Bu yazıda Fârâbî’nin Kitâbü’l-Mille[1] adlı eseri esas alınarak şehrin meşruiyeti tartışılmaya çalışılacaktır. Bize göre her şehir ve toplum düzeni belirli bir yasalılık temelinde şekillenir. Yasalılılığın olmadığı yerde işleyiş karmaşıklaşır ve anarşik bir yapı meydana gelir. Şehirde beraber hayat süren insanlar farkında olsun veya olmasın bir arada bulunuşunu ortak değerlerin varlığına borçludur. Bu ortak değerlerin kaynağı ise toplumdan topluma farklılık gösterir. Bu yazıda ele alacağımız şehir tasavvuru ise sınırlarını dinin belirlediği ortak değerler temelinde şekillenen Fârâbî’nin düşüncesindeki şehir tasavvurudur. Erdemli şehir olarak bilenen bu şehir tasavvuru bir toplumun doğru bir amaçla ancak erdemli din temelinde beraber yaşayabileceğini vurgulamaktadır. Biz de bu bağlamda Fârâbî’de şehrin meşruiyetini tartışmadan önce Yaşar Aydınlı’nın dakik bir çevirisini yaptığı ve başlığını Din Üzerine olarak belirlediği Fârâbî’nin Kitâbü’l-Mille adlı metnini yer yer kendi yorumlarımızı da ekleyerek aktarmaya çalışacağız. Bunu yaparken Aydınlı’nın üç ana başlıklandırmasını (bunlar; A. Din, B. İlm-i Medenî (Politika Bilimi) ve C. Felsefenin Parçası Olarak İlm-i Medenî (Politika Bilimi).) esas alacağız. Bunun sebebi başlıkların metinle büyük oranda örtüşüyor olmasıdır. Fakat öte yandan ara başlıklandırmaları kullanmayacağız. Bunun sebebi ise bazı paragrafları ve sayfaları bir arada ele almamızdır. Metni bu şekilde aktardıktan sonra metnin bize sağladığı zeminden hareketle Fârâbî’nin siyaset felsefesinde şehrin meşruiyetini tartışarak yazımızı sonlandıracağız.
Giriş
Fârâbî siyaseti, felsefenin bir alanı olarak sistemli bir şekilde ele alan ilk İslam filozofudur. O kendisine kadar gelen felsefi birikimi eklektik bir felsefeye dönüştürmüş ve siyaset felsefesine özgün bir yorum katmıştır. Ona göre zaruri ihtiyaçlar maksadıyla bir araya gelmek zorunda olan insanlar siyasi ilişkilerin doğduğu en küçük kurulum olan şehri meydana getirirler. Bu şehir bir açıdan insan bedenindeki düzenliliğe benzerken diğer bir açıdan âlemdeki düzenliliğe benzer.
Âlemdeki düzenin en başında Allah vardır. Allah âlemi düzenli ve ahenkli bir şekilde var etmiş ve ona varlığını sürdürecek nitelikleri vermiştir. Bunun yanında insanlara da düzenli bir şekilde yaşamaları ve ortak bir amaca yönelmeleri için vahiy göndermiştir. Nasıl ki âlemin bir yöneticisi varsa gönderilen bu vahyi insanların uygulamasını sağlayacak bir yönetici olmalıdır. Aksi takdirde düzenli ve ortak amaca yönelmiş bir topluluk ortaya çıkamaz. Fârâbî tam bu noktada düzenli ve ortak amaca hep bir şekilde yönelmenin zeminini oluşturacak şeyin din olduğunu söyler. Ona göre şehrin yasalılığını temin edecek şey dindir.
Fârâbî’ye göre erdemli şehrin yöneticisi âlemin yöneticisi mesabesindedir. Âlemi var eden Allah Teâlâ tüm varlığı bir noktaya doğru seyrettirmektedir.
Onların hepsi var oldukça birliğe doğru meyletmekte ve çokluktan uzaklaşmaya çalışmaktadır. İşte şehrin yöneticisinin de yapması gereken toplumu ortak tek bir amaç olan en son mutluluğa (es-Saâdetü’l-kusvâ) ulaştırmaya çalışmaktır. Şehrin yöneticisi kendisine gelen vahiy veya ondan istinbat ettiği şeylerle şehirde uyulması gereken yasaları temin eder. Bu bağlamda dinin konumunu siyaset felsefesinde önemli bir noktada değerlendiren Fârâbî, dönemine uygun olarak erdemli şehir ideasını din ile bütünleşik bir şekilde işlemiştir. Aşağıda ele alacağımız Kitâbü’l-Mille de onun diğer metinlerinde çeşitli farklılıklarla aktardığı siyaset felsefesinin din ve felsefe ile bütünleşik yapısını tamamlar niteliktedir.
Kitâbü’l-Mille
Fârâbî Kitâbü’l-Mille adlı eserinde din ile felsefe uzlaşısını felsefenin dini, pratik felsefenin dallarından biri olan siyaset felsefesinin içerisinde değerlendirdiği yargısı temelinde inşa eder. Fârâbî’nin bu metninde siyaset felsefesi ilm-i medenî diye isimlendirilir ve bu ilim erdemli şehrin nasıl kurulması gerektiği problemi çerçevesinde şekillenir. Fârâbî bu ilme değinmeden önce din kavramını ele alır ve onu açıkladıktan sonra ilm-i medenîyi din ile bağlantılı bir şekilde değerlendirir. Daha sonra ise ilm-i medenînin felsefenin bir parçası olduğunu vurgulayarak eserini sona erdirir.
