İbn Haldun’un Mukaddime adlı eseri, giriş niteliğinde bir metin olması hasebiyle girişi olduğu kapsamlı çalışmanın anlaşılması noktasında bir kılavuz olarak değerlendirilebilir. İbn Haldun, Kitabu’l-İber adlı geniş hacimli tarih eserine giriş yaparken, öyle olacak ki konu konuyu açmış ve Mukaddime adlı bir giriş çalışmasına göre oldukça geniş hacimli bu eser ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi İbn Haldun’un yaşam serüvenine göz gezdirildiğinde rahatlıkla anlaşılabilir.
Ömrüne nice siyasi ihtilaflar, ittifaklar, danışmanlıklar ve tarihsel tanıklıklar sığdıran İbn Haldun, bunun yanında Endülüs’ten Tunus’a oradan Mısır’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada bulunmak durumunda kalmıştır.
Bu bereketli tecrübe sürecine ilmi anlamda meraklı kişiliği de eklenince gerek hadis, fıkıh, felsefe, kelam ve tasavvuf gibi sistematik ilimlerde, gerekse mantık, dil gibi alet ilimlerinde hatırı sayılır bir tahsil yelpazesine sahip olmuştur. Bütün bunları heybesine doldurmakla kalmamış, bu birikimi Mukaddime’nin başından sonuna kadar farklı bölümlere serpiştirmiştir.
İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserini üzerine kurguladığı üç temel kavramsallaştırma vardır. Bu kavramsallaştırmalar; ümran ilmi, tavırlar nazariyesi ve asabiyettir. İbn Haldun’un ümran ilmini kuruş sebebi yukarıda bahsettiğimiz meraklı kişiliğiyle yakından ilgilidir. Mukaddime’nin başında geniş bir kritiğini yaptığı tarih anlatısı geleneğini aşmak isteyen İbn Haldun, çareyi ilm-i ümran’ı kurarak bulmuştur. Bir bilimde yeni bir metodu hâkim kılmak, kendinden önceki bütün metodolojik girişimlerle hesaplaşmış olmayı gerektirir. Aksi takdirde aynı hedefe taklit edilmiş ve farklı şekilde adlandırılmış bir yöntemle ilerlemek, bunu insanların teveccühüne sunmak, entelektüel anlamda derinliği olmayan bir uğraştır. İbn Haldun bu durumun oldukça farkındadır. Bundan dolayı kendisinden önceki tarih anlatım yöntemine yapısal bir eleştiri yaparak önerdiği yöntemi inşa etmeye başlamıştır. Ona göre kendisinden önceki tarih anlatımı, olguları olduğu gibi aktarmaktadır. Önceki tarihçiler, olguların nedenselliğine, arka planına, diğer olgularla bağlantısına ve gerçekleşen olgunun temel dinamiklerine veya olgular zincirini inşa eden yasalılığa vurgu yapmamaktadır. Ümran ilmi ise bütün bu eksiklikleri kapatmak, hatta var olan tarih anlatım yöntemini değiştirmek için kurulmuştur.
İbn Haldun’a göre ümran ilmi toplumların değişimini, gelişimini ve yapılaşma sürecini açıklayabilmektedir. Kurulan bu yeni tarih aktarım perspektifinin açıklama gücünü tartışmak bir kenara bırakılırsa bu yeni bakış açısının, toplumu, olayları tek boyutlu yaşayan bir yapı olmaktan çıkardığı aşikârdır. Ümran ilmi sayesinde toplumun, belirli olayları yaşayan, ardından başka belirli olayları yaşayan ve bunun sürekli olarak devam ettiği doğrusal bir tarih sürecini tecrübe etmediği anlaşılmıştır. İbn Haldun, toplumu, inşa etme sürecine hazırlanan, inşa eden ve inşa etme sürecine hazırlanan başka bir kavim tarafından tarih sahnesinden silinmeyi bekleyen veya silinmeyip yeni inşa sürecine dahil edilen bir yapı olarak alımlamıştır. Bunu yaparken; toplumu, hadari-bedevi olmak üzere birbirine zıt iki kutba ayırarak değerlendirmiştir. Bu ayrımın temel sebebi; çölde (bedevi) ve şehirde (hadari) yaşayan insanların karakteristik özelliklerinin tarihin oluşum sürecinde çok büyük etkiye sahip olmasıdır.
Bedevi, çölde yaşayan, geçimini kendi sağlayan, doğa olaylarına karşı direnci kuvvetli olan ve bir arada yaşamanın şart olduğuna inanan insanı tanımlar. Hadari ise şehirde yaşayan, geçiminin büyük kısmını elde ettiği gelirle sağlayan, doğa olaylarına karşı -insan yapımı önlemlere alışmış olması hasebiyle- dayanıksız olan ve dağınık da yaşanabileceğine inanan insanı tanımlamaktadır. İbn Haldun, geleneksel Arap kabilesi üzerine inşa ettiği anlatısında bedevileri, asabiyet duyguları güçlü olan toplumsal bir grup olarak tanımlamasına karşın; hadarileri, asabiyet duygularını kaybetmek üzere olan veya kaybetmiş bir yapı olarak konumlandırmıştır.
