Giriş: Tarihi Gerçeklik veya Ne Oldu da böyle oldu?
Müslümanların son iki yüzyıldır siyasi, askeri, ekonomik, kültürel, fikri ve düşünce alanlarında bir çöküş yaşadığı konusunda Müslim- gayri Müslim herkes ittifak etmiş durumda. Bu önerme zorunlu olarak iki yüzyıl öncesinde Müslümanların bu alanlarda güçlü ve yetkin olduğu konusunda da bir ittifakın varlığına da işaret eder. (Bu tespit, tarihi gerçekliğe ne kadar uymaktadır, tarihi veriler bu tespiti ne kadar doğrulamaktadır, bu, ayrı bir yazı ve tartışma konusudur; bu yazıda bu konuya girmiyor bu yazı çerçevesinde öyle varsayıyoruz.) Eğer tarihi gerçeklik böyle ise, sonrasında veya daha önceki süreçlerde ne oldu da Müslümanlar hazin bir çöküşü yaşadılar ve zenginken fakir, âlimken cahil ve efendi iken köle durumuna düştüler; bu yazıda, genel bir çerçevede bu konu/ konular üzerinde durmaya çalışacağız.
Öncelikle ne oldu da böyle olduğu, bu hale nasıl düşüldüğü üzerinde duralım. Ne oldu da böyle oldu sorusuna Müslim ve gayrimüslim tüm kesimler tarafından üç farklı şekilde cevap verildiğini görüyoruz. Müslüman dünyanın son iki yüz yıldır pozisyonunu, yapıp ettiklerini bu cevaplar çerçevesinde gerçekleştiğini, özellikle bugünkü halinin bu cevaplara göre şekillendiğine şahit oluyoruz. Şimdi bu cevaplara bir göz atalım:
Birinci cevap geleneksel/muhafazakâr kesimin cevabıdır. Bu kesim, Bir bütün olarak Müslümanların geçmişini zaferler tarihi olarak görmektedirler; sadece Resulullah ve ilk dört halife dönemini değil neredeyse Müslümanların tüm tarihini “Asrı Saadet” olarak görmektedirler. Dolayısıyla dogmalaşan bir tarih üzerinde konuşulmak durumunda kalındığında onun kutsanması ve savunmacı bir dil üzerinden konuşulması bu anlayışın bir gereği olsa gerektir, zaten öyle de olmuştur ve olmaktadır. Onlara göre bu çöküşün nedeni; Öncelikle son iki yüz yılda geçmişi, gereği gibi yeniden, yeniden kurulamamıştır hem yöneticiler hem Müslüman tebaa günlük hayatlarında hayatlarını dini kurallara göre yaşamadıkları ve ibadetlerini aksattıkları için böyle olmuştur. Örneğin; namazlarında ve diğer ibadetlerinde (dini ritüeller) gevşek davrandılar, kadınlar ve erkekler olarak tesettüre ve “dini kılık kıyafet kurallarına” riayet etmediler, sosyal hayatta “mahremiyeti” ihlal ettiler, kadınlar günlük hayatta fazla görünür oldu, vs. Bu iddia, gerçek farklı olsa da Müslümanların siyasi, askeri ve ekonomik anlamda güçlü olduğu yıllarda bu konu ve kurallara riayet ettikleri anlamını içerir. Burada, “kol kırılır yen içinde kalır” anlayışı temel doktrindir ve bu doktrin çerçevesinde zaten fikriyat dâhil “yeni” bir şeyden söz etmek mevcut algının doğasına aykırıdır. Zaten bu anlayışta olanların böyle bir iddiası da yoktur, onların için çözüm önerisi, bir bütün olarak tarihe geri dönmek ve bugünün gerçekliğini tarihteki gibi, (fıkıh, örf ve ritüeller çerçevesinde) tarihin verili kurallarıyla yaşamaktır.
İkinci cevap, Ortaçağların ve öncesinin tarihi gerçekliğinde Müslümanlar ilerici bir anlayışa sahiptiler ve bu nedenle güçlü devletler kurdular, toplum olarak da refah içinde yaşadılar. Ancak zaman ve zemin değişti, yeni ihtiyaçlar ortaya çıktı, Müslüman yöneticiler, din ve ilim adamları zamanın ihtiyaçlarına cevap veremediler, dini ve hayatı bu ihtiyaçlara cevap verecek şekilde yeniden kuramadılar; gelişen pozitif bilimlere uyum sağlayamadılar, hatta onlara karşı çıktılar, Müslümanların bir reform ve rönesansı oluşamadı. Bütün veçheleriyle “din” ile bir yüzleşme ve hesaplaşma yaşanamadı. Böyle olduğu için “din” ve tarihi tecrübe gelişmenin önündeki en büyük engel halini aldı ve “çöküş” kaçınılmaz oldu. Bunlar Müslüman dünyasında batılılaşmayı ve modernleşmeyi savunan, Batı’daki din karşıtı tecrübenin aynen Müslüman coğrafyasında da tekrar edilmesini savunan ve din ile araları iyi olmayan laik/seküler kesimin verdiği cevaplardır. Reçete olarak da Batıyı gösteren kesimdir. Bu kesim de birebir başka bir taklidin savunucularıdırlar ve Batı fikriyatı, uygulamaları ve “değerleri” onların kırmızı noktaları, yani kutsalları ve dogmalarıdır.
Üçüncü cevap,
Müslümanların İlahi vahyin ve Resulullah ve arkadaşlarının kurucu iradesi ile oluşan ilk örnekliğe dönülerek oradan yeni bir başlangıç yapılması ile çöküşün önüne geçilebileceği, çünkü bu ilke ve iradenin devre dışı bırakılması, uzaklaşılması çöküşün ana nedenidir.
Bu uzaklaşma, kabile asabiyesi ve kaderci anlayış gibi pek çok sorunun ortaya çıkmasına da neden olmuştur. Bu cevap sahipleri Müslüman coğrafyanın entelektüel ve aydın Müslümanlarına aittir ve her dönem ve coğrafyada azınlık durumundadırlar ve seslerini duyurmakta her zaman zorluklar yaşaya gelmişlerdirler. Aynı zamanda hayatları da zorluk ve sıkıntı içinde geçmiştir; siyasi ve askeri egemenliği oluşturan ikinci kesim ile toplumun çoğunluğunu oluşturan birinci kesim bunlara karşı görünür ve görünmez şekilde ittifak halindedir.
Gerçekte Ne Oldu?
İlk iki cevap üzerinde ifade ettiklerimiz dışında daha fazla bir şey söylemeye, farklı bir yorum yapmaya gerek yok. Çünkü her ikisi de hem tarihi ve güncel gerçeklikten çok uzaklar hem de dogmacı bir anlayışa ve ideolojik bir yaklaşıma sahipler. Günümüzde her iki görüşün de kalabalık bir sahipleneninin olması iddialarının gerçekçi ve haklı olmasını gerektirmiyor. Birinci cevap savunmacı, taklitçi ve ötekileştirici reflekslerle, ikinci cevap da tepkisel, asimilasyoncu, ötekileştirici, taklitçi reflekslerle yapılıyor. İkisi de bir çizginin iki aşırı ucu olsa da Müslümanı kimliksizleştirmekte ve kendisine yabancılaştırmakta aynı noktada kesişiyorlar ve ikisi de yeni ve anlamlı bir şey söylemiyor. Bu nedenle bu anlayışları bir yana bırakarak bir miktar üçüncü yaklaşım üzerinde duralım.
Bu yaklaşım Müslümanların siyasi, askeri ve ekonomik anlamda güçlü olması ile fikir ve düşünce alanlarındaki durumunu farklı analiz etmektedir. Onlara göre Müslümanların bir zamanlar güçlü devlet kurmalarının ve yedi düvelden insanın gönlünde taht kurmasının nedeni Kur’an vahyi ve bu vahiy ile şekillenen Resulullah ve arkadaşlarının kurucu iradesiydi. Öyle ki, İslam’ın birinci ve ikinci yüzyılında Müslümanlar, Kur’an vahyinin ve ilk kurucu iradenin etkisiyle ve bunlardan esinlenerek hem düşünce ve fikir alanında önemli çalışmalar/ eserler ortaya koydular hem de gerçekleştirdikleri paylaşımcı, adil toplum ve devlet tasavvurlarıyla İslam’ı ve Müslüman egemenliğini çok kısa süre içerisinde dünyanın üçte birini kapsayacak hale getirdiler. Bireysel anlamda da irade ve sorumluluğu önceleyen, özgürlükçü yaklaşımlara sahiptiler. Bu anlayışlarından uzaklaştıkça hem zihinsel/fikirsel alanda fakirleştiler, bir kısır döngünün içine girdiler hem de ekonomik, sosyal, siyasal ve askeri alanlarda da çözülmeler yaşamaya başladılar. Her güçlü karşılaşmada biraz daha eriyerek bugünkü duruma evirildiler.
Bu tespitler gerçekten önemli ve üzerinde durmayı hak ediyor. Bu insanlar, eğer yeni bir fikriyat oluşacaksa öncelikle günün ruhuna ve gerçekliğine uygun bir inşa edilmesi gerektiği, bunun için de sadece Müslüman tecrübenin ve bu tecrübe ile yüzleşmenin tek başına yeterli olmayacağını, aynı zamanda tüm insanlık tecrübesinin önemli olduğunu ve onlarla yüzleşilmesi gerektiğini, özellikle Aydınlanmacı Batı Modernizmiyle (dinden kültüre, sosyal bilimlerden fiziki bilimlere, eğitimden ekonomi ve siyasete vs.) her aşamada ve boyutta hesaplaşılması gerektiğini açık ve dolaylı bir şekilde hep ifade ede geldiler. Tarihi süreç incelendiğinde üçüncü cevap taraftarlarının iddia ve tezlerinin tarihi gerçekliğe uygun düştüğü ve yeni bir fikriyat için ümit aşıladığı kapıların tümden kapalı olmadığını da ortaya koymaktadır.
Müslümanların tarihi gerçekten de denildiği gibi yaşandı ve önce paylaşımcı, adil toplum ve devlet tasavvurundan vaz geçildi, İmparatoryal düzene geçildi ve süreç içerisinde Kurucu metinlerin hemen hemen bütün ilkeleri, özellikle de köşe taşları yerlerinden oynatıldı. Buna rağmen yeryüzünün içinde bulunduğu gerçekliğin de etkisi ve katkısı ile Müslüman egemenliği Moğol İstilaları ve Haçlı Seferleri gibi pek çok meydan okuma ve kırım ile karşılaşsa da güçlü yapısını 17. Yüzyıl sonlarına kadar devam ettirdi. Aynı şekilde Müslüman topluluklar en özgür ve mutlu topluluklar olmasalar da yeryüzünün en müreffeh toplumları olarak varlıklarını sürdüre geldiler.
Ancak Müslümanlar İslam’ın ilk yüzyılından itibaren hem bireysel anlamda hem de toplumsal anlamda adil paylaşım, sorumluluk ve irade özgürlüğü gibi konularda İlahi vahyin ilkelerinden ve kurucu irade tecrübesinden uzaklaştıkça düşünce ve fikri alanlarda bir içe kapanma, taklitçi ve savunmacı bir anlayışa evirildiler. İlmi ve fikri çalışmalar yok oldu. Bu konularda kafa yoranlar hem toplum hem de devlet tarafından takibe alınarak cezalandırıldılar; zındıklıkla ve dinden çıkmakla itham edildiler. Toplum özellikle İslam’ın üçüncü yüzyılından itibaren kaderci ve özgür irade karşıtı Eş’ari kelamı ile Şafii-Hanbeli Fıkhının tahakkümü altına girdi. Bunun bir tezahürü olarak Tanrı tasavvuru da değişti, ilk on yıllarda adil ve merhamet sahibi bir Tanrı tasavvuru egemen iken devletin işleyişine paralel olarak kadiri mutlak ve iradesinden sual edilemeyen bir Tanrı tasavvuruna dönüştü. Ancak bu taklitçi ve savunmacı egemenlik ve anlayış da Aydınlanmacı sömürgeci istila ile birlikte iktidarını ve toplumsal karşılığını kaybetti. Hem devlet olarak hem de toplum olarak yenilmiş oldular.