Din
Fârâbî’ye göre din birtakım şartlarla belirlenip sınırlandırılmış görüşler ve fiillerden oluşur. Bunu oluşturan da şehrin ilk yöneticisidir. İlk yönetici erdemli olursa oluşturacağı din de erdemli din olur. Fakat ilk yönetici cahil, sapık ve aldatıcı olursa oluşturacağı din de cahil, sapık ve aldatıcı olur. Fârâbî erdemli ilk yöneticinin hükümdarlık becerisinin Allah’tan gelen bir vahye dayandığını söyler. Ona göre ya vahiy fillerin ve görüşlerin hepsini belirli olarak ona belirtir ya da ona bunları belirleme gücü verir.[2]
Erdemli dindeki görüşleri ikiye ayıran Fârâbî, ilkini nazari ikincisini irade şeyler olarak belirler. İlki insanlardan bağımsız varlıkta mevcut olan belirlenimler iken diğeri insanı etkileyen ve insanın etkilediği belirlenimlerdir. Nazari kısımdakiler Allah’ı, rûhânîleri, âlemin meydana gelişini vb. niteleyen hususlarken iradi kısımdakiler önceki önderleri, peygamberleri, en erdemli yöneticileri vb. niteleyen hususlardır. Erdemli dindeki fiiller ise yüce olanları yücelten fiiller ve sözler ile önce gelenlerden iyi olanları yücelten fiiller ve sözler, kötü olanları ise yeren sözler ve fiillerdir.[3]
Fârâbî’ye göre din, mille, şeriat ve sünnet hepsi eş anlamlı kavramlardır. Bunlar fiiller ve görüşler çerçevesine tekabül eder. Ona göre dindeki görüşler hakikati içereceği gibi hakikatin bir temsilini de içerebilir. Hakikati içeriyorsa bu burhani bir bilgiyle olmalıdır. Hakikatin temsili de tıpkı hakikat gibi burhani bilgiyle olmalıdır. Şayet iki şekilde de kesin bilgiye imkân vermiyorsa o din sapkın bir dindir.[4]
Felsefe ve din birbirine benzer diyen Fârâbî, eklektik ve uzlaştırmacı anlayışını burada net biçimde ortaya koyar. Ona göre din gibi felsefe de teorik ve pratik olmak üzere iki kısma ayrılır. Fakat aralarındaki fark şudur ki felsefenin pratik kısmındaki tümeller dindeki pratik şeylerde sınırlandırılmış ve belirlenmiş tikeller biçiminde bulunur. Felsefenin teorik kısmındaki birtakım ispatlar da dindeki teorik şeylerin ispatıdır. Yani bunlar ancak felsefenin burhani temellendirmesiyle dindeki sağlam görüşler haline gelir. Dinin pratik kısmının burhana dayalı kesin bilgisini felsefenin pratik kısmı verdiğine göre Fârâbî, erdemli dini meydana getiren hükümdarlık becerisinin felsefenin altında bulunması gerektiğini söyler.[5]
Fârâbî’ye göre burhani bilgi ulaşılması zor ve kendisine yoğun mesai harcanması gereken bilgi olduğundan halk buna zaman ayıramaz. Bundan dolayı erdemli yönetici dinin ihtiva ettiklerini topluma sirayet ettirmek için cedel ve hitabet sanatlarına başvurmak zorundadır. Cedel dindeki görüş ve fiillerin zannî düzeyde anlaşılmasını hitabet ise halkın bunlara ikna edilmesini sağlar. Bunlar aynı zamanda dinin görüş ve fiillerine saldıranları bertaraf etme noktasında oldukça önemlidir.[6]
İlk yönetici görüş ve fiilleri belirlemelidir. Ancak Fârâbî’ye göre çeşitli sebeplerden ötürü bu mümkün olmayabilir. Bu sebepler ölüm, savaş, olayların sürekli değişmesi, geriden gelen yöneticilere çıkarsama imkânı verilmek istenmesi ve öncelik verilen çıkarsamalarla ilgilenilmesidir. Bu ilk reis vefat edince onun yerine geçen reis belirlenmemiş şeyleri belirlemelidir. O kendi dönemini önceki ilk reisten daha iyi bildiği için dilerse onun koyduğu kuralları değiştirebilir. İlk reisin kendi zamanında en uygun olana hükmetmiş olmasına rağmen bu en uygun olan zaman içinde değişmiş olabilir. Bunu birbirinden sonra gelen bütün reisler göz önünde bulundurmalıdır. Öte yandan bunların hepsi kendinden öncekinin koyduğu hükmü değiştirebilme yetkisine de sahiptir.[7]
Fârâbî yasa koymanın imkânı bağlamında fıkıh meselesini gündeme getirir. Ona göre reisin iki seçeneği vardır. Bu seçeneklerden birincisi önceki reisin koyduğu hükümleri olduğu gibi bırakmak ikincisi ise yeni hükümler koymaktır. İşte bu noktada reisin istinbat ve çıkarıma başvurması gerekir. O öncekinin koyduğu hükümlerden çıkarsadığı ilkelerle yeni hükümler verir. Bunu sağlayan da fıkıh sanatıdır.[8]
Fârâbî’ye göre fakih görüşlerde ve fiillerde istinbat etmek durumunda olduğundan fıkıh da bu iki parçadan oluşur. Fiillerle ilgili olan fakih önceki reisin kesin olarak koyduğu fiillerin tamamının bilgisine kapsamlı bir şekilde nüfuz etmelidir. Ayrıca önceki reisin değiştirdiği kanunları, onun hitabet dilini, toplumunun dil ve kültür çerçevesini, onun dilinin inceliklerini ve detaylarını da bilmesi gerekir. Sonrasında onda bir de kavrama gücü bulunmalıdır. Kısacası reis, ameller konusunda fakih olanın amellerle ilgili bilgisine de sahip olmalıdır.[9]
Fârâbî bu noktada dindeki ameli şeylerle ilgili olan fıkıh ilmini, ilm-i medenî (politika bilimi) çerçevesine dahil eder. Fıkıh, ilm-i medenîde tümel olanların tikellerini içerir ve ilm-i medenînin altında bulunur.[10]
İlm-i Medenî (Politika Bilimi)
Fârâbî’ye göre ilm-i medenî mutluluğu hakiki ve hakiki olmayan mutluluk diye iki temel kısma ayırarak araştırır. Hakiki mutluluğun en son mutluluk olduğunu (es-Saâdetü’l-kusvâ), hakiki olmayan mutluluğun ise mutluluk zannedilen ancak mutluluk olmayan zenginlik, haz vb. bu dünyada aranılan şeyler olduğunu tespit eden ilm-i medenî, fiilleri, yaşayış biçimlerini, huyları, mizaçları ve iradi melekeleri kapsamlı ve bütüncül bir şekilde araştırır. Fârâbî, ilm-i medenînin, bu özellikleri bir insanın kendinde toplamasının mümkün olmadığını belirttiğini ifade eder. Sonrasında ise bunların ancak bir toplulukta bölüşülmesi ile bilfiil ortaya çıkacağını söyler.[11]
İlm-i medenî, toplumda yardımlaşma olmaksızın kişilerin kendisine verilen yetkiyi kullanamayacağını ifade eder. Örneğin çiftçilik böyledir der Fârâbî. Bir çiftçi mesleğini icra etmek için sabanın yapımında etkisi olan marangoz, demirci ve sığır çobanının yardımına muhtaçtır. Fârâbî bu noktada toplumdaki yardımlaşmayı bedenin organlarının birbiri arasındaki düzenli ilişkiye benzetir. Beden nasıl ki sağlıklı olmak için tüm organların beraber düzenli bir şekilde çalışmasına ihtiyaç duyuyorsa toplum da erdemli olabilmek için fertlerinin birbiriyle yardımlaşmasına ihtiyaç duyar. Bundan dolayı ilm-i medenî toplumun bir arada yaşamasının bir gereklilik olduğunu vurgular. Ayrıca ilm-i medenî, bu yaşama esnasında toplumu mamur edecek iyilikleri belirtir ve bunların dışında kalanların iyilik olmadığını ifade eder.[12]
Fârâbî’ye göre ilm-i medenîde toplum tarafından yapılması gereken fiillerin toplumda yerleştirilmesi ve sürekliliğinin sağlanması ancak bir yönetim ile olur. Bu yönetim de bunu hükümdarlık sanatı ile yapar. Hükümdarlık sanatının neticesinde de siyaset ortaya çıkar. Siyaset, yaşayış biçimleri ve melekelerin şehirde ve ulusta yerleşip korunmasını sağlayan fiillerdir. İşte bu sanatı icra eden yönetim erdemli yönetimdir. Erdemli yönetim erdemli hükümdarlık becerisi ile gelişir. Erdemli siyaset buradan neşet eder ve bu siyasete tabi olan şehir ve ulus erdemli şehir ve ulustur. Bunların içerisinde bulunan insanlar da erdemli insanlardır. Cahili yönetim de tüm bu anlatılanların tersidir ve kudemânın (önceki bilginlerin) kanaatine göre bu yönetimin bulunduğu şehir ve ulus cahili şehir ve ulus, bunların içerisindekiler de cahili insanlardır.[13]
Fârâbî erdemli şehrin herhangi bir sakininin cahili şehirde bulunmasının imkânsız olduğunu söyler. Aynı şekilde cahili şehrin bir sakini de erdemli şehirde bulunamaz.
