Sömürgeciler kendi çıkarları için, eğer gerekiyorsa, dünyanın yanmasına hayıflanmazlar. Farklı bir zihniyetle yetişiyorlar çünkü. Sömürge haline getirdikleri ülkelerde milyonlarca insanı çeşitli nedenlerle öldürmeleri onları rahatsız etmemiştir asla. Arka planda zihnî meşrulaştırma araçlarını geliştirmişlerdir kendilerine göre. Örneğin, Sanayi Devrimi ile birlikte askeri, teknolojik ve diğer birçok alanda sağladıkları üstünlükleri, “Çünkü bizim dinimiz daha üstün”, “Çünkü bizim ırkımız daha üstün” diyerek dinlerine ve ırklarına bağlamış ve bütün bunları yapmaya haklarının olduğunu, doğada ancak güçlü olanların yaşayabileceğini söylemişlerdir.
Sömürgecilik alanında uzman Andreas Eckert’e göre, Afrika’daki yönetimler hâlâ sömürgecilikten özgürleşebilmiş değildir. Çünkü eski sömürgelerin neredeyse tamamı egemenliğini kazanmış olsalar da yıllarca süren sömürgeciliğin bıraktığı izler insanların zihinlerinde ve devlet yönetimlerinde, ekonomik ve kültürel alanlarda etkili olmaya devam etmektedir. Yeni sömürgecilikte artık zengin ülkeler, yoksul, güçsüz ülkeleri askeri güç kullanarak doğrudan kontrol altına almamakta, ekonomik ve siyasal manevralarla üstü örtülü biçimde kendilerine bağımlı hale getirmektedirler. Finans ve teknoloji ihracı ile… Patent hakları ile… Kültür endüstrisi ile… Bilim tekelciliği ile… Silah ticareti ile… Neokolonyalizm olarak adlandırılan “yeni sömürgecilik” kavramı sömürgeciliğin pratikte halen devam ettiği ancak yönetiminin değiştirilerek farklı araçlarla yapıldığı tezine dayanır. Kapitalizmi, küreselleşmeyi ve kültür emperyalizmini kullanarak… Dini devreye koyarak… Sömürgeci güçler bu yollarla sömürgeleştirilmeye müsait olan kesimleri etki altına almışlardır.
Müslüman olduklarını söyleyenlerin büyük çoğunluğu da sömürgeci iradenin zihin dünyasının çerçevelediği mevcut durum ile bütünleşmiş ve söz konusu mevcut durumu içselleştirmiştir. Bu da onları muhafazakâr düşüncelere hapsetmiştir. Muhafazakâr düşünceler ise toplumları edilgenleştirir, sıradanlaştırır, kimliksizleştirir ve donuklaştırır. Siyasal yönetimler bu zaaflardan yararlanarak halkları rahatlıkla sömürebilir, yolsuzluklarını ve keyfi yönetimlerini sürdürebilirler. Bazen sırtları sıvazlanarak… Bazen devşirilmiş aracılar kullanarak… Bu tür toplumlarda iktidarlar, anayasalar değişse ve bir umut ortaya çıkmış gibi görünse de aslında olup bitenler sömürgeci tahakkümün devamlılığını sağlayacak ve meşrulaştıracak ideolojik, ekonomik ve sosyal araçların değiştirilmesinden başka bir şey değildir. Bütün bu değişiklikler yapılırken de din araçsallaştırılır genellikle. Duygusal dokunuşlar yapılır din kullanılarak. Sömürgecilerin bir ülkeyi kısmen ya da tamamen işgal edebilmesi veya o ülkede istediğini yapabilmesi için kullandıkları en büyük araç dindir. Sömürüyü meşrulaştırmak için… Sömürülenleri avutmak, uyutmak, istenilen şekle dönüştürmek için…
Roma Katolik kilisesi ve birçok Hristiyan tarikat mensubu misyonerlerin, İspanyol sömürgeciliğinin Latin Amerika’da meşrulaştırılmasında dini ideolojik araç olarak kullandıkları bilinmektedir. Böylece din aracılığıyla İspanyol sömürgeciliği meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Yalnızca İspanya değil elbette, diğer sömürgeci ülkeler de benzer nedenlerle dini araç olarak kullanmışlardır. ABD, İngiltere, Fransa, Kanada, Belçika, Hollanda, Portekiz… Misyonerlerin, “barbar halkları uygarlaştırmanın, eğitmenin görevlileri olarak” Afrika, Asya, Latin Amerika ve başka bölgelere gönderildikleri ileri sürülür. Oysa onlar Hıristiyanlığın değil sömürgeciliğin, emperyalizmin misyonerleri olarak görev yaptılar.
İslam da sömürgecilik için araç olarak kullanılmıştır. Tarihçi Edward A. Alpers’in, “Sömürgeciliğin Hizmetinde İslam” adlı makalesinde dile getirilenler düşündürücüdür. Makalede, Mozambik’te gerçekleştirilen Portekiz sömürgeciliğinin bazı evreleri anlatılır. Çok dinli ve çok milletli bir yapıdan oluşan Mozambik’te “tek din, tek millet” söylemleri dillendirilerek bütün işlerin bir merkezden yönetilmesi istenir. Bunu da “entegrasyon” olarak adlandırırlar. Böylece çok kültürlü Portekiz İmparatorluğu oluşturulacaktı.
Mozambik’te genellikle İslam’dan söz edilince akla tarikatlar gelir. Herhangi bir kabilenin ya da komünist grupların içinde yer almayanlar akın akın tarikat evlerine gidiyordu. Sömürgecilik ve diktatörlük kıskacında… Nev’i şahsına münhasır hukuk ve adalet… Böyle bir yapı içinde İslam ile sömürgeciliği birbirine uyumlu hale getirmek için olmadık entrikalar çevrilmiştir. Mozambik sömürge valisi Baltazar Rebello de Souza, 1968 yılının Ramazan ayında, bir Kadir Gecesi’nde özel bir radyo programının ayarlanmasını istemiş, bu programda önce bir Fatiha okumuş, sonra Katolisizm’le İslam, İncil’le Kur’an arasındaki benzerlikleri, ortak yanları sayıp durmuştur. Toplumsal birlik ve beraberliğin sağlanması amaçlanmıştır bu konuşmayla. Alpers’e göre, bu konuşma çok etkili olmuş ve sömürge yöneticileri yerel halkın gönlünü kazanmışlardır. Bir yandan sömürgeciliğe karşı geliştirilen muhalif hareket ve buna bağlı olarak gerçekleştirilen tutuklamalar, işkenceler… Diğer yandan olup bitenlere ılımlı yaklaşan tarikat mensupları…
Sömürge valileri yanlarında Müslüman danışmanlar bulundurmuş, tarikat şeyhlerini hediyelerle ziyaret etmişlerdir. Bunu da tarikat mensuplarına göstere göstere yapmışlardır. Bütün bunlarla da yetinmemişler; Kur’an’ı Portekizce’ye çevirerek toplumun büyük bir kısmını manipüle etmişlerdir. Vali, o dönemde adı sıkça anılan Momade Said Mujabo adlı tarikat şeyhi ile meşhur Gulamo Camii’nde birlikte resim çektirmiş; başka bir tarikat şeyhi olan Haji Abdurrazaki’nin söylediği bir cümle de o fotoğrafın altına not düşülmüştür: “Kendim ve Müslüman kardeşlerimin adına bu kutsal yerde hükümetimize koşulsuz olarak desteğimizi belirtiyorum.”