Asabiyet, literal anlamıyla soy bağı veya kan bağı demektir. Ancak bu, sözlüklerde böyle olmasına karşın İbn Haldun’un düşüncesinde -Mukaddime’de kullanılan birçok kavram gibi- başka yerde, başka kelimelerle kullanılmasına göre farklı anlamlar kazanmaktadır. Bu İbn Haldun’un tanım zemininin esnek olmasının bir getirisidir. Mukaddime’nin bazı yerlerinde akrabalık duygusu olarak birincil anlamıyla kullanılan asabiyet kelimesi, başka yerlerde bir topluluğu harekete geçiren temel motivasyon olarak kullanılmaktadır. Belirtilen bu son anlam dikkate alındığında kanaatimce daha kapsamlı bir açıklamaya ulaşılmaktadır. Çünkü İbn Haldun bu kelimeyi daha çok bir topluluğun mülkü yani devleti elde etme arzusuna olan bağlılığı anlamında kullanıyor görünmektedir. Buradan hareketle ümran ilminin temel açıklayıcı kavramının asabiyet olduğu açığa çıkmaktadır.
İbn Haldun’a göre devleti halk oluşturur. Devleti organik bir yapı olarak düşünen İbn Haldun, tavırlar nazariyesi temelinde öncelikle bir topluluğun devletleşmek için ceberut olup gücü elde etmesi gerektiğini, daha sonra otoriteyi sağladığını, devletin devamlılığı sağlandıkça halkın refaha kavuştuğunu, sonrasından hoşgörü ve barış ortamıyla iyice yumuşayan halkın israf sürecine muhakkak gireceğini söylemiştir. Nihayetinde der İbn Haldun, israfa düşen toplumlar kendilerinden daha güçlü kavme yenilip mülkü onlara kaptırırlar. Çünkü devlet de tıpkı bir insan gibidir. Doğar, büyür ve ölür. Devleti kuracak topluluk, topluluklar içerisinde asabiyeti en kuvvetli olan topluluktur. Asabiyet, Resulullah zamanında mü’minler arasında din temelinde iman bağı ile sağlanabilmekteydi. Allah Resulü’nün vefatıyla birlikte dine bağlılığın sürekli olarak azalmasıyla sonraki dönemlerde asabiyet, ilk ve organik bağ olan akrabalık bağıyla sağlanabilmektedir. Çünkü İbn Haldun’a göre bir insanın diğer insanlarla koşulsuz ve güven içinde dayanışmasının en doğal yolu akrabalık bağıdır. Bedevi kabilelerde akrabalık temelli asabiyet güçlü olduğu için onlar mülk elde etmek için harekete geçtiklerinde hadarilerin sahip olduğu mülkü ele geçirirler. Çünkü çölün sert ve haşin doğasını hep beraber kendileri için terbiye etmişlerdir. Dolayısıyla mülkü ele geçirmek bundan daha kolaydır. Ayrıca onların kaybedecekleri hiçbir şeyi yoktur.
Bedeviler göçebe topluluklardır. Bir yerde konakladıklarında saldırıya uğrasalar dahi o yeri hemen terk edip başka bir yere yerleşirler. Bir yeri ele geçirmek istediklerinde ise daha önce bulundukları mekânı tamamıyla gerisinde bırakıp orada yaşamaya hazırlanırlar. Çünkü bulundukları mekânı sadece yaşamlarını devam ettirebilmek temelinde kullanmışlardır. Mekânın dönüşümü için inşa etme sürecine girmeyi gündemlerine hiç almamışlardır. Kalıcı sanatsal eserler yapmadıkları için mekânla manevi bağ kurmaya fırsat bulamayıp şartlar değiştiğinde başka yere göç etmişlerdir. Hadarilerde ise bu durum tam tersidir. Elde ettikleri mal ve mülkü terk edemezler. Dünyaya dört elle sarılmışlardır ve kapıldıkları rehavet, onları tehlikelere karşı beraber dayanışma iradesinden yoksun bırakmıştır. Dolayısıyla asabiyetleri erimiş, tükenmiştir. Artık kendilerini alt edecek asabiyeti güçlü bir topluluğu beklemektedirler. Bu bedevi topluluk mülkü ele geçirdiğinde dilerse şehri yıkıp yerine yenisini yapar ve o şehrin halkını sürgün eder, dilerse o şehri tekrardan inşa etmez ve halkını sürgün etmeyip otoritesi altında yaşamaya mahkûm eder. Hizmetkâr haline gelen mağlup halk, yavaş yavaş başkaldırma yeteneğini yitirir ve köleleşir.
