Ahlâk, ahlâkın mahiyeti ve önemi, ahlâkın kaynağı, ahlâkın gerekliliği, ahlâki olan ile ahlâki olmayanın nasıl ayırt edileceği, dinden bağımsız, seküler bir ahlâkın mahiyeti ve imkânı, bilginin ahlâkiliği ve Kant’ın ahlâk anlayışı gibi ahlâka dair temel meseleleri Ömer Türker hocayla konuştuk. Ahlâkın yönünü ve bağlamını oluşturan bütünlük ve yetkinlik ilkeleri, insanın varoluşsal ve metafizik idrakinin neticesinde ahlâki idrake de yansıyarak bir anlam ve değer kazanmaktadır. Ahlâki idrakimize dair ufuk açıcı ve istifadeli bir röportajla baş başa bırakıyoruz sizleri.
Ömer hocam, ahlâkın mahiyeti ve önemine dair bir girişle başlayabilir miyiz?
Evet hocam, ahlâkın mahiyeti esas itibariyle insanın kabiliyetlerinde ortaya çıkan bir şey. Yani insan diğer canlılardan farklı olarak hem bir akıl gücüne hem de duyu güçlerine sahip, arzu gücüne sahip, hepsini arzuda toplayabiliriz. Yani idrak ve arzu gücüne sahip. Klasik dönemden beri zaten bütün düşünürlerin ifade ettiği şey bu… Arzuyla akıl arasındaki çatışma insanda irade dediğimiz bir tedirginliği doğuruyor. Normal şartlarda yargı verme anlamında yani bir konuya karar verme anlamında tedirginlik insana mahsus bir şey değil, bütün canlılarda var yani normal şartları düşündüğümüzde bütün canlıların duyu araçları var. Hepsinin görme, koklama, dokunma gibi özellikleri var. Farklı boyutlarda olmakla birlikte bütün canlılarda hayal var, hafıza var, yargı verme özelliği var fakat insanı ahlâklı kılan şey; insanı bütünleyen, insanı tamamlayan gücün akıl olması yani bu, dış duyu güçlerinden yahut iç duyu güçlerinden birisi değil, doğrunun ve yanlışın farkına varan yani ikinci farkındalığına, bildiğini bilme özelliğine sahip olan akıl tarafından insanın bütünleniyor olması. Bu durum insanın idrakini, saf anlamı kavrama, cismani olanın ötesine geçecek şekilde varlıkla ilişki kurma seviyesine taşıyor. En kritik nokta burası, yani hem biz anlamı saf bir şekilde kavrıyoruz hem de bunun başka bir ifadesi olarak söyleyebiliriz ki cismani olanın ötesine geçiyoruz. Bu, şu anlama geliyor: Bizim varlıkla temasımız sadece fiziksel olanla temastan ibaret değil; biz anlamla temas ediyoruz ama ikinci farkındalıkla temas ediyoruz. Şimdi bunun ortaya çıkardığı netice şu hocam: ‘İnsani bütünlük ve insanın olabileceği son şey nedir?’ sorusuna, insan dediğimiz bütünlük dikkate alındığında, mevcut insanla ilgili birikimimiz, aklın ulaşabileceği bilgi seviyesini dikkate alarak cevap veriyor bize. Dolayısıyla burada yapıp ettiğimiz her şey, bildiğimiz, düşündüğümüz, duyumsadığımız duygularımızla yaşadığımız -tecrübeyi geniş anlamda kullanalım- bütün tecrübe alanı, doğruluk-yanlışlık, iyilik-kötülük, güzellik-çirkinlik ölçütlerinin bu vüs’at, yani insanın yetkinleşme vüs’ati değerlendirilerek, dikkate alınarak belirlenebiliyor. Bütün bu doğruluk-yanlışlık, iyi-kötülük gibi bu sebeple de artık biz insanın olabileceği nihai yetkinliği dikkate alarak davranışların iyi veya kötü oluşuna karar vermeye başlıyoruz. Bu ikinci farkındalık bir, bütünlük iki, yetkinlik üç ve bütün bu idrakin vüsat’i dikkate alınarak insanın ikinci farkındalıkla karar vermesi… Ahlâk aslında böylesine bir varlığın arzularıyla yetkinlik sınırlarına dair kavrayışı arasındaki çatışmadan kaynaklanıyor. Ahlâkın mahiyeti burada bu şekilde özetlenebilir.
