekten çözmemiştir. Bu durumu normalleştirmeye ve normalleştirmediğimiz zaman da kabul edilebilir hale getirmeye adanmıştır.
Üç konferansımın temelini bu önermeler oluşturuyor. Bunları aklınızda tutmanızı rica ediyorum. İslam tarihinden söz ederken sizlerden bunları hep aklınızda tutmanızı isteyeceğim ve elbette, dersin ya da derslerin sonunda bu konularla ilgili soruları memnuniyetle kabul edeceğim çünkü bazı mutlu modernistlerin bunları olduğu gibi kabul etmeyeceğinin tamamen farkındayım. Bu yüzden savaşa hazırım. Genel olarak konuşursak, Şeriat’ın klasik haliyle, yani 18. yüzyıldan önce ya da 19. yüzyılın başlarında, 1826’nın kilit bir yıl olduğunu iddia etmenin abartılı olduğunu düşünmüyorum. Dolayısıyla modernite öncesi şeriattan bahsederken 1826’dan öncesini kastediyorum. Bu uzun ve karmaşık bir hikâye. Siz çok ısrar etmedikçe bu gece bu konuya girmeyeceğim ama bu benim dönemlendirmem.
Genel olarak konuşmak gerekirse, klasik haliyle Şeriat’ın karmaşık bir sosyal, ekonomik, kültürel ve ahlâki ilişkiler kümesini temsil ettiğini iddia etmenin abartılı olduğunu düşünmüyorum. Bu ilişkilerin sosyal ve siyasi düzenlerin epistemik yapısına nüfuz ettiğini de eklemeliyim. Ekonomik, sosyal ve kültürel olanın yanında ahlâki olandan bahsettiğimde, bunları farklı üyeler olarak ayırmak değil, aksine birbirlerine bağlı olduklarını, hatta örtüştüklerini belirtmek istiyorum. O halde Şeriat, bu ilişkilerin birbirleriyle kesiştiği, birbirleri üzerinde etkili olduğu ve birbirlerini sayısız şekilde etkilediği söylemsel bir uygulamaydı. Bu söylemsel pratik, birbiri üzerinde işleyen, birbirini dinlendiren, birbirine direnen ya da birbirini güçlendiren kurumları içeriyordu. Yazmayı, çalışmayı, öğretmeyi ve belgelemeyi içeriyordu. Hukuk adına siyasi bir temsili ve siyasi ve diğer suistimallere karşı direniş stratejisini içeriyordu. Kültürel kategorilerin fıkıh, yasal prosedür, sosyal, ahlâki kodlar ve daha pek çok şeyle iç içe geçtiği uygulamada hukukun kültürel olarak yorumlanmasını içeriyordu. Hukukun işleyişinde varsaymaktan başka bir şey yapamayacağı ahlâki bir topluluğu içeriyordu çünkü birazdan tartışacağım gibi, şeriatın kendisi, izleyicilerinin ve tüketicilerinin ahlâki topluluklar olduğu varsayımı üzerine inşa edilmiştir. Hukukçuların ve hukuk mesleği mensuplarının bir yandan tarihçi, ilahiyatçı, edebiyatçı, kimyager, hekim ve astronom olan eğitimciler, yazarlar ve düşünürler olduğu, diğer yandan da zaman zaman siyasi hakikat ve ideolojiyi yaratan ya da yaratılmasına yardımcı olan, zaman zaman da iktidarı kendi hakikatiyle yüzleştiren karmaşık bir ilişkiler dizisinin devam etmesine katkıda bulunan fikir adamları olduğu bir entelektüel sistemi içeriyordu. Tüm sınıfları ve sosyal katmanları kapsayan maddi ve kültürel yaşamların sürdürülmesinin aracını oluşturan tarımsal ve ticari ekonomilerin düzenlenmesini içeriyordu. İçsel manevi yaşamları ve ilişkileri kanunla günlük temas halinde olan nüfusun dünya görüşünün çoğunu renklendiren ve yönlendiren teolojik alt yapıyı içeriyordu. Teolojik alt yapı dünyevi olarak mistik, ezoterik olarak felsefi olanı kapsıyordu ve bu nedenle şeriat ile içinde ve yanında yaşadığı ve işlev gördüğü daha geniş manevi ve entelektüel düzenler arasında karmaşık ilişkiler yarattı. O halde şeriat sadece bir yargı sistemi ve yasadışı bir doktrin değildi. Anlamamız gereken de budur.
İşlevi sadece sosyal ilişkileri düzenlemek ve anlaşmazlıkları çözmek olan yasadışı bir doktrin değil, kendisini dikey ve yatay, yapısal ve doğrusal, ekonomik ve sosyal, ahlâki ve etik, entelektüel ve manevi, epistemik ve kültürel, edebi ve metinsel ve şiirsel vb. şekillerde yapısal ve organik olarak etrafındaki dünyaya bağlayan söylemsel bir uygulamaydı. Ve yine, buradaki her kelime, örneğin sadece şiirselliğin ne anlama geldiğini açıklamak için birkaç paragraf yazılabilir. Nasıl oluyor da şeriat bu kadar şiirsel olabiliyor? Bunu açıklamanın o kadar çok yolu var ki, bunlardan biri muhtemelen bazılarınıza tanıdık gelecektir, neredeyse her fıkıh şiire dökülmüştür. Öyle değil mi? Size sadece edebiyat dünyası ile şeriat dünyası arasındaki bağlantıları göstermek için. Dilbilimsel ve felsefi dilbilimsel dünyanın şeriatla olan bağlantılarından bahsetmiyorum bile, ki bu fıkıh usulü denilen bir şeyin temelidir, ki çoğunuz bilirsiniz, birinci dereceden kalibreli, entelektüel kalibreli görkemli bir disiplindir. Anlaşılması zordur. Etik ve ahlâki olanın birbirinden ayrı varlıklar olmadığının, aksine yaşamın ve öldükten sonra yaşamanın tüm yönlerinin temel bir alt tabakasını oluşturduğunun altını çizmek için tüm bu yönler üzerinde ısrar ediyorum.
