İnsanın yaşamı boyunca arzuladığı temel ve nihai bir amaçtır mutluluk. Yapılan her işte, alınan her kararda mutluluk arzulanandır daima. Ancak insan için bu kadar önemli, aranan ve arzulanan mutluluğun “ne olduğu, nasıl tanımlanabileceği” oldukça çetrefilli bir konudur. Çünkü mutluluk, tek bir tanımı olmayan; belki de kişiden kişiye farklı biçimlerde tanımlanabilen çok anlamlı bir kavramdır. Her insanın farklı anlamlar yüklediği ve farklı unsurlarla bağdaştırdığı mutluluğu, TDK “anlık bir duruma bağlı olarak duyulan sevinç veya alınan zevk” olarak tanımlamaktadır.
“Ruh bilimi” olarak tanımlanan psikolojiye göre ise mutluluk; öznel iyi oluş hâli, memnuniyet, bütün özlemlere ve isteklere eksiksiz biçimde ve sürekli olarak erişilmekten duyulan kıvanç durumu ya da bir istek ve özlem yerine geldiğinde hissedilen sevinç, olarak tanımlanır. (Kamsız, C.).
Pek çok düşünür, bilim insanı ve psikolog tarafından ele alınan mutluluk kavramı, farklı açılardan ve çeşitli bağlamlarda değerlendirilmiştir. Bunlardan bazılarına yer vererek, mutluluk kavramını daha kapsamlı biçimde ele alalım:
Mutluluk ya da öznel iyi olma, bireyin yaşamına dair olumlu düşünce ve duygularının miktarca üstünlüğüdür (Myers ve Diener, 1995).
Freud’a göre mutluluk, ihtiyaçların bir anda tatmin edilmesinden doğan kısa süreli bir duygudur; dolayısıyla sürekli olamaz.
Schopenhauer’a göre ise mutluluk dediğimiz şey, aslında acıların geçici olarak durmasıdır.
Pozitif psikoloji üzerine çalışmalar yapan M. Seligman, mutluluk konusuna farklı bir bakış getirerek, her kişi için “belirlenmiş bir mutluluk aralığı” olduğunu belirtir ve dış faktörlerin kişinin mutluluğu üzerinde ancak %35-40 oranında bir etkiye sahip olduğunu öne sürer. Seligman’ın mutluluk formülü şu şekildedir:
H (Happiness/Mutluluk) = S (Set range/Belirlenmiş mutluluk aralığı) + C (Circumstances/Yaşam koşulları) + V (Voluntary control/Gönüllü kontrol altındaki faktörler)
Ayrıca mutluluğu iki ayrı kategoride değerlendiren yaklaşımlar da bulunmaktadır. Birinci yaklaşım, anlık hazlardan duyulan geçici mutluluk (hedonik mutluluk) olarak bilinir. İkinci yaklaşım ise yaşam doyumu denilen, varoluşsal memnuniyet hâlinden doğan mutluluk (eudaimonik mutluluk) anlayışıdır. Bu ikinci tür, daha kalıcı ve olgun bir his olarak kişinin yaşamına yön veren bir hâl olarak düşünülebilir. Örneğin Goethe’ye “Hayatınız mutlu geçti mi?” diye sorulduğunda verdiği cevap şöyledir: “Evet, hayatım mutluydu ama tek bir mutlu hafta hatırlamıyorum.” Goethe’nin tarif ettiği mutluluk, yaşama hâkim olan eudaimonik mutluluk kategorisinde değerlendirilebilir.
Tüm bunlara ek olarak, Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) yaptığı ruh sağlığı tanımına göre “mutluluk” ya da “mutlu olmak”, sağlıklı bir ruhun temel şartı değildir. Mutluluk, iyi bir yaşamın doğal bir sonucudur. İnsanın dengeli ve ahlâkî bir yaşam sürmesi, anlık ve geçici hazlarla elde edilen mutluluk hissinden daha önemli ve değerlidir.
Aristoteles bu durumu şöyle açıklar: “Mutlu yaşam, hür ve engelsiz, erdeme uygun orta bir yol tutturmayla elde edilir. Mutlu yaşam için üç öğe gerekir: bedensel varlık, zihin ve ahlâkî nitelik ile bunların dışında kalan şeylerin bütünüdür. Özbenlik denetimi, cesaret, dürüstlük ve zekâdan yoksunluk, bütün dış varlıklara sahip olunsa bile bireyi mutlu yapmaz.” Aristoteles’e göre her insan, maneviyat ve zihinsel iyilikten aldığı pay kadar, bunlar için yaptığı eylemler oranında mutlu olabilir.
İyi bahtlılık mutluluktan farklıdır ve zihin dışındaki şeylerin edinilmesi iyi bahtın ya da rastlantıların sonucudur. Ancak insanlar iyi bahttan veya rastlantılardan dolayı dürüst ve ahlâklı olamazlar. Aynı şey ülkeler ve devletler için de geçerlidir. Erdem ve zekâ iyi eylemlerin kaynağıdır. Bir ulusun adil, bilge ve cesur olması; o ulusu oluşturan bireylerin davranışlarıyla özdeştir. Mutlu olabilmek için yetkin eylemler yapmak gerekir. Çünkü iyi ve bilge kişiler yetkin eylemler ortaya koyarlar. İyilik yapmak erdemli bir davranıştır. Mutluluk iyi davranışlarla özdeş sayılırsa, birey ve devlet için etkin yaşam iyi davranışlarda bulunmayı gerektirir ve iyiler mutlu olur. Mutluluk erdemle birlikte var olur. Mutlu bir devlette bütün özgür bireyler mutludur.
