Ekonomik kaygılı çağ, diye bir tabir var. Bu çağı haliyle Kapitalizm olarak tasvir etmemiz gerekiyor. Kapitalizm nedir, kapitalizmi nasıl anlamalıyız, günümüze kapitalizmin yansımaları nelerdir, diye baktığımız zaman haliyle biraz iktisat merkezli konuşup iktisat merkezli yola devam etmemiz gerekiyor. Ekonomik kaygılı insana baktığımız zaman kapitalizmi ve bu iktisadın merkeze oturduğu toplumsal ilişkileri nasıl anlayabiliriz, dediğimiz zaman da haliyle biraz Batı düşüncesiyle temas etmemiz gerekiyor. Ayrıca Batı düşüncesinin belli simalarıyla, Batı düşüncesine yön veren belli isimlerle iyi kötü biraz temasa geçmemiz gerekiyor. Tabii ekonomik kaygılı insan dediğimiz zaman sanki Marksist bir terminoloji çağrıştırıyormuş gibi bir durum ortaya çıkıyor. Çünkü Marx’ın meşhur sözünü hatırlayalım: İnsanın içinde bulunduğu maddi üretim koşulları insan zihnini belirler. Bu daha sonra literatüre şöyle geçiyor: İktisat altyapıdır; siyaset, kültür vs ise üst yapıdır. Altyapı üst yapıyı belirler. Başka bir deyişle ekonomi diğer tüm toplumsal ilişkileri belirler. Marx’ın bu ifadesini Rus Georgy Valentinovich Plekhanov alt yapı-üst yapı düzlemine çekiyor. Bundan sonra buna yönelik şöyle bir eleştiri geliyor: Marx ve Marx çizgisini devam ettiren düşünürler fazla mı ekonomizm yapıyor yani ekonomiyi hayatın merkezine mi koyuyorlar, diğer sosyal ilişkiler, insan ilişkileri her şey bununla mı belirleniyor? Yani bu ekonomizm değil mi? Acaba dini- kültürel ilişkileri, başka insan ilişkileri bağlamını unutuyor muyuz? İnsan dediğimiz bu varlık sadece iktisadi ilişkilerden mi müteşekkildir? Günümüz ifadesiyle söylersek insan, kişisel çıkarını maksimize etmeye çalışan bir varlık türü müdür yoksa bu insan dediğimiz varlık aynı zamanda fedakâr mıdır, altruist midir, diğergam mıdır? Marx’ın ve o çizgiyi sürdüren insanların ekonomizm yaptığı yani ekonomi merkeze alarak diğer ilişkileri iptal ettiği, yok saydığına ilişkin bir kanaat var. Fakat şu açıdan Marx’ın ve o çizgiyi devam ettiren düşünürlerin bir taraftan bir hakikatin bir parçasını -iyi kötü- seslendirdikleri söyleyebiliriz. Çünkü içine doğduğumuz bu modern çağ ya da modern kapitalist çağ, iktisadi ilişkilerin merkezinde olduğu bir çağdır. Biz bu duruma kapitalizm diyoruz. Sermayenin öncelikte olduğu, sınırsız sermaye birikim rejiminin egemen olduğu bir çağdan bahsediyoruz. Kapital kelimesine baktığımız zaman tabii biz bunu Farsçadan alarak sermaye şeklinde kullanıyoruz. Ser baş demek, maye mal demek, sermaye ise baş mal demek. Ama kapital kelimesine baktığımız zaman kelime 1100’lü yıllarda Latincede caput (kaput) ve kapital aynı manada kullanılıyor. Biz bunu bugün Türkçede de kullanıyoruz. Malum aracın ön kısmına yani motoru saklayan kısma, aracın ön kısmına caput diyoruz. Orada kaput dedikleri zaman kasıtları şu: Hayvan, sığır başı. Avrupa uzun yıllar Feodalite de kaldığı için işte Roma’nın yıkılışından 1453 İstanbul’un Fethi ya da 1492 işte Endülüs’ün düşüşüyle beraber son bulan bir evre olarak yaklaşık 1000 yılı tanımlarsak o 1000 yıllık evrede genel itibariyle Avrupa toplumu tarım toplumu ve ondan dolayı da tüm kavramları tarımdan almışlar. Sermaye kavramını da böyle hayvan başı, sığır başı manasında alınmış. Dolayısıyla sığır başına sahip olmanın bir fiziksel bir sermaye anlamına geldiğini görüyoruz. Daha sonra bu kavramın 18 ve 19. yüzyıllarda genel itibariyle parasal bir sermaye de içerdiğini ve sınırsız sermaye birikim rejimi yani kapitalin sermayenin ya da ekonominin tamamen tüm dünyayı belirlediği bir evreye karşılık geldiğini görüyoruz.
Peki, ondan önce nasıl bir durum var? Yani 18 yüzyıldan önce, Marx’ın belirttiği gibi, acaba insan ilişkileri, tüm toplumsal ilişkiler tamamen ekonomi tarafından, bu kapital tarafından mı belirleniyordu, yoksa başka bir şekilde mi? 18. yüzyıldan önce böyle bir şeyi göremiyoruz. Elbette ekonomi, iktisadi ilişkiler, ticaret var. İlk insandan beri, Hazreti Âdem’den beri var. Ama günümüz tarzında var mı? İşte oraya bir soru işareti koymamız gerekir. Çünkü o dönemde günümüz tarzında bir ekonomik ilişkilerin yani ekonomik kaygının belirlediği bir dünya tasvirini göremiyoruz. Aristo’nun meşhur tespitini hatırlayalım: Mutluluk nedir, diyor Aristo. Mutluluk zengin olmakla mı ilgilidir, yoksa mutluluk sevgiyi yakalamakla mı ilgili? Aristo’nun cevabı mutluluk sevgiye erişmekle ilgilidir, şeklindedir. Mutluluk zengin olmakla ilgili değildir. Çünkü Aristo’nun terminolojisinde zengin olmak kremastik diye bir kelime ile ifade edilir. Ekonomi kelimesinde ilk kez Yunancada kullanılır. İşte Sokrates’in çağdaşı Ksenophon kullanır. Oikonomikos diye. “Ekonomi” diye bir kitap yazar ve insan ilişkilerinin yürütülmesine, evin içindeki ilişkilerin yönetilmesine ekonomi der. Ekonomi kelimesi oikos ev, nomos yönetim evin yönetilmesine verilen isimdir. Aristo da bu şekilde kullanmış ama Aristo mutluluğu Bu evin içerisindeki insan ilişkilerinin yürütülmesinde bulmuş yani bunu altın orta prensibi şeklinde belirtmiş, yani mutedil olmada belirtmiş. Mutedil/ itidalli olursanız mutlu olabilirsiniz ama zengin olursanız mutlu olamazsınız. Aristo zenginliği ise eleştirmek için kremastik ifadesini kullanmış daha sonra bu Hristiyan teolojisine de o şekilde geçmiş. Aquinolu Thomas veya diğer adıyla Thomas Aquinas tarafından da kullanılmış, faizcilik Aristo’dan doğrudan alınmıştır. Paradan para kazanmak yani faizcilik kremastik olarak hor görülmüştür. Ona göre faizcilik gayrimeşru çocuk gibidir. Ve bunu eleştirmiş. Dolayısıyla Aristo ve akabinde Batı düşüncesine yön veren diğer isimlere baktığımız zaman genel itibariyle paranın ve iktisadi ilişkilerin çok merkezde olduğu bir dünya tasvirini karşımıza çıkarmamışlardır. Ta ki 18. yüzyıla kadar.
yüzyılla beraber genel itibariyle dünyanın seyrini değiştirecek bazı gelişmeler var batı dünyasında. Bunların ilki Sanayi Devrimidir. Sanayi Devrimi öyle alelade bir olay değil, dünyanın seyrini değiştiren büyük bir hadisedir. Çünkü dünyadaki üretim ölçeğini değiştirmiş ve bununla da insan ilişkilerinde de büyük bir değişim olmaya başlamıştır. Kapitalizmi ortaya çıkaran bu Sanayi Devrimidir. Kapitalizm dediğimiz zaman kastımız endüstriyel kapitalizmdir. Günümüzde kapitalizme ilişkin iktisat tarihçileri farklı farklı tanımlamalar yapıyorlar: Mali kapitalizm, ticari kapitalizm, endüstriyel kapitalizm ve günümüzde dijital kapitalizm gibi. Bunlar içerisinde bizi ilgilendiren ve tüm dünyayı etkisi altına alan endüstriyel kapitalizm yani Sanayi Devrimi sonrası ortaya çıkan kapitalizmdir. Çünkü mali kapitalizme baktığımız zaman İtalyan kent devletlerinde Rönesans sonrası çıkan ve Yahudi faaliyetleriyle ilgili bir kapitalist bir sistemi ifade eden bir durum var ortada. Bu Avrupa’nın belli bir bölgesiyle sınırlı. Bir dönem sonra 15 ve 16. yüzyıla geldiğimiz zaman ticari kapitalizm -ki bu Merkantilizm olarak ifade ediliyor yani Sömürgecilik çağına tekabül ediyor- Avrupa’nın yine belli bir bölgesiyle sınırlı. İspanya ve Portekiz faaliyetlerle başlayıp sonra biraz daha kuzeye Hollanda ve İngiltere’ye doğru kayan bir evre. Fakat İngiltere’ye gelince endüstriyel kapitalizm Sanayi Devrimi ile beraber başlayan öyküye baktığımız zaman ise tüm dünyaya yayılan, sadece Avrupa’nın belli bir kısmıyla sınırlı kalmayıp tüm dünyaya yayılan bir iktisadi sistemle karşı karşıyayız. Bu iktisadi sistem baştan aşağıya hepimizi etkilemeye başlıyor. Yani sadece üretim araçlarının kamusal ya da özel mülkiyetinin kimde olduğuyla ilgili değil ya da gelir dağılımının adaletsizliği ile ilgili değil. Baştan aşağıya hepimizi ilgilendiren bir sonuç üretiyor. Şimdi mesela Thorstein Veblen diye bir adam çıkıyor ve şöyle diyor: İnsanlar niçin dar kıyafet giyer? Şimdi Amerikan bu Western filmlerini falan kovboy filmlerini hatırlayalım. İşte kadınlar dar korseler giyiyor. Bir müddet sonra erkekler de dar pantolon giyiyor kadınlar da. Köpek beslemeye başlıyorlar, evcil hayvan beslemeye başlıyorlar. Veblen, niçin insanlar böyle bir şey yapıyor ki, diyor. Amerikan iç savaşı sonrası dönemde Amerikan kapitalizminin tasvirini yapıyor. 1929 yaşanan büyük buhranda kapitalizmin ilk büyük krizini de görmeden ölüyor. Fakat o krizi görmeden kapitalizmle ilgili şöyle bir tasvir yapıyor: Niçin insanlar dar kıyafet giyer, niçin insanlar evcil hayvan köpek besler, bunu biz nasıl izah edebiliriz, der. Buna ilişkin şöyle bir izahı var: Artık kapitalizmde yani endüstriyel kapitalizmde Amerika’da insanlar çok fazla mala sahip olmaya başladı, zenginlik arttı. Burada Amerika’dan yola çıkıp tüm dünyayı tasvir etmeye çalışır. Tüketim gelişti ve insanlar çalışmadan tüketim yapmaya başladılar.
