Meşruiyet, toplumsal gerçekliğin oluşumunda ve anlamlandırılmasında büyük işleve sahiptir kuşkusuz. Bir meşruiyet unsuruna dayanmayan sistemler, yönetimler varlıklarını sürdüremezler. Yapılandırma kuramı ve modern toplumlar üzerindeki bütünsel görüşleriyle bilinen Anthony Giddens, meşruiyetin, yapıların anlamlandırılmasının aracı olduğunu söylüyor.
Meşruiyet… Din, ideoloji, ahlâk, hukuk, gelenek gibi toplumun benimsemiş olduğu değerler sistemine uygunluk… Bir düşünce ya da eylemin bir ana ilkeden ya da nedenden hareket edilerek haklılığını ispat etme arayışı… İlk neden arayışı olarak sağlam bir temellendirmeyi, gelecek için davranış kalıplarını içeren sistemlerin popüler bir yönetim ve kuşatıcı bir bütünlük arayışı… Eylemlerin, ilişkilerin toplumsal kabul görecek hukuksal, zorunlu, makûl gerekçelere dayandırılması… Siyasal iktidarın nüfuz alanı, sınırı… Bir iş ya da eylemin hangi ilkeye göre onaylanacağının referans kaynağı… Siyasal iktidarın amaçlarını, eylemlerinin niteliklerini topluma kabul ettirme sorunu… Bir kuralın kendinin üstünde bulunan hukuksal veya etik bir norma uygun olması… İslami literatürde, dinî kaynaklara dayalı hükümlere ya da dine, onun ilkelerine uygun olan iş ve işlemler…
Hukuk alanında iki ayrı meşruiyetten söz edilebilir: Bunlardan birincisi, yasal meşruiyettir. Yasaların, kanun hükmünde kararnamelerin, meclis iç tüzüklerinin yürürlükteki anayasaya uygun olması halinde yasal meşruiyetin varlığından söz edilebilir. İkincisi, hukuksal meşruiyettir. Yasama erkince kabul edilen yasaların, kanun hükmünde kararnamelerin, meclis iç tüzüklerinin yürürlükteki anayasaya uygun olup olmamasından ziyade hukukun genel ilkelerine uygun olması, kamu vicdanında kabul görmesi halinde hukuksal meşruiyet var demektir.
Yasalara uygun hareket etmek her zaman hukuka uygun hareket edildiğini göstermez. Böyle bir durumda yasal meşruiyetten söz edilse de hukuksal meşruiyetten söz edilemez. Yine, yöneticilerin gerek anayasaya gerekse yasalara uyarak yaptıkları bütün iş ve işlemlerin yönetilenler nezdinde meşru kabul edileceği söylenemez. Yöneticiler pozitif hukuka uygun davransa da yönetilenlerin bir kısmı yöneticilerin yönetme hakkını kendi değerlerine göre tanımlayabilir, yönetimin meşru olmadığını düşünebilirler. Meşruiyeti siyasallığın dar tanımına hapsetmek doğru değildir. Çünkü bazen yasal anlamda kendini meşru gören bir yönetim sosyolojik ve siyasal bakımdan meşru sayılmayabilir.
Kapalı sistemler toplumu ve toplumun iç dinamiklerini güç ile yönetmeye çalışırlar. Bu sistemler bazen çoğunluğun istemlerine dayanarak bazen de örgütlenmiş bir azınlığın manipülasyonlarına bağlı olarak irrasyonel akılla önüne çıkan her alternatifi güç ile bastırma yoluna giderler. Sistemin aparatı haline gelmiş tüm kurumlar farklı dinamikleri susturmak için harekete geçerler. Bu tür sistemlerin en büyük dayanakları yasallıktır. Yasallık, ellerindeki tek meşruluk kaynağıdır onların. Oysa bir kural veya yasa, uygulanacak olan toplumda ancak maşeri vicdana uygun olduğunda meşru sayılabilir.
Siyasal bakımdan meşruiyete gelince… Gerek siyasal sistemin gerekse o sistemde iktidarda bulunanların yönetilenler tarafından kabul görmesi, onaylanması halinde siyasal meşruiyetin varlığından söz edilebilir. Siyasal meşruiyetin en önemli unsuru yönetilenlerin rızasıdır. Yönetilenlerin rızası varsa o takdirde yönetim sistemi ya da iktidar meşru addedilir. Bu, görece bir meşruiyettir. Zira buradaki meşruiyet o toplumun değerleri açısından ortaya çıkan bir meşruiyettir. Yönetilenlerin rızası yoksa siyasal sistemin veya iktidarın gayrimeşru olduğu söylenebilir.
Siyasal meşruiyet derken iki ayrı durum kastedilir: Birincisi siyasal sistemin meşruiyeti, ikincisi ise o siyasal sistemde iktidarda bulunanların meşruiyetidir. Siyasal sistem meşru olsa bile iktidarda bulunanlar halkın rızasını almamış ise o takdirde iktidar gayrimeşrudur.
Kimileri için meşru kabul edilen bir yönetim sistemi kimileri için gayrimeşru kabul edilebilir. Örneğin, bir yönetim sistemine halkın destek vermesi, onların söz konusu yönetim sistemini meşru görmesi o yönetim sisteminin İslam açısından da meşru olduğunu göstermez. İslam’a göre meşru olan siyasal sistem İslami ölçülere riayet eden sistemdir. İktidarda bulunanlar ise yine İslam’ın belirlediği ölçülere riayet ettikleri takdirde meşruiyetlerinden söz edilebilir. Bütün sorun, meşruiyetin kaynağının ne olduğunda yatmaktadır.