Aristoteles’e göre insanların iyiliği iki şeye dayanır: biri hedefin, yani eylemin amacının iyi olması; diğeri ise bu hedefe giderken iyi eylemlerde bulunulmasıdır. Şurası açıktır ki bütün insanlar mutluluk ve iyi yaşamı isterler; ancak hepsi elde edemez. Mutluluk dışta aranmamalı, zihinlerin içinde aranmalıdır.
Batı felsefesinin mutluluk tanımlarından sonra İslam ve Doğu felsefelerinin mutluluğa bakışını incelediğimizde, kavramsal çerçevenin farklılaştığını görürüz. Kur’an-ı Kerim’de mutluluk “es-saâde, hasene, rızk, tayyib” gibi kavramlarla ifade edilir. Bu durum, mutluluğun çok boyutlu bir edinim olduğuna işaret etmektedir. Örneğin “es-saâde” ifadesi, tam ve kapsamlı bir mutluluk, hayır üzere olma anlamına gelirken; hem dünya hem ahiret mutluluğunu ifade etmek için kullanılan “tayyib”, “hasene” ve “rızk” kavramları, duyuların mutluluğu (tayyib) ve göze hoş gelen güzelliklerin verdiği mutluluğu (hasene) ifade eder.
İnsanın çok yönlülüğünün bir sonucu olarak, mutluluğun da çeşitli mertebeleri vardır. Gerçek ve kesintisiz mutluluğun ahiret yurdunda olduğu, bunun da dinin salık verdiği ahlâklı ve erdemli bir yaşamın sonucu olduğuna vurgu yapan pek çok ayet bulunmaktadır. Dünya mutluluğu içinse ahlâkî kurallara ve erdemli yaşamaya bağlılık, günümüz psikolojisinin “iyi oluş” kavramına benzer biçimde “sekinet”, “manevî güç” ve “rıza” gibi mertebelerle ifade edilir.
Adaletli, merhametli, affedici, sadık, iffetli, güvenilir ve Allah’a gönülden bağlı olanlar için ebedî mutluluk yurdu olan cennet; dünya içinse “rahmet ve gönüllerdeki dertlere şifa” vaat edilmektedir (Nur, 23-52; Câsiye, 8; Bakara, 129; Tâhâ, 76; Nur, 30; Yunus, …).
Modern dünyanın çoğunlukla içsel ve ahlâkî erdemlerden bağımsız biçimde anlık hazlarla ilişkilendirdiği mutluluk anlayışı, İslam ve Doğu toplumlarında -tıpkı Aristoteles’in de vurguladığı gibi- iç ve dış dünyanın “iyilik” ve “ahlâkilik” bakımından uyumuna, özgür ve erdemli bir hayata bağlıdır. Farabi’ye göre mutluluğun temel şartı ahlâkî erdemlere bağlılıktır. İnsanın hayatı boyunca yaşadığı acılar ve sıkıntılar, bu erdemlere bağlı kalındığı sürece mutlulukla olan uyumu bozmaz; aksine bireyi daha güçlü ve olgun bir insan hâline getirir.
Farâbî bu durumu şöyle açıklar: “Mutluluk, yolunda çaba harcandıkça; bu en yüksek amaç uğruna acılara göğüs germeyi öğrendikçe ve yetkinlik için kendini kontrol etmeyi başardıkça kazanılır. Mutluluk yolunda yürümeyi bıraktığımızda ise mutsuzlukla uğraşmak zorunda kalırız.” Çünkü ona göre ahlâkî yaşamın temel amacı mutluluktur. Bu mutluluk anlık bir haz değil, bir sürecin ve çabanın nihai sonucudur. Bunu başarabilmek için “fikrî yetkinliğe” sahip olmak gerekir. Fikrî yetkinlik, gerçekliği ayırt etmeyi, sorumluluk alabilmeyi, kendini bilmeyi, değişip dönüşebilmeyi mümkün kılan bir meziyettir.
İbn Sînâ da gerçek mutluluğun bu dünyada değil, ahirette gerçekleşeceğini savunur. Buna göre ahiretteki mutluluk, ancak maddî şeylerden arınmış bir nefsin ulaşabileceği bir durumdur.
Ebubekir er-Râzî’ye göre mutluluk, mümkün olduğunca hüzünden uzak durmaktır. Ancak bu, ütopik bir fikir değildir. Ona göre kişinin hüzne neden olacak olayları aklını ve iradesini kullanarak engellemeye çalışması mutluluğun ilk şartıdır. İkinci aşama ise dünya nimetlerinin ve acılarının geçici olduğunu kabullenmektir. Bu kabul hâli, kişiye dengeli bir ruh hali kazandırır. Kindî de benzer biçimde, dünyanın nimetleriyle mutlu olmanın da kayıplarıyla mutsuz olmanın da akılcı olmadığını, gerçek mutluluğun geçiciliği kabul etmekte ve ahirete yönelmekte olduğunu belirtir.
