İktidar; toplum bireylerini doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen, davranış ve eğilimlerini belirleyen, sosyal, siyasî, iktisadî ve benzeri birçok alanda toplumsal ilişkileri düzenleyen bağlayıcı kararlar alma, aldığı kararlara uymayanlara yaptırım uygulama dahası fiziksel güç kullanma tekelini elinde bulundurma, bu doğrultuda devlet kurum ve organlarını yönetme gibi yetkilere sahip siyasî bir kurumdur. Bu geniş yetkilere sahip olan iktidarın nasıl sınırlandırılacağı, ne şekilde dengelenip denetleneceği veya bu yetkileri kötüye kullanmasının nasıl önleneceği konusunda siyasal sistemler çeşitli teoriler geliştirmişlerdir.
İktidar olgusunu imamet ve hilâfet kavramları çerçevesinde incelemiş olan İslâm hukukçuları meşru bir iktidarın nasıl kurulacağı, meşruiyet çerçevesinde kalarak iktidar yetkisinin nasıl kullanılacağı ve meşruiyet çerçevesinin dışına çıkma halinde ne tür tedbirlerin uygulanacağı hususunda bir takım prensipler belirlemişlerdir. Bu prensiplerden hareketle iktidarın kötüye kullanımını önleyici ilkeler ve kurumlar tespit edilmeye çalışılacaktır.
İktidarın Kötüye Kullanımını Önleyici İlkeler
1.1. Sorumlu İnsan Sınırlı İktidar
İslâm düşüncesine göre insan sorumlu/mükelleftir. İktidar da sınırlı/mukayyettir. Şer‘î hüküm yani “kulların tüm davranışları ile ilgili Şâriin hitabı”[1] kulların davranışlarının ve iktidarın uygulamalarının meşru veya gayri meşruluğunun yegâne ölçüsüdür.
Şer’î hükmün gereği bey‘at akdi ile kurulan iktidar bir takım mükellefiyetler doğurmaktadır. Bey’at akdinin “Allah’ın kitabı ve Rasul’ünün sünneti üzerine, imâmetin farzlarını yerine getirmen ve adaleti ikame etmen koşuluyla razı olarak sana bey‘at ediyoruz”[2] şeklindeki sîgası iktidar yetkisinin mutlak olmadığı, kitap ve sünnet başta olmak üzere şer’î delillerden istinbat edilmiş hükümlerle sınırlandırılmış olduğunu ifade etmektedir. İktidarın bu kurucu sözleşmesi, sözleşmenin her iki tarafına da bir takım görevler vermektedir. Şer’î hukuku uygulama görevini yöneticiye verirken, bu şart ve koşulla itaati yönetilenlere mükellefiyet olarak yüklemektedir. Dinî naslarda devlet başkanına itaatin Allah’a ve Rasulüne itaatin ardından ve bu ikisiyle kayıtlı olarak gelmesi (Nisâ, 4/59), devlet başkanının yetkilerinin şer‘î hükümlerle sınırlandırılmış olduğu mânâsına gelmektedir. Ayrıca devlet başkanına itaati emreden dinî naslar “Allah’ın kitabını ikame ettikleri sürece”[3] veya “Mâsiyeti emretmedikleri sürece”[4] biçimindeki naslarla takyid edilmiştir. Böylece yöneten ve yönetilen arasındaki yetki-itaat ilişkisi şer’î hukuk ile sınırlandırılmaktadır. Ebu Yala el-Ferrâ (ö. 458/1066), imamın uygulamaları dinî ahkâmın ve adaletin muktezasının dışına çıkmışsa kabul etmenin caiz olmadığını söyler.[5] İbn Hacer (ö. 852/1449) “Dinî ikame ettikleri sürece itaat edin”[6] hadisinden hareketle, dinî ahkâmın dışına çıktıklarında yönetimin onlardan çıkmış olacağını,[7] Bedreddin el-Aynî (ö. 855/1451) ise devlet başkanının görev süresinin dinî ahkâmı uygulamasına bağlı olduğunu ifade etmektedir.[8]
1.2. Şer’î Yasa Beşerî İcra
İslâm hukuk düşüncesinde bey‘at akdi, toplumun yöneten veya yönetilen şeklindeki tarafları arasında ve her iki tarafın da mükellef olduğu şer‘î ahkâmı tenfîz etmek üzere yapılmış bir sözleşme olarak görülmektedir.
[9] Bu sebeple devlet başkanının yetkisi Allah’ın mutlak otoritesi; fert ve toplum için vaz’ ettiği şer’î hükümlerin egemenliği ile kayıtlıdır. Devlet başkanının yetkisi hukuku tenfîz/yürütme ve hukuka aykırılıkların çözüme kavuşturulduğu kaza’/yargı ile ilgili olup ‘hukuk yapma’ anlamında yasama ile ilgili değildir. Hukuk vaz etme anlamında yasama klasik literatürde eş-şer‘ terimi ile ifade edilmektedir ve bu yetki Allah’a ve Rasulüne aittir.[10]
Batılı siyaset düşüncesi ile İslâmî siyaset düşüncesi arasındaki en önemli ve esaslı farklılık budur. Modern devletin unsurlarından birisi olarak görülen halk, egemenliğin kaynağıdır. Hem yasa hem de yürütme olmak üzere her iki otorite de temsilcilerinin şahsında ulusa aittir. İslâmî yönetimde ümmet ise iradesini, şâriin fiilleri hakkındaki hitabına endekslemiş bir topluluk olduğundan yasa şeriata, yürütme ise ümmete aittir.
Şer‘î hükümleri uygulamak üzere kamu otoritesini kuran; iktidarı belirleyen ümmettir. Diğer bir ifadeyle ümmet yürütmenin kaynağıdır fakat yasamanın kaynağı şer‘î hükümlerdir. Bu hükümler ya doğrudan ya da ictihad usulüyle naslardan istinbat edilmektedir.[11] Dolayısıyla siyaset biliminde ülke içinde ‘en üstün irade’ olarak tanımlanan iktidar,[12] kendisinin de üstünde bir iradenin belirlediği normlar çerçevesiyle baştan sınırlandırılmıştır. Modern devlet modelinde görülen yasanın iktidar merkezli (yasama meclisi tarafından) üretildiği bir model İslâm siyasî düşüncesinde olmadığından yürütme kuvveti, aynı zamanda yasama kuvvetini elinde bulundurmuş olmamakta, böylece bey‘at akdinin tarafları olan yöneten ve yönetilenler, kendilerinden üstün bir kaynaktan gelen kurallara boyun eğerek yetki ve davranışları zaten sınırlandırılmış olmaktadır.
1.3. Kısıtlı Kanunlaştırma
Toplumsal hayatı ilgilendiren hükümlerin önemli bölümünün sübûtu ve delâleti kati naslarla gelmiş olması yani içtihada açık olmaması devlet başkanının yetkisini kötüye kullanmasını önleyici diğer bir ilkedir. Zira “Nassın bulunduğu yerde içtihada mesağ yoktur.”[13] Bu fıkıh kaidesine göre devlet başkanının yetkisi, nassın bulunduğu birçok alanda doğal olarak sınırlandırılmış olmaktadır.
