Toplumsal düşünce tarihimizde devleti ve toplumu ele alan iki düşünürümüzden biri Farabi, diğeri de İbn Haldun’dur. Bu iki teorisyen de devlet başta olmak üzere siyasal ve toplumsal olgulara farklı açılardan yaklaşmışlardır. İlki teorik ve normatif bir çerçevede devletin nasıl olması gerektiğine odaklanırken, ikincisi daha çok betimleyici ve açıklayıcı bir çerçevede devletin ne olduğunu araştırmıştır. Başka bir deyişle Farabi bir ideolog olarak devleti inşa ederken, İbn-i Haldun bir bilim adamı olarak devleti olduğu gibi ele almaya ve anlatmaya çalışmıştır. Bununla birlikte İbn-i Haldun zaman zaman kendi görüşlerini de beyan etmiş ve ideal olarak devletten ne anladığını ifade etmeye çalışmıştır. Burada söylemek istediğimiz şey, onun temel yaklaşımının Farabi’den farklı olmasıdır. İbn-i Haldun, felsefi olarak Aristocu ve Platoncu gelenekten ziyade, daha çok günümüz sosyal bilim insanlarına ve yaklaşımlarına yakın bir yerde durmaktadır. Amacı, devleti olduğu gibi anlamak ve açıklamaktır. Bu yazımızda biz onun devlete ilişkin yaklaşımlarını bazı sorular çerçevesinde ele almaya çalışacağız.
1- Devlet Nedir ve Neden Zorunludur?
Devlet ya da onun deyimiyle “Mülk”, İbn-i Haldun düşüncesinin en temel kavramlarından birisidir. “Mülk, sözlükte sahip olmak ve tasarrufta bulunmak manasına gelir. Melik ve malik (hükümdar) ise sahip ve mutasarrıf demektir. Burada mülkten maksat devlettir.” (2004:I/351). Onun siyaset ve siyaset sosyolojisine ait görüşleri, bu ana kavram etrafında biçimlenmiştir. Bu nedenle ünlü eseri “Mukaddime”de devletin doğası, türleri, riyaset ve devlet arasındaki fark, devletin doğuşu, temelleri, tavırları, devletteki mertebe ve unvanlar, devletin sınırları, devletin ömrü ve buna etki eden etmenler üzerinde uzun uzadıya durmuştur.
Ona göre devlet toplumsal bir zorunluluğun ifadesidir. Bu zorunluluğu o, şöyle ifade etmektedir: “Mülk, insan için tabiî bir mansıptır… insanlar için yaşamak ve var olmak, zaruri ihtiyaçlarını ve gıdalarını temin etmek üzere bir araya gelmeleri ve yekdiğerleriyle yardımlaşmaları sayesinde mümkündür. Bir ictimâ (toplumsal yaşam K.C.) meydana getirdikleri zaman, zaruret onları muameleye (ilişki ve etkileşime K.C.) ve ihtiyaçları gidermeye, her birinin ihtiyaç duyduğu şeye el atmaya ve muhtaç olduğu şeyi diğer birinin elinden çekip almaya davet eder. Çünkü hayvani tabiatta, birbirine saldırma ve zulmetme hususu mevcuttur. Öbürü ise, elindekini karşısındakine vermemek için mukavemet edecektir. Zira bu hususta beşeri kuvvetin gereği, gadap ve gururun icabı budur… İmdi, insanların yekdiğerine yönelttikleri tecavüzleri engelleyen bir hâkim olmadan kargaşa içinde bekaları ve yaşamları imkânsızdır. Bundan dolayı bir müeyyideye muhtaç olmuşlardır. Bu müeyyide, başlarındaki hâkimdir. Bu hâkim de beşerî tabiatın icabı olarak mütehakkim ve kahir olan meliktir.” (2004:I/417).
İbn-i Haldun, toplumsal yaşamı, hem ihtiyaçları karşılamak üzere iş birliği ve dayanışma, hem de insanların birbirlerinin haklarına karşı saldırı ve zulüm içinde yaşadıkları bir çatışma ortamı olarak karakterize etmektedir. Başka bir deyişle ihtiyaçlar, toplumsal yaşamın kurulmasına etki ederken, bu yaşamın devam ettirilmesi ancak devlet sayesinde mümkündür. Bu tür bir yaklaşım, kuramsal açıdan ilginç bir yaklaşımdır, çünkü o, bununla sosyolojide hem “denge” hem de “çatışma” kuramını birleştirmiş gözükmektedir.
İster bedevilik aşamasında olsun isterse hadarilik aşamasında olsun toplumda bir otorite zorunludur. Ancak bu iki toplum tipinde otoritenin doğası ve türü farklıdır. İlk aşamada riyaset (reis ya da başkan), ikinci aşamada ise devlet (hükümdar ya da sultan) vardır. “…reis, hâkimiyeti altındakilere ihsanda bulunmak ve kendileriyle zıdlaşmamak zorundadır. Reis, asabiyet halinin aksamaması, bunun sonucu olarak onun da onların da mahvolmamaları için böyle hareket etmeye mecburdur. Hâlbuki mülke ve kudrete dayanan siyasette siyasetçinin kahren menetme gücüne sahip olması gerekir.” (2004:I/367). Günümüz sosyolojisinin deyimleriyle ifade edecek olursak, göçebe toplumlarında başkanlık rızaya dayalı bir yaptırım gücüne (otoriteye) dayalı iken, yerleşik toplumlarda zor ve güce dayalı bir yaptırım biçimine ulaşmıştır. Demek ki devlet, daha çok yerleşik-hadari toplumlara özgü bir kurumdur.
2- Devletin Kuruluşunda Hangi Etkenlerin Rolü Vardır?
Devletin oluşumu, bazı şartlara ve etkenlere bağlıdır. İbn-i Haldun, devletin doğuşunda üç etkenin rolü olduğunu saptamıştır. İlk etken, sosyal bir niteliğe sahip olmakla birlikte gücü de içinde barındıran asabiyet faktörüdür. Bu konuda İbn-i Haldun’un temel önermesi şudur: “Asabiyetin nihai amacı, mülktür.” Mülk ile asabiyet arasındaki ilişkiyi şu şekilde ifade etmektedir: “Yekdiğerini himaye etme, müdafaa ve birlikte hak talep etme, asabiyet sayesinde mümkün olur. Müştereken yapılan her çeşit faaliyet için de durum budur.” (2004:I/349). “Asabiyet sahibi, herhangi bir rütbeye ve kademeye ulaşınca, onun üstündekini talep eder. İmdi o, bey (şef) ve rehber olma rütbesine ulaşır ve sonrada tagallüp ve kahr ile hükmetme imkânını bulursa, artık bunu bir daha terk etmez. Çünkü bu nefs için matlup ve makbul olan bir şeydir. Nefsin, buna tam olarak muktedir olması, metbû olmaya esas teşkil eden asabiyetten başka bir yoldan mümkün olmaz. O halde gördüğün gibi mülkî tagallüp asabiyetin gayesidir.” (2004:I/350).
Devletin oluşumunu ve doğuşunu İbn-i Haldun önemli oranda asabiyete dayandırmıştır. Asabiyet, bu bağlamda soya dayalı bir toplumsal güçtür.
Arkasında devlet kuracak kadar bir sosyal güce sahip olmayan bir kabile başkanı, bu işe kalkışmaz ve sadece kabile reisi olarak kalır. Ne zaman, başka kabileler ve topluluklar üzerinde egemenlik sağlayacak kadar sosyal bir güce erişirse, o zaman harekete geçer ve amacını gerçekleştirir.
Bazı hanedan mensupları için asabiyet olmadan da devlet kurmak mümkündür. “Bunun sebebi şudur: Bir asabiyet, birtakım milletlere ve nesillere karşı birçok galebeler ve üstünlükler elde etmiş, o asabiyet sahiplerinin hâkimiyetine destek olan uzak bölge ahalisinde onları benimseme ve kendilerine boyun eğme hali husule gelmiştir. Böyle bir asabiyete sahip olan bir şahıs kalkıp onlara gitse, mülkün karargâhı ve izzetinin doğduğu, geliştiği yeri bir tarafa bırakarak söz konusu uzak bölgelere varırsa, ora halkı onun etrafında toplanır.” (2004:I/376-377). Daha önce söylendiği üzere devlet kurmak, toplumsal bir tabana sahip olmayı gerektirir. Eğer bir topluluk daha önce egemen olmuş ve egemenliklerini başkalarına benimsetmiş ve sevdirmişse, böyle bir kabilenin devlet kurması soya dayalı bir asabiyet olmadan da mümkün olabilir.
Asabiyet (toplumsal güç), devletin kurucu bir unsurudur. Fakat devlet kurulup oturduktan ve işler yoluna girdikten sonra asabiyete gerek kalmaz. Başlangıçta bir kabilenin ya da hanedanın egemenliğini kabul etmek zor gelse de sonraki bir aşamada insanlar işin başını unutur, tutumları değişir ve hatta ona itaat etmek bir inanç haline gelir: “… hanedan mensuplarına boyun eğmek ve teslimiyet göstermek dini bir inanç haline gelir, halk hanedan mensupları ile beraber olanların (iktidarı, hakimiyeti ve) işi için, tıpkı imanî akideler üzerine savaştıkları gibi savaşırlar. Bu takdirde hanedan mensupları (iktidarları ve) işleri hususunda büyük ölçüde asabiyete ihtiyaç duymazlar. Daha doğrusu, o hanedana itaat etmek Allah’tan gelen değiştirilemez ve aksi düşünülemez (ilahi) bir ferman gibi telakki edilir.” (2004:I/374).
Devletin kuruluşunda etkili olan ikinci faktör, din faktörüdür. Din, asabiyet kuvvetine ek olarak devletin aslındaki kuvvetini daha da artırır. “Dini renk, asabiyet sahipleri arasında mevcut olan rekabeti ve hasedi ortadan kaldırır, yönleri sadece Hakk’a çevirir. Bunun neticesinde, durumları hakkında kendileri için ileriyi görme hali hâsıl oldu mu, artık önlerinde hiçbir şey duramaz, çünkü hedef birdir, aynı şeyi herkes müsavi surette istemekte ve onun için canlarını da feda etmektedir ele geçirmeyi istedikleri hanedanlık mensupları ve devlet tebaası onlardan kat kat fazla olsa bile, bunların, batıl sebebiyle maksatları yekdiğerine zıddır (zira hak birleştirir, batıl dağıtır).” (2004:I/378).