İbn Miskeveyh, ilim ve ahlâkta mümkün olduğunca mükemmelleşme gayretinin mutluluğu getireceğini savunur. Gazâlî ise mutluluğu “acısız bir lezzet, kedersiz bir sevinç, eksiksiz bir olgunluk” olarak tanımlar ve bunun dünyada tam anlamıyla gerçekleşemeyeceğini vurgular.
Mutluluk olgusunun değişken ve çok boyutlu yapısı, onu tek bir kalıba veya tanıma sığdırmayı imkânsız kılar. Burada dikkat edilmesi gereken husus, mutluluğun bireysel bir tatmin olması yönüdür. Çevresel etkenlerin etkisi yadsınamaz; ancak mutluluk çoğunlukla kişisel çabaların sonucudur (Seligman). Dolayısıyla mutluluk, kişinin olaylara bakış açısına göre değişir. İnsanların ne yaşadığından ziyade, olayları nasıl yorumladığı belirleyicidir.
Günümüzde ise mutluluk denilince modern insanın zihninde beliren tanım, daha çok dış ve somut faktörlerle (para, kariyer, güzellik vb.) ilişkilidir. Ayrıca, tarih boyunca mutluluğun ön koşulu olarak kabul edilen ahlâkî erdemlerden soyutlanmış, tamamen haz odaklı bir mutluluk algısı öne çıkarılmaktadır. Kapitalist sistemin pazarlama stratejilerinde “mutluluk” kavramı sıkça manipülatif bir unsur olarak kullanılmaktadır. Artık nesneleşen mutluluk da bir tüketim malzemesidir. Yiyecekten giyeceğe, ev eşyasından seyahate kadar satılabilen her ürün için vaat edilen şey “mutluluktur”. Mutluluğun tüketime konu olması, onu içsel bir doyumdan uzaklaştırmış; belli bir ekonomik güce sahip kesimlerin erişebileceği, zor ve külfetli bir olgu hâline getirmiştir. Bu dayatılan mutluluk anlayışı, ne İslam kültürünün ne Batı felsefesinin ne de insan merkezli bilimlerin mutluluk tanımına uymaktadır.
Pazarlanan bu mutluluk anlayışı, çeşitli ahlâkî problemleri de beraberinde getirmektedir. Seküler ve kapitalist dünyanın sunduğu ütopik mutluluk, sınır ve değerlerden yoksun, suni bir haz bombardımanıdır. Bu anlayışta mutluluk kamusallaşır: herkesin aynı markaları kullanarak, aynı ürünleri tüketerek mutlu olabileceği fikri yayılır. Oysa ahlâk, büsbütün sınırlardan meydana gelir.
Tasavvuf’ta “kılletü taâm, kılletü menâm ve kılletü kelâm” (az yemek, az uyumak, az konuşmak) olarak ifade edilen ahlâkî yükselme yöntemleri, zarurî ihtiyaçların bile sınırlandırılmasını ahlâkî kemale ermenin şartı olarak öne sürer. Bu sınırlar, iradeyi güçlendirme ve nefse hâkim olmayı sağlar. Gazâlî’nin de dikkat çektiği gibi, sınır bilinci mutluluğun temel öğelerinden biridir.
Modern çağ insanı ise hazları ertelemeyi mutsuzluk saymaktadır. Oysa hazların doyumundan elde edilen şey gerçek anlamda mutluluk değil, yalnızca geçici bir keyiftir. Bu keyfin sonu ise çoğunlukla hüsran ve pişmanlıktır. Ahlâklı olmanın, erdemli yaşamanın ve sınırların sağladığı güvenli alanın, insanın gerçek anlamda aradığı mutluluğu sağladığını söyleyebiliriz. Modern insan acıyı, yalnızlığı ve sınırları reddeder. Oysa bunlar, geçici sıkıntılar olsa da uzun vadede ahlâkî erdemlere bağlılık sayesinde ruhsal bir doyuma dönüşür.
Tarih boyunca erdem, bilgi, sorumluluk ve içsel güç ile ilintili olan mutluluk; günümüzde sorumsuz ve sınırsız bir hayatın maskesi olarak kullanılmaktadır. Bu durum, toplumsal düzeyde ve bireysel bellekte mutluluk algısını yozlaştırmıştır. Bu algısal bozulma, mutluluk arayışını sadakatsiz ilişkilerde, sınırsız keyiflerde ve değersiz kazançlarda arayan sorumsuz bir neslin doğmasına neden olmaktadır. Bu sahte mutluluk pazarlayıcılarının ayartıcı gücüne karşı koymak, ahlâklı insanı görece yalnız ve yorgun kılabilir. Ancak Nur suresinde vurgulanan “temiz ve nezih bir yaşam” anlayışına göre, içsel itminan ve erdemin zırhını kuşanmış bir insan için bu durum bir üzüntü sebebi değil; bilakis ilahî kaynaklı bir mutluluk türüdür. Müslümanın dünyadaki mutluluğu, tam da bu mücadeleci sürecin sağladığı ruhsal doyumdur.