Benzer şey Avrupa için de geçerlidir. Çünkü insanlar bundan sonra fazla tüketmeye başladı, fazla tüketmeye başlayınca da gösterişçi bir tüketime geçmeye başladılar ve gösterişçi tüketimle diğer insanlara da kendi durumlarını göstermeye başladılar, sundular. Bakın ben dar kıyafet giyiyorum yani çalışmıyorum, sizin gibi işçi değilim. Dolayısıyla insanlar şöyle der: Niçin bu dar kıyafeti giyer, çünkü bedenine zararlı. İçerisinde hareket edemiyor, bunu yaparken karşı tarafa şunu göstermeye çalışıyor: Bakın ben çalışmıyorum, sizin gibi yoksul değilim, ben zenginim. Ya da niçin hayvan besliyor? Çünkü diyor
Orta Çağda Avrupa’da hayvan beslemek zenginlik işaretiydi. İşte 8-10 tane avlak köpekleri vardı,onlarla avlanmaya falan çıkarlardı.
Sonra 19. yüzyılın sonlarına doğru Amerika’da insanlar bunu evlerinde beslemeye başladı. Direkt avlanmaya gitmiyorlar ama köpek beslemeye başladılar. Niçin? Bakın ben hayvan besliyorum, ben zenginim, dolayısıyla daha fazla iktisadi bir dünya içerisindeyim, tüketimim daha yüksek ama siz de böyle bir şeyden yoksunsunuz. Diğer sınıflara bunu göstermek amacıyla hayvan beslemeye başladılar. Veblen’in 1898, 1899 ve 1905 aralığında yazmış olduğu eserler var. Aşağı yukarı 100 yıl sonra bu adamın tasviri hemen hemen hepimiz için geçerli durum olmaya başlıyor. Müslüman bir toplumdayız ama bizde de mesela evin içerisinde hayvan beslenmeye başlanıyor. Sonra büyük ev mesela. Aynı şekilde bu adam şöyle diyor: Niçin 40- 50 odalı evlerde yaşarız? Evde kullandığımız oda işte bir yatak odası, bir mutfak vesaire ama 40- 50 odalı evler oluşmaya başladı, der. Ya da araçlar çok lüks. Tabii o dönem için bahsettiği fayton ve daha sonra motorlu araçlar çıkmaya başlar. Bütün bunları -işte 50 odalı evler malikâneler ve araçlar falan- zenginliğimiz göstergesi olarak kullanmaya başlarız. Veblen, bize şunu söylemeye çalışır: Artık kapitalizm dediğimiz bir sistem içerisindeyiz, bu sistem yüksek üretimle yüksek tüketimi aynı anda buluşturan bir sistemdir ve bu sistem haliyle israf kültürü üretir, müsriflik üretir. Şimdi biz müsrif olmadığımızı söylesek bile aslında müsriflik içerisinde yaşıyoruz. İşte elektrik kullanıyoruz ama ışığı kapatınca gece bile elektrik çalışıyor, israfa devam ediyoruz. Çünkü modern dünya bu. Veblen’in bize söylemiş olduğu şey şu aslında: 18. yüzyıldan sonra ama özellikle de 19. yüzyılda bu kapitalizm tüm dünya sathına yayılıyor, o yayılımla beraber artık ister istemez hepimiz bu israf düzeni içerisinde yaşıyoruz. İlk başta zenginler kendi zenginliklerini diğer toplumsal kesimlere göstermek için ürünler kullandılar. İşte evcil hayvan beslediler ama bunu yaparken -ki buna bir teknik ifade kullanıyor “gösterişçi tüketim” bu gösterişçi tüketimden kasıt kendi kullanırken diğer kesimlere de bunu özendirmek ve onların da kullanan kesimlerin takip etmesini sağlamak- de diğer kesimleri kendi peşinden sürüklemeye başladılar. Şimdiyi düşünürsek artık sadece çok zenginlerin de hayvan beslemesine gerek yok. Sıradan, orta sınıf diyebileceğimiz ya da orta alt sınıf diyebileceğimiz insanlar bile evlerinde hayvan beslemeye başlıyor, herkes dar kıyafet giyiyor. İşte hepimiz giymeye başladık. Yani 19. Yüzyılın sonunda tipik bir Amerikan zenginine ait yaşam alametleri yaklaşık bir yüzyıl yıl sonra tüm dünyada geçerli hale gelmeye başlıyor. İşte Veblen’in demek istediği şey bu. Kapitalizm 18. yüzyıldan başlayıp 19. yüzyıldan itibaren tüm dünyayı etkisi altına alıyor ve haliyle bugün hepimizin birer davranış kalıbına dönüşüyor. Peki, ondan önce nasıldı, diye baktığımız zaman şöyle bir şey görüyoruz: Ekonomi, toplumsal ilişkiler içerisinde ve toplumsal ilişkiler tarafından belirlenen durumdaydı. Kapitalizmle beraber ekonomi, artık toplumsal ilişkilerden ayrışıp toplumsal ilişkileri belirleyecek bir düzeye geliyor. Bunu 1944’te Büyük Dönüşüm adlı eseri yazan Karl Polanyi belirtiyor. Burada Polanyi şöyle diyor: Ne oldu da Aristo’nun mutluluk zengin olmakta, parasal şeylerde değil işte sevgidedir, sözünden sonra bu dünya birden mutluluk sevgide değil de zenginliktedire evrildi? 19. yüzyıl burada temel bir kırılma zamanıdır, diyor. Çünkü Sanayi Devrimi işte aşağı yukarı 1750 yıllarda ortaya çıktı. Ondan sonra endüstriyel kapitalizm ortaya çıktı. 19. yüzyılda ise dünyaya etkileri yayıldı ve dünyanın genel seyrini değiştirmeye başladı. Ondan evvel ise genel itibariyle toplumsal ilişkilerin belirlediği bir ekonomi vardı. Buna da kendince bir teknik bir ifade kullanıyor “embedded ekonomi” diye yani toplumsal ilişkiler içerisinde gömülü bir ekonomi. Ekonomi şöyledir diyor: Din, ahlak diğer toplumsal ilişkiler ekonomiyi belirliyor. Dinin belirlediği toplumda dini kurallar egemen oluyor ama daha pagan toplumlarında oranın töresi ve pagan adetleri vesaire ekonomik ilişkileri belirliyor ve insanlar daha çok toplumsal ilişkiler tarafından yönetiliyor. Ekonomi ile ilgili üç şey söyleyebiliriz diyor: Biri karşılıklılık, biri yeniden dağıtım, biri ise takas. Karşılıklılık şu demek: İnsanlar ne kadar emek verirse o kadar karşılığını alıyor ve o yaşamış olduğu toplumda -işte buna kabile diyelim- ne kadar emek verdiyse o emeğinin karşılığı alarak ihtiyaçlarını gideriyor ve orada o topluluk ya da toplum içerisindeki ilişki ağı bu ihtiyacı belirleyecek düzeyde. Dolayısıyla ekonominin tamamen yönlendirdiği bir toplumsal düzen yok. Karşılıklılığın anlamı bu. İkincisi yeniden dağıtım. Siz bir emek verip bir şey ürettiğiniz zaman onu tüm topluluk için getiriyorsunuz ve topluluğun lideri işte kabile reisi -veya kim ya ne derseniz deyin- bunu sizin ihtiyacınıza göre bunu yeniden dağıtıyor ya da toplumun geri kalan üyelerinin ihtiyacına göre yeniden dağıtıyor. Bu daha çok simetrik oluyor yani ihtiyaçlara paralel dağıtım oluyor. Üçüncüsü ise takas yani daha çok trampa dediğimiz mal alışverişiyle yapılan bir ticari ilişkiler var ama bu durum 18. yüzyıla kadar toplumsal ilişkilerde çok belirleyici durumda. İşte Polonyi’ye göre 18. yüzyıldan sonra ve 19. yüzyıla geldiğimiz zaman ise bu toplumsal ilişkiler tarafından belirlenen ve bu üç ilkeyle belirlenen ekonomik yapı bir dönüşümle ters yüz oluyor ve bu defa ekonomi diğer tür toplumsal ilişkileri belirlemeye başlıyor. Polanyi’nin buna dediği kavram disembedded economi yani gömülü olmayan ekonomidir. Artık dünyanın seyri de değişmeye başlıyor. İlkinde yani ta 18. yüzyıla kadar veya 19. yüzyıla kadar ekonomiyi toplumsal ilişkiler belirlemekteydi fakat 18. yüzyılın sonu 19. yüzyılda bilhassa bu defa ekonomi toplumsal ilişkileri belirlemeye başladı. Polonyi’ye göre işte emek, insan, toprak, her şey metalaşmaya başladı ve her şey alınır satılabilir bir nesneye dönüştü. Kapitalizm dediği şey bu. Kapitalizm İngiltere’de ortaya çıktı çünkü 19. yüzyıl bir İngiliz yüzyılıydı. Şimdi günümüzde mesela ne diyoruz: İşte İngilizceye lingua franca değil mi ortak dil veya yaygın dil. Hem diplomasi dili hem ticaret dili hem akademik dil falan. İngiliz kültürü yaygın kültür veya zengin kültür olarak biliniyor. Aslında bununla ilgili değil yani İngilizlerin çok zengin kültürel mirasa sahip olmaları, dillerinin çok güçlü ve zengin veya İngilizce kelime dağarcığının çok çok fazla olmasıyla ilgili değil. 19. yüzyılın bir İngiliz yüzyılı olmasıyla ilgili bir durum. Çünkü 18. yüzyılın sonunda Sanayi Devrimi İngiltere’de gerçekleşiyor. 19. yüzyılda ise İngiltere denizlere hâkim olduğu için deniz ticaretine hâkim olur. Deniz ticaretinden sonra ise dünyanın kendisine hâkim olmaya başlıyor ve ondan sonra dilleri ise lingua franca haline geliyor yani ortak dil. Kültürleri de dünya çapında yaygın hale geliyor. Dolayısıyla 19. Yüzyıl bir İngiliz yüzyılı haline geliyor ve kapitalizmin beşiğini ifade ediyor. Burada işte tüm İngiliz adetleri, İngiliz kültürü tüm dünyaca etkili olmaya başlıyor. Çünkü ekonomi dediğimiz bilim dalı da burada ortaya çıkıyor.