İbn Haldun, köleleşerek yönetilmeye alışmış toplulukların asabiyetlerini kaybettiklerini söyler. Onlar yönetmeye asla talip olamazlar. Çünkü mağlup olanlar galipleri taklit ederler. Öykündükleri insanları taklit ettikçe onlara benzerler ve kendileri gibi olduklarını düşündükleri bu insanlara baş kaldırmayı mümkün görmemeye başlarlar. İbn Haldun bu noktada Hz. Musa’nın Firavun’un sultasından kurtulan kavmi İsrailoğullarını örnek olarak verir. İsrailoğulları Mısır’dan çıktıktan sonra Hz. Musa ile Allah’ın emri gereği Kudüs önlerine gelmişlerdi. Hz. Musa onlara Allah’ın o şehre girmelerini emrettiğini söylediğinde onlar, Kudüs’te bulunan halkın oradan çıkmadan kendilerinin oraya giremeyeceklerini ifade etmişlerdi. Hatta bununla da kalmayıp küstahça Hz. Musa’ya Rabbiyle birlikte gidip savaşmalarını söylemişlerdi. İbn Haldun, bunun sebebini, İsrailoğulları’nın ceberut ve zalim olan Firavun’un egemenliği altında yetişmiş olmalarına bağlar. İsrailoğulları her gün sırtlarına yedikleri kırbaçlarla asabiyetlerini kaybetmişlerdir. Aç, susuz ve ademoğluna insan olduğunu unutturacak derecede ağır şartlarda çalıştıkça birbirlerine olan bağlılıklarını kaybeden İsrailoğulları, yalnızca bir gün daha fazla yaşayabilme umuduna bağlanmışlardır. Dayanışma, onlar için aynı taşa omuz vermenin dışında tamamıyla unuttukları bir değer olmuştur. Dolayısıyla zalim bir topluluğa karşı beraberce direnme yetisini tamamen yitirmişlerdir. Bunun neticesinde de kendi sorumlulukları olan şehre girme ameliyesini Rablerine ve peygamberlerine devretmişlerdir. Nihayetinde Allah’a ve resulüne bu başkaldırıları cezasız kalmamıştır ve kırk yıl boyunca çölde dolaşmaya mahkûm edilmişlerdir.
İsrailoğullarına verilen kırk yıl çölde dolaşma cezasından hareketle İbn Haldun, asabiyet yetisini tamamen kaybetmiş bir topluluğun, bu yetiyi tekrar kazanmak için kırk yıla ihtiyacı olduğunu söyler.
Her yirmi yılda bir nesil değişir. Ancak bir neslin değişmesi asabiyetin tekrardan kazanılması için yeterli değildir. Çünkü ilk yirmi yılda yetişen yeni nesil, kendilerinden önce doğmuş olan tecrübeli kişilerle iletişime geçtiklerinde, onlarda tamamen silinmemiş olan köle ruhluluğu temaşa eder. Bu köle ruhluluktan etkilenmeleri bir önceki nesle göre daha azdır. Fakat tam anlamıyla özgür ruhlu bir şahsiyet olmanın önünde engeldir. Zaman ilerledikçe çöl şartlarına göğüs geren yeni nesil, dayanışma zorunluluğuyla birbirine daha çok bağlanır ve köle ruhluluk iyice silinmeye başlar. İkinci yirmi yıl geçtiğinde ve tamamıyla iki nesil değiştiğinde asabiyet tekrardan elde edilir. Asabiyetini yeniden elde eden İsrailoğulları bu sefer şehre yani Kudüs’e Allah’ın emri gereği istedikleri kapıdan girebilirler ki girmişlerdir de. İşte İbn Haldun’un tam olarak kastettiği budur.
İbn Haldun’un asabiyet etrafında ördüğü tarih anlatısı yöntemi, onun tarih felsefesinin öncüsü olarak kabul edilmesi noktasında oldukça önemlidir. Asabiyeti toplumsal yasa tespitinde açıklayıcı bir kavram olarak konumlandıran İbn Haldun, Kur’an kıssaları ve Müslümanların tarihi de dahil olmak üzere tarihsel gelişmeleri bu paradigma içerisinde yorumlamıştır. Hz. Musa’nın kavminden Hz. Ali-Muaviye çatışmasına, oradan da kendi yaşadığı döneme kadar gerçekleşen siyasi ve sosyal gelişmeleri açıklamada temel bir kavram olan asabiyet, çoğu yerde isabetli yorumlar yapılmasını sağlamıştır. Buna karşın isabetli yorumlara imkân vermeyen hadiseler de yaşanmıştır. Fakat daha önce belirttiğimiz gibi bu noktada İbn Haldun, asabiyet temelli açıklama paradigmasından vazgeçmek yerin,e ona farklı anlamlar yüklemiştir. Bugün bu, çelişkili bir tutum olarak değerlendirilebilir. Ancak İbn Haldun’un bir anlamda kullandığı bir kavramı farklı bir anlamda kullanmayacağına dair bir iddiasının olmadığı düşünülürse bu hiç de çelişkili olmaz. Çünkü kanaatimce sistemin kurucusu olan İbn Haldun’un temel amacı kavramların anlamını sabitlemek değil; olguların temelinde bulunan toplumsal yasalılığı, diğer bir deyişle tarihin yasalarını keşfetmektir. Nitekim keşfettiği bu yasalar günümüzü okuyabilmek noktasında önemli katkılar sağlayabilmektedir.
