İnsan bir ömür yaşıyor da bazen kendine, kendi meziyet ve yeteneklerinin farkına varamadan göçüp gidebiliyor.
Başkasına, başka hayatlara gösterdiği dikkati, rikkati, takibi kendi hayatına gösteremeyebiliyor. Öyle ki o ne yaptı, bu ne yaptı diyerek her gün onlarca, yüzlerce insanın dünyasına, yaşam tarzına şahitlik ederken; kendi yaşamı üzerine “ben ne yapıyorum” sorusunu soracak ve üzerine düşünecek vakit bulamayabiliyor…
Günler, aylar, seneler geçip giderken kişi kendisiyle karşılaşamayabiliyor… Herkese selam verirken kendine selam vermeyi unuttuğunun fevkinde bile olmuyor. Tebessümünü etrafındakilere cömertçe dağıtırken; kendine ne denli cimri olduğunun farkına bile varmıyor.
Başkalarına bu kadar açık olan hayatlar, kendine bir o kadar kapalı kapılar. Dünyanın değişimine ayak uydurmaktan geri kalmayayım derken, kendine geri kalan, kendine geç kalan yaşamlar. Sürekli bir yoğunluk içinde olup kendi de yoğunlaşmaktan kaçan zihinler…
Karşımızdaki insanların neyi sevip sevmediği, nelerden hoşlanıp hoşlanmadığı hakkında bir fikir yürütebiliyorken insan; kendisi hakkında bazen bir fikri olmayabiliyor. Hep birilerinden iyilik, güzel davranış, merhamet ve şefkat beklerken; kendine bunları ne kadar yapabildiği üzerinde durmuyor…
“Dünyayı biçimlendirme tarzımız bizi biçimlendirir. Ve biz nasıl biçimlendiysek, sırasıyla dünyayı da öyle biçimlendiririz. Dünyayla yüzleşme biçimimiz, dünyadaki yüzümüzü de değiştirir.” (K. Sayar)
Başkalarının aynalarında kendini görmeye alışmış bir yüz, kendi gözleriyle kendi aynasına bakmayı çoktan unutmuştur. Başkalarını hayatının merkezine koyan bir zihniyet “ne derler” ile yol alır. Ve bu yolcunun makûs kaderi, yol aldıkça kişinin kendine yabancılaşmasıdır. Artık kendisi ne ister, neyi beğenir, neyi sever değil de; başkalarının beğenisi üzerine şekilden şekile girmeye çalışır. Tabiî ki bu “şekilcilik” hastalığı akabinde ciddi bir davranış bozukluğu getirir.
“Ancak insanoğlu potansiyellerini gerçeğe dönüştürebildiğinde mirasçı olduğu en derin neşeyi yaşar. Neşe, güçlerimizi kullandığımızda ortaya çıkan duygudur. Hayatın amacı mutluluktan ziyade neşedir, çünkü insan olarak doğamızın gereklerini yerine getirmenin sonucu neşeleniriz.” (Kendini Arayan İnsan, Rollo May)
İnsan kendi özü itibarıyla özünün hür ve özgün olmasından yanadır. Herkesin kendine özgü bir tabiatı, bir yeteneği ve meziyeti vardır. Aynılaştığı zaman insan hem hemcinslerine, hem de diğer yaratılmışlara büyük zararlar verebilir. Her insanın bir doğası, her yaşın bir melekesi, her cinsin kendine özgü farklılıkları vardır. Bu insanlık için büyük bir zenginliktir. Buraları yok saydığınızda insanlığı fakirleştirmiş ve oluşturacakları habitatı verimsizleştirmiş olursunuz.
Oysa herkes kendi içindeki kıymetli yetenekleri, özü fark etse; insan zihni ve kalbi bu nadas olma haline razı olmayacak; yepyeni fikir ve heyecanlarla en güzeli bulma ve koruma yolunda yolculuğunu tamamlayacaktır. Ve bu yolda güzelleştikçe, kimileri tohumla, kimileri suyla ve kimileri de çapalayarak bir bahçe oluşturmanın; meydana getirmenin neşesini yaşayacaktır. Çünkü insan ürettikçe, faydayı yansıttıkça mutlu ve umutlu olan bir varlıktır. Herkes bu neşeyi, bu heyecanı hak keder ve hak etmelidir.
