Hayao Miyazaki’nin animelerini izlediğimde geçmiş güzel günlere ve adını koyamadığım bütün güzel şeylere karşı büyük bir özlemle doluyorum. Oysa bugünlerde hiç makbul değil böyle duygular. Uzmanlar harıl harıl uyarıyor; şimdide kalın, anda kalın, geçmişe takılmayın gelecek için de kaygılanmayın. Anda kalmanın değeri medeniyetimiz ve inancımızla da sabit ama sıfır birler gezegenindeki hayali arsaları hayali paralarla satın aldığımız acayip günlere doğru giderken ne olduğumuzu ve nereye gittiğimizi düşünmeye daha çok ihtiyaç duyacağız gibime geliyor.
İşte Japon anime üstadı Miyazaki’nin seksenli yıllardan bugüne uzanan sanat macerasındaki fantastik, fütüristik ve bir o kadar da nostaljik sinema dili bu iki duygu arasında sallanıp duruyor sanki. Gelecekte olmasını hayal ettiği uçan araçlar ve kendi çocukluğunun doğasına, ilişkilerine dair duyduğu derin özlem. Otobiyografik sayılabilecek unsurlarla dolu animelerinde gizliden sezilen ağıt havası animenin birkaç türüne ev sahipliği yapan zengin bir dünya sunuyor bize. Savaş uçakları üreten aile şirketlerinde çalışan babasının yaptığı işe dair duyduğu gizli üzüntüsü, annesinin hastalığı ve ayrılık özlemi, savaşın ardından küllerinden yeniden doğmaya çalışan Japon halkının idealizm sancıları onun güçlü genç kız kahramanlarının anaç merhametiyle dindiriliyor. Kahramanı olan romantik, kaygılı ama alabildiğine azimli ve inançlı kızların dünyasında ağlamak da serbest dövüşmek de.
Animeyi bir tür olarak bütün dünyaya benimseten Tezuka’nın izinden giden Miyazaki daha sonra çizgi ve sanat anlayışı olarak ondan ayrılır hatta adını bile çok fazla anmak istemez. Tezuka’yı Amerikanvari yaklaşımından dolayı açıktan eleştirmese de eserlerinde “mukokuseki” denilen kokusuz yani Japon olmayan unsurlardan temizlenmiş ve herkese hitap etmeye çalışan bir anime anlayışını benimsememiştir. Japon manga ve anime ürünlerinin dünyaya hızla ihracıyla ve Amerikan sinemasına adapte olmasıyla ilgilenmemesi onu animasyon tarihinde Studio Shibli’yi beraber kurduğu yakın dostu İsao Takahata’yla birlikte ayrı bir yere koymuştur. Miyazaki sineması antikapitalisttir evet ama dünyaya kapalı değildir. Yaşlı dünyamızın dertleriyle, çevre kirliliğiyle, savaşlarla yakından ilgilenir. Dünyada neler olduğunu yakından takip eder. Dünya çocuk edebiyatının klasik ve modern eserlerinin klişelerini veya doğrudan hikayelerini, her kültürden mitolojik mirası animelerinde başarıyla kullanmaktan çekinmez ama bunu kendine has bakış açısıyla yapar.
Peki Disney gibi animasyon dünyasına yön veren ve çizgi film tarihini onsuz konuşamayacağımız dev bir stüdyo-fabrikaya Studio Ghibli ile kafa tutabilmek mümkün müdür? Yani hâkim çizgi dilinin aksiyon dolu, çok sesli çizgi film anlayışına alışmış seyircinin karşısına sakin bir derede oynayan kurbağa yavrularını kareler boyunca izleyen sıradan, sihir güçleri olmayan küçük kızlarla, akıp giden bulutlarla, günbatımında öylece uçuşan başaklarla çıkmak. Aslına bakarsanız hızla akan karelere, hiç bitmeyen aksiyona, efektlere, çılgın müzikallere alışan izleyicileri Miyazaki sinemasına bağlayan bu yavaşlık, dinginlik ve birlikte olma duygusuydu sanırım.