Müslümanların Yeni Bir Düşünce ve Fikir İnşa Etmeleri Ne Kadar Mümkün?
Bu sorunun doyurucu ve gerçekçi bir cevabını verebilmek için öncelikle İslam gerçekliği ile yüzleşmemiz gerekiyor. İslam deyince hangi İslam’dan, Müslüman deyince hangi Müslümandan söz edilmektedir.
Hangi İslam, Hangi Müslüman?
İslam, insanlığı içinde hapsolduğu karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için gelmiş, dinamik, devrimci, adalet ve sorumluluk merkezli, merhameti ve doğaya uyumu esas alan bir dindi. İslam bu özelliğini bazı sorunlarla ve toplumsal ayrışımlarla birlikte 50 yıl kadar sürdürdü, sonrasında devlet düzeyinde olmasa da halk bazında/toplumsal düzeyde ve fikri planda bir müddet daha etkisini/varlığını hissettirdi. Örneğin hicri birinci ve ikinci yüzyılda Müslüman dünya karşılaştığı ciddi meydan okumaları İslam’ın bu temel paradigmasına/ sosyal eşitlikçi özelliğine uygun bir düşünce/fikir ve eylem ortaya koyan Mutezile gibi gruplar sayesinde önemli zayiat vermeden atlattı. Zaman zaman sonraki dönemlerde de yerel bazda bu yönde bazı fikri, sosyal ve siyasal gelişmeler yaşandıysa da bunlar kalıcı olmadı ve yerelin dışına çıkamadı. Ancak bu düşünce ve bu düşünce sayesinde oluşan yapıların çabaları, hem bu yapıların devletle içli dışlı olmaları hem de Emevi ve Abbasi hanedanlıklarının imparatoryal düzenleri, bu düzenlerin güvenlikçi, asabiyetçi ve refahçı devlet anlayışları nedeniyle akamete uğradı ve toplumsal bir proje olarak bir daha ortaya çıkmadı, çıkamadı. Böylece adil bölüşümü, irade özgürlüğünü ve sorumluluğu ve bu çerçevede toplumsal mutabakatı önceleyen ve sitemini bunun üzerine kuran dini tasavvur bir daha canlandırılmamak üzere devre dışı bırakılmış oldu. Artık yeni bir kimliğe dönüşen asabiyeyi ve güvenliği merkeze alan, eskiyi kutsayan/dogmalaştıran, taklitçi, kaderci, bilgi ve öğrenmede rivayeti esas alan, özellikle aklı/ sorgulamayı dışlayan din anlayışı, kadiri mutlak ve sorumsuz tanrı tasavvuru nedeniyle ciddi fikri meydan okumalara cevap veremediği gibi yeni sosyal oluşumlara da engel olamadı. Tepkisel ve savunmacı karşı koymalar Müslüman dünyaya biraz zaman kazandırsa da 18. yüzyıl ile birlikte yavaş yavaş ekonomik, siyasi ve askeri yetkinliğini, sürecin sonunda da bağımsızlığını kaybetti.
Bundan dolayı ehli hadis çizgideki bu Müslüman düşünce (ki, bu düşünce hicri üçüncü yüzyıldan itibaren İslam’ın kendisi olarak kabul edilmektedir.) aydınlanmacı hegemonya ve onun ortaya çıkardığı varlık, tanrı, insan, bilgi tasavvuru karşısında direnemedi ve süreç içerisinde o da ya içine kapanarak “muhteşem geçmişi” içinde yaşamaya devam etti ya da pek çok din gibi yeni güçlerle uzlaşarak onların gölgesine sığındı ve var olanı meşrulaştıran bir karaktere büründü. Tabiî bu durum İslam ve Müslümanın bütün iddialarından ve özgünlüğünden vaz geçmesi demekti.
Onun bu hale gelmesi elbette bir günde olmadı; Resulullah sonrasının ilk elli yılında elde edilen siyasi başarılar ve ekonomik kazanımlar birey ve topluluk anlamında Müslümanları sarhoş etti ve bu sarhoşlukla yüklendikleri misyonu ve sorumlulukları unutarak gücün ve refahın peşine takıldılar. Bu durum, aralarında iktidar ve güç kavgalarına ve Resulullah’ın bilinçli bir şekilde dışladığı, hatta yasakladığı asabiyenin yeniden hortlamasına neden oldu. Çünkü o zamanki algıya/ yaygın kanıya göre güç ve iktidar ancak asabiye ile elde edilebilirdi. Üstelik “değerler” de asabiye örf ve kültürü içerisinde şekillenmeliydi. “İslami örf dedikleri şey aslında İslam öncesi kabile örfüydü. Bu örf evlenmeden ticari hayata kadar günlük hayatın her noktasına sirayet etmiş, hafıza/bilinç bu örf ve değerlere göre şekil almıştı. Müslümanların asabiye tuzağına düşmeleri onları bütün iddialarından vaz geçirerek, İslam’ı dinlerden bir din, Müslümanı da sıradan inanandan bir inanan haline getirdi. Çünkü günlük hayat da özgünlüğünü kaybetmiş, herhangi bir inanca sahip bir toplumun hayat tasavvuru ile hemen hemen aynileşmişlerdi.
Müslüman toplum adalet duygusunu, sorgulama kabiliyetini ve sorumluluk bilincini büyük ölçüde kaybetmişti ve bu kayıpların tavan yaptığı bir süreçte Modernizm ile karşı karşıya geldi ve ona sloganlar dışında söyleyebilecek hiçbir sözü yoktu[1].
Çünkü Müslüman dünyada hem toplumsal hayatta hem de bireysel ilişkilerde ancak asabiyenin izin verdiği ölçekte, yani “zalim de olsa kardeşini gözet” anlayışı çerçevesindeki bir “adalet” mümkün olabiliyordu. İslam öncesinin bu Cahiliye anlayışı, hangi etnik kökenden gelirlerse gelsinler tüm Müslüman toplumlar için temel bir düstur haline gelmişti. Akletmeme, sorgulamadan teslimiyet, hak ve adaleti gözetmeme, sosyal eşitsizlik, israf, ötekileştirme ve kölelik gibi insanın varlık nedeni ile ters düşen, insan onurunu zedeleyen şeyler hayatın bir gerçeği haline gelmişti ve bu hal Müslümanın/ insanın irade ve sorumluluk sahibi bir birey olmasına izin vermiyordu. Artık İslam’ın en temel ve iddialı alanlarından bir olan sosyal adalet, merhamet ve ötekileştirmeme düsturu hem fikir ve duygu olarak hem de uygulama olarak devre dışı kalmıştı. Aynı zamanda bu durun kimlik, irade ve sorumluluk sahibi özgür bireyi de yok etmişti. Sorun sadece Müslim- gayrimüslim arasında değildi. Arap- Arap olmayan/ Mevali arasında da ciddi boyutta bir kast sistemi oluşmuştu. Sonrasında her iktidar kendi asabiyesini kurarak bu kast sistemini bir kural haline getirmişti.
Müslümanlar, ilk elli yılın kendilerine sunduğu açılım ve imkân sayesinde, sonrasında da saflarına katılan ve başarıya susamış yeni milletler/kavimlerin katkılarıyla ve elbette imparatoryal sistemin araçlarını iyi kullanmaları belki de daha önemlisi Müslümanların muhatap olduğu dünyanın kendilerinden daha sorunlu olmaları nedeniyle bin yıl kadar siyasi, askeri ve ekonomik iktidarlarını sürdürebildiler. Ancak bu süreçler savunmacı bir mantıkla olanı muhafaza etmenin ötesine geçerek olanı/geçmişi/tarihi kutsama noktasına geldiği için yeni bir cümle kurmak, yeni bir fikir, yeni bir toplum ve gelenek inşa etmek mümkün olmadı. Çünkü yeni cümle kuranlar ibreti âlem olacak şekilde cezalandırıldılar.
18.yüzyıla gelindiğinde Müslümanların elinde sadece bir siyasi iktidar (Osmanlı) kalmıştı; onlar da teknolojik, ekonomik ve askeri üstünlüklerini kaybetmişlerdi.
Ama en önemli kayıp psikolojik üstünlüğün kaybolmasıydı ki bu en ölümcül olanıydı ve bu durum Müslümanın zihnen felç olmasına da neden olmuştu. Hazin son bu şekilde geldi ve Müslüman artık kendisini Aydınlanmacı kavram ve terimlerle, onların temel paradigmaları çerçevesinde ifade etmeye başladı. Bu süreç bugün de devam ediyor. Artık bugün Müslümanların inandığı İslam ve yaşadığı Müslümanlık folklorik ve arkaik bir İslam ve Müslümanlık haline geldi.
Hâlbuki her toplumun teslim olduğu bilimsel bilgi ve modernite varlığın, doğanın tabiatı/doğası ile sürekli bir yarış ve çatışma içerisindedir ve tüm yeryüzünü, hatta gökyüzünü esir almış, onu bozmuş, kirletmiş ve doğal kaynakları tüketmiş durumdadır. Ne yazık ki dinler ve dindarlar bu apaçık gerçekliğe rağmen bu sorunların asıl müsebbibi olan Aydınlanmacı düşünceye ve onun tezahürü olan bilimsel bilgi ve teknolojik düzene karşı ne eleştirel bir tutum ortaya koyabilmişler ne de alternatif bir düşünce sistemi kurabilmişlerdir. Müslüman dindar kesim ise, İslami ideallerinin tersine bir şekilde, bunlarla hesaplaşmak yerine, bilimsel bilginin çocuğu olan teknolojik gelişmelerden nimetlenme kuyruğunda dindar olmayanlarla apansız bir yarış içerisindendirler. Gelinen durum bu.
Peki, İslam’ın Kurucu Metinleri ve İlk Dönem Uygulamaları Ne Diyor
Son yüzyılın din, dindar tasavvurunun aksine neredeyse tüm dinlere ait kurucu metinler doğa ile barış içinde olmayı öğütlemektedir ve ilk dönem uygulamaları da genellikle bu yöndedir. Özellikle de Kur’an metni ve Resulullah’ın uygulamaları bu yöndedir. Kur’an ayetleri, doğal yasaların da din hükmünde olduğunu, İlahi vahyin tabiatı ile evrenin yasalarının birbirini tamamladığını, insanın doğasının da buna uygun olduğunu ifade eder. İnsana kendi doğasını bozarak ekini ve nesli helak etmemesini, yeryüzünde fesat çıkarmamasını öğütler. Ancak yaşananlar göstermiştir ki Resulullah sonrası süreçte Müslümanlar dinlerinin bu temel iradesine karşı gelmişler, ekini ve nesli helak edenlere, yeryüzünde fesat çıkaranlara arka çıkarak veya sessiz kalarak en azından günahlarına ortak olmuşlardır. Peki, bu gerçeklik nasıl yok oldu, İslam ve Müslüman nasıl ilahi yasalara savaş açanların, zalimlerin ve ifsat edicilerin payandası haline geldi.