Senegal ve Mali’de de benzer şeyler olmuştur. Senegal’de Ticaniye, Mali’de ise Murida hareketleri anlatılır. Müslümanlardan oluşan her iki hareket de sömürüye karşı direnişi gereksiz görür ve bunun yerine pragmatik işbirliğinin geliştirilmesi yolunu tercih ederler.
Bugünün dünyasında olup bitenler de Mozambik’in, Senegal’in, Mali’nin ve daha birçok ülkenin geçmişinde yaşananlardan pek farklı değildir.
Müslümanlar, başta laiklik olmak üzere, Batılı birçok kurum ve kavrama kendilerinden olduklarını söyleyen iktidarlar tarafından ısındırılmış ve toplumsal evrim neredeyse bütün Müslüman toplumlarda gerçekleştirilmiştir.
Kendi cemaatlerinin ve tarikatlarının derdine düşenler, dinin sırtından geçinerek dünyevi egemenlik kuranların, az bir kesim hariç, farkına bile varmamıştır.
Malcolm X şöyle diyordu: “Ev zencisi sahibine her zaman iyi baktı. Arazi zencisi kontrolden çıkacak olsa, ev zencisi onu geri tarlaya bağlardı, araziye gönderirdi. Ev zencisinin bunu yapması şaşılacak bir şey değildi. Çünkü ona arazi zencisinden daha iyi yaşam koşulları garanti edilmişti. Yemeği daha iyiydi, daha iyi giyinirdi, daha iyi evde kalırdı.” Malcolm X’in anlattığı durumun benzerini İslam beldelerindeki Müslümanlardan birçoğu yaşamıyor mu? Bir yanda iktidarlara yakın olup her istekleri yerine getirilen ve bir elleri balda, diğer elleri yağda olan büyük sermaye sahipleri ile onların ulufe düşkünü fetvacı takımı… Diğer yanda çocuklarının karınlarını doyurabilmek için çöp kutularından ekmek toplamak zorunda kalan milyonlar… Çöp kutularından ekmek toplayanlar hallerinden her yakındıklarında, şükür ve sabır gibi dinî kavramlarla onları ikna edip yeniden çöp kutularına ekmek toplamaya gönderen sermaye sahiplerinin, ulufe düşkünü fetvacıların Malcolm X’in sözünü ettiği ev zencisinden bir farkları var mı? Toplumları yönetenlerin olup bitenlerden haberlerinin olmadığı söylenebilir mi?
Müslüman toplumların yöneticileri genellikle sömürgeci emperyalist saldırılar karşısında suskunluklarını bozmamakta hatta kendilerini sömürenlere karşı olmadık dalkavukluğu yapmaktadırlar. Gazze ya da dünyadaki diğer mazlum Müslüman halklara bir torba un bile vermeyen İslam beldelerinin sözde Müslüman liderleri, İsrail ve ABD’ye trilyonlarca dolar aktarmaktan, pahalı hediyeler vermekten geri durmamışlardır. Bu durum onların ne kadar onursuz olduklarını göstermektedir. Kendi geleceklerini garanti altına almak, sömürgeciliği devam ettirmek için çırpınan bu yöneticiler, İslam’ın evrensel imkânlarını kullanmayı alışkanlık haline getirmişlerdir. İslam, bir yaşam tarzı, ahlâki değerler ve hukuk sistemidir. Zihinleri sömürgeleşmekten kurtaracak pek çok özelliği bünyesinde taşıyan İslam’ın sömürgecilik için araçsallaştırılması üzüntü vericidir doğrusu. Sömürgeci zihnin sermayesi haline getirilen İslam… İslam beldelerindeki yönetimler, siyasal kadrolar meşruiyetlerini ortaya koydukları somut düşüncelerle ya da genel geçer kurallarla değil, kendi istekleri doğrultusunda oluşturmak istemektedirler. Bunun için de İslam, araçsallaştırılarak kendi emellerine hizmet edecek şekilde kullanışlı hale getirilmeye çalışılır. Yozlaştırılarak… İçi boşaltılarak… Kullanışlı hale getirilen bu yeni din, böylece modern menşeli hegemonik söylem ve sistemlerin sömürgeci pratiklerinin meşrulaştırıcısı, onaylatıcısı yapılır.
Başta yönetim sistemlerinin yapısal bozuklukları olmak üzere, önemli hiçbir konuyla ilgilenmeyen toplumlar oluşturulmuştur. Bu nedenle olsa gerek, Müslüman toplumlar etraflarını saran epistemolojik kuşatmanın, sömürünün farkına bile varmamışlardır. Merhametten, ahlâktan, kültürden uzak yönetimler bu şekilde ortaya çıkmıştır. Bu durumdan çıkılması için entelektüellerin ellerini taşın altına koymaları, toplumları ve iktidarları doğru ve güzel olana yönlendirici söz ve eylemlerde bulunmaları gerekmez mi? Hayatın dayattığı gerçekler ile kayıtlı bilgiler arasındaki ara açıldığı zaman entelektüellerden bir çıkış yolu göstermeleri beklenir. Entelektüellere düşen ise, kendi çıkarlarına halel gelecek olsa bile, sorumluluk üstlenip bir çıkış yolu ortaya koymaktır. Farkındalık, bilinç gibi birçok kavramın içi büyük ölçüde entelektüeller tarafından doldurulur. Onların yazıp çizdiklerini okuyup anlayarak farkındalık artırılabilir, bilinç keskin hale gelebilir, zihinlerdeki yüzeysel izlenimler derinleşebilir. Bu nedenle Müslüman entelektüellerden beklentiler var: Perspektiflerini daha geniş bir kitleyle paylaşabilecekleri ortak platformlar oluşturmaları gerektiğini söyleyenler… Onların düşünce ve eserlerinin daha hızlı ve geniş tabanlı bir dolaşıma girmesinin, kamusal alana daha fazla aktarılmasının zorunlu olduğunu ileri sürenler…
Kamusal hayat tek boyutlu değildir kuşkusuz, çok farklı kamusallıkları barındırır içinde. Modern kamusal hayat zengin bir çeşitlemeyi içerir bu. Bu çeşitlemelerin belki de en dikkat çeken örüntüsünü kamusal entelektüellik oluşturur. Kamusal entelektüelliği bir burjuva gelişme olarak kadim saray kamusallığının karşısında görür Jurgen Habermas, Kamusallığın Yapısal Dönüşümü adlı eserinde.