Önemi ise şu: Bu ahlâk kavrayışı olmaksızın insandan bahsedemiyoruz. Çünkü ahlâkın olmaması demek insanın metafizik idrake sahip olmaması demek. Yani eğer insanda herhangi bir şekilde arzu gücü olmasaydı, arzu ve akıl gücü çatışmasaydı, sadece insan akıl gücünden ibaret olsaydı, biz ahlâktan bahsetmeksizin insanın kemalinden bahsedebilirdik yahut sadece akıl olmasaydı da duyular olsaydı biz bir hayvandan bahsediyor olurduk. Dolayısıyla insandan bahsetmek demek, kaçınılmaz bir şekilde ahlâki bir varlıktan, ahlâken iyi ya da kötü olabilir, ahlâki iyi ya da kötüyü tercih edebilir bir varlıktan bahsediyor olmamız demek. Bu sebeple ahlâkı paranteze almak, ahlâkı herhangi bir doğal sürece indirgemek, insan olmayan bir insandan bahsetmek demek hocam. Yani şeklen adına insan diyebiliriz ama hakiki anlamda insan olmayan bir varlıktan bahsediyor oluruz.
Ahlâkın kaynağı ya da kaynakları meselesini nasıl düşünmeliyiz hocam?
Sevgili hocam şimdi burada en kritik nokta şurası. Bu konu çok karmaşık bir konu biliyorsunuz. Çok değişik görüşler var. Kimileri diyor ki duygularımızdır, kimileri diyor ki tarihsel tecrübemizdir kimileri başka şeyler söylüyor, kimileri ilahi emirdir diyor vesaire. Şimdi ahlâkın zemini biraz önce bahsettiğimiz gibi; insanın yapısı. Fakat sorun şu burada; bu yapıyı aktif eden ne? Yani kendisini ve başka eserleri farkındalıklı bir şekilde, kavrayabilecek şekilde, insanı kuvveden fiile intikal ettiren şey ne? 1. Dil olmadan böyle bir intikalden bahsetmek çok zor. Yani bir şey ya vardır ya yoktur, bir şey iyidir, kötüdür, güzeldir, çirkindir gibi ana cümlelerimizi kurmamızı mümkün kılacak bir dil olması lazım. 2. Fakat dilin kendisi saf olarak iyi ve kötünün kaynağı olmaya elverişli değil, dil öyle bir şey değil çünkü. Yani kuvveden fiile intikal etse bile. Kendimiz için elverişli olanı tercih etmek, elverişsiz olandan kaçınmak anlamında iyi ve kötü bir histen bahsedebiliriz. Fakat bu yine ahlâk olmuyor. Yani tarihsel tecrübe olarak böyle bir şeyden bahsetsek de ahlâk olmuyor bu. Niye ahlâk olmuyor? Çünkü bu hayvanlarla ortak özelliğimiz, yani hayvanlar da kendisi için iyi ve kötüyü, güzel ve çirkini idrak etme, bilme özelliğine sahip ve buradan ahlâk çıkmıyor. Şimdi ahlâkın olabilmesi için içimizden birilerinin insanlığın yetkinlik sınırlarına dair idrake sahip olması lazım. Yani insani bütünlüğe sahip olmasının yanı sıra elimizde yetkinlik sınırı olması lazım ki bu yetkinlik sınırı ile metafizik bir idrake