Öncelikle şunu ifade edelim; Genellikle İslam’ı, öz bir şekilde hak ve adaleti ikame eden, insanı özgürleştiren son ve tüm insanlık için evrensel bir din olarak tarif ederiz. Bu tarif elbette gerçeğin ifadesidir ancak, bunun hem kendi vicdan ve zihnimizde ayne’l-yakin olarak hem de tüm insanlık vicdanında ve zihninde bir gerçeklik olarak karşılık bulabilmesi için yaptığımız bu tarifin hem bilgisel /metinsel, hem de tecrübesel/tarihsel anlamda gerçekliğinin sağlamasını yapmak gerekir. Kısacası bu tanım ve tarifi bir slogan olmaktan çıkarıp, metinsel ve tarihsel gerçekliğinin neye tekabül ettiğini, neyi içerip neyi dışarıda bıraktığını görmemiz için İslam ile İslam öncesi ve Resulullah sonrası (Asrı Saadet sonrası) dönemlerinin din tasavvurlarının (hem teorik/ bilgi hem de uygulama olarak) birebir karşılaştırmasını yapmamız gerekir. İslam’ın kurucu metin ve ilk neslin uygulamalarını merkeze alarak bu karşılaştırmanın ilk önce İslam öncesi dönemin varlık, tanrı, evren, din, dünya, insan tasavvurunu kapsayacak şekilde yapılması gerekir. Ayrıca böyle bir karşılaştırma (özellikle değerler hiyerarşisi ve öncelikleri açısından) İslam düşüncesinin ne olduğunu/orijinalliğini/otantikliğini görebilmek, zaman içerisinde bir evrim geçirip geçirmediğini, geçirmişse bu evrimin/evirilmenin yönünü (ileriye doğru mu, geriye doğru mu) anlayabilmek için de gereklidir. Bunun sonrasında ancak, elde ettiklerimizin ışığında, Resululah sonrası dönemin İslam algısı hakkında bir kanaate sahip olabiliriz. Bu yeni bir düşünce ve fikir inşa edebilmemiz için de olmazsa olmaz bir öncelik durumundadır.
Bu gereklilik aynı zamanda Kur’an’ın temel paradigmasını kavramamız için de öncelikli bir konudur. Çünkü Kur’an, indiği dönemin retoriğini/dilini kullanarak öncelikle o dönemin sorunlarına cevap üretmiş, dolayısıyla cahili algıyı ilga veya tashih ederek kendi sistematiğini oluşturmuştur. Sonraki dönemlere de o dönem kültürü üzerinden seslenerek temel prensipler vazetmiştir. Şimdi bu çerçevede özet mahiyette bir karşılaştırma yapalım.
İslam Öncesi Durum
Peki, o dönem kültürünün siyah beyaz bir fotoğrafını çekmek istersek kısaca ne diyebiliriz: İslam öncesi bölge sakinlerinin dünya tasavvuru kabilesinden, insan tasavvuru kabiledaşlarından, hak ve sorumlulukları da kabilesi çevresinden ibarettir. Bireyin konumu ve toplumsal yapılanması da bu ilkeler çerçevesinde şekillenir. Yaşlıların, özel becerileri bulunanların ve kahramanların saygın bir yeri bulunmakla birlikte her birey kabile üyesi olması açısından eşit konumdadır. Bu anlayışın bir devamı olarak İslam öncesi Arabının zihninde yeryüzü iki parçalıdır. Kabilesi ve kabilesinin dışındaki dünya. Ahlâk dâhil tüm temel algılar, değerler ve hukuk bu çerçevede oluşur.
Kabile içi hak ve özgürlükler, kabile örfü ile sınırlıdır. Bu örf çerçevesinde herkes hakta ve sorumlulukta eşittir. Kabilesel dokunulmazlık, ortak sorumluluk ve kabilesel ortaklık ve paylaşım esastır.
Temel paradigma/amaç: “Zalim de olsa mazlum da olsa kabiledaşlarına/kardeşlerine yardım et.” Veya Gazziyeli şair Dureyd b. Simme’nin (öl. 8/630) mısralarına yansıdığı gibi;
“Ben Benî Gaziyye/Gaziyyeoğulları’denim/ndanım. Eğer o şaşırır ise yolunu, “(ومَا أنَا إِلَّا من غَزِيَّةَ إنْ غوَتْ … غويْتُ وإنْ تَرشُدْ غزَّيَةُ أرشُدِ)”
Onunla birlikte ben de şaşırırım yolumu.
O yöneldiğinde doğruya,
Onunla birlikte ben de yönelirim doğruya.”
Araplar ister çölde isterse kasaba ve şehirlerde yaşasınlar bir kabilenin ferdi olarak hareket ederlerdi. Hayatlarını kabile örfü çerçevesinde idame ettirirlerdi. Hak ve özgürlükleri kabile örfü ile sınırlıydı. Bu örfü çiğneyenler, kabile himayesinden çıkarılır, bütün dokunulmazlıkları kaldırılır, çöle sürülürdü. Can ve mal güvenliği kalmazdı.
Kabile dışında ise anlaşmalı kabileler dışındaki tüm dünya onlar için her boyutu ile “talan” alanıdır. Bu konuda ona sahip olma dışında hiçbir ahlâki ilke ve prensip söz konusu değildir. Talandan elde edilen, kabilenin ortak ganimetidir. Kabile dışındakilere karşı hak ve özgürlüklerin bir sınırı olmadığı gibi herhangi bir sorumluluk ve ahlâki kaygı da duyulmazdı. yani temel prensip sorumsuzlukların sınırsızlığıdır. Eğer anlaşmalı değillerse, onların canı, malı, namusu, her şeyi onlar için mubahtı. Kızlarını kaçırabilir, mal, hayvan ve eşyalarını yağmalayabilirlerdi. Bunu bir erdem, yiğitlik ve ahlâki bir davranış olarak görürlerdi. “Talan günleri, yiğitliğin ispatlanacağı günlerdir.”
Kabileler birbiri ile anlaşmalar yaparak ortak hukuklarını bu anlaşmalara göre belirleyebilirlerdi. Örneğin, kabileler arası savaşların onları bitkin düşürüp fakirleştirdiği yıllarda “haram aylar”ı icat ederek en azından bu aylarda savaşmamak üzerine bir anlaşma yapmışlardı. Bu durum daha sonra bir geleneğe dönüştürülerek toplumsal refahın ve barışın simgesi haline gelmişti. “Haram aylar” güçlü olanların ihlali ve istismarı ile karşılaşsa da “İlaf Kurumu”nun topluma sağladığı refah sayesinde devam edegelmişti. Bu uygulama Kur’an tarafından da sahiplenilerek, bu durum, toplumsal barış ve refaha aralanan bir kapı olarak görülmüş ve 12 ayın tamamının haram/barış ayına dönüştürülmesi hedeflenmişti.
Kabile örfü, önceki atalarından devraldıklarıyla birlikte kabile şûrasının kararlarıyla oluşurdu. Örf, aynı zamanda ahlâki ilkeler olarak da kabul edilirdi. Arabistan çölünde yüzlerce kabile bulunduğu için yüzlerce, asabiye, örf ve vatandaşlık biçimi de vardı. Kabile şûrası ise kabilenin ihtiyarlarıyla, kahramanlığı ve becerikliliği ve bilgeliği ile öne çıkmış bazı gençlerden oluşurdu. Bütün değerleri kabile örfüyle, örf de kabile bireyleri ile sınırlıydı. Evrensel değerleri yoktu. Çünkü kabile onların evrenleriydi. Arap, “biz” veya “ben” dediğinde kabilesini kastederdi.
Bu açıdan günümüz Batı dünyasının, hatta birçok Müslüman grubun/cemaatin de bir kabile refleksi ile hareket ettiğini söyleyebiliriz. Hak ve Özgürlükleri sadece kendisi ve kendi toplumu için istiyor olmak başka nasıl izah edilebilir?
İnsanı yutan ve sadece hayatlarını değil; düşünce dünyalarını da sınırlayan bu uçsuz bucaksız çöl ve çölün ortaya çıkardığı kabilesel yalnızlık onları somut bir algıya mahkûm etmişti.
Bu kabilesel gerçeklik/yalnızlık, çöl hayatının zorluğu ve belirsizliği onları koyu bir kaderciliğin içine de sokmuştu ve tüm inanç sistemleri “bu somut algı” ve “kadercilik” üzerinden inşa edilmişti.
İşte puta tapıcılık, bu somut algının ve çöldeki belirsizliğin, dolayısıyla koyu kaderciliğin bir sonucu olarak ortaya çıkmış olsa gerektir. Bu anlayışın en belirgin özelliği de putlardan şefaat beklentisiydi. Çünkü bu anlayış onlara, sıkıntı ve felaketlerle dolu bu coğrafyada/arzda putların onlara şefaati dışında tutunacak bir dal bırakmamıştı. Ayrıca bu somut algının bir tezahürü olarak bu coğrafya insanlarının inançlarında ahiret anlayışı da mevcut değildi.
Kur’an’ın Birey ve Toplum Nazariyesi, Hak, Adalet ve Özgürlükler Tasavvuru
Kur’an, din dilini esas alarak, Allah merkezli bir dünya inşa etmek ister. Burada Allah; hak, adalet, paylaşım, iyilik, karşılık/diğerkâmlık, rahmet, düzen ve sorumluluğu temsil etmektedir. Bu anlayış çerçevesinde Allah, günlük hayatın her veçhesiyle içerisindedir. Bu olgular nedeniyle insanlar onunla birlikte yaşar, onu her daim yüreklerinde hissederler.
Bu ilkeler zamanın, zeminin, muhatabın, alet ve araçların imkânları ölçüsünde Resulullah dönemi tecrübesiyle hayata geçirilmeye çalışılmış, Ridde ve Fitne yıllarına kadar sorunsuz bir şekilde işlemiştir.
Kur’an’ın temel paradigması, merkezinde rahmet diliyle konuşan, adil, rahman ve rahim olan Allah’ın bulunduğu, adalet, sorumluluk, ahlâklı ve tutarlı olma, irade ve tercih hürriyeti üzerine ikame edilen bir hayat tasavvuru ve bu kavramları merkeze alan birey ve toplum inşasıdır. Temel Hedefi ise; genel anlamda insanı muhatap alarak, kendisi için istediğini başkası için deisteyen, adalet ve sorumluluk bilinci/takva ortak paydasında bir araya gelen, dili, rengi, kültürü, coğrafyayı, etnisiteyi kutsamadan ama onların gerçekliğinin gereğini de yerine getirerek, şekle, şemaya, kabuğa değil; öze ve amaca kilitlenen özgür bireylerden müteşekkil bir ümmet/millet (toplumsal yapı) oluşturmaktır. Ritüeller/ibadetler, emir ve nehiyler, ahiret inancı dâhil bütün akidevi kurallar, bu sorumluluk sahibi/muttaki bireyi ve onun millet/toplum hailini oluşturmak içindir.
Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız/bilmeniz için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah nazarında en değerli/kerem olanınız, Allah’a ve topluma karşı derin bir sorumluluk bilincine sahip olanınızdır. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdar olandır.” (Hucurat:13)
Kur’an’ın birey ve toplum tasavvurunu; her şeyin insan/insanlık için yaratıldığı, sorumluluk sahibi, adil, ahlâklı/muttaki özgür birey talebi, insanın doğumuyla elde ettiği hakların korunmuşluğu, kabile asabiyesinden, millet bilincine geçiş (yani önce “Ey insanlar”, sonra “Ey inananlar” diyen bir dil), toplumsal hayatın bireysel ve toplumsal kabulü sonucunda oluşmuş hukuk üzerinde sürmesinin gerekliliği. (Kur’an, istişare ve örf), hesap verebilirlik ilkesi, hukuk önünde eşit, nimet ve imkânlardan adil paylaşım esası üzerine kurulu toplumsal düzen talebi, kişiyi ilgilendiren her işte onunla istişare zorunluluğu; bireysel ve toplumsal işlerin istişare ile yapılması gerekliliği, zulmü engellemek için ya da bireysel veya toplumsal varlığı tehlikeye girdiğinde savaşma/savunma hakkı/zorunluluğu şeklinde özetlemek mümkündür.