Belki sözün özü şu dizelerde saklıdır:
“Yorgunum, çünkü yorgunluğumun yaşamak gibi bir anlamı var.
Yine de yaşamaktan duyduğum mutluluğun tadına,
Düşmanlarım ulaşamazlar.”
Faydalanılan Kaynaklar Acar, Ş. A. (2022). “İmam Gazali’nin İhya-u Ulumu’d-Din Adlı Eserinde Din ve Mutluluk İlişkisi Üzerine Araştırma”, Bursa.
Apaydın, H. (2016). Din Psikolojisi Terimleri Sözlüğü, İstanbul: Bilimkent Yay.
Ayten, A. (2013). “Din ve Sağlık: Bireysel Dindarlık ve Hayat Memnuniyeti İlişkisi Üzerine Bir Araştırma”, Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, C.13, S.3, s. 7-31.
Bahadır, A. (2018). İnsanın Anlam Arayışı ve Din Logoterapik Bir Araştırma, 4. Baskı, İstanbul: İnsan Yay.
Bauman, Z. & M. H. Jacobsen, (2014). “Sociology and happiness: An interview with Zygmunt Bauman”, s.85-94.
Gazâlî, (2019). İhyâ-u Ulûmi’d-Din, 8 cilt, (çev. Mehmet A. Müftüoğlu), İstanbul: Çelik Yay.
Gürses, İ. (2017). Dindarlık ve Kişilik, 2. Baskı, Bursa: Emin Yay.
Hökelekli, H. (2008) Din Psikolojisi, 7. Baskı, Ankara: TDV Yay.
Jung, C. G. (2018). Anılar, Düşler, Düşünceler, (Çev. İris Kantemir), 10. Baskı, İstanbul: Can Yay.
Kamsız, C. https://uskudar.edu.tr/pozitif-psikoloji/mutluluk-ogrenilebilir -mi
Keleş, Ş. (2020 ). “Mutluluk Üzerine Ampirik Bir Analiz”, Volume/Cilt 7 Number/Sayı 20, s.156-174
Kur’an-ı Kerim Meali. (2009). DİB Yay.
Myers, D. G. & Diener, Ed. (1995). “Who is Happy?”, Psychological Science, C.6, S.1, s. 10-19.
Özel, A., Dini Terimler Sözlüğü (İlgili Maddeler), TDV, İSAM
Özgen, M. (2005 ). Farabi’nin Mutluluk Anlayışı, Kayseri.
Schopenhauer, A. (2019). Mutlu Olma Sanatı, Can Yay. İstanbul
Seligman, M. (2020). Gerçek Mutluluk, (Çev. S. Akbaş), Ankara, Eksi Yay.
Türk Dil Kurumu, “Türkçe Sözlük: Mutluluk”, (Er. Tar. 23.10.2020). https://sozluk.gov.tr.
Klasik insanın bilincinden ve hayatından kovalamak yerine beklediği ölüm, modern insanda kovalanası tedirgin edici bir düzlem olmuştur. Ölümden korkmak yerine onu hafife veya alaya alarak ölüme yaklaşmaktadır. Ölümü “hakiki haysiyet” olarak gören Adorno, ölümün çağdaş insan bilincinden kovulma nedenini; insanın öteki dünyaya olan umudunun kesilmesi ve şimdi ve burada olanın umutsuz sefaleti olarak açıklanmasıdır.
Fıkhın, kendini güncelleme kabiliyeti sayesinde Müslüman toplumlarda ortaya çıkan birçok probleme asırlar boyunca etkin çözümler ürettiğini ifade etmek hakkaniyetli bir değerlendirme olur. Ancak özellikle son iki asra gelindiğinde bu durumun belirli ölçüde değişiklik arz ettiği gözlenmektedir. Tek bir nedene indirgenemeyecek kadar girift olan bu değişimin temelinde Müslüman toplumların Batı karşısında siyasi hâkimiyetlerini kaybetmesi yatmaktadır.
Muhafazakâr düşünceler ise toplumları edilgenleştirir, sıradanlaştırır, kimliksizleştirir ve donuklaştırır. Siyasal yönetimler bu zaaflardan yararlanarak halkları rahatlıkla sömürebilir, yolsuzluklarını ve keyfi yönetimlerini sürdürebilirler. Bazen sırtları sıvazlanarak…
Bilim insanları, etik konularını çalışanlar, politika yapıcılar vs. biyo-teknoloji ile siber-teknoloji (yapay zekâ) kesişmesinin ne gibi sonuçlar doğuracağı üzerinde düşünmesi gerekir. Zira sentetik biyoloji ile yapay zekâ teknolojilerinin sağlıklı ve güvenli biçimde ilerlemesi için böylesi bir sorumluluğa ihtiyaç var. Yapay zekânın tasarımı ve uygulanması süreçleri gittikçe karmaşıklaşması kontrolü, denetimi ve düzenlenmesini zorlaştıracak görünüyor.
