Ankara’da Kriter dergisinin yayımlandığı yirminci asrın yetmişli yıllarında üstat M. Said Çekmegil’in bir yazısı çıkmıştı, ismi: Fikri Ceht şeklindeydi. Şimdi maksadım o yazıdan söz açmak değil elbette. Bu yalnızca bir hatırlatmaydı. Niçin buna ihtiyaç duyduğum önemlidir. Söz konusu yazı esasen müminlerin bütün zamanlarda kamufle edilmiş ismi Fikri Ceht olan içtihad ibadetiyle mükellef bulunduklarını anlatıyordu. Ancak alabildiğine dehşet ve şiddetle etkin bir muhafazakâr mahalle baskısı vardı o tarihlerde. İçtihad ismini bizzat kullanarak bu mükellefiyetin her dönemde üzerimize vacip olduğunu zikredenler hakkında bazı fitne ocaklarını harekete geçirecek bir tehlike pusuda yatmaktaydı. Bugün bile kısmen kırılmış olmasına rağmen aynı muhitlerin mezhep ve içtihad bahsine bakışlarında çok bir değişiklik yoktur. Onlara göre bu ibadet vaktiyle dört ünlü ilim insanı tarafından yerine getirilmiş ve kapısı da sıkıca kapatılmıştır. Artık hiçbir hususta içtihada ihtiyaç kalmamıştır. “Dört Mezhep Haktır” mottosu klasik ehlisünnetin akaid ve fıkıh kitaplarına kodlanmış; değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez inanç ilkelerine dönüştürülmüştür. Aksini söyleyenler mezhepsiz yaftasıyla aforoz edilerek ehlisünnetin dışına itilmeye çalışılmıştır.
Mesele üzerinde yeniden düşünürken içtihad kavramını merkeze almadan önce kavramlara bakış noktasında genel bir çerçeve çizmekte yarar görüyorum. Çünkü dil sorununu çözmeden hemen hiçbir meselede sağlıklı sonuçlara ulaşılamaz. Nefs kelimesini tipik bir örnek olarak ele alalım ki bu konuda da üstat M. Said Çekmegil’in harika yaklaşımlarını içeren Müslüman Nefse Hakaret Edilebilir Mi başlıklı ayrı bir makalesi vardı. Oradaki kanaatleri paylaşarak diyoruz ki evet, Müslümanlar bu kavram üzerinde geleneğin, hâkim ehlisünnet ve tasavvuf kültürünün bakış açısını mutlaka ama mutlaka sorgulamalı, tartışmalı ve nihayet değiştirmelidirler. Zira Kur’an’daki nefs kavramı asla insandaki kötülük odağı şeklinde anlaşılmamalıydı. Özellikle mistik telakkilerde tıpkı batılı Hıristiyan inanışlarında olduğu gibi hayatı kutsal ve profan diye düalist bir mantaliteyle ikiye parçalayarak anlama, anlamlandırma temayülü egemendir. Dünya hayatı kötülük odaklı diye görüldüğünden onlara göre kilise dışında yaşanan her tutum, duruş ve modele kötülük bulaşır. Bu nedenle haftada bir kiliseye uğrayarak papaz, ruhban, aziz, keşiş gibi yüceltilmiş kutsal sayılan kimseleri Tanrı ile insan arasında aracı kılmaktadırlar. Dünya hayatında bulaşmış kötülüklerden kurtulmak, günah çıkartarak temizlenmek ancak böylece mümkün sanılmaktadır. Bu anlamda onlara göre nefs zaten daha en başından yaratılırken günahkâr doğmaktaydı. Müslüman kültürüne nefsi kötülük odağı şeklinde görmek, muhtemelen bu ve benzeri telakkilerden sıçramıştır.
Nefs kavramı üzerinde biraz daha duralım; körleşmiş, donuklaşmış, ezberlere boğulmuş zihinleri belki harekete geçirebiliriz. Teklifim odur ki nefsi; kişiyi daima kötülüğe sevk eden, insanın içerisinde adeta kendisinden gayrı bir organ veya yeti gibi görmemelidir evvela. Böyle düşünenler Kur’an’da nefs gördükleri her yere Türkçedeki şu kelimeleri yerleştirerek bir kere daha okumalıdır: Kendi, kişi, kimse, biri, insan, insan teki, birey, fert, o… Mistik literatürün bolca tüketerek insanları aldattığı terkipler en geniş hâliyle şöyledir: Emmare, levvame, mülhime, mutmainne, raziye, mardiye, safiye vb.
Nefsi emmare kötülüğü gündelik iş haline getirmiş kişi demektir. Nefsi levvame, yaptığı kötülükten pişman olarak tövbeye yanaşan kimsenin sıfatıdır. Nefsi mülhime, birtakım sezgiler, ilhamlar ardına düşerek kimi iyi kimi kötülüğe meyledenleri niteleyen kavramdır. Nefsi mutmainne ifadesi iman ile kalbi tatmin olmuş insan tekini anlatır. Nefsi raziye Allah’tan razı olduğu için Allah’ın da kendisinden razı geldiği bireyin ta kendisidir. Nefsi mardiye de yine Allah’ın kendisinden hoşnut olduğu insanların sıfatıdır. Nefsi safiye anlaşılacağı gibi kötülüklerden arınmış, saflaşmış kişiye takılan sıfattır. Nefs kelimesinin karşılığına önerdiğimiz Türkçe kelimelerden hangisini koyarsanız koyunuz doğru, sahih anlama ulaşırsınız. Hülasa Kur’an ifadeleriyle çeşitlendirilen nefs tiplerinin, yeryüzünde yaşayan tüm insan türlerine, onların muhtelif karakter ve mizaçlarına dair bilgilendirmeden gayrı bir anlamı yoktur. Buradan mistisizmin gizemli, ezoterik dilini meşrulaştıran sonuçlar ancak zorlama ve uydurmayla türetilebilir.
Başka bir kavram üzerinde de durulabilir. Yine hem ehlisünnet hem de mistik telakkilerin korkunç bir cehaletle yanlış anladıkları “veli” kavramının hakikati nedir? Kur’an, mümin kadın ve erkeklerin tamamı için birbirlerinin velileri olduğunu söyler. (Tevbe 71.) Yine birçok surede Kur’an; müminlerin, muttakilerin velisi olarak Allah’ı gösterir. Müminler de topyekûn Allah’ın velisidirler. (Bak. Yunus, Enfal, Şura vb. sureler.)Tersinden müşrik ve kafirlerin velisi olarak da İblis ve şeytanlar sayılır. (Nahl 634.) Karşılıklı onlar da birbirlerinin velisidirler. Buradan anlaşılan odur ki Allah ile mümin kulları arasında imtiyazlı bir sınıf olarak addedilecek “evliya” kavramıyla nitelenen bir kesim mevcut değildir. Peki malum ehlisünnet kültür, bu kavramı böyle Kur’an’ın öğrettiği gibi mi anlamaktadır? “Bütün Osmanlı sultanları birer evliyaullah idi.” diyebilen tarihçi profesör hangi yanılgı veya çarpıtmanın peşindedir diye sormazlar mı adama?
