Eğitimin sinemayla olan ilişkisinde pek çok konu ve tema öne çıkar. Ancak belki de bunlar içinde çocukların dünyasından eğitimi ve hakikat ilişkisini tefekkür etmek oldukça önemli. Sinema filmlerinin muhatabı çocuklar olunca onlar üzerinden dünya hayatı, bakmak ve görmek, idrak eylemek ve imtihan alanlarını tahayyül etmek de bir o kadar kıymetli hale geliyor. Tüm bu ilişkiyi İranlı yönetmen Mecid Mecidi’nin Kaçakçı (Baduk, 1992) filminden Güneşin Çocukları (Hurşit, 2020) filmine kadar görebileceğimiz birçok eseri var.
İran sinemasında çocuk karakterlerin pek çok yönetmenin filmlerinde yer almasının yönetmenlerin nazarında farklı sebepleri vardır.
Devlet destekli sinema sektöründe bazı sınırlamalar olmasından dolayı yönetmenler, çocuk karakterlerle çalışmaya yönelmişlerdir. Çünkü çocuklara sinema filmlerinde görev verilmesi en açık ifadeyle, sansür engelinin yaşandığı bir sinemada filmlerin beyaz perdeye taşınması için geliştirilmiş bir yöntemdir. Yönetmenler bu yöntemle, İran devrimi öncesi ve sonrasında ulusal kimliğin inşası için çocukları ayrıcalıklı bir konumda görmüştür. Neticede İran Sinemasında çocuklar “en saf şekliyle görülmeyeni gören, duyulmayanı duyan; gerçekliği masum bakış açısıyla aktaran karakterler” olarak karşımıza çıkmaya devam etmektedir (Terzi ve Nuhoğlu, 2021)[1]. Masum karakterler üzerinden insanlığa mesajlar aktaran Mecidi için bu yönelimin esasında irfan ve hakikati arayışlarla örülü bir yolculuğun izahı yatar. Bunun izlerini ise Baduk, Baba, Cennetin Çocukları, Cennetin Rengi, Baran, Serçelerin Şarkısı ve Hurşit filminde fark edebilmek mümkündür. Bu yazıda Cennetin Çocukları ve Cennetin Rengi’nde eğitim, çocuk ve hakikati arayış minvalinde bir değerlendirme yapılmaktadır.
Öncelikle Mecid Mecidi’nin sözü edilen filmlerinin konusuna bakıldığında Cennetin Çocukları’nda fakir bir ailenin gündelik hayatları göze çarpar. Ailenin fertlerinden Ali ve Zehra ilkokul çağındadır. Ali bir gün Zehra’nın ayakkabılarını tamir için alacak ama onları kaybedecektir. İki kardeş bu duruma çok üzülecek ancak Ali çözümü, kendi ayakkabılarını gün içinde dönüşümlü kullanmakta görecektir. Böylece çocuk, hem kardeşi Zehra’nın üzüntüsünü, endişesini giderecek hem de ona söz vererek bir ayakkabı alacağını ifade edecektir lakin Zehra, bir süre sonra hoşnutsuzluğunu açıkça belli edecektir. Beden eğitimi öğretmenine ısrar ederek ödüllü koşu yarışmasına katılmak istediğini söyleyecektir Ali ve yarışmada üçüncü gelmek için büyük bir çaba sarf edecektir. Amacı derece yapmak değil, kardeşinin mutlu olmasını sağlamaktır.
Cennetin Rengi’nde ise doğuştan âmâ Muhammed’in hikâyesi, babası ve dış dünyayla kurulan ilişki göze çarpar. Annesini küçükken kaybeden Muhammed, çok istemese de Tahran’da görme engelliler okulunda eğitimine devam eder. Ailesine, özellikle de ninesine karşı büyük bir sevgi ve özlem duyar çünkü annesinin vefatından sonra en yakınında ninesi vardır. Ona karşı derin bir bağ kurar çocuk, nine de torununa karşı aynı duyguları besler. Haşim, oğlu Muhammed’i, yeni kurmak istediği hayat tarzı için bir engel olarak görür, bu nedenle de ondan kurtulmanın planlarını arar. Bu planlar baba ile büyükanne arasında bir ikilem doğurur. Baba, oğlunu hayatın doğal akışından uzaklaştırırken; tam aksine nine, torununun hayata tutunması, hakikati idrak etmesi için en büyük destekçisi olur, ona özgüven aşılar. Bu durumda baba, oğlunu görmezden gelmenin kendisini vicdanen ne kadar rahatsız edeceğini geç de olsa anlayacaktır. Baba geçirdiği kaza sonrasında, oğluna karşı duygusal bağın daha fazla arttığını idrak etmeye başlayacaktır.
