İnsan ne için yaşar? Ölmek için mi? Ölmeyecek gibi yaşayanların ölmeyecek gibi ettikleri dualar hazır olunamayana dair bir refleks midir? İnsan niçin unutur? Merkezinde yer aldığını düşündüğü dünya hayatı, her zaman öyle olmadığı hâlde hangi kritere göre ‘tatlı’ gelir? Ölüme dair söylenecekler bizi ölümsüzlüğe dair söyleneceklere neden götürür?
Neye ne kadar değer vereceğini kestiremeyen insan bir türlü hazır olamaz hayata. Kolay kolay ölemez bu yüzden, ölse de bir türlü ölemez; ölmemiş olmayı temenni eder, ölümsüz olmasa da ölümsüz kalmayı… İnsanı, var olmaya yüklediği anlamla beraber düşündüğümüzde ölümsüz olma arzusunun önünde maske görevini üstlenen ‘unutulma’ psikolojisi ‘hayat’a dair parçalanmışlığının en büyük göstergesidir. Kendisinin faydasız bir şeymiş gibi fırlatıp atılmasının önüne engel olan ‘hesap verme’nin inkarıyla paralel ilerleyen arayışlar, her ne kadar ön plana çıkmasa da aslında “gök kubbeye ölümsüz seda” salma özlemi gibi mânidir serüvenleri de içinde barındırır. Bunu çok derinlerde görmek de mümkün pek çok aşinalıkta da. Mezarlıkların yüklendiği anlama bağlı olarak tarihsel süreçleri ve izleri göz önüne alındığında insanın ‘var olmaya devam etme’ özlemi gözler önüne serilir. Bu sergide ölünün arkasından hayatta kalanların kaldıkları hayatın ne kadarının bu ‘var olmakla’ özdeşleştiği tartışma konusu edilebilecekken, sonsuz yaşam özlemi, insanın en derin ve en güçlü arzularından biri olan yaşama isteğinin bir yansıması olarak bıraktığı eserlerin niteliğini, bırakıldıkları yerle bütünleştirerek silik ve sinik seviyelere taşır. Heykellerin ve anıtların ters bir algıyla yüklendiği aynı anlam, anma programları ve benzerlerinin içine işlenmiş hâlde sergilenen sanal mecraların akışkanlığını da benzer şekilde düzenler. Sosyal medya hesaplarının ölmeden önce atanacak varislerce kullanıma açık bırakılması, bir taraftan sosyal ilişkisi sanallık içinde kalmış ve uzun süredir görüşülmeyen insanların aslında ölmüş oldukları gerçeğinin üzerini rahatlıkla örterken diğer taraftan sanal varlığın sürekliliğinin kanıksanmasına aracılık eder.
Ölümden kaçmaya gücü olmayan insanın ölüm sonrası için geliştirdiği senaryoların ardı arkası kesilmiyor aslında. Birinin istemiş olduğu sürekli yaşam, başka ve farklı bir zihinde belirli aralıklarla tekrar tekrar dünyaya gelmek olarak tezahür edebiliyor.
Diğer taraftan mumyalanarak eşyalarla gömülmek ya da dondurulan insan bedenlerinin vakti zamanında canlandırılmasını beklemek gibi farklı fiziksel uğraşlar da sergileniyor. İnsanlığın tarihsel süreçte umduğu ve aslında ‘ne bulduğu’ndan hiçbirimizin haberdar olmadığı arayışlar, sonunda, ölümsüz olma hazırlığının, sahip olunan güce göre farklılaştığı zamanlara evrildi ve icat edilerek pazarlandığı imkânlara dönüştü. İnsan, elinde kullandığı hızlı teknoloji ile ölümün hızına da yetişebilme ve onu alt edebilme umuduna kapıldı. Ölümden sonra devam eden hayatın varlığını ispat etme, yönünü, ölümsüzlük için teknolojinin ikame ediciliğine ve alt edilebilecek bir ölüm algısına döndürmüş durumda. Bu durum ‘benden sonra ne olacak’ kaygısının yerleştiği zihinlerde ortaya çıkan arayışlardan ve çözümlerden biraz daha farklı bir mecrayı işaret etmekte. İnsan olmanın ya da insanca hayat yaşamanın iyileştirilmesine dönük yüzüyle yeni bir ideoloji olarak yansıtılsa da evrimleştiği zihin yapısının bilinirliği bizi insanın “anılmaya değer” kılındığı zamanlardan; ‘şirketleşmiş’ oldukları günümüze; aslında hiçbir ideolojinin ret edemediği ölümün, kabullenilmemesine ve ölüm sonrasına dair ümidin ve ümitsizliğin, inkarın ve imanın yeniden şekillendirilmesine götürmekte. Bu, artık sadece Batı referanslı zihin yapılarının inşa ettiği kurumsallıkta değil, aynı zamanda savunmacı ama kabul/ret arasında inandığı(!) gerçeğe izah getiremeyen bireyselliklerde de görünen bir ikilem kuşanarak kendine hayat buluyor.
Papa Sekizinci Innocentius’un “yaşlı ve yorgun vücuduna gençlik katması için üç genç erkeğin kanını vücuduna naklettirdikten”[1] sonra öldüğü söylenir. Bu olayın üzerinden beş yüz yıllık bir zaman geçmiş olmasına rağmen yaratılanlar içinde öleceğini bilen, kimi zaman kendi isteği/iradesi ile ölüme giden ama istemediği hâlde de ölmek zorunda olan insanın, ölüme karşı arayışının/savaşının seyrindeki inişler ve çıkışlar hiç değişmemiş görünmektedir. A. Carrel’ın 1912 yılında Rockefeller Enstitüsünde geliştirdiğini iddia ettiği, üzerinde polemikler oluşan, dünya basınında “ölüm belki de kaçınılmaz değildir…” başlıklarıyla haber olan ve ölümünden iki yıl sonra yardımcısı tarafından çöpe atılan “ölümsüz tavuk kalbi” de, Ziyolkovski’nin ölümsüzlüğe ulaşmak için gezegenler arası uzay yolculuğunu savunması da bu seyirden bağımsız değil. Günümüzdeyse Alphabet inc.’in (bilinen adıyla Google’ın üst şirketi) bünyesinde yer alan Calico isimli uzun yaşam ve biyo-teknoloji iştirakini Altos Labs[2] isimli yaşlanma karşıtı diğer şirketlerin kurulması izledi. Hücrelerin gençleştirilmesine dönük çalışmalara paralel olarak implante edilebilir beyin-makine arayüzleri geliştirmek üzere Neuralink Corp.[3] gibi nöroteknoloji şirketleri de sonradan akışa dahil oldular. Teknoloji dünyasının bu derin ilgisini, Gates’in meşhur “bugün genç olsaydım biyolojiyi hackliyor olurdum” sözü bağlamında, “makine dili programlamayla aynı olan, DNA senteziyle yaratılacak yapay yaşam”ın niteliği üzerinden izah edebiliriz. Zira bu gibi söylemler, Carrel’in değerli olanların hak ettiği ölümsüz yaşamla inşa edilecek yeni bir dünya arzusunu “biyolojik moleküller ile büyük bir şekilde değiştirilmesi”[4] şeklinde güncelleyen yenilenmiş zihin yapısı ürünler olarak karşımızda durmakta. Hem tarihsel dönemlerden damıttıkları hem de biyolojik etkenlerle harmanladıkları gizemselliklerini “insan sonrası” çağa taşıma hazırlıklarını yapan girişimcileri, kendi bütünlükleri içinde yücelttikleri insan anlayışının duayenleri olarak selamlamak ve ‘açık ağza eklemlenmiş’ hayranlıkla izlemek mümkün. İnsanın “mutlak zaferi”ni ilan edeceği günlerin, yaşlanmanın önleneceği ve uzun yaşamın garanti edileceği ürün kataloglarının, bilim kurgular üzerinden dağıtıldığını hatırladığımızda gelecek senaryolarının karamsarlığı veya iyimserliği tartışma konusu olmaya devam edecek. Bu tartışmalar, teknolojinin şekillendirdiği biyolojik insanın yeni dünya arayışlarında bürünen eylemselliğine, kanlı-canlı insan modeli yerine yeni sürüm modeller üreteceği ve bu üretim sonrasında evrimin uğratılacağı yenilginin kutlamalarına gönderme yapıyor da olabilirler. Bu sayede sanal bağlamlarla çoktan ortadan kaldırılmış olan “tanrı”nın, mağlup edilmiş olduğu algısı sayesinde yeni kurgulanan dünyalarında yerini bırakacak post-tanrılara icazet verilmesi gerektiğini bir “post-gerçeklik” olarak kabul edilebilir seviyelere çıkarmış olacaklar.