Bir Disney filmini izlerken kapıldığımız edilgen ruh hali ve kahramana asla yetişemeyeceğim duygusudur. Hikâye güzelse en fazla bu çok sesli korodan ve eğlenceden nasibimi almaya çalışırım bir izleyici olarak ama Miyazaki sinemasının beni manzaraya ve dahası hikâyeye çağıran davetkar sanatı karşısında nasıl kayıtsız kalabilirim. Örneğin Komşum Totoro filminde aşağıdan yukarıya doğru bakış açısı çekimleriyle uzun uzun kafur ağacını seyrederiz ve Bay Kusakabe çocuklarıyla beraber ağaca hayran hayran bakarken seyirci olarak biz de ağacın büyüklüğünden etkileniriz. Bu anları her açıdan uzattıkça uzatır Miyazaki. Bu etkilenme anı tastamam gerçek hayatta bir anıt ağaç gördüğümüzde yaşadığımız hayrete benzemeye başlar ki, işte Miyazaki sinemasını bu hayret ve aşkın duygular üzerine kurmuştur.
Tam burada “ma”dan bahsetmek gerek sanırım. Japon sanatında ve animasyonlarında “ma” adı verilen sessiz alanlar ve anlar vardır. Herhangi bir sanat eserinde kasıtlı olarak bırakılan boşluğun sanatsal yorumu diyebiliriz “ma” için. Bu kavram Miyazaki sinemasının karakterini oluşturur. Animelerindeki hareketli aksiyon sahnelerinin arasında yer alan bu sözsüz ve kimi zaman müziksiz ve hareketsiz tefekkür sahneleri, düşündürür ve atmosferi derinden hissettirir. “Ma” içeren sahneler Disneyesk çizgi sinema anlayışı için o kadar anlaşılmazdır ki, animeler dünya sinemalarında yayınlamaya başlayınca dağıtımcılar İngilizce seslendirmelerde ve altyazılarda oluşan bu tanımsız boşluklara birkaç ses ve kelime eklemek zorunda kalmışlardır.
Peki çocuk izleyiciler için bu “boşluk” gerçekten açıklanamaz mıdır? Yoksa bu hâkim sinema anlayışının zihinlerimize kodladığı bir alışkanlıktan mı ibarettir. Sinema araştırmacısı Roger Ebert’in Miyazaki’yle yaptığı bir röportajda, Miyazaki filmlerini mukayese ederek bu boşluk anlarını sevdiğini söylemesi üzerine Miyazaki: “Film yapan insanlar sessizlikten korkuyor, seyircinin sıkılacağından endişeleniyorlar. Fakat filmin çoğunluğunun yoğun olması çocukların konsantrasyonları ile sizi kutsamayacakları anlamına gelmiyor. Asıl önemli olan, altta yatan duygulardır. Arkadaşlarımla 1970’lerden beri yapmaya çalıştığım şey, işleri biraz sakinleştirmek ve sessizleştirmek. Sadece gürültü bombardımanıyla çocukların dikkatlerini dağıtmak değil, duygularını izleyerek takip etmek. Bir filmde sevinç, şaşkınlık ve empatiyi anlatmak için şiddete ve harekete gerek duymadan da hikâyeyi takip ettirebiliriz. Bu bizim ilkemiz.” cevabını vermiştir.
Aslında bu cevap, Miyazaki sinemasının pedagojik yaklaşımını da ele verir: Vaaz etmeyen, tefekkür ettirip işaret eden ve rehberlik eden bir çocuk sineması. Sanatını bütün coşkusuyla sunarken kendi ülkesinin çocuklarına karşı bir ebeveyn ve rehber olma misyonunu unutmamıştır. Bu yönüyle Miyazaki sineması “sorumlu” bir sinemadır. Kendi ülkesine ve dünyaya karşı sorumlu bireyler yetiştirmeyi de hedefler. Biz yetişkinler için filmlerinin bizi çağırdığı fantastik diyarlar tabiatın saf haline duyduğumuz şiddetli özlemi ve nostaljiyi pekiştirip kimi zaman kedere dönüştürse de bir zamanlar kim olduğumuzu ve kalbimizi hatırlatır. Geleneksel masalın herkesi satıp sarmalayan kuşatıcılığını onun hikayelerinde de rahatlıkla bulabiliriz.
Bütün bunlara ek olarak
Miyazaki’nin Japon dinlerinin tabiat merkezli maneviyatından etkilenen mistik sinema dili, ruhani olanın çocuk sinemasında anlatılabilirliğini göstermesi açısından oldukça dikkate değerdir.