Popüler anlatılara nazaran İran sinemasında ve Mecidi filmlerinde çoğunlukla basit olarak görülen, anlaşılan film dilinin esasında çok derin katmanları vardır. Bu dil, mesajların derinliği fark edildiğinde ve suya atılan küçücük taşların yankısı deneyimlendiğinde ortaya çıkabilir. Her iki filmin ana karakteri çocuklardır ve yönetmen Mecidi izleyiciye derdini, düşündüklerini bu karakterler üzerinden anlatır. Cennetin Çocukları (1997) filminde ilk öne çıkan tema kuşkusuz, çocukların mektebe, öğrenmeye olan sevdalarıdır. Her ne kadar varlıklı bir ailenin fertleri olmasa da çocuklar şükürdârdır, anlayışlıdır, doğru sözlüdür ve verilen sözde durmanın önemini içten içe hissettirirler. Dolayısıyla burada eğitimci, çocuğun ta kendisidir denebilir. Sınıfın dört duvarları arasında değildir çocukların hayatı, değerleri, hakikat arayışları. Sınıfın dışına çıkarmaktır önemli olan mesajı. Bu sebepten çocukların azmi, hisleri ve dış dünyayla kurdukları bağ o kadar naiftir ki, bunu hâletiruhiyelerinde bizatihi idrak ederiz. İran filmlerinde alışkın olduğumuz hikâyenin karmaşık değil sade ama derin biçimi, Cennetin Çocukları’nda da belirginlik kazanır.
Cennetin Rengi (1999) filminde ise ilk olarak gözleri görmeyen, yüreğiyle dünyayı keşfe çıkan meraklı bir çocuğu görür, yatılı okuldaki eğitimci Rahmani Bey’in çocuklarla ve Muhammed ile kurduğu samimi diyalogla karşılaşırız. Muhammed karakterini izleyiciye en iyi tanıtan sahnelerden biri, kedinin yavru kuşu yakalamak üzere olmasıdır. Dış dünyayla kurulan bağ, varlıkları tanıma ve hissetme yetisi Muhammed’in kalbine işlemiştir. Yavru kuşa sahip çıkan çocuk, merhameti ve doğanın harikuladeliğini anlatırken okula gelen babanın tavrı ise tam tersine sorunlu, bencil bir eda ve telakkiyle örülüdür. Tatilde çocuğunun okulda kalmasını dileyen baba, çocuğu kendisi için bir engel olarak görür. Bu bağlamda her iki filmde (ilk aşamada) baba ve öğretmen tasvirleri arasındaki fark öne çıkar. İki filmin sonunda da hem baba hem de öğretmen karakterini daha doğru anlamak, çelişkilerini bilmek, çocuğun ve öğrencinin dünyasındaki yerini anlayabilmek mümkün hale gelir.
Mecidi’nin iki filminde de çocuklar, sürekli yeni şeyler öğrenme arzusu taşırlar. Her ne kadar sorun yaşasalar ve incinseler de bunu belli etmedikleri için şahsiyetli, onurlu ve dürüsttürler. Ve onların bu yönlerini keşfeden eğitimciler vardır ki onlara zaman zaman kol kanat gererler. Öğrenci ile öğretmen arasındaki bağ, Cennetin Çocukları’nda (1997) sadece eli sopalı müdür ile değil, yufka yürekli ve anlayışlı öğretmenler ile anlaşılabilir. Cennetin Rengi’nde (1999) ise öğrencilerine merhametli olan öğretmenler görürüz ve bu filmdeki en önemli öğretmenin nine karakteri olduğunu söylemeliyiz. Muhammed’in hayatı anlaması, sabretmeyi bilmesi ve gönül gözüyle bakabilmesinde nine, en güzel eğitmendir. Böylece bir muallimin sadece okulda olamayacağı, hayatın her anında onları bulabileceğimiz gerçeğini anlatıyordur Mecidi.
