Allah’ın ilk emri “Oku!” olmuştur. Peşinden gelen ayetlerde de Rabbimiz “Kalem” üzerine yemin etmiştir ki yazmak fiili bizzat şahitlik yapsın. Yazar olmak eline kalemi alıp aklından geçenleri yazmakla olmaz. Yazarlık mesleğini icra etmek isteyen kişinin ilk olarak okumayı sevmesi, okuduklarını anlaması ve okuduklarıyla kendini geliştirmesi gerekir. Okumak sadece kitaplarla da olmuyor haliyle. Çevremizdeki insanlardan tutun da güneşi, ayı, yıldızları, tabiatı, hayvanatı vs. tüm kâinatı okuyabilmektir ve ancak bu tarz okuma bizi geliştirir. İnsanın seviyesi ve kalitesi okuduklarıyla ortaya çıkar. Yazar Nehir Aydın Gökduman ile yaptığımız söyleşide; okumak ve yazmak, çocuk edebiyatı, yaş gruplarına göre kitapları, günümüz toplumunun niteliği değil de sosyal medyadaki popülaritesine göre niceliği (beğeni ve takipçi sayısı) ön planda tutmasına ilişkin serzenişleri, önerileri ve yazmanın doğuştan gelen bir yetenek ile mi yoksa eğitim ile mi olabileceğine dair düşüncelerini konuştuk.Nida Dergisi için yaptığımız bu söyleşiden dolayı yazar Nehir Aydın Gökduman’a teşekkür ediyor ve siz değerli okurlarımızın istifadesine sunuyoruz.
Öncelikle sizi ağırladığımız için mutluyuz. Sizin gibi değerli bir yazarla röportaj yapmak onur verici. Birçok kitabınız var. Ben kitaplarınızın birçoğunu okudum. Elimde şu an “Güller Ağlar Ülkemde” kitabınız var. Ağlayarak okuduğum bir kitap oldu.
Daha yarısındasınız galiba.
Evet, daha yarısındayım. Bayağı ağladım. Hatta kitabı okurken tepkiler veriyorum.
Ben de yazarken o tepkileri vere vere yazdım zaten (gülüyor).
Nasıl bir ruh haliyle yazdınız, hepsini konuşacağız inşallah. Önce biraz kendinizden bahsetmenizi istiyoruz. Sizi tanımayanlar için, Nehir Aydın Gökduman kimdir?
Yaş kemale erdikçe, bir de 28-29 yıldır bu işle, yazarlıkla uğraşıyorum. Ve tekrar tekrar söylemekten sıkılıyorum. Ama herhalde bizi bilmeyen birçok kardeşimiz var.
1969 doğumluyum. Aslen Çanakkaleliyim. Ama Çanakkale’de çok fazla kalmadım. Köyümde dedemin yanında kaldım. Anne baba ben çok küçükken boşanıyor. 5 yaşına kadar dedemin yanında kalıyorum. Sonra annem ikinci bir evlilik yapıyor. O beyefendinin işi de Bandırma’da olduğu için biz Bandırmaya yerleşiyoruz. Ortaokulu, ilkokulu orada bitirdim. Liseyi bu şehirde yani Bursa’da Sağlık Meslek Lisesinde okudum. Üniversiteyi 19 Mayıs üniversitesinde okudum. Üniversitenin son yılında başımı örttükten sonra meslek hayatım tehlikeye girdi tabiri caizse. Ondan sonra başörtüsü yasağı nedeniyle mesleği bırakmak durumunda kaldım. (28 Şubat öncesinden bahsediyorum.) Bıraktıktan sonra evlenip yuvamı kurdum. Sonra da çocukluk hayalim olan yazarlık mesleğine girmek istedim. Daha doğrusu meslek olarak değil de “yazmak” istedim.
Kaç yaşında evlendiniz?
22-23 yaşlarında evlendim. Benim yazma sürecim evlilikle beraber başladı. Çünkü liseyi üniversiteyi okuyup üstüne bir de gece nöbet tutup gündüz üniversite okuyup da birileri de başörtünüzden dolayı çalışamazsınız diyerek sizi dört duvar arasına hapsediyorsa, öyle hiperaktif bir hayattan gelen kişiler oturup öylece “tamam” diyemiyorlar. Başka başka yollar deniyorlar hayatta var olmak için. Ben galiba bunu yaptım ve 22-23 yaşından sonra evlilikle beraber yazarlığa meylettim. İlk olarak Ravza yayımlarından yayınlanan yedi tane roman yazdım. 20-30 yaşları arasında peyderpey kaleme aldım. Bunlardan bazıları: “Şimdi Dirilmek Vaktidir, Özgürlük Ateşi, Güller Ağlar Ülkemde, Harbiyeli, Prangalar Denizi…” Daha sonra Haksöz dergisinin yazısıyla başlayan, 28 Şubat hikâyeleri diyebileceğimiz başörtüsü ve o günkü özlük haklarımıza sınırlama getiren uygulamaları anlattığım “Eylülle Gelen” ve “Şubat Ayazı” adında hikâye kitaplarımın olduğu yetişkin kitaplarıyla geçti benim 20-30’lu yaşlarım. Evlendikten sonraki süreç bu şekilde başladı ve devam etti. Çocuk edebiyatı serüvenim daha sonra başladı.
Yazarlığa romanla başladınız yani?
Evet. Deli cesareti bence. (gülüyor)
Çok hızlı bir başlangıç yapmışsınız. Ben de yazmaya çalışan biriyim. Roman yazmaya cesaret edemiyorum açıkçası. Güçlü bir birikimin olması lazım. Konu buraya gelmişken soralım. Okumaya ne zaman başladınız. Kitaplara olan sevginiz ne zaman başladı?
Net hatırlamıyorum ama ilkokul yıllarında okumayı öğrendiğim zaman Türkçe kitabındaki metinleri, hikâyeleri, masalları günde on kez dönüp dolaşıp okuduğumu hatta evdekilere de okuyup onların başını şişirdiğimi biliyorum. Okumak için kitap yok. Şimdi çocuklar okumayı öğrenmeden kitapları oluyor. Aileler alıyor. Kitabın olduğu bir eve doğuyor. Bizim öyle bir imkânımız yoktu. Bizim evde Güllü Yasin, Namaz Hocası, Cep ilmihali vardı. Annemin eşi dediğim bey bir işçiydi, fabrikada çalışırdı. Vardiyalı çalışıyordu. Annem de iş buldukça çalışıp ona destek oluyordu. Bizim evde eğitimli ilkokul mezunu iki ebeveynim vardı. Ben de ilkokula başladığımda ve ilk metinleri, hikâyeleri okuduğumda büyülenmiş gibi dönüp dolaşıp tekrar okudum. Daha sonra ilkokul İkiye, üçe, dörde geldiğimde yavaş yavaş şehirdeki kütüphaneleri fark ettiğimi, gezdiğimi hatırlıyorum. İlkokulu Bandırma’da okudum. Okulumuzun kütüphanesi dışında, şehrin merkezinde de bir taş kütüphane vardı. Bilmiyorum artık kurtuluş harbinden mi kalmış, binanın dışı büyük taşlarla örülmüş, çok tarihi bir yapıydı. Kütüphane yapmışlardı orayı. Dokuz on yaşlarında oraya gidip kitap okuyup kütüphane memuruna kitap almak istediğimi söylediğimde bana vesikalık fotoğraf getir dediğini hatırlıyorum. Bir de muhtardan ikametgâh. Düşünsenize dokuz yaşında bir çocuk muhtardan ikametgâh çıkartarak vesikalık resim bulacak da abone olacak. Bana kütüphaneden kitap vermezlerdi. Kaydın yok, resmin yok diye. Okuma sevgisi sorusunu düşününce diyebilirim ki okumayı öğrenir öğrenmez, ilkokulda başlıyor. Nereden baksan 8-9 yaşlarında.
Tabiî okumaya bu kadar erken başladıysanız 20 yaşına kadar bayağı ilerletmiş olursunuz. ‘Yazmaya 20 yaşından sonra başladım’ dediniz, evlilikten sonra yani?
