“Can ölümle mukayyet bir oluştur ve her can ölümü tadacaktır”
Ölüme yumar o derin kederli gözlerini bir damla huzur için
Varlığa açar nemli gözlerini yeniden O’labilmek için
İçi insan dışı insan…
“Oruçlu doğar insan ölümün iftar sofrasına”
“İnsan ölümlüdür” evet ama ölen sadece insan değildir, her can sahibi varlık ölümlüdür. Peki ölüm nedir? ve özellikle insanın ölümü ne anlama gelmektedir? Bu soru aynı zamanda felsefî antropolojinin İnsan nedir temel sorusuyla doğrudan ilişkilidir. İnsanın doğası (human natüre, human being) ve insanın bireyliliği, kişi oluşu (personality) tartışmalarında arada olan varlık olarak insanın ne olduğuna-kim olduğuna dair soruyu burada açmayacağız elbette ama bu sorunun dolayımında ölüm ve insanın ölümünün ne anlama geldiğini geleneklerle ilişki kurarak yeniden düşünmek için bir hikâye kuracağız.
Ölüm gerçekliktir, ister dijital, ister fizik zaman-mekân ister rüya olarak gerçekliği görelim, boyutlar dışında ölümün gerçekliği değişmeyecektir. Yaşam ise ölüme hazırlık, Beyazıd’ın dediği gibi “oruçlu doğar her insan ölümün iftar sofrasına” doğmak ölüme hazırlanmaktır. Ölüm, hayatı engellemekle, onu sınırlamakla ve o saat geldiğinde de onu sonlandırmakla kalmaz; o öyle bir oluştur ki insanı insan kılar, bin yıllık hikâyeler, bitmeyen mahur besteler ve asırlık çınarlar yaratır; insana aşk, heyecan ve güç verir. O nedenle sonda söyleyeceğimizi hemen başta söyleyelim, ölüm olmasaydı yaşam da olmazdı; “ölmeyen, yaşamaz da.”
***
Peki, ne oldu da ölen insan olunca ölümün anlamı farklı boyutlar kazandı? Bu anlam kayması (ki anlam kayması olarak değerlendiriyoruz) hangi pratiklerle geldi ve hangi pratikleri getirdi? Diye sorduğumuzda karşımıza pek çok farklı açıklama modeli çıkmaktadır. Burada bu modellerin kesişiminde duran iki pratiği ele alacağız: Ulus devlet-biyopolitika ve mekân tasarımları.
Ulus Devlet ve Biyopolitika
Ölümün anlam kayması birkaç farklı pratiğin değişimiyle ilişkilidir. Bu değişimlerde biri ulus devlet anlayışıdır. İnsanın birey ve bedenli oluşunu yasayla belirleyen, onun yaşam kalitesinden ve bunun sürdürülebilirliğinden sorumlu olan devletin organlarınca ölüm tanımlanmaya başlandı. Başka bir ifadeyle söyler isek, yasa kutsal formundan arındırılıp biyopolitik bir kisveye bürünmeye başlamıştır. Ölüm, Tanrı’nın emri, dünya hayatının hasadı, ilahi adalet günü olarak görülürken; son 300 yıldır politika yapıcıların belirlediği medikal ölçeklerle, sayısal değerlerle, veri setleriyle, mülkiyet haklarıyla, mirasla, nüfus politikalarıyla, doğum kontrolüyle, kazanılmış haklar ve bu hakların devriyle devletin koruması altında bir yanıyla biyolojik bir yanıyla hukukî bir sürece dönüştürülmüştür. Ölüm hep yaşamın öteki yüzüydü, şimdilerde ise ölüm; hem biyolojik anlamda yaşamın karşıtı, bedenin ve canlılığın fonksiyonlarının tanımlı zamanda kullanılamamasıdır hem de hukukî ve etik anlamda bireyin hak sahibi olamamasıdır. Teknoloji devrimiyle birlikte daha keskin bir form kazanan bu yaklaşım insan tanımını da değişmeye zorlamaktadır. Dolayısıyla eğer insan olarak tanımlanacak ve tanınacaksak artık ölümlü olmak tanımın bileşenlerinden bir değildir, hatta kaçınılması gereken, dışarıda tutulan bir olguya dönüşür. İnsan ölen değil ölümü “kontrol eden”dir. Teknolojinin öznesi olan insan için ölüm ertelenen ya da yasal olarak karar verilen bir durumdur. “Kontrolsüz” ölen ya da ölümü kontrol edemeyen ise ancak “insan olmayanlardır”!? Oysa ölümü ve ölen bedene ne yapılacağını insan ilk olarak insan olmayanların kılavuzluğunda öğrenmişti…
Ölüm, Batı düşüncesinde 17. yüzyıla kadar mitolojinin ve dinin sınırlarında tanrıların karar verdiği, uyguladığı bir olgudur, bir yazgı ve teolojik bir durumdur.