Saray kamusallığının yılmaz savunucusu, sömürgeci entelektüeldir. Kendi halkına yabancı olup yalnızca sömürgeci zihnin politikalarının sözcülüğünü yapan… Oryantalist düşünme sistematiğinin etkisinde olan…
Saray kamusallığının karşısında yer alan kamusal entelektüele gelince… Öngörüleri güçlü olan… Kamuoyunun duyarlılıklarını doğru analiz edebilen… Yaşadığı dönemi doğru yorumlayan…
Kamusal entelektüel… Ontolojik (varlık), epistemolojik (bilgi) ve aksiyolojik (değer) boyutları ile insanoğlunun sorunlarını teşhis edebilen ve bu sorunları çözmeye talip olan… Sosyal, siyasal, ekonomik vb. tıkanıklıkları aşabilmek için çözüm üreten… Başta medya olmak üzere, çeşitli iletişim kanallarını ve ortamlarını kullanarak toplumsal alana müdahale eden…
Mademki çözüm üretebiliyor ve kamusal alana müdahale edebiliyorsa, o halde Müslüman entelektüel neden susar? Ses çıkarması, söz söylemesi gerekenlerin başında onlar gelmiyor mu? Müslümanlar ontolojik ve epistemolojik bir krizin içerisindedir. Müslüman entelektüel kendi bilgi sistemine yabancı olmayan, İslami düşünce ile yoğrulan, düşündüklerini pratik hayatta somutlaştıran kişidir. Müslüman entelektüel yalnızca kendi bilgi sistemini kavrayan değil, aynı zamanda, başka düşünce yapılarının bilgi sistemlerini de bilendir. Onların sorumluluk almaları gerekmiyor mu?
Çok farklı cevaplarla karşılaşılabilir bu sorular yöneltildiği zaman. Müslüman toplumlarda kamusal alan iktidarlar tarafından sömürgeleştirildiği için eleştirel düşüncelerini söylemek isteyen Müslüman kamusal entelektüellere pek alan kalmadığını ileri sürenler… Genellikle iktidarlara yakın durdukları ve ortaya çıkan sorunlar karşısında susmayı tercih ettikleri için kamusal entelektüellerin kamuyu etkileme güçlerini büyük ölçüde kaybettiklerini, sürecin öznesi olmaları gerekirken narsistik saplantılarla oyalandıklarını söyleyenler… Entelektüel etkinliğin ortamının değiştiğini, kamusal entelektüellerin karşılarında muhatap bulamadıklarını dillendirenler… Özgür ortamın bulunmayışı nedeniyle kendilerini korumaya çalıştıklarını, düşüncelerini kamusal alanda sergilemekten çekindiklerini, korktuklarını tahmin edenler…
İleri sürülen nedenler genel olarak doğrudur elbette. Geçmiş yıllarda toplumun yönlendirilmesinde Müslüman kamusal entelektüellerin payı büyüktür; ama artık öyle değil maalesef. Bir zamanlar o mahallede entelektüel rolünde olanların büyük çoğunluğu değişeli, dönüşeli epey zaman oldu. Kısa sürede servet sahibi olanlar… Yüksek duvarlar arkasına taşınanlar… Fırsat ve imkân bulmaları halinde, elde kalan ne kadar değer varsa, tümünü ele geçirme gayretinde olanlar… “Mağduriyet bağımlılığı” farklı mahallelere götürdü onları.
Onlar ki… Eleştirmeyen, araştırmayan, üretmeyen, kamusal alana çıkmayanlar… İsrail’in soykırımını “politik bir alan”, Doğu Türkistan’daki zulmü “Çin’in iç işleri” olarak tanımlayıp sessiz kalanlar… Gerçeklerle bağları giderek kesilenler… Ezilenlerin çığlık seslerini önemsemeyenler… Düşünme pratiğini ve ilkelerini oryantalistlerin, sömürgecilerin kıskacına bırakanlar… Adaletsizliğin, yoksulluğun, merhametsizliğin tavan yaptığı bir zamanda susmayı erdemlilik kabul edenler… Ayak takımına dönüşenler…
Zaten yok denecek kadar az sayıdaki Müslüman kamusal entelektüellerin bir kısmı toplumun ortalama zekâ ve kültür düzeyi ile uyum sağlamayı daha doğru bir yol olarak gördüler. Olası riskli alanlara dokunmadan… Çoğunluğun gönlünün hoş tutulması halinde birçok yolun açılacağını, eşiğin geçileceğini hesap ederek…
İslami söylemleri kullanarak hızlıca yükselen, pragmatik, işini bilen, düşük profilli sözde entelektüeller de var. “En güvenilen” olmak, listelerin başında yer almak her şeyden daha önemlidir onlar için. Sonunda sömürgecilerin ruhu tarafından ele geçirilmeye uygun hale geldiler. Durdukları yeri bilmeyen, savundukları düşüncelerin ağırlığını hissetmeyen, çıktıkları yolu önemsemeyen bir zamanların Müslüman entelektüellerinin geldikleri yer buraya kadardır. Bu nedenle olsa gerek, Müslüman entelektüele olan inanç sarsılmış ve entelektüellik giderek anlamsızlaşmıştır.
Büyük bir entelektüel tıkanma yaşanmaktadır. Eskiden kamusal entelektüel üreten mecralar bugün eski rollerinden çok uzaktır. Bilgi ve kültür aşığı olmalarına rağmen entelektüel düzeye ulaşamayanlar da yok değil: Ellerinden tutulmasını bekleyenler… Kamusal alan sömürgeleştirildiği için kendilerine alan bulamayanlar…
Gelecek için umut olabilecek insanlardan bazıları da bürokrasiden, ticaretten, aktif siyasetten uzak durdukları için geçim sıkıntısı çekmekte, evlerinin kiralarını bile ödemekte zorlanmaktadır. Geçimini sağlamakta zorlananların bilgi üretmesi, ürettiği bilgiyi pratikte somutlaştırması mümkün değildir. Müslüman olduklarını söyleyen büyük sermaye sahipleri ise onların bu durumunu bildikleri halde duyarsız kalmakta, maddi destekte bulunmamaktadır. Devasa servete sahip olan kimi cemaat ya da tarikatlardan da böyle bir şey zaten beklenemez. Başlangıçta tüm çabalarının Allah rızası olduğunu, kazançlarıyla ve statüleriyle Müslümanlara yararlı olmak istediklerini söyleyenler, önceden verdikleri sözleri unutup kendi dünyalıklarını geliştirmekten, büyütmekten başka bir çaba içinde olmadılar. Böylece gerek maddi imkânsızlık gerekse siyasal ve bürokratik engeller nedeniyle Müslüman entelektüeller yetişmemiş, var olan da etkisiz kalmıştır.
Kamusal entelektüel faaliyetinin ve varoluşunun yapısal sorunları vardır ve bu alanda bir kriz yaşanmaktadır, ama asıl sorun kamusallığın zemininin kaymış olmasıdır. Kamusallık neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Bu tür ortamlarda, değil entelektüel olunması, bağımsız siyasal ve kültürel kişilik bile oluşmamaktadır. Bağımsız siyasal ve kültürel kişiliğe sahip olmayanlar ise her türlü sömürgeciliğe açık hale gelirler.