Ahlâki ve etik olan, hayatın dokusuna —ekonomi, toplumsal ilişkiler, siyasal davranış ve daha pek çok alana— işlenmiş olan ana iskeleti temsil eder. Bu, üzerinde ısrarla durmaya devam edeceğim bir argüman anlamına gelir; Bu, benim ısrarla savunmaya devam edeceğim bir görüşe denk düşüyor: İslamî paradigmatik yapılarda olgular asla değerlerden bağımsız değildir; her olgu nihayetinde değerle doymuş (yoğun şekilde değerle yüklü) bir yapıdadır. Bu nedenle bu soruyu cevaplayabileceğimiz en az üç temel yol olduğunu iddia etmek istiyorum. Şeriat nedir?
Birincisi, bir yandan düzenleyici bir güç ve kuvvet olarak hukukun kaygıları ile diğer yandan etik ve ahlâk arasındaki bağlantıdır. İkincisi ise şeriattaki insan kavramıdır ya da bir soru formunda ifade etmek gerekirse, Şeriat insana nasıl bakar ve dolayısıyla nasıl davranır? Ve bu soruyu anlamlandırmak için onu modern hukukumuzla ve onun insan konusuna yaklaşım biçimiyle karşılaştırmalı ve mukayese etmeliyiz. Üçüncüsü ise hukuk ve siyaset arasındaki bağlantı ve ilişkileri ele almaktadır. Elbette bunu ele almanın başka yolları da var, Şeriat’ın ne olduğunu ortaya çıkaran başka yollar da var. Ancak bunların en merkezi olanlar arasında yer aldığına inanıyorum. Benim genel argümanım, Şeriat’ın öncelikle etik ve ahlâki bir sistem, ikinci olarak da yasadışı bir kavram, yasadışı bir teknik ve yasadışı bir sistem olduğudur. Ancak bu önermeyi aşamalı olarak açıklamama izin verin. İlk olarak, tarih boyunca Müslüman kültürünün büyük bir kısmının dayandığı temel olarak Kur’an ile başlarsam, kimsenin benim fikrime katılmayacağına inanmıyorum. Kur’an’ın dili aynı anda hem ahlâki hem de olgusaldır. Şimdi, şunu söylemeliyim ki, konuşmamı yazarken bunu hafife almıştım, muhtemelen şimdi bazılarınız diyecek ki, neden ahlâki olan üzerinde bu kadar ısrar ediyor? Çünkü temelde bir orduyla, tek bir orduyla değil, birçok yerde Şeriat’ın ve İslam’ın gerçek ve değer arasında ayrım yaptığı ve bunun Şeriat’ta yer aldığı konusunda ısrar eden ordularla savaşıyorum. Çünkü bu konudaki riskler çok büyük. Eğer bu soruya şu ya da bu cevabı verirseniz, bu sizin tüm yaklaşım biçiminizi, dünyada yaşama biçiminizi değiştirir. İslam’da gerçek ve değer arasında bir ayrım olduğunu söylemek, belirli bir düşünürler kampına ait olduğunuz anlamına gelir. Sadece bu da değil, dünyada belirli bir şekilde yaşayan bir insan türüne aitsiniz demektir. Ama bunu kabul etmezseniz ve derseniz ki, hayır, göstereceğim gibi İslam her zaman öyleydi ve bu yüzden Kur’an ile başlıyorum çünkü en reddedilemez belge ve kanıt kaynağı o, çünkü hepimiz fakihlerin onu çok ciddiye aldığını biliyoruz, o zaman dünyaya ve evrene bakışınız tamamen farklı bir bakış haline gelir. İçinde yaşama şekliniz, dünyayla, hemcinslerinizle, etrafınızdaki her şeyle ilgilenme şekliniz farklılaşır. Dolayısıyla, gerçek ve değer ya da etik ve diğer şeyler, yani etik ve diğer her şey arasındaki bu ayrım üzerinde çalışmaya devam ettiğimde, aslında mantar gibi türeyen ya da yaşam biçimimizi etkileyebilecek uygulanabilir ve pratik sonuçları olan temel felsefi konulardan bahsediyoruz. Şimdi, size bunun ne kadar önemli olduğunu göstermek için başka bir şey söylemek gerekirse, benim iddiam şu ki, modern Avrupa’nın olgu ve değer arasındaki ayrımı nedeniyle, dokunduğumuz her şeyi yok etmeyi başardık. Tarih, yani bunun ne kadar önemli olduğunu görüyorsunuz. Dolayısıyla Kur’an’ın dili hem ahlâki hem de olgusaldır; burada ahlâk ve etik, doğanın gerçekleri de dâhil olmak üzere olgulardan ayrı tutulamaz. Eğer dağlar sallanıyor ve yanardağlar patlıyorsa, bu ahlâki ya da etik olmayan davranışlara tepki olarak doğa olaylarını hareket ettiren ahlâki bir fail sayesindedir. Fikir budur.