Ölen bedendir ve “ruh” ölümsüzdür. Modern dönemle birlikte olgu ve olayların bilimsel temellerle, doğa yasalarıyla açıklanmasıyla bu olgu epistemolojik bir bağlama taşınmış ve değişime uğramıştır. Bu değişim ilk olarak, insan tanımlarında karşımıza çıkar. İnsan sadece bedenli ve ruhlu bir canlı değildir. İnsanı insan kılan rasyonel bir varlık, düşünen ve düşündüğü üzerine düşünebilen bir canlı olarak yasa karşısında birey ve kişi oluşudur. Ölüm bu bireyin, kişinin ve bedenli canlının ölümüdür. Bu kabul hem biyoloji hem de hukuk ve etik açısından ölüm kavrayışına etki etmiştir. Ölüm bu açıdan ilk olarak bedenin işlevlerini yerine getir(e)memesi, organların fonksiyonlarını yap(a)maması bağlamında bilimsel, tıbbî bir olgu olarak sınıflandırılmıştır. İkinci olarak, devlet tarafından belirli haklar tanınan bireyin malik olmaması, aklî meleklerini, karar verme yetisini kullanmaması bağlamında da etik-politik bir olguya dönüşmüştür. Ölümün ne olduğuna ve ne zaman olacağına dair karar “artık” tanrı thanatos otoritesinden “arındırılarak” devlettin kurmuş olduğu komite (doktorlar, hukukçular ve teologlar) tarafından meşruiyet kazanan, mekanikleştirilen biyolojik, etik, politik ve ekonomik bir “sorun” olarak görülmeye başlanmıştır. Buradaki karışıklık ölümün epistemolojik çerçevesiyle ölümün hatta ölenin doğası kavrayışlarında ortaya çıkmaktadır.
Özellikle tıp biliminde ölüm 20. yüzyıla kadar beden bütünlüğü içinde kalbin durması, EEG’nin düz bir çizgi haline gelmesi, beynin görevini yerine getirmemesi, ışığa karşı göz bebeklerinin duyarlılığını kaybetmesi, kas ve iskelet sisteminin hareket etmemesi ve kısaca “canlılığın” biyolojik köklerinden kopması olarak tanımlanmıştır. Bu tanım ölümün doğasını açıklamaktadır. 20. yüzyıldan itibaren bu tanıma ölümün epistemolojik boyutu eklenmiştir. İnsanı bütünsel olarak değil de organlarına, hormonlarına ve vücut sıvılarına indirgeyen bir yaklaşımla ölüm, organların tanımlanan sürede fonksiyonlarını kalıcı olarak yerine getir(e)memesi sonucunda ortaya çıkan epistemolojik bir olguya evrilmiştir. 21. yüzyılda ise yeni nesil teknolojilerle, destek üniteleriyle, ötenaziyle uzmanların rasyonel & bilimsel kararlarına ya da yetkisiz kişilerin (hackerların) yapılandırılmış bedenin fonksiyonlarını korsan mantığıyla “çalmasına” dönüşmüştür. Ölüm yapı-söküme tâbi tutularak ve indirgenerek yeni bir bağlamda bedenin-bilincin “fişinin çekilmesi” ya da bireyin ekonomik ve hukukî bir meta gibi “hacklenmesi” olarak yeniden konumlandırılmıştır. Bu durumda dönüp dolaşıp “ölen kim’dir?”, “insan nedir?” sorusu zihnimizi meşgul etmeye devam eder. Ölen, yaşayan beden midir yoksa bunun yanı sıra ve özellikle hukukun öznesi olan “bilinçli” birey, kişi midir?
Mekân Tasarımı
Modernleşmeyle birlikte ölümün sadece doğası, epistemolojik sınırları ve karar vericisi değişmiyor. Aynı zamanda ölüm, ticarî ve politik bir gösterge olarak mekân kuruculukta da ötelenmesi gereken, kaçınılması, dışarıda tutulması ve tedavi edilmesi zorunlu bir hastalık olarak görülmüştür. Bu dönüşümün en açık gözlemlendiği “yer” ise mezarlıklardır. Gündelik yaşam içinde “ölüyle dirinin” yan yana olduğu mezarlıklar, pazar yerleri ve evler ölümün tezekkür, tefekkür ve tahayyül edilmesinde, kişinin kendini terbiye etmesinde önemli bir rol alırken; 20. yüzyıldan itibaren çeşitli nedenlerle şehrin dışına çıkarılan mezarlıklarla ölüm ve yaşam birbirinden ayrılmıştır. Ölüm, öğüt ve terbiye eğitimi olmaktan çok bir korku, geciktirilebilecek bir hastalık ve tehdit nesnesi olarak görülmektedir.