Din bağına dayalı bir toplumsal birliktelik ve güç, devletin gücünü artırdığı gibi, devletin sınırlarını ve egemenlik alanlarını da genişletir. “Bunun sırrı ve hikmeti şudur: Kalpler, batıl heva ve heveslere, dünya meyline çağrılırsa rekabet hâsıl olur, ihtilaflar yaygınlaşır. Hakk’a döndürülür, batılı ve dünyayı reddeder ve Allah’a yönelirse, cihetleri (ve gayeleri) birleşir, rekabet ortadan kalkar, ihtilaf azalır, yardımlaşma ve dayanışmanın güzel bir şekli ortaya çıkar, bu husustaki kelimenin (ve işbirliğinin) sahası genişler, bu suretle devlet büyümüş olur.” (2004:I/378).
Üçüncü ve son olarak, İbn-i Haldun devletin kuruluşunda ekonomik refahın önemli bir rol oynadığına değinir. “Bir kabile için mülk ve refah hâsıl olunca, nüfus, nesil ve cemaat artar, asabeler çoğalır, azatlılarını ve taraftarlarını da çoğaltmış olurlar. Onların nesilleri böyle bir refah ve nimet havası içinde yetiştirilmiş olur. Bu sebeple, sayıları bir kat daha artmış, kuvvetlerine de kuvvet katmış olurlar. Zira bu takdirde asabelerin çok oluşunun sebebi adedin fazla olmasıdır.” (2004:I/398).
Kuruluş teorileri açısından bir değerlendirme yaptığımızda İbn-i Haldun devleti tek bir faktörle devleti izah etmez. Devleti oluşturan en az üç faktör sayar ve bunu belirli sosyolojik ve mantıksal argümanlarla temellendirir. Öte taraftan sadece kurucu faktörlere değil, engelleyici faktörlere de yer verir.
3- Devletin Oluşumunu Engelleyen Etkenler Nelerdir?
İbn-i Haldun, devletin kurucu etkenlerini belirlediği gibi devletin oluşumuna engel olan etkenleri de belirlemeye çalışmıştır. Bunlar içinde önemli bulduğu etkenlerden biri, çok sayıda kabileler ve çeşit çeşit cemaatlerin bulunduğu topraklarda sağlıklı bir devletin kurulmasının zor olmasıdır. “Bunun sebebi görüş ve arzulardaki ihtilaftır. Hanedanlık dâhilindeki (inancın) ve temayülün ardında ona karşı direnen bir asabiyet mevcuttur. Bu yüzden, asabiyete dayansa bile, devletle ilgili faaliyetlerin yekdiğerinin ayağına çelme atmasına ve her vakit devlete başkaldırılmasına sık sık rastlanır. Zira devlet dâhilindeki asabiyetlerden her biri, kuvvetin ve mukavemet etme kudretinin kendisinde mevcut olduğunu zanneder.” (2004:I/386).
Bir başka etken, refahın oluşması ve kabile mensuplarının nimetlere dalmaları durumunda asabiyetin mülk haline gelmesine engel olmasıdır. İbn-i Haldun’a göre refah, asabiyet bağının çözülmesine neden olur ve devleti kuracak olan gücü ortadan kaldırır. Bir taraftan refahı devletin kurucu unsuru olarak görmesi, diğer yandan da engelleyici bir mekanizma olarak incelemesi bir çelişki gibi görünmektedir. Ancak İbn-i Haldun burada asabiyetin refahı kullanma biçiminden bahsetmektedir. Eğer asabiyet sahipleri, devlet kurma sürecinde refahı devletin değil de, kendi yaşam standartlarını yükseltmek ve asabiyet bağını kıracak biçimde kullanılırsa bu durumda refah yıkıcı olur. Tersi durumda ise refah devletin gücüne güç katar.
Asabiyetin gücünü kıracak ve dolayısıyla devletin oluşumunun önüne geçecek bir faktör daha vardır. O da kabilenin başkasına boyun eğmesi ve onun karşısında alçalmasıdır. Bu durum hem bir gösterge (sonuç) hem de bir engel oluşturmaktadır: “Mezellet (alçalma K.C.) ve inkiyad (boyun eğme K.C.) asabiyetin sertliğini ve keskinliğini kırar. Zaten kabile mensuplarının içinde bulundukları zillet ve boyun eğme hali, asabiyeti kaybetmiş olmalarının bir delilidir. Zira kendilerini müdafaa etmekten aciz kalmadıkça, zilletten hoşlanır hale gelmezler. Bu yüzden bunların, mukavemet ve mutalebeden (yeni haklar talep etme durumundan) da aciz kalacakları açıktır.” (2004:I/352).
4- Ne Tür Devletler Ayırt Edilebilir?
Devletin türleri konusunda İbn-i Haldun farklı kriterler kullanmaktadır. Devleti egemenlik gücüne göre ikiye ayırmaktadır: Tam bağımsız ve yarı bağımsız devlet (ya da eksik devlet). Ona göre eğer bir devlet tebaası üzerinde tek başına bir hâkimiyet kurmuşsa, vergileri topluyor, elçiler gönderiyor, sınırlarını bizzat kendisi koruyor ve başka bir ülkeye boyun eğmiyorsa, o bağımsız ve tam bir devlettir. Yok, eğer bu özelliklerden birini veya birkaçını taşımıyorsa yarı bağımsız ya da eksik devlettir (2004:I/418).
Bir başka ayrımı, yönetim biçimine ve devlet siyasetine göre yapmaktadır. Buna göre dört çeşit devlet ve devlet siyasetinden bahsetmektedir. Dinî siyaset, Allah’ın gönderdiği ve peygamberin tebliğ ettiği kurallara göre yapılır, bu siyasetin faydası hem dünyevi hem de uhrevidir. İkinci tür siyaset, akli siyasettir. Bu siyaset sadece dünyevi bir fayda sağlar. Bunun ötesinde akli siyasetin iki şekli vardır. Bazen akli siyasete göre yönetilen ülkede hükümdarın ve ailesinin menfaatleri esas alınır, bazen de hükümdar halkın çıkarına göre hareket eder. İbn-i Haldun’a göre ister Müslüman olsun ister kâfir olsun âlemdeki bütün hükümdarlar kendi çıkarlarına göre siyaset yaparlar. Son olarak İbn-i Haldun, “siyaset-i medeniye” diye bir başka siyaset türü daha ayırt eder. Eflatun’unun “Devlet”inde ve Farabi’nin “Medinetu’l Fazıla”sında önerdiği ideal devlet bu kategoriye girmektedir. Bu siyaset toplumsal bir gerçeklik olarak var olan bir şey değil, olması gerekene işaret eden bir siyasettir. Bu bakımdan gerçeklik değeri olmayan ütopik bir hülyadır (2004:I/571-572).
İbn-i Haldun, tüm bu siyaset ve devlet biçimlerini saymakla kalmaz. O, bu konuda kendi görüş ve yargılarını da bildirmekten çekinmez. Ona göre dinî siyaset hepsinden üstündür. Çünkü bu siyaset insanların hem dünyevi hem de uhrevi çıkarlarını gözetmektedir. Oysa diğer devlet şekilleri, bu çıkarları güvence altına almaktan uzak düşmektedir. Akli siyasetin halkçı biçimi halkın çıkarlarını dikkate almakla diğerlerinden daha üstün olmakla birlikte, bu siyaset insanların sadece dünyevi çıkarlarına odaklanmıştır.
İbn-i Haldun’a göre işleyiş halindeki bir devletin temelini asker ve para oluşturur. Hanedanlıkta görülen olumlu ya da olumsuz gelişmelerin keyfiyeti bunlarla bağlantılıdır. “Bilmek gerekir ki, mülk iki esas üzerine bina kılınmıştır. Bir mülkte bu iki esasın mevcudiyeti zaruridir. Birincisi asker ve ordu tabir edilen şevket ve asabiyettir. İkincisi, bu ordunun ayakta durabilmesi ve mülkün ihtiyaç duyduğu ahvalin (ve devletin temel masraflarının) görülebilmesi için lüzumlu olan mal ve paradır.” (2004:I/558).
5- İbn-i Haldun’un Devlet Görüşü Nasıl Bir Felsefeye Dayanır?
İbn-i Haldun, devletin gelişimini ele alırken, devletlerin de şahıslar gibi doğal ömürlerinin olduğu varsayımından hareket etmektedir. Bu anlamda devletin gelişmesi konusunda onun görüşü, “organizmacı” bir görüştür.
Nasıl insanın tabii bir ömrü varsa devletinde tabii bir ömrü vardır. “Devletlerin (hanedanlıkların ve sülalelerin) ömürleri de, her ne kadar kıranlara göre değişmekte ise de, ekseriya üç neslin ömrünü aşmaz… Söz konusu üç neslin ömrü 120 senedir, nitekim izah edilmişti. Devletler ve hanedanlar bu ömrü aşağı-yukarı geçmezler. Biraz evvel veya sonra olabilir ama takriben devletin ömrü budur… Devletin bu ömrü bir şahsın ömrü mesabesindedir. Şahıs, “duraklama yaşı”na (sinn-i vukuf) kadar ziyadelik gösterir. Sonra “dönüş yaşı”na (sinn-i rucu) yüz tutar. (Sinn-i vukuftan evvel de sinn-i neşv ü nema vardır.)” (2004:I/392-394). Görüldüğü gibi insanın bedensel ve ruhsal gelişimine benzer şekilde, devlet yaşamında da bazı aşamalar saptamaktadır.
İbn-i Haldun’un, insan ömrü ile devletin ömrünü birebir karşılaştırması ve bunları rakamlara bağlaması, çeşitli tartışmalara sebep olmuştur. Burada iki noktaya dikkat edilmelidir. İlk olarak İbn-i Haldun, her ne kadar bazen kesin iddialarda bulunsa da sürekli olarak bunun istisnaları olduğunu da söylemiş ve şartlı ifadelerle bu iddialarını kayıtlamıştır. İkinci olarak onun hesaplamaları, hangi olguları karşılamaktadır, buna iyi dikkat etmek gerekiyor. İbn-i Haldun, “devletin ömrü” derken, bununla büyük bir ihtimalle soyut anlamda bir devlet kurumunu değil, “hanedanlık”larla sınırlı devletin içini dolduran iktidarları kastetmektedir. Nitekim konuyu üç nesile bağlı olarak ortaya koyması, bu şekilde bir anlamayı destekler niteliktedir.
