İmal etme eylemi genellikle fabrikalardan hareketle mamul dediğimiz şey üzerinden doğrudan müdahale ile gerçekleşen bir eylem olarak düşünülse de imalin kökensel olarak daha sofistike boyutlarının söz konusu olduğunu söylemek mümkündür. Çağdaş felsefede oldukça önemli isimlerden olan Deleuze ve Guattari, çağdaş kapitalist yaşam pratiği içerisinde özellikle “kapitalizm ve şizofreni” metninde çağdaş zamanlara özgü özneleşme pratiğinin insanı nasıl bir varoluşsal duruma angaje ettiğini, insan üzerinde nasıl bir etkide bulunduğunu, insanı; belli şeyleri isteyen, belli şeyleri arzulayan, belli şeyleri talep eden varlık oluşsal reflekslerini belli doğrultuda serpilip gelişmeye razı eden sürecin analizini yaparak bu sürecin nihai kertede bir arzu- nesne diyalektiği olduğu tespitinde bulunurlar. Yani bir anlamda ortaya çıkarılan şey, kapitalist yaşam pratiği içerisinde arzu ve nesnelerin eş zamanlı üretilmesinin sonucunda beşeri öznelerin belli şeyleri arzulayan makinelere, varlıklara dönüştürülerek bir arzu-nesne diyalektiğine tâbi kılınmalarının gösterilmesidir.
Deleuze ve Guattari’nin arzu felsefeleri bir anlamda bu kodlanmış arzuları kod bozumuna uğratarak serbest dolaşıma açmak gibi bir ideale sahiptir. Bu ideal bağlamında onların geliştirmeye çalıştıkları politika, -dini veya uhrevi bir kaygı gütmeden- bir anlamda insanın özgürlük idealini modern düşüncenin en başından beri insanın önüne koymuş olduğu özgürlük ve eşitlik ideali çerçevesinde ortaya konulan ahlak ve siyaset düşüncesinin en radikal düzlemdeki karşılığı olarak okunabilecek bir arzu politikasıdır. Elbette Deleuze ve Guattari’nin felsefelerinin burada girizgâh olarak bu şekilde ele alınması, onların düşünce pratiklerinin ufkuna dâhil olmanın gerekliliğine dair bir inançtan kaynaklanmadığı gibi -bu noktada eleştirilere açık olmakla birlikte- karşı karşıya kaldığımız varlık oluş dünyasının çözümlenmesi noktasında hem bir jeneolojik okumaya yani geçmişe yönelik bir soy kütüksel okuma pratiğine -bu dünyanın nasıl olup da böyle bir arzu politikasına izin verdiğinin çözümlenmesine- hem de hali hazırdaki olup bitenlerin anlaşılmasına yönelik bir entelektüel hamleye ihtiyaç duyulması nedeniyle bu çağı çözümlememiz için müracaat etmemiz gereken önemli isimlerden oldukları için onları bir anlamda dikkate almak ya da onların yaptığı analizleri bu çağın nasıl bir ruha sahip olduğunu anlama noktasında bir şekilde temellendirebilmek gerekir.
Kendisi bir psikiyatr olan Guattari’nin analizlerinde mikroskobik faşizm kavramı oldukça dikkat çekicidir. Faşizm bir anlamda kaba güç yoluyla insanların varlıklarını titreten, onlara siyasi anlamda belli pozisyonda olmalarını telkin eden bir kavram olarak hatırımıza gelir. Mikroskobik faşizm çok daha sofistike bir kavramdır. İnsani arzuların üzerinden geçerek insanları belli şeyleri arzulamaya ayarlı hale getiren faşizm türü mikroskobik faşizmdir. Hatta Reich-Freudçu gelenekten beslenen pisikoanalistlerden birisi “Hayır kitleler aldatılmadılar sadece belli bir zamanda faşizmi arzuladılar.” der. Guattari de buradan hareketle bu mikroskobik faşizm kavramını gündeme getirir ki rızanın imali denilen şeyin entelektüel arka planında böyle bir sürecin olduğu düşünülmek durumundadır. Elbette bu bağlamda temel mesele, insanın böyle bir arzu-nesne diyalektiğini meşrulaştıran, ona razı olan, onun içerisinde var olmaktan gayrı bir derdi, tasası, kaygısı olmayan bir özne halini almasına neden olan şeylerin ne olduğudur. Özneleşme; Michel Foucault’un analizlerinde bilhassa karşımıza çıkan bir kavram olarak söylem, bilgi, iktidar ilişkisi içerisinde belli insan davranışlarının belli disiplinlerin mercek altına alması suretiyle düşünce konusu kılınarak belli şekillerde yorumlanması, bunun iktidar düzeneği içerisinde belli bir söylem pratiği içerisinde insanların kendilerini tanımlayabilecekleri ufku belirlemesi ile alakalıdır ki özneleşirken aynı zamanda farkında olmadan nesneleşme de ortaya çıkmış olur. Bu durumda Foucault’un tabiriyle önce özneler yaratılmış sonra tahakküm nesnelerine dönüştürülmüşlerdir.