Büyük kapitalistlerin ölümsüzlük arayışları! İnsan sonrası formlar için ortaya serilen çalışmalar! Ünlem içeren cümlelerin sayısını artırmak da içlerini doldurmak ya da boşaltmak da çok kolay. Maniple etmenin dayanılmazlığına komplo teorileri üzerinden küçümsemeyle yaklaşmak mümkün; karamsarlıkla dolu, bol ‘ah vahlı’ bir yarına uyanmak imkân dahilinde. Bu yaklaşımların kendi içlerinde ürettiği olumlu ve olumsuz duyguların her zihin yapısında farklı karşılığının olması ise ayrı bir tartışma konusu. Modern bilimin tüm uğraşlara rağmen insanların ölünce unutulmayla yüz yüze kalacağını açığa çıkarması bir dönem bilim ve düşünce adamlarından bazılarını ölüm sonrası yaşamı izah etmeye ve aslında hayatın devam ettiğinin bilimsel ispatına sevk etmişti. Bugün ise, yeni-çağ materyalizmi, “modern materyalizm’in ölümsüzlüğü reddederek ölüme dair ‘öncelenen akla’ gönderme yapan bir inançla şuur ve beyni eşleştiren, ‘beynin ölümü ile insanın ölümünü kabullenen anlayış’ına karşı bir meydan okumaya dönüşmüştür. Artık ‘ölümü kabullenilmemiş’ bir beynin aktarılmasıyla/transferiyle, ölümsüzlüğü yeniden icat edebilmelerinin önü açılmıştır. İcadın cansız bir kukla olmasının ya da olmamasının önemsizliği, yarattığı algının büyüklüğünde görülmektedir. Zekânın biyolojik olmayan yanının kısmî kabulüyle başlayan ve insan-yapay zekâ bütünleşmesine kadar uzanan ama henüz ‘gençleştirme’ basamağında duran her türlü yatırımın önünün açılması gerekmektedir. Ölen kişinin dijital kopyasının oluşturulma aşamasına geçilmesi zihinsel ölümsüzlüğü garanti edebilmelerine imkân sağlarken aslında bedensel ölümsüzlükten ümitlerini kesenlerin de yeni sığınağına dönüşmektedir.
Hayat gayretine yaşam hedefleri doğrultusunda şekil veren insanın bitecek olan ömrünün şuurunda olması, ‘yaşam’a atfettiği değeri, var olmanın tanımına ya da tanımsızlığına eklemliyor.
Bu dönüşüm, değerli olan hayatla beraber değersiz olan hayatın da tarif edilebilirliğini sağlıyor. Böylece tarifi yapanların ya da bu sınıflandırmayı yapma kudretini elinde bulunduranların inşa ettiği ve aslında çok da eski olmayan ancak teknoloji ile güncellenen bir yaşam tarzının empoze edilmesine sessiz kalınıyor. Günümüze kadar ulaşan literatür sayesinde ölümsüzlüğün evrildiği kurumsallık sadece bu bakış açısından bakıldığında bile göz ardı edilemez. Zira gen klonlama, yapay zekâ ve benzeri teknolojilerden önce çağın gerekliliği ve zorunluluğu üzerinden empoze edilen ve “bilim kilisesi” tarafından tartışmaya kapalı şekilde zorunlu teslimiyete razı edilen toplumların kendi iç dinamikleri zaman zaman “sağlık fetişizmi” ile terbiye ediliyor. Öncesinde aynı toplumların rahatlıkla, yaşlanmamaya ve genç görünmeye dönük imajsal bütünlüğe bağlı yatırımlara razı edildiklerini de unutmamak gerekiyor. Hayat ile ölüm arasında gidip gelen bu insanlara yaşlanmayı önleyici tıbbi veya kozmetik maskelemelerden sonra biyoteknolojinin kullanabilirliğini, yaşam süresinin yazılı olduğu DNA’lardan okunacak kodların yeniden programlanmasıyla ulaşılacak veri içinden derlenecek “yaşam iksiri”[5] şeklinde pazarlamak fazlasıyla kolay olacaktır. Pazarlama uzmanlarının, yaşamayı hak edenlerin, başka bir söylemle “hayatları değerli olanlar”ın karşısında, aslında ölümü hak edenlerin “değersiz hayatları”nın söz konusu edilmediğini, bu tür yaklaşımların komplo teorileri olduğunu ısrarla vurgulamalarına rağmen geçmişlerinin parlaklığı büyük soru işaretlerini de içermekte. “Kurtuluşu” hak edenlere kurtuluşu hemen sunma erdeminin öjenik duruşunu da, ötenazi öncesi ‘insanlık için faydalı’ olacak olan bedenlerin önce organ nakli sonra gen ve hücre nakli için nasıl korunması gerektiğine dair bilimsel yorumlarını da, ayrıca insanların kobay olarak kullanımlarına dair uygulamalarını da ortaya çıkan/çıkartılan tarihi gerçeklerden biliyoruz.[6] Amaçtan yoksun hayatların sınıflandırmasında amaç sıralamasının hukuksal, siyasal ve ekonomik yüzünün nereye baktığını, değerlilik bağlamında “kutsal” kabul ettikleri bu hayat üzerinde egemenliklerini sağlamak ve sağlamlaştırmak için insanlığın nasıl ikna ve maniple edildiğini izliyoruz. Yine de tüm bunlardan uzak durmaya çalışarak salt “insanlık yararına” çalışma yapanların, yer aldıkları medeniyet havzasının zihin yapısından bağımsız hareket edemeyecekleri gerçeği, yaşlılık kriterlerini belirleme hakkını bile kendinde gören örgütsel yapılarla kurulan ‘egemen işbirliği’nde, dünyayı bütüncül bir “kamp alanı” hâline getirmenin “boyun eğenleri kendi çizdiği sınırlara göre yeniden biçimlendirme”ye dönüşmesinde kendini ispat etmiş oluyor. “Sterilize edilmiş sağlıklı yaşam” gibi minimize edilmişlikler bu zihin yapısıyla düşünenlerin “tek kullanımlık kültürlerinin” etkisinde ‘tek seferlik’ hayatlarına sarılmalarının sadece bir