Evet, evlilikten sonra. Ben yazarlığım konusunda Allah’a çok şükrederim, çok hamd ederim ve bunun özel bir yetenek olduğuna hep inanırım. Bu doz olarak kiminde yüzde beştir, kiminde yüzde ellidir, kiminde yüzde yetmiştir. Ben çocukluğumdan beri bütün kalbimle bunu hissediyordum zaten. Yani bazı insanlar diyor ki ben yirmi yaşına kadar kitap okumuyordum, yirmi yaşından sonra yazarlığım gelişti. Ben bunun nasıl bir şey olduğunu gerçekten anlamıyorum. Geçen bir röportaj okudum. Çok ünlü birisi, kitapları çok satıyor. Kitapların nitelikli olduğundan çok sattığını düşünmüyorum aslında popüler olduğu için, duyulduğu için satılıyor diye düşünüyorum. Fakat diyor ki ben yirmi yaşına kadar hiç kitap bilmezdim, yirmi yaşından sonra öğrendim. Ben yazarlığın böyle bir şey olduğunu düşünmüyorum. Mesela çok ünlü bir bestecidir. Mozart, Bethoven ya da Recaizade diyelim. Yetenek olmasa öğrenme kendiliğinden olabilecek bir şey mi? Yazarlık da bunun gibi bir duygu. Ben bunu çocukken çok yoğun hissediyordum. Daha sekiz dokuz yaşındayken günlük tutuyordum. Şiirler yazıyordum.
Aklınızda mı hâlâ bu şiirler?
Aklımda var ama kağıtları kayboldu. Keşke dursaydı, evden eve taşınırken kayboldu. Okul programlarında okurum bazı şiirlerimi. Öğretmenim bana okutur okutur derdi ki; “Arkadaşınız ileride yazar olabilir, şair olabilir.” İlkokulda söylerdi öğretmen, doğrusu bu bana içten gelirdi. Dolayısıyla şu farklı olabilir tabiî herkeste bazısı çok yeteneklidir bazısı az.
Ama yetenek olmadan yazar olunabileceğine inanmıyorum. Bunun kodlarını çocukken kendimde hissettiğim için bugün böyle ifade edebiliyorum. Ama sadece yetenekle olabilecek bir iş de değil. Yetenek yüzde otuzsa geri kalan çok okumak, üzerine koymak, yazmak, antrenman yapmak, kendine güvenmek, azim, pes etmemekle ilgili. Çünkü bu, memurluk gibi bir şey değil. Atandım oldu değil. Yazar olabilmek için ne kadar çaba gösterirsen o kadar oluyorsun. Bunu azimle yapmak gerekiyor.
Yazmak için bir saatiniz, özel bir mekânınız var mı?
Yazmak hayatımın merkezinde olan bir eylem. Saatim yok, saatlerim var, günlerim var. Sabah ezanından sonra kalkarım. Bu vakitten sonra uyuduğum azdır. Bilgisayarın başına otururum.
Masam salondadır. Geniş bir salondadır. Herkesin bir odası vardır ama benim çalışma masam salonumuzun bir köşesindedir. Denize bakan güzel bir çalışma atmosferi vardır. Sessiz, sakin, çocuk girmesin, komşu gelmesin gibi yalıttığım bir ortamda hiç yazmadım. Etkilemiyor beni, orada televizyon açıkken bile ben oturur yazarım. Kendimi yalıtmak da istemedim. Bu, evin beyi için geçerli olur. Çocuk aradığında babam odasında yazı yazıyor gibi bir şey olabilir ama bir annenin odaya kapanıp saatlerce çıkmama gibi bir lüksü olacağına inanmadığım için ben çocuklarımla beraber yazıyorum.
Onların bebekliklerinden beri öğrendiğim için herhalde öyle bir odam yok ama kendime şartlarımı oluşturabildiğim sabah saatlerinin verimliliğine çok inandığım bir yazı yazma sistemim var. Bazen günde sekiz saat, bazen de on iki saat çalıştığım olur.
İlham geldiğine inanıyor musunuz?
İlham bana genelde gece gelir. Gece mesela kurarım kafamda karakterleri. Kurgu gelir onu ben not bile almam hatta üzerine bir de rüyasını görürüm. Yatmadan önce düşünüyorsunuz ya. Zihin meşgul oluyor, ondan sonra uyku öncesinde bir iki saat düşünüp kurduğumda çok mutlu oluyorum. Acaba unutur muyum diye endişe ederim ama hiç unutmam. Çünkü kalkıp yazmak da zor gelir. Sabah kalkarım rüyasını da gördüysem o pekişmiştir zaten. Eğer kafamda yazıyorsam ve geceden o ilham geldiyse oturmuşsa hani Dostoyevski demiş ya “Kitap yazdım kâğıda dökmesi kaldı” diye. O kafada yazılıyor ve onu kâğıda dökmesi ki siz ne kadar yazdıysanız cümle düzeniniz o kadar oturmuş oluyor ve siz o kadar hızlı yazıyorsunuz. Bunun özellikle son beş yılda meyvesini topladım. Uzun yıllar yazı yazmanın, doğrusunu söylemek gerekirse, yazma olgunluğuna eriştiğimde çok meyvesini topladım. Yazarken kafamda kurduysam şayet çok hızlı yol alıyorum. Ama oturmadıysa isterse allame-i cihan cümle kur dese ortada metin olmuyor maalesef. O yüzden bir şey yazacağım zaman geceleri düşünürüm. Günlerce onu kafamda olgunlaştırırım. Bir hafta, on gün, yirmi gün. Ondan sonra eğer olgunlaştıysa oluyor. Üç gün içinde yazdığım kitaplarım var. Bir haftada yazdığım kitaplarım var. Düşüncelerimin hızına parmaklarımın yetişemediği anlar olur. Ama kafada oturmadıysa onu düşün düşün… Sancılar sancılar… Kendine kızmalar, sinirlenmeler. Niye olmuyorlar, çok stresli bir dönem oluyor. Diyorsun ki ben diğer kitapları nasıl yazdım, artık yazamıyorum. Benden artık bir şey olmaz. O noktalara gelir gelir gidersin. Ama bu süreç uzun sürmez, bir zaman sonra metin kendi kendini yazar.
Peki, sizi bu süreçte en çok besleyen şey nedir? Bir değer, yazar, müzik, fikir gibi bir şey olabilir?
Müzik falan tabiî ki etkiler. Sanatsal argümanlar hepimize tesir eder. Hayatın her alanında. Özellikle de insani duygularımızı harekete geçirmede. Bazen bir ezgi dinlersin. Bir anda çok iyi bir insan olmak istersin. İnfak etmek istersin mesela yani bu durum hepimize tesir eder. Yazarken de ilham kaynakları olarak en çok etkilendiğim spesifik şeyler değil de bir müzik diyemem sadece, şu obje şu nesne diyemem ama bir manzarayla da iş olmuyor. Beni en çok etkileyen kitaplar. En çok kitap okurken geliştiğimi hissediyorum. Mesela o kitabı okuduğumda yazarla iletişime geçiyorum, ben yazsam nasıl yazardım diye düşünüyorum. Veya ‘bu kitaptan nasıl başka bir sonuç çıkabilir’ diyorum. Bu kitabın cümlelerinden yola çıkarak ben nasıl yeni bir cümle ortaya koyabilirim. Beyin bunu düşünüyor zaten. Bunu böyle konuştuğundan değil. O fikir pazarlığı kitap süresince her an oluyor. Kitap kurgularını da edebiyatları da yazarlar birbirlerinden görerek öğreniyorlar, bence bu çok önemli. Kitaplardan çok etkileniyorum. İkinci olarak gözlemlerimden çok etkileniyorum. Mesela gittiğim ülkelerden, yaşadığım insanlardan, tanıştığım insanlardan, onların anlattığı hikâyelerden onların dramlarından, gülümsemelerinden. Öyle bir zaman oluyor ki diyelim dağın başındaki bir sokak, bir ülke romanda yer alabiliyor. O oraya kodlanmış, tam yazacağım hikâyeyi ortaya çıkıyor. Mesela ben çok masraf yaptım, bazı yerlere çok gittim geldim iş sebebiyle, bazı yerlere de sadece seyahat amaçlı gittim. Diyorlardı ki ne gerek var yani artık dünya küçüldü, televizyondan da görüyorsun. Ama öyle olmuyor. Gitmen, görmen, o ortamda bulunman, bununla ilgili kafanda bazı şeylerin oturması, ruhuna sirayet etmesi gerekiyor. Onlar beni çok etkiliyor. Mesela bazen hiç ummadığım yerden öyle büyük kaynaklar geliyor ki yazarken iyi ki gitmişim diyorum. Oraya gittiğimde masraf diyorum bazen ama mesela orada bir sokağın tarihi, geçmişi üzerine bir roman ortaya çıkabiliyor. Gözümde canlandırabiliyorum yani onu ortaya koymak zor olmuyor. Ama gitmezsen, oturup Google bilgisiyle yapsan, yazmaya kalksan o sonucu elde edemiyorsun. Gittiğim ülkeler, tanıştığım insanlar, dinlediğim hikâyeler, okuduğum kitaplar, yaptığım gözlemler bana ufuk açmasıyla yazılarımda çok büyük etkenler. En çok bunlardan besleniyorum. Tabiî bir aile vardır, onların sevgileri vardır, sana sundukları çay vardır, tabak vardır, eşim çok anlayışlı bir adamdır. Çok besler kaynaklarımı, ortamımı, benim iyi yazabilmemi, seyahat edebilmemi. Alt yapıyı sağlayabilen bir aile dinamiği var. Ailede huzur olmazsa zaten iki satır yazamazsın. Onlar da çok büyük ilham kaynağı. Eşimden Allah bin kez razı olsun. O destek olmasaydı yarısını bile yazamazdım. Fakat tüm bu izlenimleri yazıya döküp ifade etme anlamında da en çok kitaplar, seyahatler, insanlar, dinlediğim hikâyeler etkili.