Mutluluk ve Ahlâk İlişkisi
İnsanın yaşamı boyunca arzuladığı temel ve nihai bir amaçtır mutluluk. Yapılan her işte, alınan her kararda mutluluk arzulanandır daima. Ancak insan için bu kadar önemli, aranan ve arzulanan mutluluğun “ne olduğu, nasıl tanımlanabileceği” oldukça çetrefilli bir konudur. Çünkü mutluluk, tek bir tanımı olmayan; belki de kişiden kişiye farklı biçimlerde tanımlanabilen çok anlamlı bir kavramdır. Her insanın farklı anlamlar yüklediği ve farklı unsurlarla bağdaştırdığı mutluluğu, TDK “anlık bir duruma bağlı olarak duyulan sevinç veya alınan zevk” olarak tanımlamaktadır.
“Ruh bilimi” olarak tanımlanan psikolojiye göre ise mutluluk; öznel iyi oluş hâli, memnuniyet, bütün özlemlere ve isteklere eksiksiz biçimde ve sürekli olarak erişilmekten duyulan kıvanç durumu ya da bir istek ve özlem yerine geldiğinde hissedilen sevinç, olarak tanımlanır. (Kamsız, C.).
Pek çok düşünür, bilim insanı ve psikolog tarafından ele alınan mutluluk kavramı, farklı açılardan ve çeşitli bağlamlarda değerlendirilmiştir. Bunlardan bazılarına yer vererek, mutluluk kavramını daha kapsamlı biçimde ele alalım:
Mutluluk ya da öznel iyi olma, bireyin yaşamına dair olumlu düşünce ve duygularının miktarca üstünlüğüdür (Myers ve Diener, 1995).
Freud’a göre mutluluk, ihtiyaçların bir anda tatmin edilmesinden doğan kısa süreli bir duygudur; dolayısıyla sürekli olamaz.
Schopenhauer’a göre ise mutluluk dediğimiz şey, aslında acıların geçici olarak durmasıdır.
Pozitif psikoloji üzerine çalışmalar yapan M. Seligman, mutluluk konusuna farklı bir bakış getirerek, her kişi için “belirlenmiş bir mutluluk aralığı” olduğunu belirtir ve dış faktörlerin kişinin mutluluğu üzerinde ancak %35-40 oranında bir etkiye sahip olduğunu öne sürer. Seligman’ın mutluluk formülü şu şekildedir:
H (Happiness/Mutluluk) = S (Set range/Belirlenmiş mutluluk aralığı) + C (Circumstances/Yaşam koşulları) + V (Voluntary control/Gönüllü kontrol altındaki faktörler)
Ayrıca mutluluğu iki ayrı kategoride değerlendiren yaklaşımlar da bulunmaktadır. Birinci yaklaşım, anlık hazlardan duyulan geçici mutluluk (hedonik mutluluk) olarak bilinir. İkinci yaklaşım ise yaşam doyumu denilen, varoluşsal memnuniyet hâlinden doğan mutluluk (eudaimonik mutluluk) anlayışıdır. Bu ikinci tür, daha kalıcı ve olgun bir his olarak kişinin yaşamına yön veren bir hâl olarak düşünülebilir. Örneğin Goethe’ye “Hayatınız mutlu geçti mi?” diye sorulduğunda verdiği cevap şöyledir: “Evet, hayatım mutluydu ama tek bir mutlu hafta hatırlamıyorum.” Goethe’nin tarif ettiği mutluluk, yaşama hâkim olan eudaimonik mutluluk kategorisinde değerlendirilebilir.
Tüm bunlara ek olarak, Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) yaptığı ruh sağlığı tanımına göre “mutluluk” ya da “mutlu olmak”, sağlıklı bir ruhun temel şartı değildir. Mutluluk, iyi bir yaşamın doğal bir sonucudur. İnsanın dengeli ve ahlâkî bir yaşam sürmesi, anlık ve geçici hazlarla elde edilen mutluluk hissinden daha önemli ve değerlidir.
Aristoteles bu durumu şöyle açıklar: “Mutlu yaşam, hür ve engelsiz, erdeme uygun orta bir yol tutturmayla elde edilir. Mutlu yaşam için üç öğe gerekir: bedensel varlık, zihin ve ahlâkî nitelik ile bunların dışında kalan şeylerin bütünüdür. Özbenlik denetimi, cesaret, dürüstlük ve zekâdan yoksunluk, bütün dış varlıklara sahip olunsa bile bireyi mutlu yapmaz.” Aristoteles’e göre her insan, maneviyat ve zihinsel iyilikten aldığı pay kadar, bunlar için yaptığı eylemler oranında mutlu olabilir.
İyi bahtlılık mutluluktan farklıdır ve zihin dışındaki şeylerin edinilmesi iyi bahtın ya da rastlantıların sonucudur. Ancak insanlar iyi bahttan veya rastlantılardan dolayı dürüst ve ahlâklı olamazlar. Aynı şey ülkeler ve devletler için de geçerlidir. Erdem ve zekâ iyi eylemlerin kaynağıdır. Bir ulusun adil, bilge ve cesur olması; o ulusu oluşturan bireylerin davranışlarıyla özdeştir. Mutlu olabilmek için yetkin eylemler yapmak gerekir. Çünkü iyi ve bilge kişiler yetkin eylemler ortaya koyarlar. İyilik yapmak erdemli bir davranıştır. Mutluluk iyi davranışlarla özdeş sayılırsa, birey ve devlet için etkin yaşam iyi davranışlarda bulunmayı gerektirir ve iyiler mutlu olur. Mutluluk erdemle birlikte var olur. Mutlu bir devlette bütün özgür bireyler mutludur.