Meşruiyet kaynağının ne olduğunun sorgulanması gerekir. Meşruiyetin kaynağında hangi referansın alındığı hususu önemlidir elbette. Toplumun değerleri dikkate alındığında meşruiyetin kaynağı ortaya çıkar. Meşruiyetin kaynağı olarak ne kabul ediliyor ise yönetim sistemi ona göre şekillenir. Meşruiyetin kaynakları ise dinsel, etnik, kültürel, geleneksel farklılıklara, bireysel ve sınıfsal çıkarlara, siyasal, sosyal, ekonomik beklentilere göre değişmektedir.
Her yönetim sisteminin kendine özgü bir meşruiyet kaynağı vardır. Kiliseye dayalı teokratik yönetimlerde iktidar Tanrının vekili olmaktadır. Bu tür yönetimlerde iktidara yönetme hakkının Tanrı tarafından verildiği kabul edilir. Kişiye dayalı mutlakiyetçi krallıklarda ise iktidar kişiyle özdeşleşmekte, kişinin bizzat kendisi iktidarın kaynağı olmaktadır. “Ben” in egemen olduğu bir yönetim şeklidir bu. Toplum itiraz etmediği sürece kralın uygulamaları meşru sayılır. Her iki yönetim sisteminde de eleştiriye, akla yer yoktur.
Meşruiyet, aydınlanma dönemi ile birlikte toplumsal sözleşme kuramına, halk egemenliği ve kuvvetler ayrılığı düşüncesine dayandırılmıştır. Aydınlanma döneminde Thomas Hobbes ve Jean Bodin gibi mutlakiyetçilerin yanında 18. yüzyılın siyasal ikliminde halkın egemenliğini savunan John Locke ve Jean Jacques Rousseau devletin doğuşu konusundaki görüşlerini “toplum sözleşmesi” kuramıyla açıklamışlardır. Bu dönemde insan iradesine ve aklına yapılan vurgu, Batı’da yerleşik düşünce kodlarına uygun olarak yapılandırılmış siyasal sistemleri dönüştürmede büyük rol oynamıştır.
Rousseau egemenlik ve meşruiyeti insan doğasına uygunlukta bulmuş, sonra adeta Jacques Bénigne Bossuet’ten etkilenip genel iradenin egemenliğini bölünmez, devredilmez, yanılmaz bir bütün olarak tanımlayıp otoriter cumhuriyetten yana olmuştur.
Aynı dönemin bir başka Fransız düşünürü Montesquieu, evrensel insan doğasına uygun meşruiyetten söz etmiş, İngiliz düşünür Locke ise sosyal insan doğasını tanımlamış, meşruiyetin dayanağı olarak liberal hukuku göstermiştir. Aydınlanma düşüncesi ile birlikte meşruluk zeminini insan aklı almıştır.
Modern yönetim sistemleri sekülerdir, ilahi iradeyi dışlamışlardır. Modern yönetim sistemleri egemenliği halka dayandırmakta, halkın üstünde herhangi bir emredici gücün varlığını kabul etmemekte, meşruiyetin dayanağı olarak halkın çoğunluğunca kabul edilen anayasaları görmektedir. Demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti kavramları modern yönetim sistemlerinin anayasalarında seküler bakış açısıyla ifadesini bulur. Anayasalarda yönetimin şekli, organları, seçimler, yönetimin işleyişi gibi birçok konuda genel bilgilere yer verilir. Bütün genel ya da özel düzenleyici işlemlerin söz konusu anayasaya aykırılık oluşturmaması beklenir. Düzenleyici işlemlerde anayasaya aykırılıklar var ve yetkili organlarca da bunların iptali yoluna gidilmemiş ise o takdirde meşruiyet sorunu ortaya çıkar.
Demokratik yönetimlerde iktidarlar meşruiyetlerini seçim sandıklarında kazanırlar. Modern devlet seçim sistemi ile sürekliliğini sağlamış olur. Halk, iradesini temsilcileri aracılığıyla kullanır. En çok oyu alan siyasal parti iktidara gelir ve yönetimi üstlenir. Temsilciler de anayasaya bağlı kalmak koşuluyla almış oldukları yetkiyi yasama ve yürütme erkleri yoluyla yerine getirmeye çalışırlar. Gerek iradelerini sandığa yansıtanlar gerekse onların temsilcileri meşru gördükleri siyasal yönetim için vatandaşlık görevlerini bu şekilde yerine getirmiş olurlar. Çoğunluğun oyunu alarak iktidara gelen bir parti kendisine oy vermeyenler açısından da yetki ve sorumluluğu üstlenmiş sayılır ve siyasal sistemin anayasasına bağlı kaldığı sürece meşruiyetini kaybetmez.
Modern dönemde meşruiyete dair en bilinen kuram Max Weber’e aittir. Weber’e göre, hiçbir yönetim sistemi yalnızca maddi, duygusal ya da ideal motiflere dayanarak sürekliliğini sağlayamaz. Bütün bunlara ek olarak, her yönetim sistemi meşruiyetine dair bir inanç oluşturmak gayretindedir. Bu, dinî anlamda bir inanç değil, bireyin ve yöneticilerin siyasal otoritenin meşruiyetine duydukları inançtır. Meşruiyeti siyasal sistemlerin önemli faktörü olarak gören Weber, bu genel saptamalar çerçevesinde farklı meşruiyet ve otorite tiplerinden söz etmektedir: Teokratik meşruiyet, karizmatik meşruiyet, tarihsel meşruiyet, demokratik meşruiyet… Weber’e göre, modern dönemde geçerli olan meşruiyet tipi demokratik meşruiyettir.