öncülüydü. Bundan sonrasının, ölümü reddedemeyen ama ölüm sonrası dirilişi reddeden, içinden çıkamadığı/çıkamayacağı için özellikle hesap vermenin tedirginliğini duyanların hızla aktığı bir mecraya dönüşmesi de ölümsüzlük vaadinin müritlerini kurulacak yeni yaşam tarzına/dinine ikna etmesi de kaçınılmaz. Varlığın ‘burada’ ölümsüzlük kazanmasına dönük anlayış, insanlığı ister istemez yine bir hatadan, düalist hayat anlayışından, materyalist dünya görüşüne ve bu ikisi arasında pinpon topuna dönen zihinsel kırılmalara götürmekte. Modern tıbbın aşamadığı bu kırılma eşiğinin post-modern dönemin artığı ve “çıplak kapitalizmin” lokomotifi neo-liberal yapıların kurumsal çekiciliğinde aşılmaya çalışılıyor olması yapay zekâ ve yapay beyin fenomenine çoktan dönmüş durumda. Canlı ölümlerin, insanlık adına ölmesi engellenenlerin ve ekonomik göstergelere göre parsellenen organ tarlalarının, ‘geçici dünya’nın kaotikliğinden kurtulmak adına teknolojinin yeni mesihlerine ‘imana’ dönüşmesi için kullanmak, yeniden biçimlenen bilimin yeni teknolojik imkânlarla ölümlülüğe bulacağı tedaviyle mümkün olabilir. İnsanlığın sorunlarını çözmek için kendilerinden daha zeki tasarımlar yaratma bu tedavinin kısmen gizlenebilmesini sağlamaktadır. Bu durum bize üstünlük elde etme çabasının son noktasına yani “insanlığın üstünlük elde etme” çabasına uzanan densizliğin, zaaflarından ve zayıf yönlerinden yakalanan insanın ebedileşme ve mükemmelleşme tuzaklarına eklemlenerek güncellendiğini göstermektedir. Sanallaşma bu sürümlerin ilk etabını, ona ulaşabilecek imkânı olanların gönüllü kobaylığında Kurzweil’in “deneyimlerin gittikçe sanal ortamlarda yaşanacağı” öngörüsünün gerçekleştirilmesi doğrultusunda sürdürmektedir. Bu strateji hemen hemen herkesi analog bir dünyadan dijital bir dünyaya transfer etmiş durumdadır. Analog dünyanın ilkel bedenlerinin ne olacağı ise yeni fenomenlerle tespit edilmeye devam edecek gibi durmaktadır.
Ölümsüzlüğü hak edenlerin kimler olacağına dair karar verici merci statüsünde konumlanan oluşumların ideolojik kuramsallığına odaklanmak bizi yine insanın darmadağın edilen birliğine ve dolayısıyla Tevhidî Dünya görüşünün dışına taşımaktadır. Şirketleşmeyi bu bağlamda ekonomik denklemin bir mahsulü olarak değil ‘ortak’ olmanın bir evresi olarak görmek de mümkün. Belki de kelime köküne atfen şerik olan, farklı arzular ve arayışların arkasına saklanan kurumsallaşmış ölümsüzlük arayışları, tevhidi ortadan kaldıran evrelere dokunarak yeni ‘ortak’lık iddialarına cesaret bulmaktalar. Sanal ve aktarılmış zihinle elde edilebilecek yeni nesil ölümsüzlük için var olması gerekenlerden biri olan “parasal şeyler” ise mecrânın neliğini bize tekrar tekrar ispat etmektedir.
Hangi ilahlara iman ediliyorsa ona göre bir ölümsüzlük seçeneğini sunan zihinsel bir bütünlüktür aslında tümü. Ertelenen ölüm ve uzatılan insan hayatı, eklemlenmiş ve üretilmiş organ nakli, sanallaştırılmış ve aktarılmış beyin… Kendini bağlayan kuralların, yaratıcısını da bağladığını düşünen ve icatlara getiremediği izahta ikna edicilerine güven duymanın zaruretini yaşayan zihin… Ebedilik arzusu, bu zihinlerde hızla yayılan bir kanser gibi hakikate dair algıyı değiştirirken tecrübe edilmemişliğin korkuya dönüşen yokluğuna evrilir. Doktordan ve ilaçtan ümit kesilince işin Allah’a kaldığını düşünen, alnı secdeye değen seküler zihnin uğradığı dumurun en şizofrenik hâlidir. Bu zihnin, üretilmiş ‘insanımsı beden’den başka bir bedene aktarılacak, veri ağları tarafından örülmüş yapay zekâ tarafından kodlanmaya devam eden anılaştırılmış hologramların piyasaya sürüleceği bir dünyada söyleyecek bir sözü bulunmayacaktır. İçerisine düşülen durumda sadece buna sebep olanları ve bunu devam ettirenleri konuşmaksa ancak sorunları açıklamaya yarayacak. Dini ve dünyayı ayırıp hayatı ve yaşam standartlarını ‘dünya’ya, ölümü ve sonrasını ‘din’e bıraktığında insanın hem hayata hem de ölüme yüklediği her anlam paramparça olmaktadır. Bu parçalanmışlık sadece doğumda, ölümde, bayramda hatırlanacak “merasimlik” dinin ölüm sonrasına getireceği masalımsılığa iman etmeyi zorunlu kılar. Ölüme dair “ne yani yeniden mi diriltileceğiz” laubaliliğine sahip cahili tavrın, ölümsüzlüğe kişinin sonsuza kadar varlığını sürdürme anlamını yüklemesi, ona bunu ‘azıcık da olsa vaat edenlere’ ilahlık yakıştırması; bunu amaç edinenlerin de ilahlıkları kaçınılmaz olmaktadır. Ölümsüzlüğü amaç edinmeyen ama anılmaya devam edilecek olmanın hazzı/arzusu karşısında ister istemez en basit yaptıklarında ve bıraktığı eserlerde bu endişeyi barındıran tavır ise, günümüzün teknolojik ölümsüzlük arayışının yeni-materyalist algısının karşısında duruyor gibi görünen ama aslında düalist yaşam algısının çaresizliğini ve soru işaretini barındıran bir tavırdır.