Nassın bulunduğu dolayısıyla içtihada gerek duyulmayan alanlara bakıldığında bunların ekonomik, sosyal, siyasî, hukukî kamusal hayatın önemli bir bölümünü yürütmenin müdahalesine kapalı hale getirdiği görülmektedir. Örneğin cinayet, hırsızlık, yol kesicilik, zina vb. suçlara verilen cezaların ictihadî alana ait olmaması ve bunlarla ilgili cezaları nasların belirlemiş olması yürütme erkinin yargı alanına müdahalesini ortadan kaldırmaktadır.[14] Keza mülkiyet çeşitlerinin, mülk edinme hakkının ve yollarının belirlenmiş olması,[15] bunları kanunlaştırma yetkisini elinde bulunduran devlet başkanının keyfi bir şekilde tasarrufta bulunamayacağı alanlar haline getirirken, iktisadî anlamda toplumun kalkınması ve servetin adil paylaşımının temin edilmesi hususunda güvence oluşturmaktadır. Devletin gelir ve gider kalemleri şer’î naslarca belirlendiği için bu konu da büyük ölçüde yürütmenin inisiyatifine bırakılmamıştır. Zekât, haraç, öşür ya da olağanüstü hallerde ihtiyaç durumunda vergiler şer’î nisap miktarlarınca ve şeriatın belirlediği kriterler gözetilerek alınır. Devlet başkanının zekât mallarını şer’î hükmün belirlediği sınıfların dışında başka alanlara aktarması veya belirlenen ölçünün üzerinde zekât toplaması gibi bir yetkisi yoktur. Aynı şekilde akitler, ticari hayatı düzenleyen temel kurallar açık naslarla belirlendiği için devlet başkanının kanunlaştırma faaliyetini sınırlandıran hususlardır. Keza sosyal hayatın, kadın erkek ilişkilerinin düzenlenmesi ile ilgili evlilik, boşanma, nafaka vb. hükümler de önemli ölçüde açık naslarla belirlenmiştir. Hatta İslâm toplumunun diğer toplumlarla-devletlerarası ilişkiler, anlaşmalarla ilgili hükümler naslarla belirlenmiştir. İslâm toplumunda yaşayan zimmîler veya müste’men statüsünde bulunan yabancıların dahi hakları iktidarın keyfi uygulamasına bırakılmamış, şeriatın güvencesi altına alınmıştır. Müslüman fatihlerin fethettiği topraklarda insanları dinlerini değiştirmeye zorlamamaları bu hükümlerin gereğiydi.[16] Böylece kamusal hayatı önemli ölçüde istikrarlı ve güven içinde düzenleyici hükümler devlet başkanının kanunlaştırmasına bırakılmayarak açık naslarla belirlenmiştir.[17]
Nassın bulunmadığı alanlara gelince, bu alanlarda kanunlaştırma şer’î ictihadla sınırlandırılmış olmakla birlikte kanunlaştırmanın yapılacağı alanlar da sınırlandırılmıştır. Yani devlet başkanı her alanda kanunlaştırma yapamaz. Kanunlaştırma, kamu otoritesini gereklilik haline getiren ve düzen sağlamayı gerektiren kamusal alanlarla sınırlıdır. Bu sebeple kanunlaştırma sadece kamusal alanda ve ihtiyaç olduğu kadar yapılmalıdır.[18] Görüldüğü üzere kanunlaştırma faaliyeti şer’î hükümlerden birisini seçme şeklinde ve sadece kamusal düzeni zorunlu kılan alanlarla sınırlı olduğu için devlet başkanının iktidar yetkisini kötüye kullanabileceği alanlar daha da daraltılmış olmaktadır.
İktidarın Kötüye Kullanımını Önleyici Kurumlar
Buraya kadar zikredilen ilkeler iktidarın yetkilerini olabildiğince sınırlayan ve kötüye kullanımını önleyici teorik tedbirlerdi. İslâm hukuku bu teorik tedbirlere ilaveten sosyal, siyasî ve hukukî düzlemde iktidarın uygulamalarını denetleyici ve iktidarın kötüye kullanımını önleyici kurumlar geliştirmiştir.
2.1. Sivil Toplum
İslam siyasi düşüncesine göre iktidar Müslümanların genelinin uygulamakla yükümlü oldukları muamelata dair ahkâmı uygulamak için ihtiyaç duyulan bir icra makamıdır. İktidar Müslümanların mükellef olduğu hükümleri onlar adına icra ettiğinden devlet başkanlığı makamı ümmete vekâlet ve nâiblik makamıdır.[19]
İktidarın toplum adına yürütülen nâiblik görevi olması topluma, kendisi adına yürüttüğü bu görevi doğru kullanıp kullanmadığı noktasında iktidarı denetleme hakkı ve sorumluluğu da vermektedir. Bâkillânî (ö. 403/1013) konuyla ilgili şu değerlendirmeyi yapmaktadır. “İmam üstlendiği işlerin hepsinde ümmetin vekili ve nâibidir. Ümmet de düzeltme ve doğrultma, hatırlatma ve uyarma hususlarında, gerektiğinde bir hakkı ondan alma ve halli gerektiren bir suç işlediğinde hal etme hususlarında onun arkasındadır.”[20]
Bunlara ilaveten, İslâm inancında yer alan “mükellef insan” anlayışı toplumun Müslüman bireylerine, dinî terminolojide “münker/kötülük” olarak tanımlanmış fiilleri önlemeyi şer’î bir mükellefiyet olarak yüklemektedir. Dolayısıyla toplumun hiçbir ferdi iktidar veya herhangi bir kimseden sadır olan kötülük karşısında kayıtsız kalamaz. Kur’an-ı Kerim kimi kavimlerin Allah’ın lanetine uğramalarının sebeplerinden birisi olarak kötülüklere kayıtsız kalmalarını zikretmektedir. “İsrâiloğulları’ndan kâfir olanlar, Dâvûd ve Meryem oğlu Îsâ diliyle lânetlenmişlerdir. Çünkü onlar isyan etmişlerdi ve sınırı aşıyorlardı. İşledikleri kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı.” (Mâide, 5/79) Allah rasulü (s.a.v.) bu ayeti zikrettikten sonra ümmetinin aynı lanete uğramaması için şu uyarıda bulunmaktadır: “… Allah’a yemin olsun ki siz (ya) iyiliği emreder kötülükten menedersiniz, zalime engel olup onu hakka döndürürsünüz ve onu hak üzere tutarsınız ya da onları lanetlediği gibi sizi de lanetler.”[21]
Dinî naslar umumi anlamda ma’rufu emretmeyi ve münkerden nehyetmeyi emretmenin yanında bir de hususi anlamda yöneticilere iyiliği emretme ve kötü uygulamalardan onları nehyetmeyi emretmektedir.
Bu meyanda Rasul (s.a.v.)’den nakledilen bazı hadisler şu şekildedir: “Şüphesiz insanlar zalimi gördükleri zaman, güçleri yettiği halde ona mani olmazlarsa, Allah’ın azabının hepsi üzerine inmesi pek yakındır.”[22] Nebî (s.a.v.) bir defasında Ka’b b. Ücrâ’ya (r.a.) “Allah seni sefihlerin yönetiminden korusun.” buyurdu. “Sefihlerin yönetimi de nedir?” diye sorduğunda şöyle beyan buyurmuştur: “Benden sonra yöneticiler olur. Onlar hidâyetime uymazlar ve sünnetimi de tâkip etmezler. Her kim onların yalanlarını doğrular ve zulümlerinde onlara yardım ederse, işte onlar benden değildir ve ben de onlardan değilim! Onlar (Cennetteki) havzıma gelemezler. Her kim de onların yalanlarını doğrulamaz ve zulümlerine de yardım etmezse, işte onlar bendendir ve ben de onlardanım! havzıma gelecek olanlar işte bunlardır.”[23]
İslâm, iktidarın denetlenmesi meselesini daha ileri bir noktaya taşıyarak, denetim mükellefiyetini yerine getirirken, zalim yönetici tarafından öldürülen kimseyi şehit olarak tavsif etmektedir. Hangi cihadın daha faziletli olduğu sorusuna Rasul (s.a.v.) “Zalim sultan karşısında söylenen hak sözdür”[24] şeklinde cevap vermiştir. Bir başka hadisi şerifte ise “Şehitlerin efendisi, Hamza b. Abdulmuttalip’tir ve zalim bir imama karşı çıkıp ona (marufu) emreden, (münkerden) nehyeden sonra da o imam tarafından öldürülen adamdır”[25] buyurarak devlet başkanının görevini kötüye kullanması karşısında onu uyardığından dolayı öldürülen kimseyi şehit saymıştır.
Bütün bu naslar her bir Müslümanın iktidarı denetleme, şer’î hükümlere aykırı icraat ve uygulamalarını muhasebe etme yükümlüğü olduğunu ifade etmektedir. Muhasebenin dinî bir yükümlülük olması aynı zamanda hak olduğu anlamına gelir ve hiçbir otorite şâriin vermiş olduğu muhasebe hakkından, muhasebe görevini yerine getirmekten toplumu men edemez. Toplum muhasebe görevini meşru üslup ve yöntemlerle yerine getirebilir. Yazılı ve görsel medya araçları, radyo, televizyon, kitap, dergi, gazete vb. her türlü meşru vesile ile denetleme sorumluluğunu icra eder.
Siyaset biliminde baskı grupları olarak anılan, toplum ve iktidar üzerinde etkileri bulunan çeşitli toplum kesimlerinin oluşturdukları meslek grupları, odalar, vakıf, dernek ve her tür sivil teşekkül iktidarın kötüye kullanımı karşısında muhasebe sorumluluklarını kurumsal anlamda yerine getirirler.