sahip olmamız lazım. Yani birilerinin çıkıp bu insan ferdi yetkinleşse yetkinleşse işte şu noktaya gelebilir deyip oradan hareketle bütün davranışlarımıza iyi ve kötünün ne olduğuna karar verebilecek bir idrake ulaşmış olması lazım. Söylemek istediğim şey şu: Ahlâki idrak, insanın varlık tarzına dayanıyor. Dili verili kabul edersek, dille aktifleşen bir varlık tarzına dayanıyor. Biz bununla iyi ve kötü idrakine ulaşabiliyoruz normalde ama neyin iyi neyin kötü olduğu idraki için bizim bir ilahi hakîme ya da bir nebevi hikmete ihtiyacımız var. Yani elverişlilik anlamında iyi ve kötü değil hocam bu, çünkü bir hayvan da kendisi için elverişli olanın ne olduğunu, elverişsiz olanın ne olduğunu takdir ediyor yani ama elverişlilik anlamında değil de benim için peşinen övgüyü, ilerde sevabı veya mükâfatı; peşinen yergiyi ilerde cezayı gerektirecek bir iyi ve kötü bilgisi ancak böylesine bir idrakten ortaya çıkar. Şimdi bu idrakin sahibi kim? Bu idrak bence çeşitli geleneklerde muhtelif isimler alan şahsiyetler etrafında kuruluyor. Yani bir nebevi gelenekten bahsediyorsak nebiler etrafında kuruluyor. Eğer adına nübüvvet demiyorsak her toplumda ilahi hakîmler var.
İyi ve kötünün ne olduğuna dair idraki bunlar veriyor. Kimi toplumda ismine kanmıyorlar, kâhin diyorlar ama onlar o toplumun metafizik idrakini temsil eden şahsiyetler.
Yani İslam geleneğini, kendi duyarlılıklarını kullanarak söyleyecek olursak; bir -adı konsun veya konmasın- nebevi gelenek var, bunlar ilahi idraki temsil ediyorlar, insanlığa yayılmış bir şekilde. Neyin iyi neyin kötü olduğuna dair dağarcığımız asıl itibariyle bu ilahi hakîmlerin ortaya koyduğu esasın genişletilmesinden ibaret. Ama dediğim gibi bizim varlık tarzımız imkân vermediği sürece böyle bir şey olmaz. Yani tavuklara peygamber gelmiyor. Yani keçilere ilahi hakîm gönderdiğiniz zaman onlar büyük ahlâk sahibi varlıklara dönüşmüyorlar. Bu, insandaki varlık tarzının kuvveden fiile intikalini ve muhtevasını, insan tecrübelerinin de süreç içerisinde geliştirdiği bir zemine oturtma çabası olarak söz edilebilir. Ben bu nedenle ahlâkın kaynağının duygular olduğunu düşünmüyorum. Ahlâkın kaynağının bizim tarihsel tecrübemiz olduğunu düşünmüyorum. Ahlâkın kaynağı; zemin olarak insanın idraki, muhteva olarak ilahi yani metafizik bilgi geleneği.
Burada şu soru önem kazanıyor hocam, konuyu biraz daha açmak anlamında da önemli: Ahlâki olan ile ahlâki olmayanın ayrımını biz neye göre ve nasıl yapıyoruz?