“Melekler, nefislerine zulmedenlerin canlarını alırken: ‘Ne haldeydiniz?’ derler. Onlar da: ‘Yeryüzünde’ derler, ‘aciz kişilerdik biz.’ Melekler: ‘Allah’ın arzı, yeri geniş değil miydi?’ derler, ‘sizde hicret etseydiniz.” (Nisa: 97)
Herkes kendi çiçeğini yetiştirecek kapasiteye sahip olarak dünyaya gelir. Ama farkında, ama değil… Herkes fıtratında büyük ve değerli bir güçle “İman” güven gücüyle hayatına başlıyor.
Bu gücün farkında olarak başlamak, insanın, içinde bulunduğu dünyasını çöle değil; bir cennet bahçesine dönüştürmesini sağlar.
En büyük zulüm, insanın kendi elleriyle yetiştirmesi gerekenleri, kendi gücüyle yapması gerekenleri başka ellere ve güçlere bırakmasıdır. Allah’ın arzı geniş, bulunduğun ortamda bir salih amel ağacı yetiştiremiyorsan, başka toprakları denemelisin. Başka çareler üretmelisin ama asla vazgeçmemelisin. Kendi iyiliğin için başkalarından vazgeçebilirsin ama kendinden asla vazgeçmemelisin. Çünkü sen kendilik değerini yitirdiğin an başkaları için de kıymetli olmazsın. Kendi değerlerinle, kendi şahsiyetinle bulunduğun yerde kök salmalısın, tohum üretmelisin. Öyle ki baharın rüzgârları estiğinde, gök yağmurunu boşalttığında senin de tohumların yeryüzüne yayılsın, dağılsın… Neşvünema bularak insanlığın bağrında yeşersin, boy versin…
Asla başkalarının senin hikâyeni yazmasına fırsat vermemelisin. Çünkü bu senin hikâyen… Kahramanı sen olmalısın… Kahramanı olman gereken bir hikâyede yan rollere razı olmamalısın. Bu hayat sana kendi hikâyenin kahramanı olasın diye bahşedildi.
Bize bahşedilen her nefes, neden zihin ve yürek dünyamızı mamur edecek vahyin bahçelerine dönüşmesin? Neden bize emanet verilen bu günler ve zamanlar bizim lehimize olacak işlerle akıp gitmesin? Neden kendi içsel yolculuğumuzda derinleşip gözümüzü, kulağımızı, kalbimizi, aklımızı, kendi değişim ve dönüşümlerimiz için yormayalım? Bu yorgunluk, akabinde bize, hayat yolculuğunun bezgin yolcuları değil; davranışlarında neşe ve sürur olan bir şahsiyet armağan edecektir. “Şüphesiz ki bu büyük bir başarıdır… Çalışanlar bunun için çalışsınlar…” (Saffat: 60-61)
Tuz basılan yaralara tel tel akan tere tezeneye türküye
Uykular ısmarlanmış dalgalar vururken
‘ey cehennem böyle bir kurban gerekmiş sana’
bu ağıtların gitmeyle derdin ne?
bu azgın sulardan süzülerek gelen
Sallanıp duruyor altımda deniz
İnsana dair önde gelen çelişkilerden biridir: Kazanmış olduğu şeyi görmemek ve sürekli kazanmadığına gözünü dikip kahır çekmek. Sağlıklı bedeni öyle ahım şahım variyet değildir, tek şu boğaza nazır köşkte oturma nimetine kavuşabilse! Boğazda köşk kulağa hoş geliyor da, İsviçre’deki torunların on yıldır uğradıkları yok!
Filmler algılarımızı yeniden kavramaya ve bilme ilişkilerine açan değişik coğrafyalara götürür ve dünyayı kavramaya yönelik bakışımızı çoğaltabilme potansiyeline sahiptir (Süalp, 2014) . Filmler hem bir başka bilme alanı açar, hem de bir toplumu bir başka topluma açmanın/tanıştırmanın yollarını gösterir.
Ken Loach’un “Sorry We Mıssed You” filmi, modern kapitalist dünyanın en güncel ve en görünmez yüzü olan güvencesiz çalışma biçimlerini ve bunun bir ailenin dokusuna nasıl sirayet ettiğini çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.
Kendi Bahçeni Sen Yeşertmelisin…
“Başka birinin sana çiçek getirmesini beklemeden
Kendi bahçeni yeşert…
Ve kendi ruhunu kendin süsle.