Ölüme dair imanın insana sınırlarını hatırlatması ve insanın buna karşı geliştirdikleri, ölümsüzlük olarak efsanelerin konusu kılınan “bitki, hayvan ve su” sembollerinden, daha yaşanabilir bir dünya umuduyla eteğine yapışılan teknolojiye, bilimsel ilerlemeye ve teknik çözüme evrilmiştir. Ertelenen ve engellenecek bir ölümün hesabı verilebilir bir hayat inşa etmesinin ötesine uzanan daha güvenli bir dünya masalı aslında sadece malumat ve müktesebat farkıdır. Ölmemeye hak kazanacakların belirlendiği ertelenen ölüm teknolojisi yine aynı iki vaadi barındırır: “Ezelilik” ve “yıkılmayan saltanat”. Bugün insanoğlu yine ezelilik vaadinin peşindedir zira ondan sonra sürülecek saltanat için temizlik yapma gücünü de imkânlarını da elinde bulundurduğunu zannetmektedir. İnsanca çözülemeyecek sorunlar yaratmış olduğunun farkında olarak hayata dair kırılganlıkların altını çizmeye devam eder. Çünkü hayatın neliğine dair bu kırılganlık yeniden, her ne şekilde ölürse ölsün, kendisine ne yaparsa yapsın, en bilinmez ve en ince ayrıntısına kadar yeniden diriltilmenin, “parmak uçlarına varıncaya dek” diriltilmenin ve diriltilerek hesaba çekilmenin meydan okumasına uğrar.
Ölüme değil ölümden sonrasına iman eden Müslüman bir zihin için ise öldükten sonra bir bilinmezlik yoktur, ölümlü olmak ‘hesap verecek’ olmaktır.
Toprak bu bağlamda doğa olaylarının etiketli sınıflandırmalarında girişilen bilimsel izahların parçası değil, hayat bulmayı, ölmeyi ve öldükten sonra dirilmeyi, içinde barındırdığı tüm materyallere rağmen örneklendirir. Bunun için maddenin içindeki kozmik evrenin, üniteler içinde saklanan verilerin hızlı akışında kodlamalarla eşleştirilen yeni üretilmiş kodlar sayesinde transfer edilecek zihinlerin bırakacağı ölümsüz eserlere gönderme yaparak mitleştirilmesine gerek yoktur. Toprak Hakikat gibi yalındır. Dünya hayatı aslında belirli bir sonu olan değerli bir kaynaktır. Müslüman bir zihinde sağlıklı olmak ve yaşamak kadar hasta olmak ve ölmek de mübarek ve mükerrem kılınmış bu dünyada ‘kul olabilmenin ve kalabilmenin’ aracıdır. Sorumlu olma iradesinin uzandığı imtihan, bu dünya misyonunun hadsizce abartılmasına da “bir lokma bir hırka” yaklaşımına karşı da bir ikramdır. Her dönemde ve zamanda var olan teknolojinin yalnızca etkilerinin daha belirgin olduğunu ve her noktada farklı bir şekilde ve farklı hızlarla ilerlediğini hatırlamak gerekmektedir. Köle olmaktan kurtulamamak ölüme dair algıyı ve ona karşı arayışların farklı aracılar vasıtasıyla uzanacağı güç odaklı imkânlara razı olmayı beraberinde getirmektedir. Her yaşam tarzı/din değdiği her yere kendi ahlakını ve adaletini getirir. Bu hâliyle, teknolojinin yığınla veri toplamasını, depolamasını ya da kesin verilerle ifade ve analiz konusu ettiği test edilmiş biçimlerini de kapsar. Kaotik ve karamsarlık üzerine yükseldikleri dünya hayatında insanı donanıma ve yazılıma indirgeyenlerin, bu donanımın karmaşıklığı karşısında beyni fonksiyonlarla çözümleyerek taklit edilebilir kodlamalara yeni tanımlar yapmaları ve yeni ölümsüzlük icatlarını pazarlamaları karşısında ed-din olan İslam’ın tüm bunları da kapsayan, insanın ve hayatının birliğine getirdiği değerleri; gerçeklikten yapaylığa doğru değiştirilen tüm algılara rağmen böyle bir dünyada Müslümanca söz söylemenin imkânını bulanlarca savunulmaya devam edecektir.
[2] Mail.ru’nun kurucu ortağı ve başta Facebook olmak üzere Zynga, Alibaba, Whatsapp, Xiaomi, Spotify’nin yatırımcı ortağı olan Yuri Milner’ın ve Amazon eski yöneticisi Jeff Bazos’un öncülük ettiği şirket.
[3] Elon Musk ve beraberindeki nörologlarca 2016’da Amerika’da kurulmuş olan nöro-teknoloji şirketi
[5] Yeniden programlamayı keşfettiği için 2012 Nobel Ödülü’nü paylaşan Shinya Yamanaka’nın çığır açan keşfi, şu anda Yamanaka faktörleri olarak bilinen sadece dört proteinin eklenmesiyle, hücrelere embriyonik kök hücre özellikleriyle ilkel bir duruma dönme talimatı verilebilmesiydi. 2016 yılına kadar, Izpisúa Belmonte’nin laboratuvarı, bu faktörleri tüm yaşayan farelere uygulayarak, yaşı tersine çevirme belirtileri elde etti ve onu potansiyel bir “yaşam iksiri” yeniden programlama terimine yöneltti.
[6] Her ne kadar insan kobay tartışmaları yapıldığında dünya kamuoyu Nazi’lere gönderme yapsa da bunun sadece, bu zihin yapılarına sahip olan ama mağlup olmayanların gizlenmesinden başka bir şey olmadığı aşikâr. 1930’larda Tuskegee Enstitüsü’ndeki Amerikan Halk Sağlığı Hizmetleri araştırmacılarının sifilizin enfeksiyon aşamasından ölüme kadar nasıl yol açtığını araştırmak için zenciler üzerinde giriştikleri çalışmalar, Mississippi Apendektomileri diye anılan gereksiz apandisit alma ameliyatlarıyla siyahi kadınlar üremesin ve genç doktorlara pratik yapma imkânı sağlansın diye yapılan ameliyatlar… Ortaya çıkarılan skandallardan bazıları sadece. Geniş bir değerlendirme için bkz. Henrietta Lacks’in Ölümsüz Yaşamı, Rebecca Skloot, Eksik Parça Yayınları
İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserini üzerine kurguladığı üç temel kavramsallaştırma vardır. Bu kavramsallaştırmalar; ümran ilmi, tavırlar nazariyesi ve asabiyettir. İbn Haldun’un ümran ilmini kuruş sebebi yukarıda bahsettiğimiz meraklı kişiliğiyle yakından ilgilidir.
Yerleşimci sömürgeci bir aktördür İsrail. Yerleşimci sömürgecilik ise bir siyasal projedir ve bir bölgenin yerli halkını yerinden ederek onun yerine başkalarını yerleştirmeyi amaçlayan, sömürgeciliğe dayalı bir baskı sistemidir.
Eleştiri, ibadet titizliğinde yapılması gereken bir faaliyettir. Eleştiride amaç hakikate ulaşmaktır. Eleştiri; yapmaktan çok yıkmaya hizmet eder, hele hele saldırı ya da düşmanlığa dönüşürse amacından büsbütün uzaklaşmış olur. Eleştiri; daha iyiye, daha güzele ulaşmak için yürütülen bir faaliyet olmalıdır.