2.2. Ümmet Meclisi ve Siyasi Partiler
İslâm hukuku iktidarın kötüye kullanımını önleme hususunda toplumun bütününe sorumluluk yüklediği gibi bu görevi daha özelde devlet başkanını seçici meclise-ehlü’l-hal ve’l-akd yüklemektedir.
İkinci Akabe bey‘atı sırasında “Sana ne üzerine bey’at edelim” şeklindeki bir soru üzerine Rasul (s.a.v.) “… İyiliği emretmek, kötülükten nehyetmek ve Allah hakkında, hiçbir kınayanın kınamasına aldırmaksızın daima hakkı söylemek üzerine…”[26] buyurmuştur. Yani bey’at akdi, denetim hakkını sözleşmenin tarafı olan topluma, daha özelde ise topluma vekaleten bey’at akdini gerçekleştiren ehlü’l-hal ve’l-akde vermektedir. Keza Allah Rasulü’nün (s.a.v.) Ensar topluluğuna “İçinizden on iki nakîb/delege çıkartın”[27] buyruğu toplumun temsilcilerini kendilerinin çıkartacağı yani seçeceği anlamına gelmektedir. Temsilcilerini kendisinin belirlediği bir uygulama topluma muhasebe görevini daha etkin bir şekilde yürütme imkânı verecek bir uygulamadır. Ümmet meclisini oluşturan üyeler iktidarın uygulamalarının şer’î hukuka veya toplumun maslahatlarına uygun olup olmadığı hususlarda yürütmeyi denetleme yetkisine sahip önemli bir mekanizmadır.
İktidarın uygulamalarını denetlemenin en etkin mekanizmalarından birisi siyasî partilerdir. Siyasî partiler belirli bir fikirler manzumesi etrafında bir araya gelmiş, benimsenmiş bir programı olan ve bu programı uygulamaya koymak için iktidara ulaşmayı hedefleyen insanların oluşturduğu kitlesel bir yapıdır.[28] Bir Kur’an ayetinde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır. “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten meneden bir topluluk bulunsun.” (Âl-i İmrân, 3/104) Takiyüddin en-Nebhânî’ye göre bu ayette talep edilen husus iyiliği emretme ve kötülükten nehyetme değil, bu iki farizayı yerine getirecek topluluğun var edilmesidir. Keza Nebhânî ayette “topluluk” anlamındaki “ümmetün” kelimesinin Arapçada nekre/belirsiz isim olarak gelmiş olmasının birden çok İslami siyasî partinin olmasının cevazına delalet ettiğini söylemektedir.[29]
İktidar karşısında görece daha güçsüz olan fertler oluşturdukları siyasi birliktelikler ile güç kullanma tekelini elinde bulunduran ve kurumlarına sahip olan iktidar karşısında denetleme görevlerini etkin bir şekilde yerine getirebilirler. Siyasi partiler ekonomik, sosyal, siyasî, eğitim, sağlık, ziraat gibi toplumu ilgilendiren tüm alanlarda kamunun yararına olacak şekilde icra organının uygulamalarının takip edilmesi veya kamu menfaatine olduğunu düşündükleri projelerin önerilmesi ya da adaletin ikame edilmesi, tebaaya yönelik hak ihlallerinin sorgulanması gibi birçok hususta iktidarı denetler. Bir mezâlim vuku bulduğunda mezâlime sebep olan devlet başkanı veya kamu görevlileri hakkında mezâlim mahkemesi nezdinde dava açar.[30]
2.3. Mezâlim Mahkemesi
İslâm adli teşkilatında fert ve kamu dâvalarına bakan mahkemeler olduğu gibi yöneticiler hakkındaki şikayetlerin arz edildiği veya haklarında açılan davaların görüldüğü mahkemeler de vardır. Devlet başkanı dâhil olmak üzere merkezden taşraya devletin idari birimlerinde çalışan tüm devlet görevlileri hakkında herhangi bir ihmal veya suiistimal sebebiyle açılan dâvalara “mezâlim mahkemesi” bakar. Mezâlim bizatihi Allah Rasulü’nün (s.a.v) bir hadisi şeriflerinde haksızlık, hakkı olmayan işler yapma veya yetki sınırlarını aşma anlamında zikredilmektedir. Fiyatların yükseldiği bir zamanda kendisinden ürünlerin fiyatlarını belirlemesini istediklerinde “Yaratan, daraltan, genişleten, rızık veren ve fiyatlandıran da Allah’tır. Ben ne kan ne mal hususunda kendisine yaptığım bir mazlime dolayısıyla hiç kimsenin benden bir talepte bulunmadığı halde Allaha kavuşmayı umarım” buyurmuştur.[31] Burada Allah Rasulü (s.a.v) devlet başkanı sıfatıyla ürünlerin fiyatlarını belirleme hakkının olmadığı, dolayısıyla bunu yapması durumunda insanlara zulmetmiş olacağını beyan etmektedir. Hadis-i şerifte geçen “mazlime” kelimesinden hareketle mezalim kurumu, İslam yönetim sistemi içinde yöneticilerle ilgili davalara bakan özel bir yargı kurumu olarak yerini almıştır.[32]
Mezâlim mahkemesinin dâva konusunun keyfiyetine göre suç sabit olduğu halde halifeyi azletmeye kadar varan geniş yetkileri vardır.[33] Yargı bağımsızlığının bir gereği olarak, halife veya yardımcılarından biri hakkında açılmış bir dâva varken ve bu dâva karara bağlanmamışken halifenin mezâlim kadısını azletme yetkisi olamaz. Böyle bir durum dâvaya konu olan hakkın zayi olmasına ve yargılamanın usule uygun olarak gerçekleşmemesine yani harama vesile olacaktır. “Harama vesile olan şey de haramdır”[34] kaidesi gereğince Nebhânî halife veya yardımcıları ile ilgili bir dava görüldüğü esnada halifenin mezâlim kadısını azletme yetkisinin dondurulması gerektiğini ifade etmektedir.[35]
İktidarın kötüye kullanımını önleyici en önemli ve etkili mekanizmalardan biri mezâlim kurumudur. Devlet başkanı ve kamu görevlilerinin hukuku ihlal etmeleri veya görevlerini kötüye kullanmaları gibi durumlarda mahkemenin verdiği hüküm kesin ve bağlayıcıdır. İslâm tarihinde şer’î hukuku ihlal etme, kötü yönetim, devleti yönetme ehliyetine sahip olmama veya ehliyetini kaybetme (liyakatsizlik) ya da sağlık sebeplerinden dolayı onlarca sultan görevinden azledilmiştir.[36] Kazâ’, bağlayıcı olmak üzere şer’î hükmü bildirmek şeklinde tanımlandığından[37] yüksek mahkeme hüviyetindeki mezâlim mahkemesi azil kararını verdiği andan itibaren devlet başkanlığı görevi sonlanmış olur.
Sonuç
İslâm hukuk düşüncesinde devlet başkanı hem Allah hem de insanlar karşısında sorumludur. Herhangi bir insan gibi şâriin hitabı karşısında mükellef olduğu gibi bir de otoritenin sahibi olan ümmet karşısında sorumludur.
İslâm hukuk düşüncesinde yasanın şeriata ait olma prensibi iktidarın kanunlaştırma ve idari tasarruflarında bağlı kalmak zorunda olduğu anayasal çerçeveyi oluşturmaktadır. Dolayısıyla yürütme, kendisinin de üstünde ve onun da bağlı olduğu şer‘î yasa/hukuk ve anayasal çerçeve ile dengelenmektedir. Ayrıca iktidarın ümmet adına yürütülen nâiblik görevi olması asıl olanın ümmet olduğu dolayısıyla iktidarın görevini icra ederken aslına karşı sorumlu olduğunu ifade etmektedir. Köken itibariyle otorite ümmete aittir ve ümmet otoritesinin kötüye (inandığı akide, ondan kaynaklanan şer’î hükümler ve toplum maslahatlarına aykırı şekilde) kullanılıp kullanılmadığını denetleme hakkına sahip olmaktadır. Ümmet bu hakkını bireysel veya kurumsal olarak ümmet meclisi içinde siyasî partiler, meclis dışında sivil toplum kuruluşları aracılığıyla, yazılı veya görsel medya gibi meşru yöntemler ve araçlarla kullanır. Bunlara ilaveten devlet başkanı masum olmadığı gibi dokunulmazlığı da yoktur, görevini kötüye kullanması halinde yargı yolu açıktır. Yargı sistemi içinde başta devlet başkanı olmak üzere tüm kamu görevlileriyle ilgili şikâyetlere bakan özel bir yargı kurumu oluşturulmuştur. Mezâlim mahkemesi şer‘î hükümlere ve hukuka aykırı uygulamaları veya iktidar yetkisini kötüye kullanmaları durumunda kamu görevleri hakkında dâva açma ve hukukî süreçlerin tamamlanmasının ardından gerekli görürse görevlerinden azletme yetkisine sahiptir. Keza mezâlim mahkemesi devlet başkanının benimsediği kanunların ve uygulamaya koyduğu idari kararların anayasaya veya şer‘î usul ve yönteme uygun olarak istinbat edilip edilmediği konusunda da denetim yetkisine sahiptir. Ana hatları ile incelemeye çalıştığımız bu teorik ilkeler ve pratik mekanizmalar iktidarı sınırlandırmakta, iktidarın kötüye kullanımını önlemektedir.