Kur’an’ın değerler tasavvuru veya hiyerarşisini ise; adalet (hem bireysel hem de toplumsal düzeyde adaleti ikame etmek), herkese hakkını verme zorunluluğu ve emeğin değerli olduğu, kişinin, canının, malının, onurunun, neslinin ve aklının koruma altında olduğu; bu nedenle; barınma, beslenme, güvenlik, aile içinde yaşama, evlenme ve çocuk sahibi olma gibi temel ihtiyaçlarının karşılanması veya kendisinin karşılayacağı bir ortamın sağlanması, her türlü ayrımcılığın (cinsiyet ayrımcılığı dâhil) yasaklanması, zulüm, işkence ve haksızlığın her çeşidinin yasak olduğu, bunların oluşacağı ortamlara izin verilmemesi gerektiği, kölelik ve her türlü angaryanın kaldırılması, haksızlığa neden olacak ekonomik düzenin ilgası, inanç ve kendini ifade etme özgürlüğü, kişinin can/ beden dokunulmazlığı, bir toplum oluşturma veya bir toplumla birlikte yaşama hakkı, nimetlerin adil paylaşımı, çalışma ve iş kurma hürriyeti şeklinde özetlenebilir.
Kur’an’da ve ilk dönem uygulamalarında yasaklar sınırlı ve belli, geri kalan alan özgürlükler alanıdır. Yasak ve sınırlar, sadece bireye ve onun toplumsal varlığına yönelik zulüm, zarar ve haksızlığı engellemek için konabilir. İslam’ın kurucu metinleri ve ilk dönem uygulamaları böyle diyor.
Resulullah Sonrası Döneminin Birey ve Toplum Nazariyesi, Hak, Adalet ve Özgürlükler Tasavvuru
Resulullah döneminde bireysel ve toplumsal her düzlemde özgürlüğü ve şeffaflığı hedefleyen adalet merkezli bir din tasavvuru inşa edilmeye çalışılmıştı,
Sonraki süreçte bu tasavvurun güvenlik merkezli bir anlayışa evirilmesi önlenemedi. Bu güvenlik merkezli yönetim algısı süreç içerisinde din algısının değişmesine neden oldu. Bu çerçevede, Allah, Kitap/Kur’an, Resul, Vahiy, Akıl Sünnet, Dünya, Din, Devlet, İktidar, Şûra, Adalet, Kabile, Ümmet, Millet, Kâfir, Müşrik, Zekât, Sadaka, Ahiret, Kıyamet, Şefaat, Mucize, Keramet, İrade, Kader, Hak, Hürriyet, Zulüm, Zalim vs. algısı da yeniden inşa/dizayn edildi.
Tasavvur ve Değerlerin Değişmesinde Üç Aşama:
Kurucu Metinlerin tespit ettiği, ilk kurucu neslin inşa ettiği bu tasavvur ve değerlerin aşınması ve değişmesi yaklaşık yüz yıllık bir süreyi kapsayan zaman diliminde ve üç aşama şeklinde gerçekleşti.
Birinci Aşama; Ridde savaşlarının doğurduğu yok olma korkusunun yol açtığı psikoloji, Hilafetin Kureyşlileşmesi ve cihad/ganimet toplumu olma hali: özgürleşme, adalet, sorumluluk ve çoğulculuk merkezli anlayıştan/yönetim anlayışından “güvenlik” merkezli kabile asabiyesine dönüş/geçiş…
İkinci Aşama: Hz. Osman’ın toplumsal muhalefet karşısında yeni din dili ve tanrı tasavvuru oluşturma arayışına girmesi: Halife Osman’ın “Hilafet gömleğini bana Allah giydirdi ve Allah çıkarır.” diyerek hem yönetimde hem de dini tasavvurda yeni bir dönemi başlatması. Bu sürecin halifenin/sultanın veya toplumun ileri gelenlerinin tercihlerinin Allah’ın takdiri/tercihi olarak sunulması ile sonuçlanması ve toplumun tercihlerinin yok sayılması. Böylece Ridde Savaşları sonrası yeniden ortaya çıkan asabiyenin devlet politikası haline dönüşmesi. Ümmetin ekseriyetinin kendisini dışlanmış olarak kabul etmeleri ve toplumda adalet algısının ve millet aidiyetinin zayıflaması, yok olması.
Üçüncü Aşama: Fiili imparatorluk düzenine geçiş ve kaderci anlayışın devlet politikası haline gelmesi. Kabile asabiyesinin imparatorluk siyasetine ve kültürüne dönüşmesi… Adalet ve sorumluluk algısının çöküşü.
Yaşanan travmalar (Ridde, Cemel, Sıffın, Harura savaşları, Halife Osman’nın katli gibi) ve fethedilen yeni dünyalardaki/ coğrafyalardaki etkileşim nedeniyle düşünce ve pratikte ciddi bir yozlaşma ve bozulma meydana geldi. Bunun sonrasında değerler değişti, ilkeler/ölçütler değişti, hedef ve amaçlar değişti. Genel toplumsal tasavvur değişti (cihadın fethe, yer yer işgale dönüşmesi gibi.). Fetihçi din algısı süreç içinde otoriter ve egemen din algısı olarak tezahür etti. Ganimet, bir yönetme biçimine ve bir kültüre dönüştü.
Dil değişti; soyut dilden (şehir ve ticaret dilinden) somut dile (çöl diline) dönüldü. Dil, çöl dil anlayışı ve kültürü üzerinden yeniden kuruldu. Dil kuralları ve kâmuslar bu çerçevede oluşturuldu.
Kabile asabiyesine dönüldü ve devlet bu anlayış üzerinden yönetilmeye başlandı. Bu çerçevede imparatoryal düzene geçildi. Hukukun değil gücün egemen olması ve kutsanması sağlandı. Öteki üreten bir din algısı ortaya çıktı.
Bireysel ve toplumsal düzeyde kader/cebriyecilik anlayışı merkezi anlayış haline geldi, adalet ve irade hürriyeti merkezli anlayışlar şaz kabul edilir oldu; süreç içerisinde irade özgürlüğü devre dışı kaldı. Dolayısıyla hesap verebilirlik ilkesi yok edildi. Modernlik öncesi durum böyleydi.
Bugünün gerçekliğini makalenin önceki kısımlarında ifade etmiştik şimdi tüm bu gerçeklikler ışığında Müslümanların yeni bir düşünce ve fikir inşa etmeleri ne kadar mümkündür sorusuna cevap verebiliriz.
Öncelikle şu tespiti yapabiliriz. Mevcut hal, Müslümanların, kısa ve orta vadede, kurucu metinlerinde (Kur’an ve sahih hadis) ve ilk dönem uygulamalarında belirgin yol işaretleri bulunmasına rağmen, egemen düşünce ve fikriyat karşısında özgün bir düşünce ve fikriyatı hayata geçirmeleri pek mümkün görünmüyor. Ancak uzun vadede münzel, enfusi ve afaki ayetler merkeze alınarak, dünün ve bugünün gerçeklikleri ile yer yer hesaplaşmayı, yer yer yüzleşmeyi göze alarak yola çıkıldığında neden mümkün olmasın; üstelik ilk örnekliği de bir şablon olarak ellerinde mevcut iken…
Ancak bilinmesi gerekir ki temel sorun insanın kendisindedir; insan, zihnen, fikren hatta bedenen hasta durumdadır ve bu hastalık kronik bir hale gelmiştir. Şimdilik şizofrenik aşamada seyretmektedir: her an kendisini yok edebilir. Bu nedenle insan rehabilite edilip/sağaltılıp fabrika ayarlarına döndürülmedikçe ne bir değerden ne de yeni bir fikir ve düzenden söz etmek mümkün olabilecektir. Belki insanı keşfetmekle, insanın doğası ile çevrenin/evrenin doğası arasındaki ilişki ve geçişkenlik üzerine kafa yormakla işe başlanabilir.
Mesela, aklı ve sorumluluğu merkeze alarak, ilâhî metinlerin, evrenin yasalarının, yeryüzü gerçekliğinin, yaşanan tecrübelerin, insanlığın kazanımlarının ve ortak değerlerinin rehberliğinde, mümkündür ki adil, sorumluluk sahibi, düşünen, sorgulayan, kendisini tanıyan, kendisi dışındakini öteki görmeyen, aksine onu kendi varlığının bir güvencesi olarak gören ve kendisi dışındakini kendisinin ve toplumun gelişmesine ve özgürleşmesine katkı sağlayacak bir zenginlik olarak kabul eden, paylaşmayı ve üretmeyi erdem ve görev sayan, merhamet sahibi insanı bulabiliriz. Belki o zaman “ben” merkezli değil, “biz” merkezli, merkezinde insanın tutkularının değil, adalet ve ahlâkın olduğu, çevre ile bütünleşmiş yeni bir fikir, düşünce ve ideal inşa edebiliriz. Belki o zaman, bu insanlar eliyle ve bu insanları tekrar tekrar inşa edecek yeni bir toplum kurmak ve böylece yeryüzü ve yeryüzünün doğal/ilahi yasalarıyla uyum içinde sorumluluk sahibi, ahlâklı, özgür bireylerin ortaya çıkarılmasını sağlamak ve adil bir sosyal düzen ve kaynakların adil bölüşüldüğü bir toplumsal yapı kurmak mümkün olabilir. Zaten özgün düşünce ve fikirlere başka hangi amaç için ihtiyaç duyulur ki…
Dipnot:
[1] Batılı istilalar başlayınca onlara karşı bedeni dışında karşı koyacak hiçbir silahı yoktu. Bu bedenler de Batı’nın silah makinaları karşısında eriyip gitti ve birkaç on yıl içinde bütün Müslüman coğrafya işgal edildi.
Batı’nın Doğu’ya ve daha özelinde ise Müslümanlara yönelik bakışını oluşturan oryantalizmin tezlerini üretirken hangi ‘akademik akl’ı nasıl kurduğu ve bu akademik aklın nasıl kendi cemaatini yaratarak bir ‘oryantalizm skolastisizmi’ oluşturduğunun tahlil edilmesi ve incelenmesi gerekmektedir.
Otuz beş senelik sıçramayla bugünün okuma kültürüne baktığımızda tür, başlık, biçim, tasarım vb. birimlerin, aşırılaşan ve baş döndüren seçenekleri arasında okuru ürküttüğünü düşünebiliriz. Çocuk kolayca seçiyor aslında, ürken anası babası. Birçok şey gibi okumanın da güncellenmesi gereken temel bir beceri olduğunu gözden kaçıran taş devri okuru; mamutlar hatta dinozorlar kadar eski olan okuma pratikleriyle bugünü kavramaya çalışan trajikomik insan grupları.
Şiddet her ne kadar görünümünü değiştirse de her daim hayatın içinde yerini almaktadır. Bazen görmek oldukça zorlaşsa da sonuçları itibariyle karşımızda durmaktadır. Bazı dönemlerde fiziksel, bazı dönemlerde ruhsal, bazı dönemlerde somut, bazı dönemlerde ise soyut… Fakat her daim varlığını ikame ettirmektedir. Bu değişimi yakalayabilmek biraz da tarihsel süreci doğru okuyabilmekle ilgilidir.
Şiddet, görselliğini sakınmadığı dönemlerde meşrûiyet problemi yaşamamakta zira meşrûiyetin yegâne kaynağı olmaktadır. Şiddet gücü, güç ise varoluşsal kabiliyeti imlemektedir.
Ona göre devlet toplumsal bir zorunluluğun ifadesidir. Bu zorunluluğu o, şöyle ifade etmektedir: “Mülk, insan için tabiî bir mansıptır… insanlar için yaşamak ve var olmak, zaruri ihtiyaçlarını ve gıdalarını temin etmek üzere bir araya gelmeleri ve yekdiğerleriyle yardımlaşmaları sayesinde mümkündür.