Miyazaki animelerindeki animist, Şintoist, Budist ögelerin karma varlığı bir Japon vatandaşı olan Miyazaki’nin yaşadığı dönemi düşünürsek oldukça anlaşılır aslında. Fakat buna rağmen Uzakdoğu dinlerinin bir karması olan Japon mitolojisini cömertçe kullanan diğer animelerden Studio Ghibli ve Miyazaki animelerini ayıran da diğer animelerde olmayan ahlaki, didaktik olmayan ama öğreten ve ebeveyn dostu bakış açısıdır. Animelerinden ve röportajlarından anladığımız kadarıyla Miyazaki’nin Japon maneviyatını seküler bir dünyaya doğru hızla koşan Japon gençliğine aktarma çabası da vardır.
Miyazaki sineması güçlü hikayeleri ve alt metinleriyle, renkleriyle, nostaljisiyle ve çocukluğumuzu çağıran büyülü şarkısıyla bizleri bekliyor. Bütün güzel şeylere olan cennetten kalma özlemimizi giderecek yollar ararken iyi hikâye anlatıcılarının bize açtığı hikmetli ve fıtrata çağıran sesi önemsiyorum. Japon yönetmen author animatör Hayao Miyazaki var olmanın coşkusunu da hüznünü de insanlığın ortak dili çizgilerle dile getirirken kendi beslendiği kaynaklara ve özüne dair ne varsa eklemiş ve bunu öyle sıradanmışçasına yapmış ki, ben de ister istemez kendi çizgi sinemamız için, zaten sahip olduğumuz fantastik mirasımıza sıkıca sarılan ve kendini inkar etmeyen hikmetli bir gelecek hayali kurmadan edemiyorum.
Tüm bu arayışlar, sorular, cevaplar, kaçışlar ve duvara toslayışlar bana öğretti ki hayat herkes için başka bir yaşta, başka bir boyutta, birçok kez ve bambaşka olaylarla başlıyor. Hayat; tekdüze giden yaşamın (olumlu veya olumsuz fark etmeksizin) var olanın zıddıyla temasında başlıyor zannımca.
Sinema okuryazarı ve okuryazarlığı, filmleri edilgen bir şekilde tüketmekle aynı anlama gelmez. Onlarla aktif bir diyalog içine girerek, kendi kültürel önyargılarını sorgular ve filmler aracılığıyla dünyaya dair daha geniş, daha derin bir perspektif edinmeye ulaşmayı sağlayabilir. Belki de bu, hem okuryazarlık hem okuryazar kavramı için dönüştürücü gücü temsil eder; bireyi daha eleştirel, daha empatik ve daha bilgili bir insan yapar.
İki Dil Bir Bavul (2008), iki yönetmenin elinden çıkmış, hem belgesel yönü hem de dramatik unsurları harmanlayan kurmaca özelliğiyle öne çıkan bir yapımdır. Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde (Demirci Köyü) yapılan film, Anadolu’nun doğusunda bir köye atanmış genç bir öğretmenin yaşadığı deneyimleri konu edinir.
Geçtiğimiz haftalarda içimizi ısıtan, yüreğimizi soğutan bir habere dikkat kesildik. Habere konu olan olay bir okul bahçesinde geçiyordu. Çocuklar dışarda oyun oynarken, okul bahçesine yanaşan kamyon, karşısında kalabalık bir ordu buldu. Adı boykot listelerinin başlarında yer alan dondurma markasının nakliye aracının içeriye geçişini engelleyen bahçedeki çocuklardı. Alnı öpülesi çocuklar…
Sinemanın, sadece bir eğlence aracı olmanın ötesinde, anlam üreten, toplumsal gerçekliği yansıtan ve yeniden inşa eden bir sanat dalı olduğunu anlamakla başlayabiliriz . Bu alanda derinlemesine bir kavrayış geliştirmek için bazen hem teknik estetik katmanlara, bazen de hem de sosyolojik ve felsefi meselelere eğilmek önemlidir. İşte bu sebeple, günümüzün en güncel konularından biri olan medya okuryazarlığı kavramını ve onun önemli bir dalı olarak kabul edilen sinema okuryazarlığını anlamak, araştırmak gerekmektedir.