Dahası alim ve cahil kavramları üzerinden de farklı bir okuma yapılabilir. Kur’an, Hicr suresi 94. ayetinde “Müşriklerden yüz çevir.” cümlesini kullanmaktadır. İnananına ciddi bir tebliğ ve mesaj sorumluluğu yükleyen bu ilahi hitap, nasıl oluyor da müşrik kesiminden uzak durulmasını öneriyor? Bitmedi… Araf 199. ayetinde ise tıpkı müşrikler gibi cahiller için de aynı ifade kullanılmaktadır: Cahillerden yüz çevir. Anlaşılan o ki müşriklerle cahilleri aynı kategoride değerlendirmektedir ilahi hitap. Müminlerin asla müşrik olamayacağını her vesileyle öğretirken aynı zamanda asla cahil sıfatı taşımayacaklarını da hatırlatmaktadır. O hâlde her mümin kendi vüsatı, kudreti, kültürel birikimi oranında alimdir. Demek ki her mümin hem veli hem de alim sıfatını taşımaktadır. Aksi düşünülemez, zira en ufak bir cehalet yahut şirk bulaşığı kişinin imanını ortadan kaldırır. Burada şirk için zihinler pek bulanmaz ancak belki cehalet için küçük bir açıklamaya ihtiyaç duyabilir kimi okuyucular. Bilinmelidir ki cahil bir şey bilmeyen değil, bilmediğini bilmeyen yahut bunda ısrarlı olan kimse demektir. Haddini bilen ama bilgisi az kimselere cahil denilemez. Belki ümmi şeklindeki sıfatlandırma daha isabetlidir.
İçtihad veya Cihadın Türleri
Şimdi asıl konumuz olan içtihad kavramına geldi sıra. Sözlüklerde çaba göstermek, bütün gücünü kullanmak, ısrarlı olmak, zahmet çekmek anlamlarındaki cehd kökünden türemiştir. Cihad, mücahede de aynı anlam katmanı içerisinde mütalaa edilir. Evvela şunu bilmelidir ki her mümin potansiyel anlamda önündeki, elindeki, zihnindeki, karşılaştığı bütün hususlarda sıradan, alelade bir tepki vererek geçiştirici bir tavır gösterirse bu tutumundan ötürü mesul olacağını bilir, bilmelidir. Müminin cahil sıfatı yoktur. Bu bakımdan o; çaba göstermek, bütün gücünü kullanmak, hak ve hakikat uğruna ısrarlı olmak ve zahmet çekmeyi göze almakla mükelleftir.
Öyleyse evvela şu tespiti yapalım: Her mümin vüsatı, gücü, takati ve kültürel seviyesi dahilindeki tüm meselelerde bir müçtehid tavrı takınmakla görevlidir.
Şüphesiz bu sorumluluğunu yerine getirmeyenler yahut yeterli çabayı göstermeyenler, ısrarlı davranarak zahmete katlanmak istemeyenler bulunacaktır. Onlar söz konusu tutumlarının ameli değil akidevi bir maraz olduğunu bilmelidirler.
Bilgi branşlarının kategorize edilmesi, sınıflandırılması sonradan ve ilgilenenlere kolaylık sağladığı için gerçekleştirilmiş görece ve hatta geçici bir iştir. Asla mutlaklaştırılamaz. Acaba yanlış bir isimlendirmeyle İslami ilimler ana başlığı altında sergilenen kelam, tefsir, fıkıh, hadis, tasavvuf şeklindeki tasnif; matematik, mantık, felsefe, kimya, fizik, biyoloji, astronomiyi gayrı islami olarak nitelemek maksadıyla mı yapılmıştır? Görüldüğü gibi son derece pürüzlü, hastalıklı ve sıkıntılı sonuçlara gidiyor sözü uzattığınız zaman. Hele bir de İslami ilimler denilen alanlarda çalışanlardan birinin ötekinin alanında söz söylememeye çabalaması garabeti de var, öyle tuhaftır ki. Tefsir hocası birine fıkıh hususunda sorduğunuzda kendi alanı dışına çıktığından konuşmaktan sakındığına tanıklık etmişizdir. Batı terminolojisinden aktarılmış bir tür uzman körlüğü denilen bu tutumu İslami hatta insani bir tavır olarak bile göremeyiz. Yanlış anlamaları önlemek maksadıyla kaydedelim ki bilgilerin sınıflandırılması bir zaruret sonucu ve bir bakıma doğruluk taşıyan hadisedir. Her bakıma doğru telakki edilemez ve mutlaklaştırılamaz.
İçtihad kavramı sınıflandırılmış bilgi şubeleri arasında daha ziyade fıkıh bilgi dalı içerisinde incelenir. Oysa mesela kelam alanında kimi müteşabihat üzerindeki zengin yorumlar içtihad bahsinde zikredilmez. Halbuki asıl bu bahisteki yorumların içtihad şeklinde nitelendirilmesi gerekirdi. Zira ameli hususlarda sergilenen görüşler (içtihadlar) neticede birtakım şekil unsurlarına dairdir. Oysa kelam denilen alana sıkıştırılmış akidevi yorumlar (içtihadlar) çok daha hayati meseleler üzerinde gerçekleştirilmiştir. Gerçi itikatta ve amelde mezhepler şeklinde öğrenim programlarına konulan dersler yok değildir. Burada ise en tehlikeli kabul ve benimsetmeler kimi görüşlerin toplandığı merkezin her birine mezhep şablonu yükleyerek aktarmaktan doğmuştur. Ve daha da tehlikelisi inananların bu mezheplerden birini seçmek zorunda olduklarının söylenmesi ve uygulanmasıydı. Zaman içerisinde hem kelam hem fıkıh sahasında mezhep hâline dönüştürülen beşerî anlayış ve yorumlar ne yazık ki dinin aslı olan ilahi vahyin önüne geçirilmiş ve ortalama inanan insana mezhep yorumlarının kâfi geleceği, onların ana kaynağa, özellikle de ilahi hitaba doğrudan muhatap olmaları bazıları nezdinde küfür bile telakki edilegelmiştir. Böylece Müslüman dünyanın büyük çoğunluğunda bugün mezhepler, dinin önünde birer iman manzumesi hâline dönmüştür. Bu sonuçla İslam idrak ve anlayışı dogma; inanışlar ise birer draje, tablet, hap halinde ortalama insana sunulmuştur. Müslüman dünyadaki entelektüel ve kültürel hazımsızlığın ana sebebi budur.
Taha Abdurrahman diyor ki: “İslam’da/ Kuran’da asla dogma olmaz. Zira orada muhkem ifadelerden ziyade müteşabih ayetler mevcuttur.” Müteşabih, anlam yönünden birbirinden farklı ihtimal taşıyan; açıkçası Allah’ın, insan zihnine ve kalbine yoruma açık olarak gönderdiği ayetler bütününe denilir. Muhkem ayetler gibi net ve sözü tüketen değil söze sonuna kadar açık ve tahammüllü ifadelerdir bunlar. İnsan zihnine ve kalbine olabildiğince ilham veren ve vazife yükleyen bu ayetler üzerinde düşünülecek, yorumlar yapılacak ve birbirinden farklı bile olsa kimi kanaatlere ulaşılacaktır. İşte bu kanaatlerin her biri birer içtihattır. Müslümanların müşterek kanaatleri vardır içtihad noktasında. Derler ki: “Müçtehid içtihadında isabet ederse iki, yanılırsa bir sevap kazanır.” Buradaki müçtehid kelimesini asla herhangi bir alanın uzmanı şeklinde anlamamalıdır. Bu düşünen, araştıran, soruşturan, inceleyen her mümini kapsayan, her müminin eğer çabalarsa sıfatı olacak bir kavramdır.