Yaratılmış olanı Yaratıcıdan ayıran en temel özelliklerden biri de sınırlı ve sonlu olma durumudur. Bir varlık hâline gelme durumunun söz konusu olması her daim soyut ya da somut sınırların çizilmesiyle mümkün olur. Çünkü sınırsızlık ya da sonsuzluk aslında bir çeşit yokluk formu olarak da düşünülebilir; bu sebeple bu hikâye aynı zamanda yokluktan varlığa, ademden Âdem’e geçiş hikâyesidir.
Müslümanların Düşünce Ve Fikir Üretmedeki Kısırlığının Nedenleri Ve Yeni Bir Müslüman Fikriyatın İmkânı Meselesi
Giriş: Tarihi Gerçeklik veya Ne Oldu da böyle oldu?
Müslümanların son iki yüzyıldır siyasi, askeri, ekonomik, kültürel, fikri ve düşünce alanlarında bir çöküş yaşadığı konusunda Müslim- gayri Müslim herkes ittifak etmiş durumda. Bu önerme zorunlu olarak iki yüzyıl öncesinde Müslümanların bu alanlarda güçlü ve yetkin olduğu konusunda da bir ittifakın varlığına da işaret eder. (Bu tespit, tarihi gerçekliğe ne kadar uymaktadır, tarihi veriler bu tespiti ne kadar doğrulamaktadır, bu, ayrı bir yazı ve tartışma konusudur; bu yazıda bu konuya girmiyor bu yazı çerçevesinde öyle varsayıyoruz.) Eğer tarihi gerçeklik böyle ise, sonrasında veya daha önceki süreçlerde ne oldu da Müslümanlar hazin bir çöküşü yaşadılar ve zenginken fakir, âlimken cahil ve efendi iken köle durumuna düştüler; bu yazıda, genel bir çerçevede bu konu/ konular üzerinde durmaya çalışacağız.
Öncelikle ne oldu da böyle olduğu, bu hale nasıl düşüldüğü üzerinde duralım. Ne oldu da böyle oldu sorusuna Müslim ve gayrimüslim tüm kesimler tarafından üç farklı şekilde cevap verildiğini görüyoruz. Müslüman dünyanın son iki yüz yıldır pozisyonunu, yapıp ettiklerini bu cevaplar çerçevesinde gerçekleştiğini, özellikle bugünkü halinin bu cevaplara göre şekillendiğine şahit oluyoruz. Şimdi bu cevaplara bir göz atalım:
Birinci cevap geleneksel/muhafazakâr kesimin cevabıdır. Bu kesim, Bir bütün olarak Müslümanların geçmişini zaferler tarihi olarak görmektedirler; sadece Resulullah ve ilk dört halife dönemini değil neredeyse Müslümanların tüm tarihini “Asrı Saadet” olarak görmektedirler. Dolayısıyla dogmalaşan bir tarih üzerinde konuşulmak durumunda kalındığında onun kutsanması ve savunmacı bir dil üzerinden konuşulması bu anlayışın bir gereği olsa gerektir, zaten öyle de olmuştur ve olmaktadır. Onlara göre bu çöküşün nedeni; Öncelikle son iki yüz yılda geçmişi, gereği gibi yeniden, yeniden kurulamamıştır hem yöneticiler hem Müslüman tebaa günlük hayatlarında hayatlarını dini kurallara göre yaşamadıkları ve ibadetlerini aksattıkları için böyle olmuştur. Örneğin; namazlarında ve diğer ibadetlerinde (dini ritüeller) gevşek davrandılar, kadınlar ve erkekler olarak tesettüre ve “dini kılık kıyafet kurallarına” riayet etmediler, sosyal hayatta “mahremiyeti” ihlal ettiler, kadınlar günlük hayatta fazla görünür oldu, vs. Bu iddia, gerçek farklı olsa da Müslümanların siyasi, askeri ve ekonomik anlamda güçlü olduğu yıllarda bu konu ve kurallara riayet ettikleri anlamını içerir. Burada, “kol kırılır yen içinde kalır” anlayışı temel doktrindir ve bu doktrin çerçevesinde zaten fikriyat dâhil “yeni” bir şeyden söz etmek mevcut algının doğasına aykırıdır. Zaten bu anlayışta olanların böyle bir iddiası da yoktur, onların için çözüm önerisi, bir bütün olarak tarihe geri dönmek ve bugünün gerçekliğini tarihteki gibi, (fıkıh, örf ve ritüeller çerçevesinde) tarihin verili kurallarıyla yaşamaktır.
İkinci cevap, Ortaçağların ve öncesinin tarihi gerçekliğinde Müslümanlar ilerici bir anlayışa sahiptiler ve bu nedenle güçlü devletler kurdular, toplum olarak da refah içinde yaşadılar. Ancak zaman ve zemin değişti, yeni ihtiyaçlar ortaya çıktı, Müslüman yöneticiler, din ve ilim adamları zamanın ihtiyaçlarına cevap veremediler, dini ve hayatı bu ihtiyaçlara cevap verecek şekilde yeniden kuramadılar; gelişen pozitif bilimlere uyum sağlayamadılar, hatta onlara karşı çıktılar, Müslümanların bir reform ve rönesansı oluşamadı. Bütün veçheleriyle “din” ile bir yüzleşme ve hesaplaşma yaşanamadı. Böyle olduğu için “din” ve tarihi tecrübe gelişmenin önündeki en büyük engel halini aldı ve “çöküş” kaçınılmaz oldu. Bunlar Müslüman dünyasında batılılaşmayı ve modernleşmeyi savunan, Batı’daki din karşıtı tecrübenin aynen Müslüman coğrafyasında da tekrar edilmesini savunan ve din ile araları iyi olmayan laik/seküler kesimin verdiği cevaplardır. Reçete olarak da Batıyı gösteren kesimdir. Bu kesim de birebir başka bir taklidin savunucularıdırlar ve Batı fikriyatı, uygulamaları ve “değerleri” onların kırmızı noktaları, yani kutsalları ve dogmalarıdır.
Üçüncü cevap,
Bu uzaklaşma, kabile asabiyesi ve kaderci anlayış gibi pek çok sorunun ortaya çıkmasına da neden olmuştur. Bu cevap sahipleri Müslüman coğrafyanın entelektüel ve aydın Müslümanlarına aittir ve her dönem ve coğrafyada azınlık durumundadırlar ve seslerini duyurmakta her zaman zorluklar yaşaya gelmişlerdirler. Aynı zamanda hayatları da zorluk ve sıkıntı içinde geçmiştir; siyasi ve askeri egemenliği oluşturan ikinci kesim ile toplumun çoğunluğunu oluşturan birinci kesim bunlara karşı görünür ve görünmez şekilde ittifak halindedir.
Gerçekte Ne Oldu?
İlk iki cevap üzerinde ifade ettiklerimiz dışında daha fazla bir şey söylemeye, farklı bir yorum yapmaya gerek yok. Çünkü her ikisi de hem tarihi ve güncel gerçeklikten çok uzaklar hem de dogmacı bir anlayışa ve ideolojik bir yaklaşıma sahipler. Günümüzde her iki görüşün de kalabalık bir sahipleneninin olması iddialarının gerçekçi ve haklı olmasını gerektirmiyor. Birinci cevap savunmacı, taklitçi ve ötekileştirici reflekslerle, ikinci cevap da tepkisel, asimilasyoncu, ötekileştirici, taklitçi reflekslerle yapılıyor. İkisi de bir çizginin iki aşırı ucu olsa da Müslümanı kimliksizleştirmekte ve kendisine yabancılaştırmakta aynı noktada kesişiyorlar ve ikisi de yeni ve anlamlı bir şey söylemiyor. Bu nedenle bu anlayışları bir yana bırakarak bir miktar üçüncü yaklaşım üzerinde duralım.
Bu yaklaşım Müslümanların siyasi, askeri ve ekonomik anlamda güçlü olması ile fikir ve düşünce alanlarındaki durumunu farklı analiz etmektedir. Onlara göre Müslümanların bir zamanlar güçlü devlet kurmalarının ve yedi düvelden insanın gönlünde taht kurmasının nedeni Kur’an vahyi ve bu vahiy ile şekillenen Resulullah ve arkadaşlarının kurucu iradesiydi. Öyle ki, İslam’ın birinci ve ikinci yüzyılında Müslümanlar, Kur’an vahyinin ve ilk kurucu iradenin etkisiyle ve bunlardan esinlenerek hem düşünce ve fikir alanında önemli çalışmalar/ eserler ortaya koydular hem de gerçekleştirdikleri paylaşımcı, adil toplum ve devlet tasavvurlarıyla İslam’ı ve Müslüman egemenliğini çok kısa süre içerisinde dünyanın üçte birini kapsayacak hale getirdiler. Bireysel anlamda da irade ve sorumluluğu önceleyen, özgürlükçü yaklaşımlara sahiptiler. Bu anlayışlarından uzaklaştıkça hem zihinsel/fikirsel alanda fakirleştiler, bir kısır döngünün içine girdiler hem de ekonomik, sosyal, siyasal ve askeri alanlarda da çözülmeler yaşamaya başladılar. Her güçlü karşılaşmada biraz daha eriyerek bugünkü duruma evirildiler.
Bu tespitler gerçekten önemli ve üzerinde durmayı hak ediyor. Bu insanlar, eğer yeni bir fikriyat oluşacaksa öncelikle günün ruhuna ve gerçekliğine uygun bir inşa edilmesi gerektiği, bunun için de sadece Müslüman tecrübenin ve bu tecrübe ile yüzleşmenin tek başına yeterli olmayacağını, aynı zamanda tüm insanlık tecrübesinin önemli olduğunu ve onlarla yüzleşilmesi gerektiğini, özellikle Aydınlanmacı Batı Modernizmiyle (dinden kültüre, sosyal bilimlerden fiziki bilimlere, eğitimden ekonomi ve siyasete vs.) her aşamada ve boyutta hesaplaşılması gerektiğini açık ve dolaylı bir şekilde hep ifade ede geldiler. Tarihi süreç incelendiğinde üçüncü cevap taraftarlarının iddia ve tezlerinin tarihi gerçekliğe uygun düştüğü ve yeni bir fikriyat için ümit aşıladığı kapıların tümden kapalı olmadığını da ortaya koymaktadır.
Müslümanların tarihi gerçekten de denildiği gibi yaşandı ve önce paylaşımcı, adil toplum ve devlet tasavvurundan vaz geçildi, İmparatoryal düzene geçildi ve süreç içerisinde Kurucu metinlerin hemen hemen bütün ilkeleri, özellikle de köşe taşları yerlerinden oynatıldı. Buna rağmen yeryüzünün içinde bulunduğu gerçekliğin de etkisi ve katkısı ile Müslüman egemenliği Moğol İstilaları ve Haçlı Seferleri gibi pek çok meydan okuma ve kırım ile karşılaşsa da güçlü yapısını 17. Yüzyıl sonlarına kadar devam ettirdi. Aynı şekilde Müslüman topluluklar en özgür ve mutlu topluluklar olmasalar da yeryüzünün en müreffeh toplumları olarak varlıklarını sürdüre geldiler.
Ancak Müslümanlar İslam’ın ilk yüzyılından itibaren hem bireysel anlamda hem de toplumsal anlamda adil paylaşım, sorumluluk ve irade özgürlüğü gibi konularda İlahi vahyin ilkelerinden ve kurucu irade tecrübesinden uzaklaştıkça düşünce ve fikri alanlarda bir içe kapanma, taklitçi ve savunmacı bir anlayışa evirildiler. İlmi ve fikri çalışmalar yok oldu. Bu konularda kafa yoranlar hem toplum hem de devlet tarafından takibe alınarak cezalandırıldılar; zındıklıkla ve dinden çıkmakla itham edildiler. Toplum özellikle İslam’ın üçüncü yüzyılından itibaren kaderci ve özgür irade karşıtı Eş’ari kelamı ile Şafii-Hanbeli Fıkhının tahakkümü altına girdi. Bunun bir tezahürü olarak Tanrı tasavvuru da değişti, ilk on yıllarda adil ve merhamet sahibi bir Tanrı tasavvuru egemen iken devletin işleyişine paralel olarak kadiri mutlak ve iradesinden sual edilemeyen bir Tanrı tasavvuruna dönüştü. Ancak bu taklitçi ve savunmacı egemenlik ve anlayış da Aydınlanmacı sömürgeci istila ile birlikte iktidarını ve toplumsal karşılığını kaybetti. Hem devlet olarak hem de toplum olarak yenilmiş oldular.