Mecidi’nin Cennetin Çocukları (1997) ve Cennetin Rengi (1999) filmlerine odaklandığımız bu yazıda, esasında çocukların dünyasının anlatıldığı hikayelerin, her yaştan izleyiciye aktardığı veya aktaracağı mesajlar olduğunu düşünmek gerekir.
Böylece Mecidi gerek eğitimi, tahsili gerekse hakikati, anlam arayışını çocuk karakterleri kullanarak Âdemoğluna söylenecek çokça şeyin olduğunu fark ettirir. Böylece Mecidi sinemasında çocuk, yaşı küçük ancak ufku, zihni olabildiğince geniş bir yelpaze içindeki fertlere de seslenir. Bu fertler için çocuk, dolaylı mesajlar aktaran bir elçidir ve bu elçi, insanın dünya hayatındaki maceralarını, yaşadığı ve yaşayacaklarını süslü anlatımlarla değil derunî bakış açılarıyla ortaya koymanın derdini taşır. Elbette bu dert yönetmen Mecidi’nin de derdi olup olabildiğince ferdi içine alacak şekilde genişletilmiştir.
Eğitimci için küçük bir öneri
Her eğitimci bu filmlerle gerçek körlüğün ne olduğu, görememenin bir kayıp ve ayıp olmadığını; paylaşma, vefa, sevgi, merhamet, dürüstlük gibi değerler eğitimine vurgu yapan anahtar sözcükleri öğrencileriyle keşfe çıkabilmelidir. Öğrencilere bu filmlerde gördükleri, fark ettikleri değerlerin neler olduğunu bir kâğıda yazmaları istenebilir. Sonra kağıtlar sınıf içinde değiştirilir ve rastgele dağıtılır. Kişinin fark etmediği ancak başka bir arkadaşının fark ettiği değerler karşılaştırılır. Hangisinin önemli olduğu değil, önemli olanı oluşturan değerlerin toplamının ne olduğu, neyi anlattığı üzerinde durulur. “Ben şunları düşünmüştüm ama bir arkadaşım şunları da yazmış, bence bu da önemli, değerli” gibi düşüncelerin çıkabilmesine olanak sağlanmalıdır. Böylece sınıf içindeki ve dışındaki değerlere de atıflar yapılır.
Zor durumlara rağmen öğrenmeye devam etmek (körlük durumu ya da bir ayakkabıya sahip olamama gibi), zor durumlara rağmen sabretmek (fakirlik), ümitvar olmak (sorunların çözülebileceğine inanma), zorluklara rağmen vefalı olmak, merhametli olmak; zorluklara rağmen elindekiyle yetinmek; azmetmek, kararlılık ve dirençle hakikati aramak, hakikat aşığı olmak, katı düşünceli insanların değişebileceği, öğrencinin değerini hemen fark edenlerin olduğunu göstermek; yalandan, gösterişten ve gizle(n)mekten sakınmak iki filmin notları arasında sıralanabilir.
Belki öğrencilerle Cennetin Rengi (1999) filminde Muhammed’in sarf ettiği şu cümlelerin ne anlama geldiğiyle ilgili bir kompozisyon yazma etkinliği de yapılabilir (01:00:14 – 01:01:38):
“Öğretmenim Allah’ın körleri daha çok sevdiğini söyledi, çünkü onlar göremiyormuş… Ben de eğer öyle olsaydı bizi kör yapmazdı dedim… Çünkü böyleyken Allah’ı göremeyiz dedim. O da bana, “Allah görünmezdir.” O her yerdedir. Onu istersen hissedebilirsin. Parmaklarınla, onu görebilirsin” dedi. Bende her gün parmaklarımın dokunduğu her şeyde, her yerde Allah’ı aradım ve O’na her şeyi anlattım, kalbimdeki sırları bile.”