Hocam bunu biraz belirginleştireyim, bence ahlâki olan ve olmayan yani ahlâki anlamda iyi ve kötü olan demek istiyorsunuz herhalde, hepsi ahlâki de… İyi ve kötü olan ayrımını belirleyen bence ana kriterlerden ilki bütünlük meselesi, insani bütünlük yani insani bütünlüğü sağlayan akıl gücümüz. Bu sebeple herhangi bir tavır gözün hazzını merkeze alıyorsa, ahlâken kötü bir şey yapıyor. Çünkü insan bütünlüğünü sağlayan göz değil, herhangi bir düşünce ağzın hazzını, dokunma gücünün hazzını, sadece hayalin hazzını, sadece konuşmanın hazzını, sadece işitmenin hazzını merkeze alarak bütün insani etkinlikleri buradan değerlendiriyorsa ya da bunu başat hâline getiriyorsa, ahlâken kötü olanı tercih ediyor demektir. Ahlâken iyi olmanın birinci kriteri; bütün davranışlarımızda ana ilkenin insani bütünlük olması. İkincisi, insani bütünlüğün gereği olarak ortaya çıkan yetkinlik sınırımız hocam. İnsan ne denli yetkinleşebilir? Diyelim ki bu A ile B arası bir skalada bulunuyor olsun. Hocam, B’ye ulaşmayı engelleyen, (insan yetkinliğinin son sınırına) -ki bu da Tanrı’yı bilmektir, ilahi bilgidir yani metafiziğin teoloji kısmıdır- buna ulaşmayı engelleyen temelde üç cümle var. 1. Tanrı vardır. 2. İnsan Tanrı’yı bilmek ve ona uygun davranmakla yükümlüdür yani insanın âlemdeki yerine dair idrak. 3. Öte dünya bilgisi. Üç bilgi etrafında dönüyor. İnsanın yetkinlik sınırını tayin eden de bu bilgilerdir. Her ne davranış ve tercih bu nihai sınıra, yetkinlik sınırına ulaşmayı engelliyorsa o ahlâken kötü olarak değerlendirilir.
Bu yetkinleşmeye ulaşmayı mümkün kılan davranışlarımız, tercihlerimiz ve bilgilerimiz ahlâken iyi olana tekabül eder. Bu arada süreçte bir sonrakine ulaştırmak için nihai mertebe bakımından kötü olduğu hâlde bir sonrakine ulaştırmak için iyi sayılan durumlar vardır, ara durumlar. Onlar da içinde bulunduğu bağlama göre belirlenir. Bizim varlıkla kurduğumuz bağın sıhhatini ve fesadını tayin eden de budur hocam. Çünkü biz sürekli var olan nesneleriz ve var olduğumuz sürece sürekli şeylere konu oluyoruz, varlık hâllerine konu oluyoruz. Taş da konu oluyor. Ağaç da konu oluyor. Hayvan da insan da konu oluyor. Hepimiz varlık hâline konu oluyoruz. Konu olduğumuz varlık hâllerinin sahihliği ve fasitliğini yani varoluşla temasın sahihliğini ve fasitliğini belirleyen de bu bütünlük ve yetkinlik meselesidir.
Hocam peki, biz -bireysel ya da toplumsal anlamda- niçin iyi ahlâklı olmalıyız?
Sevgili hocam, niçin ahlâklı olduğumuz sorusunun cevabı şöyle özetlenebilir: İnsan ancak bilerek ve eyleyerek yetkinleşebilen bir varlık. 1. Bilgi olmadan insan zihni kuvveden fiile intikal etmiyor, kabiliyetlerini ifşa etmiyor. 2. Doğru bilgiye uygun davranış olmaksızın da kuvveden fiile intikal edemiyor. Bu sebeple ahlâk, bizim için tercihen içinde bulunduğumuz bir durum değil malûm. İster kabul edelim, ister etmeyelim. İster dünyanın en ahlâklı insanı olalım, ister en ahlâksız insan olalım. Biz iyi ve kötü idraki ile hayatımızı sürdürebiliyoruz. Yani ahlâk olmaksızın, ahlâki bilinç olmaksızın bir insandan bahsedemiyoruz. Dolayısıyla niçin ahlâklı olmalıyız? İnsan olduğumuz için zaten ahlâklıyız. Bak insan olduğumuz için zaten ahlâki varlıklarız. Bu bizim tercihimize bağlı değil.’ Niçin iyi ahlâkla donanmalıyız?’ sorusuna cevap şudur: Çünkü iyi ahlâkla donanmadığımız sürece kendi varoluşumuzu eksiltiyoruz. Yani varlığımızı tamamlama süreçlerinin önünü kesiyoruz. Kendimizi, insan olduğumuz halde insandan başka bir şey olarak kurgulayıp yaşıyoruz. Yani hayvanlar gibi hayat sürebiliriz ancak, bu ahlâkı paranteze aldığımız sürece. Bu nedenle niçin iyi ahlâkla donanmalıyız: Başka türlü insan olamıyoruz. Başka türlü yetkinleşemiyoruz. Bunlar eğer fantezi gelirse başka türlü kabiliyetlerimiz seferber olmuyor hayatla ilgili. Yani şöyle bir şey olduğunu düşünelim: Elimizde bir alet olsun. Esas itibariyle 10 tonluk yük kaldırsın. Biz onun üzerinde sadece kendi kilomuzu tartalım. 10 kilo, 60 kilo, 100 kilo, sürekli bunu yapalım. Ahlâkla ilgili her türlü kusurumuz, sonsuz kabiliyete sahip bir ruhun yahut aklın kabiliyetlerini daraltma ameliyesidir. Küçültme ameliyesidir, insanı cüceleştirme faaliyeti, yani.