Bundan dolayı erdemli şehir bulunmadığında cahili şehirde ikamet etmek zorunda olan yüksek erdemli kişiler hep bir erdemli şehre göç etme isteği içerisindedir.[14]
Metnin devamında Fârâbî ilm-i medenînin yönetimi iki kısma ayırdığını söyler. Bunlardan ilki ilk yönetim ikincisi ise ilke tabi olan yönetimdir. İlk yönetim erdemli fiilleri, yaşayış biçimlerini ve melekeleri belirleyerek cahili halkı erdemli halk olmaya doğru yöneltir. Bunu ilk yönetici yapar ve ona tabi olan diğer yöneticiler ise onun yolunu izler ve geleneğe tabi olan yönetim olarak adlandırılır.[15]
Fârâbî erdemli ilk hükümdarlık becerisinin cahili yaşayışa karşı erdemli yaşayışı tesis etmeye çalıştığını belirtir. Cahili yaşayışların erdemli yaşayışlara arız olan hastalıklar olduğunu ifade ettikten sonra bunu tıp ilmine benzetir. Tıp becerisi nasıl insanları hastalıklardan korumaya çalışıyorsa erdemli hükümdarlık becerisi de aynı şekilde korumaya çalışmalıdır. Nasıl ki tabip ‘zıtlara zıtlarla mukavemet edilir’ tümel yargısından yola çıkarak her hastayı tek tek tedavi ettikten sonra tecrübe yoluyla onlara iyi gelecek ilaçları belirliyorsa erdemli ilk yönetici de şehirde böyle yapmalıdır. O ilk önce yönetmeye dair tümellere sahip olur. Sonrasında ise bunlara uzun süreli tecrübesinin getirilerini de ekler. Bu sayede fiillerin nitelik, nicelik, zaman ve diğer şeyler bakımından belirlenmesi mümkün olur. Şehir, ulus veya kişi değiştikçe hüküm duruma göre yeni bir hal alır. Çünkü erdemli ilk hükümdarlık becerisinin fiilleri tikel şeylerle ilgilidir. Bu güce eskiler “pratik bilgelik/taakkul” demişlerdir. Taakkul tümellerin bilgisi ve onun tamamının elde edilmesiyle değil, kişilerle ilgili uzun tecrübeler sonucu oluşur.[16]
Felsefenin Parçası Olarak İlm-i Medenî (Politika Bilimi)
Fârâbî’ye göre ilm-i medenînin bir parçası olarak araştırdığı şeylerin tikellerini belirleyen dinin aksine felsefenin bir parçası olarak ilm-i medenî, araştırdığı şeylerin tümellerini ve resimlerini ortaya koyar. Şehirdeki fiiller, yaşayış tarzları ve melekelerin nasıl belirleneceğini tarif eder. Ancak bunları bilfiil belirleme yetisini kendisinde bulundurmaz. Bu anlamda ilm-i medenî mutluluğun tarifini açıklayıp erdemli fiillerle erdemsiz fiilleri birbirinden ayırmak ve erdemli fiillerin, bulunduğu konumlarda nasıl sürekli kalacağını açıklamak diye iki parçaya ayrılır. Dahası bu bilim erdemli hükümdarlık çeşitlerini açıklar. Bunlardaki hastalıkları ve bozulmaları bir de bunların nasıl düzeltileceğini açıklar.[17]
Fârâbî ilk hükümdarlık becerisinin gerçekleşmesi için teorik ve pratik felsefenin bütünleşmesi gerektiğini belirterek taakkul becerisinin rolünü bir kez daha vurgular. Ona göre ilk hükümdarlık becerisi, fiillerin, yaşayış tarzlarının ve melekelerin tümellerinin yanında bunların farklı durumlarda nasıl uygulanacağını belirten taakkul yetisini de içerisinde barındırır. İlk hükümdarlık becerisinin bunlardan meydana geldiğini belirten Fârâbî, ondan sonra gelip ona tabi olan yönetimlerin felsefeye ihtiyaç duymadığını söyler.[18]
İlm-i medenî art arda gelen hükümdarların erdemli toplumu aynı şekilde idare edebilmesi için neler yapılması gerektiğini anlatır. Fârâbî hükümdarların mükemmel bir hükümdar oluncaya kadar nasıl eğitilmesi ve yetiştirilmesi gerektiğini de yine ilm-i medenînin ortaya koyduğunu söyler. Ayrıca Fârâbî cahili olan hükümdarların bu sanatın tümellerine ve felsefeye ihtiyaç duymadan tecrübi bir şekilde şehirde koyduğu amaçları uygulamaya çalıştığını, bu tecrübe sonrası çıkarsadığı ilkelerle hükümdarlık ettiğini de yine bu ilmin ele aldığını söyler.[19]
Fârâbî toplumdaki düzenin tıpkı varlıktaki düzen gibi hiyerarşik bir yapı arz ettiğini ifade eder. İlm-i medenide âlemdeki şeylerin mertebeleri belirtildikten sonra bu mertebelerin şehirde de olduğu açıklanır.
Bu hiyerarşik yapı üçlü bir tasnife sahiptir. Bunların en alt tabakası hizmet edenler, onlardan sonra kendisine hizmet edilen ve aynı zamanda bir üstündekine hizmet edenler ve onların üstünde de kendisine hizmet edilen ancak kimseye hizmet etmeyen en üst yönetici vardır. Birlik ve tamlık yukarıya doğru yükseldikçe artar. Fârâbî bu ilimde mertebelerin en mükemmeline yükselişin açıklandığını söyler. Ona göre bu yükseliş bir ve tek olan bir varlıktan başkasının olmadığı noktaya kadar devam eder. Bu düzeyde ondan daha üstün bir yönetici yoktur. O tamdır ve onun dışındakilerin hepsinde eksiklikler mevcuttur. Buradan aşağıya doğru inildikçe çokluk artar ve yetkinlik azalır. Mevcutların en sonuncusu olan hizmet fiillerine kadar bu süreç devam eder. Bu nokta artık hiçbir yönetim fiilinin olmadığı tamamıyla yönetilmenin hâkim olduğu noktadır.[20]
İlm-i medenînin ilk yönetici, ortada bulunanlar ve hizmet mertebesindekilerin birbiriyle uyumlu ve intizamlı olmasını açıkladığını söyleyen Fârâbî, bunun ilk yöneticinin onların üzerindeki tedbiri ile mümkün olduğunu söyler. Sonra ilm-i medenî bu mertebelendirme sürecini insani nefsin güçleri, organlar ve nihayetinde toplumda ele alır ve ilk yöneticiyi âlemin müdebbiri olan Tanrı’nın konumuyla özdeşleştirir.[21]
Fârâbî şehir halkının mertebelerinin de tıpkı varlığın mertebeleri gibi olduğunu söyler. Orada en aşağıda bulunanlar fiilleri gerçekleştiren hizmetçilerdir. Bunlardan sonra hizmetçileri yöneten ve kendisi de yönetilen yöneticiler gelir. Bunlarda da hizmet fiilleri bulunur. Çünkü bunlar bir üst mertebedeki kendisinde hiç hizmet fiili bulunmayan yöneticiye hizmet ederler.[22]
İlm-i medeni varlık mertebelerinden er-Rûhu’l-emîn olan ruhânînin (bir diğer adıyla Faal Akıl) derecesinin ne olduğunu ve rûhânîlerin mertebelerinden hangisinde bulunduğunu açıklar. Bu dereceden Tanrı’ya yükselişi ve vahyin Allah katından derece derece ilk yöneticiye nasıl indiğini açıklar. Fârâbî’ye göre ilk yönetici vahiy yoluyla kendisine ulaşan tedbir içeriklerini topluma sirayet ettirir. Bu sayede âlemin yöneticisi olan Allah Teâlâ erdemli şehrin de yöneticisi olur.[23]
Fârâbî’ye göre Allah nasıl varlıkta düzenliliği sağlıyorsa ilk yönetici de erdemli şehirde düzenliliği sağlamalıdır. Varlıktaki mertebelerin hepsi birbirinden farklı olmasına rağmen birbiriyle nasıl uyum içinde ve tek bir amaca yönelik ilişki içerisinde bulunuyorsa erdemli ilk yönetici de şehirde veya ulusta yaşayanları farklılığına rağmen bir arada ve uyum içerisinde idare etmelidir. Nasıl ki âlemin yöneticisi kurduğu düzenin devamlılığını sağlıyorsa erdemli ulusun yöneticisi de erdemli şehirde devamlılığı sağlamalıdır. Erdemli şehrin yöneticisi Allah’ın âleme yerleştirdiklerine karşılık gelen sanatları, iradi hey’et ve melekeleri topluma yerleştirmek için toplumun fazilet ve iyilik üzere olmasını sağlayacak ilave birtakım şeyleri de topluma vermelidir.[24]
İlm-i medenî erdemli şehrin yöneticisinin sanatları, iradi hey’etleri ve melekeleri topluma yerleştirmesi için teorik felsefeye ihtiyacı olduğunu söyler. Çünkü ancak bununla âlemin yöneticisinin tedbiri ile ilgili şeylere muttali olunabilir. Fârâbî’ye göre bu ilimde bariz bir şekilde varılan sonuç şehirlerde ortak bir dinin bulunması gerektiğidir. Ancak bu sayede görüşler, inançlar ve fiiller aynı amaca yöneltilebilir. Bu amaç da aranılan nihai gaye yani en son mutluluktur (es-Saâdetü’l-kusvâ).