Bu bahiste günlük dilde ne yazık bazı Müslümanların gafleti, düşmanların ise cehaleti sonucu vahim bir hata şeklinde terör ve şiddet yahut kibarcası sırf savaş kavramıyla eşitlenerek tüketilen cihad, asla bu karşılıklara sığdırılacak dar boyutlarla tanımlanamaz. İlahi vahyin savaş için kullandığı ifade cihad değil harp, bir de karşılıklı öldürmeye tekabül eden katl,mukatele kelimesidir. Birçok ayet gösterilebilir örnek olarak. Bakara suresi 216 onlardan biridir. Türkçesi üzerinize kital yazıldı iken kital kelimesi yerine çoğunlukla kimi mealler, tefsirler cihad kullanmaktadırlar. Gaflet burada başlıyor. Ezcümle işin aslı şöyledir, müminler hangi işi tutmuşlarsa o işte cehd kelimesinin Türkçe karşılığı olarak yazımızın başında zikrettiğimiz çaba göstermek, bütün gücünü kullanmak, ısrarlı olmak, zahmet çekmek cihadıyla mükelleftirler. Müminlerin azami gayret göstererek sergiledikleri her iş kendi cinsinden bir cihattır. Elbette harp, mukatele hadiselerinde de işbu azami gayreti göstermeye çağrılmaktadırlar cihad üzerlerine farz kılınırken. Bir başka söyleyişi eserimin ismi olan “Düşünmek Farzdır” şeklinde tarafımdan dile getirilmişti.
Ve Çoban Tefsiri
Kriter Org internet sitesinde bir vakitler M. Selami Çekmegil bu başlıkta ilahi vahyin ayetleri üzerinde yorumlar yapardı. Mehmet Said Çekmegil üstadın, yazımın başlarında bahsini ettiğim Fikri Cehd başlıklı yazısındaki maksadın bir başka söyleyişe çevrilmesi saydığım Çoban Tefsiri ifadesini önemsiyorum. İçtihad bahsinde belki de ilk adım olarak buradan başlayan yürüyüşlere ciddi ihtiyaç vardır. Basit bir mantık kurgusu yapalım. Evvela şunu unutmadan yapalım: Nedir o? Hani ilahi vahiy müminlerine ödev yüklerken Salât’ın ikamesi ile cihadı, çoğu ayetinde müştereken zikreder. Hatta mali ibadetlerin başı olan zekât da aynı ayetin konusudur. (Hac 78 vb.)
Günlük dildeki namaz ile cihad ve zekât demek ki birbirine denk üç tür farz kulluk eylemi olarak müminleri sorumlu tutmaktadır. Bu durumda bir çoban düşünelim. Okuryazarlıktan ve sosyal ilişkilerden olabildiğince uzak yaşayan ama mümin bir kimse olsun. Salatı ikame etmek mecburiyetinde olduğu gibi aynen cihadı ikame ile de yükümlüdür. Cihad kavramının geniş coğrafyası içerisinde içtihad da bulunmaktadır. Burada sual şudur: Çoban ne hakkında içtihad edecektir? Kavramı sözlük anlamı çerçevesinde Türkçeleştirelim: çaba göstermek, azami gücünü harcamak, ısrarlı olmak, zahmet çekmeği göze almakla yükümlülük. Hangi alanda? Devlet yönetimine dair, sosyal hayatın tanzimiyle alakalı bir hususta mı? Elbette kendi mücavir alanı neyse o alanda bu emek ve enerjiyi gösterecektir.
Ne olabilir? Mesela yan gelip yatarak, sürüyü yeterince gözetmeyerek kuzuları kurtlara kaptırırsa sorumlu olur mu? Olur! Peki tembellik sebebiyle sürüyü her gün en yakın merada otlatmaya götürerek, ağıllarına aç döndürmekten ötürü de sorumlu olur mu? Olur! Yalnız ot yedirip susuz bırakırsa ne olur? Sonuç hüsran. Öyleyse çobanın da kendi sorumluluk alanında illa da içtihad etmesi üzerine farzdır çünkü düşünmek farzdır. Ondan da azami çabayı gösterecek, zahmeti göze alacak ve sürünün ağıllarına en verimli hâlde geri gelmesini sağlayacak bir arayış, düşünüş, çaba içerisinde bulunması istenmektedir. Kim tarafından? Doğrudan her mümini Salât’ın ikamesiyle birlikte cihadla sorumlu tutan ilahi vahiy tarafından. İçtihadın haysiyetini korumak ancak her müminin üzerine cihadın farz olduğunu hatırlatarak sağlanabilirdi. Cihadın düşünme şubesi sayacağımız içtihad da böyledir. Her mümin kendi mücavir alanında içtihad ile mükelleftir. Ondan uzak duran tembellik, meskenet, sorumluluktan kaçmakla suçlanacaktır. Çoban, hangi dağdaki otlardan daha verimli süt sağlanacağını bilmek, öğrenmek çabası içerisinde değilse cihad kaçkını sayılmalıdır.
İçtihadın bir tarifi de galip zan şeklinde yapılmaktadır. Ağırlıklı kanaat da denilebilir. Böylesi durumlar hayatın bütün alanlarında düşünen kişilerin karşısına çıkacaktır. Onlar galip zanlarını, ağırlıklı kanaatlerini, bütün çabaları harcayarak ortaya koyduklarında mutlak anlamda tam isabet ettiremeyebilirler. Şu unutulmamalıdır ki, insan kanaatlerinin yanılma ihtimali her vakit vardır. Ancak mümin yanılma ihtimali var diye emek ve enerjisini tam tamına harcamadan hareket ederse asıl o zaman Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşımamaktan ötürü günahkâr duruma düşer. Çabayı göstersin de varsın yanılsın. Çünkü bilir ki yanılsa bile yine de çaba harcamasından ötürü bir uhrevi ödül kazanacaktır.
Dünya yüzünde muhtelif din, inanış ve felsefeler tarih boyunca olagelmiştir. Bunlar içerisinde mümininin ve mensubunun yanılgısına bile uhrevi ödül veren tek sistem İslam’dır. Ve bu ödülü ancak cihad eden içtihad eden müminler kazanırlar. Cihad ve içtihad kaçkını yahut bu kulluk eylemini kendi yerine getirmeyip kendileri gibi bir beşerin omuzlarına yükleyerek sorumluluktan kaçanları uhrevi anlamda acı bir akıbet beklemektedir. Hiç şüphesiz bireyin gündelik hayatında onu sorumluluktan kurtaracak içtihadlar bazen yalnızca kendisini bağlayacaktır. Bazen de ilmi birikimi daha yüksek kimi müminler, üzerinde derin düşünerek bütün güçlerini kullanıp, zahmet ve mihnetten kaçınmadan toplumun leh ve aleyhinde olanı tespit ederek onların hayatlarını kolaylaştırıcı içtihatlar yapacaklardır. Numan bin Sabit meşhur lakabıyla Ebu Hanife’ye atfedilen tanımlamayla fıkıh, kişinin leh ve aleyhinde olanı bilmesidir. “معرفةالنفسمالها و ماعليها”
Dikkat edilirse içtihad faaliyetinin bütün müminleri ilgilendiren umumi bilgi dalına tarih boyunca Müslümanlar “Fıkıh” demişlerdir. Yeni zamanlarda yanlış bir dillendirmeyle hukuk kelimesi fıkıh yerine ikame olunmuş gibi görünmektedir. Hukuk kavramı Hak’tan türediği için esasen müminler Hak olanı ancak Allah’ın tespit edeceğini düşündüklerinden hukuk kavramından sakınmış ve bu nedenle fıkıh demişlerdi. Çünkü fıkıh bir düşünme biçimidir. Kişinin bir hususta bütün çabasını ve gücünü harcayarak sergilediği, yazımızın başından beri anlatmaya çalıştığımız her tür cihad ve içtihadı derleyen toparlayan bilgi dalına isim olmuştur. Düşünmenin ilahi vahye göre hayli türü vardır: Akletmek, fikretmek, zikretmek, rey sahibi olmak, nehyedici olmak, tedbir sahibi olmak ve fıkhetmek. Dahası da var lakin burada konu içtihad faaliyetlerinin derlenip toparlandığı fıkıh bahsidir. Bence bu çeşit düşünmeyi Türkçede en doğru biçimde anlayış kelimesiyle karşılayabiliriz. Anlayış ama deyim yerindeyse fıkhi düşünce biraz da ince anlayış, derin duyuş terkibiyle ifadelendirilebilir.Anlayışlar elbette farklılaşabilecektir. Burada sergilenen anlayışın öncesindeki çaba yani cehdin azamisi kullanılmış mıdır, önemli olan budur. Neticede kişinin yanılmış yahut isabet etmiş olmasından ziyade gösterdiği çabaya bakılacaktır. Çaba, cehd yani içtihad eski deyimle söylersek efradını cami ağyarını mâni karakter taşıyorsa kişiyi yanılsa bile uhrevi ödüle layık kılacaktır.