Müslümanların Yeni Bir Düşünce ve Fikir İnşa Etmeleri Ne Kadar Mümkün?
Bu sorunun doyurucu ve gerçekçi bir cevabını verebilmek için öncelikle İslam gerçekliği ile yüzleşmemiz gerekiyor. İslam deyince hangi İslam’dan, Müslüman deyince hangi Müslümandan söz edilmektedir.
Hangi İslam, Hangi Müslüman?
İslam, insanlığı içinde hapsolduğu karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için gelmiş, dinamik, devrimci, adalet ve sorumluluk merkezli, merhameti ve doğaya uyumu esas alan bir dindi. İslam bu özelliğini bazı sorunlarla ve toplumsal ayrışımlarla birlikte 50 yıl kadar sürdürdü, sonrasında devlet düzeyinde olmasa da halk bazında/toplumsal düzeyde ve fikri planda bir müddet daha etkisini/varlığını hissettirdi. Örneğin hicri birinci ve ikinci yüzyılda Müslüman dünya karşılaştığı ciddi meydan okumaları İslam’ın bu temel paradigmasına/ sosyal eşitlikçi özelliğine uygun bir düşünce/fikir ve eylem ortaya koyan Mutezile gibi gruplar sayesinde önemli zayiat vermeden atlattı. Zaman zaman sonraki dönemlerde de yerel bazda bu yönde bazı fikri, sosyal ve siyasal gelişmeler yaşandıysa da bunlar kalıcı olmadı ve yerelin dışına çıkamadı. Ancak bu düşünce ve bu düşünce sayesinde oluşan yapıların çabaları, hem bu yapıların devletle içli dışlı olmaları hem de Emevi ve Abbasi hanedanlıklarının imparatoryal düzenleri, bu düzenlerin güvenlikçi, asabiyetçi ve refahçı devlet anlayışları nedeniyle akamete uğradı ve toplumsal bir proje olarak bir daha ortaya çıkmadı, çıkamadı. Böylece adil bölüşümü, irade özgürlüğünü ve sorumluluğu ve bu çerçevede toplumsal mutabakatı önceleyen ve sitemini bunun üzerine kuran dini tasavvur bir daha canlandırılmamak üzere devre dışı bırakılmış oldu. Artık yeni bir kimliğe dönüşen asabiyeyi ve güvenliği merkeze alan, eskiyi kutsayan/dogmalaştıran, taklitçi, kaderci, bilgi ve öğrenmede rivayeti esas alan, özellikle aklı/ sorgulamayı dışlayan din anlayışı, kadiri mutlak ve sorumsuz tanrı tasavvuru nedeniyle ciddi fikri meydan okumalara cevap veremediği gibi yeni sosyal oluşumlara da engel olamadı. Tepkisel ve savunmacı karşı koymalar Müslüman dünyaya biraz zaman kazandırsa da 18. yüzyıl ile birlikte yavaş yavaş ekonomik, siyasi ve askeri yetkinliğini, sürecin sonunda da bağımsızlığını kaybetti.
Bundan dolayı ehli hadis çizgideki bu Müslüman düşünce (ki, bu düşünce hicri üçüncü yüzyıldan itibaren İslam’ın kendisi olarak kabul edilmektedir.) aydınlanmacı hegemonya ve onun ortaya çıkardığı varlık, tanrı, insan, bilgi tasavvuru karşısında direnemedi ve süreç içerisinde o da ya içine kapanarak “muhteşem geçmişi” içinde yaşamaya devam etti ya da pek çok din gibi yeni güçlerle uzlaşarak onların gölgesine sığındı ve var olanı meşrulaştıran bir karaktere büründü. Tabiî bu durum İslam ve Müslümanın bütün iddialarından ve özgünlüğünden vaz geçmesi demekti.
Onun bu hale gelmesi elbette bir günde olmadı; Resulullah sonrasının ilk elli yılında elde edilen siyasi başarılar ve ekonomik kazanımlar birey ve topluluk anlamında Müslümanları sarhoş etti ve bu sarhoşlukla yüklendikleri misyonu ve sorumlulukları unutarak gücün ve refahın peşine takıldılar. Bu durum, aralarında iktidar ve güç kavgalarına ve Resulullah’ın bilinçli bir şekilde dışladığı, hatta yasakladığı asabiyenin yeniden hortlamasına neden oldu. Çünkü o zamanki algıya/ yaygın kanıya göre güç ve iktidar ancak asabiye ile elde edilebilirdi. Üstelik “değerler” de asabiye örf ve kültürü içerisinde şekillenmeliydi. “İslami örf dedikleri şey aslında İslam öncesi kabile örfüydü. Bu örf evlenmeden ticari hayata kadar günlük hayatın her noktasına sirayet etmiş, hafıza/bilinç bu örf ve değerlere göre şekil almıştı. Müslümanların asabiye tuzağına düşmeleri onları bütün iddialarından vaz geçirerek, İslam’ı dinlerden bir din, Müslümanı da sıradan inanandan bir inanan haline getirdi. Çünkü günlük hayat da özgünlüğünü kaybetmiş, herhangi bir inanca sahip bir toplumun hayat tasavvuru ile hemen hemen aynileşmişlerdi.
Çünkü Müslüman dünyada hem toplumsal hayatta hem de bireysel ilişkilerde ancak asabiyenin izin verdiği ölçekte, yani “zalim de olsa kardeşini gözet” anlayışı çerçevesindeki bir “adalet” mümkün olabiliyordu. İslam öncesinin bu Cahiliye anlayışı, hangi etnik kökenden gelirlerse gelsinler tüm Müslüman toplumlar için temel bir düstur haline gelmişti. Akletmeme, sorgulamadan teslimiyet, hak ve adaleti gözetmeme, sosyal eşitsizlik, israf, ötekileştirme ve kölelik gibi insanın varlık nedeni ile ters düşen, insan onurunu zedeleyen şeyler hayatın bir gerçeği haline gelmişti ve bu hal Müslümanın/ insanın irade ve sorumluluk sahibi bir birey olmasına izin vermiyordu. Artık İslam’ın en temel ve iddialı alanlarından bir olan sosyal adalet, merhamet ve ötekileştirmeme düsturu hem fikir ve duygu olarak hem de uygulama olarak devre dışı kalmıştı. Aynı zamanda bu durun kimlik, irade ve sorumluluk sahibi özgür bireyi de yok etmişti. Sorun sadece Müslim- gayrimüslim arasında değildi. Arap- Arap olmayan/ Mevali arasında da ciddi boyutta bir kast sistemi oluşmuştu. Sonrasında her iktidar kendi asabiyesini kurarak bu kast sistemini bir kural haline getirmişti.
Müslümanlar, ilk elli yılın kendilerine sunduğu açılım ve imkân sayesinde, sonrasında da saflarına katılan ve başarıya susamış yeni milletler/kavimlerin katkılarıyla ve elbette imparatoryal sistemin araçlarını iyi kullanmaları belki de daha önemlisi Müslümanların muhatap olduğu dünyanın kendilerinden daha sorunlu olmaları nedeniyle bin yıl kadar siyasi, askeri ve ekonomik iktidarlarını sürdürebildiler. Ancak bu süreçler savunmacı bir mantıkla olanı muhafaza etmenin ötesine geçerek olanı/geçmişi/tarihi kutsama noktasına geldiği için yeni bir cümle kurmak, yeni bir fikir, yeni bir toplum ve gelenek inşa etmek mümkün olmadı. Çünkü yeni cümle kuranlar ibreti âlem olacak şekilde cezalandırıldılar.
Ama en önemli kayıp psikolojik üstünlüğün kaybolmasıydı ki bu en ölümcül olanıydı ve bu durum Müslümanın zihnen felç olmasına da neden olmuştu. Hazin son bu şekilde geldi ve Müslüman artık kendisini Aydınlanmacı kavram ve terimlerle, onların temel paradigmaları çerçevesinde ifade etmeye başladı. Bu süreç bugün de devam ediyor. Artık bugün Müslümanların inandığı İslam ve yaşadığı Müslümanlık folklorik ve arkaik bir İslam ve Müslümanlık haline geldi.
Hâlbuki her toplumun teslim olduğu bilimsel bilgi ve modernite varlığın, doğanın tabiatı/doğası ile sürekli bir yarış ve çatışma içerisindedir ve tüm yeryüzünü, hatta gökyüzünü esir almış, onu bozmuş, kirletmiş ve doğal kaynakları tüketmiş durumdadır. Ne yazık ki dinler ve dindarlar bu apaçık gerçekliğe rağmen bu sorunların asıl müsebbibi olan Aydınlanmacı düşünceye ve onun tezahürü olan bilimsel bilgi ve teknolojik düzene karşı ne eleştirel bir tutum ortaya koyabilmişler ne de alternatif bir düşünce sistemi kurabilmişlerdir. Müslüman dindar kesim ise, İslami ideallerinin tersine bir şekilde, bunlarla hesaplaşmak yerine, bilimsel bilginin çocuğu olan teknolojik gelişmelerden nimetlenme kuyruğunda dindar olmayanlarla apansız bir yarış içerisindendirler. Gelinen durum bu.
Peki, İslam’ın Kurucu Metinleri ve İlk Dönem Uygulamaları Ne Diyor
Son yüzyılın din, dindar tasavvurunun aksine neredeyse tüm dinlere ait kurucu metinler doğa ile barış içinde olmayı öğütlemektedir ve ilk dönem uygulamaları da genellikle bu yöndedir. Özellikle de Kur’an metni ve Resulullah’ın uygulamaları bu yöndedir. Kur’an ayetleri, doğal yasaların da din hükmünde olduğunu, İlahi vahyin tabiatı ile evrenin yasalarının birbirini tamamladığını, insanın doğasının da buna uygun olduğunu ifade eder. İnsana kendi doğasını bozarak ekini ve nesli helak etmemesini, yeryüzünde fesat çıkarmamasını öğütler. Ancak yaşananlar göstermiştir ki Resulullah sonrası süreçte Müslümanlar dinlerinin bu temel iradesine karşı gelmişler, ekini ve nesli helak edenlere, yeryüzünde fesat çıkaranlara arka çıkarak veya sessiz kalarak en azından günahlarına ortak olmuşlardır. Peki, bu gerçeklik nasıl yok oldu, İslam ve Müslüman nasıl ilahi yasalara savaş açanların, zalimlerin ve ifsat edicilerin payandası haline geldi.
