Dünyada yönetilmeye çalışılan krizler mevcuttur. Bu krizler kimi zaman eğitim kimi zaman siyasi kaynaklı olabildiği gibi kimi zaman da ekonomik, sosyal ve biyolojik olabilmektedir. Eğitim söz konusu olduğunda öğrenciye yüklenen çıkarlara hizmet eden hızlı, teknik bireyler olma misyonu, dijitalleşmeyle birlikte dünyayı anlama, öteki, başka veya yekdiğerine[1] dair kabul kapasiteleri geliştirme, sıkı dostluklar kurma becerilerini de sekteye uğratıyor görünmektedir. Bütün bu sorunlara çok daha derin düşünceler geliştirme zorunluluğu[2] en temelde ihtiyaç duyduğumuz tavır olarak belirmektedir. Aşılması gereken krizler bir tarafta, sorunları derin ele alamayışlar diğer tarafta dururken felsefeyi, felsefe tarihi olarak ele almak yerine “felsefe yapmaya” girişilen bir sürece girmiş bulunmaktayız. “Felsefe yapmak”, felsefe tarihini bilmekten başka bir şeydir. “Felsefe yapmak” söz konusu krizleri en derinde hissetmek, bu krizlere dair vicdanlarımızda sorumluluk hissetmek ve bu krizlerin aşımında aktif rol almayı gerektirmektedir.
“Ben ötekime (yekdiğerime[3]) karşı sorumluyum. Ben yekdiğerime dair “iyiyi” istiyorum. Her tek kişinin diğerine dair “iyiyi” istemesini arzuluyorum. Erdemli davranışlarda bulunmaktan zevk alıyorum.” Bu şekilde bir bilinç düzeyi, felsefeyi bilmenin ötesinde atölye ortamında “Felsefe yapmakla” mümkün olur. Şöyle ki atölye ortamında felsefe yapmakla, artık birtakım ödüllendirmelerle erdemleri öğretmek yerine öğrencilerin içlerindeki erdemleri kendilerinden itibaren keşfettirmeye yönelik bir sürece girilmiş bulunulmaktadır. Ödüllendirmelerle dışarıdan bir etkiyle erdemler öğretilmeye çalışılmıştır oysaki erdemler çocukların içlerindedir ve erdemler açığa çıkmayı beklemektedir. Yaşanılan krizlerin aşılmasında öğrencilerin kendi içlerinde saklı olanı ortaya çıkarmaları çok önemli durmaktadır. Felsefe Atölyeleri söz konusu krizlerin aşımında müzik, resim gibi sanatları yardıma çağırırken, tarih, coğrafya, matematik gibi dersler açısından da öğrencilere derin bir sorumluluk, vicdan, adalet gibi erdemlerle birlikte, hesabı verilmiş bir bakış açısı kazandırmaktadır. Hesabı verilmiş bakış açısı derken söz konusu meseleler üzerine derinlemesine düşünülmüş ve bu düşünme sonucunda neden-sonuç çıkarımında bulunulmuş olması kastedilmektedir. Eleştirel düşünme, kendi içinde hesabı verilmiş düşünme pratiklerinin neticesinde kazanılır. Her şeyin bir manası vardır. Doğada hiçbir şey boşu boşuna değildir. Âlemin bir dengesi vardır. Hz Ömer’in adaleti temsil ettiği dengede Hz Osman yumuşak huyluluğu temsil etmiştir. Ağaçların ve yıldızların, güneşin ve ayın her birinin bu dengede bir yeri vardır.
Biz kimiz? Niçin doğduk? Yaşadığımız hayatın bir manası var mı? Neden “Erdemli İnsan” olmaya çalışıyoruz?Tüm bu sorular etrafında felsefe atölyeleri düzenleyerek kendimizi bulma avına çıkacağımız bu serüven, ötekine dair empati kurmaya, ötekine dair sorumluluk hissetmeye ve ötekine dair duyarlı olmaya hizmet etmektedir. Ötekine dair sorumluluk duyma, duyarlı olma, empati kurma becerileri, dünyaya dair sorgulamalarda bulunma, argümanlar üretme, birtakım kavramsallaştırmalar yapmayı içeren düşünme becerileriyle mümkün görünmektedir. Âlemin dengesine ve bu dengedeki yerine dair merak, bunun neticesinde sorular sorma, sorulan sorulara cevaplar verme çabası ve bu cevaplara üstten bakabilme, kavramsallaştırma yapabilme bize atölye ortamında kullanılan metotları özetlemektedir.