Aristoteles’e göre insanların iyiliği iki şeye dayanır: biri hedefin, yani eylemin amacının iyi olması; diğeri ise bu hedefe giderken iyi eylemlerde bulunulmasıdır. Şurası açıktır ki bütün insanlar mutluluk ve iyi yaşamı isterler; ancak hepsi elde edemez. Mutluluk dışta aranmamalı, zihinlerin içinde aranmalıdır.
Batı felsefesinin mutluluk tanımlarından sonra İslam ve Doğu felsefelerinin mutluluğa bakışını incelediğimizde, kavramsal çerçevenin farklılaştığını görürüz. Kur’an-ı Kerim’de mutluluk “es-saâde, hasene, rızk, tayyib” gibi kavramlarla ifade edilir. Bu durum, mutluluğun çok boyutlu bir edinim olduğuna işaret etmektedir. Örneğin “es-saâde” ifadesi, tam ve kapsamlı bir mutluluk, hayır üzere olma anlamına gelirken; hem dünya hem ahiret mutluluğunu ifade etmek için kullanılan “tayyib”, “hasene” ve “rızk” kavramları, duyuların mutluluğu (tayyib) ve göze hoş gelen güzelliklerin verdiği mutluluğu (hasene) ifade eder.
İnsanın çok yönlülüğünün bir sonucu olarak, mutluluğun da çeşitli mertebeleri vardır. Gerçek ve kesintisiz mutluluğun ahiret yurdunda olduğu, bunun da dinin salık verdiği ahlâklı ve erdemli bir yaşamın sonucu olduğuna vurgu yapan pek çok ayet bulunmaktadır. Dünya mutluluğu içinse ahlâkî kurallara ve erdemli yaşamaya bağlılık, günümüz psikolojisinin “iyi oluş” kavramına benzer biçimde “sekinet”, “manevî güç” ve “rıza” gibi mertebelerle ifade edilir.
Adaletli, merhametli, affedici, sadık, iffetli, güvenilir ve Allah’a gönülden bağlı olanlar için ebedî mutluluk yurdu olan cennet; dünya içinse “rahmet ve gönüllerdeki dertlere şifa” vaat edilmektedir (Nur, 23-52; Câsiye, 8; Bakara, 129; Tâhâ, 76; Nur, 30; Yunus, …).
Modern dünyanın çoğunlukla içsel ve ahlâkî erdemlerden bağımsız biçimde anlık hazlarla ilişkilendirdiği mutluluk anlayışı, İslam ve Doğu toplumlarında -tıpkı Aristoteles’in de vurguladığı gibi- iç ve dış dünyanın “iyilik” ve “ahlâkilik” bakımından uyumuna, özgür ve erdemli bir hayata bağlıdır. Farabi’ye göre mutluluğun temel şartı ahlâkî erdemlere bağlılıktır. İnsanın hayatı boyunca yaşadığı acılar ve sıkıntılar, bu erdemlere bağlı kalındığı sürece mutlulukla olan uyumu bozmaz; aksine bireyi daha güçlü ve olgun bir insan hâline getirir.
Farâbî bu durumu şöyle açıklar: “Mutluluk, yolunda çaba harcandıkça; bu en yüksek amaç uğruna acılara göğüs germeyi öğrendikçe ve yetkinlik için kendini kontrol etmeyi başardıkça kazanılır. Mutluluk yolunda yürümeyi bıraktığımızda ise mutsuzlukla uğraşmak zorunda kalırız.” Çünkü ona göre ahlâkî yaşamın temel amacı mutluluktur. Bu mutluluk anlık bir haz değil, bir sürecin ve çabanın nihai sonucudur. Bunu başarabilmek için “fikrî yetkinliğe” sahip olmak gerekir. Fikrî yetkinlik, gerçekliği ayırt etmeyi, sorumluluk alabilmeyi, kendini bilmeyi, değişip dönüşebilmeyi mümkün kılan bir meziyettir.
İbn Sînâ da gerçek mutluluğun bu dünyada değil, ahirette gerçekleşeceğini savunur. Buna göre ahiretteki mutluluk, ancak maddî şeylerden arınmış bir nefsin ulaşabileceği bir durumdur.
Ebubekir er-Râzî’ye göre mutluluk, mümkün olduğunca hüzünden uzak durmaktır. Ancak bu, ütopik bir fikir değildir. Ona göre kişinin hüzne neden olacak olayları aklını ve iradesini kullanarak engellemeye çalışması mutluluğun ilk şartıdır. İkinci aşama ise dünya nimetlerinin ve acılarının geçici olduğunu kabullenmektir. Bu kabul hâli, kişiye dengeli bir ruh hali kazandırır. Kindî de benzer biçimde, dünyanın nimetleriyle mutlu olmanın da kayıplarıyla mutsuz olmanın da akılcı olmadığını, gerçek mutluluğun geçiciliği kabul etmekte ve ahirete yönelmekte olduğunu belirtir.