Ekonomi dediğimiz bilim dalı ya da ekonomik ilişkiler aslında Anglosakson bilimidir.
İngilizlerle ortaya çıkan ama 1945 sonrası Amerikanlaşıyor. Çünkü iki savaş arası dönemi hatırlayalım. I. ve II. Dünya Savaşı arası Avrupa’da malum otoriter rejimler ortaya çıkıyor: Nazizm, Faşizm vesaire. Oradan birçok insan Türkiye’de geliyor. 1933 üniversite reformuyla Dârülfünûn İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürülüyor. Birçok Yahudi hoca gelip Türkiye’de eğitim veriyor. Yahudi hocalar, 1944 sonrası savaş bitince ya ülkelerine geri dönüyorlar ya da Amerika’ya gidiyorlar. İki Savaş arası dönemde Amerika’ya bu Avrupa’daki göçmenler gidince bir şekilde sosyal bilimlerin merkezi Amerika olmaya başlıyor. Anglosakson olarak başlayan bilim dalları Amerikanlaşıyor. Dolasıyla 19.yy burada kırılmayı oluşturuyor. Toplumsal ilişkilerden ayrışan hatta toplumsal ilişkileri belirleyen bir ekonomik durum ortaya çıkıyor. İşte bu kapitalizm dediğimiz iktisadi sistem yeni bir insan tasviri ortaya koyuyor. Daha önce toplumsal ilişkilerce belirlenen insan modeli, toplumsal ilişkilerin belirlediği, ahlakın belirlediği, dinin belirlediği ya da daha çok böyle pagan toplumlarında da olsa oradaki kabilevi töre ilişkilerinin belirlediği insan modeli Sanayi Devrimi ve hemen sonrasında 19. yüzyılda ise bu defa daha iktisadi içerikle tanınmaya başlanıyor. Burada şöyle bir tartışma ortaya çıkıyor: Acaba insan doğasını nasıl tanımlayabiliriz, bir insan doğası var mı, bu insan doğası gerçekten hani toplumsal ilişkiler tarafından mı belirleniyor yoksa ekonominin merkezde olduğu ve ekonominin diğer tüm toplumsal ilişkileri belirlediği bir insan doğası mı, bu insanı nasıl tanımlayabiliriz? Buraya baktığımız zaman iktisatçılar da homo economicus diye bir kavram üretiyor yani iktisadi insan. Bunu ilk kez John Stuart Mill’in kullandığı söyleniyor. James Mill’in oğlu yani Jeremy Bentham’ın öğrencisi yani faydacı felsefenin önemli temsilcilerinden biri. Doğrudan bu kavramı kullanmıyor ama economic man ifadesini kullanıyor. İktisatçılar diyor ki insan iktisadi insandır. Homo economicus dediğimiz zaman ise kastımız şu aslında: İktisadi insan aynı zamanda rasyonel insan. Ama bu rasyonaliteyi bizim toplumumuzda anladığımız gibi anlamamamız gerekir. Bu daha teknik bir ifade. Çünkü biz rasyonel dediğimiz zaman bunu Türkçeye çevirdiğimiz zaman akıllı insan diyoruz. Biz akıllı dediğimiz zaman biraz makuliyeti kastediyoruz. Bu insan davranışlarında daha dengelidir, düşünceleri daha makuldür. Araplar, çölde giden develerin ayaklarını birbirlerine bağlarlarmış ki çölde fırtınada kaybolmasınlar. Arapça aslıyla akıl, devenin ayaklarının birbirine bağlanması yani bağ kurmak demektir. İnsanla Allah arasında bağ kurmak. O manada da kullanıyorlar. Ama biz rasyonel dediğimiz zaman homo economicus/iktisadi insan ya da akıllı insan dediğimizde sosyal bilimlerin dilinde kavramsallaşan rasyonalite/akılcılık gibi bir şeyi kastediyoruz. Türkçedeki makuliyet anlamıyla kullanmıyoruz. Rasyonel dediğimiz zaman aslında kapitalizmle beraber ortaya çıkan insan doğası tasvirine uygun bir rasyonaliteyi kastediyoruz. Buradaki rasyonalitenin birinci anlamı şu: Rasyonel demek, kendi kişisel çıkarını maksimize etmek demek ya da faydasını maksimize etmek demek. Rasyonalitenin birinci anlamı bu ve bunu ilk kez dile getiren isim yani literal anlamıyla John Stuart Mill. Entelektüel anlamıyla dile getiren kişi ise Adam Smith’tir. Adam Smith’in 1776 yılında yazdığı “Milletlerin Zenginliği” kitabında şöyle bir pasaj var: Fırından ekmek aldığınız zaman, kasaptan et aldığınız zaman, bakkaldan herhangi bir şey aldığınız zaman onların hayırseverliği mi seslenirsiniz yoksa onların ben sevgisine mi, kişisel çıkar ve ben sevgisi bencilliğine mi? O bencillikle kişisel çıkar arasında daha sonra liberaller bir ayrım yapıyor ama biz şimdi aynı anlamda kullanalım. Niçin böyle bir şey yaparsınız, diyor. Bir şey aldığınız zaman, fırından ekmek aldığınız zaman, başka bir ürün aldığınız zaman Adam Smith’e göre insanların kişisel çıkarına seslenirsiniz. Onların da o ürünü satması sizin kişisel çıkarınızadır. İnsanlar hayır için ticaret yapmaz, kişisel çıkar için yapar. Farkına varmadan kişisel çıkarlar toplumsal çıkara dönüşür. Bireysel çıkarlar ile toplumsal çıkarlar arasında bir harmoni yani uyum söz konusudur ve kapitalizm dediğimiz düzen böyle ortaya çıkmıştır, kendiliğinden ortaya çıkmıştır, dolayısıyla insan -başa dönersek- tamamen kişisel çıkara göre hareket eden bir doğaya sahiptir ve bu aynı zamanda rasyonel bir şeydir, akılcı bir şeydir, kişisel çıkar peşinde koşmak rasyonel bir şeydir, farkına varmadan toplumsal çıkara dönüşür. Daha sonra teknik bir ifade kullanır: Indivisible hand. Görünmez el yani bireysel çıkarların toplumsal çıkarlara kendiliğinden dönüşümü. Tabii bunu Adam Smith’ten önce Bernard Mandeville ifade eder. Mandeville’nin “Arılar Masalı” diye fabl türünde yazmış olduğu bir eser vardır. Kitapta “Kişisel Kötülükler Kamusal Erdemler” diye bir alt başlık vardır. Şunu söylemeye çalışır: Bizim toplumda çok ayıpladığımız, kınadığımız küçük gördüğümüz davranışlar aslında toplumu ayakta tutan davranışlardır. Mandeville kurnazlık, kişisel çıkar peşinde koşmak ayıpladığınız bir şeylerdir, tutkulu olmak falan bunlar çok ayıp ahlaki olarak düşük durumlar gibi görünmesine rağmen aslında bunlar öyle değildir, der. Bunlar bir kamusal yarar, erdem doğurur. Adam Smith, bunu alarak iktisadi teoriye dâhil etmiş, daha sonra 19. yüzyıldaki iktisatçılar ise buna homo economicus demişler. Kendi kişisel çıkarı peşinde koşmak rasyonel bir şeydir, toplum için de iyi bir şeydir ve insan doğası böyledir. İnsan doğasında fedakârlık yoktur. Mesela ana akım iktisatçılar annenin çocuğuna karşı fedakâr olması, yani alturist olmasını kabul etmezler. Çünkü 1960’lı yıllarda Amerikalı Nobel İktisat ödülü olan iktisatçı Gary Becker şöyle diyor: Evlilik, boşanma, çocuk yapma, kiliseye gitme aslında hepsi ekonomiyle ilgilidir. Suçlular, eli kanlı caniler değillerdir Gary Becker’a göre. Hepsinin davranışının temeli ekonomiktir. Tüm davranışlarının ardında bir fayda maliyet analizi vardır. İnsanlar şöyle düşünür: Şununla evlenirsem 30 yıl bu kadar kazancım olur, bekâr kalırsam bu kadar kazancım olur, hangisi hangisinden faydalıysa evli ya da bekâr olma kararını ona göre verebilirim, der. Çocuk doğurma da böyledir, der. Kiliseye gitme de suç işleme de… Şurada 10.30’da önemli bir toplantı var. Buna yetişmem gerekiyor. O zaman hızlı gelip trafik cezası yemeye katlanabilirim. Eğer toplantı benim için önemliyse ceza yiyebilirim ama toplantı benim için önemli değilse yavaş yavaş gelip trafik cezası yemeyebilirim. Suçun ekonomi politiği vardır ve suç fayda maliyetle ilgilidir, der. Gary Becker Amerikalıdır, 1960’larda yazdıkları bir kırk elli yıl sonra bizim toplum için de geçerli olmaya başlıyor. İşte kapitalizm böyle bir şey, çıktığı dünyada kalmıyor, giderek tüm dünyaya yayılıyor. Gary Becker’ın perspektifi tüm insan ilişkilerine kadar yayılan bir perspektiftir. Bizim elimizdeki mükemmel bir silahımız var, der Gary Becker 60’lı yıllarda. İşte bu rasyonel seçim modeline uygun insandır, homo economicustur ve tüm insan ilişkilerini kiliseye gitmekten, şunu yapmaktan bunu yapmaya kadar her şeyi buna göre açıklayabiliriz.