Bir an için kamusal alanın uygun olduğu düşünülse bile, Müslüman toplum entelektüel yorumlara yabancı olduğu için kamusal alanda etkili olabilecek söylemler üretememektedir. Politik mücadeleler insanları pragmatik tercihler yapmaya sevk etmektedir. Politik tercihler, ilkeler ya da değerler merkezinde değil, çıkarlar doğrultusunda şekillenmektedir çünkü. İstikamet krizi yaşayan Müslümanlar için neyin tercih edilmesi gerektiği ise pek de önemli değildir zaten.
Müslümanın istikameti; vahiy yoluyla peygamberlere bildirilen, peygamberlerin de hayatlarında ve mücadelelerinde somutlaştırarak bugüne aktardıkları tevhidi istikamettir.
Bu nedenle Müslüman, istikametini başkalarının karşıt strateji ve pozisyonlarına veya konjonktürel gelişmelere göre değil; İslam’ın ölçü ve ilkelerine göre belirlemek zorundadır. İstikamet zamanlara ve coğrafyalara göre farklılaşan bir değişken değildir çünkü. İslami ölçü ve ilkeler gözetilmeyip referans kaynakları, aktörleri, retoriği, hedefleri ve temel yönelimleri İslam’dan farklı olan sistemlerin boyayıp cilaladıklarıyla yetinilip avunulduğu için Müslümanlarda bir savrulma yaşanmaktadır.
Kitlesel bir irtidattan söz edilmektedir. Genç nesiller derin bir zihinsel ve ruhsal kriz içindedir. Serveti, statüyü elde eden önceki Müslüman entelektüeller, yalnızca konfor içinde yaşamanın derdindedir. Onlar dünyalık bütün arzularını gerçekleştirmişler, ama dramatik bir tükenmişlik sendromunun içinde olduklarının farkında değiller.
Tevhitle şirkin, hakla bâtılın, helalle haramın karıştırıldığı bir dönemden geçilmektedir. İslami duyarlılıklar giderek zayıflamaktadır. Sanki dün haram olanlar bugün helalmiş gibi bir tavır sergilenmektedir.
Bir belirsizlik, kriz ve tıkanma içerisinde bulunduğu için mantıksal çözümler üretmekten uzak olan Müslümanlar, kısa vadeli çözümlerle hayatı devam ettirmeye çalışmaktadır. Yerlilik ve millilik yüzünden İslam’ın ne kadar kırmızıçizgisi varsa çiğnenmektedir. Yerli ve milli çıkarlar dini hedeflerden daha öncelikli görülmektedir.
Öyle bir kültür ve zihniyet dönüşümü olmuştur ki İslam beldelerinde yaşayanlar ne yapacaklarına, neyin mücadelesini vereceklerine, kime ne kadar güveneceklerine, kimin yanında yer alacaklarına ve neyi tercih edeceklerine karar vermekte zorlanmaktadır. Amaçsız, ilkesiz, donuk, yönlendirilmeye müsait… Zihin kodları değiştirilen Müslümanlar…
Müslüman toplumlarda üstünlük, “takva bakımından üstün olandır”dan giderek “tüketim bakımından üstün olandır”a geçmiştir. Öyle ki tükettikçe kendilerine bir değer kattıklarını, toplumsal statü kazandıklarını sanmaktadırlar. Müslüman toplumlarda kimin ne kadar, neyi tüketeceğine ise kendileri değil başkaları karar vermektedir.
Bu durum böyle mi devam edecek?
Kaybolan ahlâki duyarlılıkları, azalan insanlık değerlerini yeniden Allah’ın belirlediği ahlâk, adalet ve ihsan değerleri çerçevesinde dönüştürmek için çaba göstermek gerek. Evrensel bir zihne, perspektife ve vizyona ihtiyaç var. Bu da ancak çok yönlü, kapsayıcı, derinlikli tefekkür ve mücadelelerle sağlanabilir. Her şey tam bir sorumluluk alındığında başlar.
Bireyci narsist rol modeller üzerinden insanlara yüklenmeye çalışılan dijital çağın hızı ve kuşatıcılığı Müslümanların sorumluluklarını daha da artırmıştır. Müslümanların paradigma dışı bir varoluş mücadelesinin imkânları üzerine kafa yormaları gerek. Küreselleşme adı altında dayatılan Protestan kodlara, ideolojik ve epistemolojik sömürgeciliğe karşı nasıl direnmek gerektiği konusunda çokça düşünmek gerek.
Müslüman toplumlarda somut yapısal sorunlar bulunmaktadır. Bu sorunları çözebilmek için bir çaba gösterildiği takdirde ancak ümitvar olunabilir. Müslümanların her şeyden önce bir değişim isteyip istemediklerini, istiyorlarsa nasıl bir değişim istediklerini ortaya koyabilmeleri gerek. O zaman ancak zihin özgürlüğü sağlanıp doğru işler yapılabilir.
Sömürgeleşmiş bir zihin, toplumu yönetenlerin çıkarlarının herkesin yararına olduğuna inanır. Bu çıkarların kime, nasıl hizmet edeceği ise onun aklına gelmez. Müslüman toplumların, emperyalist sömürgeci tehdidi bütün boyutlarıyla, yansımalarıyla görememek, analiz edememek gibi bir algı sorunu vardır. Sömürgeleştirme ile tüm alanlardaki bilgi birikimi yıkıma uğramıştır. Müslüman toplumların gerçek entelektüellerden ve âlimlerden yoksun olmaları nedeniyle uyarı kanallarında sıkıntılar yaşanmaktadır.
İslam, sömürgeciliğe karşı en büyük direnç hattı iken sömürgeciliği meşrulaştırıcı araç olarak kullanılmaktadır sömürgeci zihinler tarafından. Müslüman entelektüeller ise susarak, göz yumarak, yanlışları eleştirmeyerek, doğruları cesurca söylemeyerek, Müslüman halkları bilinçlendirme yükümlülüğünü yerine getirmeyerek, kamusal alandan kaçarak tüm imkânları başkalarına bırakmışlardır. İslam’ın truva atı olarak sömürgeci zihnin hizmetine sunulmasına sessiz kalanların düşünmeleri, kendilerini kınamaları ve olup bitenlerden ders çıkarıp bir şeyler yapmaları gerekmez mi?
Müzik, sesin bestelenip icra edilen ve böylelikle üretilip tüketilen bir kültür öğesinden ziyade, üzerinde felsefi düşüncelerin kabuk bağladığı, aynı zamanda kültürel, sosyolojik, psikolojik, siyasal ve ekonomik bağlamları olan bir fenomendir.
Tahir bin Âşûr’a göre şeriat yalnızca bireysel ibadetler ya da belirli ahlaki normlarla sınırlı değildir. Şeriat, insanların dünyadaki ve ahiretteki mutluluğunu sağlama amacı güder. Bu nedenle, şeriatın amaçlarını (makâsıd-şeriat) doğru anlamak, içtihat ve hukuki uygulamaların doğru bir şekilde yapılabilmesi için gereklidir.
Halklar sana kulluk etsin,
Uluslar boyun eğsin.
Kardeşlerine egemen ol,
Kardeşlerin sana boyun eğsin.
Sana lanet edenlere lanet olsun,
Seni kutsayanlar kutsansın.”