Bu dönüştürülme noktasında hali hazırdaki Müslümanlar da dâhil olmak üzere akademisyen olsun, ekonomist olsun, tüccar olsun, hayatın her safhası içerisinde işçisi, burjuvası –adını ne koyarsak koyalım- biz Müslümanların kendi varlıklarını anlamlandırma pratikleri noktasında kalite ve kontrolden gayrı bir talebi olmayan benliklere dönüşmüş olmasının nasıl olduğu sorusu meselenin özünü oluşturmaktadır. Bizi kılık kıyafetimizle, suretimizle, birtakım ibadetlerimizle Müslüman olarak tanımlayabilsek de biraz arzu analizine girdiğimiz zaman nesnelerle kurduğumuz varlık oluşsal ilişkiye dönük bir çözümleme yapıldığında; orada Müslümanlık nerede durmakta, Müslümanca var olma, Müslümanca düşünme, Müslümanca tefekkür etmenin ne anlama geldiği noktasında en az hâlihazırdaki kapitalist özneler kadar üretilen nesnelerin arzulandığı diyalektiğin bir parçası hâline gelmiş bulunmaktayız.
İktisadi insan dediğimiz insan halini almışsak eğer –ki burada klasik ve modern arasında çok ciddi bir mahiyet farkı vardır- modern zamanlara özgü iktisat telakkisinde ulvi maksatları büsbütün yitirmiş insanın yeryüzünde bulduklarıyla bir ekonomi, mülkiyet, özgürlük ilişkisi içerisine girdiği söylenebilir. Daha bariz bir biçimde klâsik dünyada, modern öncesi dünyada ya da İslam’ın insanlığa sunmuş olduğu varlık oluşsal teklif açısından bakıldığında; insan oluş mahiyeti itibariyle eşya oluştan farklı bir şeydir. Bu mahiyet farklılığı insan oluşun her şeyden önce şeyleşme ve parçalanmaya karşı onu teyakkuz halinde kılacak ontolojik bir pozisyon almasını gerektirir. Bu durumda mahiyeti itibariyle eşyaya ait olmayan ya da yeryüzüne ait olmayan insan, yeryüzünde bulduklarıyla ukbadan kaybettiklerini telafi edecek bir varlık olarak düşünülmektedir. Dolayısıyla buradaki yeryüzünde bulunan ilişkinin mahiyeti itibariyle insanın sahiplik ilişkisi şeklinde belirlenmesi mümkün değildir. Bu bir emanet-bir imtihan ilişkisi olarak kendini gösterir. Nitekim bütün mevcudatın insana musahhar kılınmış olması insana bir konfor alanı değil, sorumluluk yaratır. Bütün mevcudat insana musahhar kılınmış, insana emanet edilmiş bütün mevcudatla kendi bedeni, kendi varlığı, kendi aklı, kendi arzuları da dâhil olmak üzere her şeye karşı gerektiği, adaletin gerektirdiği pozisyonu almayı gerektirir. Bu adalet anlayışı da köklü bir değişime uğrayıp neyin adil olduğu, neyin adil olmadığı ayırımı ortadan kalkınca bu sefer bir yersiz, yönsüz, yurtsuz durum ortaya çıkmaya başlamıştır.
Klâsik dünyada birkaç kavram üzerinden mesele ele alındığında şüphesiz bu kavramlardan birincisi mülkiyet, ikincisi özgürlük, üçüncüsü adalet kavramı olmak durumundadır.
Bu kavramlar çerçevesinde insan oluşun iktisat dediğimiz -ekonomi diye tercüme edilen- kavramla ilişkisi nasıl ve ne şekildeydi? İktisat ilişkisi düzleminde iktisadi bir klâsik varlık ne yapardı? Nitekim bu varlıkla girdiğiniz ilişkinin sonucu olan bir kavramdır ki kendinizi nasıl tanımlıyorsanız, varlık bütünlüğü içerisinde kendinize nasıl bir yer biçiyorsanız; bu yer sizin varlıkla ilişki biçiminizi doğal olarak belirlemektedir. O yüzden meselenin dönüp dolaştığı yer, insan oluş ve insan oluşun anlamı meselesidir. Bu yüzden “İnsan nedir?” sorusuna verdiğiniz cevap sizin iktisadı ilişkinizde nasıl bir pozisyon aldığınızın anlam ufkunu da belirler. Neyin tercihe şayan, neyin reddedilmesi gereken, neyin muhafaza edilmesi gereken, neyin dönüştürülmesi gereken, neyin istenilmesi, neyin istenilmemesi gereken olduğunu o varlık pozisyonu belirler.
Müslümanın en büyük ideali iyi bir ölümle ölmektir. Müslüman olarak ölmektir ama dönüşen neydi, ne oldu da hâlihazırda Müslümanlara gelecekle ilgili en büyük beklentin, talebin nedir diye sorulduğunda “Müslüman olarak ölmektir.” cevabı alınamaz hâle gelindi? Elbette belli şeyleri yitirerek belli tarzda bir varoluşa dayalı hale geldiğimiz, belli tarzda var olma pratiğine angaje olduğumuz için artık öyle bir soruya böyle bir cevap verilemediği ifade edilebilir. “İslam ve Modernlik” üzerine bir metin yazan Roger Garoudy’nin temel tespitlerinden birisi, İslam’la ilgili en önemli özelliklerinden birisi İslam’da ilim ve mülkün Allah’a ait oluşudur. Bunu söylediğiniz zaman dünyada oluşun ufku kökten değişir. Yani mülk, mülkiyet Müslümanca var oluş açısından hakikati Allah’a ait olan, mecazen de insan için kullanılan bir kavramdır. İnsan için kullanımı mecazendir. Asli, ontolojik bir vasıf değildir.
Mülk Allah’a aittir. Mülkün sınırı nedir? Her şey. Sizin aklınız, fikriniz, bedeniniz de dâhil olmak üzere her şey Allah’a aittir.