[12] Halis Çetin, Siyaset Bilimi, (İstanbul: Orion Kitabevi, 2012), 33.
[13] Mustafa Zühaylî, el-Kavaidü’l-fıkhiyye…, (Dımaşk: Darü’l-Fikr, 2006.), 1: 499.
[14] Devlet başkanının af yetkisi yoktur. Allah Rasulü (s.a.v.), Kureyş kabilesinden bir grup insanın, hırsızlık yapan bir kimseyi affetmesi için aracı olduklarında şöyle buyurdu: “Bu canı bu tende tutan (Allah)a yemin ederim ki Muhammed”in kızı Fâtıma hırsızlık yapsa, onun da elini keserdim!” Müslim, “Hudûd”, 9.
[15] Doğal kaynakları ve madenleri kamu mülkiyetine tahsis eden açık naslardan birisinde Allah Rasulü (s.a.v.), şöyle buyurmaktadır. “Müslümanlar üç şeyde ortaktır. Su, mera ve ateş.” Bkz. Süleyman b. Eş’as, es-Sicistânî. Ebû Dâvûd. Sünenü Ebî Davûd, (Beyrut, Mektebetü’l-Asriyye, ts.), “İcâre”, 26.
[16] “Dinde zorlama yoktur.” Bakara, 2/256. “Dikkat edin! Kim antlaşmalıya zulmeder veya hakkını vermezse yahut gücü üstünde bir şey ile yükümlü tutarsa veya rızası olmaksızın ondan bir şey alırsa, şüphesiz ben kıyamet günü ona delili ile galip geleceğim.” Ebû Dâvûd. Sünen, “Harac”, 33.
[17] Ahmet Müfti, Erkân ve damânâti’l-hükmi’l-İslâmî, (Beyrut: Müessesetü’r-Reyyân, 1996.), 137, 138.
[18] Müfti, Erkân ve damânâti’l-hükmi’l-İslâmî, 140.
[36] Emevî, Abbâsî, Memlük ve Osmanlı (hilafetin intikali sonrası) dönemlerinde azil örneklerini inceleyen detaylı çalışma için bkz. Özgür Kavak, “İstifa, Hal‘ ve İhtilal: İslâm Devletlerinde İktidarın El Değiştirmesi Üzerine Bazı Tespitler”, Disiplinlerarası Çalışmalar Dergisi (Dîvân), Cilt 24 say› 47 (2019: 2) 141-196.
[37] İbn Ferhûn. Tebsıratü’l-hükkâm.., (Mektebetü’l-Külliyyâti’l-Ezheriyye, 1986.) 1: 11.
Aziz İslam varoluşsal önceliğini kaybettiği için, iktidarlar, emperyalistlerle ittifak içerisinde yer almayı tercih ediyor. İslam dünyası ulus-devletleri, varlıklarını, İslami dayanışma yoluyla değil, birbirlerini dışlayarak ve rekabetle sürdürüyor. Sözünü ettiğimiz ulus-devletler, ahlâki birliği değil, çıkarların birliğini esas alan ilişkiler kurmaya çalışıyor. Ahlâki birlik, ötekine karşı sorumlu olmayı gerektirirken; çıkarların birliği, ötekine karşı mutlak sorumsuzluğu öncelikli hâle getiriyor.
Bir akıl tutulması… Bir çarpık ve manipüle edilmiş zihin yapısı… Model paradigmanın değişmezliğine iman edilmesi… Küresel tahakküme karşı durmanın yolunun onun dışında kalarak, yani nehrin suyundan bir avuç içerek veya hiç içmeyerek mümkün olabileceğinin umursanmayıp paradigma içi muhalefetin benimsenmesi ve nehrin suyundan içildikçe içilmesi… Nehrin suyundan bolca içtikleri için dizlerinin bağı çözülenlerin Calut’un mağlup edilemeyeceğine inanması…
“(Nehirden çokça içenler) ‘Bugün bizim Calut’a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok’ dediler” (Bakara, 2/249) Demek ki zulmedenler ve onların yandaşları o nehirden tıka basa içmişler. Calut adına ve ondan korkarak…
Yorgun bedenler, bıkkın gönüller… Kendilerine bile izahını yapamadıkları bir çağda her türlü ikilemin kıskacında aradıklarının derman sunamamasının verdiği sancıyla can çekişmekteler.
Yalnız değiller; yalnız değiliz…
Muhabbet ve merhametin, sadakat ve adaletin, kanaat ve sabrın, itaat ve istişarenin, saygı ve sevginin tasfiye edildiği bir toplumda, ebeveyn çaresizliği arasına sıkıştırılmış çocukların dünyasına dair bir şeyler söylemek için önce onları tanımak gerekiyor. ‘Tanım’lamanın işimize gelen ve rahatsızlık vermeyen tarafı, ‘tanıma’yı silikleştirdiği için bilimsel tasnifler “çocuğa göre” olması gereken davranışlarımızı mekanikleştirmeye başlıyor. İlişkilerin ‘ne’ üzerinden ve ‘ne ile’ kurulacağı karmaşası, ‘tekno-çağ’ın mekanik her aracını tutarsız ilişkiler sarmalında asgari saçmalık seviyesine taşımayı kolaylaştırıyor.
Müslümanın en büyük ideali iyi bir ölümle ölmektir. Müslüman olarak ölmektir ama dönüşen neydi, ne oldu da hâlihazırda Müslümanlara gelecekle ilgili en büyük beklentin, talebin nedir diye sorulduğunda “Müslüman olarak ölmektir.” cevabı alınamaz hâle gelindi? Elbette belli şeyleri yitirerek belli tarzda bir varoluşa dayalı hale geldiğimiz, belli tarzda var olma pratiğine angaje olduğumuz için artık öyle bir soruya böyle bir cevap verilemediği ifade edilebilir.
Yaratılmış en değerli varlık olan insan neslinin kader, ecel ve rızık konusunda hem Yüce Allah’ın ve hem de kendisinin hatta diğer varlıklar ile eşyanın gerekli yetenek, kazanım ve koşullarını bilmesi elzem bir husustur. Ancak görüldüğü kadarıyla bazı insanlar nezdinde hem olgusal aşamaları ve hem de sorumluluk ve irade basamaklarını olduğu gibi anlamasının bazı engelleri olduğu muhakkaktır.
İktidarın Kötüye Kullanımını Önleyici İlkeler ve Kurumlar
İktidar; toplum bireylerini doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen, davranış ve eğilimlerini belirleyen, sosyal, siyasî, iktisadî ve benzeri birçok alanda toplumsal ilişkileri düzenleyen bağlayıcı kararlar alma, aldığı kararlara uymayanlara yaptırım uygulama dahası fiziksel güç kullanma tekelini elinde bulundurma, bu doğrultuda devlet kurum ve organlarını yönetme gibi yetkilere sahip siyasî bir kurumdur. Bu geniş yetkilere sahip olan iktidarın nasıl sınırlandırılacağı, ne şekilde dengelenip denetleneceği veya bu yetkileri kötüye kullanmasının nasıl önleneceği konusunda siyasal sistemler çeşitli teoriler geliştirmişlerdir.
İktidar olgusunu imamet ve hilâfet kavramları çerçevesinde incelemiş olan İslâm hukukçuları meşru bir iktidarın nasıl kurulacağı, meşruiyet çerçevesinde kalarak iktidar yetkisinin nasıl kullanılacağı ve meşruiyet çerçevesinin dışına çıkma halinde ne tür tedbirlerin uygulanacağı hususunda bir takım prensipler belirlemişlerdir. Bu prensiplerden hareketle iktidarın kötüye kullanımını önleyici ilkeler ve kurumlar tespit edilmeye çalışılacaktır.