Ölümlülük Tedavisinde Yeni Nesil Şirketler
İnsan ne için yaşar? Ölmek için mi? Ölmeyecek gibi yaşayanların ölmeyecek gibi ettikleri dualar hazır olunamayana dair bir refleks midir? İnsan niçin unutur? Merkezinde yer aldığını düşündüğü dünya hayatı, her zaman öyle olmadığı hâlde hangi kritere göre ‘tatlı’ gelir? Ölüme dair söylenecekler bizi ölümsüzlüğe dair söyleneceklere neden götürür?
Neye ne kadar değer vereceğini kestiremeyen insan bir türlü hazır olamaz hayata. Kolay kolay ölemez bu yüzden, ölse de bir türlü ölemez; ölmemiş olmayı temenni eder, ölümsüz olmasa da ölümsüz kalmayı… İnsanı, var olmaya yüklediği anlamla beraber düşündüğümüzde ölümsüz olma arzusunun önünde maske görevini üstlenen ‘unutulma’ psikolojisi ‘hayat’a dair parçalanmışlığının en büyük göstergesidir. Kendisinin faydasız bir şeymiş gibi fırlatıp atılmasının önüne engel olan ‘hesap verme’nin inkarıyla paralel ilerleyen arayışlar, her ne kadar ön plana çıkmasa da aslında “gök kubbeye ölümsüz seda” salma özlemi gibi mânidir serüvenleri de içinde barındırır. Bunu çok derinlerde görmek de mümkün pek çok aşinalıkta da. Mezarlıkların yüklendiği anlama bağlı olarak tarihsel süreçleri ve izleri göz önüne alındığında insanın ‘var olmaya devam etme’ özlemi gözler önüne serilir. Bu sergide ölünün arkasından hayatta kalanların kaldıkları hayatın ne kadarının bu ‘var olmakla’ özdeşleştiği tartışma konusu edilebilecekken, sonsuz yaşam özlemi, insanın en derin ve en güçlü arzularından biri olan yaşama isteğinin bir yansıması olarak bıraktığı eserlerin niteliğini, bırakıldıkları yerle bütünleştirerek silik ve sinik seviyelere taşır. Heykellerin ve anıtların ters bir algıyla yüklendiği aynı anlam, anma programları ve benzerlerinin içine işlenmiş hâlde sergilenen sanal mecraların akışkanlığını da benzer şekilde düzenler. Sosyal medya hesaplarının ölmeden önce atanacak varislerce kullanıma açık bırakılması, bir taraftan sosyal ilişkisi sanallık içinde kalmış ve uzun süredir görüşülmeyen insanların aslında ölmüş oldukları gerçeğinin üzerini rahatlıkla örterken diğer taraftan sanal varlığın sürekliliğinin kanıksanmasına aracılık eder.
Diğer taraftan mumyalanarak eşyalarla gömülmek ya da dondurulan insan bedenlerinin vakti zamanında canlandırılmasını beklemek gibi farklı fiziksel uğraşlar da sergileniyor. İnsanlığın tarihsel süreçte umduğu ve aslında ‘ne bulduğu’ndan hiçbirimizin haberdar olmadığı arayışlar, sonunda, ölümsüz olma hazırlığının, sahip olunan güce göre farklılaştığı zamanlara evrildi ve icat edilerek pazarlandığı imkânlara dönüştü. İnsan, elinde kullandığı hızlı teknoloji ile ölümün hızına da yetişebilme ve onu alt edebilme umuduna kapıldı. Ölümden sonra devam eden hayatın varlığını ispat etme, yönünü, ölümsüzlük için teknolojinin ikame ediciliğine ve alt edilebilecek bir ölüm algısına döndürmüş durumda. Bu durum ‘benden sonra ne olacak’ kaygısının yerleştiği zihinlerde ortaya çıkan arayışlardan ve çözümlerden biraz daha farklı bir mecrayı işaret etmekte. İnsan olmanın ya da insanca hayat yaşamanın iyileştirilmesine dönük yüzüyle yeni bir ideoloji olarak yansıtılsa da evrimleştiği zihin yapısının bilinirliği bizi insanın “anılmaya değer” kılındığı zamanlardan; ‘şirketleşmiş’ oldukları günümüze; aslında hiçbir ideolojinin ret edemediği ölümün, kabullenilmemesine ve ölüm sonrasına dair ümidin ve ümitsizliğin, inkarın ve imanın yeniden şekillendirilmesine götürmekte. Bu, artık sadece Batı referanslı zihin yapılarının inşa ettiği kurumsallıkta değil, aynı zamanda savunmacı ama kabul/ret arasında inandığı(!) gerçeğe izah getiremeyen bireyselliklerde de görünen bir ikilem kuşanarak kendine hayat buluyor.
Papa Sekizinci Innocentius’un “yaşlı ve yorgun vücuduna gençlik katması için üç genç erkeğin kanını vücuduna naklettirdikten”[1] sonra öldüğü söylenir. Bu olayın üzerinden beş yüz yıllık bir zaman geçmiş olmasına rağmen yaratılanlar içinde öleceğini bilen, kimi zaman kendi isteği/iradesi ile ölüme giden ama istemediği hâlde de ölmek zorunda olan insanın, ölüme karşı arayışının/savaşının seyrindeki inişler ve çıkışlar hiç değişmemiş görünmektedir. A. Carrel’ın 1912 yılında Rockefeller Enstitüsünde geliştirdiğini iddia ettiği, üzerinde polemikler oluşan, dünya basınında “ölüm belki de kaçınılmaz değildir…” başlıklarıyla haber olan ve ölümünden iki yıl sonra yardımcısı tarafından çöpe atılan “ölümsüz tavuk kalbi” de, Ziyolkovski’nin ölümsüzlüğe ulaşmak için gezegenler arası uzay yolculuğunu savunması da bu seyirden bağımsız değil. Günümüzdeyse Alphabet inc.’in (bilinen adıyla Google’ın üst şirketi) bünyesinde yer alan Calico isimli uzun yaşam ve biyo-teknoloji iştirakini Altos Labs[2] isimli yaşlanma karşıtı diğer şirketlerin kurulması izledi. Hücrelerin gençleştirilmesine dönük çalışmalara paralel olarak implante edilebilir beyin-makine arayüzleri geliştirmek üzere Neuralink Corp.[3] gibi nöroteknoloji şirketleri de sonradan akışa dahil oldular. Teknoloji dünyasının bu derin ilgisini, Gates’in meşhur “bugün genç olsaydım biyolojiyi hackliyor olurdum” sözü bağlamında, “makine dili programlamayla aynı olan, DNA senteziyle yaratılacak yapay yaşam”ın niteliği üzerinden izah edebiliriz. Zira bu gibi söylemler, Carrel’in değerli olanların hak ettiği ölümsüz yaşamla inşa edilecek yeni bir dünya arzusunu “biyolojik moleküller ile büyük bir şekilde değiştirilmesi”[4] şeklinde güncelleyen yenilenmiş zihin yapısı ürünler olarak karşımızda durmakta. Hem tarihsel dönemlerden damıttıkları hem de biyolojik etkenlerle harmanladıkları gizemselliklerini “insan sonrası” çağa taşıma hazırlıklarını yapan girişimcileri, kendi bütünlükleri içinde yücelttikleri insan anlayışının duayenleri olarak selamlamak ve ‘açık ağza eklemlenmiş’ hayranlıkla izlemek mümkün. İnsanın “mutlak zaferi”ni ilan edeceği günlerin, yaşlanmanın önleneceği ve uzun yaşamın garanti edileceği ürün kataloglarının, bilim kurgular üzerinden dağıtıldığını hatırladığımızda gelecek senaryolarının karamsarlığı veya iyimserliği tartışma konusu olmaya devam edecek. Bu tartışmalar, teknolojinin şekillendirdiği biyolojik insanın yeni dünya arayışlarında bürünen eylemselliğine, kanlı-canlı insan modeli yerine yeni sürüm modeller üreteceği ve bu üretim sonrasında evrimin uğratılacağı yenilginin kutlamalarına gönderme yapıyor da olabilirler. Bu sayede sanal bağlamlarla çoktan ortadan kaldırılmış olan “tanrı”nın, mağlup edilmiş olduğu algısı sayesinde yeni kurgulanan dünyalarında yerini bırakacak post-tanrılara icazet verilmesi gerektiğini bir “post-gerçeklik” olarak kabul edilebilir seviyelere çıkarmış olacaklar.