Bu yaklaşım biçiminin insanın varlıkla ilişkisi noktasında insanı hizaya getiren önemli bir imkân olduğunu söylemek mümkündür. İslam artık sahiplik iddiasını elinizden alır. Siz bir şeyin sahibi değilsinizdir. “Kiracı” olmak bu varlık pozisyonunun bir gereğidir. Dolayısıyla şimdi aradaki mülkiyet kime aitse tasarruf hakkı da ona aittir. Dolayısıyla mülkün sahibi olmayan mülke emanetçidir. Emanetçi olansa mülkün sahibi gibi davranamaz. Yani mülkle mülkiyet ilişkisini kurmak yüce Allah’a aittir. Mülkün sahibi değilseniz ve bütün bu mülk de size musahhar kılındıysa size emanet edildiyse emanetin gereği neyse onu yaparsınız. Mülkün sahibinin neye razı olduysa neye rıza gösterdiyse neyle nasıl bir ilişki biçimi kurmanızı salık verdiyse o şekilde bir ilişki biçimi kurmanız gerekmektedir. Dolayısıyla bugün çağdaş dünyada insana benim bedenim dedirten varlık oluş diyalektiği ile bu bana emanet denilen varlık oluş diyalektiği arasındaki ontolojik fark dikkate alınmadığında; ne ile nasıl bir mukabele ilişkisi içinde olacağımız ve bu çağa nasıl bir teklifte bulunacağımızı temyiz etme fırsatı ne yazık ki söz konusu olmayacaktır.
Benzer bir durum özgürlük kavramı için de geçerlidir. İsmet Özel’in “Özgürlük özün gürlemesidir.” şeklindeki tanımı ontolojik bir tanımdır ama daha kökensel olarak kadim dünyada özgürlük meselesi başıboşluk, serbestîlik, istediğini elde etme mevzusu olarak telakki edilmez. Özgürlük, en yalın tanımıyla insan oluşun anlamıyla ilişkili bir kavram olup insanın sahip olduğu güçleri, kendinde bulduğu güçleri, emaneten kendine verilmiş imtihan güçlerini ulvi maksatlar doğrultusunda sevk ve idare etmesiyle elde edilen bir hâldir. Dolayısıyla özgürlük “Olmak”la ilgili bir meseledir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, mülkiyetle özgürlüğün birbirleri ile paralel kavramlar olduğudur. Daha açık bir ifadeyle, siz kendinizin sahibi değilseniz, mülk de Cenab-ı Hakk’a aitse sizin ne kendi varlığınızla, ne sahip olduğunuz güçlerle, ne dış dünyadaki varlıklarla, ne de başkasıyla mülkiyet ilişkisi içerisinde olmanız değil; emanet ilişkisi içerisinde olarak varlığınızı ulvi maksatlarınız doğrultusunda seferber etmeniz gerektiği bilincinde olmanız bir anlamda klâsik dünyada özgürlüğün nasıl anlaşılması gerektiğine dair ufku verir. Ontolojik özgürlük olarak da bakılabilecek olduğumuz bu duruma bir çiçek üzerinden örnek verecek olursak; bir çiçeğin çiçek olabilmesini mümkün kılan gereklilikler onun özgürlüğünün gereklilikleridir. Yani bir şeylerin gerekli olması, olmazsa olmaz olması özgürlüğün kısıtlanmasını değil, özgürlüğün imkânını oluşturur. Nasıl ki bir çiçek potansiyellerini en iyi şekilde açığa çıkarabilmek için iyi bir toprağa, iyi bir suya, güneş ışığına, belli minerallere, belli vitaminlere ihtiyaç duyuyorsa ve bu ontolojik bir gereklilikse insan oluşta birtakım gerekliliklerle alakalı olarak düşünülmek durumundadır.
Başıboşluk insan oluşun özgürlükten özgür olmayışa doğru savruluşu anlamına gelir ve nihayetinde bugün tecrübe edilen özgürlük anlatılarının çoğu bu yersiz, yönsüz, yurtsuz savruluşun adı olup çıkıverir.
Bunları bütünleyen bir kavram da adalet kavramıdır ki klasik dünyada adalet, bir şeyi olduğu yerine koymak demektir. Bir şeyin olduğu yerine konulması demek; olduğu, olması gereken yeri bizim entelektüel belirleyiciliğimizden kurtarılmış bir yer olarak kabul etmeyi gerektirir. Yani her varlığın, her şeyin varlık âlemi içerisinde işgal etmesi gereken bir yeri vardır. O yerde olması adalettir. Ve bu olması gereken yer klasik dünyada telos (amaç) olarak ifade edilmiştir. Yani amaçlı bir âlem fikri, amaçlı olduğu için bir anlamda insan olmak da adaletle ilgili bir kavramdır. Yani insan oluş ufkunda adil olup olmadığınız, varlığınızı insan oluşun amacı doğrultusunda kılıp kılmadığınızla ilgilidir. Sahip olduğunuz güçleri beşerlikten insanlığa sizi taşıyan ufka ait kılıp kılmadığınızla alakalı bir şeydir. Dolayısıyla burada amaçları belirleyen insan değildir, varlık bütünlüğü içinde zaten amaçlar, yerler belirlenmiştir. O yere uygun bir varoluş pozisyonu almak, bir anlamda varlıkla o yerlerine uygun ilişkiler içerisinde olmak, adil anlamına gelmektedir. Tam da bu bağlamda ilmin Allah’a mahsus kılınışı, mülkün Allah’a mahsus kılınışı, özgürlüğün böyle bir mülkiyet fikri ile ontolojik mesele olarak anlaşılması ve gerçek anlamda adil olmanın sadece ve sadece Cenabı Hakk’a mahsus oluşu teyakkuz halinde bir insan oluş ufkunu gerektirmektedir. Nefis muhasebesi dediğimiz temkinli, tedbirli düşünce, haddi aşmama çabası içerisinde olan bir varlık ufku süreci böyle bir süreçtir. Dolayısıyla hasbelkader içinde bulunduğu dünyada insanın burada bulduklarıyla ukbada kaybettiklerini telafi etmesi mümkün değildir. İnsan oluşun anlamı, mahiyeti itibariyle buraya ait olmayışıyla belirlenen bir yapıya sahiptir. O halde insan, buraya varlığını çakmak, yeryüzüne çakılmak, yeryüzünde beşeri varlık düzleminin entelektüel ufkunda serpilip gelişen eşya- oluş mantığına tabi olmamak için buradadır.