Kargaşaya Bir “Ma” Arası: Miyazaki Sineması
Hayao Miyazaki’nin animelerini izlediğimde geçmiş güzel günlere ve adını koyamadığım bütün güzel şeylere karşı büyük bir özlemle doluyorum. Oysa bugünlerde hiç makbul değil böyle duygular. Uzmanlar harıl harıl uyarıyor; şimdide kalın, anda kalın, geçmişe takılmayın gelecek için de kaygılanmayın. Anda kalmanın değeri medeniyetimiz ve inancımızla da sabit ama sıfır birler gezegenindeki hayali arsaları hayali paralarla satın aldığımız acayip günlere doğru giderken ne olduğumuzu ve nereye gittiğimizi düşünmeye daha çok ihtiyaç duyacağız gibime geliyor.
İşte Japon anime üstadı Miyazaki’nin seksenli yıllardan bugüne uzanan sanat macerasındaki fantastik, fütüristik ve bir o kadar da nostaljik sinema dili bu iki duygu arasında sallanıp duruyor sanki. Gelecekte olmasını hayal ettiği uçan araçlar ve kendi çocukluğunun doğasına, ilişkilerine dair duyduğu derin özlem. Otobiyografik sayılabilecek unsurlarla dolu animelerinde gizliden sezilen ağıt havası animenin birkaç türüne ev sahipliği yapan zengin bir dünya sunuyor bize. Savaş uçakları üreten aile şirketlerinde çalışan babasının yaptığı işe dair duyduğu gizli üzüntüsü, annesinin hastalığı ve ayrılık özlemi, savaşın ardından küllerinden yeniden doğmaya çalışan Japon halkının idealizm sancıları onun güçlü genç kız kahramanlarının anaç merhametiyle dindiriliyor. Kahramanı olan romantik, kaygılı ama alabildiğine azimli ve inançlı kızların dünyasında ağlamak da serbest dövüşmek de.
Animeyi bir tür olarak bütün dünyaya benimseten Tezuka’nın izinden giden Miyazaki daha sonra çizgi ve sanat anlayışı olarak ondan ayrılır hatta adını bile çok fazla anmak istemez. Tezuka’yı Amerikanvari yaklaşımından dolayı açıktan eleştirmese de eserlerinde “mukokuseki” denilen kokusuz yani Japon olmayan unsurlardan temizlenmiş ve herkese hitap etmeye çalışan bir anime anlayışını benimsememiştir. Japon manga ve anime ürünlerinin dünyaya hızla ihracıyla ve Amerikan sinemasına adapte olmasıyla ilgilenmemesi onu animasyon tarihinde Studio Shibli’yi beraber kurduğu yakın dostu İsao Takahata’yla birlikte ayrı bir yere koymuştur. Miyazaki sineması antikapitalisttir evet ama dünyaya kapalı değildir. Yaşlı dünyamızın dertleriyle, çevre kirliliğiyle, savaşlarla yakından ilgilenir. Dünyada neler olduğunu yakından takip eder. Dünya çocuk edebiyatının klasik ve modern eserlerinin klişelerini veya doğrudan hikayelerini, her kültürden mitolojik mirası animelerinde başarıyla kullanmaktan çekinmez ama bunu kendine has bakış açısıyla yapar.
Peki Disney gibi animasyon dünyasına yön veren ve çizgi film tarihini onsuz konuşamayacağımız dev bir stüdyo-fabrikaya Studio Ghibli ile kafa tutabilmek mümkün müdür? Yani hâkim çizgi dilinin aksiyon dolu, çok sesli çizgi film anlayışına alışmış seyircinin karşısına sakin bir derede oynayan kurbağa yavrularını kareler boyunca izleyen sıradan, sihir güçleri olmayan küçük kızlarla, akıp giden bulutlarla, günbatımında öylece uçuşan başaklarla çıkmak. Aslına bakarsanız hızla akan karelere, hiç bitmeyen aksiyona, efektlere, çılgın müzikallere alışan izleyicileri Miyazaki sinemasına bağlayan bu yavaşlık, dinginlik ve birlikte olma duygusuydu sanırım.