DÜŞÜNME BECERİLERİ ve İNSANIN BİRİCİKLİĞİ
Aristoteles doğa hiçbir şeyi boşuna yapmaz[4] derken âlemin dengesine bir göndermede bulunmuş görünmektedir. Güneş ve ayın bir hesaba göre olması, yıldızlar ve ağaçların dengeye riayet etmesi aynı düzene hizmet etmektedir. İnsanın ağaçtan ve yıldızdan farklı olarak bu düzendeki fonksiyonu nedir?[5] İnsanın âlemin dengesine hizmet etmesi nasıl olur? Bu hizmet ediş bir özgürlük alanının baltalanması mıdır yoksa bir özgürlük alanına adım atış mıdır?
Her eylem her sanat her teknik bir iyiyi arzular derken Aristoteles[6], aslında insanın yapıp ettiklerinde ulaşmaya çalıştığı ereğine vurgu yapmıştır. İnsanın dünyadaki fonksiyonunu “iyiyi, güzeli aramak” üzerinden netleştirirsek insanın âlemdeki dengesini de iyinin, güzelin peşindeki bu yolda aramak uygun olacaktır. İyi nedir? Herkes için bir tane iyi var mıdır? Ahlaki olarak doğruluğun kriteri nedir? Kişi sayısınca iyiden bahsedebilir miyiz? Benim iyi dediğimle senin iyi dediğin her zaman farklı mıdır? Benim İyilikte bulunmam, iyiliği istemem, iyiliği bilmemle seninki neden farklıdır? Aynı şekilde bu aleme içkin olan güzeli nasıl ararız? “Güzel” ile sanatın ilişkisi nedir? Güzeli aramak, alemin dengesine katkı sağlar mı? Güzel ve İyi hangi anlamda ilişkilidir?
İyinin bir bağlam içerisinde ele alınması senin iyilikten anladığınla benim iyilikten anladığımı birleştirebilir. İyi, uygun zaman, uygun mekân ve uygun şartlar gerektirir. Bütün bunları iyiliği hissederek kendi biricikliğimizi koruyarak yaparız, biriciklikten olması gerekene giden yol, o biricikliği inkâr etmek değil kabul etmekten geçer. Nedir biriciklik?
Alemin dengesinde, herkesin, her şeyin bir amacı vardır. Öncelikle ne için doğduğumuzu bulmamız ve bu biricikliğimizin altını çizmemiz gerekir. Alemin dengesi için bu şarttır.
Hiçbir kişi, iyiyi istemekten, sadece istemekle kalmayıp aktif olarak iyilikte bulunmaktan ve iyiliği kapsam olarak bilmekten muaf tutulamaz. Bir bıçağı iyi yapan iyi kesmesi ise bir katilin elindeki bıçak iyi kesmesi hasebiyle daha kötü bir bıçak değildir[7]. Fakat insan söz konusu olduğunda iyi, uygun şartlarda, uygun zamanda, uygun mekânda kendi iyiliğini belirleme, ötekine dair derin düşünme, gezegenini paylaştığı komşusunun hakkına hukukuna riayet etme, ona dair kendini sorumlu hissetme ve ona dair iyiyi isteme gibi özelliklere sahiptir. Adil bir matematik, sorumlu bir tarih, vicdanlı bir coğrafya bütün bu düşünme zeminlerinden türer. Teknik olarak doğru davranmakla, matematiğin doğrusunu aramak ve ahlaki olarak doğru dürüst olmak arasında şüphesiz bir bağ vardır. Nasıl ki ebru ustasının fırçayı doğru dürüst tutması onun teknik doğruluğuna gönderme yapıyorsa, onun usanmadan tekrar tekrar denemesiyle kazandığı becerisi onun ahlaki doğruluğuna göndermede bulunur. Bu anlamda, iyiyi garanti eden sorumluluk sahibi biricik vicdanlar, bu meselenin sadece bilinmesi boyutunda kalmadan erdemli olmayı hissetmeye de yazgılıdırlar. Erdemli olmaktan haz alma veya erdemli olmayı isteme olarak koyulan erek, başkasının yerine kendini koyma kapasitesi, akıllı bir okuyucu olmak (alemi okumak, ders kitaplarını okumak), karşıdaki kişinin duygularını, arzularını, isteklerini anlama yeteneği, dünyayı bir başkasının gözüyle görme imkânı sadece insana özgü olması bakımından insanın biricikliğine vurgu yapmaktadır. Şüphesiz bütün bu kapasite, yetenek ve imkânlar kişiden kişiye farklılık göstermektedir fakat söz konusu farklılıklar kişinin biricikliğini ön plana çıkarmakta ve onu, olduğu kişi yapmaktadır. Olması gereken olarak ahlaki doğruluk, bu bireysel farklılıklar ve biricikliğe uygun olacak şekilde doğru düzgün değerlendirmede bulunma, eleştirel düşünme, tahammül kapasiteleri geliştirme ve ötekine dair iyiyi istemeyle garanti edilir.