Peki, süreç nasıl dönüştü? Sürecin dönüşümünün bir anlamda özellikle modern bilimle, modern kozmoloji telakkisi ile beraber müteâl varlık fikrinin yitirilmesi, amaçlı âlem fikrinin yitirilmesi, özün yitirilmesi yani adalet kavramının klâsik dünyadaki olması gereken yer anlamında telosun(amaç) yitirilmesi sonucunda yeryüzünde ve gökyüzünde aynı matematiksel ve fiziksel yasaların hüküm sürdüğü, dolayısıyla niceliksel varlık fikrinin niteliksel ayrımları yıktığı modern dünyanın doğuşuyla birlikte gerçekleştiğini söylemek mümkündür. Rene Guenon’un niceliğin egemenliği dediği bu süreç artık insanın ulvi- süfli âlem ayrımını yitirdiği, natüralizmin de etkisiyle insanın sahip olduğu güçleri hangi istikamette kullanması gerektiğine dair ufku kaybettiği; yeryüzüne çakılmanın natüralist parametrelere tabi bir var olma biçimindeki tezahürleriyle görülmektedir. Dolayısıyla doğa dışı veya ilahi hiçbir referansa başvurmadan her şeyi doğal nedenlerle açıklama telaşı, insanın varlıkla-eşyayla-insanla ilişkisini de değiştirmiştir.
Sonuç olarak denilebilir ki, klâsik dünyada sahip olduğu güçleri belli bir istikamette kullanması gereken insan, o istikametini yitirince sahip olduğu güçle -bizatihi sahip olduğu için- meşruiyet kazanmaya başladığından dolayı pervasızca açığa çıkma meşruiyetini de elde etmiştir. İnsanın eşyayla ilişkisi artık mülkiyet ilişkisine ve varlıkla ilişkisi de mülkiyet ilişkisine dönüşmeye başlamıştır. Zaman içerisinde yeryüzüne ayarlı sınırlı bir ömre sahip olan insanın ölümsüzlük arzusu yine bu dünyaya ait parametreler içerisinde gerçekleştirilecektir. Bu, insanın bir anlamda cenneti de dünyada kurma telaşı içerisinde dünyayla ilişkisini sınırsız bir mülkiyet ilişkisine dönüştürmesine yol açmış, ekonomik olanın insan üzerindeki belirleyiciliği de burada baş göstermiştir. Dolayısıyla insan, artık varlıkla kurduğu ilişkiyi ulvi- süfli ayrımı çerçevesinde değil bizatihi niceliğin hâkimiyeti içerisinde belirleme cihetine gitmeye başlamıştır. En önemli husus ise insanın varlık ufkunu daraltmış olmasıdır. Nihayetinde insan niteliği itibariyle eşya ile olan mahiyet farkını kaybederek, şeyleşme ve parçalanmaya, parçalanmanın beraberinde getirdiği istikametsizlikten kaynaklanan savrulmaya yazgılı bir varlık halini almıştır.
Tevhid ve Düşünce Okulu’nda yapılmış sunum makaleye dönüştürülmüştür.
Prof. Dr. Kasım Küçükalp Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü.
Bir yönüyle yitirilmiş bir kimliğin ete kemiğe büründüğü yerdir Filistin, hazanın henüz toprağa düşmemiş yaprağıdır. Bütün yaprak dökümlerimize ve Kemalizm’in İslâm coğrafyasındaki mankurtlaştırıcı etkilerine rağmen asli kimliğimizi bize her daim hatırlatan bir meseldir.
Görüleceği gibi Ahbârîler, şer’î hükmün zann-ı galibe dayalı olmasını reddetmişlerdir. Onlara göre şer’î hüküm yalnızca nassa dayanmalıdır. Nas ise nefsu’l-emre(şeyin kendindeliğine/hakikatine) uygun düşen rivayetlerdir. Masum İmamlardan nakledilen rivayetler nefsu’l-emre uygun düştüğü için asıl delil Kur’ân ve İmamlardan gelen hadislerdir.
Ahlâk ve hukuk arasındaki bölünmez bütünlüğün gözardı edilmesi ve aslında parçalanması, “Kur’an’ı bir hukuk kitabı olarak değil, teolojik bir metin olarak gören ve ahlâk kitabına indirgeyen” sömürgeci mantığın inşâ ettiği tüm alanlarda, kimsenin aradığını bulamadığı, bulmak için yapay ışık kaynaklarının lütfuna muhtaç olan, dumûr halindeki zihinleri yaratmıştır.
Batı düşünce tarihinde genel olarak kötü daima öteki, karanlık, günah, iyinin dışında her ne ise odur; insanın tam da kötülükten, haksızlıktan ve acıdan uzaklaştığını düşündüğü anda en şiddetli şekilde ortaya çıkabilen kötülük, sorumluluğu biçimlendiren ve bağışlanmaya götüren bir disiplin aracıdır.