Önerilen Filmler
Stand by Me (1986)
Siyah (Black, 2005, Hindistan Yapımı)
Anne Gibi (2006)
Allah Yakındır (2006)
Adem’in Oğlu Abu (2011)
Dipnot:
[1] Ömer Terzi, Mehmet Nuhoğlu (2021), “İran Sinemasında Çocuğun İnşası: Bu Bağlamda Mecid Mecidi Sinemasında Cennetin Çocukları ve Cennetin Rengi Filminin İncelenmesi”, Uluslararası Sosyal Alan Araştırmaları Dergisi, Cilt: 10, Sayı:1, Yıl: 2021, Sayfa:137-152.
Öğretmen, gönlünün sesiyle ufak yüreklere dokunmayı dert edinen kişidir. Savaş vermeden, emek harcamadan, sevmeden yapılan öğretmenlik “mevzuat öğretmenliğinden” öteye geçmiyor. Kendinden vererek çoğalabileceğin bir meslek yani öğretmenlik…
Yürek köküne dokunmak… İnsan bu duyguyu bir kere yaşayınca hayatının merkezine oturtabiliyor bunu. Kâmil insan olma yolunda bir basamak olarak kullanabiliyor.
Mânâyı incitmeden…
Yine yeni bir mektup… Okuman ümidi kelimelerin sığınağı gibi… Yazma gayreti benim işim. İyi olman ümidim ve duamla. Nasıl da hızlı geçiyor zaman, gözden kaçırdıklarımız, farkına varamadıklarımız için bazen telaşlanır yüreğim. Her saniye biricik, bir daha asla yaşanmayacak, bunu düşününce zamanı ve zamanda ikram edilen her nimeti görememekten insan endişe ediyor, en azından ben endişeliyim. Öyle ya çözebileceğim bir sorunu, mutlu edebileceğim bir çocuğu, ümit ekebileceğim bir yüreği farkında olmadan kaçırmak onun için de benim için de büyük ziyan.
Nasılsın? diye sormadım ama sen cevap vermediğin içindir, belki de soruyu yük etmeyeyim diyedir. Bazı cevapsız sorular sorunları besleyebilir diye düşünüyorum ben, şahit oldum çünkü. Birine sordun diyelim, “beni seviyor musun?” diye, öyle ya anlayamadın varsayalım halinden-hareketlerinden, iki türlü yorumlanmaya müsait hâli ve tavrı, o da cevap vermiyor ya. Dön-dolaş beyninde bu sorunun cevabının kalabalığı. Bu sadece sevgi konusunda değil tabii, birçok konuda böyle. Nasılsın? En ciddi sorulardan biridir, cevabı hak eder. Sadece kimin ilgilendiği, kime cevap vereceğinle ilgili ufak tefek kısıtlamalar yapılır cevapta. Nasılsın? denildiğinde kendini kontrol etmen gerekir, nasılsın gerçekten, nasılsın gerçeklerle…
Tuz basılan yaralara tel tel akan tere tezeneye türküye
Uykular ısmarlanmış dalgalar vururken
‘ey cehennem böyle bir kurban gerekmiş sana’
bu ağıtların gitmeyle derdin ne?
bu azgın sulardan süzülerek gelen
Sallanıp duruyor altımda deniz
İncecik bir ip çizgi şeklinde boydan boya uzanıyor. Çocuk, elinde ip cambazlarına has olan sopayla dengesini korumaya ve karşıya geçmeye çalışıyor. Üstelik ipin bir ucunu tutan başka bir el var. Çocuğun kaderi biraz da bu ele bağlı. Kendi çabasıyla bu çaba birleştiğinde karşıya geçmek mümkün olabilecek. Kaderinin başka ellere de bağlı olduğu söylenebilir. Neyi anlatıyorum? Hüseyin Karatay’ın geçtiğimiz aylarda ikinci basımı yapılan Hayal Tutkusu kitabının kapağını. Yorumlamaya çalıştığımız kapak ile Karatay’ın anlatımı oldukça örtüşüyor.