Fârâbî’de Şehrin Meşruiyeti
Burada Fârâbî’nin aktardığımız bu şehir tasavvurunda meşruiyetin çerçevesini nasıl belirlediğini tahlil etmeye geçebiliriz. Bilinen anlamlarıyla yasalılık, kanuna bağlı olmak ve töreye uygunluk gibi tanımlarla karşılanabilecek olan meşruiyet kavramı oldukça önemli bir kavramdır. Arapça şe-re-a (kanun koydu) geçmiş zaman fiilinden türetilmiş olan meşruiyet kavramı şer’ilik, şeriate uygunluk olarak anlaşılabilir. Dolayısıyla bir şehrin meşru olması demek, onda yaşayan insanların tâbi olmayı taahhüt ettiği şeriate (kurallar bütünü) uygun yaşaması ve şehrin de bu şeriate uygun bir yapıda olması demektir. Burada şeriatı ilahi şeriat ve insani şeriat şeklinde iki kısma ayırıp artık kavramsal olarak ilahi yasa ve insani yasa zeminine geçebiliriz.
Fârâbî’nin şehir tasavvurunda ilk yönetici, uyulması gereken görüşler ve fiilleri belirler. Bunu kendinde bulundurduğu bilişsel imkânlar aracılığıyla yapar. Fakat bu bilişsel imkânlar onun gerçek ve nihai mutluluğa ulaşmasını tam anlamıyla sağlamaz. Bundan dolayı bilişsel imkânları bütüncül bir düzeye geldiğinde, Allah ona gerçek ve nihai mutluluğa götürecek görüşleri ve fiilleri vahyeder. Bunların tamamını belirli olarak vahyedebileceği gibi bunları belirleme gücünü de ilk yöneticiye bahşedebilir. İslam’da kendisine vahyedilen kişi peygamber olduğu için burada Fârâbî’nin ilk yöneticiden kastının peygamber olduğu açıktır. Dolayısıyla Fârâbî’nin tasavvurunda ilahi yasa ile insani yasa bir arada değerlendirilir.
İlahi yasa ve insani yasayı ilişkili bir şekilde ele alan Fârâbî, fıkıh ilminin değişen zamanla birlikte yeni durumlara yeni hükümler koyma noktasında önemli olduğunu belirleterek bu iki tür yasanın ilişkili halinin sürekliliğini ortaya koymuştur. Onun erdemli şehrinde erdemli din ancak erdemli bir yasalılık ile mümkündür. Bunu sağlamak için Allah’ın vahyettiği hukuki ve ahlâki normlar dikkate alınmalıdır. Makbul bir meşruiyet hali ancak ilahi yasa ile mümkündür. İlahi yasadan bağımsız olan şehir düzenlemeleri cahil, sapık, aldatıcı vs. türünde şehirler olmaya mahkûmdur. İlahi yasa insani varlıkla en uyumlu ve onu erdemli kılacak yegâne yasadır. Allah, var ettiklerini en iyi bilen olduğundan dolayı onlar için en doğru yaşayış biçimlerini de en iyi belirleyendir. Dolayısıyla onun belirlemeleri ile insanlar bir arada yaşamalı ve ortak bir amaç olan en son mutluluğa yönelmelidir.
Fârâbî’ye göre ulaşılması gereken yegâne amaç en son mutluluktur. Buna da ancak felsefenin tümellerini verdiği erdemli dinin, tikellerini belirlediği görüşler ve fiiller ile ulaşılabilir.
İşte bu görüşler ve fiiller de ya vahiy ile ya da vahyi gönderenin verdiği güç ile belirlenir. Dolayısıyla ilahi yasalar olmadan insani yasalar en son mutluluğa ulaşma noktasında başarısız olmaktadır. Nihayetinde Allah’ın şeriatı insanın şeriatını yine onun iyiliği için belirlemektedir.
KAYNAKÇA
Fârâbî, Kitâbü’l-Mille, Din Üzerine, çev. Yaşar Aydınlı, Litera Yayıncılık, İstanbul 2021.
Dipnotlar:
[1] Fârâbî, Kitâbü’l-Mille, Din Üzerine, çev. Yaşar Aydınlı, Litera Yayıncılık, İstanbul 2021
Çağdaş dünyada, manipülasyon bireylerin veya toplumların düşünce, duygu ve davranışlarını yönlendirme sanatı olarak ele alınırken; sosyal medya, siyaset ve kültür endüstrisi gibi alanlarda etkisini hissettirir. Zira böylesi bir yönelimi yorumlamak ise felsefenin sınırlarına dahil olan özgür irade, etik ve toplumsal dinamikler üzerine derin sorular doğurur.
Yaratılmış en değerli varlık olan insan neslinin kader, ecel ve rızık konusunda hem Yüce Allah’ın ve hem de kendisinin hatta diğer varlıklar ile eşyanın gerekli yetenek, kazanım ve koşullarını bilmesi elzem bir husustur. Ancak görüldüğü kadarıyla bazı insanlar nezdinde hem olgusal aşamaları ve hem de sorumluluk ve irade basamaklarını olduğu gibi anlamasının bazı engelleri olduğu muhakkaktır.
Haçlı-siyonist soykırımcı emperyalizmin
masum Gazze halkına uyguladığı, eşi ve
benzeri görülmemiş soykırıma rağmen,
İslam dünyası ulus-devletlerinin Filistin
sorununun dâvasını yalnızlığa terketme-
leri, eşi ve benzeri görülmemiş bir tesli-
miyetçiliğin ve ihanetin ifadesidir.
Tahir bin Âşûr’a göre şeriat yalnızca bireysel ibadetler ya da belirli ahlaki normlarla sınırlı değildir. Şeriat, insanların dünyadaki ve ahiretteki mutluluğunu sağlama amacı güder. Bu nedenle, şeriatın amaçlarını (makâsıd-şeriat) doğru anlamak, içtihat ve hukuki uygulamaların doğru bir şekilde yapılabilmesi için gereklidir.
Doğruluk ve iyilik, her ne kadar akıl aracılığıyla edinilse de, edinilen doğruluk ve iyiliğin gerçek doğruluk ve iyilik olduğu ancak vahyin süzgecinden geçirilmekle anlaşılabilir. Akıl-vahiy bütünlüğü bozulduğu takdirde akıl ilahlaştırılmaya müsait hale gelir. Nitekim milyonlarca insanı öldürmek için üretilen bombalar bir akıl işidir. Gazze’deki soykırımı gerçekleştirenler de bir akılla hareket etmektedir.