Öncelikle şunu ifade edelim; Genellikle İslam’ı, öz bir şekilde hak ve adaleti ikame eden, insanı özgürleştiren son ve tüm insanlık için evrensel bir din olarak tarif ederiz. Bu tarif elbette gerçeğin ifadesidir ancak, bunun hem kendi vicdan ve zihnimizde ayne’l-yakin olarak hem de tüm insanlık vicdanında ve zihninde bir gerçeklik olarak karşılık bulabilmesi için yaptığımız bu tarifin hem bilgisel /metinsel, hem de tecrübesel/tarihsel anlamda gerçekliğinin sağlamasını yapmak gerekir. Kısacası bu tanım ve tarifi bir slogan olmaktan çıkarıp, metinsel ve tarihsel gerçekliğinin neye tekabül ettiğini, neyi içerip neyi dışarıda bıraktığını görmemiz için İslam ile İslam öncesi ve Resulullah sonrası (Asrı Saadet sonrası) dönemlerinin din tasavvurlarının (hem teorik/ bilgi hem de uygulama olarak) birebir karşılaştırmasını yapmamız gerekir. İslam’ın kurucu metin ve ilk neslin uygulamalarını merkeze alarak bu karşılaştırmanın ilk önce İslam öncesi dönemin varlık, tanrı, evren, din, dünya, insan tasavvurunu kapsayacak şekilde yapılması gerekir. Ayrıca böyle bir karşılaştırma (özellikle değerler hiyerarşisi ve öncelikleri açısından) İslam düşüncesinin ne olduğunu/orijinalliğini/otantikliğini görebilmek, zaman içerisinde bir evrim geçirip geçirmediğini, geçirmişse bu evrimin/evirilmenin yönünü (ileriye doğru mu, geriye doğru mu) anlayabilmek için de gereklidir. Bunun sonrasında ancak, elde ettiklerimizin ışığında, Resululah sonrası dönemin İslam algısı hakkında bir kanaate sahip olabiliriz. Bu yeni bir düşünce ve fikir inşa edebilmemiz için de olmazsa olmaz bir öncelik durumundadır.
Bu gereklilik aynı zamanda Kur’an’ın temel paradigmasını kavramamız için de öncelikli bir konudur. Çünkü Kur’an, indiği dönemin retoriğini/dilini kullanarak öncelikle o dönemin sorunlarına cevap üretmiş, dolayısıyla cahili algıyı ilga veya tashih ederek kendi sistematiğini oluşturmuştur. Sonraki dönemlere de o dönem kültürü üzerinden seslenerek temel prensipler vazetmiştir. Şimdi bu çerçevede özet mahiyette bir karşılaştırma yapalım.
İslam Öncesi Durum
Peki, o dönem kültürünün siyah beyaz bir fotoğrafını çekmek istersek kısaca ne diyebiliriz: İslam öncesi bölge sakinlerinin dünya tasavvuru kabilesinden, insan tasavvuru kabiledaşlarından, hak ve sorumlulukları da kabilesi çevresinden ibarettir. Bireyin konumu ve toplumsal yapılanması da bu ilkeler çerçevesinde şekillenir. Yaşlıların, özel becerileri bulunanların ve kahramanların saygın bir yeri bulunmakla birlikte her birey kabile üyesi olması açısından eşit konumdadır. Bu anlayışın bir devamı olarak İslam öncesi Arabının zihninde yeryüzü iki parçalıdır. Kabilesi ve kabilesinin dışındaki dünya. Ahlâk dâhil tüm temel algılar, değerler ve hukuk bu çerçevede oluşur.
Kabile içi hak ve özgürlükler, kabile örfü ile sınırlıdır. Bu örf çerçevesinde herkes hakta ve sorumlulukta eşittir. Kabilesel dokunulmazlık, ortak sorumluluk ve kabilesel ortaklık ve paylaşım esastır.
Temel paradigma/amaç: “Zalim de olsa mazlum da olsa kabiledaşlarına/kardeşlerine yardım et.” Veya Gazziyeli şair Dureyd b. Simme’nin (öl. 8/630) mısralarına yansıdığı gibi;
“Ben Benî Gaziyye/Gaziyyeoğulları’denim/ndanım. Eğer o şaşırır ise yolunu, “(ومَا أنَا إِلَّا من غَزِيَّةَ إنْ غوَتْ … غويْتُ وإنْ تَرشُدْ غزَّيَةُ أرشُدِ)”
Onunla birlikte ben de şaşırırım yolumu.
O yöneldiğinde doğruya,
Onunla birlikte ben de yönelirim doğruya.”
Araplar ister çölde isterse kasaba ve şehirlerde yaşasınlar bir kabilenin ferdi olarak hareket ederlerdi. Hayatlarını kabile örfü çerçevesinde idame ettirirlerdi. Hak ve özgürlükleri kabile örfü ile sınırlıydı. Bu örfü çiğneyenler, kabile himayesinden çıkarılır, bütün dokunulmazlıkları kaldırılır, çöle sürülürdü. Can ve mal güvenliği kalmazdı.
Kabile dışında ise anlaşmalı kabileler dışındaki tüm dünya onlar için her boyutu ile “talan” alanıdır. Bu konuda ona sahip olma dışında hiçbir ahlâki ilke ve prensip söz konusu değildir. Talandan elde edilen, kabilenin ortak ganimetidir. Kabile dışındakilere karşı hak ve özgürlüklerin bir sınırı olmadığı gibi herhangi bir sorumluluk ve ahlâki kaygı da duyulmazdı. yani temel prensip sorumsuzlukların sınırsızlığıdır. Eğer anlaşmalı değillerse, onların canı, malı, namusu, her şeyi onlar için mubahtı. Kızlarını kaçırabilir, mal, hayvan ve eşyalarını yağmalayabilirlerdi. Bunu bir erdem, yiğitlik ve ahlâki bir davranış olarak görürlerdi. “Talan günleri, yiğitliğin ispatlanacağı günlerdir.”
Kabileler birbiri ile anlaşmalar yaparak ortak hukuklarını bu anlaşmalara göre belirleyebilirlerdi. Örneğin, kabileler arası savaşların onları bitkin düşürüp fakirleştirdiği yıllarda “haram aylar”ı icat ederek en azından bu aylarda savaşmamak üzerine bir anlaşma yapmışlardı. Bu durum daha sonra bir geleneğe dönüştürülerek toplumsal refahın ve barışın simgesi haline gelmişti. “Haram aylar” güçlü olanların ihlali ve istismarı ile karşılaşsa da “İlaf Kurumu”nun topluma sağladığı refah sayesinde devam edegelmişti. Bu uygulama Kur’an tarafından da sahiplenilerek, bu durum, toplumsal barış ve refaha aralanan bir kapı olarak görülmüş ve 12 ayın tamamının haram/barış ayına dönüştürülmesi hedeflenmişti.
Kabile örfü, önceki atalarından devraldıklarıyla birlikte kabile şûrasının kararlarıyla oluşurdu. Örf, aynı zamanda ahlâki ilkeler olarak da kabul edilirdi. Arabistan çölünde yüzlerce kabile bulunduğu için yüzlerce, asabiye, örf ve vatandaşlık biçimi de vardı. Kabile şûrası ise kabilenin ihtiyarlarıyla, kahramanlığı ve becerikliliği ve bilgeliği ile öne çıkmış bazı gençlerden oluşurdu. Bütün değerleri kabile örfüyle, örf de kabile bireyleri ile sınırlıydı. Evrensel değerleri yoktu. Çünkü kabile onların evrenleriydi. Arap, “biz” veya “ben” dediğinde kabilesini kastederdi.
Bu açıdan günümüz Batı dünyasının, hatta birçok Müslüman grubun/cemaatin de bir kabile refleksi ile hareket ettiğini söyleyebiliriz. Hak ve Özgürlükleri sadece kendisi ve kendi toplumu için istiyor olmak başka nasıl izah edilebilir?
Bu kabilesel gerçeklik/yalnızlık, çöl hayatının zorluğu ve belirsizliği onları koyu bir kaderciliğin içine de sokmuştu ve tüm inanç sistemleri “bu somut algı” ve “kadercilik” üzerinden inşa edilmişti.
İşte puta tapıcılık, bu somut algının ve çöldeki belirsizliğin, dolayısıyla koyu kaderciliğin bir sonucu olarak ortaya çıkmış olsa gerektir. Bu anlayışın en belirgin özelliği de putlardan şefaat beklentisiydi. Çünkü bu anlayış onlara, sıkıntı ve felaketlerle dolu bu coğrafyada/arzda putların onlara şefaati dışında tutunacak bir dal bırakmamıştı. Ayrıca bu somut algının bir tezahürü olarak bu coğrafya insanlarının inançlarında ahiret anlayışı da mevcut değildi.
Kur’an’ın Birey ve Toplum Nazariyesi, Hak, Adalet ve Özgürlükler Tasavvuru
Kur’an, din dilini esas alarak, Allah merkezli bir dünya inşa etmek ister. Burada Allah; hak, adalet, paylaşım, iyilik, karşılık/diğerkâmlık, rahmet, düzen ve sorumluluğu temsil etmektedir. Bu anlayış çerçevesinde Allah, günlük hayatın her veçhesiyle içerisindedir. Bu olgular nedeniyle insanlar onunla birlikte yaşar, onu her daim yüreklerinde hissederler.
Bu ilkeler zamanın, zeminin, muhatabın, alet ve araçların imkânları ölçüsünde Resulullah dönemi tecrübesiyle hayata geçirilmeye çalışılmış, Ridde ve Fitne yıllarına kadar sorunsuz bir şekilde işlemiştir.
Kur’an’ın temel paradigması, merkezinde rahmet diliyle konuşan, adil, rahman ve rahim olan Allah’ın bulunduğu, adalet, sorumluluk, ahlâklı ve tutarlı olma, irade ve tercih hürriyeti üzerine ikame edilen bir hayat tasavvuru ve bu kavramları merkeze alan birey ve toplum inşasıdır. Temel Hedefi ise; genel anlamda insanı muhatap alarak, kendisi için istediğini başkası için de isteyen, adalet ve sorumluluk bilinci/takva ortak paydasında bir araya gelen, dili, rengi, kültürü, coğrafyayı, etnisiteyi kutsamadan ama onların gerçekliğinin gereğini de yerine getirerek, şekle, şemaya, kabuğa değil; öze ve amaca kilitlenen özgür bireylerden müteşekkil bir ümmet/millet (toplumsal yapı) oluşturmaktır. Ritüeller/ibadetler, emir ve nehiyler, ahiret inancı dâhil bütün akidevi kurallar, bu sorumluluk sahibi/muttaki bireyi ve onun millet/toplum hailini oluşturmak içindir.
Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız/bilmeniz için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah nazarında en değerli/kerem olanınız, Allah’a ve topluma karşı derin bir sorumluluk bilincine sahip olanınızdır. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdar olandır.” (Hucurat:13)
Kur’an’ın birey ve toplum tasavvurunu; her şeyin insan/insanlık için yaratıldığı, sorumluluk sahibi, adil, ahlâklı/muttaki özgür birey talebi, insanın doğumuyla elde ettiği hakların korunmuşluğu, kabile asabiyesinden, millet bilincine geçiş (yani önce “Ey insanlar”, sonra “Ey inananlar” diyen bir dil), toplumsal hayatın bireysel ve toplumsal kabulü sonucunda oluşmuş hukuk üzerinde sürmesinin gerekliliği. (Kur’an, istişare ve örf), hesap verebilirlik ilkesi, hukuk önünde eşit, nimet ve imkânlardan adil paylaşım esası üzerine kurulu toplumsal düzen talebi, kişiyi ilgilendiren her işte onunla istişare zorunluluğu; bireysel ve toplumsal işlerin istişare ile yapılması gerekliliği, zulmü engellemek için ya da bireysel veya toplumsal varlığı tehlikeye girdiğinde savaşma/savunma hakkı/zorunluluğu şeklinde özetlemek mümkündür.
Kur’an’ın değerler tasavvuru veya hiyerarşisini ise; adalet (hem bireysel hem de toplumsal düzeyde adaleti ikame etmek), herkese hakkını verme zorunluluğu ve emeğin değerli olduğu, kişinin, canının, malının, onurunun, neslinin ve aklının koruma altında olduğu; bu nedenle; barınma, beslenme, güvenlik, aile içinde yaşama, evlenme ve çocuk sahibi olma gibi temel ihtiyaçlarının karşılanması veya kendisinin karşılayacağı bir ortamın sağlanması, her türlü ayrımcılığın (cinsiyet ayrımcılığı dâhil) yasaklanması, zulüm, işkence ve haksızlığın her çeşidinin yasak olduğu, bunların oluşacağı ortamlara izin verilmemesi gerektiği, kölelik ve her türlü angaryanın kaldırılması, haksızlığa neden olacak ekonomik düzenin ilgası, inanç ve kendini ifade etme özgürlüğü, kişinin can/ beden dokunulmazlığı, bir toplum oluşturma veya bir toplumla birlikte yaşama hakkı, nimetlerin adil paylaşımı, çalışma ve iş kurma hürriyeti şeklinde özetlenebilir.