İbn Miskeveyh, ilim ve ahlâkta mümkün olduğunca mükemmelleşme gayretinin mutluluğu getireceğini savunur. Gazâlî ise mutluluğu “acısız bir lezzet, kedersiz bir sevinç, eksiksiz bir olgunluk” olarak tanımlar ve bunun dünyada tam anlamıyla gerçekleşemeyeceğini vurgular.
Mutluluk olgusunun değişken ve çok boyutlu yapısı, onu tek bir kalıba veya tanıma sığdırmayı imkânsız kılar. Burada dikkat edilmesi gereken husus, mutluluğun bireysel bir tatmin olması yönüdür. Çevresel etkenlerin etkisi yadsınamaz; ancak mutluluk çoğunlukla kişisel çabaların sonucudur (Seligman). Dolayısıyla mutluluk, kişinin olaylara bakış açısına göre değişir. İnsanların ne yaşadığından ziyade, olayları nasıl yorumladığı belirleyicidir.
Günümüzde ise mutluluk denilince modern insanın zihninde beliren tanım, daha çok dış ve somut faktörlerle (para, kariyer, güzellik vb.) ilişkilidir. Ayrıca, tarih boyunca mutluluğun ön koşulu olarak kabul edilen ahlâkî erdemlerden soyutlanmış, tamamen haz odaklı bir mutluluk algısı öne çıkarılmaktadır. Kapitalist sistemin pazarlama stratejilerinde “mutluluk” kavramı sıkça manipülatif bir unsur olarak kullanılmaktadır. Artık nesneleşen mutluluk da bir tüketim malzemesidir. Yiyecekten giyeceğe, ev eşyasından seyahate kadar satılabilen her ürün için vaat edilen şey “mutluluktur”. Mutluluğun tüketime konu olması, onu içsel bir doyumdan uzaklaştırmış; belli bir ekonomik güce sahip kesimlerin erişebileceği, zor ve külfetli bir olgu hâline getirmiştir. Bu dayatılan mutluluk anlayışı, ne İslam kültürünün ne Batı felsefesinin ne de insan merkezli bilimlerin mutluluk tanımına uymaktadır.
Pazarlanan bu mutluluk anlayışı, çeşitli ahlâkî problemleri de beraberinde getirmektedir. Seküler ve kapitalist dünyanın sunduğu ütopik mutluluk, sınır ve değerlerden yoksun, suni bir haz bombardımanıdır. Bu anlayışta mutluluk kamusallaşır: herkesin aynı markaları kullanarak, aynı ürünleri tüketerek mutlu olabileceği fikri yayılır. Oysa ahlâk, büsbütün sınırlardan meydana gelir.
Tasavvuf’ta “kılletü taâm, kılletü menâm ve kılletü kelâm” (az yemek, az uyumak, az konuşmak) olarak ifade edilen ahlâkî yükselme yöntemleri, zarurî ihtiyaçların bile sınırlandırılmasını ahlâkî kemale ermenin şartı olarak öne sürer. Bu sınırlar, iradeyi güçlendirme ve nefse hâkim olmayı sağlar. Gazâlî’nin de dikkat çektiği gibi, sınır bilinci mutluluğun temel öğelerinden biridir.
Modern çağ insanı ise hazları ertelemeyi mutsuzluk saymaktadır. Oysa hazların doyumundan elde edilen şey gerçek anlamda mutluluk değil, yalnızca geçici bir keyiftir. Bu keyfin sonu ise çoğunlukla hüsran ve pişmanlıktır. Ahlâklı olmanın, erdemli yaşamanın ve sınırların sağladığı güvenli alanın, insanın gerçek anlamda aradığı mutluluğu sağladığını söyleyebiliriz. Modern insan acıyı, yalnızlığı ve sınırları reddeder. Oysa bunlar, geçici sıkıntılar olsa da uzun vadede ahlâkî erdemlere bağlılık sayesinde ruhsal bir doyuma dönüşür.
Tarih boyunca erdem, bilgi, sorumluluk ve içsel güç ile ilintili olan mutluluk; günümüzde sorumsuz ve sınırsız bir hayatın maskesi olarak kullanılmaktadır. Bu durum, toplumsal düzeyde ve bireysel bellekte mutluluk algısını yozlaştırmıştır. Bu algısal bozulma, mutluluk arayışını sadakatsiz ilişkilerde, sınırsız keyiflerde ve değersiz kazançlarda arayan sorumsuz bir neslin doğmasına neden olmaktadır. Bu sahte mutluluk pazarlayıcılarının ayartıcı gücüne karşı koymak, ahlâklı insanı görece yalnız ve yorgun kılabilir. Ancak Nur suresinde vurgulanan “temiz ve nezih bir yaşam” anlayışına göre, içsel itminan ve erdemin zırhını kuşanmış bir insan için bu durum bir üzüntü sebebi değil; bilakis ilahî kaynaklı bir mutluluk türüdür. Müslümanın dünyadaki mutluluğu, tam da bu mücadeleci sürecin sağladığı ruhsal doyumdur.