İlk olarak, İskoç filozof David Hume tarafından ince bir noktaya kadar ifade edilmiştir ki, Hume’a göre bir olandan bir olması gerekeni türetmek imkânsızdır. Yani eğer bir değeriniz varsa, ki bu değer, bunu yapmamız gerektiği anlamına gelir, bu harika, bu yararlı, bu iyi, bu kötü. O bir olandan bir amaç türetemeyeceğinizi söyledi. Başka bir deyişle, ahlâk gerçek doğal olgulardan türetilemez. New York’ta yoksulluk çeken ya da yoksulluk sınırının altında yaşayan yaklaşık üç milyon insan olduğu gerçeği, kendi başına herhangi bir ahlâki yargının türetilmesine izin vermeyen bir gerçektir. Ve Hume bu konuda haklı. New York’ta, Broadway’de 42. Cadde civarında yürürseniz ve “New York’ta üç milyon yoksul insan var” derseniz, turist iseniz ve New York hakkında hiçbir şey bilmiyorsanız, bilinmesi iyi bir gerçek olabilir. Ama hepsi bu, bu kadar… Ancak Müslümanların çoğunlukta olduğu toplumlarda, örneğin fakir ya da miskin, yoksul ya da ezilmiş kelimelerini duyup da bu insanların sıkıntılarını hafifletmek için derin bir sorumluluk ve görev duygusu hissetmemek mümkün değildir. Kahire, Duha ya da Kazablanka’da kalabalık bir caddede duracak olsam, Duha’dan emin değilim çünkü burada çok fazla yabancı var. Bu sebeple eleştiremem, bilmiyorum. Belirli bir şekilde hareket ettiklerini ya da etmediklerini söylemiyorum. Sadece bilmiyorum çünkü sokakta Arapça konuşmaya hevesliyim ve konuşacak kimseyi bulamıyorum. O yüzden bir an için Duha’yı unutun. Duha’da olmak ne kadar harika olsa da Arapça benim için bir sorun haline geliyor. Eğer bu yerlere gidecek olursanız, örneğin Fas’ın Rabat kenti, Kahire ya da diğer yerler gibi yerlerdeki gerçek deneyimlerimden bahsediyorum ve eğer sadece yüksek sesle söyleyecek olursanız (ki bu aslında tam bir cümle bile değil, tüm yoksullar ve ezilenler anlamında. Tek söylediğiniz fakir ve ezilmiş) aklı başında her yetişkin bunu, referansın yardıma ve desteğe ihtiyacı olduğu anlamına gelecek şekilde anlayacaktır. Hatta bu kelimelerin kitaplarda geçmesi bile bir görev olarak yardım için silah vergisini ödemeyi bile görev edinir. Öyle değil mi? Yani bu güçlü bir dil. Olgu ve değeri birleştiren bu güç, Kur’an kaynaklı olmaktan başka bir şey değildir. Sanki yoksulluk ile iyilik yapma, yardım etme, rızık ve destek sunma görevi arasında apodiktik bir ilişki, gerekli bir ilişki, gerekli mantıksal bir ilişki olduğunu söyler gibidir. Bu apodiktik bağlantı, insanoğlunun yaratılışının yalnızca ahlâki bir yargı eylemi değil, aynı zamanda nedeni, sebebi ve ortaya çıkışının ahlâki olanın simgesi olan iyilik yapma amacına yönelik olduğu düşünüldüğünde şaşırtıcı olmamalıdır. Biz yaşamı ve ölümü yarattık ve Âdem ile Havva’yı yalnızca iyilik yapmak için yarattık. Tekrardan güçlü Kur’an, meydan okuma budur. Bu, Kur’an mesajının temelini oluşturan bir şeydir.