En çok etkilendiğiniz yazarlar?
Yazardan ziyade Mehmet Akif Ersoy’u söylemeden geçemiyorum. Onun Safahat’ını okuduktan sonra, hayat hikâyesini, karakterini. O kadar büyük bir üstad ki o zamana göre eğitimli, bilgili, kültürlü, bu yüzden adını anmadan kesinlikle geçemeyeceğim. Roman yazmış mı, bize böyle bir eseri var mı? Olmayabilir ama onun şiirleri, onun anlatımı, dürüstlüğü, düzgünlüğü, mütevazı yaşamı, onun sözünde duran, çocuk kitaplarına bile konu olmuş örnek karakteri. Asım’ın nesli diyoruz ya yani onun edebiyatımızdaki yeri benim için çok başka. Ama çocuk edebiyatıyla ilgili sayacak olursam şayet. Dünya edebiyatından çok okuyorum. Batı edebiyatından okuyorum, doğu edebiyatından okuyorum. Bir sürü isim sayabilirim buradan. Batı edebiyatında Michael Ende var edebiyatını çok beğendiğim.
“Masal Kaçkını”nı okurken notlar aldım. Bunları konuşmak isterim. Çok güzel bir hikâyeydi. Şarkılar, şiirler var kitapta. Farklı lehçe var. Çok farklı güzel bir kitaptı. Çok mutlu oldum okurken, mesajlarınız çok güzeldi. İyilik, kötülük, fedakârlık, vefa, ihanet, adalet hepsi vardı. Nasıl bir zihinle yazdınız ve ne kadar sürdü?
‘Masal Kaçkını’ çıkalı beş sene oluyor. O zaman toplumsal bir kaos var. Biliyorsunuz hepimiz sıkıntılı bir dönem yaşadık. İyiliğin, güzelliğin, paylaşmanın, direnişin önemini anlamışız. Tüm bu değerleri Masal Kaçkını’nda harmanlamak istedim. Adı da o zaman; Canı Sıkılan Dev. Masal Kaçkını’na sonradan şekil verdik, editör; ‘Böyle yapalım!’ dedi. Çocuk, dostluğun ne güzel bir şey olduğunu anlarken; ihanetin ne kadar kötü bir şey olduğunu görsün istedim. Direniş ve mücadele olmazsa eziyetin, zulmün bitmeyeceğini de anlasın yani. Sabır, tevekkül, azim, mücadele… Bunların hepsini verebilmeliyim ki böyle toplumsal sorunlarla karşılaştığında çocuk, safını, yönünü belirleyebilsin. Bütün hepsini alıp dantel gibi yedirmeye çalıştım metne.
Yazarın olmazsa olmazı nedir?
Hangi konuda?
Yazma konusunda. Mesela bir fikriniz var, o fikrinizi illaki yazıya dökmek zorunda mı hissediyorsunuz. Ya da illa yazar mısınız? Bir uçtan bir uca geçiş yapabilir mi yazar? Sınırlandırması var mı, olmalı mı?
Mutlaka her düşündüğümüzü yazmak durumunda değiliz. Biliyorsunuz, insan beyni milyonlarca nörondan oluşuyor ve sürekli düşünce halinde, uyurken bile düşündüğümüze inanıyorum ben. Aklımızın uyumadığını düşünüyorum.
Hepsini olgunlaştırıp tabiî ki yazamayız. İyi yazmanın temel şiarının kendini tekrarlamamak olduğuna inanıyorum. Hep birbirine benzeyen değil, her türlü değeri içinde barındıran ama aynı zamanda dünya edebiyatına yakın, onların standardını yakalamış metinler yazmak lazım.
O zaman size şunu da sorayım, kitaplarımızdan biraz bahsettiniz ama yaş gruplarına göre de açarsanız. Hangi kitaplarınız hangi yaşlara hitap ediyor. En azından okurlarımız da fikir edinmiş olur.
Yazarlar der ya “Benim yediden yetmişe okur kitlem var!” Benim de, anaokulundan başlayarak söyleyecek olursam, her yaştan çocuk okur için kitabım var. İlkokul ve ortaokul ağırlıklı yazıyorum ekseriyetle.
Ortaokul için yeni bir çalışma var mı?
Evet, bir roman kaleme aldım. Henüz yayım aşamasında.
Çok hassas bir teması var. Burada detaya girmeyeyim ki çıktığında sürpriz olsun. Türkiye ve Fransa ile İstanbul-Paris hattında geçen iki çocuğun hikâyesi diyelim kısaca.
Evet, şimdi gelelim ‘Güller Ağlar Ülkemde’ romanına. Neden Cezayir?
Cezayir çünkü “Güller Ağlar Ülkemde” yazıldığı dönem, açıkçası benim yazarlığa yeni adapte olduğum dönemin ilk beş senesine denk gelir. Yıl olarak da şöyle söyleyeyim, 1994-95 yıllarında kaleme aldım ve o dönem Cezayir’de bir iç savaş vardı. O dönem aslında Bosna’da da savaş vardı, ondan öncesinde Halep’te, Irak’ta hep böyle iç savaşlar vardı Ortadoğu’da. Fakat romanın yazıldığı dönemde en belirgin savaş Cezayir’deydi. Haberlerde Cezayir’de İslami Selamet partisi yüzde seksen oyla seçimleri kazandı diyor ve darbeyle seçimlerin iptali geliyor hemen ardından. Tabiî akabinde ülke bir iç savaşa sürükleniyor. Çok hazin bir hikâye. Onu anlatıyorum romanda. Çok okundu ve sevildi. Hatta kitabı üç yıl önce oturup sil baştan yeniden yazdım. Benim için özel bir çalışmadır.
Niteliğe değil niceliğe önem veriliyor maalesef.
Bakıyorum bazı çocuk kitaplarına, edebi değil, bir kurgu yok, ortada çocuğun merakını cezbedecek bir şey yok. Ama nasıl olsa satar hesabında çok insan olduğu için yayımcı da patlatıyor reklamı, böyle götürüyor insanları. Aslında bizim kitaplarımızın değeri bilinse kitaplarımızın kalitesi ortaya konulsa çok daha fazla okunacağımızı düşünüyorum. Metinlerimden yana bir endişem yok. Ama popülizmden dolayı bir endişem var ne yazık ki. Hızımızı kesiyor.
Peki, biz buna ayak uydurmalı mıyız?
Uydurmamalıyız. Uydurduğumuz için bu haldeyiz.
Acaba reklam mı arttırmak lazım? Reklamlar götürüyor bu işi.
Şöyle, tabiî ki bir yayımın reklamı yapılır. Reklamımızın olması lazım.
Ama ben şunu söylemek istiyorum. Reklamlar tabiî ki çok etkili. Yayıncılarımız yapabildikleri kadar yapıyorlar. Fakat insanlarımız reklamdan ziyade instagramdaki sosyal medya hesapları üzerinden ölçülendirme yapıyor. Bu da her zaman iyinin ön plana çıkması anlamına gelmiyor ne yazık ki. Popülerlik iyi olanın hızını keser çoğu zaman.
En çok sevdiğiniz kitabınız?