Mecidi Sinemasında Eğitim, Çocuk ve Hakikati Arayış
Eğitimin sinemayla olan ilişkisinde pek çok konu ve tema öne çıkar. Ancak belki de bunlar içinde çocukların dünyasından eğitimi ve hakikat ilişkisini tefekkür etmek oldukça önemli. Sinema filmlerinin muhatabı çocuklar olunca onlar üzerinden dünya hayatı, bakmak ve görmek, idrak eylemek ve imtihan alanlarını tahayyül etmek de bir o kadar kıymetli hale geliyor. Tüm bu ilişkiyi İranlı yönetmen Mecid Mecidi’nin Kaçakçı (Baduk, 1992) filminden Güneşin Çocukları (Hurşit, 2020) filmine kadar görebileceğimiz birçok eseri var.
Devlet destekli sinema sektöründe bazı sınırlamalar olmasından dolayı yönetmenler, çocuk karakterlerle çalışmaya yönelmişlerdir. Çünkü çocuklara sinema filmlerinde görev verilmesi en açık ifadeyle, sansür engelinin yaşandığı bir sinemada filmlerin beyaz perdeye taşınması için geliştirilmiş bir yöntemdir. Yönetmenler bu yöntemle, İran devrimi öncesi ve sonrasında ulusal kimliğin inşası için çocukları ayrıcalıklı bir konumda görmüştür. Neticede İran Sinemasında çocuklar “en saf şekliyle görülmeyeni gören, duyulmayanı duyan; gerçekliği masum bakış açısıyla aktaran karakterler” olarak karşımıza çıkmaya devam etmektedir (Terzi ve Nuhoğlu, 2021)[1]. Masum karakterler üzerinden insanlığa mesajlar aktaran Mecidi için bu yönelimin esasında irfan ve hakikati arayışlarla örülü bir yolculuğun izahı yatar. Bunun izlerini ise Baduk, Baba, Cennetin Çocukları, Cennetin Rengi, Baran, Serçelerin Şarkısı ve Hurşit filminde fark edebilmek mümkündür. Bu yazıda Cennetin Çocukları ve Cennetin Rengi’nde eğitim, çocuk ve hakikati arayış minvalinde bir değerlendirme yapılmaktadır.
Öncelikle Mecid Mecidi’nin sözü edilen filmlerinin konusuna bakıldığında Cennetin Çocukları’nda fakir bir ailenin gündelik hayatları göze çarpar. Ailenin fertlerinden Ali ve Zehra ilkokul çağındadır. Ali bir gün Zehra’nın ayakkabılarını tamir için alacak ama onları kaybedecektir. İki kardeş bu duruma çok üzülecek ancak Ali çözümü, kendi ayakkabılarını gün içinde dönüşümlü kullanmakta görecektir. Böylece çocuk, hem kardeşi Zehra’nın üzüntüsünü, endişesini giderecek hem de ona söz vererek bir ayakkabı alacağını ifade edecektir lakin Zehra, bir süre sonra hoşnutsuzluğunu açıkça belli edecektir. Beden eğitimi öğretmenine ısrar ederek ödüllü koşu yarışmasına katılmak istediğini söyleyecektir Ali ve yarışmada üçüncü gelmek için büyük bir çaba sarf edecektir. Amacı derece yapmak değil, kardeşinin mutlu olmasını sağlamaktır.