İbn-i Haldun, “kuruluş”, “gelişme” ve “yaşlanma” olarak devletin geçirdiği üç aşamayı üç kuşakla eşleştirerek ele almaktadır:
“Bir devletin ve hanedanın ömrü, ekseriya üç nesli aşmaz, dememizin sebebi de şudur: Birinci nesil: Çetin hayat şartlarını göğüsleme, cengâverlik, yırtıcılık, şan ve şöhrette iştirak gibi bedeviliğin karakterini, sertliğini ve vahşiliğini muhafazaya devam eder. Bu sayede asabiyetin müessiriyeti kendilerinde mahfuz kalır. Kılıçları keskin ve çevreleri korkuludur, halk kendilerine mağlup olmuşlardır.
İkinci nesil: Bunların halleri ve refah dolayısıyla bedevilikten hadariliğe, sıkıntıdan ve darlıktan genişliğe ve bolluğa, müştereken şan (ve mecd) sahibi olmaktan ona tek başına sahip olmaya, geriye kalanların mecd için çabalamayıp atıl ve tembel kalmalarına, izzette herkesten ileride olmaktan zilletteki aşağılığa doğru değişir. Bu suretle asabiyetin keskinliği kısmen körelir (sertliği kırılır, tesiri azalır)…
Üçüncü nesil: Sanki kendilerinde hiç mevcut değilmişçesine bedevilik, sertlik (ve kabalık) zamanını unuturlar. İzzetin zevkini ve asabiyetini kaybederler. Bunun sebebi de kahir bir hâkimiyet altında bulunmalarıdır. Nail oldukları türlü türlü nân u nimet sebebiyle onlardaki refah son haddine ulaşır.” (2004:I/393)
Bu ifadelerden anlaşılacağı üzere nesillere ait özellikler, tümüyle asabiyet ve ekonomik terimleriyle izah edilmektedir. Daha önce gördüğümüz üzere, bunlar mülkü ve umranı etkileyen başat faktörlerdir. İlk nesil, daha çok bedevilik ve şiddetli asabiyetin etkisi altındadır. İkinci nesil, bedevilikten hadariliğe doğru bir geçiş yapar. Üçüncü nesille birlikte ise, eski toplumun özellikleri tümden ortadan kalkar ve ulaştığı refah seviyesi onların aklını başlarından alır. Artık bu nesille birlikte, devletin çözülme belirtileri de ortaya çıkmaktadır.
6- Devletin Tavırları Neden Değişir?
İbn-i Haldun’una göre devletin her aşamasında tipik tavırları vardır. Bu tavırları ortaya koyarken aslında siyaset felsefesi açısından anlamlı olan bir “tavırlar nazariyesi” de geliştirmiştir. Bu nazariye, biraz önce gördüğümüz iktidarın sosyolojik temelini oluşturan üç kuşak nazariyesinin uzantısında ve onu tamamlayıcı bir mahiyet arz etmektedir. Üç kuşağın gelişimine bağlı olarak İbn-i Haldun, devlette beş tavır tespit etmektedir. Bu beş tavır, iktidardaki kuşakların mizacına bağlı olarak gelişmektedir.
Birinci tavır: Zafer, galibiyet ve istila dönemi: Devleti yapılandıran ilk kuşak döneminde, yüksek bir asabiyet ve bunun gereği olarak iktidar sahipleri ile tebaa arasında sıkı bir dayanışma bulunmaktadır. Bu dayanışma ruhuyla, devletin ilk dönem tavırları olan zafer, galibiyet ve istila gerçekleşir.
İkinci tavır: İstibdat ve infirad (yalnızlık) dönemi: İkinci kuşak döneminde devlet ile tebaa arasında çekişmeler baş gösterir ve iktidarı elinde tutanlar, toplumsal talep ve beklentileri dikkate almadan iktidara tek başına hükmetmeye başlarlar. Devlet ile tebaa arasındaki kavga, iktidarın kendisine azatlılar ve devşirmeler arasında yardımcı toplamasına yol açar. Bu ara sınıf yoluyla devlet ile tebaa arasındaki mesafe derinleşir ve yabancılaşma baş gösterir. Devlet, halkı; halk da devleti zor durumda bırakmaya yönelir.
Üçüncü tavır: Dinlenme ve rahatlık dönemi: İkinci kuşakta baş gösteren istibdat eğilimleri, zorla vergi toplamaya ve savurgan bir harcama politikasına yol açar. Devlet, daha fazla harcama yapmak için daha fazla vergi almaya başlar. Bu dönemde refah ve gösterişin eserleri her şeye yansır. Büyük yapılar ve şehirler yanında gösterişli şölenler organize edilir ve bahşişler verilir.
Dördüncü tavır: Kanaat ve barış dönemi: Rehavete giren devlet, başka ülkelerle barış içinde yaşamaya ve kendinden öncekilerin adetlerine önem vermeye başlar. Egemenlik, istikrarı arzular; çatışma ve kavgadan kaçınır. Mevcudu muhafaza etmek, bu dönemde temel endişedir.
Beşinci tavır: İsraf ve savurganlık dönemi: Bu dönem, üçüncü ve belki de dördüncü kuşağın, daha öncekilerin elde ettiği şan-şöhret ve malları sonuna kadar kullandığı ve savurganlık içinde olduğu bir dönemdir. Zira bu kuşak, söz konusu imkânları kendisi elde etmediği için değerini de bilmez ve zengin babanın topladığı malları hesapsızca savuran mirasyedi bir çocuk gibi davranır. İşte bu tavır devletin yaşlandığını da gösteren bir tavırdır (SU, 2004:C I/399-401).
Devletin kuruluş, gelişme ve yaşlanma aşamalarıyla söz konusu tavırları eşleştirdiğimiz zaman karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır: Zafer, galibiyet ve istila faaliyetlerini içeren ilk tavır, kuruluş dönemine; iç mücadele ve istibdat, dinlenme ve rahatlık ile kanaatkârlık ve barış eğilimlerini içeren ikinci, üçüncü ve dördüncü tavırlar, gelişme dönemine; israf ve savurganlıktan oluşan beşinci tavır ise, yaşlanma ve çözülme dönemine karşılık gelmektedir.
Devletin her bir aşamasında, devlet içinde ve devlet-toplum ilişkisinde önemli değişmeler yaşanmaktadır. İbn-i Haldun, devletin geçirdiği değişik aşamalarda ortaya çıkan durumların detaylı bir analizini verir.
Bu analizler dikkate alındığı zaman onun siyaset sosyolojisinin şematik ve kurgusal olmadığı, çoğu zaman toplumsal ve siyasal realiteye denk düştüğü görülür. Nitekim o anlattıklarını, sık sık pratik örneklerle resimlemekte ve desteklemektedir.
Devletin ne durumda ve hangi aşamada olduğunu gösteren en önemli göstergelerden birisi, kendi halkına karşı tavırları ve iyilikler konusundaki tutumudur. İbn-i Haldun’a göre iyi hasletlerde yarışmak, mülkün belirtilerindendir. Bunun tersi ise mülkü elden çıkarmanın göstergesidir.
İbn-i Haldun, siyaset ve devleti, insanda bulunan iyi huy ve özelliklerin bir uzantısı ve Allah’ın halk için öngördüğü ilahi bir kefalet ya da hilafet (vekâlet) olarak görür. Bu nedenle siyaset ve devletin amacı hayırlarda yarışmaktır. Bu aynı zamanda devleti meşru yapan ve ömrünü de uzatan bir faktördür.
Devlet kuruluş ve yükseliş aşamasında kendi toplumuna ve toplumunun ileri gelenlerine iyilikle ve güzellikle davranır. Başka toplum ve devletler karşısındaki tutumu, ya onların sahip oldukları makam ve itibar dolayısıyla ya onlardan korktukları ya da ikram bekledikleri içindir. Oysa kendi toplumu ve kendi toplumundan âlim, sâlih ve garipler karşısında bu tür endişe ve beklentiler söz konusu değildir. Siyasette iyilik ve güzellik, kemalin/olgunluğun bir göstergesidir. Tersinden bakıldığında devletin baskı ve zulme yönelmesi devletin sonunu ilan eden bir gelişmedir. “Bunun içindir ki Allah, mülk sahibi olan bir kabileden, mülklerini ve iktidarlarını alacağını (zımnen) haber verdiği zaman, onlardan ilk zail olan şey, bahsedilen halk tabakalarına ikramda bulunma hasletidir… Artık onlardaki mülkün zevali de beklenmelidir.” (2004:I/358). “Bunun tersi de böyledir. Bir milletin sahip olduğu mülkün inkiraza uğrayacağı ve harap olacağı yolunda Allah’tan izin çıktığı vakit, Hakk Taâla söz konusu mülk sahiplerini kötü şeyler yapmaya, rezalet nevinden olan işleri benimsemeye ve bunun yollarını tutmaya sevk eder. Böylece kendilerinde var olan siyasetin faziletleri (fezailu’s-siyase, political virtues) tamamen kaybolur.” (2004:I/357).
Hükümdarın konumu ve bürokrasi ile ilişkileri devletin gelişim aşamalarına bağlı olarak değişmektedir. Hükümdar, asabiyet gücüne bağlı olarak devleti kurar, ama iktidarında ortak kabul etmez. Bu sebeple iktidar ve bundan kaynaklanan toplumsal statüye tek başına sahip olmak ister. İbn-i Haldun, bu talebi insandaki ilahlaşma eğilimi ve düzeni sağlama gayretiyle açıklar. “…kibir ve gurur hayvani tabiatlardandır, onun için reis olan şahıs, halkı kendine tabi kılma ve onlara hükmetme hususunda müsaheme ve müşareket (eşitlik ve ortaklık) kabul etmekten imtina eder. Bu suretle insanların tabiatında mevcut olan “ilahlaşma” (teellüh, egoism) huyu ortaya çıkar. (Nemrud’un ve Firavun’unun ben ilahım demeleri gibi). Bununla beraber, hakimlerin ihtilafa düşmeleriyle her şey fesada başlayacağından, siyaset de hükümdarın tek olmasını icabettirir.” (2004:I/388). Bu cümlenin hemen arkasında İbn-i Haldun, Kur’an’dan şu ayeti aktarır: “Yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar olsaydı, buralardaki nizam fesada uğrardı.” (Enbiya, 21/22).