İslam’ı Sömürgeci Zihnin Sermayesi Kılmak
Sömürgeciler kendi çıkarları için, eğer gerekiyorsa, dünyanın yanmasına hayıflanmazlar. Farklı bir zihniyetle yetişiyorlar çünkü. Sömürge haline getirdikleri ülkelerde milyonlarca insanı çeşitli nedenlerle öldürmeleri onları rahatsız etmemiştir asla. Arka planda zihnî meşrulaştırma araçlarını geliştirmişlerdir kendilerine göre. Örneğin, Sanayi Devrimi ile birlikte askeri, teknolojik ve diğer birçok alanda sağladıkları üstünlükleri, “Çünkü bizim dinimiz daha üstün”, “Çünkü bizim ırkımız daha üstün” diyerek dinlerine ve ırklarına bağlamış ve bütün bunları yapmaya haklarının olduğunu, doğada ancak güçlü olanların yaşayabileceğini söylemişlerdir.
Sömürgecilik alanında uzman Andreas Eckert’e göre, Afrika’daki yönetimler hâlâ sömürgecilikten özgürleşebilmiş değildir. Çünkü eski sömürgelerin neredeyse tamamı egemenliğini kazanmış olsalar da yıllarca süren sömürgeciliğin bıraktığı izler insanların zihinlerinde ve devlet yönetimlerinde, ekonomik ve kültürel alanlarda etkili olmaya devam etmektedir. Yeni sömürgecilikte artık zengin ülkeler, yoksul, güçsüz ülkeleri askeri güç kullanarak doğrudan kontrol altına almamakta, ekonomik ve siyasal manevralarla üstü örtülü biçimde kendilerine bağımlı hale getirmektedirler. Finans ve teknoloji ihracı ile… Patent hakları ile… Kültür endüstrisi ile… Bilim tekelciliği ile… Silah ticareti ile… Neokolonyalizm olarak adlandırılan “yeni sömürgecilik” kavramı sömürgeciliğin pratikte halen devam ettiği ancak yönetiminin değiştirilerek farklı araçlarla yapıldığı tezine dayanır. Kapitalizmi, küreselleşmeyi ve kültür emperyalizmini kullanarak… Dini devreye koyarak… Sömürgeci güçler bu yollarla sömürgeleştirilmeye müsait olan kesimleri etki altına almışlardır.
Müslüman olduklarını söyleyenlerin büyük çoğunluğu da sömürgeci iradenin zihin dünyasının çerçevelediği mevcut durum ile bütünleşmiş ve söz konusu mevcut durumu içselleştirmiştir. Bu da onları muhafazakâr düşüncelere hapsetmiştir. Muhafazakâr düşünceler ise toplumları edilgenleştirir, sıradanlaştırır, kimliksizleştirir ve donuklaştırır. Siyasal yönetimler bu zaaflardan yararlanarak halkları rahatlıkla sömürebilir, yolsuzluklarını ve keyfi yönetimlerini sürdürebilirler. Bazen sırtları sıvazlanarak… Bazen devşirilmiş aracılar kullanarak… Bu tür toplumlarda iktidarlar, anayasalar değişse ve bir umut ortaya çıkmış gibi görünse de aslında olup bitenler sömürgeci tahakkümün devamlılığını sağlayacak ve meşrulaştıracak ideolojik, ekonomik ve sosyal araçların değiştirilmesinden başka bir şey değildir. Bütün bu değişiklikler yapılırken de din araçsallaştırılır genellikle. Duygusal dokunuşlar yapılır din kullanılarak. Sömürgecilerin bir ülkeyi kısmen ya da tamamen işgal edebilmesi veya o ülkede istediğini yapabilmesi için kullandıkları en büyük araç dindir. Sömürüyü meşrulaştırmak için… Sömürülenleri avutmak, uyutmak, istenilen şekle dönüştürmek için…
Roma Katolik kilisesi ve birçok Hristiyan tarikat mensubu misyonerlerin, İspanyol sömürgeciliğinin Latin Amerika’da meşrulaştırılmasında dini ideolojik araç olarak kullandıkları bilinmektedir. Böylece din aracılığıyla İspanyol sömürgeciliği meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Yalnızca İspanya değil elbette, diğer sömürgeci ülkeler de benzer nedenlerle dini araç olarak kullanmışlardır. ABD, İngiltere, Fransa, Kanada, Belçika, Hollanda, Portekiz… Misyonerlerin, “barbar halkları uygarlaştırmanın, eğitmenin görevlileri olarak” Afrika, Asya, Latin Amerika ve başka bölgelere gönderildikleri ileri sürülür. Oysa onlar Hıristiyanlığın değil sömürgeciliğin, emperyalizmin misyonerleri olarak görev yaptılar.
İslam da sömürgecilik için araç olarak kullanılmıştır. Tarihçi Edward A. Alpers’in, “Sömürgeciliğin Hizmetinde İslam” adlı makalesinde dile getirilenler düşündürücüdür. Makalede, Mozambik’te gerçekleştirilen Portekiz sömürgeciliğinin bazı evreleri anlatılır. Çok dinli ve çok milletli bir yapıdan oluşan Mozambik’te “tek din, tek millet” söylemleri dillendirilerek bütün işlerin bir merkezden yönetilmesi istenir. Bunu da “entegrasyon” olarak adlandırırlar. Böylece çok kültürlü Portekiz İmparatorluğu oluşturulacaktı.
Mozambik’te genellikle İslam’dan söz edilince akla tarikatlar gelir. Herhangi bir kabilenin ya da komünist grupların içinde yer almayanlar akın akın tarikat evlerine gidiyordu. Sömürgecilik ve diktatörlük kıskacında… Nev’i şahsına münhasır hukuk ve adalet… Böyle bir yapı içinde İslam ile sömürgeciliği birbirine uyumlu hale getirmek için olmadık entrikalar çevrilmiştir. Mozambik sömürge valisi Baltazar Rebello de Souza, 1968 yılının Ramazan ayında, bir Kadir Gecesi’nde özel bir radyo programının ayarlanmasını istemiş, bu programda önce bir Fatiha okumuş, sonra Katolisizm’le İslam, İncil’le Kur’an arasındaki benzerlikleri, ortak yanları sayıp durmuştur. Toplumsal birlik ve beraberliğin sağlanması amaçlanmıştır bu konuşmayla. Alpers’e göre, bu konuşma çok etkili olmuş ve sömürge yöneticileri yerel halkın gönlünü kazanmışlardır. Bir yandan sömürgeciliğe karşı geliştirilen muhalif hareket ve buna bağlı olarak gerçekleştirilen tutuklamalar, işkenceler… Diğer yandan olup bitenlere ılımlı yaklaşan tarikat mensupları…
Sömürge valileri yanlarında Müslüman danışmanlar bulundurmuş, tarikat şeyhlerini hediyelerle ziyaret etmişlerdir. Bunu da tarikat mensuplarına göstere göstere yapmışlardır. Bütün bunlarla da yetinmemişler; Kur’an’ı Portekizce’ye çevirerek toplumun büyük bir kısmını manipüle etmişlerdir. Vali, o dönemde adı sıkça anılan Momade Said Mujabo adlı tarikat şeyhi ile meşhur Gulamo Camii’nde birlikte resim çektirmiş; başka bir tarikat şeyhi olan Haji Abdurrazaki’nin söylediği bir cümle de o fotoğrafın altına not düşülmüştür: “Kendim ve Müslüman kardeşlerimin adına bu kutsal yerde hükümetimize koşulsuz olarak desteğimizi belirtiyorum.”