Mülkiyet, Özgürlük ve Adalet Bağlamında İktisadi İnsanın İmali
İmal etme eylemi genellikle fabrikalardan hareketle mamul dediğimiz şey üzerinden doğrudan müdahale ile gerçekleşen bir eylem olarak düşünülse de imalin kökensel olarak daha sofistike boyutlarının söz konusu olduğunu söylemek mümkündür. Çağdaş felsefede oldukça önemli isimlerden olan Deleuze ve Guattari, çağdaş kapitalist yaşam pratiği içerisinde özellikle “kapitalizm ve şizofreni” metninde çağdaş zamanlara özgü özneleşme pratiğinin insanı nasıl bir varoluşsal duruma angaje ettiğini, insan üzerinde nasıl bir etkide bulunduğunu, insanı; belli şeyleri isteyen, belli şeyleri arzulayan, belli şeyleri talep eden varlık oluşsal reflekslerini belli doğrultuda serpilip gelişmeye razı eden sürecin analizini yaparak bu sürecin nihai kertede bir arzu- nesne diyalektiği olduğu tespitinde bulunurlar. Yani bir anlamda ortaya çıkarılan şey, kapitalist yaşam pratiği içerisinde arzu ve nesnelerin eş zamanlı üretilmesinin sonucunda beşeri öznelerin belli şeyleri arzulayan makinelere, varlıklara dönüştürülerek bir arzu-nesne diyalektiğine tâbi kılınmalarının gösterilmesidir.
Deleuze ve Guattari’nin arzu felsefeleri bir anlamda bu kodlanmış arzuları kod bozumuna uğratarak serbest dolaşıma açmak gibi bir ideale sahiptir. Bu ideal bağlamında onların geliştirmeye çalıştıkları politika, -dini veya uhrevi bir kaygı gütmeden- bir anlamda insanın özgürlük idealini modern düşüncenin en başından beri insanın önüne koymuş olduğu özgürlük ve eşitlik ideali çerçevesinde ortaya konulan ahlak ve siyaset düşüncesinin en radikal düzlemdeki karşılığı olarak okunabilecek bir arzu politikasıdır. Elbette Deleuze ve Guattari’nin felsefelerinin burada girizgâh olarak bu şekilde ele alınması, onların düşünce pratiklerinin ufkuna dâhil olmanın gerekliliğine dair bir inançtan kaynaklanmadığı gibi -bu noktada eleştirilere açık olmakla birlikte- karşı karşıya kaldığımız varlık oluş dünyasının çözümlenmesi noktasında hem bir jeneolojik okumaya yani geçmişe yönelik bir soy kütüksel okuma pratiğine -bu dünyanın nasıl olup da böyle bir arzu politikasına izin verdiğinin çözümlenmesine- hem de hali hazırdaki olup bitenlerin anlaşılmasına yönelik bir entelektüel hamleye ihtiyaç duyulması nedeniyle bu çağı çözümlememiz için müracaat etmemiz gereken önemli isimlerden oldukları için onları bir anlamda dikkate almak ya da onların yaptığı analizleri bu çağın nasıl bir ruha sahip olduğunu anlama noktasında bir şekilde temellendirebilmek gerekir.
Kendisi bir psikiyatr olan Guattari’nin analizlerinde mikroskobik faşizm kavramı oldukça dikkat çekicidir. Faşizm bir anlamda kaba güç yoluyla insanların varlıklarını titreten, onlara siyasi anlamda belli pozisyonda olmalarını telkin eden bir kavram olarak hatırımıza gelir. Mikroskobik faşizm çok daha sofistike bir kavramdır. İnsani arzuların üzerinden geçerek insanları belli şeyleri arzulamaya ayarlı hale getiren faşizm türü mikroskobik faşizmdir. Hatta Reich-Freudçu gelenekten beslenen pisikoanalistlerden birisi “Hayır kitleler aldatılmadılar sadece belli bir zamanda faşizmi arzuladılar.” der. Guattari de buradan hareketle bu mikroskobik faşizm kavramını gündeme getirir ki rızanın imali denilen şeyin entelektüel arka planında böyle bir sürecin olduğu düşünülmek durumundadır. Elbette bu bağlamda temel mesele, insanın böyle bir arzu-nesne diyalektiğini meşrulaştıran, ona razı olan, onun içerisinde var olmaktan gayrı bir derdi, tasası, kaygısı olmayan bir özne halini almasına neden olan şeylerin ne olduğudur. Özneleşme; Michel Foucault’un analizlerinde bilhassa karşımıza çıkan bir kavram olarak söylem, bilgi, iktidar ilişkisi içerisinde belli insan davranışlarının belli disiplinlerin mercek altına alması suretiyle düşünce konusu kılınarak belli şekillerde yorumlanması, bunun iktidar düzeneği içerisinde belli bir söylem pratiği içerisinde insanların kendilerini tanımlayabilecekleri ufku belirlemesi ile alakalıdır ki özneleşirken aynı zamanda farkında olmadan nesneleşme de ortaya çıkmış olur. Bu durumda Foucault’un tabiriyle önce özneler yaratılmış sonra tahakküm nesnelerine dönüştürülmüşlerdir.