‘Güller Ağlar Ülkemde’ yetişkin kategorisinde. Çocuklar için de ‘Yerimde Olsan’ ve ‘Masal Kaçkını’ başa baş gider. Bunlardaki dram, edebiyat ve kurgu bambaşka. Yazarken ikisi de beni gönülden etkiledi. Çok severek yazdım. ‘Yerimde Olsan’ı yazarken çok röportajlar yaptım, filmler izledim. Mesela görme engelliler için yazdığımda, görme engellilerin öğretmenleri ile konuştum. Her kitabımda böyle yaptım. Sevgi evlerinde büyüyenlerle konuştum. Çok araştırma yaptım, kalbimi verdim, bir de çok özdeşim kurdum onlarla.
Peki, yazmaya yeni başlayan kişilere önerileriniz nelerdir?
Çok klişe bir cevap vereyim; çok okusunlar. Ne olur çok okusunlar, okumadan yazıyorlar çünkü. Ondan sonra geliyorlar bana diyorlar ki hocam şu yayıncıya gittik, ona gittik, buna gittik, eserimiz basılmadı. Okumadan yazan insan, okumadığı için iyi metinler görmeden yazıyor ve kendini iyi sanıyor. Ondan sonra geliyor ağlıyor. Kesinlikle okusunlar. Bir yandan yazsınlar da ama bastırma derdine düşmek için değil. Okumayla yazma paralel gelişir. Bir yandan yazsın, mesela bir kitap mı okudu, bir deneme mi yazmak istiyor, bir hikâye mi yazmak istiyor, yazsın ama bastırmak için değil. Geliştirmek için. Sonra yine okusun yine yazsın üç beş sene bir antrenman yapsın, sonra görücüye çıksın, bizde öyle bir şey olmuyor. Bizimkiler okumadan yazıyor. Bir de roman yazıyorlar direk, ondan sonra basılmayınca bizde yetenek var keşfedilmiyoruz diyorlar. Yetenek var ama beslenmeden getirmişsin. O yüzden pes etmeye çok müsait hâle geliyorlar. Okuyup yazsınlar.
Hani bir söz var; okuduklarınız yazdıklarınızın önüne geçsin diye.
Kesinlikle, beni bıraksalar, yayımcılar proje istemeseler, ben bazen üç beş sene hiç kimseye yazmadan okumak istiyorum. O zaman benden kim bilir neler çıkar? Okursam daha çok gelişeceğime inanıyorum.
Bazı aylar hiç okumadan yazdığım çok zaman oluyor. Fakat sonra işler bitiyor, biraz nefes alınca söz veriyorum hiçbir iş almayacağım diye. Hemen kitap sipariş veriyorum, okuyorum ama yazdığım masada değil. Okurken daha çok dikkatim dağılıyor, yazarken o kadar dağılmıyor. Okumalarımı başka odalarda yapıyorum. Kapatıyorum kendimi.
Ne tarz kitaplar okuyorsunuz? Çocuk kitabı yazarlarını takip ediyor musunuz?
Roman çok severim. Her çeşit okurum. Yazarına çok takılı kalmam, dünya edebiyatından okurum. Batı edebiyatından bazı yazarların sosyal medya hesaplarına bakarım. Ünlü yazarların kitaplarını takip ederim. Kumkurdu, Momo vs. Roald Dahl gibi birçok yazar sayabiliriz. Çocuk klasiklerinden Pal Sokağı Çocukları’nı çok severim. Akran zorbalığını en iyi anlatan kitaptır belki de edebiyat literatüründe. Fakat yazar ismiyle şu yazarı çok okuyorum, sürekli ondan besleniyorum gibi değil de çünkü Batı edebiyatında -Doğu’da o kadar değil- çok hızlı kitap çıkıyor. Sürekli yabancı dillere çevriliyor kitapları, bizim gibi değil. Hızlı onların işleri. Benim mesela yüz yetmişe yakın kitabım var bugün. Belki İngiltere’de çıksaydı veya ne bileyim Almanya’da çıksaydı bu kitaplar daha farklı olurdu sanırım.
Hiç çeviri yapıldı mı kitaplarınızdan? Yapıldıysa şayet hangi diller bunlar?
Kitaplarım altmışa yakın yabancı dile çevrildi. Arapça, Endonezyaca, Rusça, Almanca, İngilizce, Fransızca, İtalyanca. Afrika’da ders kitabı olarak okutulan bir tane kitabım var. Afrika sömürüldüğü için İtalyanca ve Fransızca’ya çevrildi kitaplarım.
Peygamberlerimi Çok Seviyorum ve Canım Rehberim Peygamberim kitabı ders kitabı olarak okutuluyor.
Eklemek istediğiniz bir şey varsa önerileriniz, tavsiyeleriniz, şikayetleriniz. Zaten şikâyetlerinizden kısmen bahsettiniz.
Söylediklerim şikâyet değil de serzeniş anlamında şeyler. Elhamdülillah ben okunan bir yazarım. Şuna inanıyorum; popülerler diyoruz ya mesela kitabı çıkıyor, bir bakıyorsun bir hafta sonra elli bin kişi okumuş, nasıl oluyor bu diyorsun ama ben kendim de çok iyi bildiğim dört yüz elli bin basan, okunan, kitabım var. Doğu’da, Batı’da, nereye gitsem kütüphanelerinde gördüğüm, evlerde gördüğüm veya sessiz bir kesim tarafından ya da okul camialarında okunmuyorum sadece. Söylemek istediğim şu; biz niteliği sadece takipçi kasmayla değil de değerlerimizi araştırarak, fuarlarımızla, etkinliklerimizle birazcık araştırarak bulabiliriz. Bu duyarlılığı istiyorum. Yoksa onun dışında bizi kimse bilmiyor, okumuyor gibi bir serzenişim yok. Allah hepsinden razı olsun. Çünkü küçükken hep yazar olmak gibi bir hayalim vardı. Sorduklarında; büyüdüğümde yazar olacağım, derdim ama bu kadar okunur muyum hayal edemezdim doğrusu. Allah kapıları açtı biz de ilerlemeye çalıştık. Sebep olanlardan da Allah razı olsun.
O zaman röportajımızı bitirelim, keyifli bir sohbet oldu. Teşekkür ederim.
İnsanlar bilimle etkileşmez ki. Sadece bilim insanı ve entelektüeller bilimle etkileşir. İnsanlar teknoloji ile etkileşir. Teknoloji dolayısı ile toplumu şekillendirmede etkilidir. Müslümanlar bilimle hesaplaştı, mesafe koydu ya da eleştirdi. Oysa teknolojiyi hiç sorgulamadan aldı… Sonuçta bireyci ve hazcı olduk. Bunu bize bilim yapmadı. Ama teknoloji yaptı.
Gazze’de yaşanan olayları biliyor, acı ve çaresizlik içinde seyrediyoruz. İsrail’in dünyaya yaşattığı kötülük konuşuluyor ve bu tarz zulüm, yıkım ve acı anlarında en fazla dile getirilen şey; Tanrı neden ‘suskun’ ya da bu kadar kötülüğü neden yarattı? Bu minvalde kötülük meselesini nasıl açıklayabiliriz hocam? Tabiî Kötülük ahlâki bir tanım. İyi veya kötü iki kelimeden birisi …
Kur’an’dan bizim öğrendiğimiz ise şu: İnananlar kendi üzerlerine düşen sorumluluğu bütünüyle yerine getirdikten sonra Tanrı o süreçte müminlere yardım ediyor, müdahale ediyor her anlamda… Sen kendi üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeden başına bir kötülük geldiğinde dua et Tanrıya: “Bu kötülüğü bizden kaldır.” Hayır, bu racona ters!
Meşru kavramına iki şeklide bakabiliriz. İlk olarak felsefi zeminde kavrama bakılabilir. Bir şeyi haklı görmek için gerekçeler ortaya koyma, bir şeye rıza gösterilmesi için gerekçeler ortaya koyma, nedenler gösterme. Siyaset düşüncesi açısından bakacak olursak da siyasi iktidarın ahlâki dayanak noktasıyla bağlantılı olarak sorgulanmasına karşılık gelir.
İnsanın kendi gerçekliğinin farkına varması ancak acıyla ve dolayısıyla da yaralanmakla mümkün oluyor. Yaralanmanın olduğu yerde uyanma başlıyor. Varoluşsal bir durumdur bu. Acı/yara insanın dönüp kendine bakmasının gerekçesi oluyor. Bunun yerine başka bir olgu koyamıyoruz maalesef. Klişe olacak belki ama mutlu insanın hikâyesi yoktur. Mutluluk, insanı dışsal bir illüzyonla kaplayıp kendi varlığının dışına düşürüyor. Oysa acı ve yara insanı tam da ruhunun ortasından yakalıyor ve kendi içine düşürüyor.