Senegal ve Mali’de de benzer şeyler olmuştur. Senegal’de Ticaniye, Mali’de ise Murida hareketleri anlatılır. Müslümanlardan oluşan her iki hareket de sömürüye karşı direnişi gereksiz görür ve bunun yerine pragmatik işbirliğinin geliştirilmesi yolunu tercih ederler.
Bugünün dünyasında olup bitenler de Mozambik’in, Senegal’in, Mali’nin ve daha birçok ülkenin geçmişinde yaşananlardan pek farklı değildir.
Kendi cemaatlerinin ve tarikatlarının derdine düşenler, dinin sırtından geçinerek dünyevi egemenlik kuranların, az bir kesim hariç, farkına bile varmamıştır.
Malcolm X şöyle diyordu: “Ev zencisi sahibine her zaman iyi baktı. Arazi zencisi kontrolden çıkacak olsa, ev zencisi onu geri tarlaya bağlardı, araziye gönderirdi. Ev zencisinin bunu yapması şaşılacak bir şey değildi. Çünkü ona arazi zencisinden daha iyi yaşam koşulları garanti edilmişti. Yemeği daha iyiydi, daha iyi giyinirdi, daha iyi evde kalırdı.” Malcolm X’in anlattığı durumun benzerini İslam beldelerindeki Müslümanlardan birçoğu yaşamıyor mu? Bir yanda iktidarlara yakın olup her istekleri yerine getirilen ve bir elleri balda, diğer elleri yağda olan büyük sermaye sahipleri ile onların ulufe düşkünü fetvacı takımı… Diğer yanda çocuklarının karınlarını doyurabilmek için çöp kutularından ekmek toplamak zorunda kalan milyonlar… Çöp kutularından ekmek toplayanlar hallerinden her yakındıklarında, şükür ve sabır gibi dinî kavramlarla onları ikna edip yeniden çöp kutularına ekmek toplamaya gönderen sermaye sahiplerinin, ulufe düşkünü fetvacıların Malcolm X’in sözünü ettiği ev zencisinden bir farkları var mı? Toplumları yönetenlerin olup bitenlerden haberlerinin olmadığı söylenebilir mi?
Müslüman toplumların yöneticileri genellikle sömürgeci emperyalist saldırılar karşısında suskunluklarını bozmamakta hatta kendilerini sömürenlere karşı olmadık dalkavukluğu yapmaktadırlar. Gazze ya da dünyadaki diğer mazlum Müslüman halklara bir torba un bile vermeyen İslam beldelerinin sözde Müslüman liderleri, İsrail ve ABD’ye trilyonlarca dolar aktarmaktan, pahalı hediyeler vermekten geri durmamışlardır. Bu durum onların ne kadar onursuz olduklarını göstermektedir. Kendi geleceklerini garanti altına almak, sömürgeciliği devam ettirmek için çırpınan bu yöneticiler, İslam’ın evrensel imkânlarını kullanmayı alışkanlık haline getirmişlerdir. İslam, bir yaşam tarzı, ahlâki değerler ve hukuk sistemidir. Zihinleri sömürgeleşmekten kurtaracak pek çok özelliği bünyesinde taşıyan İslam’ın sömürgecilik için araçsallaştırılması üzüntü vericidir doğrusu. Sömürgeci zihnin sermayesi haline getirilen İslam… İslam beldelerindeki yönetimler, siyasal kadrolar meşruiyetlerini ortaya koydukları somut düşüncelerle ya da genel geçer kurallarla değil, kendi istekleri doğrultusunda oluşturmak istemektedirler. Bunun için de İslam, araçsallaştırılarak kendi emellerine hizmet edecek şekilde kullanışlı hale getirilmeye çalışılır. Yozlaştırılarak… İçi boşaltılarak… Kullanışlı hale getirilen bu yeni din, böylece modern menşeli hegemonik söylem ve sistemlerin sömürgeci pratiklerinin meşrulaştırıcısı, onaylatıcısı yapılır.
Başta yönetim sistemlerinin yapısal bozuklukları olmak üzere, önemli hiçbir konuyla ilgilenmeyen toplumlar oluşturulmuştur. Bu nedenle olsa gerek, Müslüman toplumlar etraflarını saran epistemolojik kuşatmanın, sömürünün farkına bile varmamışlardır. Merhametten, ahlâktan, kültürden uzak yönetimler bu şekilde ortaya çıkmıştır. Bu durumdan çıkılması için entelektüellerin ellerini taşın altına koymaları, toplumları ve iktidarları doğru ve güzel olana yönlendirici söz ve eylemlerde bulunmaları gerekmez mi? Hayatın dayattığı gerçekler ile kayıtlı bilgiler arasındaki ara açıldığı zaman entelektüellerden bir çıkış yolu göstermeleri beklenir. Entelektüellere düşen ise, kendi çıkarlarına halel gelecek olsa bile, sorumluluk üstlenip bir çıkış yolu ortaya koymaktır. Farkındalık, bilinç gibi birçok kavramın içi büyük ölçüde entelektüeller tarafından doldurulur. Onların yazıp çizdiklerini okuyup anlayarak farkındalık artırılabilir, bilinç keskin hale gelebilir, zihinlerdeki yüzeysel izlenimler derinleşebilir. Bu nedenle Müslüman entelektüellerden beklentiler var: Perspektiflerini daha geniş bir kitleyle paylaşabilecekleri ortak platformlar oluşturmaları gerektiğini söyleyenler… Onların düşünce ve eserlerinin daha hızlı ve geniş tabanlı bir dolaşıma girmesinin, kamusal alana daha fazla aktarılmasının zorunlu olduğunu ileri sürenler…
Kamusal hayat tek boyutlu değildir kuşkusuz, çok farklı kamusallıkları barındırır içinde. Modern kamusal hayat zengin bir çeşitlemeyi içerir bu. Bu çeşitlemelerin belki de en dikkat çeken örüntüsünü kamusal entelektüellik oluşturur. Kamusal entelektüelliği bir burjuva gelişme olarak kadim saray kamusallığının karşısında görür Jurgen Habermas, Kamusallığın Yapısal Dönüşümü adlı eserinde.