Yazıyı tamamlarken, Müslüman dünyanın uzun yıllardır ontolojik ve epistemolojik anlamda sömürgeci Batı tarafından kimliksizleştirildiği düşünüldüğünde, İbn Haldun’un mağlupların galipleri taklit ettiği tespitinin sömürgeyi çözümlemek noktasında bize katkı sağlayabileceğini ifade etmek gerekir. Dahası sadece Müslüman dünya değil; tüm dünyanın Amerikan kültürü temelinde küresel bir köye dönüştüğü göz önüne alındığında, başkaldırma asabiyetinin yitirilmesinin sonuçlarını idrak etmek kolaylaşmaktadır. Sömürgeci Batı dışı toplumlar hem fiziksel anlamda hem zihinsel anlamda köleleştirilmişlerdir. Onlardan daha iyi üretemeyeceğine, onlardan daha iyi düşünemeyeceğine ikna edilmişlerdir. Köleleştirilen, köleleşmeye alışan toplumlar, İbn Halduncu tabirle asabiyetlerini yitirmişlerdir. Zihinsel anlamda kavramsal ve kuramsal ithal nesnesine dönüşen sömürge toplumları, kaçınılmaz olarak kendisini sömürenlere öykünmeye başlamış, hatta sömürgecileri sömürgecilerden daha iyi temsil etmek için politikalar, kuruluşlar ve daha birçok şey üretmişlerdir. Başkaldırma yetisini kaybeden bu toplulukların, epistemik ve ontolojik istibdattan kurtulma noktasında acaba kaç yıl çölde dolaşması gerekmektedir? Hangi çöl, bu derece köleleşmiş, değerlerini sömürgecilere kurban etmiş, şehre herhangi bir kapısından girmeyi bırakın, şehri dahi unutmuş bu toplumları kabul edebilir? Sanırım köleleşmiş toplumları kabul edecek yegâne çöl, varoluşsal iddiasını yitirerek darmadağın olmuş kalplerindedir.
Kaynakça ve İleri Okumalar
İbn Haldun, Mukaddime, çev. Süleyman Uludağ, Dergah Yayınları, 2020.
Muhammed Abid el-Cabiri, İbn Haldun’un Düşüncesi: Asabiyet ve Devlet, Mana Yayınları, 2018.
Muhsin Mehdi, İbn Haldun’un Tarih Felsefesi, ed. Dr. Mehmet Yılmaz Akbulut, Vakıfbank Kültür Yayınları, 2022.
Ümit Hassan, İbn Haldun: Metodu ve Siyaseti, ed. Taşkın Taş, Doğu Batı Yayınları, 2019.
Kadir Canatan, İbn Haldun: Batı-Dışı Bir Sosyal Bilim İmkânı, Pınar Yayınları, 2019.
Allen James Fromherz, İbn Haldun: Hayatı ve Dönemi, Ketebe Yayınevi, 2018.
Büşra Yurtalan, İbn Haldun’un Asabiyet Teorisinin Harici Düşünce Üzerinde Yansımaları, e-Makalat Mezhep Araştırmaları Dergisi 10 / 1 (Haziran 2017): 237-257.
Behçet Batur, İbn Haldun’un Asabiyeti: Bir Kavramın Sosyolojik İzdüşümleri, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi , (46) , 152-161.
Büyük insanlık kalabalığının tarih boyunca boy gösterdiği tutuculuğun en çok sanat olayı bahsinde ortaya çıktığı bilinmektedir. Yobazlar bazen sanatın herhangi bir dalını kullanarak öteki türlerine ve tiplerine muhalefet ederken bazen de doğrudan doğruya herhangi bir sanat dalını yasaklamaya, karalamaya, kötülemeye çalışarak icraatlarını sürdürmüşlerdir. Bu tutumun en vahim yanı kanaatimce din kisvesi altında yapılmış olmasıdır; en tehlikeli hali de budur.
İyilik postunda açık, aleni kötülük yapılmaktadır:
Çünkü iyinin ölçütü, kapitalist düzende “refah ve huzur” içinde yaşayabilmek, yeryüzünde cenneti kurmak olarak belirlenmiştir…
Çünkü iyilik, ölümden ve ölüme hazırlayacak olan her türlü ilkeden arınmak olarak tanımlanmıştır…
Çünkü iyilik, bilinmeyen zamana ve tahmin edilemeyen bedele teslim edilemeyecek kadar mülk edinilmiştir…
Bir akıl tutulması… Bir çarpık ve manipüle edilmiş zihin yapısı… Model paradigmanın değişmezliğine iman edilmesi… Küresel tahakküme karşı durmanın yolunun onun dışında kalarak, yani nehrin suyundan bir avuç içerek veya hiç içmeyerek mümkün olabileceğinin umursanmayıp paradigma içi muhalefetin benimsenmesi ve nehrin suyundan içildikçe içilmesi… Nehrin suyundan bolca içtikleri için dizlerinin bağı çözülenlerin Calut’un mağlup edilemeyeceğine inanması…
“(Nehirden çokça içenler) ‘Bugün bizim Calut’a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok’ dediler” (Bakara, 2/249) Demek ki zulmedenler ve onların yandaşları o nehirden tıka basa içmişler. Calut adına ve ondan korkarak…
‘Ölüm fikri’ ile ‘dünyevîleşme’ arasında doğrudan bir ilişki vardır. Dünyevîleşme, ölümü unutmanın, ahiret yokmuş gibi yaşamanın diğer adıdır. Dünyevîleşme zilletinden kurtulmanın önemli bir imkânı, ölüm üzerine tefekkür etmektir.