Gözyaşı; üzüntünün, vicdani ürpertinin yürekte damıtılıp gözlerden akıtılan damlalarla vicdanın ve samimiyetin mücessem hali ve en büyük göstergesidir. Gözyaşı; kederin ve vicdani haykırışın göz çukurlarında mahcubiyet duymadan merhamet yoksunu yeryüzü insanlarına insanın varlığını, onurunu ve izzetini haykırmasıdır.
İnsan, sabit bir eksen etrafında dönen mekanik bir yapıdan çok, her adımda kendini yenileyen ve dönüşüm içinde olan dinamik bir varlıktır. Bu dinamizm, kimi zaman sarsıcı bir farkındalıkla, kimi zaman da sessizce ve derinden ilerler. Bu nedenle “yeniden başlamak”, basit bir karar olmaktan ziyade insanın hem içsel hem de toplumsal gerçekliğinde yaşadığı bir eşik durumudur. …
Beklemek, insan varoluşunun en temel fakat çoğu zaman en az fark edilen tecrübelerinden biridir. İnsan, yaşamı boyunca bir dizi bekleme ânının kıyısında durur: doğumu bekleyen bir anne, haber bekleyen bir âşık, kurtuluşu bekleyen bir toplum… Beklemek, görünürde zamanın akışına boyun eğmek gibi dururken, aslında insanın gelecekle, umutla ve zamanla kurduğu derin bir ilişki biçimidir.
Medeniyet kurma sorumluluğu içerisinde olan insana diğer yaratılmışlardan farklı olarak
düşünme, fıkhetme, yorum yapma ve itaat etme kabiliyeti verilmiştir. Bunun için ona
yapay zekâ gibi sabit bir program yüklenmemiş, bırakılan boşlukları ihtiyaca binaen dol-
durması istenmiştir. Bu boşlukları doldurma amelinin keyfilikten korunması için de ona bir
takım kriterler verilmiş ve naslar çerçevesinde hareket etmesi ondan istenmiştir.
“Küçüğü olmayanın büyüğü olmaz!” derler. Küçük olan birçok şey büyümeye ayarlıdır. Büyümek insanın içinde hem bir özlem hem bir kaçıştır. Büyüsen bir dert büyümesen başka bir dert… Bu gelgitleri yaşayan insan, bir zaman sonra bu gelgitlerin altından kalkamayınca da davranış bozukluğuna sürükleniyor. Çünkü o, cismi ile ruhu arasında bariz bir kopukluk yaşamaya başlıyor.
Neden Atölye Ortamında Düşünmek?