Büyük kapitalistlerin ölümsüzlük arayışları! İnsan sonrası formlar için ortaya serilen çalışmalar! Ünlem içeren cümlelerin sayısını artırmak da içlerini doldurmak ya da boşaltmak da çok kolay. Maniple etmenin dayanılmazlığına komplo teorileri üzerinden küçümsemeyle yaklaşmak mümkün; karamsarlıkla dolu, bol ‘ah vahlı’ bir yarına uyanmak imkân dahilinde. Bu yaklaşımların kendi içlerinde ürettiği olumlu ve olumsuz duyguların her zihin yapısında farklı karşılığının olması ise ayrı bir tartışma konusu. Modern bilimin tüm uğraşlara rağmen insanların ölünce unutulmayla yüz yüze kalacağını açığa çıkarması bir dönem bilim ve düşünce adamlarından bazılarını ölüm sonrası yaşamı izah etmeye ve aslında hayatın devam ettiğinin bilimsel ispatına sevk etmişti. Bugün ise, yeni-çağ materyalizmi, “modern materyalizm’in ölümsüzlüğü reddederek ölüme dair ‘öncelenen akla’ gönderme yapan bir inançla şuur ve beyni eşleştiren, ‘beynin ölümü ile insanın ölümünü kabullenen anlayış’ına karşı bir meydan okumaya dönüşmüştür. Artık ‘ölümü kabullenilmemiş’ bir beynin aktarılmasıyla/transferiyle, ölümsüzlüğü yeniden icat edebilmelerinin önü açılmıştır. İcadın cansız bir kukla olmasının ya da olmamasının önemsizliği, yarattığı algının büyüklüğünde görülmektedir. Zekânın biyolojik olmayan yanının kısmî kabulüyle başlayan ve insan-yapay zekâ bütünleşmesine kadar uzanan ama henüz ‘gençleştirme’ basamağında duran her türlü yatırımın önünün açılması gerekmektedir. Ölen kişinin dijital kopyasının oluşturulma aşamasına geçilmesi zihinsel ölümsüzlüğü garanti edebilmelerine imkân sağlarken aslında bedensel ölümsüzlükten ümitlerini kesenlerin de yeni sığınağına dönüşmektedir.
Bu dönüşüm, değerli olan hayatla beraber değersiz olan hayatın da tarif edilebilirliğini sağlıyor. Böylece tarifi yapanların ya da bu sınıflandırmayı yapma kudretini elinde bulunduranların inşa ettiği ve aslında çok da eski olmayan ancak teknoloji ile güncellenen bir yaşam tarzının empoze edilmesine sessiz kalınıyor. Günümüze kadar ulaşan literatür sayesinde ölümsüzlüğün evrildiği kurumsallık sadece bu bakış açısından bakıldığında bile göz ardı edilemez. Zira gen klonlama, yapay zekâ ve benzeri teknolojilerden önce çağın gerekliliği ve zorunluluğu üzerinden empoze edilen ve “bilim kilisesi” tarafından tartışmaya kapalı şekilde zorunlu teslimiyete razı edilen toplumların kendi iç dinamikleri zaman zaman “sağlık fetişizmi” ile terbiye ediliyor. Öncesinde aynı toplumların rahatlıkla, yaşlanmamaya ve genç görünmeye dönük imajsal bütünlüğe bağlı yatırımlara razı edildiklerini de unutmamak gerekiyor. Hayat ile ölüm arasında gidip gelen bu insanlara yaşlanmayı önleyici tıbbi veya kozmetik maskelemelerden sonra biyoteknolojinin kullanabilirliğini, yaşam süresinin yazılı olduğu DNA’lardan okunacak kodların yeniden programlanmasıyla ulaşılacak veri içinden derlenecek “yaşam iksiri”[5] şeklinde pazarlamak fazlasıyla kolay olacaktır. Pazarlama uzmanlarının, yaşamayı hak edenlerin, başka bir söylemle “hayatları değerli olanlar”ın karşısında, aslında ölümü hak edenlerin “değersiz hayatları”nın söz konusu edilmediğini, bu tür yaklaşımların komplo teorileri olduğunu ısrarla vurgulamalarına rağmen geçmişlerinin parlaklığı büyük soru işaretlerini de içermekte. “Kurtuluşu” hak edenlere kurtuluşu hemen sunma erdeminin öjenik duruşunu da, ötenazi öncesi ‘insanlık için faydalı’ olacak olan bedenlerin önce organ nakli sonra gen ve hücre nakli için nasıl korunması gerektiğine dair bilimsel yorumlarını da, ayrıca insanların kobay olarak kullanımlarına dair uygulamalarını da ortaya çıkan/çıkartılan tarihi gerçeklerden biliyoruz.[6] Amaçtan yoksun hayatların sınıflandırmasında amaç sıralamasının hukuksal, siyasal ve ekonomik yüzünün nereye baktığını, değerlilik bağlamında “kutsal” kabul ettikleri bu hayat üzerinde egemenliklerini sağlamak ve sağlamlaştırmak için insanlığın nasıl ikna ve maniple edildiğini izliyoruz. Yine de tüm bunlardan uzak durmaya çalışarak salt “insanlık yararına” çalışma yapanların, yer aldıkları medeniyet havzasının zihin yapısından bağımsız hareket edemeyecekleri gerçeği, yaşlılık kriterlerini belirleme hakkını bile kendinde gören örgütsel yapılarla kurulan ‘egemen işbirliği’nde, dünyayı bütüncül bir “kamp alanı” hâline getirmenin “boyun eğenleri kendi çizdiği sınırlara göre yeniden biçimlendirme”ye dönüşmesinde kendini ispat etmiş oluyor. “Sterilize edilmiş sağlıklı yaşam” gibi minimize edilmişlikler bu zihin yapısıyla düşünenlerin “tek kullanımlık kültürlerinin” etkisinde ‘tek seferlik’ hayatlarına sarılmalarının sadece bir öncülüydü. Bundan sonrasının, ölümü reddedemeyen ama ölüm sonrası dirilişi reddeden, içinden çıkamadığı/çıkamayacağı için özellikle hesap vermenin tedirginliğini duyanların hızla aktığı bir mecraya dönüşmesi de ölümsüzlük vaadinin müritlerini kurulacak yeni yaşam tarzına/dinine ikna etmesi de kaçınılmaz. Varlığın ‘burada’ ölümsüzlük kazanmasına dönük anlayış, insanlığı ister istemez yine bir hatadan, düalist hayat anlayışından, materyalist dünya görüşüne ve bu ikisi arasında pinpon topuna dönen zihinsel kırılmalara götürmekte. Modern tıbbın aşamadığı bu kırılma eşiğinin post-modern dönemin artığı ve “çıplak kapitalizmin” lokomotifi neo-liberal yapıların kurumsal çekiciliğinde