Kur’an’ın ahlâki cephaneliği böylece bir metafizik içeren bir kozmolojide bütünsel bir inanç sistemine yerleştirilmiştir. Aslında bu kozmolojinin kendisinin de teoloji, teosofi ve metafizik kategorilerini aşan kuşatıcı bir ahlâki sistemin parçası olduğu ileri sürülebilir. Kozmolojinin bu en geniş anlamında, Kur’an’ın birinci dereceden bir ahlâki kozmoloji teorisinden, ahlâki bir dokudan oluşan bir kozmolojiden daha azını sunmadığını iddia edebiliriz. Bu evrenin içerdiği her şey, faydacı bir şekilde değil, daha ziyade derin bir ahlâki sorumluluk gösterecek şekilde, yani yaptıklarımızı kesinlikle bireyler olarak ama daha da önemlisi sosyal bir grubun üyeleri olarak kendimiz için yaptığımızı kabul edecek şekilde, insanların faydalanması için yaratılmıştır. Dolayısıyla eylemler, bizim ve kendilerinin geçici varlığına rağmen evrensel sonuçlara sahiptir. Kur’an’ın yaratılış anlatısı tek başına ahlâki kozmolojinin temellerini atmaya yöneliktir. Gökler ve yer, ilahi hakikat ve adalet ilkesi olan Hakk’a göre meydana getirilmiştir. Bir surenin bildirdiği gibi, khalaqa samawati wal arda bil haqq[3]. Burada, iki ayet sonra aynı surede yapılan ve Kur’an’ın kendisinin de aynı hak ilkesi uyarınca vahyedildiği şeklindeki son derece önemli beyanla güçlü bir kavramsal bağlantı kurulmaktadır. Inna anzalna ilayka alkitab bil haqq.[4] Bunlar sadece kelimeler, gelip geçen kelimeler değildir. Hemen ardından khalaqa al-samawati wal-arda bil haqq[5] mimarlık, mühendislik ve tasarımdan bahsediyoruz. Dünya bu şekilde yaratılmıştır. Bunlar sadece basit kelimeler, basit bir dil değildir. Evrenin nasıl tasarlandığından bahsediyoruz. Dolayısıyla Kur’an’ın insan toplumuna yönelik mesajı, yaratılış projesinin ayrılmaz bir parçası değilse bile bir uzantısıdır ve aynı kurallar ve ilkeler tarafından onaylanmıştır. Bu nedenle Kur’an’ın fiziksel dünyası modernite tarafından tanımlanmış bilimsel bir alan değildir. Soğuk ve yavan bir rasyonel açıklamaya tâbi değildir. Kozmik bir kaza değil, aksine maneviyat ve psikoloji ile doymuş, Allah tarafından yaratılmış olan insanlar tarafından gerçekleştirilen ahlâki eylemlere tamamen boyun eğen bir dünyadır. Dolayısıyla bir yanda yaratılış, diğer yanda inanç ve iyi davranış arasında ayrılmaz bir organik ve yapısal ilişki vardır. Biri diğerini gerektiriyorsa, o zaman doğrudan mantıksal ve epistemik bir bağlantı da vardır; yani inancın varlığı, iyi işlerin varlığını açıkça gerektirir ve bunun tersi de geçerlidir. Tek egemen olarak Allah’a inanmak, aynı anda bütün bir pratik davranış kuralını kabul etmek demektir. Kur’an’ın temelleriyle başlamamın nedeni tam da bunların tüm şeriat dünyasının dayandığı temeller olmasıdır. Bu hikâyenin temelinde, Şeriat’ın sadece bir hukuk sistemi ve birinci dereceden entelektüel bir oluşum olmadığı gerçeği yatmaktadır. Öyleydi. İslam’ın ne olduğunu ne olabileceğini ve ne olamayacağını tanımlayan bir kültürdü. Peki, bu kültür ile az önce bahsettiğim kozmoloji arasındaki bağlantının doğası neydi? Bu bağlantının doğasının episte-moral olduğunu iddia etmek istiyorum. Bu yüzden İngilizceyi çok iyi bilmeyenler için bir sırrı açıklayacağım, bu benim yaratımım. Bunu ben icat ettim. Epistemolojinin ilk yarısı ve moral. Yani episte-moral. Şimdi, bize tanıdık gelmeyen bir kavramlar konfigürasyonunu size aktarmak için yeni bir terim uydurmak zorunda olmam ilginç olmalı. Modern dünyamız, sanırım artık çok iyi bilindiği gibi, ahlâkın ve epistemolojinin, epistemolojinin ve mantığın ve her şeyin bölümlere ayrıldığı ve parçalandığı büyük ölçüde parçalanmış durumda. Her şey inorganik ilişkilerden oluşan bir yamalı bohça gibi görünüyor. Özel yaşam biçimlerimiz ile politik olarak kamusal yaşam biçimlerimiz arasında ciddi ayrımlar oluşturmuş değiliz. Laiklik adı altında doğallaştırdığımız ve normalleştirdiğimiz bir şey. Son dört ayda yoğun bir şekilde gördüğümüz ve görebileceğimiz gibi ırkları üstün ve aşağı olarak sıraladık. Yeni bir soykırım kavramı ve uygulaması yarattık. Kadınlar ve erkekler arasındaki ve daha sonra belirli kadın ve erkek türleri arasındaki ayrımı keskinleştirdik. Son zamanlarda LGBTQ’ya dönüşen LGBTQ’yu düşünün. LGBTQQIP2SAA.. Benim saydığıma göre burada yaklaşık on numara. Hangisinin neyi temsil ettiğini söylememi istemeyin. Akademik alanlardaki bölünmeleri düşünün. 1980’lerde disiplinlerarasılık çalışmasına ihtiyaç duyulmasına yol açan bir kriz. Ancak benim görüşüme göre en önemli bölünme ahlâki olan ile diğer her şey arasında olmuştur. Dolayısıyla tüm bu bölünmeleri sıraladığımda bunlar sadece uzun ya da daha büyük bir hikâyenin parçalarıdır. Ama hepsinin anası, bir tarafta etik, ahlâk ve diğer her şey arasındaki bölünmedir. Ekonomi gibi, tıp gibi, hatta bilim gibi, her şey, kesinlikle her şey. Buradaki endişelerimiz için, epistemoloji ve etik arasındaki ayrımı vurgulamak istiyorum. Müslümanların tanımadığı bir şey. Tabii ki Oryantalizm için İslami öğrenimde ayrımların olmaması her zaman bir eksiklik, bir zayıflık olarak tanımlandı ya da daha kötüsü, Müslümanların kavramların içindeki ve arasındaki ince kavramsal ayrımları fark etmedeki başarısızlığı olarak. Bu durumda, etik ve yasal olan arasındaki tavsiye, entelektüel egemenliğin katıksız gücüyle erdeme dönüştürüldü. Öyle çünkü biz öyle dedik. Avrupa bilgisi bu tür ayrımlar yapabilir çünkü Avrupalı zihnin özel analitik güçlere sahip olduğu ileri sürüldü. Onlar her zaman aklın, demokrasinin ve diğer her şeyin üstün güçlerine sahiptir. Ve son dört ay, tekrar ediyorum, bu son dört ay cümlesini önümüzdeki üç hafta içinde milyonlarca kez tekrarlayacağım. Çünkü sanki bir dizi skandal ortaya çıktı.