Hocam burada bir parantez açarsak; toplumsallaşma, bir cemiyet ve cemaat olma ihtiyacı hatta zorunluluğu da iyi ve güzel ahlâkın gerekliliğini de âdeta dayatıyor değil mi?
Tabii ahlâki fiillerin ayrıntısına girmedik de insan ancak bir toplumda var olabiliyor. Dolayısıyla ahlâki dağarcığı oluşturan bütün sözcüklerin, lafızların, hem bireye hem de bireyler arası ilişkiye bakan tarafı var. Yani hukuk ve siyasetle ilgili bütün kavramlar dağarcığımız normalde ahlâktan türüyor. Esas itibariyle bu, ahlâki bir zemine oturuyor. Ahlâktan koparılan her şey o nedenle insanın yetkinliğiyle ilgili temel asıllardan sapıyor. Bu ister siyaset olsun ister toplumla ilgili diğer disiplinler olsun, tamamında bu böyle. Normalde bir şekilde hayatımızı idame ettirebiliriz. Biz karşılıklı ilişkiler tesis ederek hayatı idame ettirebiliriz ama idame ettirdiğimiz hayat bizim için arzu edilen, bizim için nihai amaç olarak değerlendirebileceğimiz bir hayat olmaktan çıkar. Ahlâk olmaksızın insan var olmaz demek, ahlâki kriterleri ihmal ettiğimiz sürece bir arada yaşamayı mümkün kılan şartları yok ederiz demek aynı zamanda.
Ömer hocam, dinden, kutsaldan bağımsız, seküler bir ahlâk mümkün müdür?
Hocam benim şahsi kanaatimce seküler bir ahlâk normalde mümkün değil. Mesela ateizmin ahlâkının olması imkânsız bu anlamda, benim şahsi kanaatim. Teorik olarak böyle ama pratikte değil. Yani metafizik içeriğinden boşaltılmış bir ahlâk imkânsızdır, prosedüre döner. Yani nasıl fabrikada bir işi yapmak için prosedür belirliyoruz. O prosedürden geçen, o süreci tamamlayan şey neyse artık o olarak çıkıyor değil mi? Biz aynen bunun gibi prosedürler, kurallar vazederiz. Çünkü kurallar sadece insani olan şeyler değil hocam, kuralları hayvanlar da vazediyor. Yani hayvanlar arası ilişkinin de kuralları var. Özellikle toplu yaşayan hayvanlarda görev taksimi var, kural bilinci var ve o kurallara uymayanlar cezalandırılıyorlar, uyanlar ödüllendiriliyor, hayvanlar arasında da var bu. Fakat bunun insani seviyedeki iyi ve kötü idrakine evrilebilmesi için insanın metafizik bir boyutunun olması gerekiyor. Yani ahlâki dağarcığın yaslandığı metafizik temel gerekiyor. Bu metafizik temel olmaksızın ahlâktan bahsedemeyiz ama olayın şöyle bir tarafı var, nazari olarak böyle olmakla birlikte. Dilimiz metafizik bir idrakle kurulmuş. Birisi metafizik idrakler hakkında olumsuz kanaate sahip olmasına rağmen dil yoluyla tevarüs ettiği ahlâki iyi ve kötü bilincine sahip oluyor. Yani zaten bunlar o yolla tevarüs ediyor. Dolayısıyla insanlığın kadim bir hafızası var. Dil yoluyla biz bu hafızayı tevarüs ediyoruz ve -ister inkâr edelim, ister kabul edelim- teolojik