Anlaşılan o ki, İbn-i Haldun bir ülkede birden fazla hâkim gücün bulunmasını toplumsal düzeni sağlamada bir engel olarak görmektedir. İktidar, bir taraftan insandaki ilahlaşma eğilimlerini ortaya çıkarırken, aynı zamanda başkalarıyla iktidarı paylaşmanın risklerini ortadan kaldırmak için tekelleşmeyi beraberinde getirir. “Bu suretle öbür asabiyetlerin burunları yere sürtülmüş, dizginleri çekilerek serkeşliklerine manî olunmuş, hükmetme hususuna ortak olma hevesinden vazgeçirilmiş ve öbür asabiyetler bu konuda bir kenara atılmış olur. Reis, gücü yettiği kadar hakimiyet konusunda tek başına kalır, o derecedeki (iktidarını, yetkilerini ve) işi onlardan hiçbirine bırakmaz…. Böylece şan ve şeref (şanda tek olmak, iktidarını tekeline alma) tümü ile sadece ona kalmış olur. Onları defeder, bunu kendileriyle paylaşmaz. Bu durum devletteki hükümdarlardan ilki için gerçekleşebilir ama gerçekleşmeyebilir de. Asabiyetlerin kuvveti ve mukavemeti ölçüsünde ikinci ve üçüncü hükümdar için gerçekleşebilir. Şurası muhakkaktır ki, bu husus devletlerde ve hanedanlıklarda mutlaka tahakkuk eden bir şeydir. Allah’ın kulları içinde câri olagelen sünneti ve adeti budur.” (2004: I/388-389).
Hükümdarın kendi iktidarını sağlaması ve pekiştirmesi yeni bir gücü gerektirmektedir. İşte, bu yeni güç, “azatlılar” ve “devşirmeler”dir. Bu grup, toplumsal temeli olmayan, statüsünü hükümdara borçlu olan ve bundan dolayı tümüyle iktidara kulluk yapan insanlardan oluşur. Bu gelişme devletin ikinci tavrını yansıtmaktadır. Hükümdar iktidarın yetki ve şanını tekeline aldıktan sonra kendi kavminden olan kişilerin düşmanlıklarını üstüne çeker ve onlara karşı başka bir güce yaslanma ihtiyacı belirir: “Bu yüzden hâkimiyetini onlara (kavmine, K.C.) karşı müdafaa etmek ve onları ortaklıktan vazgeçirmek için, onların neslinden ve nesebinden olmayan diğer birtakım taraftarlara ve yardımcılara (mevali ve ehl-i ıstınâ; client and followers) ihtiyaç duyar. Bunlara dayanarak onlara karşı üstünlük kurar, onları bir yana bırakarak devlet işlerinde sadece bunlara vazife verir. Bu surette berikiler kendisine ötekilerden daha yakın olurlar, daha özel yakınları ve taraftarları (kulları) haline gelirler, daha fazla tercihe ve makama şayan bir vaziyette bulunurlar.” (2004:I/411-412). Hükümdar, daha önce kendi kavminden kişilere dağıtmış olduğu vezirlik, komutanlık ve haciplik gibi önemli görevleri azatlılara ve devşirmelere dağıtır ve bu kişiler onun yakın dostları ve taraftarları olurlar. Bu gelişme, devletin temel harcını oluşturan asabiyet gücünün de çözülmesini gösterir. Bir yandan devleti kuran asabiyet gücü çözülürken, diğer yandan da hükümdara karşı kin ve nefret tohumları ekilmiş olur.
Azatlıların ve devşirmelerin devletteki halleri eski ve yeni oluşlarına göre değişir. Devletteki varlıkları ne kadar eski ise statüsü ve hükümdara yakınlığı o kadar ileri düzeydedir. Yenilerle eskiler arasında itibar ve makam farkları mevcuttur. Bu dönemde soy asabiyetinin yerini sebep asabiyeti alır. Bu durumda devletteki makamları işgal eden ve unvanları paylaşan yeni gruplarla hükümdar arasında nesep ve soy asabiyeti olmasa da bunun semerelerini sağlayan bir çıkar ve menfaat birliği vardır. Hükümdar, kendisine sadakat ve bağlılık konusunda gevşek davrananları sürekli olarak değiştirir ve yerine yenisini koyar.
Devletin orta zamanlarda olduğunu gösteren birçok gösterge vardır. Bu göstergelerden birisi de hükümdarın ve etrafındakilerin varlık ve zenginlik durumudur. “Mülkün tabiatı büyüyüp, hanedanlığın başındaki şahıs, kabilesi üzerinde istibdat ve hâkimiyet kurunca, diğer tebaa seviyesinde olmak üzere hisselerine düşen sehmin dışında, asabiyet sahiplerine vergi gelirlerinden el çektirir. Dizginleri çekildiği için asabiyet sahiplerinin hanedanlığa temin ettikleri faydanın az oluşu sebebiyle vergilerden aldıkları pay da azalır. Artık azatlılar (uşaklar) ve devşirmeler de devleti ayakta tutma ve hâkimiyeti yerleştirme hususunda onlara ortak olmuşlardır. Bunun neticesi olarak, hanedanlığın başındaki şahıs, ya vergi gelirlerinin tamamına veya büyük bir kısmına tek başına sahip olur. Mal ve servet yığar, önemli durumlarda harcamak üzere şahsi servetini artırır. Bu suretle serveti çoğalır, hazineleri dolar, nüfuz sahası genişler, kavmine ve kabilesine karşı izzet kazanır, böylece sultanın maiyetini ve etrafını teşkil eden, vezir, kâtip, hâcip, azatlı ve polis gibi kişilerin önemi artar, nüfuzu genişler, mal biriktirir, servet sahibi olurlar.” (2004:I/545).
Devletin ilk döneminde vergi veren kişiler az olduğu gibi miktarları da azdır. Fakat devletin giderleri fazla olmadığı için söz konusu vergiler devlete de yeterli olup, hatta vergi fazlası oluşur.
Ancak devletin orta zamanlarında harcamaların artmasına paralel olarak vergi oranları ve vergi verenlerin de sayısında artışlar olur. Bu uzun bir süre böyle devam eder ve nihayet vergi gelirleri ile harcamalar arasındaki denge bozulur ve vergiler, sürekli artırılmasına rağmen yeterli olmaz. Bunun sebebi, orta dönemde devlet erkânının refah ve lükse düşkünlüğüdür. Giderler ve gelirler arasındaki sürekli büyüyen açıklık, devletin yaşlanma ve çöküş döneminin de geldiğini belirten bir işarettir.
7- Devletin Çöküşü Kaçınılmaz mı?
İbn-i Haldun’a göre devletin yaşlanması ve bunun ardından çökmesi kaçınılmazdır. Çünkü: “İhtiyarlık, tabiî olarak hanedanlığa ârız olur. Bahis konusu olan (araz ve sebep gibi) hususların hepsi de hanedanlık için tabiîdir. Hanedanlığın ihtiyarlaması tabiî olunca, tıpkı canlıların mizacında ve bünyesinde görülen ihtiyarlık hadisesi gibi, o ihtiyarlığın husulü de tabiî şeylerin meydana gelmesi mesabesinde olur. İhtiyarlık, tedavisi veya ortadan kalkması mümkün olmayan müzmin hastalıklardandır. Çünkü tabiî bir şeydir ve tabiî olan şeyler değişmezler.” (2004:I/557)
Yaşlılık, döneminin gelip çattığı pek çok göstergeden anlaşılabilir. Devletin ikiye bölünmesi, sınırların daralması, parasal ve askeri düzendeki aksaklıklar, azatlı ve devşirmelerin sultan üzerinde istibdat kurması, vergilerin artırılmasına rağmen azalması, sultan ve çevresinin zenginliklerini kaybetmesi, ihsanların azalması ve kıtlık hadiselerinin baş göstergesi bu yaşlanmanın belirtileridir. Bu belirtiler ortaya çıkmışsa devletin yaşlandığı ve çökmeye yüz tuttuğu anlaşılır.
8- Yeniden Doğuş ve Kuruluş Mümkün mü?
Bir devletin doğuşu ve yeni baştan kurulması, İbn-i Haldun’a göre ya “istiklal” (bağımsızlık) ya da “istila” (işgal) yoluyla olur. İlkinde hanedanlığın gücü zayıflayıp uç eyaletlerde ve sınır kesimlerinde etkinliği kalmayınca buradaki valiler bağımsızlıklarını ilan ederler. Sınırları geniş devletlerin zayıflamasıyla, bu şekilde birden fazla devlet(çikler) ortaya çıkabilir. Valiler, genellikle bağımsızlıkları için mücadele etmek ve savaş yapmak zorunda kalmazlar.
İkinci durumda ise komşu bir devlet, zayıflayan bir devlete saldırır ve çeşitli harplerle devleti ele geçirir. Bu şekilde yeni kurulan bir hanedanlık, eskiden beri hüküm sürmekte olan hanedanlığı ani bir hareketle değil yavaş yavaş ele geçirir. Bunun nedeni savaş konusunda hem maddi hem de manevi sebeplerin etkili olmasıdır. Savaşta, maddi etkenlerden ziyade manevi ve psikolojik etkenler daha fazla tesirlidirler. Tarihte, her iki biçimde de yeniden kurulan devletlerin varlığına tanık oluyoruz. İbn-i Haldun, ilkine örnek olarak Abbasi Devleti ve Endülüs Emevi Devleti’nin yeni devletlere bölünmesini, ikincisine örnek olarak ise doğuda Selçukluların Gaznelilere, Mağrip’te Merinîlerin Muvahhidlere karşı galebe çalmasını vermektedir.
Kaynakça
İbn-i Haldun, Mukaddime, Cilt I, Çev. ve Haz.: Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, İstanbul 2004.
Dipnot:
[1] Prof. Dr. Kadir Canatan, Sabahattin Zaim Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölümü Öğretim Üyesi, [email protected]
Güçlü, sağlıklı ve çalışma potansiyeli olanların dışındaki tüm insanları yok sayan kapitalist sistem ve güçlü tüm yapıları eritmeye kararlı modern sömürgeci dünya düzeninde hasta, yaşlı ve bakıma muhtaç çocuklar asla öncelenmez. Hatta bu insanların bakımı da sömürgeci sisteme hizmet eden bir sektöre dönüştürülür.