1.1. Sorumlu İnsan Sınırlı İktidar
İslâm düşüncesine göre insan sorumlu/mükelleftir. İktidar da sınırlı/mukayyettir. Şer‘î hüküm yani “kulların tüm davranışları ile ilgili Şâriin hitabı”[1] kulların davranışlarının ve iktidarın uygulamalarının meşru veya gayri meşruluğunun yegâne ölçüsüdür.
Şer’î hükmün gereği bey‘at akdi ile kurulan iktidar bir takım mükellefiyetler doğurmaktadır. Bey’at akdinin “Allah’ın kitabı ve Rasul’ünün sünneti üzerine, imâmetin farzlarını yerine getirmen ve adaleti ikame etmen koşuluyla razı olarak sana bey‘at ediyoruz”[2] şeklindeki sîgası iktidar yetkisinin mutlak olmadığı, kitap ve sünnet başta olmak üzere şer’î delillerden istinbat edilmiş hükümlerle sınırlandırılmış olduğunu ifade etmektedir. İktidarın bu kurucu sözleşmesi, sözleşmenin her iki tarafına da bir takım görevler vermektedir. Şer’î hukuku uygulama görevini yöneticiye verirken, bu şart ve koşulla itaati yönetilenlere mükellefiyet olarak yüklemektedir. Dinî naslarda devlet başkanına itaatin Allah’a ve Rasulüne itaatin ardından ve bu ikisiyle kayıtlı olarak gelmesi (Nisâ, 4/59), devlet başkanının yetkilerinin şer‘î hükümlerle sınırlandırılmış olduğu mânâsına gelmektedir. Ayrıca devlet başkanına itaati emreden dinî naslar “Allah’ın kitabını ikame ettikleri sürece”[3] veya “Mâsiyeti emretmedikleri sürece”[4] biçimindeki naslarla takyid edilmiştir. Böylece yöneten ve yönetilen arasındaki yetki-itaat ilişkisi şer’î hukuk ile sınırlandırılmaktadır. Ebu Yala el-Ferrâ (ö. 458/1066), imamın uygulamaları dinî ahkâmın ve adaletin muktezasının dışına çıkmışsa kabul etmenin caiz olmadığını söyler.[5] İbn Hacer (ö. 852/1449) “Dinî ikame ettikleri sürece itaat edin”[6] hadisinden hareketle, dinî ahkâmın dışına çıktıklarında yönetimin onlardan çıkmış olacağını,[7] Bedreddin el-Aynî (ö. 855/1451) ise devlet başkanının görev süresinin dinî ahkâmı uygulamasına bağlı olduğunu ifade etmektedir.[8]
1.2. Şer’î Yasa Beşerî İcra
[9] Bu sebeple devlet başkanının yetkisi Allah’ın mutlak otoritesi; fert ve toplum için vaz’ ettiği şer’î hükümlerin egemenliği ile kayıtlıdır. Devlet başkanının yetkisi hukuku tenfîz/yürütme ve hukuka aykırılıkların çözüme kavuşturulduğu kaza’/yargı ile ilgili olup ‘hukuk yapma’ anlamında yasama ile ilgili değildir. Hukuk vaz etme anlamında yasama klasik literatürde eş-şer‘ terimi ile ifade edilmektedir ve bu yetki Allah’a ve Rasulüne aittir.[10]
Batılı siyaset düşüncesi ile İslâmî siyaset düşüncesi arasındaki en önemli ve esaslı farklılık budur. Modern devletin unsurlarından birisi olarak görülen halk, egemenliğin kaynağıdır. Hem yasa hem de yürütme olmak üzere her iki otorite de temsilcilerinin şahsında ulusa aittir. İslâmî yönetimde ümmet ise iradesini, şâriin fiilleri hakkındaki hitabına endekslemiş bir topluluk olduğundan yasa şeriata, yürütme ise ümmete aittir.
Şer‘î hükümleri uygulamak üzere kamu otoritesini kuran; iktidarı belirleyen ümmettir. Diğer bir ifadeyle ümmet yürütmenin kaynağıdır fakat yasamanın kaynağı şer‘î hükümlerdir. Bu hükümler ya doğrudan ya da ictihad usulüyle naslardan istinbat edilmektedir.[11] Dolayısıyla siyaset biliminde ülke içinde ‘en üstün irade’ olarak tanımlanan iktidar,[12] kendisinin de üstünde bir iradenin belirlediği normlar çerçevesiyle baştan sınırlandırılmıştır. Modern devlet modelinde görülen yasanın iktidar merkezli (yasama meclisi tarafından) üretildiği bir model İslâm siyasî düşüncesinde olmadığından yürütme kuvveti, aynı zamanda yasama kuvvetini elinde bulundurmuş olmamakta, böylece bey‘at akdinin tarafları olan yöneten ve yönetilenler, kendilerinden üstün bir kaynaktan gelen kurallara boyun eğerek yetki ve davranışları zaten sınırlandırılmış olmaktadır.
1.3. Kısıtlı Kanunlaştırma
Toplumsal hayatı ilgilendiren hükümlerin önemli bölümünün sübûtu ve delâleti kati naslarla gelmiş olması yani içtihada açık olmaması devlet başkanının yetkisini kötüye kullanmasını önleyici diğer bir ilkedir. Zira “Nassın bulunduğu yerde içtihada mesağ yoktur.”[13] Bu fıkıh kaidesine göre devlet başkanının yetkisi, nassın bulunduğu birçok alanda doğal olarak sınırlandırılmış olmaktadır.
Nassın bulunduğu dolayısıyla içtihada gerek duyulmayan alanlara bakıldığında bunların ekonomik, sosyal, siyasî, hukukî kamusal hayatın önemli bir bölümünü yürütmenin müdahalesine kapalı hale getirdiği görülmektedir. Örneğin cinayet, hırsızlık, yol kesicilik, zina vb. suçlara verilen cezaların ictihadî alana ait olmaması ve bunlarla ilgili cezaları nasların belirlemiş olması yürütme erkinin yargı alanına müdahalesini ortadan kaldırmaktadır.[14] Keza mülkiyet çeşitlerinin, mülk edinme hakkının ve yollarının belirlenmiş olması,[15] bunları kanunlaştırma yetkisini elinde bulunduran devlet başkanının keyfi bir şekilde tasarrufta bulunamayacağı alanlar haline getirirken, iktisadî anlamda toplumun kalkınması ve servetin adil paylaşımının temin edilmesi hususunda güvence oluşturmaktadır. Devletin gelir ve gider kalemleri şer’î naslarca belirlendiği için bu konu da büyük ölçüde yürütmenin inisiyatifine bırakılmamıştır. Zekât, haraç, öşür ya da olağanüstü hallerde ihtiyaç durumunda vergiler şer’î nisap miktarlarınca ve şeriatın belirlediği kriterler gözetilerek alınır. Devlet başkanının zekât mallarını şer’î hükmün belirlediği sınıfların dışında başka alanlara aktarması veya belirlenen ölçünün üzerinde zekât toplaması gibi bir yetkisi yoktur. Aynı şekilde akitler, ticari hayatı düzenleyen temel kurallar açık naslarla belirlendiği için devlet başkanının kanunlaştırma faaliyetini sınırlandıran hususlardır. Keza sosyal hayatın, kadın erkek ilişkilerinin düzenlenmesi ile ilgili evlilik, boşanma, nafaka vb. hükümler de önemli ölçüde açık naslarla belirlenmiştir. Hatta İslâm toplumunun diğer toplumlarla-devletlerarası ilişkiler, anlaşmalarla ilgili hükümler naslarla belirlenmiştir. İslâm toplumunda yaşayan zimmîler veya müste’men statüsünde bulunan yabancıların dahi hakları iktidarın keyfi uygulamasına bırakılmamış, şeriatın güvencesi altına alınmıştır. Müslüman fatihlerin fethettiği topraklarda insanları dinlerini değiştirmeye zorlamamaları bu hükümlerin gereğiydi.[16] Böylece kamusal hayatı önemli ölçüde istikrarlı ve güven içinde düzenleyici hükümler devlet başkanının kanunlaştırmasına bırakılmayarak açık naslarla belirlenmiştir.[17]
Nassın bulunmadığı alanlara gelince, bu alanlarda kanunlaştırma şer’î ictihadla sınırlandırılmış olmakla birlikte kanunlaştırmanın yapılacağı alanlar da sınırlandırılmıştır. Yani devlet başkanı her alanda kanunlaştırma yapamaz. Kanunlaştırma, kamu otoritesini gereklilik haline getiren ve düzen sağlamayı gerektiren kamusal alanlarla sınırlıdır. Bu sebeple kanunlaştırma sadece kamusal alanda ve ihtiyaç olduğu kadar yapılmalıdır.[18] Görüldüğü üzere kanunlaştırma faaliyeti şer’î hükümlerden birisini seçme şeklinde ve sadece kamusal düzeni zorunlu kılan alanlarla sınırlı olduğu için devlet başkanının iktidar yetkisini kötüye kullanabileceği alanlar daha da daraltılmış olmaktadır.