Ebu Hanife’nin muhteşem tanımlamasıyla ortaya koyduğu kişinin leh ve aleyhindekini bilme durum ve sorumluluğu yanında öteden beri yine müminleri ilgilendiren başka bir söyleyişi de burada hatırlamak gerekir. Denilmiştir ki müftü fetvayı verse dahi sen yine de kalbine sor. Elbette herkes lehinde ve aleyhinde olan her şeyi hemen ve her seferinde bilemeyecektir. O vakit bir bilene sorarak, bilgi sahalarına müracaat ederek alacağı cevabı hemen amel veya iman ilkesi gibi asla benimsemeyecektir. Bu sefer de cevabın kendisini tatmin edip etmediği üzerinde yeni bir düşünme, çaba ve içtihad peşine düşerek kalbinin onaylamasını bekleyecektir. Yani yine ve yeniden azami bir çaba göstermesi istenmektedir. Eğer mevzu düşünmek meselesi ise mümin için durmak yok yola devam ilkesi, itikadi bir sorumluluk hâlinde onu susmaktan, durmaktan, vazgeçmekten, usanmaktan, alışmaktan, ezberden alıkoyacak ve sahaya gönderecektir. İçtihad sahasındaki insani oyuna katılmaya çağıracaktır. İnsan olmanın birinci, asla ihmal edilemeyecek şartıdır bu, düşünmek.
Son Söz
Klasik fıkıh kitapları içtihad bahsini bir uzmanlık alanı gibi değerlendirerek daraltmış ve yalnızca ilim dalı gibi takdim ederek müminler arasındaki bazı kesimlere hasretmiştir. Bütün müminlerin görevi olmaktan çıkartmıştır. Kendince işin başlangıç noktası, kaynağı olarak da Allah Resulünün Yemen valisi tayin ettiği Muaz bin Cebel ile arasındaki diyalogla perçinlemeye çalışmıştır. Kimi hadis kitaplarındaki kayıtlara göre bu diyalogda Allah Resulü Muaz’a “Ne ile hükmedeceksin?” diye sorar. Aldığı cevap Allah ve Resulünün öğretisi şeklindedir. Oralarda bulamadığı hususlarda ise Muaz, bu kaynaktan rehberlik alarak kişisel kanaatiyle hükmedeceğini söyler. İşte bu kanaat içtihad hadisesinin Resulullah asrındaki başlangıcı diye aktarılır. Ardından bu sahada Hz. Ömer müminlerin emiri iken onun kimi uygulamaları örnek gösterilir. Mesele şudur: Kur’an’da ve Allah Resulünün uygulamalarında bulunmayan hadiseler hakkında müminler nasıl davranacaklar sualinin cevabı aranmaktadır. Bu arayışta kişiler (bu bahiste yalnızca ulema) kendi kanaatlerini yani içtihadlarını öne sürecek ve müminlere birer davranış modeli olarak sunacaklardır.
Aynı klasik fıkıh kaynakları bir de Numan bin Sabit’i yani Ebu Hanife’yi zikrederler. Onun da neye göre karar verdiği sualine cevabı, Muaz ile benzer şekildedir. Yalnızca onun Allah Resulünün sahabeleri hususunda aralarında kendini tatmin edeni tercih yönünde bir yaklaşımı anlatılır. Diğer insan kanaatlerine karşı bu zat şu ifadeyi kullanır: “Onlar adamsa ben de adamım!” Soralım şimdi niçin içtihada ihtiyaç vardır, doğmaktadır? İnsanlar düşünen varlıklardır. Ellerinde her ne kadar Kur’an ve Resulullah’ın kimi uygulamalarını aktaran bildirimler mevcutsa da ortaya çıkan meseleye çözüm oralardan bulunamıyorsa kıyaslar yaparak, bazen maslahatlara, bazen de maşeri vicdan denilebilecek toplumsal eğilimlere bakarak çıkış yolu aranacaktır. Çünkü hayat devam etmektedir. Bu çıkış yolunun, bulunacak çarenin ise topluma ve bireylere daha fazla zahmet ve yük getiren değil aksine işlerini kolaylaştıran, önlerini açan, asla tıkamayan bir çözüm hâlinde takdimi gerekmektedir.
Tarih boyunca böyle mi olmuştur? Bizim konumuzu teşkil eden ehlisünnet geleneği ne yazık ki tarihi başlangıcı sayabileceğimiz dönemin ilk zamanlarında ortaya konulan içtihad manzumelerini kimi alimlerin ismi ve sıfatına atfedilen mezhepler şeklinde kodlamış, dondurmuş ve vazgeçilemez umde ve ilkeler seviyesine getirerek bütün zamanlardaki müminler üzerine adeta vacipmiş gibi uygulamayı seçmiştir. Yeri geldiğinde de -ki tarihin bütün dilimlerinde en çok bu durumla karşılaşılır- müminlerin üzerinde bir baskı gücüne, itikada dönüştürerek, farklı düşünen ve uygulayanları mezhepsizlikle suçlayarak aforoz etmeye çalışmışlardır. Böylesine bir fıkıh despotizmi altında düşünmeyen, hayır diyemeyen ve yalnızca sunulan her ne davranış ve inanış varsa ona körü körüne itaat eden bir toplum yaratılmıştır. Oysa içtihadın sebebi hikmeti; müminler için yolu kolay kılmak, açmazlardan, çıkmazlardan, mihnet ve sıkıntılardan sıyrılmalarını sağlamak, rahatlatmak, ferahlatmak idi. Vesselam.
Ebeveynlik, ahlâk mimarisinin en görünmez ama en etkili sanatıdır. Çocuğa bırakılacak en büyük miras, gösterişli eşyalar değil, erdemli melekeler olmalıdır. Çünkü huylar, melekeye dönüştükçe davranış bilinçten bağımsız bir zarafet kazanır. O zarafet, yetişkinlikte bile çocuğun hareketlerinde sürer: konuşurken ses tonunda, susarken duruşunda…
Muhafazakâr düşünceler ise toplumları edilgenleştirir, sıradanlaştırır, kimliksizleştirir ve donuklaştırır. Siyasal yönetimler bu zaaflardan yararlanarak halkları rahatlıkla sömürebilir, yolsuzluklarını ve keyfi yönetimlerini sürdürebilirler. Bazen sırtları sıvazlanarak…
Modern şiddetin en belirgin özelliklerinden olan ordu, sağlık, eğitim ve medya gibi organlara müdahale yoluyla muhatapların sindirilmeye çalışılması olgusu , Doğu Türkistan için sıradan bir durum hâline gelmiştir.
Batı düşünce tarihinde genel olarak kötü daima öteki, karanlık, günah, iyinin dışında her ne ise odur; insanın tam da kötülükten, haksızlıktan ve acıdan uzaklaştığını düşündüğü anda en şiddetli şekilde ortaya çıkabilen kötülük, sorumluluğu biçimlendiren ve bağışlanmaya götüren bir disiplin aracıdır.