Dünyada yönetilmeye çalışılan krizler mevcuttur. Bu krizler kimi zaman eğitim kimi zaman siyasi kaynaklı olabildiği gibi kimi zaman da ekonomik, sosyal ve biyolojik olabilmektedir. Eğitim söz konusu olduğunda öğrenciye yüklenen çıkarlara hizmet eden hızlı, teknik bireyler olma misyonu, dijitalleşmeyle birlikte dünyayı anlama, öteki, başka veya yekdiğerine[1] dair kabul kapasiteleri geliştirme, sıkı dostluklar kurma becerilerini de sekteye uğratıyor görünmektedir. Bütün bu sorunlara çok daha derin düşünceler geliştirme zorunluluğu[2] en temelde ihtiyaç duyduğumuz tavır olarak belirmektedir. Aşılması gereken krizler bir tarafta, sorunları derin ele alamayışlar diğer tarafta dururken felsefeyi, felsefe tarihi olarak ele almak yerine “felsefe yapmaya” girişilen bir sürece girmiş bulunmaktayız. “Felsefe yapmak”, felsefe tarihini bilmekten başka bir şeydir. “Felsefe yapmak” söz konusu krizleri en derinde hissetmek, bu krizlere dair vicdanlarımızda sorumluluk hissetmek ve bu krizlerin aşımında aktif rol almayı gerektirmektedir.
“Ben ötekime (yekdiğerime[3]) karşı sorumluyum. Ben yekdiğerime dair “iyiyi” istiyorum. Her tek kişinin diğerine dair “iyiyi” istemesini arzuluyorum. Erdemli davranışlarda bulunmaktan zevk alıyorum.” Bu şekilde bir bilinç düzeyi, felsefeyi bilmenin ötesinde atölye ortamında “Felsefe yapmakla” mümkün olur. Şöyle ki atölye ortamında felsefe yapmakla, artık birtakım ödüllendirmelerle erdemleri öğretmek yerine öğrencilerin içlerindeki erdemleri kendilerinden itibaren keşfettirmeye yönelik bir sürece girilmiş bulunulmaktadır. Ödüllendirmelerle dışarıdan bir etkiyle erdemler öğretilmeye çalışılmıştır oysaki erdemler çocukların içlerindedir ve erdemler açığa çıkmayı beklemektedir. Yaşanılan krizlerin aşılmasında öğrencilerin kendi içlerinde saklı olanı ortaya çıkarmaları çok önemli durmaktadır. Felsefe Atölyeleri söz konusu krizlerin aşımında müzik, resim gibi sanatları yardıma çağırırken, tarih, coğrafya, matematik gibi dersler açısından da öğrencilere derin bir sorumluluk, vicdan, adalet gibi erdemlerle birlikte, hesabı verilmiş bir bakış açısı kazandırmaktadır. Hesabı verilmiş bakış açısı derken söz konusu meseleler üzerine derinlemesine düşünülmüş ve bu düşünme sonucunda neden-sonuç çıkarımında bulunulmuş olması kastedilmektedir. Eleştirel düşünme, kendi içinde hesabı verilmiş düşünme pratiklerinin neticesinde kazanılır. Her şeyin bir manası vardır. Doğada hiçbir şey boşu boşuna değildir. Âlemin bir dengesi vardır. Hz Ömer’in adaleti temsil ettiği dengede Hz Osman yumuşak huyluluğu temsil etmiştir. Ağaçların ve yıldızların, güneşin ve ayın her birinin bu dengede bir yeri vardır.
Biz kimiz? Niçin doğduk? Yaşadığımız hayatın bir manası var mı? Neden “Erdemli İnsan” olmaya çalışıyoruz?Tüm bu sorular etrafında felsefe atölyeleri düzenleyerek kendimizi bulma avına çıkacağımız bu serüven, ötekine dair empati kurmaya, ötekine dair sorumluluk hissetmeye ve ötekine dair duyarlı olmaya hizmet etmektedir. Ötekine dair sorumluluk duyma, duyarlı olma, empati kurma becerileri, dünyaya dair sorgulamalarda bulunma, argümanlar üretme, birtakım kavramsallaştırmalar yapmayı içeren düşünme becerileriyle mümkün görünmektedir. Âlemin dengesine ve bu dengedeki yerine dair merak, bunun neticesinde sorular sorma, sorulan sorulara cevaplar verme çabası ve bu cevaplara üstten bakabilme, kavramsallaştırma yapabilme bize atölye ortamında kullanılan metotları özetlemektedir.