Buraya kadar zikredilen ilkeler iktidarın yetkilerini olabildiğince sınırlayan ve kötüye kullanımını önleyici teorik tedbirlerdi. İslâm hukuku bu teorik tedbirlere ilaveten sosyal, siyasî ve hukukî düzlemde iktidarın uygulamalarını denetleyici ve iktidarın kötüye kullanımını önleyici kurumlar geliştirmiştir.
2.1. Sivil Toplum
İslam siyasi düşüncesine göre iktidar Müslümanların genelinin uygulamakla yükümlü oldukları muamelata dair ahkâmı uygulamak için ihtiyaç duyulan bir icra makamıdır. İktidar Müslümanların mükellef olduğu hükümleri onlar adına icra ettiğinden devlet başkanlığı makamı ümmete vekâlet ve nâiblik makamıdır.[19]
İktidarın toplum adına yürütülen nâiblik görevi olması topluma, kendisi adına yürüttüğü bu görevi doğru kullanıp kullanmadığı noktasında iktidarı denetleme hakkı ve sorumluluğu da vermektedir. Bâkillânî (ö. 403/1013) konuyla ilgili şu değerlendirmeyi yapmaktadır. “İmam üstlendiği işlerin hepsinde ümmetin vekili ve nâibidir. Ümmet de düzeltme ve doğrultma, hatırlatma ve uyarma hususlarında, gerektiğinde bir hakkı ondan alma ve halli gerektiren bir suç işlediğinde hal etme hususlarında onun arkasındadır.”[20]
Bunlara ilaveten, İslâm inancında yer alan “mükellef insan” anlayışı toplumun Müslüman bireylerine, dinî terminolojide “münker/kötülük” olarak tanımlanmış fiilleri önlemeyi şer’î bir mükellefiyet olarak yüklemektedir. Dolayısıyla toplumun hiçbir ferdi iktidar veya herhangi bir kimseden sadır olan kötülük karşısında kayıtsız kalamaz. Kur’an-ı Kerim kimi kavimlerin Allah’ın lanetine uğramalarının sebeplerinden birisi olarak kötülüklere kayıtsız kalmalarını zikretmektedir. “İsrâiloğulları’ndan kâfir olanlar, Dâvûd ve Meryem oğlu Îsâ diliyle lânetlenmişlerdir. Çünkü onlar isyan etmişlerdi ve sınırı aşıyorlardı. İşledikleri kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı.” (Mâide, 5/79) Allah rasulü (s.a.v.) bu ayeti zikrettikten sonra ümmetinin aynı lanete uğramaması için şu uyarıda bulunmaktadır: “… Allah’a yemin olsun ki siz (ya) iyiliği emreder kötülükten menedersiniz, zalime engel olup onu hakka döndürürsünüz ve onu hak üzere tutarsınız ya da onları lanetlediği gibi sizi de lanetler.”[21]
Bu meyanda Rasul (s.a.v.)’den nakledilen bazı hadisler şu şekildedir: “Şüphesiz insanlar zalimi gördükleri zaman, güçleri yettiği halde ona mani olmazlarsa, Allah’ın azabının hepsi üzerine inmesi pek yakındır.”[22] Nebî (s.a.v.) bir defasında Ka’b b. Ücrâ’ya (r.a.) “Allah seni sefihlerin yönetiminden korusun.” buyurdu. “Sefihlerin yönetimi de nedir?” diye sorduğunda şöyle beyan buyurmuştur: “Benden sonra yöneticiler olur. Onlar hidâyetime uymazlar ve sünnetimi de tâkip etmezler. Her kim onların yalanlarını doğrular ve zulümlerinde onlara yardım ederse, işte onlar benden değildir ve ben de onlardan değilim! Onlar (Cennetteki) havzıma gelemezler. Her kim de onların yalanlarını doğrulamaz ve zulümlerine de yardım etmezse, işte onlar bendendir ve ben de onlardanım! havzıma gelecek olanlar işte bunlardır.”[23]
İslâm, iktidarın denetlenmesi meselesini daha ileri bir noktaya taşıyarak, denetim mükellefiyetini yerine getirirken, zalim yönetici tarafından öldürülen kimseyi şehit olarak tavsif etmektedir. Hangi cihadın daha faziletli olduğu sorusuna Rasul (s.a.v.) “Zalim sultan karşısında söylenen hak sözdür”[24] şeklinde cevap vermiştir. Bir başka hadisi şerifte ise “Şehitlerin efendisi, Hamza b. Abdulmuttalip’tir ve zalim bir imama karşı çıkıp ona (marufu) emreden, (münkerden) nehyeden sonra da o imam tarafından öldürülen adamdır”[25] buyurarak devlet başkanının görevini kötüye kullanması karşısında onu uyardığından dolayı öldürülen kimseyi şehit saymıştır.
Bütün bu naslar her bir Müslümanın iktidarı denetleme, şer’î hükümlere aykırı icraat ve uygulamalarını muhasebe etme yükümlüğü olduğunu ifade etmektedir. Muhasebenin dinî bir yükümlülük olması aynı zamanda hak olduğu anlamına gelir ve hiçbir otorite şâriin vermiş olduğu muhasebe hakkından, muhasebe görevini yerine getirmekten toplumu men edemez. Toplum muhasebe görevini meşru üslup ve yöntemlerle yerine getirebilir. Yazılı ve görsel medya araçları, radyo, televizyon, kitap, dergi, gazete vb. her türlü meşru vesile ile denetleme sorumluluğunu icra eder.
Siyaset biliminde baskı grupları olarak anılan, toplum ve iktidar üzerinde etkileri bulunan çeşitli toplum kesimlerinin oluşturdukları meslek grupları, odalar, vakıf, dernek ve her tür sivil teşekkül iktidarın kötüye kullanımı karşısında muhasebe sorumluluklarını kurumsal anlamda yerine getirirler.
2.2. Ümmet Meclisi ve Siyasi Partiler
İkinci Akabe bey‘atı sırasında “Sana ne üzerine bey’at edelim” şeklindeki bir soru üzerine Rasul (s.a.v.) “… İyiliği emretmek, kötülükten nehyetmek ve Allah hakkında, hiçbir kınayanın kınamasına aldırmaksızın daima hakkı söylemek üzerine…”[26] buyurmuştur. Yani bey’at akdi, denetim hakkını sözleşmenin tarafı olan topluma, daha özelde ise topluma vekaleten bey’at akdini gerçekleştiren ehlü’l-hal ve’l-akde vermektedir. Keza Allah Rasulü’nün (s.a.v.) Ensar topluluğuna “İçinizden on iki nakîb/delege çıkartın”[27] buyruğu toplumun temsilcilerini kendilerinin çıkartacağı yani seçeceği anlamına gelmektedir. Temsilcilerini kendisinin belirlediği bir uygulama topluma muhasebe görevini daha etkin bir şekilde yürütme imkânı verecek bir uygulamadır. Ümmet meclisini oluşturan üyeler iktidarın uygulamalarının şer’î hukuka veya toplumun maslahatlarına uygun olup olmadığı hususlarda yürütmeyi denetleme yetkisine sahip önemli bir mekanizmadır.