aşılmaya çalışılıyor olması yapay zekâ ve yapay beyin fenomenine çoktan dönmüş durumda. Canlı ölümlerin, insanlık adına ölmesi engellenenlerin ve ekonomik göstergelere göre parsellenen organ tarlalarının, ‘geçici dünya’nın kaotikliğinden kurtulmak adına teknolojinin yeni mesihlerine ‘imana’ dönüşmesi için kullanmak, yeniden biçimlenen bilimin yeni teknolojik imkânlarla ölümlülüğe bulacağı tedaviyle mümkün olabilir. İnsanlığın sorunlarını çözmek için kendilerinden daha zeki tasarımlar yaratma bu tedavinin kısmen gizlenebilmesini sağlamaktadır. Bu durum bize üstünlük elde etme çabasının son noktasına yani “insanlığın üstünlük elde etme” çabasına uzanan densizliğin, zaaflarından ve zayıf yönlerinden yakalanan insanın ebedileşme ve mükemmelleşme tuzaklarına eklemlenerek güncellendiğini göstermektedir. Sanallaşma bu sürümlerin ilk etabını, ona ulaşabilecek imkânı olanların gönüllü kobaylığında Kurzweil’in “deneyimlerin gittikçe sanal ortamlarda yaşanacağı” öngörüsünün gerçekleştirilmesi doğrultusunda sürdürmektedir. Bu strateji hemen hemen herkesi analog bir dünyadan dijital bir dünyaya transfer etmiş durumdadır. Analog dünyanın ilkel bedenlerinin ne olacağı ise yeni fenomenlerle tespit edilmeye devam edecek gibi durmaktadır.
Ölümsüzlüğü hak edenlerin kimler olacağına dair karar verici merci statüsünde konumlanan oluşumların ideolojik kuramsallığına odaklanmak bizi yine insanın darmadağın edilen birliğine ve dolayısıyla Tevhidî Dünya görüşünün dışına taşımaktadır. Şirketleşmeyi bu bağlamda ekonomik denklemin bir mahsulü olarak değil ‘ortak’ olmanın bir evresi olarak görmek de mümkün. Belki de kelime köküne atfen şerik olan, farklı arzular ve arayışların arkasına saklanan kurumsallaşmış ölümsüzlük arayışları, tevhidi ortadan kaldıran evrelere dokunarak yeni ‘ortak’lık iddialarına cesaret bulmaktalar. Sanal ve aktarılmış zihinle elde edilebilecek yeni nesil ölümsüzlük için var olması gerekenlerden biri olan “parasal şeyler” ise mecrânın neliğini bize tekrar tekrar ispat etmektedir.
Hangi ilahlara iman ediliyorsa ona göre bir ölümsüzlük seçeneğini sunan zihinsel bir bütünlüktür aslında tümü. Ertelenen ölüm ve uzatılan insan hayatı, eklemlenmiş ve üretilmiş organ nakli, sanallaştırılmış ve aktarılmış beyin… Kendini bağlayan kuralların, yaratıcısını da bağladığını düşünen ve icatlara getiremediği izahta ikna edicilerine güven duymanın zaruretini yaşayan zihin… Ebedilik arzusu, bu zihinlerde hızla yayılan bir kanser gibi hakikate dair algıyı değiştirirken tecrübe edilmemişliğin korkuya dönüşen yokluğuna evrilir. Doktordan ve ilaçtan ümit kesilince işin Allah’a kaldığını düşünen, alnı secdeye değen seküler zihnin uğradığı dumurun en şizofrenik hâlidir. Bu zihnin, üretilmiş ‘insanımsı beden’den başka bir bedene aktarılacak, veri ağları tarafından örülmüş yapay zekâ tarafından kodlanmaya devam eden anılaştırılmış hologramların piyasaya sürüleceği bir dünyada söyleyecek bir sözü bulunmayacaktır. İçerisine düşülen durumda sadece buna sebep olanları ve bunu devam ettirenleri konuşmaksa ancak sorunları açıklamaya yarayacak. Dini ve dünyayı ayırıp hayatı ve yaşam standartlarını ‘dünya’ya, ölümü ve sonrasını ‘din’e bıraktığında insanın hem hayata hem de ölüme yüklediği her anlam paramparça olmaktadır. Bu parçalanmışlık sadece doğumda, ölümde, bayramda hatırlanacak “merasimlik” dinin ölüm sonrasına getireceği masalımsılığa iman etmeyi zorunlu kılar. Ölüme dair “ne yani yeniden mi diriltileceğiz” laubaliliğine sahip cahili tavrın, ölümsüzlüğe kişinin sonsuza kadar varlığını sürdürme anlamını yüklemesi, ona bunu ‘azıcık da olsa vaat edenlere’ ilahlık yakıştırması; bunu amaç edinenlerin de ilahlıkları kaçınılmaz olmaktadır. Ölümsüzlüğü amaç edinmeyen ama anılmaya devam edilecek olmanın hazzı/arzusu karşısında ister istemez en basit yaptıklarında ve bıraktığı eserlerde bu endişeyi barındıran tavır ise, günümüzün teknolojik ölümsüzlük arayışının yeni-materyalist algısının karşısında duruyor gibi görünen ama aslında düalist yaşam algısının çaresizliğini ve soru işaretini barındıran bir tavırdır.
Ölüme dair imanın insana sınırlarını hatırlatması ve insanın buna karşı geliştirdikleri, ölümsüzlük olarak efsanelerin konusu kılınan “bitki, hayvan ve su” sembollerinden, daha yaşanabilir bir dünya umuduyla eteğine yapışılan teknolojiye, bilimsel ilerlemeye ve teknik çözüme evrilmiştir. Ertelenen ve engellenecek bir ölümün hesabı verilebilir bir hayat inşa etmesinin ötesine uzanan daha güvenli bir dünya masalı aslında sadece malumat ve müktesebat farkıdır. Ölmemeye hak kazanacakların belirlendiği ertelenen ölüm teknolojisi yine aynı iki vaadi barındırır: “Ezelilik” ve “yıkılmayan saltanat”. Bugün insanoğlu yine ezelilik vaadinin peşindedir zira ondan sonra sürülecek saltanat için temizlik yapma gücünü de imkânlarını da elinde bulundurduğunu zannetmektedir. İnsanca çözülemeyecek sorunlar yaratmış olduğunun farkında olarak hayata dair kırılganlıkların altını çizmeye devam eder. Çünkü hayatın neliğine dair bu kırılganlık yeniden, her ne şekilde ölürse ölsün, kendisine ne yaparsa yapsın, en bilinmez ve en ince ayrıntısına kadar yeniden diriltilmenin, “parmak uçlarına varıncaya dek” diriltilmenin ve diriltilerek hesaba çekilmenin meydan okumasına uğrar.