Aristoteles doğa hiçbir şeyi boşuna yapmaz[4] derken âlemin dengesine bir göndermede bulunmuş görünmektedir. Güneş ve ayın bir hesaba göre olması, yıldızlar ve ağaçların dengeye riayet etmesi aynı düzene hizmet etmektedir. İnsanın ağaçtan ve yıldızdan farklı olarak bu düzendeki fonksiyonu nedir?[5] İnsanın âlemin dengesine hizmet etmesi nasıl olur? Bu hizmet ediş bir özgürlük alanının baltalanması mıdır yoksa bir özgürlük alanına adım atış mıdır?
Her eylem her sanat her teknik bir iyiyi arzular derken Aristoteles[6], aslında insanın yapıp ettiklerinde ulaşmaya çalıştığı ereğine vurgu yapmıştır. İnsanın dünyadaki fonksiyonunu “iyiyi, güzeli aramak” üzerinden netleştirirsek insanın âlemdeki dengesini de iyinin, güzelin peşindeki bu yolda aramak uygun olacaktır. İyi nedir? Herkes için bir tane iyi var mıdır? Ahlaki olarak doğruluğun kriteri nedir? Kişi sayısınca iyiden bahsedebilir miyiz? Benim iyi dediğimle senin iyi dediğin her zaman farklı mıdır? Benim İyilikte bulunmam, iyiliği istemem, iyiliği bilmemle seninki neden farklıdır? Aynı şekilde bu aleme içkin olan güzeli nasıl ararız? “Güzel” ile sanatın ilişkisi nedir? Güzeli aramak, alemin dengesine katkı sağlar mı? Güzel ve İyi hangi anlamda ilişkilidir?
İyinin bir bağlam içerisinde ele alınması senin iyilikten anladığınla benim iyilikten anladığımı birleştirebilir. İyi, uygun zaman, uygun mekân ve uygun şartlar gerektirir. Bütün bunları iyiliği hissederek kendi biricikliğimizi koruyarak yaparız, biriciklikten olması gerekene giden yol, o biricikliği inkâr etmek değil kabul etmekten geçer. Nedir biriciklik?
Hiçbir kişi, iyiyi istemekten, sadece istemekle kalmayıp aktif olarak iyilikte bulunmaktan ve iyiliği kapsam olarak bilmekten muaf tutulamaz. Bir bıçağı iyi yapan iyi kesmesi ise bir katilin elindeki bıçak iyi kesmesi hasebiyle daha kötü bir bıçak değildir[7]. Fakat insan söz konusu olduğunda iyi, uygun şartlarda, uygun zamanda, uygun mekânda kendi iyiliğini belirleme, ötekine dair derin düşünme, gezegenini paylaştığı komşusunun hakkına hukukuna riayet etme, ona dair kendini sorumlu hissetme ve ona dair iyiyi isteme gibi özelliklere sahiptir. Adil bir matematik, sorumlu bir tarih, vicdanlı bir coğrafya bütün bu düşünme zeminlerinden türer. Teknik olarak doğru davranmakla, matematiğin doğrusunu aramak ve ahlaki olarak doğru dürüst olmak arasında şüphesiz bir bağ vardır. Nasıl ki ebru ustasının fırçayı doğru dürüst tutması onun teknik doğruluğuna gönderme yapıyorsa, onun usanmadan tekrar tekrar denemesiyle kazandığı becerisi onun ahlaki doğruluğuna göndermede bulunur. Bu anlamda, iyiyi garanti eden sorumluluk sahibi biricik vicdanlar, bu meselenin sadece bilinmesi boyutunda kalmadan erdemli olmayı hissetmeye de yazgılıdırlar. Erdemli olmaktan haz alma veya erdemli olmayı isteme olarak koyulan erek, başkasının yerine kendini koyma kapasitesi, akıllı bir okuyucu olmak (alemi okumak, ders kitaplarını okumak), karşıdaki kişinin duygularını, arzularını, isteklerini anlama yeteneği, dünyayı bir başkasının gözüyle görme imkânı sadece insana özgü olması bakımından insanın biricikliğine vurgu yapmaktadır. Şüphesiz bütün bu kapasite, yetenek ve imkânlar kişiden kişiye farklılık göstermektedir fakat söz konusu farklılıklar kişinin biricikliğini ön plana çıkarmakta ve onu, olduğu kişi yapmaktadır. Olması gereken olarak ahlaki doğruluk, bu bireysel farklılıklar ve biricikliğe uygun olacak şekilde doğru düzgün değerlendirmede bulunma, eleştirel düşünme, tahammül kapasiteleri geliştirme ve ötekine dair iyiyi istemeyle garanti edilir.