Saray kamusallığının yılmaz savunucusu, sömürgeci entelektüeldir. Kendi halkına yabancı olup yalnızca sömürgeci zihnin politikalarının sözcülüğünü yapan… Oryantalist düşünme sistematiğinin etkisinde olan…
Saray kamusallığının karşısında yer alan kamusal entelektüele gelince… Öngörüleri güçlü olan… Kamuoyunun duyarlılıklarını doğru analiz edebilen… Yaşadığı dönemi doğru yorumlayan…
Kamusal entelektüel… Ontolojik (varlık), epistemolojik (bilgi) ve aksiyolojik (değer) boyutları ile insanoğlunun sorunlarını teşhis edebilen ve bu sorunları çözmeye talip olan… Sosyal, siyasal, ekonomik vb. tıkanıklıkları aşabilmek için çözüm üreten… Başta medya olmak üzere, çeşitli iletişim kanallarını ve ortamlarını kullanarak toplumsal alana müdahale eden…
Mademki çözüm üretebiliyor ve kamusal alana müdahale edebiliyorsa, o halde Müslüman entelektüel neden susar? Ses çıkarması, söz söylemesi gerekenlerin başında onlar gelmiyor mu? Müslümanlar ontolojik ve epistemolojik bir krizin içerisindedir. Müslüman entelektüel kendi bilgi sistemine yabancı olmayan, İslami düşünce ile yoğrulan, düşündüklerini pratik hayatta somutlaştıran kişidir. Müslüman entelektüel yalnızca kendi bilgi sistemini kavrayan değil, aynı zamanda, başka düşünce yapılarının bilgi sistemlerini de bilendir. Onların sorumluluk almaları gerekmiyor mu?
Çok farklı cevaplarla karşılaşılabilir bu sorular yöneltildiği zaman. Müslüman toplumlarda kamusal alan iktidarlar tarafından sömürgeleştirildiği için eleştirel düşüncelerini söylemek isteyen Müslüman kamusal entelektüellere pek alan kalmadığını ileri sürenler… Genellikle iktidarlara yakın durdukları ve ortaya çıkan sorunlar karşısında susmayı tercih ettikleri için kamusal entelektüellerin kamuyu etkileme güçlerini büyük ölçüde kaybettiklerini, sürecin öznesi olmaları gerekirken narsistik saplantılarla oyalandıklarını söyleyenler… Entelektüel etkinliğin ortamının değiştiğini, kamusal entelektüellerin karşılarında muhatap bulamadıklarını dillendirenler… Özgür ortamın bulunmayışı nedeniyle kendilerini korumaya çalıştıklarını, düşüncelerini kamusal alanda sergilemekten çekindiklerini, korktuklarını tahmin edenler…
İleri sürülen nedenler genel olarak doğrudur elbette. Geçmiş yıllarda toplumun yönlendirilmesinde Müslüman kamusal entelektüellerin payı büyüktür; ama artık öyle değil maalesef. Bir zamanlar o mahallede entelektüel rolünde olanların büyük çoğunluğu değişeli, dönüşeli epey zaman oldu. Kısa sürede servet sahibi olanlar… Yüksek duvarlar arkasına taşınanlar… Fırsat ve imkân bulmaları halinde, elde kalan ne kadar değer varsa, tümünü ele geçirme gayretinde olanlar… “Mağduriyet bağımlılığı” farklı mahallelere götürdü onları.
Onlar ki… Eleştirmeyen, araştırmayan, üretmeyen, kamusal alana çıkmayanlar… İsrail’in soykırımını “politik bir alan”, Doğu Türkistan’daki zulmü “Çin’in iç işleri” olarak tanımlayıp sessiz kalanlar… Gerçeklerle bağları giderek kesilenler… Ezilenlerin çığlık seslerini önemsemeyenler… Düşünme pratiğini ve ilkelerini oryantalistlerin, sömürgecilerin kıskacına bırakanlar… Adaletsizliğin, yoksulluğun, merhametsizliğin tavan yaptığı bir zamanda susmayı erdemlilik kabul edenler… Ayak takımına dönüşenler…
Zaten yok denecek kadar az sayıdaki Müslüman kamusal entelektüellerin bir kısmı toplumun ortalama zekâ ve kültür düzeyi ile uyum sağlamayı daha doğru bir yol olarak gördüler. Olası riskli alanlara dokunmadan… Çoğunluğun gönlünün hoş tutulması halinde birçok yolun açılacağını, eşiğin geçileceğini hesap ederek…
İslami söylemleri kullanarak hızlıca yükselen, pragmatik, işini bilen, düşük profilli sözde entelektüeller de var. “En güvenilen” olmak, listelerin başında yer almak her şeyden daha önemlidir onlar için. Sonunda sömürgecilerin ruhu tarafından ele geçirilmeye uygun hale geldiler. Durdukları yeri bilmeyen, savundukları düşüncelerin ağırlığını hissetmeyen, çıktıkları yolu önemsemeyen bir zamanların Müslüman entelektüellerinin geldikleri yer buraya kadardır. Bu nedenle olsa gerek, Müslüman entelektüele olan inanç sarsılmış ve entelektüellik giderek anlamsızlaşmıştır.
Büyük bir entelektüel tıkanma yaşanmaktadır. Eskiden kamusal entelektüel üreten mecralar bugün eski rollerinden çok uzaktır. Bilgi ve kültür aşığı olmalarına rağmen entelektüel düzeye ulaşamayanlar da yok değil: Ellerinden tutulmasını bekleyenler… Kamusal alan sömürgeleştirildiği için kendilerine alan bulamayanlar…
Gelecek için umut olabilecek insanlardan bazıları da bürokrasiden, ticaretten, aktif siyasetten uzak durdukları için geçim sıkıntısı çekmekte, evlerinin kiralarını bile ödemekte zorlanmaktadır. Geçimini sağlamakta zorlananların bilgi üretmesi, ürettiği bilgiyi pratikte somutlaştırması mümkün değildir. Müslüman olduklarını söyleyen büyük sermaye sahipleri ise onların bu durumunu bildikleri halde duyarsız kalmakta, maddi destekte bulunmamaktadır. Devasa servete sahip olan kimi cemaat ya da tarikatlardan da böyle bir şey zaten beklenemez. Başlangıçta tüm çabalarının Allah rızası olduğunu, kazançlarıyla ve statüleriyle Müslümanlara yararlı olmak istediklerini söyleyenler, önceden verdikleri sözleri unutup kendi dünyalıklarını geliştirmekten, büyütmekten başka bir çaba içinde olmadılar. Böylece gerek maddi imkânsızlık gerekse siyasal ve bürokratik engeller nedeniyle Müslüman entelektüeller yetişmemiş, var olan da etkisiz kalmıştır.
Kamusal entelektüel faaliyetinin ve varoluşunun yapısal sorunları vardır ve bu alanda bir kriz yaşanmaktadır, ama asıl sorun kamusallığın zemininin kaymış olmasıdır. Kamusallık neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Bu tür ortamlarda, değil entelektüel olunması, bağımsız siyasal ve kültürel kişilik bile oluşmamaktadır. Bağımsız siyasal ve kültürel kişiliğe sahip olmayanlar ise her türlü sömürgeciliğe açık hale gelirler.
Bir an için kamusal alanın uygun olduğu düşünülse bile, Müslüman toplum entelektüel yorumlara yabancı olduğu için kamusal alanda etkili olabilecek söylemler üretememektedir. Politik mücadeleler insanları pragmatik tercihler yapmaya sevk etmektedir. Politik tercihler, ilkeler ya da değerler merkezinde değil, çıkarlar doğrultusunda şekillenmektedir çünkü. İstikamet krizi yaşayan Müslümanlar için neyin tercih edilmesi gerektiği ise pek de önemli değildir zaten.