Nehir Aydın Gökduman İle Yazarlık Serüveni ve Çocuk Edebiyatı Üzerine
Allah’ın ilk emri “Oku!” olmuştur. Peşinden gelen ayetlerde de Rabbimiz “Kalem” üzerine yemin etmiştir ki yazmak fiili bizzat şahitlik yapsın. Yazar olmak eline kalemi alıp aklından geçenleri yazmakla olmaz. Yazarlık mesleğini icra etmek isteyen kişinin ilk olarak okumayı sevmesi, okuduklarını anlaması ve okuduklarıyla kendini geliştirmesi gerekir. Okumak sadece kitaplarla da olmuyor haliyle. Çevremizdeki insanlardan tutun da güneşi, ayı, yıldızları, tabiatı, hayvanatı vs. tüm kâinatı okuyabilmektir ve ancak bu tarz okuma bizi geliştirir. İnsanın seviyesi ve kalitesi okuduklarıyla ortaya çıkar. Yazar Nehir Aydın Gökduman ile yaptığımız söyleşide; okumak ve yazmak, çocuk edebiyatı, yaş gruplarına göre kitapları, günümüz toplumunun niteliği değil de sosyal medyadaki popülaritesine göre niceliği (beğeni ve takipçi sayısı) ön planda tutmasına ilişkin serzenişleri, önerileri ve yazmanın doğuştan gelen bir yetenek ile mi yoksa eğitim ile mi olabileceğine dair düşüncelerini konuştuk. Nida Dergisi için yaptığımız bu söyleşiden dolayı yazar Nehir Aydın Gökduman’a teşekkür ediyor ve siz değerli okurlarımızın istifadesine sunuyoruz.
Öncelikle sizi ağırladığımız için mutluyuz. Sizin gibi değerli bir yazarla röportaj yapmak onur verici. Birçok kitabınız var. Ben kitaplarınızın birçoğunu okudum. Elimde şu an “Güller Ağlar Ülkemde” kitabınız var. Ağlayarak okuduğum bir kitap oldu.
Daha yarısındasınız galiba.
Evet, daha yarısındayım. Bayağı ağladım. Hatta kitabı okurken tepkiler veriyorum.
Ben de yazarken o tepkileri vere vere yazdım zaten (gülüyor).
Nasıl bir ruh haliyle yazdınız, hepsini konuşacağız inşallah. Önce biraz kendinizden bahsetmenizi istiyoruz. Sizi tanımayanlar için, Nehir Aydın Gökduman kimdir?
Yaş kemale erdikçe, bir de 28-29 yıldır bu işle, yazarlıkla uğraşıyorum. Ve tekrar tekrar söylemekten sıkılıyorum. Ama herhalde bizi bilmeyen birçok kardeşimiz var.
1969 doğumluyum. Aslen Çanakkaleliyim. Ama Çanakkale’de çok fazla kalmadım. Köyümde dedemin yanında kaldım. Anne baba ben çok küçükken boşanıyor. 5 yaşına kadar dedemin yanında kalıyorum. Sonra annem ikinci bir evlilik yapıyor. O beyefendinin işi de Bandırma’da olduğu için biz Bandırmaya yerleşiyoruz. Ortaokulu, ilkokulu orada bitirdim. Liseyi bu şehirde yani Bursa’da Sağlık Meslek Lisesinde okudum. Üniversiteyi 19 Mayıs üniversitesinde okudum. Üniversitenin son yılında başımı örttükten sonra meslek hayatım tehlikeye girdi tabiri caizse. Ondan sonra başörtüsü yasağı nedeniyle mesleği bırakmak durumunda kaldım. (28 Şubat öncesinden bahsediyorum.) Bıraktıktan sonra evlenip yuvamı kurdum. Sonra da çocukluk hayalim olan yazarlık mesleğine girmek istedim. Daha doğrusu meslek olarak değil de “yazmak” istedim.
Kaç yaşında evlendiniz?
22-23 yaşlarında evlendim. Benim yazma sürecim evlilikle beraber başladı. Çünkü liseyi üniversiteyi okuyup üstüne bir de gece nöbet tutup gündüz üniversite okuyup da birileri de başörtünüzden dolayı çalışamazsınız diyerek sizi dört duvar arasına hapsediyorsa, öyle hiperaktif bir hayattan gelen kişiler oturup öylece “tamam” diyemiyorlar. Başka başka yollar deniyorlar hayatta var olmak için. Ben galiba bunu yaptım ve 22-23 yaşından sonra evlilikle beraber yazarlığa meylettim. İlk olarak Ravza yayımlarından yayınlanan yedi tane roman yazdım. 20-30 yaşları arasında peyderpey kaleme aldım. Bunlardan bazıları: “Şimdi Dirilmek Vaktidir, Özgürlük Ateşi, Güller Ağlar Ülkemde, Harbiyeli, Prangalar Denizi…” Daha sonra Haksöz dergisinin yazısıyla başlayan, 28 Şubat hikâyeleri diyebileceğimiz başörtüsü ve o günkü özlük haklarımıza sınırlama getiren uygulamaları anlattığım “Eylülle Gelen” ve “Şubat Ayazı” adında hikâye kitaplarımın olduğu yetişkin kitaplarıyla geçti benim 20-30’lu yaşlarım. Evlendikten sonraki süreç bu şekilde başladı ve devam etti. Çocuk edebiyatı serüvenim daha sonra başladı.
Yazarlığa romanla başladınız yani?
Evet. Deli cesareti bence. (gülüyor)
Çok hızlı bir başlangıç yapmışsınız. Ben de yazmaya çalışan biriyim. Roman yazmaya cesaret edemiyorum açıkçası. Güçlü bir birikimin olması lazım. Konu buraya gelmişken soralım. Okumaya ne zaman başladınız. Kitaplara olan sevginiz ne zaman başladı?
Net hatırlamıyorum ama ilkokul yıllarında okumayı öğrendiğim zaman Türkçe kitabındaki metinleri, hikâyeleri, masalları günde on kez dönüp dolaşıp okuduğumu hatta evdekilere de okuyup onların başını şişirdiğimi biliyorum. Okumak için kitap yok. Şimdi çocuklar okumayı öğrenmeden kitapları oluyor. Aileler alıyor. Kitabın olduğu bir eve doğuyor. Bizim öyle bir imkânımız yoktu. Bizim evde Güllü Yasin, Namaz Hocası, Cep ilmihali vardı. Annemin eşi dediğim bey bir işçiydi, fabrikada çalışırdı. Vardiyalı çalışıyordu. Annem de iş buldukça çalışıp ona destek oluyordu. Bizim evde eğitimli ilkokul mezunu iki ebeveynim vardı. Ben de ilkokula başladığımda ve ilk metinleri, hikâyeleri okuduğumda büyülenmiş gibi dönüp dolaşıp tekrar okudum. Daha sonra ilkokul İkiye, üçe, dörde geldiğimde yavaş yavaş şehirdeki kütüphaneleri fark ettiğimi, gezdiğimi hatırlıyorum. İlkokulu Bandırma’da okudum. Okulumuzun kütüphanesi dışında, şehrin merkezinde de bir taş kütüphane vardı. Bilmiyorum artık kurtuluş harbinden mi kalmış, binanın dışı büyük taşlarla örülmüş, çok tarihi bir yapıydı. Kütüphane yapmışlardı orayı. Dokuz on yaşlarında oraya gidip kitap okuyup kütüphane memuruna kitap almak istediğimi söylediğimde bana vesikalık fotoğraf getir dediğini hatırlıyorum. Bir de muhtardan ikametgâh. Düşünsenize dokuz yaşında bir çocuk muhtardan ikametgâh çıkartarak vesikalık resim bulacak da abone olacak. Bana kütüphaneden kitap vermezlerdi. Kaydın yok, resmin yok diye. Okuma sevgisi sorusunu düşününce diyebilirim ki okumayı öğrenir öğrenmez, ilkokulda başlıyor. Nereden baksan 8-9 yaşlarında.
Tabiî okumaya bu kadar erken başladıysanız 20 yaşına kadar bayağı ilerletmiş olursunuz. ‘Yazmaya 20 yaşından sonra başladım’ dediniz, evlilikten sonra yani?