Toprak bu bağlamda doğa olaylarının etiketli sınıflandırmalarında girişilen bilimsel izahların parçası değil, hayat bulmayı, ölmeyi ve öldükten sonra dirilmeyi, içinde barındırdığı tüm materyallere rağmen örneklendirir. Bunun için maddenin içindeki kozmik evrenin, üniteler içinde saklanan verilerin hızlı akışında kodlamalarla eşleştirilen yeni üretilmiş kodlar sayesinde transfer edilecek zihinlerin bırakacağı ölümsüz eserlere gönderme yaparak mitleştirilmesine gerek yoktur. Toprak Hakikat gibi yalındır. Dünya hayatı aslında belirli bir sonu olan değerli bir kaynaktır. Müslüman bir zihinde sağlıklı olmak ve yaşamak kadar hasta olmak ve ölmek de mübarek ve mükerrem kılınmış bu dünyada ‘kul olabilmenin ve kalabilmenin’ aracıdır. Sorumlu olma iradesinin uzandığı imtihan, bu dünya misyonunun hadsizce abartılmasına da “bir lokma bir hırka” yaklaşımına karşı da bir ikramdır. Her dönemde ve zamanda var olan teknolojinin yalnızca etkilerinin daha belirgin olduğunu ve her noktada farklı bir şekilde ve farklı hızlarla ilerlediğini hatırlamak gerekmektedir. Köle olmaktan kurtulamamak ölüme dair algıyı ve ona karşı arayışların farklı aracılar vasıtasıyla uzanacağı güç odaklı imkânlara razı olmayı beraberinde getirmektedir. Her yaşam tarzı/din değdiği her yere kendi ahlakını ve adaletini getirir. Bu hâliyle, teknolojinin yığınla veri toplamasını, depolamasını ya da kesin verilerle ifade ve analiz konusu ettiği test edilmiş biçimlerini de kapsar. Kaotik ve karamsarlık üzerine yükseldikleri dünya hayatında insanı donanıma ve yazılıma indirgeyenlerin, bu donanımın karmaşıklığı karşısında beyni fonksiyonlarla çözümleyerek taklit edilebilir kodlamalara yeni tanımlar yapmaları ve yeni ölümsüzlük icatlarını pazarlamaları karşısında ed-din olan İslam’ın tüm bunları da kapsayan, insanın ve hayatının birliğine getirdiği değerleri; gerçeklikten yapaylığa doğru değiştirilen tüm algılara rağmen böyle bir dünyada Müslümanca söz söylemenin imkânını bulanlarca savunulmaya devam edecektir.
Dipnotlar:
[1] Alexis Carrel, İnsan Denen Meçhul
[2] Mail.ru’nun kurucu ortağı ve başta Facebook olmak üzere Zynga, Alibaba, Whatsapp, Xiaomi, Spotify’nin yatırımcı ortağı olan Yuri Milner’ın ve Amazon eski yöneticisi Jeff Bazos’un öncülük ettiği şirket.
[3] Elon Musk ve beraberindeki nörologlarca 2016’da Amerika’da kurulmuş olan nöro-teknoloji şirketi
[4] https://www.wired.com/2010/04/ff-hackers/
[5] Yeniden programlamayı keşfettiği için 2012 Nobel Ödülü’nü paylaşan Shinya Yamanaka’nın çığır açan keşfi, şu anda Yamanaka faktörleri olarak bilinen sadece dört proteinin eklenmesiyle, hücrelere embriyonik kök hücre özellikleriyle ilkel bir duruma dönme talimatı verilebilmesiydi. 2016 yılına kadar, Izpisúa Belmonte’nin laboratuvarı, bu faktörleri tüm yaşayan farelere uygulayarak, yaşı tersine çevirme belirtileri elde etti ve onu potansiyel bir “yaşam iksiri” yeniden programlama terimine yöneltti.
[6] Her ne kadar insan kobay tartışmaları yapıldığında dünya kamuoyu Nazi’lere gönderme yapsa da bunun sadece, bu zihin yapılarına sahip olan ama mağlup olmayanların gizlenmesinden başka bir şey olmadığı aşikâr. 1930’larda Tuskegee Enstitüsü’ndeki Amerikan Halk Sağlığı Hizmetleri araştırmacılarının sifilizin enfeksiyon aşamasından ölüme kadar nasıl yol açtığını araştırmak için zenciler üzerinde giriştikleri çalışmalar, Mississippi Apendektomileri diye anılan gereksiz apandisit alma ameliyatlarıyla siyahi kadınlar üremesin ve genç doktorlara pratik yapma imkânı sağlansın diye yapılan ameliyatlar… Ortaya çıkarılan skandallardan bazıları sadece. Geniş bir değerlendirme için bkz. Henrietta Lacks’in Ölümsüz Yaşamı, Rebecca Skloot, Eksik Parça Yayınları
İlgili Yazılar
Filistin Cephesinde Değişen Bir Şey Yok: İhanet, Drama, Cinayet, Kehanet ve Kıyamet
Yahudi Siyonizmi: Siyonizm, bedeni doğu, aklı batı, ruhu araf, kalbi sarı. Siyonizm, geçmişi Avrupa, bugünü Gazze, yarını Fırat. Siyonizm, dünü altın buzağı, şimdisi kızıl düve, sonrası kurban. Siyonizm, okuduğu Tevrat, anladığı Kâbil, anlamadığı 10 Emir. Siyonizm, adı Kudüs, sanı hırsız, cismi katil. Siyonizm, tutunduğu dünya, istikameti Gog ve Magog, menzilinde altın çağ. Siyonizm, Tanrı’yı ırkçı zanneden ve O’na sürekli şımaran.
İbn Haldun’un Düşüncesinde Asabiyet
İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserini üzerine kurguladığı üç temel kavramsallaştırma vardır. Bu kavramsallaştırmalar; ümran ilmi, tavırlar nazariyesi ve asabiyettir. İbn Haldun’un ümran ilmini kuruş sebebi yukarıda bahsettiğimiz meraklı kişiliğiyle yakından ilgilidir.
Yerleşimci Sömürgeci İsrail’in Kültürel Kodları
Yerleşimci sömürgeci bir aktördür İsrail. Yerleşimci sömürgecilik ise bir siyasal projedir ve bir bölgenin yerli halkını yerinden ederek onun yerine başkalarını yerleştirmeyi amaçlayan, sömürgeciliğe dayalı bir baskı sistemidir.
Ahlakın Eleştirisi ya da Eleştiri Ahlakı
Eleştiri, ibadet titizliğinde yapılması gereken bir faaliyettir. Eleştiride amaç hakikate ulaşmaktır. Eleştiri; yapmaktan çok yıkmaya hizmet eder, hele hele saldırı ya da düşmanlığa dönüşürse amacından büsbütün uzaklaşmış olur. Eleştiri; daha iyiye, daha güzele ulaşmak için yürütülen bir faaliyet olmalıdır.