İbn Haldun’un Düşüncesinde Asabiyet
İbn Haldun’un Mukaddime adlı eseri, giriş niteliğinde bir metin olması hasebiyle girişi olduğu kapsamlı çalışmanın anlaşılması noktasında bir kılavuz olarak değerlendirilebilir. İbn Haldun, Kitabu’l-İber adlı geniş hacimli tarih eserine giriş yaparken, öyle olacak ki konu konuyu açmış ve Mukaddime adlı bir giriş çalışmasına göre oldukça geniş hacimli bu eser ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi İbn Haldun’un yaşam serüvenine göz gezdirildiğinde rahatlıkla anlaşılabilir.
Bu bereketli tecrübe sürecine ilmi anlamda meraklı kişiliği de eklenince gerek hadis, fıkıh, felsefe, kelam ve tasavvuf gibi sistematik ilimlerde, gerekse mantık, dil gibi alet ilimlerinde hatırı sayılır bir tahsil yelpazesine sahip olmuştur. Bütün bunları heybesine doldurmakla kalmamış, bu birikimi Mukaddime’nin başından sonuna kadar farklı bölümlere serpiştirmiştir.
İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserini üzerine kurguladığı üç temel kavramsallaştırma vardır. Bu kavramsallaştırmalar; ümran ilmi, tavırlar nazariyesi ve asabiyettir. İbn Haldun’un ümran ilmini kuruş sebebi yukarıda bahsettiğimiz meraklı kişiliğiyle yakından ilgilidir. Mukaddime’nin başında geniş bir kritiğini yaptığı tarih anlatısı geleneğini aşmak isteyen İbn Haldun, çareyi ilm-i ümran’ı kurarak bulmuştur. Bir bilimde yeni bir metodu hâkim kılmak, kendinden önceki bütün metodolojik girişimlerle hesaplaşmış olmayı gerektirir. Aksi takdirde aynı hedefe taklit edilmiş ve farklı şekilde adlandırılmış bir yöntemle ilerlemek, bunu insanların teveccühüne sunmak, entelektüel anlamda derinliği olmayan bir uğraştır. İbn Haldun bu durumun oldukça farkındadır. Bundan dolayı kendisinden önceki tarih anlatım yöntemine yapısal bir eleştiri yaparak önerdiği yöntemi inşa etmeye başlamıştır. Ona göre kendisinden önceki tarih anlatımı, olguları olduğu gibi aktarmaktadır. Önceki tarihçiler, olguların nedenselliğine, arka planına, diğer olgularla bağlantısına ve gerçekleşen olgunun temel dinamiklerine veya olgular zincirini inşa eden yasalılığa vurgu yapmamaktadır. Ümran ilmi ise bütün bu eksiklikleri kapatmak, hatta var olan tarih anlatım yöntemini değiştirmek için kurulmuştur.
İbn Haldun’a göre ümran ilmi toplumların değişimini, gelişimini ve yapılaşma sürecini açıklayabilmektedir. Kurulan bu yeni tarih aktarım perspektifinin açıklama gücünü tartışmak bir kenara bırakılırsa bu yeni bakış açısının, toplumu, olayları tek boyutlu yaşayan bir yapı olmaktan çıkardığı aşikârdır. Ümran ilmi sayesinde toplumun, belirli olayları yaşayan, ardından başka belirli olayları yaşayan ve bunun sürekli olarak devam ettiği doğrusal bir tarih sürecini tecrübe etmediği anlaşılmıştır. İbn Haldun, toplumu, inşa etme sürecine hazırlanan, inşa eden ve inşa etme sürecine hazırlanan başka bir kavim tarafından tarih sahnesinden silinmeyi bekleyen veya silinmeyip yeni inşa sürecine dahil edilen bir yapı olarak alımlamıştır. Bunu yaparken; toplumu, hadari-bedevi olmak üzere birbirine zıt iki kutba ayırarak değerlendirmiştir. Bu ayrımın temel sebebi; çölde (bedevi) ve şehirde (hadari) yaşayan insanların karakteristik özelliklerinin tarihin oluşum sürecinde çok büyük etkiye sahip olmasıdır.
Bedevi, çölde yaşayan, geçimini kendi sağlayan, doğa olaylarına karşı direnci kuvvetli olan ve bir arada yaşamanın şart olduğuna inanan insanı tanımlar. Hadari ise şehirde yaşayan, geçiminin büyük kısmını elde ettiği gelirle sağlayan, doğa olaylarına karşı -insan yapımı önlemlere alışmış olması hasebiyle- dayanıksız olan ve dağınık da yaşanabileceğine inanan insanı tanımlamaktadır. İbn Haldun, geleneksel Arap kabilesi üzerine inşa ettiği anlatısında bedevileri, asabiyet duyguları güçlü olan toplumsal bir grup olarak tanımlamasına karşın; hadarileri, asabiyet duygularını kaybetmek üzere olan veya kaybetmiş bir yapı olarak konumlandırmıştır.