Evet, evlilikten sonra. Ben yazarlığım konusunda Allah’a çok şükrederim, çok hamd ederim ve bunun özel bir yetenek olduğuna hep inanırım. Bu doz olarak kiminde yüzde beştir, kiminde yüzde ellidir, kiminde yüzde yetmiştir. Ben çocukluğumdan beri bütün kalbimle bunu hissediyordum zaten. Yani bazı insanlar diyor ki ben yirmi yaşına kadar kitap okumuyordum, yirmi yaşından sonra yazarlığım gelişti. Ben bunun nasıl bir şey olduğunu gerçekten anlamıyorum. Geçen bir röportaj okudum. Çok ünlü birisi, kitapları çok satıyor. Kitapların nitelikli olduğundan çok sattığını düşünmüyorum aslında popüler olduğu için, duyulduğu için satılıyor diye düşünüyorum. Fakat diyor ki ben yirmi yaşına kadar hiç kitap bilmezdim, yirmi yaşından sonra öğrendim. Ben yazarlığın böyle bir şey olduğunu düşünmüyorum. Mesela çok ünlü bir bestecidir. Mozart, Bethoven ya da Recaizade diyelim. Yetenek olmasa öğrenme kendiliğinden olabilecek bir şey mi? Yazarlık da bunun gibi bir duygu. Ben bunu çocukken çok yoğun hissediyordum. Daha sekiz dokuz yaşındayken günlük tutuyordum. Şiirler yazıyordum.
Aklınızda mı hâlâ bu şiirler?
Aklımda var ama kağıtları kayboldu. Keşke dursaydı, evden eve taşınırken kayboldu. Okul programlarında okurum bazı şiirlerimi. Öğretmenim bana okutur okutur derdi ki; “Arkadaşınız ileride yazar olabilir, şair olabilir.” İlkokulda söylerdi öğretmen, doğrusu bu bana içten gelirdi. Dolayısıyla şu farklı olabilir tabiî herkeste bazısı çok yeteneklidir bazısı az.
Ama yetenek olmadan yazar olunabileceğine inanmıyorum. Bunun kodlarını çocukken kendimde hissettiğim için bugün böyle ifade edebiliyorum. Ama sadece yetenekle olabilecek bir iş de değil. Yetenek yüzde otuzsa geri kalan çok okumak, üzerine koymak, yazmak, antrenman yapmak, kendine güvenmek, azim, pes etmemekle ilgili. Çünkü bu, memurluk gibi bir şey değil. Atandım oldu değil. Yazar olabilmek için ne kadar çaba gösterirsen o kadar oluyorsun. Bunu azimle yapmak gerekiyor.
Yazmak için bir saatiniz, özel bir mekânınız var mı?
Masam salondadır. Geniş bir salondadır. Herkesin bir odası vardır ama benim çalışma masam salonumuzun bir köşesindedir. Denize bakan güzel bir çalışma atmosferi vardır. Sessiz, sakin, çocuk girmesin, komşu gelmesin gibi yalıttığım bir ortamda hiç yazmadım. Etkilemiyor beni, orada televizyon açıkken bile ben oturur yazarım. Kendimi yalıtmak da istemedim. Bu, evin beyi için geçerli olur. Çocuk aradığında babam odasında yazı yazıyor gibi bir şey olabilir ama bir annenin odaya kapanıp saatlerce çıkmama gibi bir lüksü olacağına inanmadığım için ben çocuklarımla beraber yazıyorum.
Onların bebekliklerinden beri öğrendiğim için herhalde öyle bir odam yok ama kendime şartlarımı oluşturabildiğim sabah saatlerinin verimliliğine çok inandığım bir yazı yazma sistemim var. Bazen günde sekiz saat, bazen de on iki saat çalıştığım olur.
İlham geldiğine inanıyor musunuz?
İlham bana genelde gece gelir. Gece mesela kurarım kafamda karakterleri. Kurgu gelir onu ben not bile almam hatta üzerine bir de rüyasını görürüm. Yatmadan önce düşünüyorsunuz ya. Zihin meşgul oluyor, ondan sonra uyku öncesinde bir iki saat düşünüp kurduğumda çok mutlu oluyorum. Acaba unutur muyum diye endişe ederim ama hiç unutmam. Çünkü kalkıp yazmak da zor gelir. Sabah kalkarım rüyasını da gördüysem o pekişmiştir zaten. Eğer kafamda yazıyorsam ve geceden o ilham geldiyse oturmuşsa hani Dostoyevski demiş ya “Kitap yazdım kâğıda dökmesi kaldı” diye. O kafada yazılıyor ve onu kâğıda dökmesi ki siz ne kadar yazdıysanız cümle düzeniniz o kadar oturmuş oluyor ve siz o kadar hızlı yazıyorsunuz. Bunun özellikle son beş yılda meyvesini topladım. Uzun yıllar yazı yazmanın, doğrusunu söylemek gerekirse, yazma olgunluğuna eriştiğimde çok meyvesini topladım. Yazarken kafamda kurduysam şayet çok hızlı yol alıyorum. Ama oturmadıysa isterse allame-i cihan cümle kur dese ortada metin olmuyor maalesef. O yüzden bir şey yazacağım zaman geceleri düşünürüm. Günlerce onu kafamda olgunlaştırırım. Bir hafta, on gün, yirmi gün. Ondan sonra eğer olgunlaştıysa oluyor. Üç gün içinde yazdığım kitaplarım var. Bir haftada yazdığım kitaplarım var. Düşüncelerimin hızına parmaklarımın yetişemediği anlar olur. Ama kafada oturmadıysa onu düşün düşün… Sancılar sancılar… Kendine kızmalar, sinirlenmeler. Niye olmuyorlar, çok stresli bir dönem oluyor. Diyorsun ki ben diğer kitapları nasıl yazdım, artık yazamıyorum. Benden artık bir şey olmaz. O noktalara gelir gelir gidersin. Ama bu süreç uzun sürmez, bir zaman sonra metin kendi kendini yazar.
Peki, sizi bu süreçte en çok besleyen şey nedir? Bir değer, yazar, müzik, fikir gibi bir şey olabilir?
Müzik falan tabiî ki etkiler. Sanatsal argümanlar hepimize tesir eder. Hayatın her alanında. Özellikle de insani duygularımızı harekete geçirmede. Bazen bir ezgi dinlersin. Bir anda çok iyi bir insan olmak istersin. İnfak etmek istersin mesela yani bu durum hepimize tesir eder. Yazarken de ilham kaynakları olarak en çok etkilendiğim spesifik şeyler değil de bir müzik diyemem sadece, şu obje şu nesne diyemem ama bir manzarayla da iş olmuyor. Beni en çok etkileyen kitaplar. En çok kitap okurken geliştiğimi hissediyorum. Mesela o kitabı okuduğumda yazarla iletişime geçiyorum, ben yazsam nasıl yazardım diye düşünüyorum. Veya ‘bu kitaptan nasıl başka bir sonuç çıkabilir’ diyorum. Bu kitabın cümlelerinden yola çıkarak ben nasıl yeni bir cümle ortaya koyabilirim. Beyin bunu düşünüyor zaten. Bunu böyle konuştuğundan değil. O fikir pazarlığı kitap süresince her an oluyor. Kitap kurgularını da edebiyatları da yazarlar birbirlerinden görerek öğreniyorlar, bence bu çok önemli. Kitaplardan çok etkileniyorum. İkinci olarak gözlemlerimden çok etkileniyorum. Mesela gittiğim ülkelerden, yaşadığım insanlardan, tanıştığım insanlardan, onların anlattığı hikâyelerden onların dramlarından, gülümsemelerinden. Öyle bir zaman oluyor ki diyelim dağın başındaki bir sokak, bir ülke romanda yer alabiliyor. O oraya kodlanmış, tam yazacağım hikâyeyi ortaya çıkıyor. Mesela ben çok masraf yaptım, bazı yerlere çok gittim geldim iş sebebiyle, bazı yerlere de sadece seyahat amaçlı gittim. Diyorlardı ki ne gerek var yani artık dünya küçüldü, televizyondan da görüyorsun. Ama öyle olmuyor. Gitmen, görmen, o ortamda bulunman, bununla ilgili kafanda bazı şeylerin oturması, ruhuna sirayet etmesi gerekiyor. Onlar beni çok etkiliyor. Mesela bazen hiç ummadığım yerden öyle büyük kaynaklar geliyor ki yazarken iyi ki gitmişim diyorum. Oraya gittiğimde masraf diyorum bazen ama mesela orada bir sokağın tarihi, geçmişi üzerine bir roman ortaya çıkabiliyor. Gözümde canlandırabiliyorum yani onu ortaya koymak zor olmuyor. Ama gitmezsen, oturup Google bilgisiyle yapsan, yazmaya kalksan o sonucu elde edemiyorsun. Gittiğim ülkeler, tanıştığım insanlar, dinlediğim hikâyeler, okuduğum kitaplar, yaptığım gözlemler bana ufuk açmasıyla yazılarımda çok büyük etkenler. En çok bunlardan besleniyorum. Tabiî bir aile vardır, onların sevgileri vardır, sana sundukları çay vardır, tabak vardır, eşim çok anlayışlı bir adamdır. Çok besler kaynaklarımı, ortamımı, benim iyi yazabilmemi, seyahat edebilmemi. Alt yapıyı sağlayabilen bir aile dinamiği var. Ailede huzur olmazsa zaten iki satır yazamazsın. Onlar da çok büyük ilham kaynağı. Eşimden Allah bin kez razı olsun. O destek olmasaydı yarısını bile yazamazdım. Fakat tüm bu izlenimleri yazıya döküp ifade etme anlamında da en çok kitaplar, seyahatler, insanlar, dinlediğim hikâyeler etkili.