yüzyılda başlayan bu kapitalizmin sadece ekonomi alanıyla sınırlı olan bu rasyonalitesi bakın 1960’lı yıllarda Amerikan toplumunda tüm boyutlara kadar taşınmış olan bu durum günümüzde Türkiye dâhil tüm Müslüman coğrafyaya hatta dünyanın her yerine yayılan bir duruma dönüşmüştür. Tüm ilişkiler, ekonomik ilişkilerle tarafından belirlenmeye başlamıştır. Şimdi 19. yüzyılda ortaya çıkan homo economicus kavramı 20. yüzyılda ve günümüzde yayılımları ve kullanımı ile sadece teknik akademik bir insan doğası tasviri olarak kalmamış günümüzde tüm insan ilişkilerine kadar yayılım göstermiş, bu kadar belirleyici olmuştur. Ya tamam rasyonalite dediğimiz zaman kişisel çıkarla falan tanımlıyoruz ama akılcılık falan öyle değil. Bir de insanın duyguları var, annenin fedakârlığı var, başka bir şeyi var bunları nasıl anlayacağız, böyle olmaz dediğimizde ona da cevap vermişler. Demişler ki ya öyle bir şey mi olur? Mesela Gary Becker, anne çocuğuna karşı fedakârlık yapıyorsa ileride yaşlanınca çocuğun ona bakması için yapıyordur, bu da kişisel çıkarla ilgilidir, demiş. Ya da abi, haşarı, yaramaz kardeşinin bazı yaramazlıklarını tolere ediyorsa bu mirastan daha çok pay almakla ilgili bir durumdur. Yani her şeyin ardında bu iktisadi çıkar vardır. O döneme baktığımız zaman Amerika’da 1960’lı ve 1970’li yıllarda daha belki bizde bu kadar yaygınlaşmamış olan bu bakış açısı günümüzde neredeyse tüm topluma yayılmış.
Bir de evrimciler ve sosyo-biyologlar bu işe dâhil oluyorlar. 2022’de ölen Edward O. Wilson diye Darwinist bir böcek bilimci 1975’te “Sosyobiyoloji: Yeni Sentez” diye bir kitap yazıyor. Wilson, her insanın kişisel çıkarla tasvir edemeyiz diyor. Çünkü Wilson kin alturizmi, yani akraba seçilimi var diyor. Yani insan doğasını salt kişisel çıkarla tanımlamak biyolojideki kan bağından dolayı imkânsızdır. Kan bağının olduğu yerde insanlar fedakâr da olabilir, insan tamamen kişisel çıkarla davranmayabilir ve her şeyi ekonomi belirlemez. Wilson, biyolog olduğu için her şeyi biyoloji belirlemeye başlar. Consilience diye bir kavram ortaya atıyor. Tüm bilimler biyoloji etrafında birleşmelidir, diyor. Wilson’ın kastı Darwinciliktir. Evrimci olduğu için o başka bir yerden bakıyor ama dönemin tartışmasını anlayabilmemiz için önemli bir şey söylüyor: Bakın kişisel çıkarın dışında da davranan insanlar var, bunları nasıl anlayabilirsiniz. Yine iktisatçılar şöyle cevap veriyor: Bu dediğimiz işte annenin fedakârlık yapması, abinin kardeşin yaramaz davranışlarını tolere etmesi, bu da kişisel çıkarla ilgili bir durumdur. Bu da mirasla açıklanabilir. Mirastan daha fazla pay almak için fedakârlık görüntüsü altında kişisel çıkarla hareket ediliyor. Yani iktisatçılar, bu dönem neye itiraz edilirse kendilerince iktisadi bir cevap üretiyorlar.
Bizim Türkiye’de bir dönemler çok meşhur olan Japon kökenli bir siyaset bilimci Amerikalı Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu ve Son İnsan” isimli eseri çok meşhurdur. 90’larda Sovyetler yıkıldıktan sonra çok popüler oldu bu adam. Güven adlı bir kitabı var ve o d iyi bir kitaptır. Orada insan davranışlarını nasıl tanımlayabiliriz, diyor. İnsan davranışlarını iktisatçılar tanımladılar ve dediler ki insan davranışlarının kökeninde kişisel çıkar var, bu kişisel çıkar rasyonalitedir, birinci anlamını söyledik kişisel çıkarım maksimizasyonudur. İkinci anlamı ise rasyonel seçim teorisidir, rasyonel seçim teorisinde ise rasyonellik tutarlılık demektir. Yapılan tercihlerin birbiriyle bağlantılı ve tutarlı olmasıdır. Ama tercihleri neye göre yaparız? Yine kişisel çıkara göre yaparız. Dolayısıyla tercihlerimiz birbiriyle tutarlıysa ve kişisel çıkarla da uyumluysa rasyonalite gerçekleşmiş demektir. Fukuyama bir siyaset bilimci ama Japon da olduğu için o da 70- 80’li yıllardaki kişisel çıkar ve rasyonalite tartışmasına dâhil olur ve şöyle der: İktisatçılar insanı rasyonel olarak tanımladı, biz de öyle tanımlayabilir miyiz, insanı tamamen ekonomik ilişkilerle ekonominin belirlediği bir tasvirle tanımlayabilir miyiz? Bu soruya Japon olduğunu da hesaba katarsak şöyle cevap verir: Aslında ekonomi ve insan ilişkilerini iktisatçılar kişisel çıkar ve seçimlerdeki tutarlılık olarak tanımlarken %80 başarılıdır. Ben başarısız oldukları % 20’lik kısmıyla ilgileniyorum orada ise benim için bu Japon gelenekleri gelir. Yani onlar da paganist olduğu için o pagan kültürün bazı geleneklerini kendince kabul eder ama genel itibariyle bakın %20 ona itiraz etse bile %80 oranında bunun kabulüyle hareket eder. Burada ne demek istiyorum? Demek istediğim kapitalizm dediğimiz bu iktisadi sistem 18. yüzyılın sonlarında çıkıp 19. yüzyılda dünya sathına yayılmaya başladığı zaman bize bir insan profili dayatıyor ve bu profil tamamen iktisadi kaygılarla, tamamen iktisadi perspektifle hareket etmektedir. Bu profil zamanında çeşitli akademik tartışmalara konu olsa bile kapitalizm, zaman içerisindeki ilerleyişine bağlı olarak tüm dünyada kabul edilen aslında dil ile ikrar edilmese bile tavırlarla kabul edilen bir evreye karşılık geliyor.
Günümüzde maalesef o tasvirde bir dünya karşımıza çıkıyor ve tamamen 18. ve 19. yüzyılda iktisatçılar üretirken bu homo economicus aslında kendileri de çok kabul etmiyorlar. Diyorlar ki ya bu bir karikatür, çok abartmayalım fakat bir süre sonra o karikatür gerçek olmaya başlıyor. Yani basit bir akademik metinde çıkan tasvir, kullanılan model, çok da inanılmayan karikatür zamanla gerçek hale gelip tüm insan ilişkilerini belirlemeye başlıyor. Günümüzün de en büyük ikilemini oluşturuyor.
Biz Müslümanlar olarak öyle olmadığımızı söylesek bile maalesef artık o dünyadayız. Çünkü başlarda dediğim Veblen bize diyor ki artık tüketim kültürü içerisindeyiz, hepimiz dar kıyafetler giyiyoruz, hepimizin çok kullanmasak da büyük odalı evleri var, hepimizin işte bir gösterişçi tüketim içerisinde olduğumuz israf düzenindeyiz. Kişisel olarak bu israftan kaçınabilir ama içinde yaşadığımız çağ bir israf çağı ve ister istemez hepimiz o çağdan etkileniyoruz. Zaten herhalde imtihanımız ya da önemli olan o zamanın bize ya da o çağın bize dayatmalarına karşı kendi ilkelerimiz ya da Müslümanca yaşayışımız üzerine devam etmemiz diyebiliriz.