İktidarın uygulamalarını denetlemenin en etkin mekanizmalarından birisi siyasî partilerdir. Siyasî partiler belirli bir fikirler manzumesi etrafında bir araya gelmiş, benimsenmiş bir programı olan ve bu programı uygulamaya koymak için iktidara ulaşmayı hedefleyen insanların oluşturduğu kitlesel bir yapıdır.[28] Bir Kur’an ayetinde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır. “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten meneden bir topluluk bulunsun.” (Âl-i İmrân, 3/104) Takiyüddin en-Nebhânî’ye göre bu ayette talep edilen husus iyiliği emretme ve kötülükten nehyetme değil, bu iki farizayı yerine getirecek topluluğun var edilmesidir. Keza Nebhânî ayette “topluluk” anlamındaki “ümmetün” kelimesinin Arapçada nekre/belirsiz isim olarak gelmiş olmasının birden çok İslami siyasî partinin olmasının cevazına delalet ettiğini söylemektedir.[29]
İktidar karşısında görece daha güçsüz olan fertler oluşturdukları siyasi birliktelikler ile güç kullanma tekelini elinde bulunduran ve kurumlarına sahip olan iktidar karşısında denetleme görevlerini etkin bir şekilde yerine getirebilirler. Siyasi partiler ekonomik, sosyal, siyasî, eğitim, sağlık, ziraat gibi toplumu ilgilendiren tüm alanlarda kamunun yararına olacak şekilde icra organının uygulamalarının takip edilmesi veya kamu menfaatine olduğunu düşündükleri projelerin önerilmesi ya da adaletin ikame edilmesi, tebaaya yönelik hak ihlallerinin sorgulanması gibi birçok hususta iktidarı denetler. Bir mezâlim vuku bulduğunda mezâlime sebep olan devlet başkanı veya kamu görevlileri hakkında mezâlim mahkemesi nezdinde dava açar.[30]
2.3. Mezâlim Mahkemesi
İslâm adli teşkilatında fert ve kamu dâvalarına bakan mahkemeler olduğu gibi yöneticiler hakkındaki şikayetlerin arz edildiği veya haklarında açılan davaların görüldüğü mahkemeler de vardır. Devlet başkanı dâhil olmak üzere merkezden taşraya devletin idari birimlerinde çalışan tüm devlet görevlileri hakkında herhangi bir ihmal veya suiistimal sebebiyle açılan dâvalara “mezâlim mahkemesi” bakar. Mezâlim bizatihi Allah Rasulü’nün (s.a.v) bir hadisi şeriflerinde haksızlık, hakkı olmayan işler yapma veya yetki sınırlarını aşma anlamında zikredilmektedir. Fiyatların yükseldiği bir zamanda kendisinden ürünlerin fiyatlarını belirlemesini istediklerinde “Yaratan, daraltan, genişleten, rızık veren ve fiyatlandıran da Allah’tır. Ben ne kan ne mal hususunda kendisine yaptığım bir mazlime dolayısıyla hiç kimsenin benden bir talepte bulunmadığı halde Allaha kavuşmayı umarım” buyurmuştur.[31] Burada Allah Rasulü (s.a.v) devlet başkanı sıfatıyla ürünlerin fiyatlarını belirleme hakkının olmadığı, dolayısıyla bunu yapması durumunda insanlara zulmetmiş olacağını beyan etmektedir. Hadis-i şerifte geçen “mazlime” kelimesinden hareketle mezalim kurumu, İslam yönetim sistemi içinde yöneticilerle ilgili davalara bakan özel bir yargı kurumu olarak yerini almıştır.[32]
Mezâlim mahkemesinin dâva konusunun keyfiyetine göre suç sabit olduğu halde halifeyi azletmeye kadar varan geniş yetkileri vardır.[33] Yargı bağımsızlığının bir gereği olarak, halife veya yardımcılarından biri hakkında açılmış bir dâva varken ve bu dâva karara bağlanmamışken halifenin mezâlim kadısını azletme yetkisi olamaz. Böyle bir durum dâvaya konu olan hakkın zayi olmasına ve yargılamanın usule uygun olarak gerçekleşmemesine yani harama vesile olacaktır. “Harama vesile olan şey de haramdır”[34] kaidesi gereğince Nebhânî halife veya yardımcıları ile ilgili bir dava görüldüğü esnada halifenin mezâlim kadısını azletme yetkisinin dondurulması gerektiğini ifade etmektedir.[35]
İktidarın kötüye kullanımını önleyici en önemli ve etkili mekanizmalardan biri mezâlim kurumudur. Devlet başkanı ve kamu görevlilerinin hukuku ihlal etmeleri veya görevlerini kötüye kullanmaları gibi durumlarda mahkemenin verdiği hüküm kesin ve bağlayıcıdır. İslâm tarihinde şer’î hukuku ihlal etme, kötü yönetim, devleti yönetme ehliyetine sahip olmama veya ehliyetini kaybetme (liyakatsizlik) ya da sağlık sebeplerinden dolayı onlarca sultan görevinden azledilmiştir.[36] Kazâ’, bağlayıcı olmak üzere şer’î hükmü bildirmek şeklinde tanımlandığından[37] yüksek mahkeme hüviyetindeki mezâlim mahkemesi azil kararını verdiği andan itibaren devlet başkanlığı görevi sonlanmış olur.
Sonuç
İslâm hukuk düşüncesinde yasanın şeriata ait olma prensibi iktidarın kanunlaştırma ve idari tasarruflarında bağlı kalmak zorunda olduğu anayasal çerçeveyi oluşturmaktadır. Dolayısıyla yürütme, kendisinin de üstünde ve onun da bağlı olduğu şer‘î yasa/hukuk ve anayasal çerçeve ile dengelenmektedir. Ayrıca iktidarın ümmet adına yürütülen nâiblik görevi olması asıl olanın ümmet olduğu dolayısıyla iktidarın görevini icra ederken aslına karşı sorumlu olduğunu ifade etmektedir. Köken itibariyle otorite ümmete aittir ve ümmet otoritesinin kötüye (inandığı akide, ondan kaynaklanan şer’î hükümler ve toplum maslahatlarına aykırı şekilde) kullanılıp kullanılmadığını denetleme hakkına sahip olmaktadır. Ümmet bu hakkını bireysel veya kurumsal olarak ümmet meclisi içinde siyasî partiler, meclis dışında sivil toplum kuruluşları aracılığıyla, yazılı veya görsel medya gibi meşru yöntemler ve araçlarla kullanır. Bunlara ilaveten devlet başkanı masum olmadığı gibi dokunulmazlığı da yoktur, görevini kötüye kullanması halinde yargı yolu açıktır. Yargı sistemi içinde başta devlet başkanı olmak üzere tüm kamu görevlileriyle ilgili şikâyetlere bakan özel bir yargı kurumu oluşturulmuştur. Mezâlim mahkemesi şer‘î hükümlere ve hukuka aykırı uygulamaları veya iktidar yetkisini kötüye kullanmaları durumunda kamu görevleri hakkında dâva açma ve hukukî süreçlerin tamamlanmasının ardından gerekli görürse görevlerinden azletme yetkisine sahiptir. Keza mezâlim mahkemesi devlet başkanının benimsediği kanunların ve uygulamaya koyduğu idari kararların anayasaya veya şer‘î usul ve yönteme uygun olarak istinbat edilip edilmediği konusunda da denetim yetkisine sahiptir. Ana hatları ile incelemeye çalıştığımız bu teorik ilkeler ve pratik mekanizmalar iktidarı sınırlandırmakta, iktidarın kötüye kullanımını önlemektedir.
Dipnotlar:
[1] Seyfeddin Âmidî, el-İhkâm fî usûli’l-ahkâm, (Beyrut: Dârü’l-Kitâbu’l-Arabî, H. 1404), 1: 135.
[2] Ferrâ, el-Ahkâmu’s-Sultâniyye, (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 2000), 25.
[3] Tirmizî, “Cihad”, 28.
[4] Tirmizî, “Cihad”, 28.
[5] Ferrâ, el-Ahkâmü’s-sultâniyye, 22.
[6] Buhârî, “Menâkıb”, 2.
[7] İbn Hacer el-Askalânî, Fethu’l-bârî.., (Beyrut: Dârü’l-Ma’rife, H. 1379), 13: 116.
[8] Bedreddin Aynî. Umdetü’l-kârî.., (Lübnan: Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 2001.), 16: 103.
[9] Hallâf, es-Siyâsetü’ş-şer‘iyye, (Kahire: Matbaatü’s-Selefiyye ve Mektebetühâ, t.y.), 58.
[10] Abdülkerîm Zeydân. Mecmûatü buhûsi fıkhiyye, (Beyrut: Mektebetü’l-Kuds, 1986.), 93.
[11] Hallâf, es-Siyâsetü’ş-şer‘iyye, 40-41.
[12] Halis Çetin, Siyaset Bilimi, (İstanbul: Orion Kitabevi, 2012), 33.
[13] Mustafa Zühaylî, el-Kavaidü’l-fıkhiyye…, (Dımaşk: Darü’l-Fikr, 2006.), 1: 499.
[14] Devlet başkanının af yetkisi yoktur. Allah Rasulü (s.a.v.), Kureyş kabilesinden bir grup insanın, hırsızlık yapan bir kimseyi affetmesi için aracı olduklarında şöyle buyurdu: “Bu canı bu tende tutan (Allah)a yemin ederim ki Muhammed”in kızı Fâtıma hırsızlık yapsa, onun da elini keserdim!” Müslim, “Hudûd”, 9.