İçtihad Yanılma Hürriyeti
Kavramsal Analiz
Ankara’da Kriter dergisinin yayımlandığı yirminci asrın yetmişli yıllarında üstat M. Said Çekmegil’in bir yazısı çıkmıştı, ismi: Fikri Ceht şeklindeydi. Şimdi maksadım o yazıdan söz açmak değil elbette. Bu yalnızca bir hatırlatmaydı. Niçin buna ihtiyaç duyduğum önemlidir. Söz konusu yazı esasen müminlerin bütün zamanlarda kamufle edilmiş ismi Fikri Ceht olan içtihad ibadetiyle mükellef bulunduklarını anlatıyordu. Ancak alabildiğine dehşet ve şiddetle etkin bir muhafazakâr mahalle baskısı vardı o tarihlerde. İçtihad ismini bizzat kullanarak bu mükellefiyetin her dönemde üzerimize vacip olduğunu zikredenler hakkında bazı fitne ocaklarını harekete geçirecek bir tehlike pusuda yatmaktaydı. Bugün bile kısmen kırılmış olmasına rağmen aynı muhitlerin mezhep ve içtihad bahsine bakışlarında çok bir değişiklik yoktur. Onlara göre bu ibadet vaktiyle dört ünlü ilim insanı tarafından yerine getirilmiş ve kapısı da sıkıca kapatılmıştır. Artık hiçbir hususta içtihada ihtiyaç kalmamıştır. “Dört Mezhep Haktır” mottosu klasik ehlisünnetin akaid ve fıkıh kitaplarına kodlanmış; değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez inanç ilkelerine dönüştürülmüştür. Aksini söyleyenler mezhepsiz yaftasıyla aforoz edilerek ehlisünnetin dışına itilmeye çalışılmıştır.
Mesele üzerinde yeniden düşünürken içtihad kavramını merkeze almadan önce kavramlara bakış noktasında genel bir çerçeve çizmekte yarar görüyorum. Çünkü dil sorununu çözmeden hemen hiçbir meselede sağlıklı sonuçlara ulaşılamaz. Nefs kelimesini tipik bir örnek olarak ele alalım ki bu konuda da üstat M. Said Çekmegil’in harika yaklaşımlarını içeren Müslüman Nefse Hakaret Edilebilir Mi başlıklı ayrı bir makalesi vardı. Oradaki kanaatleri paylaşarak diyoruz ki evet, Müslümanlar bu kavram üzerinde geleneğin, hâkim ehlisünnet ve tasavvuf kültürünün bakış açısını mutlaka ama mutlaka sorgulamalı, tartışmalı ve nihayet değiştirmelidirler. Zira Kur’an’daki nefs kavramı asla insandaki kötülük odağı şeklinde anlaşılmamalıydı. Özellikle mistik telakkilerde tıpkı batılı Hıristiyan inanışlarında olduğu gibi hayatı kutsal ve profan diye düalist bir mantaliteyle ikiye parçalayarak anlama, anlamlandırma temayülü egemendir. Dünya hayatı kötülük odaklı diye görüldüğünden onlara göre kilise dışında yaşanan her tutum, duruş ve modele kötülük bulaşır. Bu nedenle haftada bir kiliseye uğrayarak papaz, ruhban, aziz, keşiş gibi yüceltilmiş kutsal sayılan kimseleri Tanrı ile insan arasında aracı kılmaktadırlar. Dünya hayatında bulaşmış kötülüklerden kurtulmak, günah çıkartarak temizlenmek ancak böylece mümkün sanılmaktadır. Bu anlamda onlara göre nefs zaten daha en başından yaratılırken günahkâr doğmaktaydı. Müslüman kültürüne nefsi kötülük odağı şeklinde görmek, muhtemelen bu ve benzeri telakkilerden sıçramıştır.
Nefs kavramı üzerinde biraz daha duralım; körleşmiş, donuklaşmış, ezberlere boğulmuş zihinleri belki harekete geçirebiliriz. Teklifim odur ki nefsi; kişiyi daima kötülüğe sevk eden, insanın içerisinde adeta kendisinden gayrı bir organ veya yeti gibi görmemelidir evvela. Böyle düşünenler Kur’an’da nefs gördükleri her yere Türkçedeki şu kelimeleri yerleştirerek bir kere daha okumalıdır: Kendi, kişi, kimse, biri, insan, insan teki, birey, fert, o… Mistik literatürün bolca tüketerek insanları aldattığı terkipler en geniş hâliyle şöyledir: Emmare, levvame, mülhime, mutmainne, raziye, mardiye, safiye vb.
Nefsi emmare kötülüğü gündelik iş haline getirmiş kişi demektir. Nefsi levvame, yaptığı kötülükten pişman olarak tövbeye yanaşan kimsenin sıfatıdır. Nefsi mülhime, birtakım sezgiler, ilhamlar ardına düşerek kimi iyi kimi kötülüğe meyledenleri niteleyen kavramdır. Nefsi mutmainne ifadesi iman ile kalbi tatmin olmuş insan tekini anlatır. Nefsi raziye Allah’tan razı olduğu için Allah’ın da kendisinden razı geldiği bireyin ta kendisidir. Nefsi mardiye de yine Allah’ın kendisinden hoşnut olduğu insanların sıfatıdır. Nefsi safiye anlaşılacağı gibi kötülüklerden arınmış, saflaşmış kişiye takılan sıfattır. Nefs kelimesinin karşılığına önerdiğimiz Türkçe kelimelerden hangisini koyarsanız koyunuz doğru, sahih anlama ulaşırsınız. Hülasa Kur’an ifadeleriyle çeşitlendirilen nefs tiplerinin, yeryüzünde yaşayan tüm insan türlerine, onların muhtelif karakter ve mizaçlarına dair bilgilendirmeden gayrı bir anlamı yoktur. Buradan mistisizmin gizemli, ezoterik dilini meşrulaştıran sonuçlar ancak zorlama ve uydurmayla türetilebilir.
Başka bir kavram üzerinde de durulabilir. Yine hem ehlisünnet hem de mistik telakkilerin korkunç bir cehaletle yanlış anladıkları “veli” kavramının hakikati nedir? Kur’an, mümin kadın ve erkeklerin tamamı için birbirlerinin velileri olduğunu söyler. (Tevbe 71.) Yine birçok surede Kur’an; müminlerin, muttakilerin velisi olarak Allah’ı gösterir. Müminler de topyekûn Allah’ın velisidirler. (Bak. Yunus, Enfal, Şura vb. sureler.)Tersinden müşrik ve kafirlerin velisi olarak da İblis ve şeytanlar sayılır. (Nahl 634.) Karşılıklı onlar da birbirlerinin velisidirler. Buradan anlaşılan odur ki Allah ile mümin kulları arasında imtiyazlı bir sınıf olarak addedilecek “evliya” kavramıyla nitelenen bir kesim mevcut değildir. Peki malum ehlisünnet kültür, bu kavramı böyle Kur’an’ın öğrettiği gibi mi anlamaktadır? “Bütün Osmanlı sultanları birer evliyaullah idi.” diyebilen tarihçi profesör hangi yanılgı veya çarpıtmanın peşindedir diye sormazlar mı adama?