Buna göre özellikle korku, kaygı ve panik duyguları olmak üzere insanların muhtelif duygusal zaafları kullanılarak sansasyonel bir teori ortaya atılmakta ve insanlar duygusal bir girdaba doğru çekilmektedir. Komplo teorileri bu süreç için nispeten elverişlidir zira aslında aralarında bağlantı olmayan hadiseler ve olgular arasında mesnetsiz bağlantılar oluşturmak suretiyle insanlar duygusal olarak manipüle edilebilmektedir.
Erdem ile bu adaletin arasında ne fark olduğu söylediklerimizden bellidir;
bu adalet erdemle aynı şeydir ama adaletin olduğu şey ile
erdemin olduğu şey aynı değildir:
Başkasıyla ilişkide söz konusu olduğunda adalettir;
kendi başına böyle bir huy söz konusu olduğunda erdemdir.
İslâmî metinler, keşfedilmeyi ve tetkik edilmeyi bekleyen binlerce tarihî hadiseyi mündemiçtir. Malum olduğu üzere bir metnin anlaşılabilmesi, yalnızca onun literal anlamını öğrenmekle sınırlı bir süreç değildir. Anlama sürecine bir o kadar da okuyucunun metne yaklaşma niyeti ve ilgili metni kavrayabilecek bir entelektüel donanıma sahip olup olmadığı da etki etmektedir.
İbn-i Haldun’a Göre Devlet: Doğası, Kuruluşu, Gelişimi ve Tavırları
Toplumsal düşünce tarihimizde devleti ve toplumu ele alan iki düşünürümüzden biri Farabi, diğeri de İbn Haldun’dur. Bu iki teorisyen de devlet başta olmak üzere siyasal ve toplumsal olgulara farklı açılardan yaklaşmışlardır. İlki teorik ve normatif bir çerçevede devletin nasıl olması gerektiğine odaklanırken, ikincisi daha çok betimleyici ve açıklayıcı bir çerçevede devletin ne olduğunu araştırmıştır. Başka bir deyişle Farabi bir ideolog olarak devleti inşa ederken, İbn-i Haldun bir bilim adamı olarak devleti olduğu gibi ele almaya ve anlatmaya çalışmıştır. Bununla birlikte İbn-i Haldun zaman zaman kendi görüşlerini de beyan etmiş ve ideal olarak devletten ne anladığını ifade etmeye çalışmıştır. Burada söylemek istediğimiz şey, onun temel yaklaşımının Farabi’den farklı olmasıdır. İbn-i Haldun, felsefi olarak Aristocu ve Platoncu gelenekten ziyade, daha çok günümüz sosyal bilim insanlarına ve yaklaşımlarına yakın bir yerde durmaktadır. Amacı, devleti olduğu gibi anlamak ve açıklamaktır. Bu yazımızda biz onun devlete ilişkin yaklaşımlarını bazı sorular çerçevesinde ele almaya çalışacağız.
1- Devlet Nedir ve Neden Zorunludur?
Devlet ya da onun deyimiyle “Mülk”, İbn-i Haldun düşüncesinin en temel kavramlarından birisidir. “Mülk, sözlükte sahip olmak ve tasarrufta bulunmak manasına gelir. Melik ve malik (hükümdar) ise sahip ve mutasarrıf demektir. Burada mülkten maksat devlettir.” (2004:I/351). Onun siyaset ve siyaset sosyolojisine ait görüşleri, bu ana kavram etrafında biçimlenmiştir. Bu nedenle ünlü eseri “Mukaddime”de devletin doğası, türleri, riyaset ve devlet arasındaki fark, devletin doğuşu, temelleri, tavırları, devletteki mertebe ve unvanlar, devletin sınırları, devletin ömrü ve buna etki eden etmenler üzerinde uzun uzadıya durmuştur.
Ona göre devlet toplumsal bir zorunluluğun ifadesidir. Bu zorunluluğu o, şöyle ifade etmektedir: “Mülk, insan için tabiî bir mansıptır… insanlar için yaşamak ve var olmak, zaruri ihtiyaçlarını ve gıdalarını temin etmek üzere bir araya gelmeleri ve yekdiğerleriyle yardımlaşmaları sayesinde mümkündür. Bir ictimâ (toplumsal yaşam K.C.) meydana getirdikleri zaman, zaruret onları muameleye (ilişki ve etkileşime K.C.) ve ihtiyaçları gidermeye, her birinin ihtiyaç duyduğu şeye el atmaya ve muhtaç olduğu şeyi diğer birinin elinden çekip almaya davet eder. Çünkü hayvani tabiatta, birbirine saldırma ve zulmetme hususu mevcuttur. Öbürü ise, elindekini karşısındakine vermemek için mukavemet edecektir. Zira bu hususta beşeri kuvvetin gereği, gadap ve gururun icabı budur… İmdi, insanların yekdiğerine yönelttikleri tecavüzleri engelleyen bir hâkim olmadan kargaşa içinde bekaları ve yaşamları imkânsızdır. Bundan dolayı bir müeyyideye muhtaç olmuşlardır. Bu müeyyide, başlarındaki hâkimdir. Bu hâkim de beşerî tabiatın icabı olarak mütehakkim ve kahir olan meliktir.” (2004:I/417).
İbn-i Haldun, toplumsal yaşamı, hem ihtiyaçları karşılamak üzere iş birliği ve dayanışma, hem de insanların birbirlerinin haklarına karşı saldırı ve zulüm içinde yaşadıkları bir çatışma ortamı olarak karakterize etmektedir. Başka bir deyişle ihtiyaçlar, toplumsal yaşamın kurulmasına etki ederken, bu yaşamın devam ettirilmesi ancak devlet sayesinde mümkündür. Bu tür bir yaklaşım, kuramsal açıdan ilginç bir yaklaşımdır, çünkü o, bununla sosyolojide hem “denge” hem de “çatışma” kuramını birleştirmiş gözükmektedir.
İster bedevilik aşamasında olsun isterse hadarilik aşamasında olsun toplumda bir otorite zorunludur. Ancak bu iki toplum tipinde otoritenin doğası ve türü farklıdır. İlk aşamada riyaset (reis ya da başkan), ikinci aşamada ise devlet (hükümdar ya da sultan) vardır. “…reis, hâkimiyeti altındakilere ihsanda bulunmak ve kendileriyle zıdlaşmamak zorundadır. Reis, asabiyet halinin aksamaması, bunun sonucu olarak onun da onların da mahvolmamaları için böyle hareket etmeye mecburdur. Hâlbuki mülke ve kudrete dayanan siyasette siyasetçinin kahren menetme gücüne sahip olması gerekir.” (2004:I/367). Günümüz sosyolojisinin deyimleriyle ifade edecek olursak, göçebe toplumlarında başkanlık rızaya dayalı bir yaptırım gücüne (otoriteye) dayalı iken, yerleşik toplumlarda zor ve güce dayalı bir yaptırım biçimine ulaşmıştır. Demek ki devlet, daha çok yerleşik-hadari toplumlara özgü bir kurumdur.
2- Devletin Kuruluşunda Hangi Etkenlerin Rolü Vardır?
Devletin oluşumu, bazı şartlara ve etkenlere bağlıdır. İbn-i Haldun, devletin doğuşunda üç etkenin rolü olduğunu saptamıştır. İlk etken, sosyal bir niteliğe sahip olmakla birlikte gücü de içinde barındıran asabiyet faktörüdür. Bu konuda İbn-i Haldun’un temel önermesi şudur: “Asabiyetin nihai amacı, mülktür.” Mülk ile asabiyet arasındaki ilişkiyi şu şekilde ifade etmektedir: “Yekdiğerini himaye etme, müdafaa ve birlikte hak talep etme, asabiyet sayesinde mümkün olur. Müştereken yapılan her çeşit faaliyet için de durum budur.” (2004:I/349). “Asabiyet sahibi, herhangi bir rütbeye ve kademeye ulaşınca, onun üstündekini talep eder. İmdi o, bey (şef) ve rehber olma rütbesine ulaşır ve sonrada tagallüp ve kahr ile hükmetme imkânını bulursa, artık bunu bir daha terk etmez. Çünkü bu nefs için matlup ve makbul olan bir şeydir. Nefsin, buna tam olarak muktedir olması, metbû olmaya esas teşkil eden asabiyetten başka bir yoldan mümkün olmaz. O halde gördüğün gibi mülkî tagallüp asabiyetin gayesidir.” (2004:I/350).
Arkasında devlet kuracak kadar bir sosyal güce sahip olmayan bir kabile başkanı, bu işe kalkışmaz ve sadece kabile reisi olarak kalır. Ne zaman, başka kabileler ve topluluklar üzerinde egemenlik sağlayacak kadar sosyal bir güce erişirse, o zaman harekete geçer ve amacını gerçekleştirir.
Bazı hanedan mensupları için asabiyet olmadan da devlet kurmak mümkündür. “Bunun sebebi şudur: Bir asabiyet, birtakım milletlere ve nesillere karşı birçok galebeler ve üstünlükler elde etmiş, o asabiyet sahiplerinin hâkimiyetine destek olan uzak bölge ahalisinde onları benimseme ve kendilerine boyun eğme hali husule gelmiştir. Böyle bir asabiyete sahip olan bir şahıs kalkıp onlara gitse, mülkün karargâhı ve izzetinin doğduğu, geliştiği yeri bir tarafa bırakarak söz konusu uzak bölgelere varırsa, ora halkı onun etrafında toplanır.” (2004:I/376-377). Daha önce söylendiği üzere devlet kurmak, toplumsal bir tabana sahip olmayı gerektirir. Eğer bir topluluk daha önce egemen olmuş ve egemenliklerini başkalarına benimsetmiş ve sevdirmişse, böyle bir kabilenin devlet kurması soya dayalı bir asabiyet olmadan da mümkün olabilir.