Tevhid ve Düşünce Okulu’nda yapılmış sunum makaleye dönüştürülmüştür.
Doç. Dr. Adem Levent Uludağ Üniversitesi, İ.İ.B.Fakültesi, İktisat Tarihi Bölümü.
Adeta bir hapishane hayatına doğan ve defalarca yıkıcı savaşlar yaşayan Gazzeli çocukların olgunlukları ve felaketler karşısındaki sabırlı duruşları, hem çocuğa bakışımızda hem de çocuk yetiştirmedeki yanlışlarımızı gösterdi. Elini suya sabuna dokundurtmadan, tüm ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılayarak, hayatın zorluklarıyla ve tehlikeleriyle yüzleştirmeden, hiçbir sorumluluk yüklemeden çocuk büyütmek ve bununla övünmek, dünyadaki varlık gayemiz olan imtihan olgusundan habersizliğimizin en açık göstergesi.
Yerleşimci sömürgeci bir aktördür İsrail. Yerleşimci sömürgecilik ise bir siyasal projedir ve bir bölgenin yerli halkını yerinden ederek onun yerine başkalarını yerleştirmeyi amaçlayan, sömürgeciliğe dayalı bir baskı sistemidir.
Dolayısıyla gerek âyetlerin gerekse rivâyet malzemesinin dinî irşad ve öğretim faaliyetleri ya da akademik araştırmalarda kullanılabilmesi için bir tetkik sürecinden geçmesi gerektiği açıktır. Bu dikkate alınmadan yapılan iktibaslar, ilgili metinlerin ihtiva etmediği, maksadı aşan çok sayıda açıklamaya (tefsir) ve yorumlamaya (tevil) kapı aralamakta, sonuç olarak “Kontrolsüz Nas Kullanımı” diye isimlendirmeyi tercih ettiğimiz tablo ortaya çıkmaktadır. Buna göre “Kontrolsüz Nas Kullanımı”: Bir nassın ilmî tetkik süzgecinden geçirilmeden, gelenekten devralınan biçimleri ve bunlar üzerine yapılan yorumlar üzerinden dolaşıma sokulması, bir dinî öğretim ya da bilimsel araştırma materyali olarak işlev görmesi anlamına gelmektedir.
Protest dinî müzik söyleminin hâkim teması olan zulümdür ve zulme karşı önerilen şey, kıyam ve cihattır. Şüphesiz zaman zaman sabırdan da bahsedilir ancak bu, kıyam ve cihat esnasında karşılaşılan acı ve işkencelere karşı sabretmek demektir. “Hayat iman ve cihat, alnımızın yazısı” denilerek cihada mahkûmiyet anlatılır.
Hayatın Merkezine Oturan Kaygı: Ekonomik Kaygılı İnsan Çağı
Ekonomik kaygılı çağ, diye bir tabir var. Bu çağı haliyle Kapitalizm olarak tasvir etmemiz gerekiyor. Kapitalizm nedir, kapitalizmi nasıl anlamalıyız, günümüze kapitalizmin yansımaları nelerdir, diye baktığımız zaman haliyle biraz iktisat merkezli konuşup iktisat merkezli yola devam etmemiz gerekiyor. Ekonomik kaygılı insana baktığımız zaman kapitalizmi ve bu iktisadın merkeze oturduğu toplumsal ilişkileri nasıl anlayabiliriz, dediğimiz zaman da haliyle biraz Batı düşüncesiyle temas etmemiz gerekiyor. Ayrıca Batı düşüncesinin belli simalarıyla, Batı düşüncesine yön veren belli isimlerle iyi kötü biraz temasa geçmemiz gerekiyor. Tabii ekonomik kaygılı insan dediğimiz zaman sanki Marksist bir terminoloji çağrıştırıyormuş gibi bir durum ortaya çıkıyor. Çünkü Marx’ın meşhur sözünü hatırlayalım: İnsanın içinde bulunduğu maddi üretim koşulları insan zihnini belirler. Bu daha sonra literatüre şöyle geçiyor: İktisat altyapıdır; siyaset, kültür vs ise üst yapıdır. Altyapı üst yapıyı belirler. Başka bir deyişle ekonomi diğer tüm toplumsal ilişkileri belirler. Marx’ın bu ifadesini Rus Georgy Valentinovich Plekhanov alt yapı-üst yapı düzlemine çekiyor. Bundan sonra buna yönelik şöyle bir eleştiri geliyor: Marx ve Marx çizgisini devam ettiren düşünürler fazla mı ekonomizm yapıyor yani ekonomiyi hayatın merkezine mi koyuyorlar, diğer sosyal ilişkiler, insan ilişkileri her şey bununla mı belirleniyor? Yani bu ekonomizm değil mi? Acaba dini- kültürel ilişkileri, başka insan ilişkileri bağlamını unutuyor muyuz? İnsan dediğimiz bu varlık sadece iktisadi ilişkilerden mi müteşekkildir? Günümüz ifadesiyle söylersek insan, kişisel çıkarını maksimize etmeye çalışan bir varlık türü müdür yoksa bu insan dediğimiz varlık aynı zamanda fedakâr mıdır, altruist midir, diğergam mıdır? Marx’ın ve o çizgiyi sürdüren insanların ekonomizm yaptığı yani ekonomi merkeze alarak diğer ilişkileri iptal ettiği, yok saydığına ilişkin bir kanaat var. Fakat şu açıdan Marx’ın ve o çizgiyi devam ettiren düşünürlerin bir taraftan bir hakikatin bir parçasını -iyi kötü- seslendirdikleri söyleyebiliriz. Çünkü içine doğduğumuz bu modern çağ ya da modern kapitalist çağ, iktisadi ilişkilerin merkezinde olduğu bir çağdır. Biz bu duruma kapitalizm diyoruz. Sermayenin öncelikte olduğu, sınırsız sermaye birikim rejiminin egemen olduğu bir çağdan bahsediyoruz. Kapital kelimesine baktığımız zaman tabii biz bunu Farsçadan alarak sermaye şeklinde kullanıyoruz. Ser baş demek, maye mal demek, sermaye ise baş mal demek. Ama kapital kelimesine baktığımız zaman kelime 1100’lü yıllarda Latincede caput (kaput) ve kapital aynı manada kullanılıyor. Biz bunu bugün Türkçede de kullanıyoruz. Malum aracın ön kısmına yani motoru saklayan kısma, aracın ön kısmına caput diyoruz. Orada kaput dedikleri zaman kasıtları şu: Hayvan, sığır başı. Avrupa uzun yıllar Feodalite de kaldığı için işte Roma’nın yıkılışından 1453 İstanbul’un Fethi ya da 1492 işte Endülüs’ün düşüşüyle beraber son bulan bir evre olarak yaklaşık 1000 yılı tanımlarsak o 1000 yıllık evrede genel itibariyle Avrupa toplumu tarım toplumu ve ondan dolayı da tüm kavramları tarımdan almışlar. Sermaye kavramını da böyle hayvan başı, sığır başı manasında alınmış. Dolayısıyla sığır başına sahip olmanın bir fiziksel bir sermaye anlamına geldiğini görüyoruz. Daha sonra bu kavramın 18 ve 19. yüzyıllarda genel itibariyle parasal bir sermaye de içerdiğini ve sınırsız sermaye birikim rejimi yani kapitalin sermayenin ya da ekonominin tamamen tüm dünyayı belirlediği bir evreye karşılık geldiğini görüyoruz.
Peki, ondan önce nasıl bir durum var? Yani 18 yüzyıldan önce, Marx’ın belirttiği gibi, acaba insan ilişkileri, tüm toplumsal ilişkiler tamamen ekonomi tarafından, bu kapital tarafından mı belirleniyordu, yoksa başka bir şekilde mi? 18. yüzyıldan önce böyle bir şeyi göremiyoruz. Elbette ekonomi, iktisadi ilişkiler, ticaret var. İlk insandan beri, Hazreti Âdem’den beri var. Ama günümüz tarzında var mı? İşte oraya bir soru işareti koymamız gerekir. Çünkü o dönemde günümüz tarzında bir ekonomik ilişkilerin yani ekonomik kaygının belirlediği bir dünya tasvirini göremiyoruz. Aristo’nun meşhur tespitini hatırlayalım: Mutluluk nedir, diyor Aristo. Mutluluk zengin olmakla mı ilgilidir, yoksa mutluluk sevgiyi yakalamakla mı ilgili? Aristo’nun cevabı mutluluk sevgiye erişmekle ilgilidir, şeklindedir. Mutluluk zengin olmakla ilgili değildir. Çünkü Aristo’nun terminolojisinde zengin olmak kremastik diye bir kelime ile ifade edilir. Ekonomi kelimesinde ilk kez Yunancada kullanılır. İşte Sokrates’in çağdaşı Ksenophon kullanır. Oikonomikos diye. “Ekonomi” diye bir kitap yazar ve insan ilişkilerinin yürütülmesine, evin içindeki ilişkilerin yönetilmesine ekonomi der. Ekonomi kelimesi oikos ev, nomos yönetim evin yönetilmesine verilen isimdir. Aristo da bu şekilde kullanmış ama Aristo mutluluğu Bu evin içerisindeki insan ilişkilerinin yürütülmesinde bulmuş yani bunu altın orta prensibi şeklinde belirtmiş, yani mutedil olmada belirtmiş. Mutedil/ itidalli olursanız mutlu olabilirsiniz ama zengin olursanız mutlu olamazsınız. Aristo zenginliği ise eleştirmek için kremastik ifadesini kullanmış daha sonra bu Hristiyan teolojisine de o şekilde geçmiş. Aquinolu Thomas veya diğer adıyla Thomas Aquinas tarafından da kullanılmış, faizcilik Aristo’dan doğrudan alınmıştır. Paradan para kazanmak yani faizcilik kremastik olarak hor görülmüştür. Ona göre faizcilik gayrimeşru çocuk gibidir. Ve bunu eleştirmiş. Dolayısıyla Aristo ve akabinde Batı düşüncesine yön veren diğer isimlere baktığımız zaman genel itibariyle paranın ve iktisadi ilişkilerin çok merkezde olduğu bir dünya tasvirini karşımıza çıkarmamışlardır. Ta ki 18. yüzyıla kadar.