Kitâbü’l-Mille Çerçevesinde Fârâbî’de Şehrin Meşruiyeti
Özet
Bu yazıda Fârâbî’nin Kitâbü’l-Mille[1] adlı eseri esas alınarak şehrin meşruiyeti tartışılmaya çalışılacaktır. Bize göre her şehir ve toplum düzeni belirli bir yasalılık temelinde şekillenir. Yasalılılığın olmadığı yerde işleyiş karmaşıklaşır ve anarşik bir yapı meydana gelir. Şehirde beraber hayat süren insanlar farkında olsun veya olmasın bir arada bulunuşunu ortak değerlerin varlığına borçludur. Bu ortak değerlerin kaynağı ise toplumdan topluma farklılık gösterir. Bu yazıda ele alacağımız şehir tasavvuru ise sınırlarını dinin belirlediği ortak değerler temelinde şekillenen Fârâbî’nin düşüncesindeki şehir tasavvurudur. Erdemli şehir olarak bilenen bu şehir tasavvuru bir toplumun doğru bir amaçla ancak erdemli din temelinde beraber yaşayabileceğini vurgulamaktadır. Biz de bu bağlamda Fârâbî’de şehrin meşruiyetini tartışmadan önce Yaşar Aydınlı’nın dakik bir çevirisini yaptığı ve başlığını Din Üzerine olarak belirlediği Fârâbî’nin Kitâbü’l-Mille adlı metnini yer yer kendi yorumlarımızı da ekleyerek aktarmaya çalışacağız. Bunu yaparken Aydınlı’nın üç ana başlıklandırmasını (bunlar; A. Din, B. İlm-i Medenî (Politika Bilimi) ve C. Felsefenin Parçası Olarak İlm-i Medenî (Politika Bilimi).) esas alacağız. Bunun sebebi başlıkların metinle büyük oranda örtüşüyor olmasıdır. Fakat öte yandan ara başlıklandırmaları kullanmayacağız. Bunun sebebi ise bazı paragrafları ve sayfaları bir arada ele almamızdır. Metni bu şekilde aktardıktan sonra metnin bize sağladığı zeminden hareketle Fârâbî’nin siyaset felsefesinde şehrin meşruiyetini tartışarak yazımızı sonlandıracağız.
Fârâbî siyaseti, felsefenin bir alanı olarak sistemli bir şekilde ele alan ilk İslam filozofudur. O kendisine kadar gelen felsefi birikimi eklektik bir felsefeye dönüştürmüş ve siyaset felsefesine özgün bir yorum katmıştır. Ona göre zaruri ihtiyaçlar maksadıyla bir araya gelmek zorunda olan insanlar siyasi ilişkilerin doğduğu en küçük kurulum olan şehri meydana getirirler. Bu şehir bir açıdan insan bedenindeki düzenliliğe benzerken diğer bir açıdan âlemdeki düzenliliğe benzer.
Âlemdeki düzenin en başında Allah vardır. Allah âlemi düzenli ve ahenkli bir şekilde var etmiş ve ona varlığını sürdürecek nitelikleri vermiştir. Bunun yanında insanlara da düzenli bir şekilde yaşamaları ve ortak bir amaca yönelmeleri için vahiy göndermiştir. Nasıl ki âlemin bir yöneticisi varsa gönderilen bu vahyi insanların uygulamasını sağlayacak bir yönetici olmalıdır. Aksi takdirde düzenli ve ortak amaca yönelmiş bir topluluk ortaya çıkamaz. Fârâbî tam bu noktada düzenli ve ortak amaca hep bir şekilde yönelmenin zeminini oluşturacak şeyin din olduğunu söyler. Ona göre şehrin yasalılığını temin edecek şey dindir.
Onların hepsi var oldukça birliğe doğru meyletmekte ve çokluktan uzaklaşmaya çalışmaktadır. İşte şehrin yöneticisinin de yapması gereken toplumu ortak tek bir amaç olan en son mutluluğa (es-Saâdetü’l-kusvâ) ulaştırmaya çalışmaktır. Şehrin yöneticisi kendisine gelen vahiy veya ondan istinbat ettiği şeylerle şehirde uyulması gereken yasaları temin eder. Bu bağlamda dinin konumunu siyaset felsefesinde önemli bir noktada değerlendiren Fârâbî, dönemine uygun olarak erdemli şehir ideasını din ile bütünleşik bir şekilde işlemiştir. Aşağıda ele alacağımız Kitâbü’l-Mille de onun diğer metinlerinde çeşitli farklılıklarla aktardığı siyaset felsefesinin din ve felsefe ile bütünleşik yapısını tamamlar niteliktedir.
Fârâbî Kitâbü’l-Mille adlı eserinde din ile felsefe uzlaşısını felsefenin dini, pratik felsefenin dallarından biri olan siyaset felsefesinin içerisinde değerlendirdiği yargısı temelinde inşa eder. Fârâbî’nin bu metninde siyaset felsefesi ilm-i medenî diye isimlendirilir ve bu ilim erdemli şehrin nasıl kurulması gerektiği problemi çerçevesinde şekillenir. Fârâbî bu ilme değinmeden önce din kavramını ele alır ve onu açıkladıktan sonra ilm-i medenîyi din ile bağlantılı bir şekilde değerlendirir. Daha sonra ise ilm-i medenînin felsefenin bir parçası olduğunu vurgulayarak eserini sona erdirir.
Fârâbî’ye göre din birtakım şartlarla belirlenip sınırlandırılmış görüşler ve fiillerden oluşur. Bunu oluşturan da şehrin ilk yöneticisidir. İlk yönetici erdemli olursa oluşturacağı din de erdemli din olur. Fakat ilk yönetici cahil, sapık ve aldatıcı olursa oluşturacağı din de cahil, sapık ve aldatıcı olur. Fârâbî erdemli ilk yöneticinin hükümdarlık becerisinin Allah’tan gelen bir vahye dayandığını söyler. Ona göre ya vahiy fillerin ve görüşlerin hepsini belirli olarak ona belirtir ya da ona bunları belirleme gücü verir.[2]
Erdemli dindeki görüşleri ikiye ayıran Fârâbî, ilkini nazari ikincisini irade şeyler olarak belirler. İlki insanlardan bağımsız varlıkta mevcut olan belirlenimler iken diğeri insanı etkileyen ve insanın etkilediği belirlenimlerdir. Nazari kısımdakiler Allah’ı, rûhânîleri, âlemin meydana gelişini vb. niteleyen hususlarken iradi kısımdakiler önceki önderleri, peygamberleri, en erdemli yöneticileri vb. niteleyen hususlardır. Erdemli dindeki fiiller ise yüce olanları yücelten fiiller ve sözler ile önce gelenlerden iyi olanları yücelten fiiller ve sözler, kötü olanları ise yeren sözler ve fiillerdir.[3]
Fârâbî’ye göre din, mille, şeriat ve sünnet hepsi eş anlamlı kavramlardır. Bunlar fiiller ve görüşler çerçevesine tekabül eder. Ona göre dindeki görüşler hakikati içereceği gibi hakikatin bir temsilini de içerebilir. Hakikati içeriyorsa bu burhani bir bilgiyle olmalıdır. Hakikatin temsili de tıpkı hakikat gibi burhani bilgiyle olmalıdır. Şayet iki şekilde de kesin bilgiye imkân vermiyorsa o din sapkın bir dindir.[4]
Felsefe ve din birbirine benzer diyen Fârâbî, eklektik ve uzlaştırmacı anlayışını burada net biçimde ortaya koyar. Ona göre din gibi felsefe de teorik ve pratik olmak üzere iki kısma ayrılır. Fakat aralarındaki fark şudur ki felsefenin pratik kısmındaki tümeller dindeki pratik şeylerde sınırlandırılmış ve belirlenmiş tikeller biçiminde bulunur. Felsefenin teorik kısmındaki birtakım ispatlar da dindeki teorik şeylerin ispatıdır. Yani bunlar ancak felsefenin burhani temellendirmesiyle dindeki sağlam görüşler haline gelir. Dinin pratik kısmının burhana dayalı kesin bilgisini felsefenin pratik kısmı verdiğine göre Fârâbî, erdemli dini meydana getiren hükümdarlık becerisinin felsefenin altında bulunması gerektiğini söyler.[5]