Bir Disney filmini izlerken kapıldığımız edilgen ruh hali ve kahramana asla yetişemeyeceğim duygusudur. Hikâye güzelse en fazla bu çok sesli korodan ve eğlenceden nasibimi almaya çalışırım bir izleyici olarak ama Miyazaki sinemasının beni manzaraya ve dahası hikâyeye çağıran davetkar sanatı karşısında nasıl kayıtsız kalabilirim. Örneğin Komşum Totoro filminde aşağıdan yukarıya doğru bakış açısı çekimleriyle uzun uzun kafur ağacını seyrederiz ve Bay Kusakabe çocuklarıyla beraber ağaca hayran hayran bakarken seyirci olarak biz de ağacın büyüklüğünden etkileniriz. Bu anları her açıdan uzattıkça uzatır Miyazaki. Bu etkilenme anı tastamam gerçek hayatta bir anıt ağaç gördüğümüzde yaşadığımız hayrete benzemeye başlar ki, işte Miyazaki sinemasını bu hayret ve aşkın duygular üzerine kurmuştur.
Tam burada “ma”dan bahsetmek gerek sanırım. Japon sanatında ve animasyonlarında “ma” adı verilen sessiz alanlar ve anlar vardır. Herhangi bir sanat eserinde kasıtlı olarak bırakılan boşluğun sanatsal yorumu diyebiliriz “ma” için. Bu kavram Miyazaki sinemasının karakterini oluşturur. Animelerindeki hareketli aksiyon sahnelerinin arasında yer alan bu sözsüz ve kimi zaman müziksiz ve hareketsiz tefekkür sahneleri, düşündürür ve atmosferi derinden hissettirir. “Ma” içeren sahneler Disneyesk çizgi sinema anlayışı için o kadar anlaşılmazdır ki, animeler dünya sinemalarında yayınlamaya başlayınca dağıtımcılar İngilizce seslendirmelerde ve altyazılarda oluşan bu tanımsız boşluklara birkaç ses ve kelime eklemek zorunda kalmışlardır.
Peki çocuk izleyiciler için bu “boşluk” gerçekten açıklanamaz mıdır? Yoksa bu hâkim sinema anlayışının zihinlerimize kodladığı bir alışkanlıktan mı ibarettir. Sinema araştırmacısı Roger Ebert’in Miyazaki’yle yaptığı bir röportajda, Miyazaki filmlerini mukayese ederek bu boşluk anlarını sevdiğini söylemesi üzerine Miyazaki: “Film yapan insanlar sessizlikten korkuyor, seyircinin sıkılacağından endişeleniyorlar. Fakat filmin çoğunluğunun yoğun olması çocukların konsantrasyonları ile sizi kutsamayacakları anlamına gelmiyor. Asıl önemli olan, altta yatan duygulardır. Arkadaşlarımla 1970’lerden beri yapmaya çalıştığım şey, işleri biraz sakinleştirmek ve sessizleştirmek. Sadece gürültü bombardımanıyla çocukların dikkatlerini dağıtmak değil, duygularını izleyerek takip etmek. Bir filmde sevinç, şaşkınlık ve empatiyi anlatmak için şiddete ve harekete gerek duymadan da hikâyeyi takip ettirebiliriz. Bu bizim ilkemiz.” cevabını vermiştir.
Aslında bu cevap, Miyazaki sinemasının pedagojik yaklaşımını da ele verir: Vaaz etmeyen, tefekkür ettirip işaret eden ve rehberlik eden bir çocuk sineması. Sanatını bütün coşkusuyla sunarken kendi ülkesinin çocuklarına karşı bir ebeveyn ve rehber olma misyonunu unutmamıştır. Bu yönüyle Miyazaki sineması “sorumlu” bir sinemadır. Kendi ülkesine ve dünyaya karşı sorumlu bireyler yetiştirmeyi de hedefler. Biz yetişkinler için filmlerinin bizi çağırdığı fantastik diyarlar tabiatın saf haline duyduğumuz şiddetli özlemi ve nostaljiyi pekiştirip kimi zaman kedere dönüştürse de bir zamanlar kim olduğumuzu ve kalbimizi hatırlatır. Geleneksel masalın herkesi satıp sarmalayan kuşatıcılığını onun hikayelerinde de rahatlıkla bulabiliriz.