Epistemoloji ve etik arasındaki ayrımın, etiğin diğer tüm alanlardan çıkarılması ve bu alanların göreceli ve son derece öznel olan yeni bir materyalist ve araçsalcı etik tarafından sınırlandırılması ve bir sosyoloğun akışkan modernite olarak adlandırdığı şeyin yaratılması nedeniyle yapıldığını iddia ediyorum. Demek istediğim şu ki İslam, başlangıcından itibaren ve özellikle de Kur’an’da, bilgiyi özünde etik olarak görmüştür. Bilgi etiktir ve etik de bilgidir. Her önerme bir eylemdir ve her eylem semiyotiktir. Yani bir dildir ve etik bir sonuca götürmeyen herhangi bir bilgi biçimi, Müslümanların eskiden dediği gibi, meşru bir bilgi biçimi olarak görülmezdi, hatta hiç bilgi olarak görülmezdi. Böylece Kur’an’ın nasıl Allah’ın bilgisinin insanlığa sarkıtıldığı bir mekân ya da tabiri caizse bir ip olarak görüldüğünü kolayca anlayabiliriz. Şeriatın fıkhı, bu ipin taşıdığı epistemolojik ilkeleri bütünüyle içselleştirmekti. Modern bilgi soy kütüğü oluşturma yöntemlerinden farklı olarak İslam’da hukuki bilginin kökenlerine bakmak son derece önemlidir. Bireysel insan eylemliliğinin Tanrı’nın ahlâki niyetlerinin bir temsilini oluşturmanın tek yolu olduğu ilkesi aslında Kur’an’dı. Fakat bu ne anlama gelmektedir? Bu, yalnızca dindar, bilgili ve aynı zamanda inançlı bireysel Müslümanların Tanrı’nın ahlâki niyetlerini açığa çıkarma projesine girişebilecekleri veya bu projeye katılabilecekleri anlamına gelir. Bu niyetler Kur’an’da kodlanmış ve açık bir dilin yanı sıra imalar ve semiyotik işaretlerle de örtülmüştür. İşarat, ima’at, dalalat,[6] hararetle tartışılan her türlü şey. Bu işaretler, Tanrı’nın insan ve dünya yaratılışının tasarımına yerleştirdiği etik mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır. Bir anlamda, yaratma eylemi, özellikle de insanı yaratmak, bir anlamda şimdiye kadarki en karmaşık meydan okuma oyunlarından birini tasarlamaktı. Kur’an’ı okursanız, bir anlamda, insanı ahlâki bir ölçüye yükseltmek için meydan okumayla ilgili olduğunu görürsünüz. Yasal işaretler biliminin, yani Tanrı’nın ahlâki yasasının detaylandırılmasına İslam’da Asul al-Sukh[7] adı verildi. Çalışmaların çoğu orada gerçekleşti, hepsi değil ama çoğu orada gerçekleşti. Ahlâki iradenin mimarisini keşfetmek için birinci dereceden hermenötik ilkeler oluşturan bir bilim. Bu bilim ister tanımlayıcı ister kuralcı olsun, İslam’a hukuki akıl yürütme anayasasını vermiştir ki bu da bizim için bu bağlamda eşit derecede ahlâki akıl yürütme anlamına gelmektedir. Eğer durum buysa, o zaman hemen birinci dereceden siyasi bir sonuca da varabiliriz. İslam’da siyasi yaşamı düzenleyen hukuk, modern devlet altında yaşamı düzenleyen hukuktan temelde farklıdır. Bu, güdüleri ve kökenleri şefkatli bir kaynaktan gelen, yoksulların ve muhtaçların, ezilenlerin ve zayıfların dilinden konuşan ahlâki bir hukuktur. Aynı anda hem kozmik hem metafizik hem mistik hem de kişisel olan bir yasadır. Siyaset, devlet, politik olan ve aklımıza gelebilecek diğer tüm adlandırmalar bu yüksek yasanın kapsamındadır. Dolayısıyla burada bir egemenlik paradoksu, hangisinin hangi hukuktan ya da siyasetten kaynaklandığına dair çözülmesi gereken bir mesele, bir sorun yoktur. Bu, Batı siyasi düşüncesinde çok ama çok büyük bir tartışmadır. Devletin temeli hukuk mudur yoksa hukukun temeli devletin siyaseti ya da gücü müdür? Ve bunu henüz çözemediler. Yaklaşık bir asırdır bunu tartışıyorlar ama bir çözüme ulaşamadılar. Ama tabii ki cevap aramızda, çok kolay. İsterseniz size daha sonra anlatırım. Modern devlet, son yüzyılda pek çok kanıtın da gösterdiği gibi, tüm efendilerin üstünde bir efendidir, hukukun ve insanın tanrısıdır. Hiçbir şey devletten daha üstün değildir. Otorite, güç ya da şiddet olsun. Devlet ve onun hukuku en yüksek güç olarak sadece kendilerini bilirken; İslam’ın ahlâki hukuku, çıkarları bugün halk, yoksullar ve muhtaçlar, zayıflar ve ayrıcalıksızlar dediğimiz şeyle özdeş olan bir tanrı adına kendini kutsar. Şeriattaki sözde “Tanrı haklarını” büyük puntolarla özetleyecek olsaydım, “Tanrı haklarının çoğunlukla sosyal düzenin zayıf ve marjinal kesimlerine tanınan belirli türden korumalar” olduğunu söylerdim. Ancak daha da önemlisi, bu eşitlikçi ve merhametli yasalar insanların hukuki akıl yürütme kaprislerine tâbi değildir. Araçsal ve öznel biçimlere kolayca kayabilen akıl yürütme, modernitemizde gördüğümüz gibi, feci sonuçlara yol açabilir.