En çok etkilendiğiniz yazarlar?
Yazardan ziyade Mehmet Akif Ersoy’u söylemeden geçemiyorum. Onun Safahat’ını okuduktan sonra, hayat hikâyesini, karakterini. O kadar büyük bir üstad ki o zamana göre eğitimli, bilgili, kültürlü, bu yüzden adını anmadan kesinlikle geçemeyeceğim. Roman yazmış mı, bize böyle bir eseri var mı? Olmayabilir ama onun şiirleri, onun anlatımı, dürüstlüğü, düzgünlüğü, mütevazı yaşamı, onun sözünde duran, çocuk kitaplarına bile konu olmuş örnek karakteri. Asım’ın nesli diyoruz ya yani onun edebiyatımızdaki yeri benim için çok başka. Ama çocuk edebiyatıyla ilgili sayacak olursam şayet. Dünya edebiyatından çok okuyorum. Batı edebiyatından okuyorum, doğu edebiyatından okuyorum. Bir sürü isim sayabilirim buradan. Batı edebiyatında Michael Ende var edebiyatını çok beğendiğim.
“Masal Kaçkını”nı okurken notlar aldım. Bunları konuşmak isterim. Çok güzel bir hikâyeydi. Şarkılar, şiirler var kitapta. Farklı lehçe var. Çok farklı güzel bir kitaptı. Çok mutlu oldum okurken, mesajlarınız çok güzeldi. İyilik, kötülük, fedakârlık, vefa, ihanet, adalet hepsi vardı. Nasıl bir zihinle yazdınız ve ne kadar sürdü?
‘Masal Kaçkını’ çıkalı beş sene oluyor. O zaman toplumsal bir kaos var. Biliyorsunuz hepimiz sıkıntılı bir dönem yaşadık. İyiliğin, güzelliğin, paylaşmanın, direnişin önemini anlamışız. Tüm bu değerleri Masal Kaçkını’nda harmanlamak istedim. Adı da o zaman; Canı Sıkılan Dev. Masal Kaçkını’na sonradan şekil verdik, editör; ‘Böyle yapalım!’ dedi. Çocuk, dostluğun ne güzel bir şey olduğunu anlarken; ihanetin ne kadar kötü bir şey olduğunu görsün istedim. Direniş ve mücadele olmazsa eziyetin, zulmün bitmeyeceğini de anlasın yani. Sabır, tevekkül, azim, mücadele… Bunların hepsini verebilmeliyim ki böyle toplumsal sorunlarla karşılaştığında çocuk, safını, yönünü belirleyebilsin. Bütün hepsini alıp dantel gibi yedirmeye çalıştım metne.
Yazarın olmazsa olmazı nedir?
Hangi konuda?
Yazma konusunda. Mesela bir fikriniz var, o fikrinizi illaki yazıya dökmek zorunda mı hissediyorsunuz. Ya da illa yazar mısınız? Bir uçtan bir uca geçiş yapabilir mi yazar? Sınırlandırması var mı, olmalı mı?
Hepsini olgunlaştırıp tabiî ki yazamayız. İyi yazmanın temel şiarının kendini tekrarlamamak olduğuna inanıyorum. Hep birbirine benzeyen değil, her türlü değeri içinde barındıran ama aynı zamanda dünya edebiyatına yakın, onların standardını yakalamış metinler yazmak lazım.
O zaman size şunu da sorayım, kitaplarımızdan biraz bahsettiniz ama yaş gruplarına göre de açarsanız. Hangi kitaplarınız hangi yaşlara hitap ediyor. En azından okurlarımız da fikir edinmiş olur.
Yazarlar der ya “Benim yediden yetmişe okur kitlem var!” Benim de, anaokulundan başlayarak söyleyecek olursam, her yaştan çocuk okur için kitabım var. İlkokul ve ortaokul ağırlıklı yazıyorum ekseriyetle.
Ortaokul için yeni bir çalışma var mı?
Evet, bir roman kaleme aldım. Henüz yayım aşamasında.
Çok hassas bir teması var. Burada detaya girmeyeyim ki çıktığında sürpriz olsun. Türkiye ve Fransa ile İstanbul-Paris hattında geçen iki çocuğun hikâyesi diyelim kısaca.
Evet, şimdi gelelim ‘Güller Ağlar Ülkemde’ romanına. Neden Cezayir?
Cezayir çünkü “Güller Ağlar Ülkemde” yazıldığı dönem, açıkçası benim yazarlığa yeni adapte olduğum dönemin ilk beş senesine denk gelir. Yıl olarak da şöyle söyleyeyim, 1994-95 yıllarında kaleme aldım ve o dönem Cezayir’de bir iç savaş vardı. O dönem aslında Bosna’da da savaş vardı, ondan öncesinde Halep’te, Irak’ta hep böyle iç savaşlar vardı Ortadoğu’da. Fakat romanın yazıldığı dönemde en belirgin savaş Cezayir’deydi. Haberlerde Cezayir’de İslami Selamet partisi yüzde seksen oyla seçimleri kazandı diyor ve darbeyle seçimlerin iptali geliyor hemen ardından. Tabiî akabinde ülke bir iç savaşa sürükleniyor. Çok hazin bir hikâye. Onu anlatıyorum romanda. Çok okundu ve sevildi. Hatta kitabı üç yıl önce oturup sil baştan yeniden yazdım. Benim için özel bir çalışmadır.
Niteliğe değil niceliğe önem veriliyor maalesef.
Bakıyorum bazı çocuk kitaplarına, edebi değil, bir kurgu yok, ortada çocuğun merakını cezbedecek bir şey yok. Ama nasıl olsa satar hesabında çok insan olduğu için yayımcı da patlatıyor reklamı, böyle götürüyor insanları. Aslında bizim kitaplarımızın değeri bilinse kitaplarımızın kalitesi ortaya konulsa çok daha fazla okunacağımızı düşünüyorum. Metinlerimden yana bir endişem yok. Ama popülizmden dolayı bir endişem var ne yazık ki. Hızımızı kesiyor.
Peki, biz buna ayak uydurmalı mıyız?
Uydurmamalıyız. Uydurduğumuz için bu haldeyiz.
Acaba reklam mı arttırmak lazım? Reklamlar götürüyor bu işi.
Şöyle, tabiî ki bir yayımın reklamı yapılır. Reklamımızın olması lazım.
Ama ben şunu söylemek istiyorum. Reklamlar tabiî ki çok etkili. Yayıncılarımız yapabildikleri kadar yapıyorlar. Fakat insanlarımız reklamdan ziyade instagramdaki sosyal medya hesapları üzerinden ölçülendirme yapıyor. Bu da her zaman iyinin ön plana çıkması anlamına gelmiyor ne yazık ki. Popülerlik iyi olanın hızını keser çoğu zaman.
En çok sevdiğiniz kitabınız?
‘Güller Ağlar Ülkemde’ yetişkin kategorisinde. Çocuklar için de ‘Yerimde Olsan’ ve ‘Masal Kaçkını’ başa baş gider. Bunlardaki dram, edebiyat ve kurgu bambaşka. Yazarken ikisi de beni gönülden etkiledi. Çok severek yazdım. ‘Yerimde Olsan’ı yazarken çok röportajlar yaptım, filmler izledim. Mesela görme engelliler için yazdığımda, görme engellilerin öğretmenleri ile konuştum. Her kitabımda böyle yaptım. Sevgi evlerinde büyüyenlerle konuştum. Çok araştırma yaptım, kalbimi verdim, bir de çok özdeşim kurdum onlarla.