Bu dönüştürülme noktasında hali hazırdaki Müslümanlar da dâhil olmak üzere akademisyen olsun, ekonomist olsun, tüccar olsun, hayatın her safhası içerisinde işçisi, burjuvası –adını ne koyarsak koyalım- biz Müslümanların kendi varlıklarını anlamlandırma pratikleri noktasında kalite ve kontrolden gayrı bir talebi olmayan benliklere dönüşmüş olmasının nasıl olduğu sorusu meselenin özünü oluşturmaktadır. Bizi kılık kıyafetimizle, suretimizle, birtakım ibadetlerimizle Müslüman olarak tanımlayabilsek de biraz arzu analizine girdiğimiz zaman nesnelerle kurduğumuz varlık oluşsal ilişkiye dönük bir çözümleme yapıldığında; orada Müslümanlık nerede durmakta, Müslümanca var olma, Müslümanca düşünme, Müslümanca tefekkür etmenin ne anlama geldiği noktasında en az hâlihazırdaki kapitalist özneler kadar üretilen nesnelerin arzulandığı diyalektiğin bir parçası hâline gelmiş bulunmaktayız.
İktisadi insan dediğimiz insan halini almışsak eğer –ki burada klasik ve modern arasında çok ciddi bir mahiyet farkı vardır- modern zamanlara özgü iktisat telakkisinde ulvi maksatları büsbütün yitirmiş insanın yeryüzünde bulduklarıyla bir ekonomi, mülkiyet, özgürlük ilişkisi içerisine girdiği söylenebilir. Daha bariz bir biçimde klâsik dünyada, modern öncesi dünyada ya da İslam’ın insanlığa sunmuş olduğu varlık oluşsal teklif açısından bakıldığında; insan oluş mahiyeti itibariyle eşya oluştan farklı bir şeydir. Bu mahiyet farklılığı insan oluşun her şeyden önce şeyleşme ve parçalanmaya karşı onu teyakkuz halinde kılacak ontolojik bir pozisyon almasını gerektirir. Bu durumda mahiyeti itibariyle eşyaya ait olmayan ya da yeryüzüne ait olmayan insan, yeryüzünde bulduklarıyla ukbadan kaybettiklerini telafi edecek bir varlık olarak düşünülmektedir. Dolayısıyla buradaki yeryüzünde bulunan ilişkinin mahiyeti itibariyle insanın sahiplik ilişkisi şeklinde belirlenmesi mümkün değildir. Bu bir emanet-bir imtihan ilişkisi olarak kendini gösterir. Nitekim bütün mevcudatın insana musahhar kılınmış olması insana bir konfor alanı değil, sorumluluk yaratır. Bütün mevcudat insana musahhar kılınmış, insana emanet edilmiş bütün mevcudatla kendi bedeni, kendi varlığı, kendi aklı, kendi arzuları da dâhil olmak üzere her şeye karşı gerektiği, adaletin gerektirdiği pozisyonu almayı gerektirir. Bu adalet anlayışı da köklü bir değişime uğrayıp neyin adil olduğu, neyin adil olmadığı ayırımı ortadan kalkınca bu sefer bir yersiz, yönsüz, yurtsuz durum ortaya çıkmaya başlamıştır.
Bu kavramlar çerçevesinde insan oluşun iktisat dediğimiz -ekonomi diye tercüme edilen- kavramla ilişkisi nasıl ve ne şekildeydi? İktisat ilişkisi düzleminde iktisadi bir klâsik varlık ne yapardı? Nitekim bu varlıkla girdiğiniz ilişkinin sonucu olan bir kavramdır ki kendinizi nasıl tanımlıyorsanız, varlık bütünlüğü içerisinde kendinize nasıl bir yer biçiyorsanız; bu yer sizin varlıkla ilişki biçiminizi doğal olarak belirlemektedir. O yüzden meselenin dönüp dolaştığı yer, insan oluş ve insan oluşun anlamı meselesidir. Bu yüzden “İnsan nedir?” sorusuna verdiğiniz cevap sizin iktisadı ilişkinizde nasıl bir pozisyon aldığınızın anlam ufkunu da belirler. Neyin tercihe şayan, neyin reddedilmesi gereken, neyin muhafaza edilmesi gereken, neyin dönüştürülmesi gereken, neyin istenilmesi, neyin istenilmemesi gereken olduğunu o varlık pozisyonu belirler.
Müslümanın en büyük ideali iyi bir ölümle ölmektir. Müslüman olarak ölmektir ama dönüşen neydi, ne oldu da hâlihazırda Müslümanlara gelecekle ilgili en büyük beklentin, talebin nedir diye sorulduğunda “Müslüman olarak ölmektir.” cevabı alınamaz hâle gelindi? Elbette belli şeyleri yitirerek belli tarzda bir varoluşa dayalı hale geldiğimiz, belli tarzda var olma pratiğine angaje olduğumuz için artık öyle bir soruya böyle bir cevap verilemediği ifade edilebilir. “İslam ve Modernlik” üzerine bir metin yazan Roger Garoudy’nin temel tespitlerinden birisi, İslam’la ilgili en önemli özelliklerinden birisi İslam’da ilim ve mülkün Allah’a ait oluşudur. Bunu söylediğiniz zaman dünyada oluşun ufku kökten değişir. Yani mülk, mülkiyet Müslümanca var oluş açısından hakikati Allah’a ait olan, mecazen de insan için kullanılan bir kavramdır. İnsan için kullanımı mecazendir. Asli, ontolojik bir vasıf değildir.