Cennetin Rengi’nde ise doğuştan âmâ Muhammed’in hikâyesi, babası ve dış dünyayla kurulan ilişki göze çarpar. Annesini küçükken kaybeden Muhammed, çok istemese de Tahran’da görme engelliler okulunda eğitimine devam eder. Ailesine, özellikle de ninesine karşı büyük bir sevgi ve özlem duyar çünkü annesinin vefatından sonra en yakınında ninesi vardır. Ona karşı derin bir bağ kurar çocuk, nine de torununa karşı aynı duyguları besler. Haşim, oğlu Muhammed’i, yeni kurmak istediği hayat tarzı için bir engel olarak görür, bu nedenle de ondan kurtulmanın planlarını arar. Bu planlar baba ile büyükanne arasında bir ikilem doğurur. Baba, oğlunu hayatın doğal akışından uzaklaştırırken; tam aksine nine, torununun hayata tutunması, hakikati idrak etmesi için en büyük destekçisi olur, ona özgüven aşılar. Bu durumda baba, oğlunu görmezden gelmenin kendisini vicdanen ne kadar rahatsız edeceğini geç de olsa anlayacaktır. Baba geçirdiği kaza sonrasında, oğluna karşı duygusal bağın daha fazla arttığını idrak etmeye başlayacaktır.
Popüler anlatılara nazaran İran sinemasında ve Mecidi filmlerinde çoğunlukla basit olarak görülen, anlaşılan film dilinin esasında çok derin katmanları vardır. Bu dil, mesajların derinliği fark edildiğinde ve suya atılan küçücük taşların yankısı deneyimlendiğinde ortaya çıkabilir. Her iki filmin ana karakteri çocuklardır ve yönetmen Mecidi izleyiciye derdini, düşündüklerini bu karakterler üzerinden anlatır. Cennetin Çocukları (1997) filminde ilk öne çıkan tema kuşkusuz, çocukların mektebe, öğrenmeye olan sevdalarıdır. Her ne kadar varlıklı bir ailenin fertleri olmasa da çocuklar şükürdârdır, anlayışlıdır, doğru sözlüdür ve verilen sözde durmanın önemini içten içe hissettirirler. Dolayısıyla burada eğitimci, çocuğun ta kendisidir denebilir. Sınıfın dört duvarları arasında değildir çocukların hayatı, değerleri, hakikat arayışları. Sınıfın dışına çıkarmaktır önemli olan mesajı. Bu sebepten çocukların azmi, hisleri ve dış dünyayla kurdukları bağ o kadar naiftir ki, bunu hâletiruhiyelerinde bizatihi idrak ederiz. İran filmlerinde alışkın olduğumuz hikâyenin karmaşık değil sade ama derin biçimi, Cennetin Çocukları’nda da belirginlik kazanır.
Cennetin Rengi (1999) filminde ise ilk olarak gözleri görmeyen, yüreğiyle dünyayı keşfe çıkan meraklı bir çocuğu görür, yatılı okuldaki eğitimci Rahmani Bey’in çocuklarla ve Muhammed ile kurduğu samimi diyalogla karşılaşırız. Muhammed karakterini izleyiciye en iyi tanıtan sahnelerden biri, kedinin yavru kuşu yakalamak üzere olmasıdır. Dış dünyayla kurulan bağ, varlıkları tanıma ve hissetme yetisi Muhammed’in kalbine işlemiştir. Yavru kuşa sahip çıkan çocuk, merhameti ve doğanın harikuladeliğini anlatırken okula gelen babanın tavrı ise tam tersine sorunlu, bencil bir eda ve telakkiyle örülüdür. Tatilde çocuğunun okulda kalmasını dileyen baba, çocuğu kendisi için bir engel olarak görür. Bu bağlamda her iki filmde (ilk aşamada) baba ve öğretmen tasvirleri arasındaki fark öne çıkar. İki filmin sonunda da hem baba hem de öğretmen karakterini daha doğru anlamak, çelişkilerini bilmek, çocuğun ve öğrencinin dünyasındaki yerini anlayabilmek mümkün hale gelir.
Mecidi’nin iki filminde de çocuklar, sürekli yeni şeyler öğrenme arzusu taşırlar. Her ne kadar sorun yaşasalar ve incinseler de bunu belli etmedikleri için şahsiyetli, onurlu ve dürüsttürler. Ve onların bu yönlerini keşfeden eğitimciler vardır ki onlara zaman zaman kol kanat gererler. Öğrenci ile öğretmen arasındaki bağ, Cennetin Çocukları’nda (1997) sadece eli sopalı müdür ile değil, yufka yürekli ve anlayışlı öğretmenler ile anlaşılabilir. Cennetin Rengi’nde (1999) ise öğrencilerine merhametli olan öğretmenler görürüz ve bu filmdeki en önemli öğretmenin nine karakteri olduğunu söylemeliyiz. Muhammed’in hayatı anlaması, sabretmeyi bilmesi ve gönül gözüyle bakabilmesinde nine, en güzel eğitmendir. Böylece bir muallimin sadece okulda olamayacağı, hayatın her anında onları bulabileceğimiz gerçeğini anlatıyordur Mecidi.