Ne kadar dayanıklı olduğunu göreceksin…
Ne kadar güçlü olduğunu
Ve ne kadar değerli olduğunu öğreneceksin…
Her yeni elveda ile öğreneceksin…”
Veronica A. Shoffstaal
İnsan bir ömür yaşıyor da bazen kendine, kendi meziyet ve yeteneklerinin farkına varamadan göçüp gidebiliyor.
Başkasına, başka hayatlara gösterdiği dikkati, rikkati, takibi kendi hayatına gösteremeyebiliyor. Öyle ki o ne yaptı, bu ne yaptı diyerek her gün onlarca, yüzlerce insanın dünyasına, yaşam tarzına şahitlik ederken; kendi yaşamı üzerine “ben ne yapıyorum” sorusunu soracak ve üzerine düşünecek vakit bulamayabiliyor…
Günler, aylar, seneler geçip giderken kişi kendisiyle karşılaşamayabiliyor… Herkese selam verirken kendine selam vermeyi unuttuğunun fevkinde bile olmuyor. Tebessümünü etrafındakilere cömertçe dağıtırken; kendine ne denli cimri olduğunun farkına bile varmıyor.
Başkalarına bu kadar açık olan hayatlar, kendine bir o kadar kapalı kapılar. Dünyanın değişimine ayak uydurmaktan geri kalmayayım derken, kendine geri kalan, kendine geç kalan yaşamlar. Sürekli bir yoğunluk içinde olup kendi de yoğunlaşmaktan kaçan zihinler…
Karşımızdaki insanların neyi sevip sevmediği, nelerden hoşlanıp hoşlanmadığı hakkında bir fikir yürütebiliyorken insan; kendisi hakkında bazen bir fikri olmayabiliyor. Hep birilerinden iyilik, güzel davranış, merhamet ve şefkat beklerken; kendine bunları ne kadar yapabildiği üzerinde durmuyor…
“Dünyayı biçimlendirme tarzımız bizi biçimlendirir. Ve biz nasıl biçimlendiysek, sırasıyla dünyayı da öyle biçimlendiririz. Dünyayla yüzleşme biçimimiz, dünyadaki yüzümüzü de değiştirir.” (K. Sayar)
Başkalarının aynalarında kendini görmeye alışmış bir yüz, kendi gözleriyle kendi aynasına bakmayı çoktan unutmuştur. Başkalarını hayatının merkezine koyan bir zihniyet “ne derler” ile yol alır. Ve bu yolcunun makûs kaderi, yol aldıkça kişinin kendine yabancılaşmasıdır. Artık kendisi ne ister, neyi beğenir, neyi sever değil de; başkalarının beğenisi üzerine şekilden şekile girmeye çalışır. Tabiî ki bu “şekilcilik” hastalığı akabinde ciddi bir davranış bozukluğu getirir.
“Ancak insanoğlu potansiyellerini gerçeğe dönüştürebildiğinde mirasçı olduğu en derin neşeyi yaşar. Neşe, güçlerimizi kullandığımızda ortaya çıkan duygudur. Hayatın amacı mutluluktan ziyade neşedir, çünkü insan olarak doğamızın gereklerini yerine getirmenin sonucu neşeleniriz.” (Kendini Arayan İnsan, Rollo May)
İnsan kendi özü itibarıyla özünün hür ve özgün olmasından yanadır. Herkesin kendine özgü bir tabiatı, bir yeteneği ve meziyeti vardır. Aynılaştığı zaman insan hem hemcinslerine, hem de diğer yaratılmışlara büyük zararlar verebilir. Her insanın bir doğası, her yaşın bir melekesi, her cinsin kendine özgü farklılıkları vardır. Bu insanlık için büyük bir zenginliktir. Buraları yok saydığınızda insanlığı fakirleştirmiş ve oluşturacakları habitatı verimsizleştirmiş olursunuz.
Oysa herkes kendi içindeki kıymetli yetenekleri, özü fark etse; insan zihni ve kalbi bu nadas olma haline razı olmayacak; yepyeni fikir ve heyecanlarla en güzeli bulma ve koruma yolunda yolculuğunu tamamlayacaktır. Ve bu yolda güzelleştikçe, kimileri tohumla, kimileri suyla ve kimileri de çapalayarak bir bahçe oluşturmanın; meydana getirmenin neşesini yaşayacaktır. Çünkü insan ürettikçe, faydayı yansıttıkça mutlu ve umutlu olan bir varlıktır. Herkes bu neşeyi, bu heyecanı hak keder ve hak etmelidir.