Peki, yazmaya yeni başlayan kişilere önerileriniz nelerdir?
Çok klişe bir cevap vereyim; çok okusunlar. Ne olur çok okusunlar, okumadan yazıyorlar çünkü. Ondan sonra geliyorlar bana diyorlar ki hocam şu yayıncıya gittik, ona gittik, buna gittik, eserimiz basılmadı. Okumadan yazan insan, okumadığı için iyi metinler görmeden yazıyor ve kendini iyi sanıyor. Ondan sonra geliyor ağlıyor. Kesinlikle okusunlar. Bir yandan yazsınlar da ama bastırma derdine düşmek için değil. Okumayla yazma paralel gelişir. Bir yandan yazsın, mesela bir kitap mı okudu, bir deneme mi yazmak istiyor, bir hikâye mi yazmak istiyor, yazsın ama bastırmak için değil. Geliştirmek için. Sonra yine okusun yine yazsın üç beş sene bir antrenman yapsın, sonra görücüye çıksın, bizde öyle bir şey olmuyor. Bizimkiler okumadan yazıyor. Bir de roman yazıyorlar direk, ondan sonra basılmayınca bizde yetenek var keşfedilmiyoruz diyorlar. Yetenek var ama beslenmeden getirmişsin. O yüzden pes etmeye çok müsait hâle geliyorlar. Okuyup yazsınlar.
Hani bir söz var; okuduklarınız yazdıklarınızın önüne geçsin diye.
Kesinlikle, beni bıraksalar, yayımcılar proje istemeseler, ben bazen üç beş sene hiç kimseye yazmadan okumak istiyorum. O zaman benden kim bilir neler çıkar? Okursam daha çok gelişeceğime inanıyorum.
Bazı aylar hiç okumadan yazdığım çok zaman oluyor. Fakat sonra işler bitiyor, biraz nefes alınca söz veriyorum hiçbir iş almayacağım diye. Hemen kitap sipariş veriyorum, okuyorum ama yazdığım masada değil. Okurken daha çok dikkatim dağılıyor, yazarken o kadar dağılmıyor. Okumalarımı başka odalarda yapıyorum. Kapatıyorum kendimi.
Ne tarz kitaplar okuyorsunuz? Çocuk kitabı yazarlarını takip ediyor musunuz?
Roman çok severim. Her çeşit okurum. Yazarına çok takılı kalmam, dünya edebiyatından okurum. Batı edebiyatından bazı yazarların sosyal medya hesaplarına bakarım. Ünlü yazarların kitaplarını takip ederim. Kumkurdu, Momo vs. Roald Dahl gibi birçok yazar sayabiliriz. Çocuk klasiklerinden Pal Sokağı Çocukları’nı çok severim. Akran zorbalığını en iyi anlatan kitaptır belki de edebiyat literatüründe. Fakat yazar ismiyle şu yazarı çok okuyorum, sürekli ondan besleniyorum gibi değil de çünkü Batı edebiyatında -Doğu’da o kadar değil- çok hızlı kitap çıkıyor. Sürekli yabancı dillere çevriliyor kitapları, bizim gibi değil. Hızlı onların işleri. Benim mesela yüz yetmişe yakın kitabım var bugün. Belki İngiltere’de çıksaydı veya ne bileyim Almanya’da çıksaydı bu kitaplar daha farklı olurdu sanırım.
Hiç çeviri yapıldı mı kitaplarınızdan? Yapıldıysa şayet hangi diller bunlar?
Peygamberlerimi Çok Seviyorum ve Canım Rehberim Peygamberim kitabı ders kitabı olarak okutuluyor.
Eklemek istediğiniz bir şey varsa önerileriniz, tavsiyeleriniz, şikayetleriniz. Zaten şikâyetlerinizden kısmen bahsettiniz.
Söylediklerim şikâyet değil de serzeniş anlamında şeyler. Elhamdülillah ben okunan bir yazarım. Şuna inanıyorum; popülerler diyoruz ya mesela kitabı çıkıyor, bir bakıyorsun bir hafta sonra elli bin kişi okumuş, nasıl oluyor bu diyorsun ama ben kendim de çok iyi bildiğim dört yüz elli bin basan, okunan, kitabım var. Doğu’da, Batı’da, nereye gitsem kütüphanelerinde gördüğüm, evlerde gördüğüm veya sessiz bir kesim tarafından ya da okul camialarında okunmuyorum sadece. Söylemek istediğim şu; biz niteliği sadece takipçi kasmayla değil de değerlerimizi araştırarak, fuarlarımızla, etkinliklerimizle birazcık araştırarak bulabiliriz. Bu duyarlılığı istiyorum. Yoksa onun dışında bizi kimse bilmiyor, okumuyor gibi bir serzenişim yok. Allah hepsinden razı olsun. Çünkü küçükken hep yazar olmak gibi bir hayalim vardı. Sorduklarında; büyüdüğümde yazar olacağım, derdim ama bu kadar okunur muyum hayal edemezdim doğrusu. Allah kapıları açtı biz de ilerlemeye çalıştık. Sebep olanlardan da Allah razı olsun.
O zaman röportajımızı bitirelim, keyifli bir sohbet oldu. Teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim bu nazik davetiniz için.
İlgili Yazılar
Enis Doko ile Bilim ve Bilimsel Kavramların Manipülasyonu Üzerine
İnsanlar bilimle etkileşmez ki. Sadece bilim insanı ve entelektüeller bilimle etkileşir. İnsanlar teknoloji ile etkileşir. Teknoloji dolayısı ile toplumu şekillendirmede etkilidir. Müslümanlar bilimle hesaplaştı, mesafe koydu ya da eleştirdi. Oysa teknolojiyi hiç sorgulamadan aldı… Sonuçta bireyci ve hazcı olduk. Bunu bize bilim yapmadı. Ama teknoloji yaptı.
Şaban Ali Düzgün ile Gazze Özelinde ‘Tanrı Suskunluğu’ ve Teodise
Gazze’de yaşanan olayları biliyor, acı ve çaresizlik içinde seyrediyoruz. İsrail’in dünyaya yaşattığı kötülük konuşuluyor ve bu tarz zulüm, yıkım ve acı anlarında en fazla dile getirilen şey; Tanrı neden ‘suskun’ ya da bu kadar kötülüğü neden yarattı? Bu minvalde kötülük meselesini nasıl açıklayabiliriz hocam? Tabiî Kötülük ahlâki bir tanım. İyi veya kötü iki kelimeden birisi …
İlhami Güler İle Gazze, Vicdan ve İnsanlık Dramı Üstüne
Kur’an’dan bizim öğrendiğimiz ise şu: İnananlar kendi üzerlerine düşen sorumluluğu bütünüyle yerine getirdikten sonra Tanrı o süreçte müminlere yardım ediyor, müdahale ediyor her anlamda… Sen kendi üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeden başına bir kötülük geldiğinde dua et Tanrıya: “Bu kötülüğü bizden kaldır.” Hayır, bu racona ters!
Prof. Dr. Derda Küçükalp ile Meşruluğun Değişim ve Dönüşümü Üzerine
Meşru kavramına iki şeklide bakabiliriz. İlk olarak felsefi zeminde kavrama bakılabilir. Bir şeyi haklı görmek için gerekçeler ortaya koyma, bir şeye rıza gösterilmesi için gerekçeler ortaya koyma, nedenler gösterme. Siyaset düşüncesi açısından bakacak olursak da siyasi iktidarın ahlâki dayanak noktasıyla bağlantılı olarak sorgulanmasına karşılık gelir.
Mustafa Köneçoğlu İle “Şiiri Yeniden Çağırmak”
İnsanın kendi gerçekliğinin farkına varması ancak acıyla ve dolayısıyla da yaralanmakla mümkün oluyor. Yaralanmanın olduğu yerde uyanma başlıyor. Varoluşsal bir durumdur bu. Acı/yara insanın dönüp kendine bakmasının gerekçesi oluyor. Bunun yerine başka bir olgu koyamıyoruz maalesef. Klişe olacak belki ama mutlu insanın hikâyesi yoktur. Mutluluk, insanı dışsal bir illüzyonla kaplayıp kendi varlığının dışına düşürüyor. Oysa acı ve yara insanı tam da ruhunun ortasından yakalıyor ve kendi içine düşürüyor.