Başlangıçta meşru kabul edilen bir yönetim sonradan meşruiyetini kaybedebilir. Bu da yönetimde meşruiyet krizine neden olur. Yönetimde meşruiyet krizi her zaman ortaya çıkabilir. Meşruiyet krizi iktidarın kaynağıyla ilgili olabileceği gibi iktidarın kullanımıyla da ilgili olabilir. Seçim sandığını, yeni bir seçime kadar her şeyi yapmaya imkân sağlayan bir sihirli kutu olarak görmek… Toplumun rızasını ihlal ederek otoriteyi gasp etmek… Toplumun benimsediği hukuk kurallarına uymamak…
Meşru olmayan yönetimler, yönetim olmaktan çıkarlar. Bir meşruiyet kaynağı aramayan, düzenleyici veya uygulayıcı güçlerini bir nedene bağlı kılmayan siyasal yönetimler varlıklarını devam ettiremezler. Varlıklarını devam ettirmekte zorlanan yönetimlerin meşruiyet krizini aşabilmeleri için bir meşrulaştırma unsuruna dayanmaları gerek.
Toplumlar genellikle belli bir siyasal iktidar tarafından yönetilirler. İktidarlar ise toplumun rızasını kazanmak için birçok araca başvururlar. Başvurulan araçlar, zamana ve toplumların kabul ettikleri değerlere göre değişir. Yönetim biçimleri, genel gidişatın ve toplumsal bakışın bir resmi olmaktadır aslında.
Toplumu yönetenlerin iş ve işlemlerinin haklı bir gerekçeye dayanması gerek. Halkın kendisini yönetmesine rıza gösterdiği ve meşru hükümet olarak onayladığı iktidarın gerek içerideki gerekse dışarıdaki politikalarını yürütürken devletin özünü oluşturan meşruiyet kaynağına bağlı kalması istenir. Bu nedenle yönetimi elinde bulunduran iktidarlar, iktidarlarını bir meşrulaştırma unsuruna dayandırmak zorundadır. Meşruiyet, siyasal yönetimlerin sık sık tartıldığı hassas bir terazidir.
Yönetimin meşrulaştırılması… Mevcut siyasal, sosyal ve ekonomik düzenlemelerin korunması ve devamlılığı için… Tercih ederek… Onaylayarak…
Halkın kabul etmeyeceği iş ya da işlemler de bazen siyasal yönetimler tarafından meşrulaştırma araçlarıyla kabul ettirilmeye çalışılır. Mevcut duruma meşruiyet kılıfı giydirme çabası… Propaganda ile… Algı yönetimi ile… Örtülü yönetim tekniği ile… Kendi dışındakileri olumsuzlama ile…
Din, sosyopolitik hayatın en eski, en köklü meşrulaştırma yollarından birisi olmuştur, denebilir. Bazen hem yönetenler hem de yönetilenler kurallarına uymak zorunda oldukları bilinciyle meşruiyeti dinde aramışlardır. Bu hep böyle olmamış, din çoğu zaman araç olarak da kullanılmıştır.
Dinin meşrulaştırma aracı olarak kullanılması… Yapılan haksızlıkların üstünü örtmek için… Statükonun haklılaştırılması için… Bazen pragmatik amaçlar nedeniyle toplumda birlik ve beraberliği sağlayabilmenin aracı olarak yüceltilen bazen de başka amaçlar uğruna kenara itilen din…
Dinin, çıkarlar, siyasal beklentiler ve yanlış kararları onaylatmak için bir meşrulaştırma aracı olarak kullanılması, hele de dinin yasakladığı bir konuyu caiz göstermek için keyfi yorumlarla dinden hüküm gösterilip günün kurtarılmaya çalışılması demokratik yönetimlerde siyasetçilerin alışkanlığı haline gelmiştir. Başka sistemlerin kirlerini, tortularını İslam hukukuna ait hükümlerle temizlemeye, o sistemleri düzlüğe çıkarmaya çalışmak hem inançlı insanlara kurulan bir siyasal tuzak hem de dini istismar etmektir. Çünkü meşruiyet kaynakları farklı olan sistemlerin, istisnalar bir yana, hükümleri de farklıdır ve her sistem ancak kendi hükümleriyle bir bütündür.
“İslam hukukunun kaynağı nedir? İslami yönetim teokratik bir yönetim midir?” soruları önemlidir elbette.
İslam hukuku ilahi kaynaklı bir hukuk olup temel kaynağı Kur’an’dır. İslam hukukunun ikinci kaynağı Rasulullah’ın söz, eylem ve uygulamalarından oluşan ve hep vahyin kontrolünde bulunan sünnettir. İslam’da kanun koyucu insanlar veya herhangi bir meclis değil, Allah’tır.
Allah her şeyin yaratıcısı, düzenleyicisi, devam ettiricisidir. O, her şeye gücü yetendir. Tüm varlığı çepeçevre kuşatandır O. Allah evrende egemenliği elinde tutandır. Evrende düzen ve intizam onun koyduğu doğal ve sosyal yasalara uygun olarak cereyan eder. O, egemenliğini kimseyle paylaşmaz.
İslami yönetim teokratik değildir. Çünkü yönetici Allah’ın değil, toplumun vekilidir. İslam’da mutlakiyetçi anlayış da yoktur. Yönetici meşruiyetini İslami kuralların uygulanmasına borçludur. Onun görev ve sorumluluklarının çerçevesini belirleyen bir hukuk sistemi vardır. Yönetici, herkes gibi hukuk sistemi karşısında sorumludur. Yöneticinin görevi yalnızca hukuku korumak, uygulamak ve sürdürmektir; aksi halde yönetici meşruiyetini kaybeder ve onun siyasal otoritesi sorgulanır hale gelir.