Dahası alim ve cahil kavramları üzerinden de farklı bir okuma yapılabilir. Kur’an, Hicr suresi 94. ayetinde “Müşriklerden yüz çevir.” cümlesini kullanmaktadır. İnananına ciddi bir tebliğ ve mesaj sorumluluğu yükleyen bu ilahi hitap, nasıl oluyor da müşrik kesiminden uzak durulmasını öneriyor? Bitmedi… Araf 199. ayetinde ise tıpkı müşrikler gibi cahiller için de aynı ifade kullanılmaktadır: Cahillerden yüz çevir. Anlaşılan o ki müşriklerle cahilleri aynı kategoride değerlendirmektedir ilahi hitap. Müminlerin asla müşrik olamayacağını her vesileyle öğretirken aynı zamanda asla cahil sıfatı taşımayacaklarını da hatırlatmaktadır. O hâlde her mümin kendi vüsatı, kudreti, kültürel birikimi oranında alimdir. Demek ki her mümin hem veli hem de alim sıfatını taşımaktadır. Aksi düşünülemez, zira en ufak bir cehalet yahut şirk bulaşığı kişinin imanını ortadan kaldırır. Burada şirk için zihinler pek bulanmaz ancak belki cehalet için küçük bir açıklamaya ihtiyaç duyabilir kimi okuyucular. Bilinmelidir ki cahil bir şey bilmeyen değil, bilmediğini bilmeyen yahut bunda ısrarlı olan kimse demektir. Haddini bilen ama bilgisi az kimselere cahil denilemez. Belki ümmi şeklindeki sıfatlandırma daha isabetlidir.
İçtihad veya Cihadın Türleri
Şimdi asıl konumuz olan içtihad kavramına geldi sıra. Sözlüklerde çaba göstermek, bütün gücünü kullanmak, ısrarlı olmak, zahmet çekmek anlamlarındaki cehd kökünden türemiştir. Cihad, mücahede de aynı anlam katmanı içerisinde mütalaa edilir. Evvela şunu bilmelidir ki her mümin potansiyel anlamda önündeki, elindeki, zihnindeki, karşılaştığı bütün hususlarda sıradan, alelade bir tepki vererek geçiştirici bir tavır gösterirse bu tutumundan ötürü mesul olacağını bilir, bilmelidir. Müminin cahil sıfatı yoktur. Bu bakımdan o; çaba göstermek, bütün gücünü kullanmak, hak ve hakikat uğruna ısrarlı olmak ve zahmet çekmeyi göze almakla mükelleftir.
Şüphesiz bu sorumluluğunu yerine getirmeyenler yahut yeterli çabayı göstermeyenler, ısrarlı davranarak zahmete katlanmak istemeyenler bulunacaktır. Onlar söz konusu tutumlarının ameli değil akidevi bir maraz olduğunu bilmelidirler.
Bilgi branşlarının kategorize edilmesi, sınıflandırılması sonradan ve ilgilenenlere kolaylık sağladığı için gerçekleştirilmiş görece ve hatta geçici bir iştir. Asla mutlaklaştırılamaz. Acaba yanlış bir isimlendirmeyle İslami ilimler ana başlığı altında sergilenen kelam, tefsir, fıkıh, hadis, tasavvuf şeklindeki tasnif; matematik, mantık, felsefe, kimya, fizik, biyoloji, astronomiyi gayrı islami olarak nitelemek maksadıyla mı yapılmıştır? Görüldüğü gibi son derece pürüzlü, hastalıklı ve sıkıntılı sonuçlara gidiyor sözü uzattığınız zaman. Hele bir de İslami ilimler denilen alanlarda çalışanlardan birinin ötekinin alanında söz söylememeye çabalaması garabeti de var, öyle tuhaftır ki. Tefsir hocası birine fıkıh hususunda sorduğunuzda kendi alanı dışına çıktığından konuşmaktan sakındığına tanıklık etmişizdir. Batı terminolojisinden aktarılmış bir tür uzman körlüğü denilen bu tutumu İslami hatta insani bir tavır olarak bile göremeyiz. Yanlış anlamaları önlemek maksadıyla kaydedelim ki bilgilerin sınıflandırılması bir zaruret sonucu ve bir bakıma doğruluk taşıyan hadisedir. Her bakıma doğru telakki edilemez ve mutlaklaştırılamaz.
İçtihad kavramı sınıflandırılmış bilgi şubeleri arasında daha ziyade fıkıh bilgi dalı içerisinde incelenir. Oysa mesela kelam alanında kimi müteşabihat üzerindeki zengin yorumlar içtihad bahsinde zikredilmez. Halbuki asıl bu bahisteki yorumların içtihad şeklinde nitelendirilmesi gerekirdi. Zira ameli hususlarda sergilenen görüşler (içtihadlar) neticede birtakım şekil unsurlarına dairdir. Oysa kelam denilen alana sıkıştırılmış akidevi yorumlar (içtihadlar) çok daha hayati meseleler üzerinde gerçekleştirilmiştir. Gerçi itikatta ve amelde mezhepler şeklinde öğrenim programlarına konulan dersler yok değildir. Burada ise en tehlikeli kabul ve benimsetmeler kimi görüşlerin toplandığı merkezin her birine mezhep şablonu yükleyerek aktarmaktan doğmuştur. Ve daha da tehlikelisi inananların bu mezheplerden birini seçmek zorunda olduklarının söylenmesi ve uygulanmasıydı. Zaman içerisinde hem kelam hem fıkıh sahasında mezhep hâline dönüştürülen beşerî anlayış ve yorumlar ne yazık ki dinin aslı olan ilahi vahyin önüne geçirilmiş ve ortalama inanan insana mezhep yorumlarının kâfi geleceği, onların ana kaynağa, özellikle de ilahi hitaba doğrudan muhatap olmaları bazıları nezdinde küfür bile telakki edilegelmiştir. Böylece Müslüman dünyanın büyük çoğunluğunda bugün mezhepler, dinin önünde birer iman manzumesi hâline dönmüştür. Bu sonuçla İslam idrak ve anlayışı dogma; inanışlar ise birer draje, tablet, hap halinde ortalama insana sunulmuştur. Müslüman dünyadaki entelektüel ve kültürel hazımsızlığın ana sebebi budur.
Taha Abdurrahman diyor ki: “İslam’da/ Kuran’da asla dogma olmaz. Zira orada muhkem ifadelerden ziyade müteşabih ayetler mevcuttur.” Müteşabih, anlam yönünden birbirinden farklı ihtimal taşıyan; açıkçası Allah’ın, insan zihnine ve kalbine yoruma açık olarak gönderdiği ayetler bütününe denilir. Muhkem ayetler gibi net ve sözü tüketen değil söze sonuna kadar açık ve tahammüllü ifadelerdir bunlar. İnsan zihnine ve kalbine olabildiğince ilham veren ve vazife yükleyen bu ayetler üzerinde düşünülecek, yorumlar yapılacak ve birbirinden farklı bile olsa kimi kanaatlere ulaşılacaktır. İşte bu kanaatlerin her biri birer içtihattır. Müslümanların müşterek kanaatleri vardır içtihad noktasında. Derler ki: “Müçtehid içtihadında isabet ederse iki, yanılırsa bir sevap kazanır.” Buradaki müçtehid kelimesini asla herhangi bir alanın uzmanı şeklinde anlamamalıdır. Bu düşünen, araştıran, soruşturan, inceleyen her mümini kapsayan, her müminin eğer çabalarsa sıfatı olacak bir kavramdır.
Bu bahiste günlük dilde ne yazık bazı Müslümanların gafleti, düşmanların ise cehaleti sonucu vahim bir hata şeklinde terör ve şiddet yahut kibarcası sırf savaş kavramıyla eşitlenerek tüketilen cihad, asla bu karşılıklara sığdırılacak dar boyutlarla tanımlanamaz. İlahi vahyin savaş için kullandığı ifade cihad değil harp, bir de karşılıklı öldürmeye tekabül eden katl,mukatele kelimesidir. Birçok ayet gösterilebilir örnek olarak. Bakara suresi 216 onlardan biridir. Türkçesi üzerinize kital yazıldı iken kital kelimesi yerine çoğunlukla kimi mealler, tefsirler cihad kullanmaktadırlar. Gaflet burada başlıyor. Ezcümle işin aslı şöyledir, müminler hangi işi tutmuşlarsa o işte cehd kelimesinin Türkçe karşılığı olarak yazımızın başında zikrettiğimiz çaba göstermek, bütün gücünü kullanmak, ısrarlı olmak, zahmet çekmek cihadıyla mükelleftirler. Müminlerin azami gayret göstererek sergiledikleri her iş kendi cinsinden bir cihattır. Elbette harp, mukatele hadiselerinde de işbu azami gayreti göstermeye çağrılmaktadırlar cihad üzerlerine farz kılınırken. Bir başka söyleyişi eserimin ismi olan “Düşünmek Farzdır” şeklinde tarafımdan dile getirilmişti.