“Melekler, nefislerine zulmedenlerin canlarını alırken: ‘Ne haldeydiniz?’ derler. Onlar da: ‘Yeryüzünde’ derler, ‘aciz kişilerdik biz.’ Melekler: ‘Allah’ın arzı, yeri geniş değil miydi?’ derler, ‘sizde hicret etseydiniz.” (Nisa: 97)
Bu gücün farkında olarak başlamak, insanın, içinde bulunduğu dünyasını çöle değil; bir cennet bahçesine dönüştürmesini sağlar.
En büyük zulüm, insanın kendi elleriyle yetiştirmesi gerekenleri, kendi gücüyle yapması gerekenleri başka ellere ve güçlere bırakmasıdır. Allah’ın arzı geniş, bulunduğun ortamda bir salih amel ağacı yetiştiremiyorsan, başka toprakları denemelisin. Başka çareler üretmelisin ama asla vazgeçmemelisin. Kendi iyiliğin için başkalarından vazgeçebilirsin ama kendinden asla vazgeçmemelisin. Çünkü sen kendilik değerini yitirdiğin an başkaları için de kıymetli olmazsın. Kendi değerlerinle, kendi şahsiyetinle bulunduğun yerde kök salmalısın, tohum üretmelisin. Öyle ki baharın rüzgârları estiğinde, gök yağmurunu boşalttığında senin de tohumların yeryüzüne yayılsın, dağılsın… Neşvünema bularak insanlığın bağrında yeşersin, boy versin…
Asla başkalarının senin hikâyeni yazmasına fırsat vermemelisin. Çünkü bu senin hikâyen… Kahramanı sen olmalısın… Kahramanı olman gereken bir hikâyede yan rollere razı olmamalısın. Bu hayat sana kendi hikâyenin kahramanı olasın diye bahşedildi.
Bize bahşedilen her nefes, neden zihin ve yürek dünyamızı mamur edecek vahyin bahçelerine dönüşmesin? Neden bize emanet verilen bu günler ve zamanlar bizim lehimize olacak işlerle akıp gitmesin? Neden kendi içsel yolculuğumuzda derinleşip gözümüzü, kulağımızı, kalbimizi, aklımızı, kendi değişim ve dönüşümlerimiz için yormayalım? Bu yorgunluk, akabinde bize, hayat yolculuğunun bezgin yolcuları değil; davranışlarında neşe ve sürur olan bir şahsiyet armağan edecektir. “Şüphesiz ki bu büyük bir başarıdır… Çalışanlar bunun için çalışsınlar…” (Saffat: 60-61)
İlgili Yazılar
Tuz Basılan
Tuz basılan yaralara tel tel akan tere tezeneye türküye
Uykular ısmarlanmış dalgalar vururken
‘ey cehennem böyle bir kurban gerekmiş sana’
bu ağıtların gitmeyle derdin ne?
bu azgın sulardan süzülerek gelen
Sallanıp duruyor altımda deniz
Her Şeye Rağmen Hayat Güzel
İnsana dair önde gelen çelişkilerden biridir: Kazanmış olduğu şeyi görmemek ve sürekli kazanmadığına gözünü dikip kahır çekmek. Sağlıklı bedeni öyle ahım şahım variyet değildir, tek şu boğaza nazır köşkte oturma nimetine kavuşabilse! Boğazda köşk kulağa hoş geliyor da, İsviçre’deki torunların on yıldır uğradıkları yok!
Kısa Filmlerde Eğitimin Katmanlı Boyutlarına Bakmak
Filmler algılarımızı yeniden kavramaya ve bilme ilişkilerine açan değişik coğrafyalara götürür ve dünyayı kavramaya yönelik bakışımızı çoğaltabilme potansiyeline sahiptir (Süalp, 2014) . Filmler hem bir başka bilme alanı açar, hem de bir toplumu bir başka topluma açmanın/tanıştırmanın yollarını gösterir.
Neo-Liberal Zincirler: Gig Ekonomisinin Görünmez Prangaları ve Kurye Hayatları
Ken Loach’un “Sorry We Mıssed You” filmi, modern kapitalist dünyanın en güncel ve en görünmez yüzü olan güvencesiz çalışma biçimlerini ve bunun bir ailenin dokusuna nasıl sirayet ettiğini çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.