Mezarlıklar, kabristan (vadî-i hamuşân, nekropolis), ölülerin şehri, insanın ölüm ötesine umudunun mücessem halidir. Ölünün yeryüzündeki imkânın ve iktidarının gösterildiği gibi öteye geçişin de kapısıdır. Mezarlıklar dönemin ekonomik ve estetik ufkunu yansıtmaktadır, mezar taşlarının (hece taşı olarak da bilinir) büyüklüğü, üzerindeki tezyinatı, kitabesi ölünün yaşamı ve ölümü hakkında bilgi verirken, dönemin sanatını, toplumsal koşullarını ve ilişkilerini de anlatır. Ayrıca mezarlıkların çeşitli ağaçlarla fakat özellikle selvi ağaçlarıyla ve çeşitli bitkilerle süslenmesi, ölümün ve vadî-i hamuşânın uzak, karanlık ve soğuk olarak tanımlanmasını aşarak yaşam döngüsünün bir parçası haline getirir.
Mezarlıklar sadece teolojik açıdan değil ölülerin şehrine işaret etmez aynı zamanda ekonomi-politik ve estetik açıdan da yaşayanların gündelik yaşamlarına, ilişkilerine, zaman kavrayışlarına ve mekân kuruculuğuna da işaret eder. O nedenle de şehrin bir parçasıdır. Evler, bahçeler yaşam için ne anlama geliyorsa mezarlıklar, mezar taşları da ölüm için o anlama gelmektedir: Evler ve mezarlıklar doğaya giydirilen gelinlik ve kefen gibidir, varoluşun sembolleridirler. 21. yüzyılda ise bu kefen hoşa gitmeyen, kaygı ve korku oluşturan mekânlar olarak görülüp şehrin dışına taşındığı gibi o tezyinattan da uzaklaşılmıştır. Bu durum aslında bir yönüyle ölümün; yaşamın, varoluşun bir parçası olarak değil, onu tehdit eden bir düşman olarak görülmesinin bir yansımasıdır.
Hal Tercümesi: Ölen Kim’idir?!
Ölüm; başta tıp, hukuk ve etik olmak üzere pek çok disiplinin konu edindiği, tanımladığı ve hüküm bina ettiği ölçek ve kriterlerle belirlenen bir “terimdir” ve fakat sadece bir terim değildir. Bir oluştur ölüm; tecrübedir çoklu değişkeni olan; canın tende oluşunun mütemmim cüzüdür. Can tende bir “yer”, ten de can’da bir iz arar. Ölüm, işte bu arayışla ilişkilidir. O nedenle modern bilimin biçimlendirdiği yalınkat terim olarak görülüp kabul edilemez; varoluşa dair duygu, düşünce ve eylemle ilgilidir.
Ölüm bilinçle ilişkilendirilerek ya da daha doğru bir ifadeyle bilinç içeriği olarak sunulduğunda “olduğu şey” olmaktan çıkmaktadır. Ölümün “olduğu şey” öznelerinin farklılaşan durumlarından oluşur. Ölüm her daim bir yüzüyle ayrılık bir yüzüyle vuslattır. Her iki veçhesiyle de meskûn olunan “yer”den, öz yurttan kopuşla ilgilidir. Ölümü kopuş, vuslat için bir sebep olarak aldığımızda iki durumla karşı karşıya kalırız. Bunlardan biri duyumsamadır, etik, estetik, teolojik ve dahi politik bir duyumsamadır. Zamana işaret eder ama mekânla (mezarlıklar) tecrübe edilir. İkinci olarak, bir edimdir. Can tenden ayrılmıştır. Bir kopuş, tenden özgürleşmedir. Bir varış, huzura ermedir. Bu zamanda gerçekleşen varışın tanımlı bir mekânı yoktur. Ölünün mekânı ahiret yurdu henüz yok mekândır.