Asabiyet (toplumsal güç), devletin kurucu bir unsurudur. Fakat devlet kurulup oturduktan ve işler yoluna girdikten sonra asabiyete gerek kalmaz. Başlangıçta bir kabilenin ya da hanedanın egemenliğini kabul etmek zor gelse de sonraki bir aşamada insanlar işin başını unutur, tutumları değişir ve hatta ona itaat etmek bir inanç haline gelir: “… hanedan mensuplarına boyun eğmek ve teslimiyet göstermek dini bir inanç haline gelir, halk hanedan mensupları ile beraber olanların (iktidarı, hakimiyeti ve) işi için, tıpkı imanî akideler üzerine savaştıkları gibi savaşırlar. Bu takdirde hanedan mensupları (iktidarları ve) işleri hususunda büyük ölçüde asabiyete ihtiyaç duymazlar. Daha doğrusu, o hanedana itaat etmek Allah’tan gelen değiştirilemez ve aksi düşünülemez (ilahi) bir ferman gibi telakki edilir.” (2004:I/374).
Devletin kuruluşunda etkili olan ikinci faktör, din faktörüdür. Din, asabiyet kuvvetine ek olarak devletin aslındaki kuvvetini daha da artırır. “Dini renk, asabiyet sahipleri arasında mevcut olan rekabeti ve hasedi ortadan kaldırır, yönleri sadece Hakk’a çevirir. Bunun neticesinde, durumları hakkında kendileri için ileriyi görme hali hâsıl oldu mu, artık önlerinde hiçbir şey duramaz, çünkü hedef birdir, aynı şeyi herkes müsavi surette istemekte ve onun için canlarını da feda etmektedir ele geçirmeyi istedikleri hanedanlık mensupları ve devlet tebaası onlardan kat kat fazla olsa bile, bunların, batıl sebebiyle maksatları yekdiğerine zıddır (zira hak birleştirir, batıl dağıtır).” (2004:I/378).
Din bağına dayalı bir toplumsal birliktelik ve güç, devletin gücünü artırdığı gibi, devletin sınırlarını ve egemenlik alanlarını da genişletir. “Bunun sırrı ve hikmeti şudur: Kalpler, batıl heva ve heveslere, dünya meyline çağrılırsa rekabet hâsıl olur, ihtilaflar yaygınlaşır. Hakk’a döndürülür, batılı ve dünyayı reddeder ve Allah’a yönelirse, cihetleri (ve gayeleri) birleşir, rekabet ortadan kalkar, ihtilaf azalır, yardımlaşma ve dayanışmanın güzel bir şekli ortaya çıkar, bu husustaki kelimenin (ve işbirliğinin) sahası genişler, bu suretle devlet büyümüş olur.” (2004:I/378).
Üçüncü ve son olarak, İbn-i Haldun devletin kuruluşunda ekonomik refahın önemli bir rol oynadığına değinir. “Bir kabile için mülk ve refah hâsıl olunca, nüfus, nesil ve cemaat artar, asabeler çoğalır, azatlılarını ve taraftarlarını da çoğaltmış olurlar. Onların nesilleri böyle bir refah ve nimet havası içinde yetiştirilmiş olur. Bu sebeple, sayıları bir kat daha artmış, kuvvetlerine de kuvvet katmış olurlar. Zira bu takdirde asabelerin çok oluşunun sebebi adedin fazla olmasıdır.” (2004:I/398).
Kuruluş teorileri açısından bir değerlendirme yaptığımızda İbn-i Haldun devleti tek bir faktörle devleti izah etmez. Devleti oluşturan en az üç faktör sayar ve bunu belirli sosyolojik ve mantıksal argümanlarla temellendirir. Öte taraftan sadece kurucu faktörlere değil, engelleyici faktörlere de yer verir.
3- Devletin Oluşumunu Engelleyen Etkenler Nelerdir?
İbn-i Haldun, devletin kurucu etkenlerini belirlediği gibi devletin oluşumuna engel olan etkenleri de belirlemeye çalışmıştır. Bunlar içinde önemli bulduğu etkenlerden biri, çok sayıda kabileler ve çeşit çeşit cemaatlerin bulunduğu topraklarda sağlıklı bir devletin kurulmasının zor olmasıdır. “Bunun sebebi görüş ve arzulardaki ihtilaftır. Hanedanlık dâhilindeki (inancın) ve temayülün ardında ona karşı direnen bir asabiyet mevcuttur. Bu yüzden, asabiyete dayansa bile, devletle ilgili faaliyetlerin yekdiğerinin ayağına çelme atmasına ve her vakit devlete başkaldırılmasına sık sık rastlanır. Zira devlet dâhilindeki asabiyetlerden her biri, kuvvetin ve mukavemet etme kudretinin kendisinde mevcut olduğunu zanneder.” (2004:I/386).
Bir başka etken, refahın oluşması ve kabile mensuplarının nimetlere dalmaları durumunda asabiyetin mülk haline gelmesine engel olmasıdır. İbn-i Haldun’a göre refah, asabiyet bağının çözülmesine neden olur ve devleti kuracak olan gücü ortadan kaldırır. Bir taraftan refahı devletin kurucu unsuru olarak görmesi, diğer yandan da engelleyici bir mekanizma olarak incelemesi bir çelişki gibi görünmektedir. Ancak İbn-i Haldun burada asabiyetin refahı kullanma biçiminden bahsetmektedir. Eğer asabiyet sahipleri, devlet kurma sürecinde refahı devletin değil de, kendi yaşam standartlarını yükseltmek ve asabiyet bağını kıracak biçimde kullanılırsa bu durumda refah yıkıcı olur. Tersi durumda ise refah devletin gücüne güç katar.
Asabiyetin gücünü kıracak ve dolayısıyla devletin oluşumunun önüne geçecek bir faktör daha vardır. O da kabilenin başkasına boyun eğmesi ve onun karşısında alçalmasıdır. Bu durum hem bir gösterge (sonuç) hem de bir engel oluşturmaktadır: “Mezellet (alçalma K.C.) ve inkiyad (boyun eğme K.C.) asabiyetin sertliğini ve keskinliğini kırar. Zaten kabile mensuplarının içinde bulundukları zillet ve boyun eğme hali, asabiyeti kaybetmiş olmalarının bir delilidir. Zira kendilerini müdafaa etmekten aciz kalmadıkça, zilletten hoşlanır hale gelmezler. Bu yüzden bunların, mukavemet ve mutalebeden (yeni haklar talep etme durumundan) da aciz kalacakları açıktır.” (2004:I/352).
4- Ne Tür Devletler Ayırt Edilebilir?
Devletin türleri konusunda İbn-i Haldun farklı kriterler kullanmaktadır. Devleti egemenlik gücüne göre ikiye ayırmaktadır: Tam bağımsız ve yarı bağımsız devlet (ya da eksik devlet). Ona göre eğer bir devlet tebaası üzerinde tek başına bir hâkimiyet kurmuşsa, vergileri topluyor, elçiler gönderiyor, sınırlarını bizzat kendisi koruyor ve başka bir ülkeye boyun eğmiyorsa, o bağımsız ve tam bir devlettir. Yok, eğer bu özelliklerden birini veya birkaçını taşımıyorsa yarı bağımsız ya da eksik devlettir (2004:I/418).
Bir başka ayrımı, yönetim biçimine ve devlet siyasetine göre yapmaktadır. Buna göre dört çeşit devlet ve devlet siyasetinden bahsetmektedir. Dinî siyaset, Allah’ın gönderdiği ve peygamberin tebliğ ettiği kurallara göre yapılır, bu siyasetin faydası hem dünyevi hem de uhrevidir. İkinci tür siyaset, akli siyasettir. Bu siyaset sadece dünyevi bir fayda sağlar. Bunun ötesinde akli siyasetin iki şekli vardır. Bazen akli siyasete göre yönetilen ülkede hükümdarın ve ailesinin menfaatleri esas alınır, bazen de hükümdar halkın çıkarına göre hareket eder. İbn-i Haldun’a göre ister Müslüman olsun ister kâfir olsun âlemdeki bütün hükümdarlar kendi çıkarlarına göre siyaset yaparlar. Son olarak İbn-i Haldun, “siyaset-i medeniye” diye bir başka siyaset türü daha ayırt eder. Eflatun’unun “Devlet”inde ve Farabi’nin “Medinetu’l Fazıla”sında önerdiği ideal devlet bu kategoriye girmektedir. Bu siyaset toplumsal bir gerçeklik olarak var olan bir şey değil, olması gerekene işaret eden bir siyasettir. Bu bakımdan gerçeklik değeri olmayan ütopik bir hülyadır (2004:I/571-572).
İbn-i Haldun, tüm bu siyaset ve devlet biçimlerini saymakla kalmaz. O, bu konuda kendi görüş ve yargılarını da bildirmekten çekinmez. Ona göre dinî siyaset hepsinden üstündür. Çünkü bu siyaset insanların hem dünyevi hem de uhrevi çıkarlarını gözetmektedir. Oysa diğer devlet şekilleri, bu çıkarları güvence altına almaktan uzak düşmektedir. Akli siyasetin halkçı biçimi halkın çıkarlarını dikkate almakla diğerlerinden daha üstün olmakla birlikte, bu siyaset insanların sadece dünyevi çıkarlarına odaklanmıştır.
İbn-i Haldun’a göre işleyiş halindeki bir devletin temelini asker ve para oluşturur. Hanedanlıkta görülen olumlu ya da olumsuz gelişmelerin keyfiyeti bunlarla bağlantılıdır. “Bilmek gerekir ki, mülk iki esas üzerine bina kılınmıştır. Bir mülkte bu iki esasın mevcudiyeti zaruridir. Birincisi asker ve ordu tabir edilen şevket ve asabiyettir. İkincisi, bu ordunun ayakta durabilmesi ve mülkün ihtiyaç duyduğu ahvalin (ve devletin temel masraflarının) görülebilmesi için lüzumlu olan mal ve paradır.” (2004:I/558).
5- İbn-i Haldun’un Devlet Görüşü Nasıl Bir Felsefeye Dayanır?
Nasıl insanın tabii bir ömrü varsa devletinde tabii bir ömrü vardır. “Devletlerin (hanedanlıkların ve sülalelerin) ömürleri de, her ne kadar kıranlara göre değişmekte ise de, ekseriya üç neslin ömrünü aşmaz… Söz konusu üç neslin ömrü 120 senedir, nitekim izah edilmişti. Devletler ve hanedanlar bu ömrü aşağı-yukarı geçmezler. Biraz evvel veya sonra olabilir ama takriben devletin ömrü budur… Devletin bu ömrü bir şahsın ömrü mesabesindedir. Şahıs, “duraklama yaşı”na (sinn-i vukuf) kadar ziyadelik gösterir. Sonra “dönüş yaşı”na (sinn-i rucu) yüz tutar. (Sinn-i vukuftan evvel de sinn-i neşv ü nema vardır.)” (2004:I/392-394). Görüldüğü gibi insanın bedensel ve ruhsal gelişimine benzer şekilde, devlet yaşamında da bazı aşamalar saptamaktadır.