Ve Çoban Tefsiri
Kriter Org internet sitesinde bir vakitler M. Selami Çekmegil bu başlıkta ilahi vahyin ayetleri üzerinde yorumlar yapardı. Mehmet Said Çekmegil üstadın, yazımın başlarında bahsini ettiğim Fikri Cehd başlıklı yazısındaki maksadın bir başka söyleyişe çevrilmesi saydığım Çoban Tefsiri ifadesini önemsiyorum. İçtihad bahsinde belki de ilk adım olarak buradan başlayan yürüyüşlere ciddi ihtiyaç vardır. Basit bir mantık kurgusu yapalım. Evvela şunu unutmadan yapalım: Nedir o? Hani ilahi vahiy müminlerine ödev yüklerken Salât’ın ikamesi ile cihadı, çoğu ayetinde müştereken zikreder. Hatta mali ibadetlerin başı olan zekât da aynı ayetin konusudur. (Hac 78 vb.)
Günlük dildeki namaz ile cihad ve zekât demek ki birbirine denk üç tür farz kulluk eylemi olarak müminleri sorumlu tutmaktadır. Bu durumda bir çoban düşünelim. Okuryazarlıktan ve sosyal ilişkilerden olabildiğince uzak yaşayan ama mümin bir kimse olsun. Salatı ikame etmek mecburiyetinde olduğu gibi aynen cihadı ikame ile de yükümlüdür. Cihad kavramının geniş coğrafyası içerisinde içtihad da bulunmaktadır. Burada sual şudur: Çoban ne hakkında içtihad edecektir? Kavramı sözlük anlamı çerçevesinde Türkçeleştirelim: çaba göstermek, azami gücünü harcamak, ısrarlı olmak, zahmet çekmeği göze almakla yükümlülük. Hangi alanda? Devlet yönetimine dair, sosyal hayatın tanzimiyle alakalı bir hususta mı? Elbette kendi mücavir alanı neyse o alanda bu emek ve enerjiyi gösterecektir.
Ne olabilir? Mesela yan gelip yatarak, sürüyü yeterince gözetmeyerek kuzuları kurtlara kaptırırsa sorumlu olur mu? Olur! Peki tembellik sebebiyle sürüyü her gün en yakın merada otlatmaya götürerek, ağıllarına aç döndürmekten ötürü de sorumlu olur mu? Olur! Yalnız ot yedirip susuz bırakırsa ne olur? Sonuç hüsran. Öyleyse çobanın da kendi sorumluluk alanında illa da içtihad etmesi üzerine farzdır çünkü düşünmek farzdır. Ondan da azami çabayı gösterecek, zahmeti göze alacak ve sürünün ağıllarına en verimli hâlde geri gelmesini sağlayacak bir arayış, düşünüş, çaba içerisinde bulunması istenmektedir. Kim tarafından? Doğrudan her mümini Salât’ın ikamesiyle birlikte cihadla sorumlu tutan ilahi vahiy tarafından. İçtihadın haysiyetini korumak ancak her müminin üzerine cihadın farz olduğunu hatırlatarak sağlanabilirdi. Cihadın düşünme şubesi sayacağımız içtihad da böyledir. Her mümin kendi mücavir alanında içtihad ile mükelleftir. Ondan uzak duran tembellik, meskenet, sorumluluktan kaçmakla suçlanacaktır. Çoban, hangi dağdaki otlardan daha verimli süt sağlanacağını bilmek, öğrenmek çabası içerisinde değilse cihad kaçkını sayılmalıdır.
İçtihadın bir tarifi de galip zan şeklinde yapılmaktadır. Ağırlıklı kanaat da denilebilir. Böylesi durumlar hayatın bütün alanlarında düşünen kişilerin karşısına çıkacaktır. Onlar galip zanlarını, ağırlıklı kanaatlerini, bütün çabaları harcayarak ortaya koyduklarında mutlak anlamda tam isabet ettiremeyebilirler. Şu unutulmamalıdır ki, insan kanaatlerinin yanılma ihtimali her vakit vardır. Ancak mümin yanılma ihtimali var diye emek ve enerjisini tam tamına harcamadan hareket ederse asıl o zaman Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşımamaktan ötürü günahkâr duruma düşer. Çabayı göstersin de varsın yanılsın. Çünkü bilir ki yanılsa bile yine de çaba harcamasından ötürü bir uhrevi ödül kazanacaktır.
Dünya yüzünde muhtelif din, inanış ve felsefeler tarih boyunca olagelmiştir. Bunlar içerisinde mümininin ve mensubunun yanılgısına bile uhrevi ödül veren tek sistem İslam’dır. Ve bu ödülü ancak cihad eden içtihad eden müminler kazanırlar. Cihad ve içtihad kaçkını yahut bu kulluk eylemini kendi yerine getirmeyip kendileri gibi bir beşerin omuzlarına yükleyerek sorumluluktan kaçanları uhrevi anlamda acı bir akıbet beklemektedir. Hiç şüphesiz bireyin gündelik hayatında onu sorumluluktan kurtaracak içtihadlar bazen yalnızca kendisini bağlayacaktır. Bazen de ilmi birikimi daha yüksek kimi müminler, üzerinde derin düşünerek bütün güçlerini kullanıp, zahmet ve mihnetten kaçınmadan toplumun leh ve aleyhinde olanı tespit ederek onların hayatlarını kolaylaştırıcı içtihatlar yapacaklardır. Numan bin Sabit meşhur lakabıyla Ebu Hanife’ye atfedilen tanımlamayla fıkıh, kişinin leh ve aleyhinde olanı bilmesidir. “معرفةالنفسمالها و ماعليها”
Dikkat edilirse içtihad faaliyetinin bütün müminleri ilgilendiren umumi bilgi dalına tarih boyunca Müslümanlar “Fıkıh” demişlerdir. Yeni zamanlarda yanlış bir dillendirmeyle hukuk kelimesi fıkıh yerine ikame olunmuş gibi görünmektedir. Hukuk kavramı Hak’tan türediği için esasen müminler Hak olanı ancak Allah’ın tespit edeceğini düşündüklerinden hukuk kavramından sakınmış ve bu nedenle fıkıh demişlerdi. Çünkü fıkıh bir düşünme biçimidir. Kişinin bir hususta bütün çabasını ve gücünü harcayarak sergilediği, yazımızın başından beri anlatmaya çalıştığımız her tür cihad ve içtihadı derleyen toparlayan bilgi dalına isim olmuştur. Düşünmenin ilahi vahye göre hayli türü vardır: Akletmek, fikretmek, zikretmek, rey sahibi olmak, nehyedici olmak, tedbir sahibi olmak ve fıkhetmek. Dahası da var lakin burada konu içtihad faaliyetlerinin derlenip toparlandığı fıkıh bahsidir. Bence bu çeşit düşünmeyi Türkçede en doğru biçimde anlayış kelimesiyle karşılayabiliriz. Anlayış ama deyim yerindeyse fıkhi düşünce biraz da ince anlayış, derin duyuş terkibiyle ifadelendirilebilir.Anlayışlar elbette farklılaşabilecektir. Burada sergilenen anlayışın öncesindeki çaba yani cehdin azamisi kullanılmış mıdır, önemli olan budur. Neticede kişinin yanılmış yahut isabet etmiş olmasından ziyade gösterdiği çabaya bakılacaktır. Çaba, cehd yani içtihad eski deyimle söylersek efradını cami ağyarını mâni karakter taşıyorsa kişiyi yanılsa bile uhrevi ödüle layık kılacaktır.