Bu nedenle ölüm oluşa en uzak terim olarak düşüncede listenin en sonuna yerleştirilmiştir. Ölümün kaçınılmazlığı özellikle insanlar için soyut bir içerik olarak düşüncede perçinlenir. Ölüm, hiç kimsenin dört gözle beklemediği ama bir gün başına gelmesinden de kaçamayacağı garip, ikircikli bir yazgıdır. Birey ölümle ve daha da somut olarak kendinin öleceği bilinciyle oluşunu terbiye etmemişse ölüm patolojik bir edim olur. Cioran’ın deyimiyle hayat bizi gömülen ölülere dönüştürür. Ölüme değil sadece birey o duygu ve eylemi adlandıramaz hâlâ rasyonel sınırlar içinde zaman ve mekândaki varlığa takılı kalmıştır.
Ölüm açıklanamaz, tanımlanamaz bir tecrübedir, daha doğrusu iki farklı tecrübenin zamanda tek yönlü aktarımıdır. Ölümü birinci tekil şahıs bizzat yaşar ama konuşamaz, aktaramaz; ikinci ve üçüncü şahıslar başkasının ölümü üzerinden edindiği tecrübe ve bıraktığı izlerle kendi duygu durumlarını hikâyelendirerek ölümü dilde, dil ile yaşarlar. Bu noktada ölüm, etkisi ve sonuçta neden olduğu sosyo-ekonomik ve psişik durumlarla ilişkili açıklayamadığımız ama üzerinde konuştuğumuz bir terim, bir olgudur. Başkasının ölümünden hareketle tecrübe edilen ölüm, kişiye başladığı edimin nedenini ve niçinini hatırlatan bir öğüttür; kaygıya, unutulmuşluğa, varlığın açıklığına, malik olma arzusuna öğüttür.
Ölüm ve yaşam varoluş sarkacının iki sonsuz ucu gibidir. Bu sarkaç en az iki defa ölümle yaşamı an’da bir kılar. Yaşam ve ölüm kesişir bir anlığına, bu kesişim bir geçiştir, bir akıştır. Tıpkı seher vakti gibidir ölüm; ne gecedir ne gündüz; hem gecedir hem gündüz…
Yaşamla açılan zaman ölümle kapanır; aslında biri olmadan diğeri olamayacak kadar da birbirini içerir yaşam ve ölüm. Fakat çizgisel bir zamanda aynı anda ikisinin var olması mümkün değildir. Başka bir ifadeyle, ölüm geldiğinde yaşam artık zamansal geçmiştir, olmuş bitmiştir. Yaşam başladığında ise ölüm henüz yaşanmamış bir gelecektir. Ölüm hakkında konuşulduğunda ölüm dışarıdadır, üzerine konuşulandır. Ama ölmek, bizzat kendisidir ölümün, konuşulamayan sadece yaşanandır.
Özetlersek; “Konuşan dile kulaktan gayrı müşteri yoktur.”, ölüm her yönüyle konuşur, sessiz sessiz içe konuşan ve içte hal bulan öznel bir tecrübedir, bilmek, duymak isteyene. Ama “gül bitip gül bahçesinin mevsimi geçince artık bülbülün başından geçenleri işitmez olursun” dediği gibi hazretin ölüm de yaşamın unutuş bahçesidir. Lakin tende canın ölüm ve ötesine geçmesinin bir kılavuzu vardır: Aşk. Bu öyle bir kılavuzdur ki Yunus Emre’nin deyişiyle dünyayı bu üç heceyle aşikâr kılar. “İnsan kalbi Tanrının açık yarasıdır.” ve bu yaranın ilacı aşktır.
Müzik, sesin bestelenip icra edilen ve böylelikle üretilip tüketilen bir kültür öğesinden ziyade, üzerinde felsefi düşüncelerin kabuk bağladığı, aynı zamanda kültürel, sosyolojik, psikolojik, siyasal ve ekonomik bağlamları olan bir fenomendir.
Batı düşünce tarihinde genel olarak kötü daima öteki, karanlık, günah, iyinin dışında her ne ise odur; insanın tam da kötülükten, haksızlıktan ve acıdan uzaklaştığını düşündüğü anda en şiddetli şekilde ortaya çıkabilen kötülük, sorumluluğu biçimlendiren ve bağışlanmaya götüren bir disiplin aracıdır.
İslam hukukunun dinamik ve özgün ruhunun yeniden canlandırılmasında ise, günümüz yapay zekâ hukuku tartışmalarını incelemek, ilham verici olabilir. Bu bağlamda, medeni hukuku yakından ilgilendiren ve aynı zamanda sorumluluk gibi en temel hukuki konuları da şekillendirebilecek olan yapay zekâya kişilik verilmesiyle ilgili tartışmalara kısaca değinmek, ufuk açıcı olabilir
Modern şiddetin en belirgin özelliklerinden olan ordu, sağlık, eğitim ve medya gibi organlara müdahale yoluyla muhatapların sindirilmeye çalışılması olgusu , Doğu Türkistan için sıradan bir durum hâline gelmiştir.