Yeni kutsal artık ya ideoloji, vatan, demokrasi, eşitlik ya da özgürlüktür. Bu nedenle meşruiyet ulus devlet, ulus egemenliği, toplumsal sözleşme, insan iradesi gibi kavramlarla temellendirilmeye çalışılmaktadır. Bu kavramların içeriği ise farklı ideolojiler tarafından farklı şekillerde doldurulmaktadır.
Müslümanlar Kur’an’ı ölçü kabul etmeyen yönetim sistemlerinde yaşıyor olabilirler. Ancak koşullar ne olursa olsun, Müslümanlar hayatlarının tamamını Kur’an’a göre sürdürmek zorundadır.
Kur’an’a göre düşünmek, Kur’an’a göre hareket etmek, Kur’an’a göre tercihte bulunmak… Müslümanlar atacakları her adımda Allah’ın hoşnutluğunu öncelemek zorundadır. Kulluk görevlerini yerine getirmeyenler için hangi yönetim sisteminde yaşadıklarının bir önemi olmayabilir. Kulluk görevlerini yerine getirmeye çalışanlar ise içinde bulundukları koşulları Müslümanların daha rahat yaşayabileceği hâle dönüştürebilmek için gerekli çabayı göstermek zorundadır. Bu çaba ise vurmak, kırmak, dökmek değil sözlerin en güzeliyle insanlara iyilikleri anlatıp onları kötülüklerden alıkoymaya çalışmak, İslam ahlâkıyla donanıp etraftaki insanlara örnek olmaktır.
Bütünsel Yaklaşım son dönemde İslâmî metinlerin bilimsel bir perspektifle tetkik edilmesini konu edinen metot önerilerinden birisidir. Aynı zamanda Mehmet Apaydın’ın doktora tezi olan bu metot, araştırmacılara geçmiş dönemde metinlerin anlaşılması maksadıyla uygulanagelen yöntemlerden farklı bir yol önermektedir. Bu çalışmada gerek İslâmî ilimler alanında uzmanlaşmış gerekse ilgili araştırmaları yakından takip eden okuyucu kitlesi açısından bu metodun neler önerdiği ve gelecekte ne tür sonuçlar verme potansiyeline sahip olduğu hususunu irdelemeye çalışacağız.
Tarih boyunca toplumların hikâyesi “Nasıl?” ve “Niçin?” soruları ekseninde ilerlemiştir. Değişik dönemlerde farklı isim ve iddialarla ortaya çıkan ideolojiler, hakîkatin inkârı için tahrif kuluçkası olmuştur. Mutlak hakîkat ile bağların kopması keyfîliği beslemiş ve bundan en fazla teolojik söylemler zarar görmüştür. İslâm açısından ise yara alan Müslüman kimlik olmuştur. Keyfîliğin kendisi anlamsızlık iken, aynı zamanda anlamsızlıktan beslenmekle de mâlûldür. Bu yönüyle keyfîlik, hevâ-hevesi ilâh edinmenin sebebidir. Yani keyfîlik, her durumda hakîkatten uzaklaştıran bir illettir. Tarih okumalarının bu eksende ilerlemesinin nasıl bir sonuç doğuracağı ise izahtan varestedir.
Bugün zamanın ruhu hâline gelmiş olan değerler daha çok modern Batıda üretilmiş değerlerdir. Tüm dünyayı bir şekilde etkileyen bu değerler ise kapitalizmi üretmiştir. Kapitalizm de büyük bir sömürü düzenini. Sömürü ve kapitalizm birbirini besleyip büyüten iki kardeş gibidir. Bunun sonucu tatminsiz ruhlar, bedeninden memnun olmayan insanlar, tüketimde sınır tanımayan kitlelerdir. Çalışmak, tüketmekten başka bir şey düşünmeyen, değerlerinden uzaklaşmış, eğlence ve hazzı amaç edinmiş bir nesil hep hâkim paradigmanın eseridir.
Âlemdeki düzenin en başında Allah vardır. Allah âlemi düzenli ve ahenkli bir şekilde var etmiş ve ona varlığını sürdürecek nitelikleri vermiştir. Bunun yanında insanlara da düzenli bir şekilde yaşamaları ve ortak bir amaca yönelmeleri için vahiy göndermiştir. Nasıl ki âlemin bir yöneticisi varsa gönderilen bu vahyi insanların uygulamasını sağlayacak bir yönetici olmalıdır. Aksi takdirde düzenli ve ortak amaca yönelmiş bir topluluk ortaya çıkamaz.
İktidar; toplum bireylerini doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen, davranış ve eğilimlerini belirleyen, sosyal, siyasî, iktisadî ve benzeri birçok alanda toplumsal ilişkileri düzenleyen bağlayıcı kararlar alma, aldığı kararlara uymayanlara yaptırım uygulama dahası fiziksel güç kullanma tekelini elinde bulundurma, bu doğrultuda devlet kurum ve organlarını yönetme gibi yetkilere sahip siyasî bir kurumdur. Bu geniş yetkilere sahip olan iktidarın nasıl sınırlandırılacağı, ne şekilde dengelenip denetleneceği veya bu yetkileri kötüye kullanmasının nasıl önleneceği konusunda siyasal sistemler çeşitli teoriler geliştirmişlerdir.