Benzer şey Avrupa için de geçerlidir. Çünkü insanlar bundan sonra fazla tüketmeye başladı, fazla tüketmeye başlayınca da gösterişçi bir tüketime geçmeye başladılar ve gösterişçi tüketimle diğer insanlara da kendi durumlarını göstermeye başladılar, sundular. Bakın ben dar kıyafet giyiyorum yani çalışmıyorum, sizin gibi işçi değilim. Dolayısıyla insanlar şöyle der: Niçin bu dar kıyafeti giyer, çünkü bedenine zararlı. İçerisinde hareket edemiyor, bunu yaparken karşı tarafa şunu göstermeye çalışıyor: Bakın ben çalışmıyorum, sizin gibi yoksul değilim, ben zenginim. Ya da niçin hayvan besliyor? Çünkü diyor
Sonra 19. yüzyılın sonlarına doğru Amerika’da insanlar bunu evlerinde beslemeye başladı. Direkt avlanmaya gitmiyorlar ama köpek beslemeye başladılar. Niçin? Bakın ben hayvan besliyorum, ben zenginim, dolayısıyla daha fazla iktisadi bir dünya içerisindeyim, tüketimim daha yüksek ama siz de böyle bir şeyden yoksunsunuz. Diğer sınıflara bunu göstermek amacıyla hayvan beslemeye başladılar. Veblen’in 1898, 1899 ve 1905 aralığında yazmış olduğu eserler var. Aşağı yukarı 100 yıl sonra bu adamın tasviri hemen hemen hepimiz için geçerli durum olmaya başlıyor. Müslüman bir toplumdayız ama bizde de mesela evin içerisinde hayvan beslenmeye başlanıyor. Sonra büyük ev mesela. Aynı şekilde bu adam şöyle diyor: Niçin 40- 50 odalı evlerde yaşarız? Evde kullandığımız oda işte bir yatak odası, bir mutfak vesaire ama 40- 50 odalı evler oluşmaya başladı, der. Ya da araçlar çok lüks. Tabii o dönem için bahsettiği fayton ve daha sonra motorlu araçlar çıkmaya başlar. Bütün bunları -işte 50 odalı evler malikâneler ve araçlar falan- zenginliğimiz göstergesi olarak kullanmaya başlarız. Veblen, bize şunu söylemeye çalışır: Artık kapitalizm dediğimiz bir sistem içerisindeyiz, bu sistem yüksek üretimle yüksek tüketimi aynı anda buluşturan bir sistemdir ve bu sistem haliyle israf kültürü üretir, müsriflik üretir. Şimdi biz müsrif olmadığımızı söylesek bile aslında müsriflik içerisinde yaşıyoruz. İşte elektrik kullanıyoruz ama ışığı kapatınca gece bile elektrik çalışıyor, israfa devam ediyoruz. Çünkü modern dünya bu. Veblen’in bize söylemiş olduğu şey şu aslında: 18. yüzyıldan sonra ama özellikle de 19. yüzyılda bu kapitalizm tüm dünya sathına yayılıyor, o yayılımla beraber artık ister istemez hepimiz bu israf düzeni içerisinde yaşıyoruz. İlk başta zenginler kendi zenginliklerini diğer toplumsal kesimlere göstermek için ürünler kullandılar. İşte evcil hayvan beslediler ama bunu yaparken -ki buna bir teknik ifade kullanıyor “gösterişçi tüketim” bu gösterişçi tüketimden kasıt kendi kullanırken diğer kesimlere de bunu özendirmek ve onların da kullanan kesimlerin takip etmesini sağlamak- de diğer kesimleri kendi peşinden sürüklemeye başladılar. Şimdiyi düşünürsek artık sadece çok zenginlerin de hayvan beslemesine gerek yok. Sıradan, orta sınıf diyebileceğimiz ya da orta alt sınıf diyebileceğimiz insanlar bile evlerinde hayvan beslemeye başlıyor, herkes dar kıyafet giyiyor. İşte hepimiz giymeye başladık. Yani 19. Yüzyılın sonunda tipik bir Amerikan zenginine ait yaşam alametleri yaklaşık bir yüzyıl yıl sonra tüm dünyada geçerli hale gelmeye başlıyor. İşte Veblen’in demek istediği şey bu. Kapitalizm 18. yüzyıldan başlayıp 19. yüzyıldan itibaren tüm dünyayı etkisi altına alıyor ve haliyle bugün hepimizin birer davranış kalıbına dönüşüyor. Peki, ondan önce nasıldı, diye baktığımız zaman şöyle bir şey görüyoruz: Ekonomi, toplumsal ilişkiler içerisinde ve toplumsal ilişkiler tarafından belirlenen durumdaydı. Kapitalizmle beraber ekonomi, artık toplumsal ilişkilerden ayrışıp toplumsal ilişkileri belirleyecek bir düzeye geliyor. Bunu 1944’te Büyük Dönüşüm adlı eseri yazan Karl Polanyi belirtiyor. Burada Polanyi şöyle diyor: Ne oldu da Aristo’nun mutluluk zengin olmakta, parasal şeylerde değil işte sevgidedir, sözünden sonra bu dünya birden mutluluk sevgide değil de zenginliktedire evrildi? 19. yüzyıl burada temel bir kırılma zamanıdır, diyor. Çünkü Sanayi Devrimi işte aşağı yukarı 1750 yıllarda ortaya çıktı. Ondan sonra endüstriyel kapitalizm ortaya çıktı. 19. yüzyılda ise dünyaya etkileri yayıldı ve dünyanın genel seyrini değiştirmeye başladı. Ondan evvel ise genel itibariyle toplumsal ilişkilerin belirlediği bir ekonomi vardı. Buna da kendince bir teknik bir ifade kullanıyor “embedded ekonomi” diye yani toplumsal ilişkiler içerisinde gömülü bir ekonomi. Ekonomi şöyledir diyor: Din, ahlak diğer toplumsal ilişkiler ekonomiyi belirliyor. Dinin belirlediği toplumda dini kurallar egemen oluyor ama daha pagan toplumlarında oranın töresi ve pagan adetleri vesaire ekonomik ilişkileri belirliyor ve insanlar daha çok toplumsal ilişkiler tarafından yönetiliyor. Ekonomi ile ilgili üç şey söyleyebiliriz diyor: Biri karşılıklılık, biri yeniden dağıtım, biri ise takas. Karşılıklılık şu demek: İnsanlar ne kadar emek verirse o kadar karşılığını alıyor ve o yaşamış olduğu toplumda -işte buna kabile diyelim- ne kadar emek verdiyse o emeğinin karşılığı alarak ihtiyaçlarını gideriyor ve orada o topluluk ya da toplum içerisindeki ilişki ağı bu ihtiyacı belirleyecek düzeyde. Dolayısıyla ekonominin tamamen yönlendirdiği bir toplumsal düzen yok. Karşılıklılığın anlamı bu. İkincisi yeniden dağıtım. Siz bir emek verip bir şey ürettiğiniz zaman onu tüm topluluk için getiriyorsunuz ve topluluğun lideri işte kabile reisi -veya kim ya ne derseniz deyin- bunu sizin ihtiyacınıza göre bunu yeniden dağıtıyor ya da toplumun geri kalan üyelerinin ihtiyacına göre yeniden dağıtıyor. Bu daha çok simetrik oluyor yani ihtiyaçlara paralel dağıtım oluyor. Üçüncüsü ise takas yani daha çok trampa dediğimiz mal alışverişiyle yapılan bir ticari ilişkiler var ama bu durum 18. yüzyıla kadar toplumsal ilişkilerde çok belirleyici durumda. İşte Polonyi’ye göre 18. yüzyıldan sonra ve 19. yüzyıla geldiğimiz zaman ise bu toplumsal ilişkiler tarafından belirlenen ve bu üç ilkeyle belirlenen ekonomik yapı bir dönüşümle ters yüz oluyor ve bu defa ekonomi diğer tür toplumsal ilişkileri belirlemeye başlıyor. Polanyi’nin buna dediği kavram disembedded economi yani gömülü olmayan ekonomidir. Artık dünyanın seyri de değişmeye başlıyor. İlkinde yani ta 18. yüzyıla kadar veya 19. yüzyıla kadar ekonomiyi toplumsal ilişkiler belirlemekteydi fakat 18. yüzyılın sonu 19. yüzyılda bilhassa bu defa ekonomi toplumsal ilişkileri belirlemeye başladı. Polonyi’ye göre işte emek, insan, toprak, her şey metalaşmaya başladı ve her şey alınır satılabilir bir nesneye dönüştü. Kapitalizm dediği şey bu. Kapitalizm İngiltere’de ortaya çıktı çünkü 19. yüzyıl bir İngiliz yüzyılıydı. Şimdi günümüzde mesela ne diyoruz: İşte İngilizceye lingua franca değil mi ortak dil veya yaygın dil. Hem diplomasi dili hem ticaret dili hem akademik dil falan. İngiliz kültürü yaygın kültür veya zengin kültür olarak biliniyor. Aslında bununla ilgili değil yani İngilizlerin çok zengin kültürel mirasa sahip olmaları, dillerinin çok güçlü ve zengin veya İngilizce kelime dağarcığının çok çok fazla olmasıyla ilgili değil. 19. yüzyılın bir İngiliz yüzyılı olmasıyla ilgili bir durum. Çünkü 18. yüzyılın sonunda Sanayi Devrimi İngiltere’de gerçekleşiyor. 19. yüzyılda ise İngiltere denizlere hâkim olduğu için deniz ticaretine hâkim olur. Deniz ticaretinden sonra ise dünyanın kendisine hâkim olmaya başlıyor ve ondan sonra dilleri ise lingua franca haline geliyor yani ortak dil. Kültürleri de dünya çapında yaygın hale geliyor. Dolayısıyla 19. Yüzyıl bir İngiliz yüzyılı haline geliyor ve kapitalizmin beşiğini ifade ediyor. Burada işte tüm İngiliz adetleri, İngiliz kültürü tüm dünyaca etkili olmaya başlıyor. Çünkü ekonomi dediğimiz bilim dalı da burada ortaya çıkıyor.