Bu yaklaşım biçiminin insanın varlıkla ilişkisi noktasında insanı hizaya getiren önemli bir imkân olduğunu söylemek mümkündür. İslam artık sahiplik iddiasını elinizden alır. Siz bir şeyin sahibi değilsinizdir. “Kiracı” olmak bu varlık pozisyonunun bir gereğidir. Dolayısıyla şimdi aradaki mülkiyet kime aitse tasarruf hakkı da ona aittir. Dolayısıyla mülkün sahibi olmayan mülke emanetçidir. Emanetçi olansa mülkün sahibi gibi davranamaz. Yani mülkle mülkiyet ilişkisini kurmak yüce Allah’a aittir. Mülkün sahibi değilseniz ve bütün bu mülk de size musahhar kılındıysa size emanet edildiyse emanetin gereği neyse onu yaparsınız. Mülkün sahibinin neye razı olduysa neye rıza gösterdiyse neyle nasıl bir ilişki biçimi kurmanızı salık verdiyse o şekilde bir ilişki biçimi kurmanız gerekmektedir. Dolayısıyla bugün çağdaş dünyada insana benim bedenim dedirten varlık oluş diyalektiği ile bu bana emanet denilen varlık oluş diyalektiği arasındaki ontolojik fark dikkate alınmadığında; ne ile nasıl bir mukabele ilişkisi içinde olacağımız ve bu çağa nasıl bir teklifte bulunacağımızı temyiz etme fırsatı ne yazık ki söz konusu olmayacaktır.
Benzer bir durum özgürlük kavramı için de geçerlidir. İsmet Özel’in “Özgürlük özün gürlemesidir.” şeklindeki tanımı ontolojik bir tanımdır ama daha kökensel olarak kadim dünyada özgürlük meselesi başıboşluk, serbestîlik, istediğini elde etme mevzusu olarak telakki edilmez. Özgürlük, en yalın tanımıyla insan oluşun anlamıyla ilişkili bir kavram olup insanın sahip olduğu güçleri, kendinde bulduğu güçleri, emaneten kendine verilmiş imtihan güçlerini ulvi maksatlar doğrultusunda sevk ve idare etmesiyle elde edilen bir hâldir. Dolayısıyla özgürlük “Olmak”la ilgili bir meseledir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, mülkiyetle özgürlüğün birbirleri ile paralel kavramlar olduğudur. Daha açık bir ifadeyle, siz kendinizin sahibi değilseniz, mülk de Cenab-ı Hakk’a aitse sizin ne kendi varlığınızla, ne sahip olduğunuz güçlerle, ne dış dünyadaki varlıklarla, ne de başkasıyla mülkiyet ilişkisi içerisinde olmanız değil; emanet ilişkisi içerisinde olarak varlığınızı ulvi maksatlarınız doğrultusunda seferber etmeniz gerektiği bilincinde olmanız bir anlamda klâsik dünyada özgürlüğün nasıl anlaşılması gerektiğine dair ufku verir. Ontolojik özgürlük olarak da bakılabilecek olduğumuz bu duruma bir çiçek üzerinden örnek verecek olursak; bir çiçeğin çiçek olabilmesini mümkün kılan gereklilikler onun özgürlüğünün gereklilikleridir. Yani bir şeylerin gerekli olması, olmazsa olmaz olması özgürlüğün kısıtlanmasını değil, özgürlüğün imkânını oluşturur. Nasıl ki bir çiçek potansiyellerini en iyi şekilde açığa çıkarabilmek için iyi bir toprağa, iyi bir suya, güneş ışığına, belli minerallere, belli vitaminlere ihtiyaç duyuyorsa ve bu ontolojik bir gereklilikse insan oluşta birtakım gerekliliklerle alakalı olarak düşünülmek durumundadır.
Bunları bütünleyen bir kavram da adalet kavramıdır ki klasik dünyada adalet, bir şeyi olduğu yerine koymak demektir. Bir şeyin olduğu yerine konulması demek; olduğu, olması gereken yeri bizim entelektüel belirleyiciliğimizden kurtarılmış bir yer olarak kabul etmeyi gerektirir. Yani her varlığın, her şeyin varlık âlemi içerisinde işgal etmesi gereken bir yeri vardır. O yerde olması adalettir. Ve bu olması gereken yer klasik dünyada telos (amaç) olarak ifade edilmiştir. Yani amaçlı bir âlem fikri, amaçlı olduğu için bir anlamda insan olmak da adaletle ilgili bir kavramdır. Yani insan oluş ufkunda adil olup olmadığınız, varlığınızı insan oluşun amacı doğrultusunda kılıp kılmadığınızla ilgilidir. Sahip olduğunuz güçleri beşerlikten insanlığa sizi taşıyan ufka ait kılıp kılmadığınızla alakalı bir şeydir. Dolayısıyla burada amaçları belirleyen insan değildir, varlık bütünlüğü içinde zaten amaçlar, yerler belirlenmiştir. O yere uygun bir varoluş pozisyonu almak, bir anlamda varlıkla o yerlerine uygun ilişkiler içerisinde olmak, adil anlamına gelmektedir. Tam da bu bağlamda ilmin Allah’a mahsus kılınışı, mülkün Allah’a mahsus kılınışı, özgürlüğün böyle bir mülkiyet fikri ile ontolojik mesele olarak anlaşılması ve gerçek anlamda adil olmanın sadece ve sadece Cenabı Hakk’a mahsus oluşu teyakkuz halinde bir insan oluş ufkunu gerektirmektedir. Nefis muhasebesi dediğimiz temkinli, tedbirli düşünce, haddi aşmama çabası içerisinde olan bir varlık ufku süreci böyle bir süreçtir. Dolayısıyla hasbelkader içinde bulunduğu dünyada insanın burada bulduklarıyla ukbada kaybettiklerini telafi etmesi mümkün değildir. İnsan oluşun anlamı, mahiyeti itibariyle buraya ait olmayışıyla belirlenen bir yapıya sahiptir. O halde insan, buraya varlığını çakmak, yeryüzüne çakılmak, yeryüzünde beşeri varlık düzleminin entelektüel ufkunda serpilip gelişen eşya- oluş mantığına tabi olmamak için buradadır.