İbn-i Haldun’un, insan ömrü ile devletin ömrünü birebir karşılaştırması ve bunları rakamlara bağlaması, çeşitli tartışmalara sebep olmuştur. Burada iki noktaya dikkat edilmelidir. İlk olarak İbn-i Haldun, her ne kadar bazen kesin iddialarda bulunsa da sürekli olarak bunun istisnaları olduğunu da söylemiş ve şartlı ifadelerle bu iddialarını kayıtlamıştır. İkinci olarak onun hesaplamaları, hangi olguları karşılamaktadır, buna iyi dikkat etmek gerekiyor. İbn-i Haldun, “devletin ömrü” derken, bununla büyük bir ihtimalle soyut anlamda bir devlet kurumunu değil, “hanedanlık”larla sınırlı devletin içini dolduran iktidarları kastetmektedir. Nitekim konuyu üç nesile bağlı olarak ortaya koyması, bu şekilde bir anlamayı destekler niteliktedir.
İbn-i Haldun, “kuruluş”, “gelişme” ve “yaşlanma” olarak devletin geçirdiği üç aşamayı üç kuşakla eşleştirerek ele almaktadır:
“Bir devletin ve hanedanın ömrü, ekseriya üç nesli aşmaz, dememizin sebebi de şudur: Birinci nesil: Çetin hayat şartlarını göğüsleme, cengâverlik, yırtıcılık, şan ve şöhrette iştirak gibi bedeviliğin karakterini, sertliğini ve vahşiliğini muhafazaya devam eder. Bu sayede asabiyetin müessiriyeti kendilerinde mahfuz kalır. Kılıçları keskin ve çevreleri korkuludur, halk kendilerine mağlup olmuşlardır.
İkinci nesil: Bunların halleri ve refah dolayısıyla bedevilikten hadariliğe, sıkıntıdan ve darlıktan genişliğe ve bolluğa, müştereken şan (ve mecd) sahibi olmaktan ona tek başına sahip olmaya, geriye kalanların mecd için çabalamayıp atıl ve tembel kalmalarına, izzette herkesten ileride olmaktan zilletteki aşağılığa doğru değişir. Bu suretle asabiyetin keskinliği kısmen körelir (sertliği kırılır, tesiri azalır)…
Üçüncü nesil: Sanki kendilerinde hiç mevcut değilmişçesine bedevilik, sertlik (ve kabalık) zamanını unuturlar. İzzetin zevkini ve asabiyetini kaybederler. Bunun sebebi de kahir bir hâkimiyet altında bulunmalarıdır. Nail oldukları türlü türlü nân u nimet sebebiyle onlardaki refah son haddine ulaşır.” (2004:I/393)
Bu ifadelerden anlaşılacağı üzere nesillere ait özellikler, tümüyle asabiyet ve ekonomik terimleriyle izah edilmektedir. Daha önce gördüğümüz üzere, bunlar mülkü ve umranı etkileyen başat faktörlerdir. İlk nesil, daha çok bedevilik ve şiddetli asabiyetin etkisi altındadır. İkinci nesil, bedevilikten hadariliğe doğru bir geçiş yapar. Üçüncü nesille birlikte ise, eski toplumun özellikleri tümden ortadan kalkar ve ulaştığı refah seviyesi onların aklını başlarından alır. Artık bu nesille birlikte, devletin çözülme belirtileri de ortaya çıkmaktadır.
6- Devletin Tavırları Neden Değişir?
İbn-i Haldun’una göre devletin her aşamasında tipik tavırları vardır. Bu tavırları ortaya koyarken aslında siyaset felsefesi açısından anlamlı olan bir “tavırlar nazariyesi” de geliştirmiştir. Bu nazariye, biraz önce gördüğümüz iktidarın sosyolojik temelini oluşturan üç kuşak nazariyesinin uzantısında ve onu tamamlayıcı bir mahiyet arz etmektedir. Üç kuşağın gelişimine bağlı olarak İbn-i Haldun, devlette beş tavır tespit etmektedir. Bu beş tavır, iktidardaki kuşakların mizacına bağlı olarak gelişmektedir.
Devletin kuruluş, gelişme ve yaşlanma aşamalarıyla söz konusu tavırları eşleştirdiğimiz zaman karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır: Zafer, galibiyet ve istila faaliyetlerini içeren ilk tavır, kuruluş dönemine; iç mücadele ve istibdat, dinlenme ve rahatlık ile kanaatkârlık ve barış eğilimlerini içeren ikinci, üçüncü ve dördüncü tavırlar, gelişme dönemine; israf ve savurganlıktan oluşan beşinci tavır ise, yaşlanma ve çözülme dönemine karşılık gelmektedir.
Bu analizler dikkate alındığı zaman onun siyaset sosyolojisinin şematik ve kurgusal olmadığı, çoğu zaman toplumsal ve siyasal realiteye denk düştüğü görülür. Nitekim o anlattıklarını, sık sık pratik örneklerle resimlemekte ve desteklemektedir.
Devletin ne durumda ve hangi aşamada olduğunu gösteren en önemli göstergelerden birisi, kendi halkına karşı tavırları ve iyilikler konusundaki tutumudur. İbn-i Haldun’a göre iyi hasletlerde yarışmak, mülkün belirtilerindendir. Bunun tersi ise mülkü elden çıkarmanın göstergesidir.
İbn-i Haldun, siyaset ve devleti, insanda bulunan iyi huy ve özelliklerin bir uzantısı ve Allah’ın halk için öngördüğü ilahi bir kefalet ya da hilafet (vekâlet) olarak görür. Bu nedenle siyaset ve devletin amacı hayırlarda yarışmaktır. Bu aynı zamanda devleti meşru yapan ve ömrünü de uzatan bir faktördür.
Devlet kuruluş ve yükseliş aşamasında kendi toplumuna ve toplumunun ileri gelenlerine iyilikle ve güzellikle davranır. Başka toplum ve devletler karşısındaki tutumu, ya onların sahip oldukları makam ve itibar dolayısıyla ya onlardan korktukları ya da ikram bekledikleri içindir. Oysa kendi toplumu ve kendi toplumundan âlim, sâlih ve garipler karşısında bu tür endişe ve beklentiler söz konusu değildir. Siyasette iyilik ve güzellik, kemalin/olgunluğun bir göstergesidir. Tersinden bakıldığında devletin baskı ve zulme yönelmesi devletin sonunu ilan eden bir gelişmedir. “Bunun içindir ki Allah, mülk sahibi olan bir kabileden, mülklerini ve iktidarlarını alacağını (zımnen) haber verdiği zaman, onlardan ilk zail olan şey, bahsedilen halk tabakalarına ikramda bulunma hasletidir… Artık onlardaki mülkün zevali de beklenmelidir.” (2004:I/358). “Bunun tersi de böyledir. Bir milletin sahip olduğu mülkün inkiraza uğrayacağı ve harap olacağı yolunda Allah’tan izin çıktığı vakit, Hakk Taâla söz konusu mülk sahiplerini kötü şeyler yapmaya, rezalet nevinden olan işleri benimsemeye ve bunun yollarını tutmaya sevk eder. Böylece kendilerinde var olan siyasetin faziletleri (fezailu’s-siyase, political virtues) tamamen kaybolur.” (2004:I/357).
Hükümdarın konumu ve bürokrasi ile ilişkileri devletin gelişim aşamalarına bağlı olarak değişmektedir. Hükümdar, asabiyet gücüne bağlı olarak devleti kurar, ama iktidarında ortak kabul etmez. Bu sebeple iktidar ve bundan kaynaklanan toplumsal statüye tek başına sahip olmak ister. İbn-i Haldun, bu talebi insandaki ilahlaşma eğilimi ve düzeni sağlama gayretiyle açıklar. “…kibir ve gurur hayvani tabiatlardandır, onun için reis olan şahıs, halkı kendine tabi kılma ve onlara hükmetme hususunda müsaheme ve müşareket (eşitlik ve ortaklık) kabul etmekten imtina eder. Bu suretle insanların tabiatında mevcut olan “ilahlaşma” (teellüh, egoism) huyu ortaya çıkar. (Nemrud’un ve Firavun’unun ben ilahım demeleri gibi). Bununla beraber, hakimlerin ihtilafa düşmeleriyle her şey fesada başlayacağından, siyaset de hükümdarın tek olmasını icabettirir.” (2004:I/388). Bu cümlenin hemen arkasında İbn-i Haldun, Kur’an’dan şu ayeti aktarır: “Yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar olsaydı, buralardaki nizam fesada uğrardı.” (Enbiya, 21/22).
Anlaşılan o ki, İbn-i Haldun bir ülkede birden fazla hâkim gücün bulunmasını toplumsal düzeni sağlamada bir engel olarak görmektedir. İktidar, bir taraftan insandaki ilahlaşma eğilimlerini ortaya çıkarırken, aynı zamanda başkalarıyla iktidarı paylaşmanın risklerini ortadan kaldırmak için tekelleşmeyi beraberinde getirir. “Bu suretle öbür asabiyetlerin burunları yere sürtülmüş, dizginleri çekilerek serkeşliklerine manî olunmuş, hükmetme hususuna ortak olma hevesinden vazgeçirilmiş ve öbür asabiyetler bu konuda bir kenara atılmış olur. Reis, gücü yettiği kadar hakimiyet konusunda tek başına kalır, o derecedeki (iktidarını, yetkilerini ve) işi onlardan hiçbirine bırakmaz…. Böylece şan ve şeref (şanda tek olmak, iktidarını tekeline alma) tümü ile sadece ona kalmış olur. Onları defeder, bunu kendileriyle paylaşmaz. Bu durum devletteki hükümdarlardan ilki için gerçekleşebilir ama gerçekleşmeyebilir de. Asabiyetlerin kuvveti ve mukavemeti ölçüsünde ikinci ve üçüncü hükümdar için gerçekleşebilir. Şurası muhakkaktır ki, bu husus devletlerde ve hanedanlıklarda mutlaka tahakkuk eden bir şeydir. Allah’ın kulları içinde câri olagelen sünneti ve adeti budur.” (2004: I/388-389).