Her Sistemin Kendine Özgü Bir Meşruiyet Kaynağı Vardır
Meşruiyet, toplumsal gerçekliğin oluşumunda ve anlamlandırılmasında büyük işleve sahiptir kuşkusuz. Bir meşruiyet unsuruna dayanmayan sistemler, yönetimler varlıklarını sürdüremezler. Yapılandırma kuramı ve modern toplumlar üzerindeki bütünsel görüşleriyle bilinen Anthony Giddens, meşruiyetin, yapıların anlamlandırılmasının aracı olduğunu söylüyor.
Meşruiyet… Din, ideoloji, ahlâk, hukuk, gelenek gibi toplumun benimsemiş olduğu değerler sistemine uygunluk… Bir düşünce ya da eylemin bir ana ilkeden ya da nedenden hareket edilerek haklılığını ispat etme arayışı… İlk neden arayışı olarak sağlam bir temellendirmeyi, gelecek için davranış kalıplarını içeren sistemlerin popüler bir yönetim ve kuşatıcı bir bütünlük arayışı… Eylemlerin, ilişkilerin toplumsal kabul görecek hukuksal, zorunlu, makûl gerekçelere dayandırılması… Siyasal iktidarın nüfuz alanı, sınırı… Bir iş ya da eylemin hangi ilkeye göre onaylanacağının referans kaynağı… Siyasal iktidarın amaçlarını, eylemlerinin niteliklerini topluma kabul ettirme sorunu… Bir kuralın kendinin üstünde bulunan hukuksal veya etik bir norma uygun olması… İslami literatürde, dinî kaynaklara dayalı hükümlere ya da dine, onun ilkelerine uygun olan iş ve işlemler…
Hukuk alanında iki ayrı meşruiyetten söz edilebilir: Bunlardan birincisi, yasal meşruiyettir. Yasaların, kanun hükmünde kararnamelerin, meclis iç tüzüklerinin yürürlükteki anayasaya uygun olması halinde yasal meşruiyetin varlığından söz edilebilir. İkincisi, hukuksal meşruiyettir. Yasama erkince kabul edilen yasaların, kanun hükmünde kararnamelerin, meclis iç tüzüklerinin yürürlükteki anayasaya uygun olup olmamasından ziyade hukukun genel ilkelerine uygun olması, kamu vicdanında kabul görmesi halinde hukuksal meşruiyet var demektir.
Yasalara uygun hareket etmek her zaman hukuka uygun hareket edildiğini göstermez. Böyle bir durumda yasal meşruiyetten söz edilse de hukuksal meşruiyetten söz edilemez. Yine, yöneticilerin gerek anayasaya gerekse yasalara uyarak yaptıkları bütün iş ve işlemlerin yönetilenler nezdinde meşru kabul edileceği söylenemez. Yöneticiler pozitif hukuka uygun davransa da yönetilenlerin bir kısmı yöneticilerin yönetme hakkını kendi değerlerine göre tanımlayabilir, yönetimin meşru olmadığını düşünebilirler. Meşruiyeti siyasallığın dar tanımına hapsetmek doğru değildir. Çünkü bazen yasal anlamda kendini meşru gören bir yönetim sosyolojik ve siyasal bakımdan meşru sayılmayabilir.
Kapalı sistemler toplumu ve toplumun iç dinamiklerini güç ile yönetmeye çalışırlar. Bu sistemler bazen çoğunluğun istemlerine dayanarak bazen de örgütlenmiş bir azınlığın manipülasyonlarına bağlı olarak irrasyonel akılla önüne çıkan her alternatifi güç ile bastırma yoluna giderler. Sistemin aparatı haline gelmiş tüm kurumlar farklı dinamikleri susturmak için harekete geçerler. Bu tür sistemlerin en büyük dayanakları yasallıktır. Yasallık, ellerindeki tek meşruluk kaynağıdır onların. Oysa bir kural veya yasa, uygulanacak olan toplumda ancak maşeri vicdana uygun olduğunda meşru sayılabilir.
Siyasal bakımdan meşruiyete gelince… Gerek siyasal sistemin gerekse o sistemde iktidarda bulunanların yönetilenler tarafından kabul görmesi, onaylanması halinde siyasal meşruiyetin varlığından söz edilebilir. Siyasal meşruiyetin en önemli unsuru yönetilenlerin rızasıdır. Yönetilenlerin rızası varsa o takdirde yönetim sistemi ya da iktidar meşru addedilir. Bu, görece bir meşruiyettir. Zira buradaki meşruiyet o toplumun değerleri açısından ortaya çıkan bir meşruiyettir. Yönetilenlerin rızası yoksa siyasal sistemin veya iktidarın gayrimeşru olduğu söylenebilir.
Siyasal meşruiyet derken iki ayrı durum kastedilir: Birincisi siyasal sistemin meşruiyeti, ikincisi ise o siyasal sistemde iktidarda bulunanların meşruiyetidir. Siyasal sistem meşru olsa bile iktidarda bulunanlar halkın rızasını almamış ise o takdirde iktidar gayrimeşrudur.
Kimileri için meşru kabul edilen bir yönetim sistemi kimileri için gayrimeşru kabul edilebilir. Örneğin, bir yönetim sistemine halkın destek vermesi, onların söz konusu yönetim sistemini meşru görmesi o yönetim sisteminin İslam açısından da meşru olduğunu göstermez. İslam’a göre meşru olan siyasal sistem İslami ölçülere riayet eden sistemdir. İktidarda bulunanlar ise yine İslam’ın belirlediği ölçülere riayet ettikleri takdirde meşruiyetlerinden söz edilebilir. Bütün sorun, meşruiyetin kaynağının ne olduğunda yatmaktadır.
