Hayat sahnesinde çoğalan sesler ölüm perdesiyle bir anda kesiliverir. Perde perde çoğalan sesimizi bastırır ölüm. Ölümün dilinden herkes anlar. Bilen bilmeyen herkese konuşur ölüm. Fakat biz ölüm hakkında ne konuşacağımızı bilemeyiz. Hayatımız boyunca ölümü dinleriz.
Ölülerle mi konuşuyorsun diye soran sahabeye; -ölüm- demişti peygamberimiz! ‘Ölümden daha büyük bir nasihatçi yoktur.’
Ölüm sayfası kopmuş hayatlar vardır bir de. Ölümün sesinin işitilmediği, ateş denince akla hayale yanmanın geldiği hayatlar. Ölüm sayfası kopmuş bu hayatlar kaybedilir, yaşamlar yitirilir. Genç ölümler çoğalır. Ölüme meydan okunur. Ölümü yenen kişiler için ‘ölüm gelir ölüm duygusuna karşı saygısız.’
Ölümü unutan insanlar, göremezler, duyamazlar. Yarını yaşayamazlar. Tüm hazlar, başarılar, kazançlar şimdi ve hemen olmalıdır onlar için. Bu nedenle ölüm hep talihsizlik olarak gelir. Beklenmedik bir ölümdür onlarınki.
Oysa “hepimiz ölecek yaştayız.”
Ateş denince ısınmayı, pişmeyi hatırlayanlar vardır bir de. Ölüm onlar için hayatlarının ümididir. Onlar –bize ne başkasının ölümünden- demezler. Nasıl bir ölümü ümit ediyorsun diye sorarlar birbirlerine. Ölümü unutanlar ise ‘Ölünce ne olacaksın?’ diye tartışırlar. Çünkü onlar için ölüm hayatı kaybetmektir. Ahireti çağrıştırmayan kayıp bir ölümdür…
Oysa inanan insan bilir ki ölüm kaybettirmez. Ahiret tüm kayıpların bulunduğu, unutulanların hatırlandığı, zerre kadar iyiliğin tartıldığı, dünyadaki her kayba karşı kazancın dirildiği bir sonsuzluktur. Bu nedenle ölümü aklımızda tuttuğumuz kadar yaşarız.
Ölümü aklımızdan çıkararak büyüttüğümüz dünya oyunu ise tüm gücü fani olan izleyiciye verir.
Yaptıklarımız beğenilir, söylediklerimiz alkışlanır, eleştirilere karşı değişiriz. Hal ve tavırlarımızın izlendiği hayat sahnesi, bizi öteki insanların gözünde değer kazanmamız gerektiğine inandırmaya ve buna göre eylemler sergilemeye ikna eder.
Görünmeye çalışırız sürekli. Körelen yaşam enerjimizi gündem ederiz. Daha genç, sağlıklı olmak için sarf ettiğimiz tüm çaba ile kaskatı kesiliriz. Fani dünyanın yükü olur mutluluk.
Akılları büyüten, kökene ve yaşama anlamını veren ölümün nimetinden mahrum kaldığımız için mutlu olmak istesek de bir türlü mutlu olamayız.
Çektiğimiz acı bizi geliştirmez. Tattığımız mutluluk teselli etmez. Hep en son sayfası yırtılmış bir hikâye gibi yaşanır ölümü dışlayan hayatlar. Kayıplar, zararlar, eksiklikler ve yarım kalışlar doğar her gün ölümü unutarak.
Oysa ölüm bilgisi alt eder içimizdeki hırs canavarını.
Ölüm duygusu kalbimizdeki haklılık savaşlarını bitirir, yüreğimizin kuraklığında ‘ve suları da gezer ölüm.’
Ve ölüm korkusu ‘bir kurtuluş çizgisi bir sarınmak zihinlerde.’
Filmler algılarımızı yeniden kavramaya ve bilme ilişkilerine açan değişik coğrafyalara götürür ve dünyayı kavramaya yönelik bakışımızı çoğaltabilme potansiyeline sahiptir (Süalp, 2014) . Filmler hem bir başka bilme alanı açar, hem de bir toplumu bir başka topluma açmanın/tanıştırmanın yollarını gösterir.
Yüzündeki öfkeyi kim görmüş başka bir yüzde?
Başka yüzlerin öfkesi, anlata anlata bitirilemeyecek borçlar çıkarır.
Küsmüş suratlar dökülür insanların öfkelerinden.
Haklı ile haksız birbirine girer.
Alacaklı çıkarır bizim alışık olduğumuz öfkeler.
Hiçbir yüzde göremediğimiz bu öfke hâlbuki,
Kaşını malayani görünceye çatan pirifânininki sanki.
Temiz yüzlü, pak.
Tuz basılan yaralara tel tel akan tere tezeneye türküye
Uykular ısmarlanmış dalgalar vururken
‘ey cehennem böyle bir kurban gerekmiş sana’
bu ağıtların gitmeyle derdin ne?
bu azgın sulardan süzülerek gelen
Sallanıp duruyor altımda deniz
Ellerindeki telefonlarla gezdikleri dünyalardan haberdar değiliz. Birden, bize benzemeyen, bizimle ilgisi olmayan bir dünyada yaşayan bir gençle karşılaşabiliyoruz. Çareler aramaya başlıyoruz. Birilerini, yetkin birilerini bulup çocuğumuzla ilgilensin, o saçma fikir ve davranışlarından vazgeçsin istiyoruz. Biz bu durumu fark ettiğimizde ise, çoktan iş işten geçmiş oluyor.