Bütün bunlara ek olarak
Miyazaki animelerindeki animist, Şintoist, Budist ögelerin karma varlığı bir Japon vatandaşı olan Miyazaki’nin yaşadığı dönemi düşünürsek oldukça anlaşılır aslında. Fakat buna rağmen Uzakdoğu dinlerinin bir karması olan Japon mitolojisini cömertçe kullanan diğer animelerden Studio Ghibli ve Miyazaki animelerini ayıran da diğer animelerde olmayan ahlaki, didaktik olmayan ama öğreten ve ebeveyn dostu bakış açısıdır. Animelerinden ve röportajlarından anladığımız kadarıyla Miyazaki’nin Japon maneviyatını seküler bir dünyaya doğru hızla koşan Japon gençliğine aktarma çabası da vardır.
Miyazaki sineması güçlü hikayeleri ve alt metinleriyle, renkleriyle, nostaljisiyle ve çocukluğumuzu çağıran büyülü şarkısıyla bizleri bekliyor. Bütün güzel şeylere olan cennetten kalma özlemimizi giderecek yollar ararken iyi hikâye anlatıcılarının bize açtığı hikmetli ve fıtrata çağıran sesi önemsiyorum. Japon yönetmen author animatör Hayao Miyazaki var olmanın coşkusunu da hüznünü de insanlığın ortak dili çizgilerle dile getirirken kendi beslendiği kaynaklara ve özüne dair ne varsa eklemiş ve bunu öyle sıradanmışçasına yapmış ki, ben de ister istemez kendi çizgi sinemamız için, zaten sahip olduğumuz fantastik mirasımıza sıkıca sarılan ve kendini inkar etmeyen hikmetli bir gelecek hayali kurmadan edemiyorum.
İlgili Yazılar
Dikkat! Hayat Çıkabilir.
Tüm bu arayışlar, sorular, cevaplar, kaçışlar ve duvara toslayışlar bana öğretti ki hayat herkes için başka bir yaşta, başka bir boyutta, birçok kez ve bambaşka olaylarla başlıyor. Hayat; tekdüze giden yaşamın (olumlu veya olumsuz fark etmeksizin) var olanın zıddıyla temasında başlıyor zannımca.
1 Uzun 1 Kısa İle Sinema Okuryazarlığı: Ördeklerin Göçü& Şemsiye
Sinema okuryazarı ve okuryazarlığı, filmleri edilgen bir şekilde tüketmekle aynı anlama gelmez. Onlarla aktif bir diyalog içine girerek, kendi kültürel önyargılarını sorgular ve filmler aracılığıyla dünyaya dair daha geniş, daha derin bir perspektif edinmeye ulaşmayı sağlayabilir. Belki de bu, hem okuryazarlık hem okuryazar kavramı için dönüştürücü gücü temsil eder; bireyi daha eleştirel, daha empatik ve daha bilgili bir insan yapar.
Doğu’da Eğitime ve Eğitimciye Bakmak: İki Dil Bir Bavul’dan Okul Tıraşı’na Bir Okuma
İki Dil Bir Bavul (2008), iki yönetmenin elinden çıkmış, hem belgesel yönü hem de dramatik unsurları harmanlayan kurmaca özelliğiyle öne çıkan bir yapımdır. Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde (Demirci Köyü) yapılan film, Anadolu’nun doğusunda bir köye atanmış genç bir öğretmenin yaşadığı deneyimleri konu edinir.
Koltuğun Hacmi
Geçtiğimiz haftalarda içimizi ısıtan, yüreğimizi soğutan bir habere dikkat kesildik. Habere konu olan olay bir okul bahçesinde geçiyordu. Çocuklar dışarda oyun oynarken, okul bahçesine yanaşan kamyon, karşısında kalabalık bir ordu buldu. Adı boykot listelerinin başlarında yer alan dondurma markasının nakliye aracının içeriye geçişini engelleyen bahçedeki çocuklardı. Alnı öpülesi çocuklar…
1 Uzun 1 Kısa İle Sinema Okuryazarlığı: Wall-E& Kutu
Sinemanın, sadece bir eğlence aracı olmanın ötesinde, anlam üreten, toplumsal gerçekliği yansıtan ve yeniden inşa eden bir sanat dalı olduğunu anlamakla başlayabiliriz . Bu alanda derinlemesine bir kavrayış geliştirmek için bazen hem teknik estetik katmanlara, bazen de hem de sosyolojik ve felsefi meselelere eğilmek önemlidir. İşte bu sebeple, günümüzün en güncel konularından biri olan medya okuryazarlığı kavramını ve onun önemli bir dalı olarak kabul edilen sinema okuryazarlığını anlamak, araştırmak gerekmektedir.