Allah’ın hakkı sabittir ve bu nedenle korunmayı hak eden yoksullar, şeriat dünyada var olduğu sürece bu korumalara sahip olmaya devam edeceklerdir. Bu ilkeler uygulamada ne kadar çok esnekliğe sahip olursa olsun, hiçbir insanın, bu ebediyen sabit ilkeleri değiştirme gücü yoktur. Bu nedenle, İslam’ın dayandığı beş temel direkten birinin, kültür ve medeniyetin tamamını tanımlayan geniş bir hayırseverlik sistemine yol açan yoksul ve muhtaçlar için bir ekonomik koruma ilkesi olan sadaka, zekât olması bizi şaşırtmamalıdır. Bununla birlikte, bu sütunun ahlâki itici gücü diğer dört sütundan farklı değildir. Servetinizi başkalarının yararına dağıtmak bir kerelik bir eylem değil, yüceltilmiş bir eylem ilkesidir, aslında bir praksistir. Başka bir deyişle, bir tekniktir. Ahlâki gelişimin, etik kültürlenmenin öz-bilinçli bir tekniğidir. Bu perspektiften bakıldığında, sadaka vermek namaz kılmaktan, oruç tutmaktan ya da okumaktan, araştırmaktan ve yazmaktan farklı değildir. Tüm bunlar, öznede belirli etik oluşumlar meydana getirmek amacıyla, bilinçli ve özbilinçli bir şekilde benliğin benlik üzerinde gerçekleştirdiği etik operasyonlardır. Bu nedenle niyet, niyaz ve inanç ya da iman tüm proje için elzemdir çünkü bunlar olmadan yasanın teleolojisi asla gerçekleşmeyecektir. Tüm bunlar, bu arada bazen basit gibi görünen ama aslında etik ve olgu arasındaki ilişkinin durumunu kanıtlamak anlamında derin olan tüm bu şeylerden bahsediyorum, Niyet olmadan tutarlı bir etik / ahlaki bir uygulama da olmaz. Bu, İslam geleneğinde fıkıh eserleri olarak adlandırılan hukuk kitaplarının düzenini açıklar.
İslam’ın beş şartı temel bir yapı taşıdır. Dinin ana kayası olarak ayrı dururlar yani diğer her şeyin hem ikincil hem de onlara tâbi olması anlamında dışlayıcıdırlar. Eğer bunlar temel direklerse, o zaman diğer hiçbir şey değildir. Ancak şeriat zorunlu olarak tüm insan davranışlarını düzenlemek yükümlülüğünde olduğundan, sütun olmayanlar da sütunların dikte ettiklerine uymak ve onları iyi bir şekilde bir araya getirmek zorundadır. “Yani, pilarik [İslam sisteminin ana omurgası] sistemin yapısı ve işleyişi hem özneyi hem de öznelliği — yani bireyi ve onun iç dünyasını, yapısını — önceden belirler; onları pilarik [ama sütunu, omurgası] olmayan dünyada karşılaşacakları şeye hazırlanır. Ve
Kendinin bir toplumun ve ruhunu besleyen bir ailenin parçası olarak yaratıldığını anla.