Böylece Mecidi gerek eğitimi, tahsili gerekse hakikati, anlam arayışını çocuk karakterleri kullanarak Âdemoğluna söylenecek çokça şeyin olduğunu fark ettirir. Böylece Mecidi sinemasında çocuk, yaşı küçük ancak ufku, zihni olabildiğince geniş bir yelpaze içindeki fertlere de seslenir. Bu fertler için çocuk, dolaylı mesajlar aktaran bir elçidir ve bu elçi, insanın dünya hayatındaki maceralarını, yaşadığı ve yaşayacaklarını süslü anlatımlarla değil derunî bakış açılarıyla ortaya koymanın derdini taşır. Elbette bu dert yönetmen Mecidi’nin de derdi olup olabildiğince ferdi içine alacak şekilde genişletilmiştir.
Eğitimci için küçük bir öneri
Her eğitimci bu filmlerle gerçek körlüğün ne olduğu, görememenin bir kayıp ve ayıp olmadığını; paylaşma, vefa, sevgi, merhamet, dürüstlük gibi değerler eğitimine vurgu yapan anahtar sözcükleri öğrencileriyle keşfe çıkabilmelidir. Öğrencilere bu filmlerde gördükleri, fark ettikleri değerlerin neler olduğunu bir kâğıda yazmaları istenebilir. Sonra kağıtlar sınıf içinde değiştirilir ve rastgele dağıtılır. Kişinin fark etmediği ancak başka bir arkadaşının fark ettiği değerler karşılaştırılır. Hangisinin önemli olduğu değil, önemli olanı oluşturan değerlerin toplamının ne olduğu, neyi anlattığı üzerinde durulur. “Ben şunları düşünmüştüm ama bir arkadaşım şunları da yazmış, bence bu da önemli, değerli” gibi düşüncelerin çıkabilmesine olanak sağlanmalıdır. Böylece sınıf içindeki ve dışındaki değerlere de atıflar yapılır.
Zor durumlara rağmen öğrenmeye devam etmek (körlük durumu ya da bir ayakkabıya sahip olamama gibi), zor durumlara rağmen sabretmek (fakirlik), ümitvar olmak (sorunların çözülebileceğine inanma), zorluklara rağmen vefalı olmak, merhametli olmak; zorluklara rağmen elindekiyle yetinmek; azmetmek, kararlılık ve dirençle hakikati aramak, hakikat aşığı olmak, katı düşünceli insanların değişebileceği, öğrencinin değerini hemen fark edenlerin olduğunu göstermek; yalandan, gösterişten ve gizle(n)mekten sakınmak iki filmin notları arasında sıralanabilir.
Belki öğrencilerle Cennetin Rengi (1999) filminde Muhammed’in sarf ettiği şu cümlelerin ne anlama geldiğiyle ilgili bir kompozisyon yazma etkinliği de yapılabilir (01:00:14 – 01:01:38):
“Öğretmenim Allah’ın körleri daha çok sevdiğini söyledi, çünkü onlar göremiyormuş… Ben de eğer öyle olsaydı bizi kör yapmazdı dedim… Çünkü böyleyken Allah’ı göremeyiz dedim. O da bana, “Allah görünmezdir.” O her yerdedir. Onu istersen hissedebilirsin. Parmaklarınla, onu görebilirsin” dedi. Bende her gün parmaklarımın dokunduğu her şeyde, her yerde Allah’ı aradım ve O’na her şeyi anlattım, kalbimdeki sırları bile.”