Asabiyet, literal anlamıyla soy bağı veya kan bağı demektir. Ancak bu, sözlüklerde böyle olmasına karşın İbn Haldun’un düşüncesinde -Mukaddime’de kullanılan birçok kavram gibi- başka yerde, başka kelimelerle kullanılmasına göre farklı anlamlar kazanmaktadır. Bu İbn Haldun’un tanım zemininin esnek olmasının bir getirisidir. Mukaddime’nin bazı yerlerinde akrabalık duygusu olarak birincil anlamıyla kullanılan asabiyet kelimesi, başka yerlerde bir topluluğu harekete geçiren temel motivasyon olarak kullanılmaktadır. Belirtilen bu son anlam dikkate alındığında kanaatimce daha kapsamlı bir açıklamaya ulaşılmaktadır. Çünkü İbn Haldun bu kelimeyi daha çok bir topluluğun mülkü yani devleti elde etme arzusuna olan bağlılığı anlamında kullanıyor görünmektedir. Buradan hareketle ümran ilminin temel açıklayıcı kavramının asabiyet olduğu açığa çıkmaktadır.
İbn Haldun’a göre devleti halk oluşturur. Devleti organik bir yapı olarak düşünen İbn Haldun, tavırlar nazariyesi temelinde öncelikle bir topluluğun devletleşmek için ceberut olup gücü elde etmesi gerektiğini, daha sonra otoriteyi sağladığını, devletin devamlılığı sağlandıkça halkın refaha kavuştuğunu, sonrasından hoşgörü ve barış ortamıyla iyice yumuşayan halkın israf sürecine muhakkak gireceğini söylemiştir. Nihayetinde der İbn Haldun, israfa düşen toplumlar kendilerinden daha güçlü kavme yenilip mülkü onlara kaptırırlar. Çünkü devlet de tıpkı bir insan gibidir. Doğar, büyür ve ölür. Devleti kuracak topluluk, topluluklar içerisinde asabiyeti en kuvvetli olan topluluktur. Asabiyet, Resulullah zamanında mü’minler arasında din temelinde iman bağı ile sağlanabilmekteydi. Allah Resulü’nün vefatıyla birlikte dine bağlılığın sürekli olarak azalmasıyla sonraki dönemlerde asabiyet, ilk ve organik bağ olan akrabalık bağıyla sağlanabilmektedir. Çünkü İbn Haldun’a göre bir insanın diğer insanlarla koşulsuz ve güven içinde dayanışmasının en doğal yolu akrabalık bağıdır. Bedevi kabilelerde akrabalık temelli asabiyet güçlü olduğu için onlar mülk elde etmek için harekete geçtiklerinde hadarilerin sahip olduğu mülkü ele geçirirler. Çünkü çölün sert ve haşin doğasını hep beraber kendileri için terbiye etmişlerdir. Dolayısıyla mülkü ele geçirmek bundan daha kolaydır. Ayrıca onların kaybedecekleri hiçbir şeyi yoktur.
Bedeviler göçebe topluluklardır. Bir yerde konakladıklarında saldırıya uğrasalar dahi o yeri hemen terk edip başka bir yere yerleşirler. Bir yeri ele geçirmek istediklerinde ise daha önce bulundukları mekânı tamamıyla gerisinde bırakıp orada yaşamaya hazırlanırlar. Çünkü bulundukları mekânı sadece yaşamlarını devam ettirebilmek temelinde kullanmışlardır. Mekânın dönüşümü için inşa etme sürecine girmeyi gündemlerine hiç almamışlardır. Kalıcı sanatsal eserler yapmadıkları için mekânla manevi bağ kurmaya fırsat bulamayıp şartlar değiştiğinde başka yere göç etmişlerdir. Hadarilerde ise bu durum tam tersidir. Elde ettikleri mal ve mülkü terk edemezler. Dünyaya dört elle sarılmışlardır ve kapıldıkları rehavet, onları tehlikelere karşı beraber dayanışma iradesinden yoksun bırakmıştır. Dolayısıyla asabiyetleri erimiş, tükenmiştir. Artık kendilerini alt edecek asabiyeti güçlü bir topluluğu beklemektedirler. Bu bedevi topluluk mülkü ele geçirdiğinde dilerse şehri yıkıp yerine yenisini yapar ve o şehrin halkını sürgün eder, dilerse o şehri tekrardan inşa etmez ve halkını sürgün etmeyip otoritesi altında yaşamaya mahkûm eder. Hizmetkâr haline gelen mağlup halk, yavaş yavaş başkaldırma yeteneğini yitirir ve köleleşir.