[15] Doğal kaynakları ve madenleri kamu mülkiyetine tahsis eden açık naslardan birisinde Allah Rasulü (s.a.v.), şöyle buyurmaktadır. “Müslümanlar üç şeyde ortaktır. Su, mera ve ateş.” Bkz. Süleyman b. Eş’as, es-Sicistânî. Ebû Dâvûd. Sünenü Ebî Davûd, (Beyrut, Mektebetü’l-Asriyye, ts.), “İcâre”, 26.
[16] “Dinde zorlama yoktur.” Bakara, 2/256. “Dikkat edin! Kim antlaşmalıya zulmeder veya hakkını vermezse yahut gücü üstünde bir şey ile yükümlü tutarsa veya rızası olmaksızın ondan bir şey alırsa, şüphesiz ben kıyamet günü ona delili ile galip geleceğim.” Ebû Dâvûd. Sünen, “Harac”, 33.
[17] Ahmet Müfti, Erkân ve damânâti’l-hükmi’l-İslâmî, (Beyrut: Müessesetü’r-Reyyân, 1996.), 137, 138.
[18] Müfti, Erkân ve damânâti’l-hükmi’l-İslâmî, 140.
[19] Cüveynî, Gıyâsü’l-ümem, (Beyrut: Dârü’l-Minhâc, 2014.), 391.
[20] Bâkıllânî Temhid,, (Beyrut: Müessesetü’l-Kütübi’s-Sekafiyye, 1987.), 176.
[21] Ebû Dâvûd, “Melâhim”, 17.
[22] Tirmizî, Sünen, “Fiten”, 8.
[23] Ahmed b. Hanbel. Müsned, (Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 2001.) 22: 332.
[24] Nesâî. es-Sünenü’l-kübrâ, (Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 2001.), “Bey’a‘”, 41.
[25] Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek ale’s-Sahîhayn, (Beyrut: Dârü’l-Ma’rife, 1990.) 3: 215.
[26] İbn Hanbel, Müsned, 22: 347.
[27] Taberânî, Mu’cemü’l-kebir, (Kahire: Mektebetü İbn Teymiyye, 1983), 19: 90.
[28] Osman Bahhâş. Teaddüdiyyetü’s-siyasiyye fî zılli meşrûi devleti’l-hilafeti’l-İslâmiyye, (Beyrut: Külliyyetü’l-İmâm el-Evzaî li’d-Dirâsâti’l-İslâmiyye, Doktora Tezi, 2016.) 83.
[29] Nebhânî, Mukaddimetü’d-düstür…, (Beyrut: Dâru’l-ümme, 2009), 1: 106, 107.
[30] Mahmûd Hâlidî, el-İslâm ve usûlü’l-hükm. (İrbid: Alemü’l-Kütübi’l-Hadis, 2005.) 231.
[31] İbn Hanbel. Müsned, 20: 46.
[32] Ali Himmet Berki, İslâm’da Kaza Hüküm ve Hâkimlik ve Tevabii, (Ankara: Yargıçoğlu Matbaası, 1962.) 72.
[33] Nebhânî, Takıyyüddin. eş-Şahsiyyetü’l-İslâmiyye, (Beyrut: Dârü’l-Ümme, 2003), 2: 120-122.
[34] Zühaylî, el-Veciz fî’l-fıkhi’l-İslâmî, (Dımaşk: Dârü’l-Hayr, 2006) 1: 279.
[35] Nebhânî, Mukaddimetü’d-düstür evi’l-esâbi’l-mûcibeti lehû, 1: 260.
[36] Emevî, Abbâsî, Memlük ve Osmanlı (hilafetin intikali sonrası) dönemlerinde azil örneklerini inceleyen detaylı çalışma için bkz. Özgür Kavak, “İstifa, Hal‘ ve İhtilal: İslâm Devletlerinde İktidarın El Değiştirmesi Üzerine Bazı Tespitler”, Disiplinlerarası Çalışmalar Dergisi (Dîvân), Cilt 24 say› 47 (2019: 2) 141-196.
[37] İbn Ferhûn. Tebsıratü’l-hükkâm.., (Mektebetü’l-Külliyyâti’l-Ezheriyye, 1986.) 1: 11.
İlgili Yazılar
En Büyük Kötülükle Uzlaşmak
Aziz İslam varoluşsal önceliğini kaybettiği için, iktidarlar, emperyalistlerle ittifak içerisinde yer almayı tercih ediyor. İslam dünyası ulus-devletleri, varlıklarını, İslami dayanışma yoluyla değil, birbirlerini dışlayarak ve rekabetle sürdürüyor. Sözünü ettiğimiz ulus-devletler, ahlâki birliği değil, çıkarların birliğini esas alan ilişkiler kurmaya çalışıyor. Ahlâki birlik, ötekine karşı sorumlu olmayı gerektirirken; çıkarların birliği, ötekine karşı mutlak sorumsuzluğu öncelikli hâle getiriyor.
Meğer İsrail Gazze’nin Dışında Hemen Her Yeri İşgal Etmiş
Bir akıl tutulması… Bir çarpık ve manipüle edilmiş zihin yapısı… Model paradigmanın değişmezliğine iman edilmesi… Küresel tahakküme karşı durmanın yolunun onun dışında kalarak, yani nehrin suyundan bir avuç içerek veya hiç içmeyerek mümkün olabileceğinin umursanmayıp paradigma içi muhalefetin benimsenmesi ve nehrin suyundan içildikçe içilmesi… Nehrin suyundan bolca içtikleri için dizlerinin bağı çözülenlerin Calut’un mağlup edilemeyeceğine inanması…
“(Nehirden çokça içenler) ‘Bugün bizim Calut’a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yok’ dediler” (Bakara, 2/249) Demek ki zulmedenler ve onların yandaşları o nehirden tıka basa içmişler. Calut adına ve ondan korkarak…
Çocukluğun Görsel Devinimi: Teyakkûz Hâlleri
Yorgun bedenler, bıkkın gönüller… Kendilerine bile izahını yapamadıkları bir çağda her türlü ikilemin kıskacında aradıklarının derman sunamamasının verdiği sancıyla can çekişmekteler.
Yalnız değiller; yalnız değiliz…
Muhabbet ve merhametin, sadakat ve adaletin, kanaat ve sabrın, itaat ve istişarenin, saygı ve sevginin tasfiye edildiği bir toplumda, ebeveyn çaresizliği arasına sıkıştırılmış çocukların dünyasına dair bir şeyler söylemek için önce onları tanımak gerekiyor. ‘Tanım’lamanın işimize gelen ve rahatsızlık vermeyen tarafı, ‘tanıma’yı silikleştirdiği için bilimsel tasnifler “çocuğa göre” olması gereken davranışlarımızı mekanikleştirmeye başlıyor. İlişkilerin ‘ne’ üzerinden ve ‘ne ile’ kurulacağı karmaşası, ‘tekno-çağ’ın mekanik her aracını tutarsız ilişkiler sarmalında asgari saçmalık seviyesine taşımayı kolaylaştırıyor.
Mülkiyet, Özgürlük ve Adalet Bağlamında İktisadi İnsanın İmali
Müslümanın en büyük ideali iyi bir ölümle ölmektir. Müslüman olarak ölmektir ama dönüşen neydi, ne oldu da hâlihazırda Müslümanlara gelecekle ilgili en büyük beklentin, talebin nedir diye sorulduğunda “Müslüman olarak ölmektir.” cevabı alınamaz hâle gelindi? Elbette belli şeyleri yitirerek belli tarzda bir varoluşa dayalı hale geldiğimiz, belli tarzda var olma pratiğine angaje olduğumuz için artık öyle bir soruya böyle bir cevap verilemediği ifade edilebilir.
İnsanın Varlık Yasasının Sünnetullah Bağlamında Teşekkül Esasları
Yaratılmış en değerli varlık olan insan neslinin kader, ecel ve rızık konusunda hem Yüce Allah’ın ve hem de kendisinin hatta diğer varlıklar ile eşyanın gerekli yetenek, kazanım ve koşullarını bilmesi elzem bir husustur. Ancak görüldüğü kadarıyla bazı insanlar nezdinde hem olgusal aşamaları ve hem de sorumluluk ve irade basamaklarını olduğu gibi anlamasının bazı engelleri olduğu muhakkaktır.