Belki sözün özü şu dizelerde saklıdır:
“Yorgunum, çünkü yorgunluğumun yaşamak gibi bir anlamı var.
Yine de yaşamaktan duyduğum mutluluğun tadına,
Düşmanlarım ulaşamazlar.”
Faydalanılan Kaynaklar Acar, Ş. A. (2022). “İmam Gazali’nin İhya-u Ulumu’d-Din Adlı Eserinde Din ve Mutluluk İlişkisi Üzerine Araştırma”, Bursa.
Apaydın, H. (2016). Din Psikolojisi Terimleri Sözlüğü, İstanbul: Bilimkent Yay.
Ayten, A. (2013). “Din ve Sağlık: Bireysel Dindarlık ve Hayat Memnuniyeti İlişkisi Üzerine Bir Araştırma”, Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, C.13, S.3, s. 7-31.
Bahadır, A. (2018). İnsanın Anlam Arayışı ve Din Logoterapik Bir Araştırma, 4. Baskı, İstanbul: İnsan Yay.
Bauman, Z. & M. H. Jacobsen, (2014). “Sociology and happiness: An interview with Zygmunt Bauman”, s.85-94.
Gazâlî, (2019). İhyâ-u Ulûmi’d-Din, 8 cilt, (çev. Mehmet A. Müftüoğlu), İstanbul: Çelik Yay.
Gürses, İ. (2017). Dindarlık ve Kişilik, 2. Baskı, Bursa: Emin Yay.
Hökelekli, H. (2008) Din Psikolojisi, 7. Baskı, Ankara: TDV Yay.
Jung, C. G. (2018). Anılar, Düşler, Düşünceler, (Çev. İris Kantemir), 10. Baskı, İstanbul: Can Yay.
Kamsız, C. https://uskudar.edu.tr/pozitif-psikoloji/mutluluk-ogrenilebilir -mi
Keleş, Ş. (2020 ). “Mutluluk Üzerine Ampirik Bir Analiz”, Volume/Cilt 7 Number/Sayı 20, s.156-174
Kur’an-ı Kerim Meali. (2009). DİB Yay.
Myers, D. G. & Diener, Ed. (1995). “Who is Happy?”, Psychological Science, C.6, S.1, s. 10-19.
Özel, A., Dini Terimler Sözlüğü (İlgili Maddeler), TDV, İSAM
Özgen, M. (2005 ). Farabi’nin Mutluluk Anlayışı, Kayseri.
Schopenhauer, A. (2019). Mutlu Olma Sanatı, Can Yay. İstanbul
Seligman, M. (2020). Gerçek Mutluluk, (Çev. S. Akbaş), Ankara, Eksi Yay.
Türk Dil Kurumu, “Türkçe Sözlük: Mutluluk”, (Er. Tar. 23.10.2020). https://sozluk.gov.tr.
İlgili Yazılar
Baudrillard ve Bir Meydan Okuma Olarak Ölümün Unutulması
Klasik insanın bilincinden ve hayatından kovalamak yerine beklediği ölüm, modern insanda kovalanası tedirgin edici bir düzlem olmuştur. Ölümden korkmak yerine onu hafife veya alaya alarak ölüme yaklaşmaktadır. Ölümü “hakiki haysiyet” olarak gören Adorno, ölümün çağdaş insan bilincinden kovulma nedenini; insanın öteki dünyaya olan umudunun kesilmesi ve şimdi ve burada olanın umutsuz sefaleti olarak açıklanmasıdır.
Nas Bağımlılığı ve Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı” Filmi
Fıkhın, kendini güncelleme kabiliyeti sayesinde Müslüman toplumlarda ortaya çıkan birçok probleme asırlar boyunca etkin çözümler ürettiğini ifade etmek hakkaniyetli bir değerlendirme olur. Ancak özellikle son iki asra gelindiğinde bu durumun belirli ölçüde değişiklik arz ettiği gözlenmektedir. Tek bir nedene indirgenemeyecek kadar girift olan bu değişimin temelinde Müslüman toplumların Batı karşısında siyasi hâkimiyetlerini kaybetmesi yatmaktadır.
İslam’ı Sömürgeci Zihnin Sermayesi Kılmak
Muhafazakâr düşünceler ise toplumları edilgenleştirir, sıradanlaştırır, kimliksizleştirir ve donuklaştırır. Siyasal yönetimler bu zaaflardan yararlanarak halkları rahatlıkla sömürebilir, yolsuzluklarını ve keyfi yönetimlerini sürdürebilirler. Bazen sırtları sıvazlanarak…
Kalpsiz Bir Dünyadan Kalpsiz Bir Algoritmaya
Bilim insanları, etik konularını çalışanlar, politika yapıcılar vs. biyo-teknoloji ile siber-teknoloji (yapay zekâ) kesişmesinin ne gibi sonuçlar doğuracağı üzerinde düşünmesi gerekir. Zira sentetik biyoloji ile yapay zekâ teknolojilerinin sağlıklı ve güvenli biçimde ilerlemesi için böylesi bir sorumluluğa ihtiyaç var. Yapay zekânın tasarımı ve uygulanması süreçleri gittikçe karmaşıklaşması kontrolü, denetimi ve düzenlenmesini zorlaştıracak görünüyor.