Gerçekten hiçbir şeye sahip olmadığınızı, kaçınılmaz olarak sonunuzla yüzleşeceğinizi ve mezara yanınızda iyi işleriniz dışında hiçbir şey götürmeyeceğinizi anlayın. İçinde yaratıldığınız dünyaya, sizin için yaratılmış olan ve sizin dayanağınız olan topluma karşı görevleriniz olduğunu anlayın. Hiçbir şeyi hafife almayın. Burada inanç ve temel değerler konularının ekonomiye, yaşam biçimlerine, yükümlülüklerinize ve bize nasıl bağlı olduğuna dikkat edin. Her şey etik yollarla birbirine bağlıdır. Şimdi, modern devlette size bunları anlamanız gerektiğini, aslında geçici bir varlık olduğunuzu söyleyecek hiçbir yasa yoktur. Siz bir hiçsiniz. Bunu hayatınız boyunca hatırlasanız iyi edersiniz çünkü bu sizin dünya ile ilişki kurma ve dünyada yaşama şeklinizi etkileyecektir. Dolayısıyla, size tüm bu teolojinin son derece çevreci olduğunu söylersem, bununla ne demek istediğimi anlayacaksınız. İşte bu temel anlayış, ruh ve zihin üzerinde kümülatif bir şekillendirme etkisi olan bir dizi edimsel eylem ve sözün temelini oluşturur. Bu eylemler bütünüyle özel, içsel ve dolayısıyla duygusaldır. Duygusal. Her ikisi de kendilerini bu temel anlayışta konumlandıran namaz ve oruçtan, hac ve sadakaya kadar, bu eylemlerin toplam etkileri Müslüman özneyi şekillendirir. Şeriatın ve İslami yönetimin ve dolayısıyla yaşama sanatının arzusu… Şeriat yasalarının ve kurallarının geri kalanı böyle bir nesneyi varsayar ve güçlü bir anlamda bu ahlâki olarak biçimlendirilmiş öznenin eki ve şerhi olarak durur. Başka bir deyişle, tüm fıkıh kitaplarının beş bölümünün her zaman ilk sırada yer alması tesadüf değildir. Namaz, oruç, hac ve zekâtla ilgilidir. İtikadi temeller olan şehadetle birlikte, bir temel olarak, kişinin hayatında hukukla karşılaşma yolculuğuna çıkmadan önceki ahlâki konuyu oluştururlar. Bu ilk beş bölüm olmadan fıkıh eserlerini pek çok yönden anlayamazsınız. Belirli bir ahlâki yapıya sahip belirli bir topluluğa sahip olmanın ne anlama geldiğini anlamadan fıkhın tamamını anlayamazsınız. İslam toplumunun bu boyutunu bilmeden fıkhın kendisini anlamak mümkün değildir. Bu ahlâki hazırlık olmadan, bu ahlâki talimat olmadan şeriatı bir hukuk sistemi olarak yönlendirebilecek hiçbir hukuki özne yoktur. Genel ölçekte, neredeyse evrensel nitelikte, hukuk ve etiğin ayrılmazlığı fikrinin oldukça sağlam olduğu görülebilir. Çoğumuz, şeriat hukuk sisteminin ve dolayısıyla bir bütün olarak İslam toplumunun yapılandırıldığı ve işlemesinin sağlandığı beş evrensel olarak adlandırılan ilkelere zaten aşinayız. Bunlar canı, dini, aklı, malı ve toplumu korumaya yönelik evrenseller ilkelerdir. Çoğunuz bunu biliyorsunuz. Bazı hukukçuların söylediği gibi, şeriatın amaçlarını tanımladığı ve inananların çıkarlarına en iyi şekilde hizmet etmek için oluşturulduğu konusunda görüş birliğine varılan bu beş tümel, şeriat bir olgunluk seviyesine ulaştıktan sonra, içtihatlarda tümevarımsal bir projenin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Hukukçular tabiri caizse resmin bütününe, şeriatın bütününe ve altı asırlık zaman diliminde nasıl geliştiğine baktılar ve kendilerini vahiy metinleriyle ya da hukuk teorisinin rasyonel yöntemleriyle sınırlamadan, hukuk kültürünün bütününden bu evrenselliği çıkardılar. Bu anlam, bu geriye bakış, mütevazı başlangıcına beşinci yüzyılda başladı ve elbette bazılarınızın bildiği gibi, Şatıbî[8] bundan sorumluydu ancak benim burada vurgulamak istediğim ve sizi daha fazla yormak istemediğim nokta, birçok insanın bu beş evrenseli çoğu zaman ayrı ayrı değer olarak kabul ettiğidir. Neredeyse her zaman onlar hakkında ayrı ayrı konuşuruz. Eğer İslam ekonomisi hakkında konuşursak, bu mülkiyet kategorisi hakkında olur ve böylece her şey bunun etrafında döner ama aslında bunları bir bütün olarak beş ilke, birbirleriyle bağlantıları ve karşılıklı ilişkileri olan büyük ilkeler olarak düşünürseniz, etik kavramları aracılığıyla son derece güçlü bir şekilde birbirlerine bağlı olduklarını fark edersiniz. Şimdi, son bir uyarıcı açıklama. Bu anlatımda idealist bir eğilim görenler, bunu yüzyıllar boyunca Müslüman toplumların her zaman ve her yerde baştan sona etik olduğunu söylemek olarak algılayanlar için, benim söylediğim bu değil. Tanımladığım ve önümüzdeki haftalarda, iki hafta boyunca tanımlamaya devam edeceğim sistem, bir ölçüt, etik bir ölçüt belirleyen ve bu ölçütten şaşmayan bir sistemdir. Bu ölçüt, herkesin doğal olarak etik olduğu ve etik bir davranışa uyduğu anlamına gelmez. Gerçekte böyle bir şeyin olmadığını hepimiz biliyoruz. Ancak, öngörülen etik standartlara mümkün olduğunca uyulması için sistematik ve sistemik bir baskı oluşturan şer’i bir kıstas üzerinde amansız bir ısrar vardı. Dolayısıyla nihayetinde önemli olan etik standartlardır. Yine, bu tür standartların modernizm ile birlikte ortadan kalktığını kimseye hatırlatmama gerek yok. Yine ister çevreye ister sosyal yapılarımıza, birbirimize ve kendi benliklerimize yazdığımız tahribatlardan bahsedelim, böyle bir ölçütü olmayan bir dünyanın etkilerini kimseye hatırlatmama gerek yok. Bu iyimser notla birlikte konuşmamı tamamladığımı ilan ediyorum.