İbn Haldun, köleleşerek yönetilmeye alışmış toplulukların asabiyetlerini kaybettiklerini söyler. Onlar yönetmeye asla talip olamazlar. Çünkü mağlup olanlar galipleri taklit ederler. Öykündükleri insanları taklit ettikçe onlara benzerler ve kendileri gibi olduklarını düşündükleri bu insanlara baş kaldırmayı mümkün görmemeye başlarlar. İbn Haldun bu noktada Hz. Musa’nın Firavun’un sultasından kurtulan kavmi İsrailoğullarını örnek olarak verir. İsrailoğulları Mısır’dan çıktıktan sonra Hz. Musa ile Allah’ın emri gereği Kudüs önlerine gelmişlerdi. Hz. Musa onlara Allah’ın o şehre girmelerini emrettiğini söylediğinde onlar, Kudüs’te bulunan halkın oradan çıkmadan kendilerinin oraya giremeyeceklerini ifade etmişlerdi. Hatta bununla da kalmayıp küstahça Hz. Musa’ya Rabbiyle birlikte gidip savaşmalarını söylemişlerdi. İbn Haldun, bunun sebebini, İsrailoğulları’nın ceberut ve zalim olan Firavun’un egemenliği altında yetişmiş olmalarına bağlar. İsrailoğulları her gün sırtlarına yedikleri kırbaçlarla asabiyetlerini kaybetmişlerdir. Aç, susuz ve ademoğluna insan olduğunu unutturacak derecede ağır şartlarda çalıştıkça birbirlerine olan bağlılıklarını kaybeden İsrailoğulları, yalnızca bir gün daha fazla yaşayabilme umuduna bağlanmışlardır. Dayanışma, onlar için aynı taşa omuz vermenin dışında tamamıyla unuttukları bir değer olmuştur. Dolayısıyla zalim bir topluluğa karşı beraberce direnme yetisini tamamen yitirmişlerdir. Bunun neticesinde de kendi sorumlulukları olan şehre girme ameliyesini Rablerine ve peygamberlerine devretmişlerdir. Nihayetinde Allah’a ve resulüne bu başkaldırıları cezasız kalmamıştır ve kırk yıl boyunca çölde dolaşmaya mahkûm edilmişlerdir.
Her yirmi yılda bir nesil değişir. Ancak bir neslin değişmesi asabiyetin tekrardan kazanılması için yeterli değildir. Çünkü ilk yirmi yılda yetişen yeni nesil, kendilerinden önce doğmuş olan tecrübeli kişilerle iletişime geçtiklerinde, onlarda tamamen silinmemiş olan köle ruhluluğu temaşa eder. Bu köle ruhluluktan etkilenmeleri bir önceki nesle göre daha azdır. Fakat tam anlamıyla özgür ruhlu bir şahsiyet olmanın önünde engeldir. Zaman ilerledikçe çöl şartlarına göğüs geren yeni nesil, dayanışma zorunluluğuyla birbirine daha çok bağlanır ve köle ruhluluk iyice silinmeye başlar. İkinci yirmi yıl geçtiğinde ve tamamıyla iki nesil değiştiğinde asabiyet tekrardan elde edilir. Asabiyetini yeniden elde eden İsrailoğulları bu sefer şehre yani Kudüs’e Allah’ın emri gereği istedikleri kapıdan girebilirler ki girmişlerdir de. İşte İbn Haldun’un tam olarak kastettiği budur.
İbn Haldun’un asabiyet etrafında ördüğü tarih anlatısı yöntemi, onun tarih felsefesinin öncüsü olarak kabul edilmesi noktasında oldukça önemlidir. Asabiyeti toplumsal yasa tespitinde açıklayıcı bir kavram olarak konumlandıran İbn Haldun, Kur’an kıssaları ve Müslümanların tarihi de dahil olmak üzere tarihsel gelişmeleri bu paradigma içerisinde yorumlamıştır. Hz. Musa’nın kavminden Hz. Ali-Muaviye çatışmasına, oradan da kendi yaşadığı döneme kadar gerçekleşen siyasi ve sosyal gelişmeleri açıklamada temel bir kavram olan asabiyet, çoğu yerde isabetli yorumlar yapılmasını sağlamıştır. Buna karşın isabetli yorumlara imkân vermeyen hadiseler de yaşanmıştır. Fakat daha önce belirttiğimiz gibi bu noktada İbn Haldun, asabiyet temelli açıklama paradigmasından vazgeçmek yerin,e ona farklı anlamlar yüklemiştir. Bugün bu, çelişkili bir tutum olarak değerlendirilebilir. Ancak İbn Haldun’un bir anlamda kullandığı bir kavramı farklı bir anlamda kullanmayacağına dair bir iddiasının olmadığı düşünülürse bu hiç de çelişkili olmaz. Çünkü kanaatimce sistemin kurucusu olan İbn Haldun’un temel amacı kavramların anlamını sabitlemek değil; olguların temelinde bulunan toplumsal yasalılığı, diğer bir deyişle tarihin yasalarını keşfetmektir. Nitekim keşfettiği bu yasalar günümüzü okuyabilmek noktasında önemli katkılar sağlayabilmektedir.