Ebu Hanife’nin muhteşem tanımlamasıyla ortaya koyduğu kişinin leh ve aleyhindekini bilme durum ve sorumluluğu yanında öteden beri yine müminleri ilgilendiren başka bir söyleyişi de burada hatırlamak gerekir. Denilmiştir ki müftü fetvayı verse dahi sen yine de kalbine sor. Elbette herkes lehinde ve aleyhinde olan her şeyi hemen ve her seferinde bilemeyecektir. O vakit bir bilene sorarak, bilgi sahalarına müracaat ederek alacağı cevabı hemen amel veya iman ilkesi gibi asla benimsemeyecektir. Bu sefer de cevabın kendisini tatmin edip etmediği üzerinde yeni bir düşünme, çaba ve içtihad peşine düşerek kalbinin onaylamasını bekleyecektir. Yani yine ve yeniden azami bir çaba göstermesi istenmektedir. Eğer mevzu düşünmek meselesi ise mümin için durmak yok yola devam ilkesi, itikadi bir sorumluluk hâlinde onu susmaktan, durmaktan, vazgeçmekten, usanmaktan, alışmaktan, ezberden alıkoyacak ve sahaya gönderecektir. İçtihad sahasındaki insani oyuna katılmaya çağıracaktır. İnsan olmanın birinci, asla ihmal edilemeyecek şartıdır bu, düşünmek.
Son Söz
Klasik fıkıh kitapları içtihad bahsini bir uzmanlık alanı gibi değerlendirerek daraltmış ve yalnızca ilim dalı gibi takdim ederek müminler arasındaki bazı kesimlere hasretmiştir. Bütün müminlerin görevi olmaktan çıkartmıştır. Kendince işin başlangıç noktası, kaynağı olarak da Allah Resulünün Yemen valisi tayin ettiği Muaz bin Cebel ile arasındaki diyalogla perçinlemeye çalışmıştır. Kimi hadis kitaplarındaki kayıtlara göre bu diyalogda Allah Resulü Muaz’a “Ne ile hükmedeceksin?” diye sorar. Aldığı cevap Allah ve Resulünün öğretisi şeklindedir. Oralarda bulamadığı hususlarda ise Muaz, bu kaynaktan rehberlik alarak kişisel kanaatiyle hükmedeceğini söyler. İşte bu kanaat içtihad hadisesinin Resulullah asrındaki başlangıcı diye aktarılır. Ardından bu sahada Hz. Ömer müminlerin emiri iken onun kimi uygulamaları örnek gösterilir. Mesele şudur: Kur’an’da ve Allah Resulünün uygulamalarında bulunmayan hadiseler hakkında müminler nasıl davranacaklar sualinin cevabı aranmaktadır. Bu arayışta kişiler (bu bahiste yalnızca ulema) kendi kanaatlerini yani içtihadlarını öne sürecek ve müminlere birer davranış modeli olarak sunacaklardır.
Aynı klasik fıkıh kaynakları bir de Numan bin Sabit’i yani Ebu Hanife’yi zikrederler. Onun da neye göre karar verdiği sualine cevabı, Muaz ile benzer şekildedir. Yalnızca onun Allah Resulünün sahabeleri hususunda aralarında kendini tatmin edeni tercih yönünde bir yaklaşımı anlatılır. Diğer insan kanaatlerine karşı bu zat şu ifadeyi kullanır: “Onlar adamsa ben de adamım!” Soralım şimdi niçin içtihada ihtiyaç vardır, doğmaktadır? İnsanlar düşünen varlıklardır. Ellerinde her ne kadar Kur’an ve Resulullah’ın kimi uygulamalarını aktaran bildirimler mevcutsa da ortaya çıkan meseleye çözüm oralardan bulunamıyorsa kıyaslar yaparak, bazen maslahatlara, bazen de maşeri vicdan denilebilecek toplumsal eğilimlere bakarak çıkış yolu aranacaktır. Çünkü hayat devam etmektedir. Bu çıkış yolunun, bulunacak çarenin ise topluma ve bireylere daha fazla zahmet ve yük getiren değil aksine işlerini kolaylaştıran, önlerini açan, asla tıkamayan bir çözüm hâlinde takdimi gerekmektedir.
Tarih boyunca böyle mi olmuştur? Bizim konumuzu teşkil eden ehlisünnet geleneği ne yazık ki tarihi başlangıcı sayabileceğimiz dönemin ilk zamanlarında ortaya konulan içtihad manzumelerini kimi alimlerin ismi ve sıfatına atfedilen mezhepler şeklinde kodlamış, dondurmuş ve vazgeçilemez umde ve ilkeler seviyesine getirerek bütün zamanlardaki müminler üzerine adeta vacipmiş gibi uygulamayı seçmiştir. Yeri geldiğinde de -ki tarihin bütün dilimlerinde en çok bu durumla karşılaşılır- müminlerin üzerinde bir baskı gücüne, itikada dönüştürerek, farklı düşünen ve uygulayanları mezhepsizlikle suçlayarak aforoz etmeye çalışmışlardır. Böylesine bir fıkıh despotizmi altında düşünmeyen, hayır diyemeyen ve yalnızca sunulan her ne davranış ve inanış varsa ona körü körüne itaat eden bir toplum yaratılmıştır. Oysa içtihadın sebebi hikmeti; müminler için yolu kolay kılmak, açmazlardan, çıkmazlardan, mihnet ve sıkıntılardan sıyrılmalarını sağlamak, rahatlatmak, ferahlatmak idi. Vesselam.
İlgili Yazılar
Yüzün Işığı, Kökün Karanlığı: Ahlâkın Görünmez Toprağı
Ebeveynlik, ahlâk mimarisinin en görünmez ama en etkili sanatıdır. Çocuğa bırakılacak en büyük miras, gösterişli eşyalar değil, erdemli melekeler olmalıdır. Çünkü huylar, melekeye dönüştükçe davranış bilinçten bağımsız bir zarafet kazanır. O zarafet, yetişkinlikte bile çocuğun hareketlerinde sürer: konuşurken ses tonunda, susarken duruşunda…
İslam’ı Sömürgeci Zihnin Sermayesi Kılmak
Muhafazakâr düşünceler ise toplumları edilgenleştirir, sıradanlaştırır, kimliksizleştirir ve donuklaştırır. Siyasal yönetimler bu zaaflardan yararlanarak halkları rahatlıkla sömürebilir, yolsuzluklarını ve keyfi yönetimlerini sürdürebilirler. Bazen sırtları sıvazlanarak…
Gazze’den Doğu Türkistan’a: Şiddet ve Acının Görünmezliği
Modern şiddetin en belirgin özelliklerinden olan ordu, sağlık, eğitim ve medya gibi organlara müdahale yoluyla muhatapların sindirilmeye çalışılması olgusu , Doğu Türkistan için sıradan bir durum hâline gelmiştir.
Bu Dünyada Yeteri Kadar Acı Yok Mu?
Batı düşünce tarihinde genel olarak kötü daima öteki, karanlık, günah, iyinin dışında her ne ise odur; insanın tam da kötülükten, haksızlıktan ve acıdan uzaklaştığını düşündüğü anda en şiddetli şekilde ortaya çıkabilen kötülük, sorumluluğu biçimlendiren ve bağışlanmaya götüren bir disiplin aracıdır.