Ölen Kim’dir
“Can ölümle mukayyet bir oluştur ve her can ölümü tadacaktır”
Ölüme yumar o derin kederli gözlerini bir damla huzur için
Varlığa açar nemli gözlerini yeniden O’labilmek için
İçi insan dışı insan…
“Oruçlu doğar insan ölümün iftar sofrasına”
“İnsan ölümlüdür” evet ama ölen sadece insan değildir, her can sahibi varlık ölümlüdür. Peki ölüm nedir? ve özellikle insanın ölümü ne anlama gelmektedir? Bu soru aynı zamanda felsefî antropolojinin İnsan nedir temel sorusuyla doğrudan ilişkilidir. İnsanın doğası (human natüre, human being) ve insanın bireyliliği, kişi oluşu (personality) tartışmalarında arada olan varlık olarak insanın ne olduğuna-kim olduğuna dair soruyu burada açmayacağız elbette ama bu sorunun dolayımında ölüm ve insanın ölümünün ne anlama geldiğini geleneklerle ilişki kurarak yeniden düşünmek için bir hikâye kuracağız.
Ölüm gerçekliktir, ister dijital, ister fizik zaman-mekân ister rüya olarak gerçekliği görelim, boyutlar dışında ölümün gerçekliği değişmeyecektir. Yaşam ise ölüme hazırlık, Beyazıd’ın dediği gibi “oruçlu doğar her insan ölümün iftar sofrasına” doğmak ölüme hazırlanmaktır. Ölüm, hayatı engellemekle, onu sınırlamakla ve o saat geldiğinde de onu sonlandırmakla kalmaz; o öyle bir oluştur ki insanı insan kılar, bin yıllık hikâyeler, bitmeyen mahur besteler ve asırlık çınarlar yaratır; insana aşk, heyecan ve güç verir. O nedenle sonda söyleyeceğimizi hemen başta söyleyelim, ölüm olmasaydı yaşam da olmazdı; “ölmeyen, yaşamaz da.”
***
Peki, ne oldu da ölen insan olunca ölümün anlamı farklı boyutlar kazandı? Bu anlam kayması (ki anlam kayması olarak değerlendiriyoruz) hangi pratiklerle geldi ve hangi pratikleri getirdi? Diye sorduğumuzda karşımıza pek çok farklı açıklama modeli çıkmaktadır. Burada bu modellerin kesişiminde duran iki pratiği ele alacağız: Ulus devlet-biyopolitika ve mekân tasarımları.
Ulus Devlet ve Biyopolitika
Ölümün anlam kayması birkaç farklı pratiğin değişimiyle ilişkilidir. Bu değişimlerde biri ulus devlet anlayışıdır. İnsanın birey ve bedenli oluşunu yasayla belirleyen, onun yaşam kalitesinden ve bunun sürdürülebilirliğinden sorumlu olan devletin organlarınca ölüm tanımlanmaya başlandı. Başka bir ifadeyle söyler isek, yasa kutsal formundan arındırılıp biyopolitik bir kisveye bürünmeye başlamıştır. Ölüm, Tanrı’nın emri, dünya hayatının hasadı, ilahi adalet günü olarak görülürken; son 300 yıldır politika yapıcıların belirlediği medikal ölçeklerle, sayısal değerlerle, veri setleriyle, mülkiyet haklarıyla, mirasla, nüfus politikalarıyla, doğum kontrolüyle, kazanılmış haklar ve bu hakların devriyle devletin koruması altında bir yanıyla biyolojik bir yanıyla hukukî bir sürece dönüştürülmüştür. Ölüm hep yaşamın öteki yüzüydü, şimdilerde ise ölüm; hem biyolojik anlamda yaşamın karşıtı, bedenin ve canlılığın fonksiyonlarının tanımlı zamanda kullanılamamasıdır hem de hukukî ve etik anlamda bireyin hak sahibi olamamasıdır. Teknoloji devrimiyle birlikte daha keskin bir form kazanan bu yaklaşım insan tanımını da değişmeye zorlamaktadır. Dolayısıyla eğer insan olarak tanımlanacak ve tanınacaksak artık ölümlü olmak tanımın bileşenlerinden bir değildir, hatta kaçınılması gereken, dışarıda tutulan bir olguya dönüşür. İnsan ölen değil ölümü “kontrol eden”dir. Teknolojinin öznesi olan insan için ölüm ertelenen ya da yasal olarak karar verilen bir durumdur. “Kontrolsüz” ölen ya da ölümü kontrol edemeyen ise ancak “insan olmayanlardır”!? Oysa ölümü ve ölen bedene ne yapılacağını insan ilk olarak insan olmayanların kılavuzluğunda öğrenmişti…