İngilizlerle ortaya çıkan ama 1945 sonrası Amerikanlaşıyor. Çünkü iki savaş arası dönemi hatırlayalım. I. ve II. Dünya Savaşı arası Avrupa’da malum otoriter rejimler ortaya çıkıyor: Nazizm, Faşizm vesaire. Oradan birçok insan Türkiye’de geliyor. 1933 üniversite reformuyla Dârülfünûn İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürülüyor. Birçok Yahudi hoca gelip Türkiye’de eğitim veriyor. Yahudi hocalar, 1944 sonrası savaş bitince ya ülkelerine geri dönüyorlar ya da Amerika’ya gidiyorlar. İki Savaş arası dönemde Amerika’ya bu Avrupa’daki göçmenler gidince bir şekilde sosyal bilimlerin merkezi Amerika olmaya başlıyor. Anglosakson olarak başlayan bilim dalları Amerikanlaşıyor. Dolasıyla 19.yy burada kırılmayı oluşturuyor. Toplumsal ilişkilerden ayrışan hatta toplumsal ilişkileri belirleyen bir ekonomik durum ortaya çıkıyor. İşte bu kapitalizm dediğimiz iktisadi sistem yeni bir insan tasviri ortaya koyuyor. Daha önce toplumsal ilişkilerce belirlenen insan modeli, toplumsal ilişkilerin belirlediği, ahlakın belirlediği, dinin belirlediği ya da daha çok böyle pagan toplumlarında da olsa oradaki kabilevi töre ilişkilerinin belirlediği insan modeli Sanayi Devrimi ve hemen sonrasında 19. yüzyılda ise bu defa daha iktisadi içerikle tanınmaya başlanıyor. Burada şöyle bir tartışma ortaya çıkıyor: Acaba insan doğasını nasıl tanımlayabiliriz, bir insan doğası var mı, bu insan doğası gerçekten hani toplumsal ilişkiler tarafından mı belirleniyor yoksa ekonominin merkezde olduğu ve ekonominin diğer tüm toplumsal ilişkileri belirlediği bir insan doğası mı, bu insanı nasıl tanımlayabiliriz? Buraya baktığımız zaman iktisatçılar da homo economicus diye bir kavram üretiyor yani iktisadi insan. Bunu ilk kez John Stuart Mill’in kullandığı söyleniyor. James Mill’in oğlu yani Jeremy Bentham’ın öğrencisi yani faydacı felsefenin önemli temsilcilerinden biri. Doğrudan bu kavramı kullanmıyor ama economic man ifadesini kullanıyor. İktisatçılar diyor ki insan iktisadi insandır. Homo economicus dediğimiz zaman ise kastımız şu aslında: İktisadi insan aynı zamanda rasyonel insan. Ama bu rasyonaliteyi bizim toplumumuzda anladığımız gibi anlamamamız gerekir. Bu daha teknik bir ifade. Çünkü biz rasyonel dediğimiz zaman bunu Türkçeye çevirdiğimiz zaman akıllı insan diyoruz. Biz akıllı dediğimiz zaman biraz makuliyeti kastediyoruz. Bu insan davranışlarında daha dengelidir, düşünceleri daha makuldür. Araplar, çölde giden develerin ayaklarını birbirlerine bağlarlarmış ki çölde fırtınada kaybolmasınlar. Arapça aslıyla akıl, devenin ayaklarının birbirine bağlanması yani bağ kurmak demektir. İnsanla Allah arasında bağ kurmak. O manada da kullanıyorlar. Ama biz rasyonel dediğimiz zaman homo economicus/iktisadi insan ya da akıllı insan dediğimizde sosyal bilimlerin dilinde kavramsallaşan rasyonalite/akılcılık gibi bir şeyi kastediyoruz. Türkçedeki makuliyet anlamıyla kullanmıyoruz. Rasyonel dediğimiz zaman aslında kapitalizmle beraber ortaya çıkan insan doğası tasvirine uygun bir rasyonaliteyi kastediyoruz. Buradaki rasyonalitenin birinci anlamı şu: Rasyonel demek, kendi kişisel çıkarını maksimize etmek demek ya da faydasını maksimize etmek demek. Rasyonalitenin birinci anlamı bu ve bunu ilk kez dile getiren isim yani literal anlamıyla John Stuart Mill. Entelektüel anlamıyla dile getiren kişi ise Adam Smith’tir. Adam Smith’in 1776 yılında yazdığı “Milletlerin Zenginliği” kitabında şöyle bir pasaj var: Fırından ekmek aldığınız zaman, kasaptan et aldığınız zaman, bakkaldan herhangi bir şey aldığınız zaman onların hayırseverliği mi seslenirsiniz yoksa onların ben sevgisine mi, kişisel çıkar ve ben sevgisi bencilliğine mi? O bencillikle kişisel çıkar arasında daha sonra liberaller bir ayrım yapıyor ama biz şimdi aynı anlamda kullanalım. Niçin böyle bir şey yaparsınız, diyor. Bir şey aldığınız zaman, fırından ekmek aldığınız zaman, başka bir ürün aldığınız zaman Adam Smith’e göre insanların kişisel çıkarına seslenirsiniz. Onların da o ürünü satması sizin kişisel çıkarınızadır. İnsanlar hayır için ticaret yapmaz, kişisel çıkar için yapar. Farkına varmadan kişisel çıkarlar toplumsal çıkara dönüşür. Bireysel çıkarlar ile toplumsal çıkarlar arasında bir harmoni yani uyum söz konusudur ve kapitalizm dediğimiz düzen böyle ortaya çıkmıştır, kendiliğinden ortaya çıkmıştır, dolayısıyla insan -başa dönersek- tamamen kişisel çıkara göre hareket eden bir doğaya sahiptir ve bu aynı zamanda rasyonel bir şeydir, akılcı bir şeydir, kişisel çıkar peşinde koşmak rasyonel bir şeydir, farkına varmadan toplumsal çıkara dönüşür. Daha sonra teknik bir ifade kullanır: Indivisible hand. Görünmez el yani bireysel çıkarların toplumsal çıkarlara kendiliğinden dönüşümü. Tabii bunu Adam Smith’ten önce Bernard Mandeville ifade eder. Mandeville’nin “Arılar Masalı” diye fabl türünde yazmış olduğu bir eser vardır. Kitapta “Kişisel Kötülükler Kamusal Erdemler” diye bir alt başlık vardır. Şunu söylemeye çalışır: Bizim toplumda çok ayıpladığımız, kınadığımız küçük gördüğümüz davranışlar aslında toplumu ayakta tutan davranışlardır. Mandeville kurnazlık, kişisel çıkar peşinde koşmak ayıpladığınız bir şeylerdir, tutkulu olmak falan bunlar çok ayıp ahlaki olarak düşük durumlar gibi görünmesine rağmen aslında bunlar öyle değildir, der. Bunlar bir kamusal yarar, erdem doğurur. Adam Smith, bunu alarak iktisadi teoriye dâhil etmiş, daha sonra 19. yüzyıldaki iktisatçılar ise buna homo economicus demişler. Kendi kişisel çıkarı peşinde koşmak rasyonel bir şeydir, toplum için de iyi bir şeydir ve insan doğası böyledir. İnsan doğasında fedakârlık yoktur. Mesela ana akım iktisatçılar annenin çocuğuna karşı fedakâr olması, yani alturist olmasını kabul etmezler. Çünkü 1960’lı yıllarda Amerikalı Nobel İktisat ödülü olan iktisatçı Gary Becker şöyle diyor: Evlilik, boşanma, çocuk yapma, kiliseye gitme aslında hepsi ekonomiyle ilgilidir. Suçlular, eli kanlı caniler değillerdir Gary Becker’a göre. Hepsinin davranışının temeli ekonomiktir. Tüm davranışlarının ardında bir fayda maliyet analizi vardır. İnsanlar şöyle düşünür: Şununla evlenirsem 30 yıl bu kadar kazancım olur, bekâr kalırsam bu kadar kazancım olur, hangisi hangisinden faydalıysa evli ya da bekâr olma kararını ona göre verebilirim, der. Çocuk doğurma da böyledir, der. Kiliseye gitme de suç işleme de… Şurada 10.30’da önemli bir toplantı var. Buna yetişmem gerekiyor. O zaman hızlı gelip trafik cezası yemeye katlanabilirim. Eğer toplantı benim için önemliyse ceza yiyebilirim ama toplantı benim için önemli değilse yavaş yavaş gelip trafik cezası yemeyebilirim. Suçun ekonomi politiği vardır ve suç fayda maliyetle ilgilidir, der. Gary Becker Amerikalıdır, 1960’larda yazdıkları bir kırk elli yıl sonra bizim toplum için de geçerli olmaya başlıyor. İşte kapitalizm böyle bir şey, çıktığı dünyada kalmıyor, giderek tüm dünyaya yayılıyor. Gary Becker’ın perspektifi tüm insan ilişkilerine kadar yayılan bir perspektiftir. Bizim elimizdeki mükemmel bir silahımız var, der Gary Becker 60’lı yıllarda. İşte bu rasyonel seçim modeline uygun insandır, homo economicustur ve tüm insan ilişkilerini kiliseye gitmekten, şunu yapmaktan bunu yapmaya kadar her şeyi buna göre açıklayabiliriz.