Peki, süreç nasıl dönüştü? Sürecin dönüşümünün bir anlamda özellikle modern bilimle, modern kozmoloji telakkisi ile beraber müteâl varlık fikrinin yitirilmesi, amaçlı âlem fikrinin yitirilmesi, özün yitirilmesi yani adalet kavramının klâsik dünyadaki olması gereken yer anlamında telosun(amaç) yitirilmesi sonucunda yeryüzünde ve gökyüzünde aynı matematiksel ve fiziksel yasaların hüküm sürdüğü, dolayısıyla niceliksel varlık fikrinin niteliksel ayrımları yıktığı modern dünyanın doğuşuyla birlikte gerçekleştiğini söylemek mümkündür. Rene Guenon’un niceliğin egemenliği dediği bu süreç artık insanın ulvi- süfli âlem ayrımını yitirdiği, natüralizmin de etkisiyle insanın sahip olduğu güçleri hangi istikamette kullanması gerektiğine dair ufku kaybettiği; yeryüzüne çakılmanın natüralist parametrelere tabi bir var olma biçimindeki tezahürleriyle görülmektedir. Dolayısıyla doğa dışı veya ilahi hiçbir referansa başvurmadan her şeyi doğal nedenlerle açıklama telaşı, insanın varlıkla-eşyayla-insanla ilişkisini de değiştirmiştir.
Sonuç olarak denilebilir ki, klâsik dünyada sahip olduğu güçleri belli bir istikamette kullanması gereken insan, o istikametini yitirince sahip olduğu güçle -bizatihi sahip olduğu için- meşruiyet kazanmaya başladığından dolayı pervasızca açığa çıkma meşruiyetini de elde etmiştir. İnsanın eşyayla ilişkisi artık mülkiyet ilişkisine ve varlıkla ilişkisi de mülkiyet ilişkisine dönüşmeye başlamıştır. Zaman içerisinde yeryüzüne ayarlı sınırlı bir ömre sahip olan insanın ölümsüzlük arzusu yine bu dünyaya ait parametreler içerisinde gerçekleştirilecektir. Bu, insanın bir anlamda cenneti de dünyada kurma telaşı içerisinde dünyayla ilişkisini sınırsız bir mülkiyet ilişkisine dönüştürmesine yol açmış, ekonomik olanın insan üzerindeki belirleyiciliği de burada baş göstermiştir. Dolayısıyla insan, artık varlıkla kurduğu ilişkiyi ulvi- süfli ayrımı çerçevesinde değil bizatihi niceliğin hâkimiyeti içerisinde belirleme cihetine gitmeye başlamıştır. En önemli husus ise insanın varlık ufkunu daraltmış olmasıdır. Nihayetinde insan niteliği itibariyle eşya ile olan mahiyet farkını kaybederek, şeyleşme ve parçalanmaya, parçalanmanın beraberinde getirdiği istikametsizlikten kaynaklanan savrulmaya yazgılı bir varlık halini almıştır.
Tevhid ve Düşünce Okulu’nda yapılmış sunum makaleye dönüştürülmüştür.
Prof. Dr. Kasım Küçükalp Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü.
İlgili Yazılar
Bir Hazan Yurdu: Filistin
Bir yönüyle yitirilmiş bir kimliğin ete kemiğe büründüğü yerdir Filistin, hazanın henüz toprağa düşmemiş yaprağıdır. Bütün yaprak dökümlerimize ve Kemalizm’in İslâm coğrafyasındaki mankurtlaştırıcı etkilerine rağmen asli kimliğimizi bize her daim hatırlatan bir meseldir.
Şii Fıkıh Geleneğinde İctihadın Anlam Değişimi ve kabulü: Masum İmamlara Rağmen İctihad Mümkün mü?
Görüleceği gibi Ahbârîler, şer’î hükmün zann-ı galibe dayalı olmasını reddetmişlerdir. Onlara göre şer’î hüküm yalnızca nassa dayanmalıdır. Nas ise nefsu’l-emre(şeyin kendindeliğine/hakikatine) uygun düşen rivayetlerdir. Masum İmamlardan nakledilen rivayetler nefsu’l-emre uygun düştüğü için asıl delil Kur’ân ve İmamlardan gelen hadislerdir.
Bir Başyapıt Üzerine Deneme: Şeriat Yahut Beyaz Adam
Ahlâk ve hukuk arasındaki bölünmez bütünlüğün gözardı edilmesi ve aslında parçalanması, “Kur’an’ı bir hukuk kitabı olarak değil, teolojik bir metin olarak gören ve ahlâk kitabına indirgeyen” sömürgeci mantığın inşâ ettiği tüm alanlarda, kimsenin aradığını bulamadığı, bulmak için yapay ışık kaynaklarının lütfuna muhtaç olan, dumûr halindeki zihinleri yaratmıştır.
Bu Dünyada Yeteri Kadar Acı Yok Mu?
Batı düşünce tarihinde genel olarak kötü daima öteki, karanlık, günah, iyinin dışında her ne ise odur; insanın tam da kötülükten, haksızlıktan ve acıdan uzaklaştığını düşündüğü anda en şiddetli şekilde ortaya çıkabilen kötülük, sorumluluğu biçimlendiren ve bağışlanmaya götüren bir disiplin aracıdır.