Ölen bedendir ve “ruh” ölümsüzdür. Modern dönemle birlikte olgu ve olayların bilimsel temellerle, doğa yasalarıyla açıklanmasıyla bu olgu epistemolojik bir bağlama taşınmış ve değişime uğramıştır. Bu değişim ilk olarak, insan tanımlarında karşımıza çıkar. İnsan sadece bedenli ve ruhlu bir canlı değildir. İnsanı insan kılan rasyonel bir varlık, düşünen ve düşündüğü üzerine düşünebilen bir canlı olarak yasa karşısında birey ve kişi oluşudur. Ölüm bu bireyin, kişinin ve bedenli canlının ölümüdür. Bu kabul hem biyoloji hem de hukuk ve etik açısından ölüm kavrayışına etki etmiştir. Ölüm bu açıdan ilk olarak bedenin işlevlerini yerine getir(e)memesi, organların fonksiyonlarını yap(a)maması bağlamında bilimsel, tıbbî bir olgu olarak sınıflandırılmıştır. İkinci olarak, devlet tarafından belirli haklar tanınan bireyin malik olmaması, aklî meleklerini, karar verme yetisini kullanmaması bağlamında da etik-politik bir olguya dönüşmüştür. Ölümün ne olduğuna ve ne zaman olacağına dair karar “artık” tanrı thanatos otoritesinden “arındırılarak” devlettin kurmuş olduğu komite (doktorlar, hukukçular ve teologlar) tarafından meşruiyet kazanan, mekanikleştirilen biyolojik, etik, politik ve ekonomik bir “sorun” olarak görülmeye başlanmıştır. Buradaki karışıklık ölümün epistemolojik çerçevesiyle ölümün hatta ölenin doğası kavrayışlarında ortaya çıkmaktadır.
Özellikle tıp biliminde ölüm 20. yüzyıla kadar beden bütünlüğü içinde kalbin durması, EEG’nin düz bir çizgi haline gelmesi, beynin görevini yerine getirmemesi, ışığa karşı göz bebeklerinin duyarlılığını kaybetmesi, kas ve iskelet sisteminin hareket etmemesi ve kısaca “canlılığın” biyolojik köklerinden kopması olarak tanımlanmıştır. Bu tanım ölümün doğasını açıklamaktadır. 20. yüzyıldan itibaren bu tanıma ölümün epistemolojik boyutu eklenmiştir. İnsanı bütünsel olarak değil de organlarına, hormonlarına ve vücut sıvılarına indirgeyen bir yaklaşımla ölüm, organların tanımlanan sürede fonksiyonlarını kalıcı olarak yerine getir(e)memesi sonucunda ortaya çıkan epistemolojik bir olguya evrilmiştir. 21. yüzyılda ise yeni nesil teknolojilerle, destek üniteleriyle, ötenaziyle uzmanların rasyonel & bilimsel kararlarına ya da yetkisiz kişilerin (hackerların) yapılandırılmış bedenin fonksiyonlarını korsan mantığıyla “çalmasına” dönüşmüştür. Ölüm yapı-söküme tâbi tutularak ve indirgenerek yeni bir bağlamda bedenin-bilincin “fişinin çekilmesi” ya da bireyin ekonomik ve hukukî bir meta gibi “hacklenmesi” olarak yeniden konumlandırılmıştır. Bu durumda dönüp dolaşıp “ölen kim’dir?”, “insan nedir?” sorusu zihnimizi meşgul etmeye devam eder. Ölen, yaşayan beden midir yoksa bunun yanı sıra ve özellikle hukukun öznesi olan “bilinçli” birey, kişi midir?
Mekân Tasarımı
Modernleşmeyle birlikte ölümün sadece doğası, epistemolojik sınırları ve karar vericisi değişmiyor. Aynı zamanda ölüm, ticarî ve politik bir gösterge olarak mekân kuruculukta da ötelenmesi gereken, kaçınılması, dışarıda tutulması ve tedavi edilmesi zorunlu bir hastalık olarak görülmüştür. Bu dönüşümün en açık gözlemlendiği “yer” ise mezarlıklardır. Gündelik yaşam içinde “ölüyle dirinin” yan yana olduğu mezarlıklar, pazar yerleri ve evler ölümün tezekkür, tefekkür ve tahayyül edilmesinde, kişinin kendini terbiye etmesinde önemli bir rol alırken; 20. yüzyıldan itibaren çeşitli nedenlerle şehrin dışına çıkarılan mezarlıklarla ölüm ve yaşam birbirinden ayrılmıştır. Ölüm, öğüt ve terbiye eğitimi olmaktan çok bir korku, geciktirilebilecek bir hastalık ve tehdit nesnesi olarak görülmektedir.