Meşruiyet kaynağının ne olduğunun sorgulanması gerekir. Meşruiyetin kaynağında hangi referansın alındığı hususu önemlidir elbette. Toplumun değerleri dikkate alındığında meşruiyetin kaynağı ortaya çıkar. Meşruiyetin kaynağı olarak ne kabul ediliyor ise yönetim sistemi ona göre şekillenir. Meşruiyetin kaynakları ise dinsel, etnik, kültürel, geleneksel farklılıklara, bireysel ve sınıfsal çıkarlara, siyasal, sosyal, ekonomik beklentilere göre değişmektedir.
Her yönetim sisteminin kendine özgü bir meşruiyet kaynağı vardır. Kiliseye dayalı teokratik yönetimlerde iktidar Tanrının vekili olmaktadır. Bu tür yönetimlerde iktidara yönetme hakkının Tanrı tarafından verildiği kabul edilir. Kişiye dayalı mutlakiyetçi krallıklarda ise iktidar kişiyle özdeşleşmekte, kişinin bizzat kendisi iktidarın kaynağı olmaktadır. “Ben” in egemen olduğu bir yönetim şeklidir bu. Toplum itiraz etmediği sürece kralın uygulamaları meşru sayılır. Her iki yönetim sisteminde de eleştiriye, akla yer yoktur.
Meşruiyet, aydınlanma dönemi ile birlikte toplumsal sözleşme kuramına, halk egemenliği ve kuvvetler ayrılığı düşüncesine dayandırılmıştır. Aydınlanma döneminde Thomas Hobbes ve Jean Bodin gibi mutlakiyetçilerin yanında 18. yüzyılın siyasal ikliminde halkın egemenliğini savunan John Locke ve Jean Jacques Rousseau devletin doğuşu konusundaki görüşlerini “toplum sözleşmesi” kuramıyla açıklamışlardır. Bu dönemde insan iradesine ve aklına yapılan vurgu, Batı’da yerleşik düşünce kodlarına uygun olarak yapılandırılmış siyasal sistemleri dönüştürmede büyük rol oynamıştır.
Aynı dönemin bir başka Fransız düşünürü Montesquieu, evrensel insan doğasına uygun meşruiyetten söz etmiş, İngiliz düşünür Locke ise sosyal insan doğasını tanımlamış, meşruiyetin dayanağı olarak liberal hukuku göstermiştir. Aydınlanma düşüncesi ile birlikte meşruluk zeminini insan aklı almıştır.
Modern yönetim sistemleri sekülerdir, ilahi iradeyi dışlamışlardır. Modern yönetim sistemleri egemenliği halka dayandırmakta, halkın üstünde herhangi bir emredici gücün varlığını kabul etmemekte, meşruiyetin dayanağı olarak halkın çoğunluğunca kabul edilen anayasaları görmektedir. Demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti kavramları modern yönetim sistemlerinin anayasalarında seküler bakış açısıyla ifadesini bulur. Anayasalarda yönetimin şekli, organları, seçimler, yönetimin işleyişi gibi birçok konuda genel bilgilere yer verilir. Bütün genel ya da özel düzenleyici işlemlerin söz konusu anayasaya aykırılık oluşturmaması beklenir. Düzenleyici işlemlerde anayasaya aykırılıklar var ve yetkili organlarca da bunların iptali yoluna gidilmemiş ise o takdirde meşruiyet sorunu ortaya çıkar.
Demokratik yönetimlerde iktidarlar meşruiyetlerini seçim sandıklarında kazanırlar. Modern devlet seçim sistemi ile sürekliliğini sağlamış olur. Halk, iradesini temsilcileri aracılığıyla kullanır. En çok oyu alan siyasal parti iktidara gelir ve yönetimi üstlenir. Temsilciler de anayasaya bağlı kalmak koşuluyla almış oldukları yetkiyi yasama ve yürütme erkleri yoluyla yerine getirmeye çalışırlar. Gerek iradelerini sandığa yansıtanlar gerekse onların temsilcileri meşru gördükleri siyasal yönetim için vatandaşlık görevlerini bu şekilde yerine getirmiş olurlar. Çoğunluğun oyunu alarak iktidara gelen bir parti kendisine oy vermeyenler açısından da yetki ve sorumluluğu üstlenmiş sayılır ve siyasal sistemin anayasasına bağlı kaldığı sürece meşruiyetini kaybetmez.
Modern dönemde meşruiyete dair en bilinen kuram Max Weber’e aittir. Weber’e göre, hiçbir yönetim sistemi yalnızca maddi, duygusal ya da ideal motiflere dayanarak sürekliliğini sağlayamaz. Bütün bunlara ek olarak, her yönetim sistemi meşruiyetine dair bir inanç oluşturmak gayretindedir. Bu, dinî anlamda bir inanç değil, bireyin ve yöneticilerin siyasal otoritenin meşruiyetine duydukları inançtır. Meşruiyeti siyasal sistemlerin önemli faktörü olarak gören Weber, bu genel saptamalar çerçevesinde farklı meşruiyet ve otorite tiplerinden söz etmektedir: Teokratik meşruiyet, karizmatik meşruiyet, tarihsel meşruiyet, demokratik meşruiyet… Weber’e göre, modern dönemde geçerli olan meşruiyet tipi demokratik meşruiyettir.
“Meşruiyet kaybı olamaz mı?” sorusu akla gelebilir.