Önerilen Filmler
Stand by Me (1986)
Siyah (Black, 2005, Hindistan Yapımı)
Anne Gibi (2006)
Allah Yakındır (2006)
Adem’in Oğlu Abu (2011)
Dipnot:
[1] Ömer Terzi, Mehmet Nuhoğlu (2021), “İran Sinemasında Çocuğun İnşası: Bu Bağlamda Mecid Mecidi Sinemasında Cennetin Çocukları ve Cennetin Rengi Filminin İncelenmesi”, Uluslararası Sosyal Alan Araştırmaları Dergisi, Cilt: 10, Sayı:1, Yıl: 2021, Sayfa:137-152.
İlgili Yazılar
Okuyarak Dokumak: Endülüs Okuma Projesi
Öğretmen, gönlünün sesiyle ufak yüreklere dokunmayı dert edinen kişidir. Savaş vermeden, emek harcamadan, sevmeden yapılan öğretmenlik “mevzuat öğretmenliğinden” öteye geçmiyor. Kendinden vererek çoğalabileceğin bir meslek yani öğretmenlik…
Yürek köküne dokunmak… İnsan bu duyguyu bir kere yaşayınca hayatının merkezine oturtabiliyor bunu. Kâmil insan olma yolunda bir basamak olarak kullanabiliyor.
Mânâyı incitmeden…
Mektup-X
Yine yeni bir mektup… Okuman ümidi kelimelerin sığınağı gibi… Yazma gayreti benim işim. İyi olman ümidim ve duamla. Nasıl da hızlı geçiyor zaman, gözden kaçırdıklarımız, farkına varamadıklarımız için bazen telaşlanır yüreğim. Her saniye biricik, bir daha asla yaşanmayacak, bunu düşününce zamanı ve zamanda ikram edilen her nimeti görememekten insan endişe ediyor, en azından ben endişeliyim. Öyle ya çözebileceğim bir sorunu, mutlu edebileceğim bir çocuğu, ümit ekebileceğim bir yüreği farkında olmadan kaçırmak onun için de benim için de büyük ziyan.
Mektup VII
Nasılsın? diye sormadım ama sen cevap vermediğin içindir, belki de soruyu yük etmeyeyim diyedir. Bazı cevapsız sorular sorunları besleyebilir diye düşünüyorum ben, şahit oldum çünkü. Birine sordun diyelim, “beni seviyor musun?” diye, öyle ya anlayamadın varsayalım halinden-hareketlerinden, iki türlü yorumlanmaya müsait hâli ve tavrı, o da cevap vermiyor ya. Dön-dolaş beyninde bu sorunun cevabının kalabalığı. Bu sadece sevgi konusunda değil tabii, birçok konuda böyle. Nasılsın? En ciddi sorulardan biridir, cevabı hak eder. Sadece kimin ilgilendiği, kime cevap vereceğinle ilgili ufak tefek kısıtlamalar yapılır cevapta. Nasılsın? denildiğinde kendini kontrol etmen gerekir, nasılsın gerçekten, nasılsın gerçeklerle…
Tuz Basılan
Tuz basılan yaralara tel tel akan tere tezeneye türküye
Uykular ısmarlanmış dalgalar vururken
‘ey cehennem böyle bir kurban gerekmiş sana’
bu ağıtların gitmeyle derdin ne?
bu azgın sulardan süzülerek gelen
Sallanıp duruyor altımda deniz
Hayale Tutunmak ya da Hayalle Tutunmak
İncecik bir ip çizgi şeklinde boydan boya uzanıyor. Çocuk, elinde ip cambazlarına has olan sopayla dengesini korumaya ve karşıya geçmeye çalışıyor. Üstelik ipin bir ucunu tutan başka bir el var. Çocuğun kaderi biraz da bu ele bağlı. Kendi çabasıyla bu çaba birleştiğinde karşıya geçmek mümkün olabilecek. Kaderinin başka ellere de bağlı olduğu söylenebilir. Neyi anlatıyorum? Hüseyin Karatay’ın geçtiğimiz aylarda ikinci basımı yapılan Hayal Tutkusu kitabının kapağını. Yorumlamaya çalıştığımız kapak ile Karatay’ın anlatımı oldukça örtüşüyor.