Kur’an’da ve ilk dönem uygulamalarında yasaklar sınırlı ve belli, geri kalan alan özgürlükler alanıdır. Yasak ve sınırlar, sadece bireye ve onun toplumsal varlığına yönelik zulüm, zarar ve haksızlığı engellemek için konabilir. İslam’ın kurucu metinleri ve ilk dönem uygulamaları böyle diyor.
Resulullah Sonrası Döneminin Birey ve Toplum Nazariyesi, Hak, Adalet ve Özgürlükler Tasavvuru
Sonraki süreçte bu tasavvurun güvenlik merkezli bir anlayışa evirilmesi önlenemedi. Bu güvenlik merkezli yönetim algısı süreç içerisinde din algısının değişmesine neden oldu. Bu çerçevede, Allah, Kitap/Kur’an, Resul, Vahiy, Akıl Sünnet, Dünya, Din, Devlet, İktidar, Şûra, Adalet, Kabile, Ümmet, Millet, Kâfir, Müşrik, Zekât, Sadaka, Ahiret, Kıyamet, Şefaat, Mucize, Keramet, İrade, Kader, Hak, Hürriyet, Zulüm, Zalim vs. algısı da yeniden inşa/dizayn edildi.
Tasavvur ve Değerlerin Değişmesinde Üç Aşama:
Kurucu Metinlerin tespit ettiği, ilk kurucu neslin inşa ettiği bu tasavvur ve değerlerin aşınması ve değişmesi yaklaşık yüz yıllık bir süreyi kapsayan zaman diliminde ve üç aşama şeklinde gerçekleşti.
Birinci Aşama; Ridde savaşlarının doğurduğu yok olma korkusunun yol açtığı psikoloji, Hilafetin Kureyşlileşmesi ve cihad/ganimet toplumu olma hali: özgürleşme, adalet, sorumluluk ve çoğulculuk merkezli anlayıştan/yönetim anlayışından “güvenlik” merkezli kabile asabiyesine dönüş/geçiş…
İkinci Aşama: Hz. Osman’ın toplumsal muhalefet karşısında yeni din dili ve tanrı tasavvuru oluşturma arayışına girmesi: Halife Osman’ın “Hilafet gömleğini bana Allah giydirdi ve Allah çıkarır.” diyerek hem yönetimde hem de dini tasavvurda yeni bir dönemi başlatması. Bu sürecin halifenin/sultanın veya toplumun ileri gelenlerinin tercihlerinin Allah’ın takdiri/tercihi olarak sunulması ile sonuçlanması ve toplumun tercihlerinin yok sayılması. Böylece Ridde Savaşları sonrası yeniden ortaya çıkan asabiyenin devlet politikası haline dönüşmesi. Ümmetin ekseriyetinin kendisini dışlanmış olarak kabul etmeleri ve toplumda adalet algısının ve millet aidiyetinin zayıflaması, yok olması.
Üçüncü Aşama: Fiili imparatorluk düzenine geçiş ve kaderci anlayışın devlet politikası haline gelmesi. Kabile asabiyesinin imparatorluk siyasetine ve kültürüne dönüşmesi… Adalet ve sorumluluk algısının çöküşü.
Yaşanan travmalar (Ridde, Cemel, Sıffın, Harura savaşları, Halife Osman’nın katli gibi) ve fethedilen yeni dünyalardaki/ coğrafyalardaki etkileşim nedeniyle düşünce ve pratikte ciddi bir yozlaşma ve bozulma meydana geldi. Bunun sonrasında değerler değişti, ilkeler/ölçütler değişti, hedef ve amaçlar değişti. Genel toplumsal tasavvur değişti (cihadın fethe, yer yer işgale dönüşmesi gibi.). Fetihçi din algısı süreç içinde otoriter ve egemen din algısı olarak tezahür etti. Ganimet, bir yönetme biçimine ve bir kültüre dönüştü.
Dil değişti; soyut dilden (şehir ve ticaret dilinden) somut dile (çöl diline) dönüldü. Dil, çöl dil anlayışı ve kültürü üzerinden yeniden kuruldu. Dil kuralları ve kâmuslar bu çerçevede oluşturuldu.
Kabile asabiyesine dönüldü ve devlet bu anlayış üzerinden yönetilmeye başlandı. Bu çerçevede imparatoryal düzene geçildi. Hukukun değil gücün egemen olması ve kutsanması sağlandı. Öteki üreten bir din algısı ortaya çıktı.
Bireysel ve toplumsal düzeyde kader/cebriyecilik anlayışı merkezi anlayış haline geldi, adalet ve irade hürriyeti merkezli anlayışlar şaz kabul edilir oldu; süreç içerisinde irade özgürlüğü devre dışı kaldı. Dolayısıyla hesap verebilirlik ilkesi yok edildi. Modernlik öncesi durum böyleydi.
Öncelikle şu tespiti yapabiliriz. Mevcut hal, Müslümanların, kısa ve orta vadede, kurucu metinlerinde (Kur’an ve sahih hadis) ve ilk dönem uygulamalarında belirgin yol işaretleri bulunmasına rağmen, egemen düşünce ve fikriyat karşısında özgün bir düşünce ve fikriyatı hayata geçirmeleri pek mümkün görünmüyor. Ancak uzun vadede münzel, enfusi ve afaki ayetler merkeze alınarak, dünün ve bugünün gerçeklikleri ile yer yer hesaplaşmayı, yer yer yüzleşmeyi göze alarak yola çıkıldığında neden mümkün olmasın; üstelik ilk örnekliği de bir şablon olarak ellerinde mevcut iken…
Ancak bilinmesi gerekir ki temel sorun insanın kendisindedir; insan, zihnen, fikren hatta bedenen hasta durumdadır ve bu hastalık kronik bir hale gelmiştir. Şimdilik şizofrenik aşamada seyretmektedir: her an kendisini yok edebilir. Bu nedenle insan rehabilite edilip/sağaltılıp fabrika ayarlarına döndürülmedikçe ne bir değerden ne de yeni bir fikir ve düzenden söz etmek mümkün olabilecektir. Belki insanı keşfetmekle, insanın doğası ile çevrenin/evrenin doğası arasındaki ilişki ve geçişkenlik üzerine kafa yormakla işe başlanabilir.
Mesela, aklı ve sorumluluğu merkeze alarak, ilâhî metinlerin, evrenin yasalarının, yeryüzü gerçekliğinin, yaşanan tecrübelerin, insanlığın kazanımlarının ve ortak değerlerinin rehberliğinde, mümkündür ki adil, sorumluluk sahibi, düşünen, sorgulayan, kendisini tanıyan, kendisi dışındakini öteki görmeyen, aksine onu kendi varlığının bir güvencesi olarak gören ve kendisi dışındakini kendisinin ve toplumun gelişmesine ve özgürleşmesine katkı sağlayacak bir zenginlik olarak kabul eden, paylaşmayı ve üretmeyi erdem ve görev sayan, merhamet sahibi insanı bulabiliriz. Belki o zaman “ben” merkezli değil, “biz” merkezli, merkezinde insanın tutkularının değil, adalet ve ahlâkın olduğu, çevre ile bütünleşmiş yeni bir fikir, düşünce ve ideal inşa edebiliriz. Belki o zaman, bu insanlar eliyle ve bu insanları tekrar tekrar inşa edecek yeni bir toplum kurmak ve böylece yeryüzü ve yeryüzünün doğal/ilahi yasalarıyla uyum içinde sorumluluk sahibi, ahlâklı, özgür bireylerin ortaya çıkarılmasını sağlamak ve adil bir sosyal düzen ve kaynakların adil bölüşüldüğü bir toplumsal yapı kurmak mümkün olabilir. Zaten özgün düşünce ve fikirlere başka hangi amaç için ihtiyaç duyulur ki…
Dipnot:
[1] Batılı istilalar başlayınca onlara karşı bedeni dışında karşı koyacak hiçbir silahı yoktu. Bu bedenler de Batı’nın silah makinaları karşısında eriyip gitti ve birkaç on yıl içinde bütün Müslüman coğrafya işgal edildi.
İlgili Yazılar
İslam Felsefesi Tarihinin Bir Düşüncesizlik Çalışması Olarak Oryantalist Yazımı
Batı’nın Doğu’ya ve daha özelinde ise Müslümanlara yönelik bakışını oluşturan oryantalizmin tezlerini üretirken hangi ‘akademik akl’ı nasıl kurduğu ve bu akademik aklın nasıl kendi cemaatini yaratarak bir ‘oryantalizm skolastisizmi’ oluşturduğunun tahlil edilmesi ve incelenmesi gerekmektedir.
Yıldızların Özüne İşlenmiş Hikâyeler
Otuz beş senelik sıçramayla bugünün okuma kültürüne baktığımızda tür, başlık, biçim, tasarım vb. birimlerin, aşırılaşan ve baş döndüren seçenekleri arasında okuru ürküttüğünü düşünebiliriz. Çocuk kolayca seçiyor aslında, ürken anası babası. Birçok şey gibi okumanın da güncellenmesi gereken temel bir beceri olduğunu gözden kaçıran taş devri okuru; mamutlar hatta dinozorlar kadar eski olan okuma pratikleriyle bugünü kavramaya çalışan trajikomik insan grupları.
Şiddetin Meşrûiyetinden Meşrûiyetin Şiddetine: Döngüsel Bir İlişkiye Dair
Şiddet her ne kadar görünümünü değiştirse de her daim hayatın içinde yerini almaktadır. Bazen görmek oldukça zorlaşsa da sonuçları itibariyle karşımızda durmaktadır. Bazı dönemlerde fiziksel, bazı dönemlerde ruhsal, bazı dönemlerde somut, bazı dönemlerde ise soyut… Fakat her daim varlığını ikame ettirmektedir. Bu değişimi yakalayabilmek biraz da tarihsel süreci doğru okuyabilmekle ilgilidir.
Şiddet, görselliğini sakınmadığı dönemlerde meşrûiyet problemi yaşamamakta zira meşrûiyetin yegâne kaynağı olmaktadır. Şiddet gücü, güç ise varoluşsal kabiliyeti imlemektedir.
İbn-i Haldun’a Göre Devlet: Doğası, Kuruluşu, Gelişimi ve Tavırları
Ona göre devlet toplumsal bir zorunluluğun ifadesidir. Bu zorunluluğu o, şöyle ifade etmektedir: “Mülk, insan için tabiî bir mansıptır… insanlar için yaşamak ve var olmak, zaruri ihtiyaçlarını ve gıdalarını temin etmek üzere bir araya gelmeleri ve yekdiğerleriyle yardımlaşmaları sayesinde mümkündür.
Günah ve Tövbe İlişkisine Sınır Kavramı Üzerinden Varoluşsal Bir Bakış
Yaratılmış olanı Yaratıcıdan ayıran en temel özelliklerden biri de sınırlı ve sonlu olma durumudur. Bir varlık hâline gelme durumunun söz konusu olması her daim soyut ya da somut sınırların çizilmesiyle mümkün olur. Çünkü sınırsızlık ya da sonsuzluk aslında bir çeşit yokluk formu olarak da düşünülebilir; bu sebeple bu hikâye aynı zamanda yokluktan varlığa, ademden Âdem’e geçiş hikâyesidir.