Başlangıçta meşru kabul edilen bir yönetim sonradan meşruiyetini kaybedebilir. Bu da yönetimde meşruiyet krizine neden olur. Yönetimde meşruiyet krizi her zaman ortaya çıkabilir. Meşruiyet krizi iktidarın kaynağıyla ilgili olabileceği gibi iktidarın kullanımıyla da ilgili olabilir. Seçim sandığını, yeni bir seçime kadar her şeyi yapmaya imkân sağlayan bir sihirli kutu olarak görmek… Toplumun rızasını ihlal ederek otoriteyi gasp etmek… Toplumun benimsediği hukuk kurallarına uymamak…
Meşru olmayan yönetimler, yönetim olmaktan çıkarlar. Bir meşruiyet kaynağı aramayan, düzenleyici veya uygulayıcı güçlerini bir nedene bağlı kılmayan siyasal yönetimler varlıklarını devam ettiremezler. Varlıklarını devam ettirmekte zorlanan yönetimlerin meşruiyet krizini aşabilmeleri için bir meşrulaştırma unsuruna dayanmaları gerek.
Toplumlar genellikle belli bir siyasal iktidar tarafından yönetilirler. İktidarlar ise toplumun rızasını kazanmak için birçok araca başvururlar. Başvurulan araçlar, zamana ve toplumların kabul ettikleri değerlere göre değişir. Yönetim biçimleri, genel gidişatın ve toplumsal bakışın bir resmi olmaktadır aslında.
Toplumu yönetenlerin iş ve işlemlerinin haklı bir gerekçeye dayanması gerek. Halkın kendisini yönetmesine rıza gösterdiği ve meşru hükümet olarak onayladığı iktidarın gerek içerideki gerekse dışarıdaki politikalarını yürütürken devletin özünü oluşturan meşruiyet kaynağına bağlı kalması istenir. Bu nedenle yönetimi elinde bulunduran iktidarlar, iktidarlarını bir meşrulaştırma unsuruna dayandırmak zorundadır. Meşruiyet, siyasal yönetimlerin sık sık tartıldığı hassas bir terazidir.
Yönetimin meşrulaştırılması… Mevcut siyasal, sosyal ve ekonomik düzenlemelerin korunması ve devamlılığı için… Tercih ederek… Onaylayarak…
Halkın kabul etmeyeceği iş ya da işlemler de bazen siyasal yönetimler tarafından meşrulaştırma araçlarıyla kabul ettirilmeye çalışılır. Mevcut duruma meşruiyet kılıfı giydirme çabası… Propaganda ile… Algı yönetimi ile… Örtülü yönetim tekniği ile… Kendi dışındakileri olumsuzlama ile…
Din, sosyopolitik hayatın en eski, en köklü meşrulaştırma yollarından birisi olmuştur, denebilir. Bazen hem yönetenler hem de yönetilenler kurallarına uymak zorunda oldukları bilinciyle meşruiyeti dinde aramışlardır. Bu hep böyle olmamış, din çoğu zaman araç olarak da kullanılmıştır.
Dinin meşrulaştırma aracı olarak kullanılması… Yapılan haksızlıkların üstünü örtmek için… Statükonun haklılaştırılması için… Bazen pragmatik amaçlar nedeniyle toplumda birlik ve beraberliği sağlayabilmenin aracı olarak yüceltilen bazen de başka amaçlar uğruna kenara itilen din…
Dinin, çıkarlar, siyasal beklentiler ve yanlış kararları onaylatmak için bir meşrulaştırma aracı olarak kullanılması, hele de dinin yasakladığı bir konuyu caiz göstermek için keyfi yorumlarla dinden hüküm gösterilip günün kurtarılmaya çalışılması demokratik yönetimlerde siyasetçilerin alışkanlığı haline gelmiştir. Başka sistemlerin kirlerini, tortularını İslam hukukuna ait hükümlerle temizlemeye, o sistemleri düzlüğe çıkarmaya çalışmak hem inançlı insanlara kurulan bir siyasal tuzak hem de dini istismar etmektir. Çünkü meşruiyet kaynakları farklı olan sistemlerin, istisnalar bir yana, hükümleri de farklıdır ve her sistem ancak kendi hükümleriyle bir bütündür.
“İslam hukukunun kaynağı nedir? İslami yönetim teokratik bir yönetim midir?” soruları önemlidir elbette.
İslam hukuku ilahi kaynaklı bir hukuk olup temel kaynağı Kur’an’dır. İslam hukukunun ikinci kaynağı Rasulullah’ın söz, eylem ve uygulamalarından oluşan ve hep vahyin kontrolünde bulunan sünnettir. İslam’da kanun koyucu insanlar veya herhangi bir meclis değil, Allah’tır.
Allah her şeyin yaratıcısı, düzenleyicisi, devam ettiricisidir. O, her şeye gücü yetendir. Tüm varlığı çepeçevre kuşatandır O. Allah evrende egemenliği elinde tutandır. Evrende düzen ve intizam onun koyduğu doğal ve sosyal yasalara uygun olarak cereyan eder. O, egemenliğini kimseyle paylaşmaz.
İslami yönetim teokratik değildir. Çünkü yönetici Allah’ın değil, toplumun vekilidir. İslam’da mutlakiyetçi anlayış da yoktur. Yönetici meşruiyetini İslami kuralların uygulanmasına borçludur. Onun görev ve sorumluluklarının çerçevesini belirleyen bir hukuk sistemi vardır. Yönetici, herkes gibi hukuk sistemi karşısında sorumludur. Yöneticinin görevi yalnızca hukuku korumak, uygulamak ve sürdürmektir; aksi halde yönetici meşruiyetini kaybeder ve onun siyasal otoritesi sorgulanır hale gelir.