Fârâbî’ye göre burhani bilgi ulaşılması zor ve kendisine yoğun mesai harcanması gereken bilgi olduğundan halk buna zaman ayıramaz. Bundan dolayı erdemli yönetici dinin ihtiva ettiklerini topluma sirayet ettirmek için cedel ve hitabet sanatlarına başvurmak zorundadır. Cedel dindeki görüş ve fiillerin zannî düzeyde anlaşılmasını hitabet ise halkın bunlara ikna edilmesini sağlar. Bunlar aynı zamanda dinin görüş ve fiillerine saldıranları bertaraf etme noktasında oldukça önemlidir.[6]
İlk yönetici görüş ve fiilleri belirlemelidir. Ancak Fârâbî’ye göre çeşitli sebeplerden ötürü bu mümkün olmayabilir. Bu sebepler ölüm, savaş, olayların sürekli değişmesi, geriden gelen yöneticilere çıkarsama imkânı verilmek istenmesi ve öncelik verilen çıkarsamalarla ilgilenilmesidir. Bu ilk reis vefat edince onun yerine geçen reis belirlenmemiş şeyleri belirlemelidir. O kendi dönemini önceki ilk reisten daha iyi bildiği için dilerse onun koyduğu kuralları değiştirebilir. İlk reisin kendi zamanında en uygun olana hükmetmiş olmasına rağmen bu en uygun olan zaman içinde değişmiş olabilir. Bunu birbirinden sonra gelen bütün reisler göz önünde bulundurmalıdır. Öte yandan bunların hepsi kendinden öncekinin koyduğu hükmü değiştirebilme yetkisine de sahiptir.[7]
Fârâbî yasa koymanın imkânı bağlamında fıkıh meselesini gündeme getirir. Ona göre reisin iki seçeneği vardır. Bu seçeneklerden birincisi önceki reisin koyduğu hükümleri olduğu gibi bırakmak ikincisi ise yeni hükümler koymaktır. İşte bu noktada reisin istinbat ve çıkarıma başvurması gerekir. O öncekinin koyduğu hükümlerden çıkarsadığı ilkelerle yeni hükümler verir. Bunu sağlayan da fıkıh sanatıdır.[8]
Fârâbî’ye göre fakih görüşlerde ve fiillerde istinbat etmek durumunda olduğundan fıkıh da bu iki parçadan oluşur. Fiillerle ilgili olan fakih önceki reisin kesin olarak koyduğu fiillerin tamamının bilgisine kapsamlı bir şekilde nüfuz etmelidir. Ayrıca önceki reisin değiştirdiği kanunları, onun hitabet dilini, toplumunun dil ve kültür çerçevesini, onun dilinin inceliklerini ve detaylarını da bilmesi gerekir. Sonrasında onda bir de kavrama gücü bulunmalıdır. Kısacası reis, ameller konusunda fakih olanın amellerle ilgili bilgisine de sahip olmalıdır.[9]
Fârâbî bu noktada dindeki ameli şeylerle ilgili olan fıkıh ilmini, ilm-i medenî (politika bilimi) çerçevesine dahil eder. Fıkıh, ilm-i medenîde tümel olanların tikellerini içerir ve ilm-i medenînin altında bulunur.[10]
Fârâbî’ye göre ilm-i medenî mutluluğu hakiki ve hakiki olmayan mutluluk diye iki temel kısma ayırarak araştırır. Hakiki mutluluğun en son mutluluk olduğunu (es-Saâdetü’l-kusvâ), hakiki olmayan mutluluğun ise mutluluk zannedilen ancak mutluluk olmayan zenginlik, haz vb. bu dünyada aranılan şeyler olduğunu tespit eden ilm-i medenî, fiilleri, yaşayış biçimlerini, huyları, mizaçları ve iradi melekeleri kapsamlı ve bütüncül bir şekilde araştırır. Fârâbî, ilm-i medenînin, bu özellikleri bir insanın kendinde toplamasının mümkün olmadığını belirttiğini ifade eder. Sonrasında ise bunların ancak bir toplulukta bölüşülmesi ile bilfiil ortaya çıkacağını söyler.[11]
İlm-i medenî, toplumda yardımlaşma olmaksızın kişilerin kendisine verilen yetkiyi kullanamayacağını ifade eder. Örneğin çiftçilik böyledir der Fârâbî. Bir çiftçi mesleğini icra etmek için sabanın yapımında etkisi olan marangoz, demirci ve sığır çobanının yardımına muhtaçtır. Fârâbî bu noktada toplumdaki yardımlaşmayı bedenin organlarının birbiri arasındaki düzenli ilişkiye benzetir. Beden nasıl ki sağlıklı olmak için tüm organların beraber düzenli bir şekilde çalışmasına ihtiyaç duyuyorsa toplum da erdemli olabilmek için fertlerinin birbiriyle yardımlaşmasına ihtiyaç duyar. Bundan dolayı ilm-i medenî toplumun bir arada yaşamasının bir gereklilik olduğunu vurgular. Ayrıca ilm-i medenî, bu yaşama esnasında toplumu mamur edecek iyilikleri belirtir ve bunların dışında kalanların iyilik olmadığını ifade eder.[12]
Fârâbî’ye göre ilm-i medenîde toplum tarafından yapılması gereken fiillerin toplumda yerleştirilmesi ve sürekliliğinin sağlanması ancak bir yönetim ile olur. Bu yönetim de bunu hükümdarlık sanatı ile yapar. Hükümdarlık sanatının neticesinde de siyaset ortaya çıkar. Siyaset, yaşayış biçimleri ve melekelerin şehirde ve ulusta yerleşip korunmasını sağlayan fiillerdir. İşte bu sanatı icra eden yönetim erdemli yönetimdir. Erdemli yönetim erdemli hükümdarlık becerisi ile gelişir. Erdemli siyaset buradan neşet eder ve bu siyasete tabi olan şehir ve ulus erdemli şehir ve ulustur. Bunların içerisinde bulunan insanlar da erdemli insanlardır. Cahili yönetim de tüm bu anlatılanların tersidir ve kudemânın (önceki bilginlerin) kanaatine göre bu yönetimin bulunduğu şehir ve ulus cahili şehir ve ulus, bunların içerisindekiler de cahili insanlardır.[13]
Bundan dolayı erdemli şehir bulunmadığında cahili şehirde ikamet etmek zorunda olan yüksek erdemli kişiler hep bir erdemli şehre göç etme isteği içerisindedir.[14]
Metnin devamında Fârâbî ilm-i medenînin yönetimi iki kısma ayırdığını söyler. Bunlardan ilki ilk yönetim ikincisi ise ilke tabi olan yönetimdir. İlk yönetim erdemli fiilleri, yaşayış biçimlerini ve melekeleri belirleyerek cahili halkı erdemli halk olmaya doğru yöneltir. Bunu ilk yönetici yapar ve ona tabi olan diğer yöneticiler ise onun yolunu izler ve geleneğe tabi olan yönetim olarak adlandırılır.[15]