Yazıyı tamamlarken, Müslüman dünyanın uzun yıllardır ontolojik ve epistemolojik anlamda sömürgeci Batı tarafından kimliksizleştirildiği düşünüldüğünde, İbn Haldun’un mağlupların galipleri taklit ettiği tespitinin sömürgeyi çözümlemek noktasında bize katkı sağlayabileceğini ifade etmek gerekir. Dahası sadece Müslüman dünya değil; tüm dünyanın Amerikan kültürü temelinde küresel bir köye dönüştüğü göz önüne alındığında, başkaldırma asabiyetinin yitirilmesinin sonuçlarını idrak etmek kolaylaşmaktadır. Sömürgeci Batı dışı toplumlar hem fiziksel anlamda hem zihinsel anlamda köleleştirilmişlerdir. Onlardan daha iyi üretemeyeceğine, onlardan daha iyi düşünemeyeceğine ikna edilmişlerdir. Köleleştirilen, köleleşmeye alışan toplumlar, İbn Halduncu tabirle asabiyetlerini yitirmişlerdir. Zihinsel anlamda kavramsal ve kuramsal ithal nesnesine dönüşen sömürge toplumları, kaçınılmaz olarak kendisini sömürenlere öykünmeye başlamış, hatta sömürgecileri sömürgecilerden daha iyi temsil etmek için politikalar, kuruluşlar ve daha birçok şey üretmişlerdir. Başkaldırma yetisini kaybeden bu toplulukların, epistemik ve ontolojik istibdattan kurtulma noktasında acaba kaç yıl çölde dolaşması gerekmektedir? Hangi çöl, bu derece köleleşmiş, değerlerini sömürgecilere kurban etmiş, şehre herhangi bir kapısından girmeyi bırakın, şehri dahi unutmuş bu toplumları kabul edebilir? Sanırım köleleşmiş toplumları kabul edecek yegâne çöl, varoluşsal iddiasını yitirerek darmadağın olmuş kalplerindedir.
Kaynakça ve İleri Okumalar
İbn Haldun, Mukaddime, çev. Süleyman Uludağ, Dergah Yayınları, 2020.
Muhammed Abid el-Cabiri, İbn Haldun’un Düşüncesi: Asabiyet ve Devlet, Mana Yayınları, 2018.
Muhsin Mehdi, İbn Haldun’un Tarih Felsefesi, ed. Dr. Mehmet Yılmaz Akbulut, Vakıfbank Kültür Yayınları, 2022.
Ümit Hassan, İbn Haldun: Metodu ve Siyaseti, ed. Taşkın Taş, Doğu Batı Yayınları, 2019.
Kadir Canatan, İbn Haldun: Batı-Dışı Bir Sosyal Bilim İmkânı, Pınar Yayınları, 2019.
Allen James Fromherz, İbn Haldun: Hayatı ve Dönemi, Ketebe Yayınevi, 2018.
Büşra Yurtalan, İbn Haldun’un Asabiyet Teorisinin Harici Düşünce Üzerinde Yansımaları, e-Makalat Mezhep Araştırmaları Dergisi 10 / 1 (Haziran 2017): 237-257.
Behçet Batur, İbn Haldun’un Asabiyeti: Bir Kavramın Sosyolojik İzdüşümleri, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi , (46) , 152-161.
İlgili Yazılar
Kaçıncı Sanattır Müzik
Büyük insanlık kalabalığının tarih boyunca boy gösterdiği tutuculuğun en çok sanat olayı bahsinde ortaya çıktığı bilinmektedir. Yobazlar bazen sanatın herhangi bir dalını kullanarak öteki türlerine ve tiplerine muhalefet ederken bazen de doğrudan doğruya herhangi bir sanat dalını yasaklamaya, karalamaya, kötülemeye çalışarak icraatlarını sürdürmüşlerdir. Bu tutumun en vahim yanı kanaatimce din kisvesi altında yapılmış olmasıdır; en tehlikeli hali de budur.
Bu Dünyada Yeteri Kadar Acı Yok mu?
İyilik postunda açık, aleni kötülük yapılmaktadır:
Çünkü iyinin ölçütü, kapitalist düzende “refah ve huzur” içinde yaşayabilmek, yeryüzünde cenneti kurmak olarak belirlenmiştir…
Çünkü iyilik, ölümden ve ölüme hazırlayacak olan her türlü ilkeden arınmak olarak tanımlanmıştır…
Çünkü iyilik, bilinmeyen zamana ve tahmin edilemeyen bedele teslim edilemeyecek kadar mülk edinilmiştir…
Meğer İsrail Gazze’nin Dışında Hemen Her Yeri İşgal Etmiş
Bir akıl tutulması… Bir çarpık ve manipüle edilmiş zihin yapısı… Model paradigmanın değişmezliğine iman edilmesi… Küresel tahakküme karşı durmanın yolunun onun dışında kalarak, yani nehrin suyundan bir avuç içerek veya hiç içmeyerek mümkün olabileceğinin umursanmayıp paradigma içi muhalefetin benimsenmesi ve nehrin suyundan içildikçe içilmesi… Nehrin suyundan bolca içtikleri için dizlerinin bağı çözülenlerin Calut’un mağlup edilemeyeceğine inanması…
“(Nehirden çokça içenler) ‘Bugün bizim Calut’a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok’ dediler” (Bakara, 2/249) Demek ki zulmedenler ve onların yandaşları o nehirden tıka basa içmişler. Calut adına ve ondan korkarak…
Ölüm Üzerine Tefekkür
‘Ölüm fikri’ ile ‘dünyevîleşme’ arasında doğrudan bir ilişki vardır. Dünyevîleşme, ölümü unutmanın, ahiret yokmuş gibi yaşamanın diğer adıdır. Dünyevîleşme zilletinden kurtulmanın önemli bir imkânı, ölüm üzerine tefekkür etmektir.