Dipnotlar:
[1] Fıkıh (Şeriat), Ahlâk ve Epistemoloji https://www.youtube.com/watch?v=EGAxA7qqsSM
[2] Wael B. Hallaq, 2009 yılından bu yana etik, hukuk ve entelektüel tarih dersleri verdiği Colombia Üniversitesi’nde Beşeri Bilimler alanında Avalon Vakfı Profesörü olarak görev yapmaktadır. Mantık, hukuk tarihi, modern devlet ve ahlak felsefesini modernite eleştirisiyle ilgili kapsayıcı bir proje kapsamında ele alan seksenin üzerinde akademik makale ve çok sayıda kitap yazmıştır.
[3] Allah, gökleri ve yeri hikmetle yarattı. O, putperestlerin ortak koştukları her şeyden münezzehtir. [Nahl Suresi, 3. Ayet ]
[4] Biz Sana Kitabı (Kur’an’ı) Hakk olarak indirdik. [ Nisa Suresi 105. Ayet ]
[5] O, gökleri ve yeri hak (ve hikmet) ile yaratandır. “Ol!” dediği gün her şey oluverir. O’nun sözü gerçektir. Sûr’a üflendiği gün de hükümranlık O’nundur. Gizliyi ve açığı bilendir ve O, hikmet sahibidir, her şeyden haberdardır [ En’am Suresi 73. Ayet ]
[6] İşarat: İşaret etme, göstermek
İma’at: İma etme, dolaylı ifade etme.
Dalalat: Maksad, …e delalet etme.
[7] İslam’da Allah’ın koyduğu ahlak kuralları veya ahlaki prensipler…
[8] İbrahim bin Musa eş-Şâtıbî, Endülüslü Malikî fakih ve dil bilgini. Fıkıh ve fıkıh usülü alanlarındaki çalışmaları sebebiyle döneminin öncülerinden birisi olarak kabul edilmektedir.
İlgili Yazılar
Mustafa Merter İle…”Zihni Örtülmüş Durumdaki İnsanlar Haksızlığa Karşı Nasıl mücadele verecek?”
Dolayısıyla ne yapmamız lazım? Evvela uyanış. Artık anlamamız lazım bu projenin detaylarını ama bütün cephelerini anlamamız lazım. Sonra da karşı tedbir olarak evvela bir korunma, yani bir algoritma analizi yapan, algoritma filtrasyonu yapan bir sistem ve ondan sonra da bize ait bir sosyal medya, ki ben buna ifsat algoritmaları yerine ıslah algoritmaları diyorum. Islah algoritmaları üreten bir sosyal medya arama motoru, rahmani bir arama motoru ve rahmani bir yapay zekâ tasarlamamız lazım.
Mehmet Çelenk İle Filistin Üzerine; Ameli Boyutu Olmayan Siyaset
Cabbar ve kahhar olan bir ülkenin, zalim bir topluluğun ürünlerini, siyasetini boykot etmek bence insani olarak da İslami olarak da son derece erdemli ve değerli bir tutum. Ama burada boykotun düzeyinin böyle Starbucks kahve zinciri veya başka bir market üzerinden sürdürülmesi çok yüzeysel ve basit kalıyor. Cenab Şahabettin’in Tiryaki Sözleri’nde kullandığı bir ifade var; Derken avam her şeyin gürültülüsünü sever düğünün de ibadetin de yani hemen yanı başımızdaki bir mağazaya saldırarak, sadece onun ürünlerini boykot ederek gerçek anlamda global Yahudi şerrine mâni olabilir misiniz? Yani ortalama bir vatandaş Starbucks’tan kahve içmeyerek bu eylemi yürütebilir barışçıl bir şekilde. Ama öte yandan İsrail’le fiilen ticaret yapan, dünya kadar para kazanan hatta belki tek işi bu olan insanlarla hiçbir şekilde temasa geçilmeden, onlar ikna edilmeden, onlar bu sürece dâhil edilmeden, ortalama bir insanın psikolojisi üzerinden boykot yürütmeyi ben çok makûl görmüyorum. Bu da iç siyasete, vitrinlere oynamak gibi geliyor. Hani kaba bir tabir kullanılır; Starbucks mücahitleri şeklinde. Bu arada İslâm ülkeleri bu konuda samimi iseler Starbucks dışında kendi ülkelerinin İsrail’le, Yahudilerle iş yapan firmalarını teker teker ifşa etsinler ve o ürünler konusunda aynı duyarlılığı göstersinler
Toplumsal Düzen, Kültür ve Din Olarak Şeriat
Kapitalist, teknik ve bürokratik çağın şafağı ise insanın köleleştirilmesiyle sonuçlandı. Onu yeni bir sekülerleştirilmiş modus vivendi içinde zincirledi. İnsanı büyülü bir evrende bağlayan ve onu kozmik bir kaza haline getiren bu önemli şey, irademizi serbest bıraktı ve onu, gücü irade eden dönüştürülmüş bir enerji olarak serbest bıraktı. Ve kapitalizm, teknikçilik ve bürokrasi, saf gücün tohumunun büyümesine izin veren mükemmel topraklardı ve bir kez çapa kozmik olarak büyülenmiş olandan serbest bırakıldığında, artık durmak yoktu.