Fârâbî erdemli ilk hükümdarlık becerisinin cahili yaşayışa karşı erdemli yaşayışı tesis etmeye çalıştığını belirtir. Cahili yaşayışların erdemli yaşayışlara arız olan hastalıklar olduğunu ifade ettikten sonra bunu tıp ilmine benzetir. Tıp becerisi nasıl insanları hastalıklardan korumaya çalışıyorsa erdemli hükümdarlık becerisi de aynı şekilde korumaya çalışmalıdır. Nasıl ki tabip ‘zıtlara zıtlarla mukavemet edilir’ tümel yargısından yola çıkarak her hastayı tek tek tedavi ettikten sonra tecrübe yoluyla onlara iyi gelecek ilaçları belirliyorsa erdemli ilk yönetici de şehirde böyle yapmalıdır. O ilk önce yönetmeye dair tümellere sahip olur. Sonrasında ise bunlara uzun süreli tecrübesinin getirilerini de ekler. Bu sayede fiillerin nitelik, nicelik, zaman ve diğer şeyler bakımından belirlenmesi mümkün olur. Şehir, ulus veya kişi değiştikçe hüküm duruma göre yeni bir hal alır. Çünkü erdemli ilk hükümdarlık becerisinin fiilleri tikel şeylerle ilgilidir. Bu güce eskiler “pratik bilgelik/taakkul” demişlerdir. Taakkul tümellerin bilgisi ve onun tamamının elde edilmesiyle değil, kişilerle ilgili uzun tecrübeler sonucu oluşur.[16]
Fârâbî’ye göre ilm-i medenînin bir parçası olarak araştırdığı şeylerin tikellerini belirleyen dinin aksine felsefenin bir parçası olarak ilm-i medenî, araştırdığı şeylerin tümellerini ve resimlerini ortaya koyar. Şehirdeki fiiller, yaşayış tarzları ve melekelerin nasıl belirleneceğini tarif eder. Ancak bunları bilfiil belirleme yetisini kendisinde bulundurmaz. Bu anlamda ilm-i medenî mutluluğun tarifini açıklayıp erdemli fiillerle erdemsiz fiilleri birbirinden ayırmak ve erdemli fiillerin, bulunduğu konumlarda nasıl sürekli kalacağını açıklamak diye iki parçaya ayrılır. Dahası bu bilim erdemli hükümdarlık çeşitlerini açıklar. Bunlardaki hastalıkları ve bozulmaları bir de bunların nasıl düzeltileceğini açıklar.[17]
Fârâbî ilk hükümdarlık becerisinin gerçekleşmesi için teorik ve pratik felsefenin bütünleşmesi gerektiğini belirterek taakkul becerisinin rolünü bir kez daha vurgular. Ona göre ilk hükümdarlık becerisi, fiillerin, yaşayış tarzlarının ve melekelerin tümellerinin yanında bunların farklı durumlarda nasıl uygulanacağını belirten taakkul yetisini de içerisinde barındırır. İlk hükümdarlık becerisinin bunlardan meydana geldiğini belirten Fârâbî, ondan sonra gelip ona tabi olan yönetimlerin felsefeye ihtiyaç duymadığını söyler.[18]
İlm-i medenî art arda gelen hükümdarların erdemli toplumu aynı şekilde idare edebilmesi için neler yapılması gerektiğini anlatır. Fârâbî hükümdarların mükemmel bir hükümdar oluncaya kadar nasıl eğitilmesi ve yetiştirilmesi gerektiğini de yine ilm-i medenînin ortaya koyduğunu söyler. Ayrıca Fârâbî cahili olan hükümdarların bu sanatın tümellerine ve felsefeye ihtiyaç duymadan tecrübi bir şekilde şehirde koyduğu amaçları uygulamaya çalıştığını, bu tecrübe sonrası çıkarsadığı ilkelerle hükümdarlık ettiğini de yine bu ilmin ele aldığını söyler.[19]
Bu hiyerarşik yapı üçlü bir tasnife sahiptir. Bunların en alt tabakası hizmet edenler, onlardan sonra kendisine hizmet edilen ve aynı zamanda bir üstündekine hizmet edenler ve onların üstünde de kendisine hizmet edilen ancak kimseye hizmet etmeyen en üst yönetici vardır. Birlik ve tamlık yukarıya doğru yükseldikçe artar. Fârâbî bu ilimde mertebelerin en mükemmeline yükselişin açıklandığını söyler. Ona göre bu yükseliş bir ve tek olan bir varlıktan başkasının olmadığı noktaya kadar devam eder. Bu düzeyde ondan daha üstün bir yönetici yoktur. O tamdır ve onun dışındakilerin hepsinde eksiklikler mevcuttur. Buradan aşağıya doğru inildikçe çokluk artar ve yetkinlik azalır. Mevcutların en sonuncusu olan hizmet fiillerine kadar bu süreç devam eder. Bu nokta artık hiçbir yönetim fiilinin olmadığı tamamıyla yönetilmenin hâkim olduğu noktadır.[20]
İlm-i medenînin ilk yönetici, ortada bulunanlar ve hizmet mertebesindekilerin birbiriyle uyumlu ve intizamlı olmasını açıkladığını söyleyen Fârâbî, bunun ilk yöneticinin onların üzerindeki tedbiri ile mümkün olduğunu söyler. Sonra ilm-i medenî bu mertebelendirme sürecini insani nefsin güçleri, organlar ve nihayetinde toplumda ele alır ve ilk yöneticiyi âlemin müdebbiri olan Tanrı’nın konumuyla özdeşleştirir.[21]
Fârâbî şehir halkının mertebelerinin de tıpkı varlığın mertebeleri gibi olduğunu söyler. Orada en aşağıda bulunanlar fiilleri gerçekleştiren hizmetçilerdir. Bunlardan sonra hizmetçileri yöneten ve kendisi de yönetilen yöneticiler gelir. Bunlarda da hizmet fiilleri bulunur. Çünkü bunlar bir üst mertebedeki kendisinde hiç hizmet fiili bulunmayan yöneticiye hizmet ederler.[22]
İlm-i medeni varlık mertebelerinden er-Rûhu’l-emîn olan ruhânînin (bir diğer adıyla Faal Akıl) derecesinin ne olduğunu ve rûhânîlerin mertebelerinden hangisinde bulunduğunu açıklar. Bu dereceden Tanrı’ya yükselişi ve vahyin Allah katından derece derece ilk yöneticiye nasıl indiğini açıklar. Fârâbî’ye göre ilk yönetici vahiy yoluyla kendisine ulaşan tedbir içeriklerini topluma sirayet ettirir. Bu sayede âlemin yöneticisi olan Allah Teâlâ erdemli şehrin de yöneticisi olur.[23]
Fârâbî’ye göre Allah nasıl varlıkta düzenliliği sağlıyorsa ilk yönetici de erdemli şehirde düzenliliği sağlamalıdır. Varlıktaki mertebelerin hepsi birbirinden farklı olmasına rağmen birbiriyle nasıl uyum içinde ve tek bir amaca yönelik ilişki içerisinde bulunuyorsa erdemli ilk yönetici de şehirde veya ulusta yaşayanları farklılığına rağmen bir arada ve uyum içerisinde idare etmelidir. Nasıl ki âlemin yöneticisi kurduğu düzenin devamlılığını sağlıyorsa erdemli ulusun yöneticisi de erdemli şehirde devamlılığı sağlamalıdır. Erdemli şehrin yöneticisi Allah’ın âleme yerleştirdiklerine karşılık gelen sanatları, iradi hey’et ve melekeleri topluma yerleştirmek için toplumun fazilet ve iyilik üzere olmasını sağlayacak ilave birtakım şeyleri de topluma vermelidir.[24]
İlm-i medenî erdemli şehrin yöneticisinin sanatları, iradi hey’etleri ve melekeleri topluma yerleştirmesi için teorik felsefeye ihtiyacı olduğunu söyler. Çünkü ancak bununla âlemin yöneticisinin tedbiri ile ilgili şeylere muttali olunabilir. Fârâbî’ye göre bu ilimde bariz bir şekilde varılan sonuç şehirlerde ortak bir dinin bulunması gerektiğidir. Ancak bu sayede görüşler, inançlar ve fiiller aynı amaca yöneltilebilir. Bu amaç da aranılan nihai gaye yani en son mutluluktur (es-Saâdetü’l-kusvâ).