Hükümdarın kendi iktidarını sağlaması ve pekiştirmesi yeni bir gücü gerektirmektedir. İşte, bu yeni güç, “azatlılar” ve “devşirmeler”dir. Bu grup, toplumsal temeli olmayan, statüsünü hükümdara borçlu olan ve bundan dolayı tümüyle iktidara kulluk yapan insanlardan oluşur. Bu gelişme devletin ikinci tavrını yansıtmaktadır. Hükümdar iktidarın yetki ve şanını tekeline aldıktan sonra kendi kavminden olan kişilerin düşmanlıklarını üstüne çeker ve onlara karşı başka bir güce yaslanma ihtiyacı belirir: “Bu yüzden hâkimiyetini onlara (kavmine, K.C.) karşı müdafaa etmek ve onları ortaklıktan vazgeçirmek için, onların neslinden ve nesebinden olmayan diğer birtakım taraftarlara ve yardımcılara (mevali ve ehl-i ıstınâ; client and followers) ihtiyaç duyar. Bunlara dayanarak onlara karşı üstünlük kurar, onları bir yana bırakarak devlet işlerinde sadece bunlara vazife verir. Bu surette berikiler kendisine ötekilerden daha yakın olurlar, daha özel yakınları ve taraftarları (kulları) haline gelirler, daha fazla tercihe ve makama şayan bir vaziyette bulunurlar.” (2004:I/411-412). Hükümdar, daha önce kendi kavminden kişilere dağıtmış olduğu vezirlik, komutanlık ve haciplik gibi önemli görevleri azatlılara ve devşirmelere dağıtır ve bu kişiler onun yakın dostları ve taraftarları olurlar. Bu gelişme, devletin temel harcını oluşturan asabiyet gücünün de çözülmesini gösterir. Bir yandan devleti kuran asabiyet gücü çözülürken, diğer yandan da hükümdara karşı kin ve nefret tohumları ekilmiş olur.
Azatlıların ve devşirmelerin devletteki halleri eski ve yeni oluşlarına göre değişir. Devletteki varlıkları ne kadar eski ise statüsü ve hükümdara yakınlığı o kadar ileri düzeydedir. Yenilerle eskiler arasında itibar ve makam farkları mevcuttur. Bu dönemde soy asabiyetinin yerini sebep asabiyeti alır. Bu durumda devletteki makamları işgal eden ve unvanları paylaşan yeni gruplarla hükümdar arasında nesep ve soy asabiyeti olmasa da bunun semerelerini sağlayan bir çıkar ve menfaat birliği vardır. Hükümdar, kendisine sadakat ve bağlılık konusunda gevşek davrananları sürekli olarak değiştirir ve yerine yenisini koyar.
Devletin orta zamanlarda olduğunu gösteren birçok gösterge vardır. Bu göstergelerden birisi de hükümdarın ve etrafındakilerin varlık ve zenginlik durumudur. “Mülkün tabiatı büyüyüp, hanedanlığın başındaki şahıs, kabilesi üzerinde istibdat ve hâkimiyet kurunca, diğer tebaa seviyesinde olmak üzere hisselerine düşen sehmin dışında, asabiyet sahiplerine vergi gelirlerinden el çektirir. Dizginleri çekildiği için asabiyet sahiplerinin hanedanlığa temin ettikleri faydanın az oluşu sebebiyle vergilerden aldıkları pay da azalır. Artık azatlılar (uşaklar) ve devşirmeler de devleti ayakta tutma ve hâkimiyeti yerleştirme hususunda onlara ortak olmuşlardır. Bunun neticesi olarak, hanedanlığın başındaki şahıs, ya vergi gelirlerinin tamamına veya büyük bir kısmına tek başına sahip olur. Mal ve servet yığar, önemli durumlarda harcamak üzere şahsi servetini artırır. Bu suretle serveti çoğalır, hazineleri dolar, nüfuz sahası genişler, kavmine ve kabilesine karşı izzet kazanır, böylece sultanın maiyetini ve etrafını teşkil eden, vezir, kâtip, hâcip, azatlı ve polis gibi kişilerin önemi artar, nüfuzu genişler, mal biriktirir, servet sahibi olurlar.” (2004:I/545).
Ancak devletin orta zamanlarında harcamaların artmasına paralel olarak vergi oranları ve vergi verenlerin de sayısında artışlar olur. Bu uzun bir süre böyle devam eder ve nihayet vergi gelirleri ile harcamalar arasındaki denge bozulur ve vergiler, sürekli artırılmasına rağmen yeterli olmaz. Bunun sebebi, orta dönemde devlet erkânının refah ve lükse düşkünlüğüdür. Giderler ve gelirler arasındaki sürekli büyüyen açıklık, devletin yaşlanma ve çöküş döneminin de geldiğini belirten bir işarettir.
7- Devletin Çöküşü Kaçınılmaz mı?
İbn-i Haldun’a göre devletin yaşlanması ve bunun ardından çökmesi kaçınılmazdır. Çünkü: “İhtiyarlık, tabiî olarak hanedanlığa ârız olur. Bahis konusu olan (araz ve sebep gibi) hususların hepsi de hanedanlık için tabiîdir. Hanedanlığın ihtiyarlaması tabiî olunca, tıpkı canlıların mizacında ve bünyesinde görülen ihtiyarlık hadisesi gibi, o ihtiyarlığın husulü de tabiî şeylerin meydana gelmesi mesabesinde olur. İhtiyarlık, tedavisi veya ortadan kalkması mümkün olmayan müzmin hastalıklardandır. Çünkü tabiî bir şeydir ve tabiî olan şeyler değişmezler.” (2004:I/557)
Yaşlılık, döneminin gelip çattığı pek çok göstergeden anlaşılabilir. Devletin ikiye bölünmesi, sınırların daralması, parasal ve askeri düzendeki aksaklıklar, azatlı ve devşirmelerin sultan üzerinde istibdat kurması, vergilerin artırılmasına rağmen azalması, sultan ve çevresinin zenginliklerini kaybetmesi, ihsanların azalması ve kıtlık hadiselerinin baş göstergesi bu yaşlanmanın belirtileridir. Bu belirtiler ortaya çıkmışsa devletin yaşlandığı ve çökmeye yüz tuttuğu anlaşılır.
8- Yeniden Doğuş ve Kuruluş Mümkün mü?
Bir devletin doğuşu ve yeni baştan kurulması, İbn-i Haldun’a göre ya “istiklal” (bağımsızlık) ya da “istila” (işgal) yoluyla olur. İlkinde hanedanlığın gücü zayıflayıp uç eyaletlerde ve sınır kesimlerinde etkinliği kalmayınca buradaki valiler bağımsızlıklarını ilan ederler. Sınırları geniş devletlerin zayıflamasıyla, bu şekilde birden fazla devlet(çikler) ortaya çıkabilir. Valiler, genellikle bağımsızlıkları için mücadele etmek ve savaş yapmak zorunda kalmazlar.
İkinci durumda ise komşu bir devlet, zayıflayan bir devlete saldırır ve çeşitli harplerle devleti ele geçirir. Bu şekilde yeni kurulan bir hanedanlık, eskiden beri hüküm sürmekte olan hanedanlığı ani bir hareketle değil yavaş yavaş ele geçirir. Bunun nedeni savaş konusunda hem maddi hem de manevi sebeplerin etkili olmasıdır. Savaşta, maddi etkenlerden ziyade manevi ve psikolojik etkenler daha fazla tesirlidirler. Tarihte, her iki biçimde de yeniden kurulan devletlerin varlığına tanık oluyoruz. İbn-i Haldun, ilkine örnek olarak Abbasi Devleti ve Endülüs Emevi Devleti’nin yeni devletlere bölünmesini, ikincisine örnek olarak ise doğuda Selçukluların Gaznelilere, Mağrip’te Merinîlerin Muvahhidlere karşı galebe çalmasını vermektedir.
Kaynakça
İbn-i Haldun, Mukaddime, Cilt I, Çev. ve Haz.: Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, İstanbul 2004.
Dipnot:
[1] Prof. Dr. Kadir Canatan, Sabahattin Zaim Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölümü Öğretim Üyesi, [email protected]
İlgili Yazılar
Aile Kurumunun Sömürgeci Zihnin Güdümünde Geçirdiği Değişim ve Dönüşüm
Güçlü, sağlıklı ve çalışma potansiyeli olanların dışındaki tüm insanları yok sayan kapitalist sistem ve güçlü tüm yapıları eritmeye kararlı modern sömürgeci dünya düzeninde hasta, yaşlı ve bakıma muhtaç çocuklar asla öncelenmez. Hatta bu insanların bakımı da sömürgeci sisteme hizmet eden bir sektöre dönüştürülür.
Komplo Teorileri Bağlamında Manipülasyon
Buna göre özellikle korku, kaygı ve panik duyguları olmak üzere insanların muhtelif duygusal zaafları kullanılarak sansasyonel bir teori ortaya atılmakta ve insanlar duygusal bir girdaba doğru çekilmektedir. Komplo teorileri bu süreç için nispeten elverişlidir zira aslında aralarında bağlantı olmayan hadiseler ve olgular arasında mesnetsiz bağlantılar oluşturmak suretiyle insanlar duygusal olarak manipüle edilebilmektedir.
Ahlaktan Arındırılmış Hukuk; Adaletten Arıtılmış Hüküm
Erdem ile bu adaletin arasında ne fark olduğu söylediklerimizden bellidir;
bu adalet erdemle aynı şeydir ama adaletin olduğu şey ile
erdemin olduğu şey aynı değildir:
Başkasıyla ilişkide söz konusu olduğunda adalettir;
kendi başına böyle bir huy söz konusu olduğunda erdemdir.
Sümük-ü Şerif Polemiğine Mütevazı Bir Katkı (ʿUrve b. Mesʿûd’un Hudeybiye Gözlemlerini İçeren Rivâyetin Tahlili)
İslâmî metinler, keşfedilmeyi ve tetkik edilmeyi bekleyen binlerce tarihî hadiseyi mündemiçtir. Malum olduğu üzere bir metnin anlaşılabilmesi, yalnızca onun literal anlamını öğrenmekle sınırlı bir süreç değildir. Anlama sürecine bir o kadar da okuyucunun metne yaklaşma niyeti ve ilgili metni kavrayabilecek bir entelektüel donanıma sahip olup olmadığı da etki etmektedir.