Dipnotlar:
[1] Yekdiğeri İngilizcede “Another”, Fransızcada “Autrui”.
[2]Martha C. Nussbaum, Enseignement. Une crise planétaire de l’éducation : https://www.courrierinternational.com/article/2010/06/24/une-crise-planetaire-de-l-education 10.10.2020 tarihindeerişilmiştir.
[3] Yek-diğeri: benim diğer yarım gibi bir bakış açışı sezilmektedir bu ifadede.
[4] Aristoteles, Ruh Üzerine, Alfa Yayınları
[5]TarıqRamadan,”Le Sens de la Vie” çev. Sümeyye Sel Odabaş, https://silo.tips/download/deal-ve-gereklk-arasinda-hayatin-anlami 19.02.2021tarihindeerişilmiştir.
[6] Aristoteles, Nikhomakhos’a Etik, çev. Saffet Babür, BilgeSu Yayınları
[7]AndréComte-Sponville, PetitTraitédesGrandesVertus, PUF
İlgili Yazılar
Acının Teni: Filistin, Taş Çocukları Ve Hanzala
Gözyaşı; üzüntünün, vicdani ürpertinin yürekte damıtılıp gözlerden akıtılan damlalarla vicdanın ve samimiyetin mücessem hali ve en büyük göstergesidir. Gözyaşı; kederin ve vicdani haykırışın göz çukurlarında mahcubiyet duymadan merhamet yoksunu yeryüzü insanlarına insanın varlığını, onurunu ve izzetini haykırmasıdır.
Yeniden Başlamak Üzerine:Varoluşsal, Psikolojik ve Toplumsal Bir İnceleme
İnsan, sabit bir eksen etrafında dönen mekanik bir yapıdan çok, her adımda kendini yenileyen ve dönüşüm içinde olan dinamik bir varlıktır. Bu dinamizm, kimi zaman sarsıcı bir farkındalıkla, kimi zaman da sessizce ve derinden ilerler. Bu nedenle “yeniden başlamak”, basit bir karar olmaktan ziyade insanın hem içsel hem de toplumsal gerçekliğinde yaşadığı bir eşik durumudur. …
Beklemenin Ontolojik Derinliği
Beklemek, insan varoluşunun en temel fakat çoğu zaman en az fark edilen tecrübelerinden biridir. İnsan, yaşamı boyunca bir dizi bekleme ânının kıyısında durur: doğumu bekleyen bir anne, haber bekleyen bir âşık, kurtuluşu bekleyen bir toplum… Beklemek, görünürde zamanın akışına boyun eğmek gibi dururken, aslında insanın gelecekle, umutla ve zamanla kurduğu derin bir ilişki biçimidir.
İçtihat Etme Sorumluluğumuz
Medeniyet kurma sorumluluğu içerisinde olan insana diğer yaratılmışlardan farklı olarak
düşünme, fıkhetme, yorum yapma ve itaat etme kabiliyeti verilmiştir. Bunun için ona
yapay zekâ gibi sabit bir program yüklenmemiş, bırakılan boşlukları ihtiyaca binaen dol-
durması istenmiştir. Bu boşlukları doldurma amelinin keyfilikten korunması için de ona bir
takım kriterler verilmiş ve naslar çerçevesinde hareket etmesi ondan istenmiştir.
Büyüklerdeki Çocukluk
“Küçüğü olmayanın büyüğü olmaz!” derler. Küçük olan birçok şey büyümeye ayarlıdır. Büyümek insanın içinde hem bir özlem hem bir kaçıştır. Büyüsen bir dert büyümesen başka bir dert… Bu gelgitleri yaşayan insan, bir zaman sonra bu gelgitlerin altından kalkamayınca da davranış bozukluğuna sürükleniyor. Çünkü o, cismi ile ruhu arasında bariz bir kopukluk yaşamaya başlıyor.