Mezarlıklar, kabristan (vadî-i hamuşân, nekropolis), ölülerin şehri, insanın ölüm ötesine umudunun mücessem halidir. Ölünün yeryüzündeki imkânın ve iktidarının gösterildiği gibi öteye geçişin de kapısıdır. Mezarlıklar dönemin ekonomik ve estetik ufkunu yansıtmaktadır, mezar taşlarının (hece taşı olarak da bilinir) büyüklüğü, üzerindeki tezyinatı, kitabesi ölünün yaşamı ve ölümü hakkında bilgi verirken, dönemin sanatını, toplumsal koşullarını ve ilişkilerini de anlatır. Ayrıca mezarlıkların çeşitli ağaçlarla fakat özellikle selvi ağaçlarıyla ve çeşitli bitkilerle süslenmesi, ölümün ve vadî-i hamuşânın uzak, karanlık ve soğuk olarak tanımlanmasını aşarak yaşam döngüsünün bir parçası haline getirir.
Mezarlıklar sadece teolojik açıdan değil ölülerin şehrine işaret etmez aynı zamanda ekonomi-politik ve estetik açıdan da yaşayanların gündelik yaşamlarına, ilişkilerine, zaman kavrayışlarına ve mekân kuruculuğuna da işaret eder. O nedenle de şehrin bir parçasıdır. Evler, bahçeler yaşam için ne anlama geliyorsa mezarlıklar, mezar taşları da ölüm için o anlama gelmektedir: Evler ve mezarlıklar doğaya giydirilen gelinlik ve kefen gibidir, varoluşun sembolleridirler. 21. yüzyılda ise bu kefen hoşa gitmeyen, kaygı ve korku oluşturan mekânlar olarak görülüp şehrin dışına taşındığı gibi o tezyinattan da uzaklaşılmıştır. Bu durum aslında bir yönüyle ölümün; yaşamın, varoluşun bir parçası olarak değil, onu tehdit eden bir düşman olarak görülmesinin bir yansımasıdır.
Hal Tercümesi: Ölen Kim’idir?!
Ölüm; başta tıp, hukuk ve etik olmak üzere pek çok disiplinin konu edindiği, tanımladığı ve hüküm bina ettiği ölçek ve kriterlerle belirlenen bir “terimdir” ve fakat sadece bir terim değildir. Bir oluştur ölüm; tecrübedir çoklu değişkeni olan; canın tende oluşunun mütemmim cüzüdür. Can tende bir “yer”, ten de can’da bir iz arar. Ölüm, işte bu arayışla ilişkilidir. O nedenle modern bilimin biçimlendirdiği yalınkat terim olarak görülüp kabul edilemez; varoluşa dair duygu, düşünce ve eylemle ilgilidir.
Ölüm bilinçle ilişkilendirilerek ya da daha doğru bir ifadeyle bilinç içeriği olarak sunulduğunda “olduğu şey” olmaktan çıkmaktadır. Ölümün “olduğu şey” öznelerinin farklılaşan durumlarından oluşur. Ölüm her daim bir yüzüyle ayrılık bir yüzüyle vuslattır. Her iki veçhesiyle de meskûn olunan “yer”den, öz yurttan kopuşla ilgilidir. Ölümü kopuş, vuslat için bir sebep olarak aldığımızda iki durumla karşı karşıya kalırız. Bunlardan biri duyumsamadır, etik, estetik, teolojik ve dahi politik bir duyumsamadır. Zamana işaret eder ama mekânla (mezarlıklar) tecrübe edilir. İkinci olarak, bir edimdir. Can tenden ayrılmıştır. Bir kopuş, tenden özgürleşmedir. Bir varış, huzura ermedir. Bu zamanda gerçekleşen varışın tanımlı bir mekânı yoktur. Ölünün mekânı ahiret yurdu henüz yok mekândır.
Bu nedenle ölüm oluşa en uzak terim olarak düşüncede listenin en sonuna yerleştirilmiştir. Ölümün kaçınılmazlığı özellikle insanlar için soyut bir içerik olarak düşüncede perçinlenir. Ölüm, hiç kimsenin dört gözle beklemediği ama bir gün başına gelmesinden de kaçamayacağı garip, ikircikli bir yazgıdır. Birey ölümle ve daha da somut olarak kendinin öleceği bilinciyle oluşunu terbiye etmemişse ölüm patolojik bir edim olur. Cioran’ın deyimiyle hayat bizi gömülen ölülere dönüştürür. Ölüme değil sadece birey o duygu ve eylemi adlandıramaz hâlâ rasyonel sınırlar içinde zaman ve mekândaki varlığa takılı kalmıştır.