Burada Fârâbî’nin aktardığımız bu şehir tasavvurunda meşruiyetin çerçevesini nasıl belirlediğini tahlil etmeye geçebiliriz. Bilinen anlamlarıyla yasalılık, kanuna bağlı olmak ve töreye uygunluk gibi tanımlarla karşılanabilecek olan meşruiyet kavramı oldukça önemli bir kavramdır. Arapça şe-re-a (kanun koydu) geçmiş zaman fiilinden türetilmiş olan meşruiyet kavramı şer’ilik, şeriate uygunluk olarak anlaşılabilir. Dolayısıyla bir şehrin meşru olması demek, onda yaşayan insanların tâbi olmayı taahhüt ettiği şeriate (kurallar bütünü) uygun yaşaması ve şehrin de bu şeriate uygun bir yapıda olması demektir. Burada şeriatı ilahi şeriat ve insani şeriat şeklinde iki kısma ayırıp artık kavramsal olarak ilahi yasa ve insani yasa zeminine geçebiliriz.
Fârâbî’nin şehir tasavvurunda ilk yönetici, uyulması gereken görüşler ve fiilleri belirler. Bunu kendinde bulundurduğu bilişsel imkânlar aracılığıyla yapar. Fakat bu bilişsel imkânlar onun gerçek ve nihai mutluluğa ulaşmasını tam anlamıyla sağlamaz. Bundan dolayı bilişsel imkânları bütüncül bir düzeye geldiğinde, Allah ona gerçek ve nihai mutluluğa götürecek görüşleri ve fiilleri vahyeder. Bunların tamamını belirli olarak vahyedebileceği gibi bunları belirleme gücünü de ilk yöneticiye bahşedebilir. İslam’da kendisine vahyedilen kişi peygamber olduğu için burada Fârâbî’nin ilk yöneticiden kastının peygamber olduğu açıktır. Dolayısıyla Fârâbî’nin tasavvurunda ilahi yasa ile insani yasa bir arada değerlendirilir.
İlahi yasa ve insani yasayı ilişkili bir şekilde ele alan Fârâbî, fıkıh ilminin değişen zamanla birlikte yeni durumlara yeni hükümler koyma noktasında önemli olduğunu belirleterek bu iki tür yasanın ilişkili halinin sürekliliğini ortaya koymuştur. Onun erdemli şehrinde erdemli din ancak erdemli bir yasalılık ile mümkündür. Bunu sağlamak için Allah’ın vahyettiği hukuki ve ahlâki normlar dikkate alınmalıdır. Makbul bir meşruiyet hali ancak ilahi yasa ile mümkündür. İlahi yasadan bağımsız olan şehir düzenlemeleri cahil, sapık, aldatıcı vs. türünde şehirler olmaya mahkûmdur. İlahi yasa insani varlıkla en uyumlu ve onu erdemli kılacak yegâne yasadır. Allah, var ettiklerini en iyi bilen olduğundan dolayı onlar için en doğru yaşayış biçimlerini de en iyi belirleyendir. Dolayısıyla onun belirlemeleri ile insanlar bir arada yaşamalı ve ortak bir amaç olan en son mutluluğa yönelmelidir.
İşte bu görüşler ve fiiller de ya vahiy ile ya da vahyi gönderenin verdiği güç ile belirlenir. Dolayısıyla ilahi yasalar olmadan insani yasalar en son mutluluğa ulaşma noktasında başarısız olmaktadır. Nihayetinde Allah’ın şeriatı insanın şeriatını yine onun iyiliği için belirlemektedir.
KAYNAKÇA
Fârâbî, Kitâbü’l-Mille, Din Üzerine, çev. Yaşar Aydınlı, Litera Yayıncılık, İstanbul 2021.
Dipnotlar:
[1] Fârâbî, Kitâbü’l-Mille, Din Üzerine, çev. Yaşar Aydınlı, Litera Yayıncılık, İstanbul 2021
[2] Fârâbî, a.g.e, s. 16-20
[3] Fârâbî, a.g.e, s. 20-24
[4] Fârâbî, a.g.e, s. 24
[5] Fârâbî, a.g.e, s. 26
[6] Fârâbî, a.g.e, s. 28
[7] Fârâbî, a.g.e, s. 28-32
[8] Fârâbî, a.g.e, s. 32
[9] Fârâbî, a.g.e, s. 32-36
[10] Fârâbî, a.g.e, s. 36
[11] Fârâbî, a.g.e, s. 38
[12] Fârâbî, a.g.e, s. 40-42
[13] Fârâbî, a.g.e, s. 42-44
[14] Fârâbî, a.g.e, s. 44-46
[15] Fârâbî, a.g.e, s. 46
[16] Fârâbî, a.g.e, s. 46-50
[17] Fârâbî, a.g.e, s. 52-54
[18] Fârâbî, a.g.e, s. 54
[19] Fârâbî, a.g.e, s. 56
[20] Fârâbî, a.g.e, s. 56-62
[21] Fârâbî, a.g.e, s. 62
[22] Fârâbî, a.g.e, s. 62-64
[23] Fârâbî, a.g.e, s. 64-66
[24] Fârâbî, a.g.e, s. 66-68
İlgili Yazılar
Çağdaş Dünyada Manipülasyonun İnşası
Çağdaş dünyada, manipülasyon bireylerin veya toplumların düşünce, duygu ve davranışlarını yönlendirme sanatı olarak ele alınırken; sosyal medya, siyaset ve kültür endüstrisi gibi alanlarda etkisini hissettirir. Zira böylesi bir yönelimi yorumlamak ise felsefenin sınırlarına dahil olan özgür irade, etik ve toplumsal dinamikler üzerine derin sorular doğurur.
İnsanın Varlık Yasasının Sünnetullah Bağlamında Teşekkül Esasları
Yaratılmış en değerli varlık olan insan neslinin kader, ecel ve rızık konusunda hem Yüce Allah’ın ve hem de kendisinin hatta diğer varlıklar ile eşyanın gerekli yetenek, kazanım ve koşullarını bilmesi elzem bir husustur. Ancak görüldüğü kadarıyla bazı insanlar nezdinde hem olgusal aşamaları ve hem de sorumluluk ve irade basamaklarını olduğu gibi anlamasının bazı engelleri olduğu muhakkaktır.
En Büyük Kötülükle Uzlaşmak
Haçlı-siyonist soykırımcı emperyalizmin
masum Gazze halkına uyguladığı, eşi ve
benzeri görülmemiş soykırıma rağmen,
İslam dünyası ulus-devletlerinin Filistin
sorununun dâvasını yalnızlığa terketme-
leri, eşi ve benzeri görülmemiş bir tesli-
miyetçiliğin ve ihanetin ifadesidir.
M. Tahir bin Âşûr’un Makasıda ve İçtihada Bakışı
Tahir bin Âşûr’a göre şeriat yalnızca bireysel ibadetler ya da belirli ahlaki normlarla sınırlı değildir. Şeriat, insanların dünyadaki ve ahiretteki mutluluğunu sağlama amacı güder. Bu nedenle, şeriatın amaçlarını (makâsıd-şeriat) doğru anlamak, içtihat ve hukuki uygulamaların doğru bir şekilde yapılabilmesi için gereklidir.
İslam’ın Ahlâki İlkeleri Bir Hukuka Dönüşsün Yeter ki
Doğruluk ve iyilik, her ne kadar akıl aracılığıyla edinilse de, edinilen doğruluk ve iyiliğin gerçek doğruluk ve iyilik olduğu ancak vahyin süzgecinden geçirilmekle anlaşılabilir. Akıl-vahiy bütünlüğü bozulduğu takdirde akıl ilahlaştırılmaya müsait hale gelir. Nitekim milyonlarca insanı öldürmek için üretilen bombalar bir akıl işidir. Gazze’deki soykırımı gerçekleştirenler de bir akılla hareket etmektedir.