Yeni kutsal artık ya ideoloji, vatan, demokrasi, eşitlik ya da özgürlüktür. Bu nedenle meşruiyet ulus devlet, ulus egemenliği, toplumsal sözleşme, insan iradesi gibi kavramlarla temellendirilmeye çalışılmaktadır. Bu kavramların içeriği ise farklı ideolojiler tarafından farklı şekillerde doldurulmaktadır.
Kur’an’a göre düşünmek, Kur’an’a göre hareket etmek, Kur’an’a göre tercihte bulunmak… Müslümanlar atacakları her adımda Allah’ın hoşnutluğunu öncelemek zorundadır. Kulluk görevlerini yerine getirmeyenler için hangi yönetim sisteminde yaşadıklarının bir önemi olmayabilir. Kulluk görevlerini yerine getirmeye çalışanlar ise içinde bulundukları koşulları Müslümanların daha rahat yaşayabileceği hâle dönüştürebilmek için gerekli çabayı göstermek zorundadır. Bu çaba ise vurmak, kırmak, dökmek değil sözlerin en güzeliyle insanlara iyilikleri anlatıp onları kötülüklerden alıkoymaya çalışmak, İslam ahlâkıyla donanıp etraftaki insanlara örnek olmaktır.
İlgili Yazılar
Bir Metin Usûlü Önerisi Olarak “Bütünsel Yaklaşım Metodu”
Bütünsel Yaklaşım son dönemde İslâmî metinlerin bilimsel bir perspektifle tetkik edilmesini konu edinen metot önerilerinden birisidir. Aynı zamanda Mehmet Apaydın’ın doktora tezi olan bu metot, araştırmacılara geçmiş dönemde metinlerin anlaşılması maksadıyla uygulanagelen yöntemlerden farklı bir yol önermektedir. Bu çalışmada gerek İslâmî ilimler alanında uzmanlaşmış gerekse ilgili araştırmaları yakından takip eden okuyucu kitlesi açısından bu metodun neler önerdiği ve gelecekte ne tür sonuçlar verme potansiyeline sahip olduğu hususunu irdelemeye çalışacağız.
İslâm’ın İnsanlığa Vâdettikleri III / Medeniyetler Karşılaşması ve Müslümanlar
Tarih boyunca toplumların hikâyesi “Nasıl?” ve “Niçin?” soruları ekseninde ilerlemiştir. Değişik dönemlerde farklı isim ve iddialarla ortaya çıkan ideolojiler, hakîkatin inkârı için tahrif kuluçkası olmuştur. Mutlak hakîkat ile bağların kopması keyfîliği beslemiş ve bundan en fazla teolojik söylemler zarar görmüştür. İslâm açısından ise yara alan Müslüman kimlik olmuştur. Keyfîliğin kendisi anlamsızlık iken, aynı zamanda anlamsızlıktan beslenmekle de mâlûldür. Bu yönüyle keyfîlik, hevâ-hevesi ilâh edinmenin sebebidir. Yani keyfîlik, her durumda hakîkatten uzaklaştıran bir illettir. Tarih okumalarının bu eksende ilerlemesinin nasıl bir sonuç doğuracağı ise izahtan varestedir.
Zamanın Ruhunu İnşa Edebilmek
Bugün zamanın ruhu hâline gelmiş olan değerler daha çok modern Batıda üretilmiş değerlerdir. Tüm dünyayı bir şekilde etkileyen bu değerler ise kapitalizmi üretmiştir. Kapitalizm de büyük bir sömürü düzenini. Sömürü ve kapitalizm birbirini besleyip büyüten iki kardeş gibidir. Bunun sonucu tatminsiz ruhlar, bedeninden memnun olmayan insanlar, tüketimde sınır tanımayan kitlelerdir. Çalışmak, tüketmekten başka bir şey düşünmeyen, değerlerinden uzaklaşmış, eğlence ve hazzı amaç edinmiş bir nesil hep hâkim paradigmanın eseridir.
Kitâbü’l-Mille Çerçevesinde Fârâbî’de Şehrin Meşruiyeti
Âlemdeki düzenin en başında Allah vardır. Allah âlemi düzenli ve ahenkli bir şekilde var etmiş ve ona varlığını sürdürecek nitelikleri vermiştir. Bunun yanında insanlara da düzenli bir şekilde yaşamaları ve ortak bir amaca yönelmeleri için vahiy göndermiştir. Nasıl ki âlemin bir yöneticisi varsa gönderilen bu vahyi insanların uygulamasını sağlayacak bir yönetici olmalıdır. Aksi takdirde düzenli ve ortak amaca yönelmiş bir topluluk ortaya çıkamaz.
İktidarın Kötüye Kullanımını Önleyici İlkeler ve Kurumlar
İktidar; toplum bireylerini doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen, davranış ve eğilimlerini belirleyen, sosyal, siyasî, iktisadî ve benzeri birçok alanda toplumsal ilişkileri düzenleyen bağlayıcı kararlar alma, aldığı kararlara uymayanlara yaptırım uygulama dahası fiziksel güç kullanma tekelini elinde bulundurma, bu doğrultuda devlet kurum ve organlarını yönetme gibi yetkilere sahip siyasî bir kurumdur. Bu geniş yetkilere sahip olan iktidarın nasıl sınırlandırılacağı, ne şekilde dengelenip denetleneceği veya bu yetkileri kötüye kullanmasının nasıl önleneceği konusunda siyasal sistemler çeşitli teoriler geliştirmişlerdir.