Bir de evrimciler ve sosyo-biyologlar bu işe dâhil oluyorlar. 2022’de ölen Edward O. Wilson diye Darwinist bir böcek bilimci 1975’te “Sosyobiyoloji: Yeni Sentez” diye bir kitap yazıyor. Wilson, her insanın kişisel çıkarla tasvir edemeyiz diyor. Çünkü Wilson kin alturizmi, yani akraba seçilimi var diyor. Yani insan doğasını salt kişisel çıkarla tanımlamak biyolojideki kan bağından dolayı imkânsızdır. Kan bağının olduğu yerde insanlar fedakâr da olabilir, insan tamamen kişisel çıkarla davranmayabilir ve her şeyi ekonomi belirlemez. Wilson, biyolog olduğu için her şeyi biyoloji belirlemeye başlar. Consilience diye bir kavram ortaya atıyor. Tüm bilimler biyoloji etrafında birleşmelidir, diyor. Wilson’ın kastı Darwinciliktir. Evrimci olduğu için o başka bir yerden bakıyor ama dönemin tartışmasını anlayabilmemiz için önemli bir şey söylüyor: Bakın kişisel çıkarın dışında da davranan insanlar var, bunları nasıl anlayabilirsiniz. Yine iktisatçılar şöyle cevap veriyor: Bu dediğimiz işte annenin fedakârlık yapması, abinin kardeşin yaramaz davranışlarını tolere etmesi, bu da kişisel çıkarla ilgili bir durumdur. Bu da mirasla açıklanabilir. Mirastan daha fazla pay almak için fedakârlık görüntüsü altında kişisel çıkarla hareket ediliyor. Yani iktisatçılar, bu dönem neye itiraz edilirse kendilerince iktisadi bir cevap üretiyorlar.
Bizim Türkiye’de bir dönemler çok meşhur olan Japon kökenli bir siyaset bilimci Amerikalı Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu ve Son İnsan” isimli eseri çok meşhurdur. 90’larda Sovyetler yıkıldıktan sonra çok popüler oldu bu adam. Güven adlı bir kitabı var ve o d iyi bir kitaptır. Orada insan davranışlarını nasıl tanımlayabiliriz, diyor. İnsan davranışlarını iktisatçılar tanımladılar ve dediler ki insan davranışlarının kökeninde kişisel çıkar var, bu kişisel çıkar rasyonalitedir, birinci anlamını söyledik kişisel çıkarım maksimizasyonudur. İkinci anlamı ise rasyonel seçim teorisidir, rasyonel seçim teorisinde ise rasyonellik tutarlılık demektir. Yapılan tercihlerin birbiriyle bağlantılı ve tutarlı olmasıdır. Ama tercihleri neye göre yaparız? Yine kişisel çıkara göre yaparız. Dolayısıyla tercihlerimiz birbiriyle tutarlıysa ve kişisel çıkarla da uyumluysa rasyonalite gerçekleşmiş demektir. Fukuyama bir siyaset bilimci ama Japon da olduğu için o da 70- 80’li yıllardaki kişisel çıkar ve rasyonalite tartışmasına dâhil olur ve şöyle der: İktisatçılar insanı rasyonel olarak tanımladı, biz de öyle tanımlayabilir miyiz, insanı tamamen ekonomik ilişkilerle ekonominin belirlediği bir tasvirle tanımlayabilir miyiz? Bu soruya Japon olduğunu da hesaba katarsak şöyle cevap verir: Aslında ekonomi ve insan ilişkilerini iktisatçılar kişisel çıkar ve seçimlerdeki tutarlılık olarak tanımlarken %80 başarılıdır. Ben başarısız oldukları % 20’lik kısmıyla ilgileniyorum orada ise benim için bu Japon gelenekleri gelir. Yani onlar da paganist olduğu için o pagan kültürün bazı geleneklerini kendince kabul eder ama genel itibariyle bakın %20 ona itiraz etse bile %80 oranında bunun kabulüyle hareket eder. Burada ne demek istiyorum? Demek istediğim kapitalizm dediğimiz bu iktisadi sistem 18. yüzyılın sonlarında çıkıp 19. yüzyılda dünya sathına yayılmaya başladığı zaman bize bir insan profili dayatıyor ve bu profil tamamen iktisadi kaygılarla, tamamen iktisadi perspektifle hareket etmektedir. Bu profil zamanında çeşitli akademik tartışmalara konu olsa bile kapitalizm, zaman içerisindeki ilerleyişine bağlı olarak tüm dünyada kabul edilen aslında dil ile ikrar edilmese bile tavırlarla kabul edilen bir evreye karşılık geliyor.
Günümüzde maalesef o tasvirde bir dünya karşımıza çıkıyor ve tamamen 18. ve 19. yüzyılda iktisatçılar üretirken bu homo economicus aslında kendileri de çok kabul etmiyorlar. Diyorlar ki ya bu bir karikatür, çok abartmayalım fakat bir süre sonra o karikatür gerçek olmaya başlıyor. Yani basit bir akademik metinde çıkan tasvir, kullanılan model, çok da inanılmayan karikatür zamanla gerçek hale gelip tüm insan ilişkilerini belirlemeye başlıyor. Günümüzün de en büyük ikilemini oluşturuyor.
Biz Müslümanlar olarak öyle olmadığımızı söylesek bile maalesef artık o dünyadayız. Çünkü başlarda dediğim Veblen bize diyor ki artık tüketim kültürü içerisindeyiz, hepimiz dar kıyafetler giyiyoruz, hepimizin çok kullanmasak da büyük odalı evleri var, hepimizin işte bir gösterişçi tüketim içerisinde olduğumuz israf düzenindeyiz. Kişisel olarak bu israftan kaçınabilir ama içinde yaşadığımız çağ bir israf çağı ve ister istemez hepimiz o çağdan etkileniyoruz. Zaten herhalde imtihanımız ya da önemli olan o zamanın bize ya da o çağın bize dayatmalarına karşı kendi ilkelerimiz ya da Müslümanca yaşayışımız üzerine devam etmemiz diyebiliriz.
Tevhid ve Düşünce Okulu’nda yapılmış sunum makaleye dönüştürülmüştür.
Doç. Dr. Adem Levent Uludağ Üniversitesi, İ.İ.B.Fakültesi, İktisat Tarihi Bölümü.
İlgili Yazılar
Gazze Öğretmeninin İnsanlığa Öğrettiği Dersler
Adeta bir hapishane hayatına doğan ve defalarca yıkıcı savaşlar yaşayan Gazzeli çocukların olgunlukları ve felaketler karşısındaki sabırlı duruşları, hem çocuğa bakışımızda hem de çocuk yetiştirmedeki yanlışlarımızı gösterdi. Elini suya sabuna dokundurtmadan, tüm ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılayarak, hayatın zorluklarıyla ve tehlikeleriyle yüzleştirmeden, hiçbir sorumluluk yüklemeden çocuk büyütmek ve bununla övünmek, dünyadaki varlık gayemiz olan imtihan olgusundan habersizliğimizin en açık göstergesi.
Yerleşimci Sömürgeci İsrail’in Kültürel Kodları
Yerleşimci sömürgeci bir aktördür İsrail. Yerleşimci sömürgecilik ise bir siyasal projedir ve bir bölgenin yerli halkını yerinden ederek onun yerine başkalarını yerleştirmeyi amaçlayan, sömürgeciliğe dayalı bir baskı sistemidir.
Din Dilinde “Kontrolsüz Nas Kullanımı” Olgusu: “Faiz Yiyen, Annesiyle Kâbe’de Zina Etmiş gibidir.” Rivâyeti Örneği
Dolayısıyla gerek âyetlerin gerekse rivâyet malzemesinin dinî irşad ve öğretim faaliyetleri ya da akademik araştırmalarda kullanılabilmesi için bir tetkik sürecinden geçmesi gerektiği açıktır. Bu dikkate alınmadan yapılan iktibaslar, ilgili metinlerin ihtiva etmediği, maksadı aşan çok sayıda açıklamaya (tefsir) ve yorumlamaya (tevil) kapı aralamakta, sonuç olarak “Kontrolsüz Nas Kullanımı” diye isimlendirmeyi tercih ettiğimiz tablo ortaya çıkmaktadır. Buna göre “Kontrolsüz Nas Kullanımı”: Bir nassın ilmî tetkik süzgecinden geçirilmeden, gelenekten devralınan biçimleri ve bunlar üzerine yapılan yorumlar üzerinden dolaşıma sokulması, bir dinî öğretim ya da bilimsel araştırma materyali olarak işlev görmesi anlamına gelmektedir.
Protest Dinî Müzikte Kıyam ve Cihat Temaları
Protest dinî müzik söyleminin hâkim teması olan zulümdür ve zulme karşı önerilen şey, kıyam ve cihattır. Şüphesiz zaman zaman sabırdan da bahsedilir ancak bu, kıyam ve cihat esnasında karşılaşılan acı ve işkencelere karşı sabretmek demektir. “Hayat iman ve cihat, alnımızın yazısı” denilerek cihada mahkûmiyet anlatılır.