Bu nedenle Müslüman, istikametini başkalarının karşıt strateji ve pozisyonlarına veya konjonktürel gelişmelere göre değil; İslam’ın ölçü ve ilkelerine göre belirlemek zorundadır. İstikamet zamanlara ve coğrafyalara göre farklılaşan bir değişken değildir çünkü. İslami ölçü ve ilkeler gözetilmeyip referans kaynakları, aktörleri, retoriği, hedefleri ve temel yönelimleri İslam’dan farklı olan sistemlerin boyayıp cilaladıklarıyla yetinilip avunulduğu için Müslümanlarda bir savrulma yaşanmaktadır.
Kitlesel bir irtidattan söz edilmektedir. Genç nesiller derin bir zihinsel ve ruhsal kriz içindedir. Serveti, statüyü elde eden önceki Müslüman entelektüeller, yalnızca konfor içinde yaşamanın derdindedir. Onlar dünyalık bütün arzularını gerçekleştirmişler, ama dramatik bir tükenmişlik sendromunun içinde olduklarının farkında değiller.
Tevhitle şirkin, hakla bâtılın, helalle haramın karıştırıldığı bir dönemden geçilmektedir. İslami duyarlılıklar giderek zayıflamaktadır. Sanki dün haram olanlar bugün helalmiş gibi bir tavır sergilenmektedir.
Bir belirsizlik, kriz ve tıkanma içerisinde bulunduğu için mantıksal çözümler üretmekten uzak olan Müslümanlar, kısa vadeli çözümlerle hayatı devam ettirmeye çalışmaktadır. Yerlilik ve millilik yüzünden İslam’ın ne kadar kırmızıçizgisi varsa çiğnenmektedir. Yerli ve milli çıkarlar dini hedeflerden daha öncelikli görülmektedir.
Öyle bir kültür ve zihniyet dönüşümü olmuştur ki İslam beldelerinde yaşayanlar ne yapacaklarına, neyin mücadelesini vereceklerine, kime ne kadar güveneceklerine, kimin yanında yer alacaklarına ve neyi tercih edeceklerine karar vermekte zorlanmaktadır. Amaçsız, ilkesiz, donuk, yönlendirilmeye müsait… Zihin kodları değiştirilen Müslümanlar…
Müslüman toplumlarda üstünlük, “takva bakımından üstün olandır”dan giderek “tüketim bakımından üstün olandır”a geçmiştir. Öyle ki tükettikçe kendilerine bir değer kattıklarını, toplumsal statü kazandıklarını sanmaktadırlar. Müslüman toplumlarda kimin ne kadar, neyi tüketeceğine ise kendileri değil başkaları karar vermektedir.
Bu durum böyle mi devam edecek?
Kaybolan ahlâki duyarlılıkları, azalan insanlık değerlerini yeniden Allah’ın belirlediği ahlâk, adalet ve ihsan değerleri çerçevesinde dönüştürmek için çaba göstermek gerek. Evrensel bir zihne, perspektife ve vizyona ihtiyaç var. Bu da ancak çok yönlü, kapsayıcı, derinlikli tefekkür ve mücadelelerle sağlanabilir. Her şey tam bir sorumluluk alındığında başlar.
Bireyci narsist rol modeller üzerinden insanlara yüklenmeye çalışılan dijital çağın hızı ve kuşatıcılığı Müslümanların sorumluluklarını daha da artırmıştır. Müslümanların paradigma dışı bir varoluş mücadelesinin imkânları üzerine kafa yormaları gerek. Küreselleşme adı altında dayatılan Protestan kodlara, ideolojik ve epistemolojik sömürgeciliğe karşı nasıl direnmek gerektiği konusunda çokça düşünmek gerek.
Müslüman toplumlarda somut yapısal sorunlar bulunmaktadır. Bu sorunları çözebilmek için bir çaba gösterildiği takdirde ancak ümitvar olunabilir. Müslümanların her şeyden önce bir değişim isteyip istemediklerini, istiyorlarsa nasıl bir değişim istediklerini ortaya koyabilmeleri gerek. O zaman ancak zihin özgürlüğü sağlanıp doğru işler yapılabilir.
Sömürgeleşmiş bir zihin, toplumu yönetenlerin çıkarlarının herkesin yararına olduğuna inanır. Bu çıkarların kime, nasıl hizmet edeceği ise onun aklına gelmez. Müslüman toplumların, emperyalist sömürgeci tehdidi bütün boyutlarıyla, yansımalarıyla görememek, analiz edememek gibi bir algı sorunu vardır. Sömürgeleştirme ile tüm alanlardaki bilgi birikimi yıkıma uğramıştır. Müslüman toplumların gerçek entelektüellerden ve âlimlerden yoksun olmaları nedeniyle uyarı kanallarında sıkıntılar yaşanmaktadır.
İslam, sömürgeciliğe karşı en büyük direnç hattı iken sömürgeciliği meşrulaştırıcı araç olarak kullanılmaktadır sömürgeci zihinler tarafından. Müslüman entelektüeller ise susarak, göz yumarak, yanlışları eleştirmeyerek, doğruları cesurca söylemeyerek, Müslüman halkları bilinçlendirme yükümlülüğünü yerine getirmeyerek, kamusal alandan kaçarak tüm imkânları başkalarına bırakmışlardır. İslam’ın truva atı olarak sömürgeci zihnin hizmetine sunulmasına sessiz kalanların düşünmeleri, kendilerini kınamaları ve olup bitenlerden ders çıkarıp bir şeyler yapmaları gerekmez mi?
İlgili Yazılar
Müzik Üzerine Değiniler
Müzik, sesin bestelenip icra edilen ve böylelikle üretilip tüketilen bir kültür öğesinden ziyade, üzerinde felsefi düşüncelerin kabuk bağladığı, aynı zamanda kültürel, sosyolojik, psikolojik, siyasal ve ekonomik bağlamları olan bir fenomendir.
M. Tahir bin Âşûr’un Makasıda ve İçtihada Bakışı
Tahir bin Âşûr’a göre şeriat yalnızca bireysel ibadetler ya da belirli ahlaki normlarla sınırlı değildir. Şeriat, insanların dünyadaki ve ahiretteki mutluluğunu sağlama amacı güder. Bu nedenle, şeriatın amaçlarını (makâsıd-şeriat) doğru anlamak, içtihat ve hukuki uygulamaların doğru bir şekilde yapılabilmesi için gereklidir.
Yüzün Işığı, Kökün Karanlığı:Ahlâkın Görünmez Toprağı
Cihad -önce içteki dağınıklığa, tembelliğe, bencilliğe karşı
verilen mücadele- tefekkürün eyleme dönüşmüş hâlidir.
Tevrat’tan Siyonizm’e: Seçilmiş Katiller
Halklar sana kulluk etsin,
Uluslar boyun eğsin.
Kardeşlerine egemen ol,
Kardeşlerin sana boyun eğsin.
Sana lanet edenlere lanet olsun,
Seni kutsayanlar kutsansın.”