Ölüm Konuşur
Ölüm gelemiyor tıkalı kapılar
Cahit Zarifoğlu
Hayat sahnesinde çoğalan sesler ölüm perdesiyle bir anda kesiliverir. Perde perde çoğalan sesimizi bastırır ölüm. Ölümün dilinden herkes anlar. Bilen bilmeyen herkese konuşur ölüm. Fakat biz ölüm hakkında ne konuşacağımızı bilemeyiz. Hayatımız boyunca ölümü dinleriz.
Ölülerle mi konuşuyorsun diye soran sahabeye; -ölüm- demişti peygamberimiz! ‘Ölümden daha büyük bir nasihatçi yoktur.’
Ölüm sayfası kopmuş hayatlar vardır bir de. Ölümün sesinin işitilmediği, ateş denince akla hayale yanmanın geldiği hayatlar. Ölüm sayfası kopmuş bu hayatlar kaybedilir, yaşamlar yitirilir. Genç ölümler çoğalır. Ölüme meydan okunur. Ölümü yenen kişiler için ‘ölüm gelir ölüm duygusuna karşı saygısız.’
Ölümü unutan insanlar, göremezler, duyamazlar. Yarını yaşayamazlar. Tüm hazlar, başarılar, kazançlar şimdi ve hemen olmalıdır onlar için. Bu nedenle ölüm hep talihsizlik olarak gelir. Beklenmedik bir ölümdür onlarınki.
Oysa “hepimiz ölecek yaştayız.”
Ateş denince ısınmayı, pişmeyi hatırlayanlar vardır bir de. Ölüm onlar için hayatlarının ümididir. Onlar –bize ne başkasının ölümünden- demezler. Nasıl bir ölümü ümit ediyorsun diye sorarlar birbirlerine. Ölümü unutanlar ise ‘Ölünce ne olacaksın?’ diye tartışırlar. Çünkü onlar için ölüm hayatı kaybetmektir. Ahireti çağrıştırmayan kayıp bir ölümdür…
Oysa inanan insan bilir ki ölüm kaybettirmez. Ahiret tüm kayıpların bulunduğu, unutulanların hatırlandığı, zerre kadar iyiliğin tartıldığı, dünyadaki her kayba karşı kazancın dirildiği bir sonsuzluktur. Bu nedenle ölümü aklımızda tuttuğumuz kadar yaşarız.
Ölümü aklımızdan çıkararak büyüttüğümüz dünya oyunu ise tüm gücü fani olan izleyiciye verir.
Yaptıklarımız beğenilir, söylediklerimiz alkışlanır, eleştirilere karşı değişiriz. Hal ve tavırlarımızın izlendiği hayat sahnesi, bizi öteki insanların gözünde değer kazanmamız gerektiğine inandırmaya ve buna göre eylemler sergilemeye ikna eder.
Akılları büyüten, kökene ve yaşama anlamını veren ölümün nimetinden mahrum kaldığımız için mutlu olmak istesek de bir türlü mutlu olamayız.
Çektiğimiz acı bizi geliştirmez. Tattığımız mutluluk teselli etmez. Hep en son sayfası yırtılmış bir hikâye gibi yaşanır ölümü dışlayan hayatlar. Kayıplar, zararlar, eksiklikler ve yarım kalışlar doğar her gün ölümü unutarak.
Oysa ölüm bilgisi alt eder içimizdeki hırs canavarını.
Ölüm duygusu kalbimizdeki haklılık savaşlarını bitirir, yüreğimizin kuraklığında ‘ve suları da gezer ölüm.’
Ve ölüm korkusu ‘bir kurtuluş çizgisi bir sarınmak zihinlerde.’
İlgili Yazılar
Kısa Filmlerde Eğitimin Katmanlı Boyutlarına Bakmak
Filmler algılarımızı yeniden kavramaya ve bilme ilişkilerine açan değişik coğrafyalara götürür ve dünyayı kavramaya yönelik bakışımızı çoğaltabilme potansiyeline sahiptir (Süalp, 2014) . Filmler hem bir başka bilme alanı açar, hem de bir toplumu bir başka topluma açmanın/tanıştırmanın yollarını gösterir.
Sinvar’ın Âsası
Yüzündeki öfkeyi kim görmüş başka bir yüzde?
Başka yüzlerin öfkesi, anlata anlata bitirilemeyecek borçlar çıkarır.
Küsmüş suratlar dökülür insanların öfkelerinden.
Haklı ile haksız birbirine girer.
Alacaklı çıkarır bizim alışık olduğumuz öfkeler.
Hiçbir yüzde göremediğimiz bu öfke hâlbuki,
Kaşını malayani görünceye çatan pirifânininki sanki.
Temiz yüzlü, pak.
Yaşı zindanlara sığmayan bir öfke.
Tuz Basılan
Tuz basılan yaralara tel tel akan tere tezeneye türküye
Uykular ısmarlanmış dalgalar vururken
‘ey cehennem böyle bir kurban gerekmiş sana’
bu ağıtların gitmeyle derdin ne?
bu azgın sulardan süzülerek gelen
Sallanıp duruyor altımda deniz
Çocuklarımız Bizim mi?
Ellerindeki telefonlarla gezdikleri dünyalardan haberdar değiliz. Birden, bize benzemeyen, bizimle ilgisi olmayan bir dünyada yaşayan bir gençle karşılaşabiliyoruz. Çareler aramaya başlıyoruz. Birilerini, yetkin birilerini bulup çocuğumuzla ilgilensin, o saçma fikir ve davranışlarından vazgeçsin istiyoruz. Biz bu durumu fark ettiğimizde ise, çoktan iş işten geçmiş oluyor.