Ölüm açıklanamaz, tanımlanamaz bir tecrübedir, daha doğrusu iki farklı tecrübenin zamanda tek yönlü aktarımıdır. Ölümü birinci tekil şahıs bizzat yaşar ama konuşamaz, aktaramaz; ikinci ve üçüncü şahıslar başkasının ölümü üzerinden edindiği tecrübe ve bıraktığı izlerle kendi duygu durumlarını hikâyelendirerek ölümü dilde, dil ile yaşarlar. Bu noktada ölüm, etkisi ve sonuçta neden olduğu sosyo-ekonomik ve psişik durumlarla ilişkili açıklayamadığımız ama üzerinde konuştuğumuz bir terim, bir olgudur. Başkasının ölümünden hareketle tecrübe edilen ölüm, kişiye başladığı edimin nedenini ve niçinini hatırlatan bir öğüttür; kaygıya, unutulmuşluğa, varlığın açıklığına, malik olma arzusuna öğüttür.
Yaşamla açılan zaman ölümle kapanır; aslında biri olmadan diğeri olamayacak kadar da birbirini içerir yaşam ve ölüm. Fakat çizgisel bir zamanda aynı anda ikisinin var olması mümkün değildir. Başka bir ifadeyle, ölüm geldiğinde yaşam artık zamansal geçmiştir, olmuş bitmiştir. Yaşam başladığında ise ölüm henüz yaşanmamış bir gelecektir. Ölüm hakkında konuşulduğunda ölüm dışarıdadır, üzerine konuşulandır. Ama ölmek, bizzat kendisidir ölümün, konuşulamayan sadece yaşanandır.
Özetlersek; “Konuşan dile kulaktan gayrı müşteri yoktur.”, ölüm her yönüyle konuşur, sessiz sessiz içe konuşan ve içte hal bulan öznel bir tecrübedir, bilmek, duymak isteyene. Ama “gül bitip gül bahçesinin mevsimi geçince artık bülbülün başından geçenleri işitmez olursun” dediği gibi hazretin ölüm de yaşamın unutuş bahçesidir. Lakin tende canın ölüm ve ötesine geçmesinin bir kılavuzu vardır: Aşk. Bu öyle bir kılavuzdur ki Yunus Emre’nin deyişiyle dünyayı bu üç heceyle aşikâr kılar. “İnsan kalbi Tanrının açık yarasıdır.” ve bu yaranın ilacı aşktır.
Aşk ile…
İlgili Yazılar
Müzik Üzerine Değiniler
Müzik, sesin bestelenip icra edilen ve böylelikle üretilip tüketilen bir kültür öğesinden ziyade, üzerinde felsefi düşüncelerin kabuk bağladığı, aynı zamanda kültürel, sosyolojik, psikolojik, siyasal ve ekonomik bağlamları olan bir fenomendir.
Bu Dünyada Yeteri Kadar Acı Yok Mu?
Batı düşünce tarihinde genel olarak kötü daima öteki, karanlık, günah, iyinin dışında her ne ise odur; insanın tam da kötülükten, haksızlıktan ve acıdan uzaklaştığını düşündüğü anda en şiddetli şekilde ortaya çıkabilen kötülük, sorumluluğu biçimlendiren ve bağışlanmaya götüren bir disiplin aracıdır.
Yapay Zekâ Çağında Fıkıh: Modern Tartışmaları Kadim Lensle Okumak
İslam hukukunun dinamik ve özgün ruhunun yeniden canlandırılmasında ise, günümüz yapay zekâ hukuku tartışmalarını incelemek, ilham verici olabilir. Bu bağlamda, medeni hukuku yakından ilgilendiren ve aynı zamanda sorumluluk gibi en temel hukuki konuları da şekillendirebilecek olan yapay zekâya kişilik verilmesiyle ilgili tartışmalara kısaca değinmek, ufuk açıcı olabilir
Gazze’den Doğu Türkistan’a: Şiddet ve Acının Görünmezliği
Modern şiddetin en belirgin özelliklerinden olan ordu, sağlık, eğitim ve medya gibi organlara müdahale yoluyla muhatapların sindirilmeye çalışılması olgusu , Doğu Türkistan için sıradan bir durum hâline gelmiştir.