esaslar, yani Cenab-ı Hakk’ın varlığını, nübüvveti, ne bileyim başka kültürlerde buna tekabül edecek inançları kabul edelim veya reddedelim, bizim mutlaka elimizde bir ahlâki dağarcık var. Reddettiğimiz zaman metafizik idrak elimizden gitmiyor yani negatif bir metafizik geliştiriyoruz. Çünkü bu metafizik idrak olmaksızın zaten bu ahlâki dağarcığı anlama imkânımız yok. Yani kedilere, köpeklere, keçilere biz ahlâki dağarcığı aktaramıyoruz, insana aktarabiliyoruz. İnsan bu ahlâki dağarcığın esasında bulunan metafizik idrak hakkında olumsuz kanaate sahip olduğunda, bunları reddettiğinde metafizik olan silinmiyor, metafizik olan negatif bir metafiziğe dönüşüyor. Olumlu metafizikten çıkıyor, negatif bir metafiziğe dönüşüyor.
Bu nedenle de seküler bir ahlâktan bahsedebiliyoruz. Seküler bir hukuktan bahsedebiliyoruz. Yani yaşantımızı metafizik idealleri dikkate almadan kurabilecek bir dünyadan, zihinden de bahsedebiliyoruz. Sebebi bu yoksa teorik olarak mümkün değil. Pratikte ancak bunu icra edebiliyoruz fakat bunun neticeleri var. Yani seküler bir ahlâk geliştirmenin yahut seküler bir hukuk ve siyaset geliştirmenin neticeleri var. Bu neticelerin en özlü ifadesi, süreç içerisinde zulme sebebiyet vermesi… Niye? Çünkü ilahi bir yetkinliğe ulaşma çabamız yoksa yahut şeriat âlimlerinin bakış açılarını dikkate alarak söyleyeceksek; Allah’a karşı yükümlülüğümüz ve sorumluluğumuz yoksa hayatımızı yöneten temelde iki prensibimiz olacak: Bir, güç; iki, gücün sürdürülebilirliği ilkesi. Nitekim dünya da şu anda öyle yönetiliyor. Temelde elimizde bir kudret, güç ilkesi var. İki, o gücü sürdürmek için karşılamamız gereken yeterlilikler var. Yani herkesi öldürerek o gücü sürdüremiyorsun. İlâ nihaye insanlara zarar vererek o gücü sürdüremiyorsun. İş gücüne ihtiyacın var, emeğe ihtiyacım var yani bir şekilde o hâkimiyeti korumak için insanlara zulümle karışık, aynı zamanda bir şekilde iyilik de götürmek zorunda kalıyorsun ve zulme yol açıyor bu nihayetinde.
Ömer hocam, burada Kant ahlâkını hatırlayarak (ki bu konuda meşhur bir ilahiyatçının bilgisizce ve talihsizce Kant ahlâkı savunusu vardı yakın zamanda), cennet-cehennem gibi bir ödül ve ceza sistemi nedeniyle ahlâklı davranmak konusunda değerlendirmelerinizi alabilir miyiz?
Sevgili hocam, öncelikle ödülsüz ahlâki yetkinlik meselesinin Kant ahlâkında ortaya çıktığını söylemek isabetli değil. Bu, İslam düşünce geleneğinin ihtiva ettiği tavırları bilmemek anlamına gelir. Böyle bir şey olabilir mi? Tasavvuf zaten bunun üzerine kurulu İslam’da. İki, herhangi bir ödül olsun ya da olmasın, erken Mutezile’nin teorisi bu zaten. Yani İslam’da ortaya çıkan ilk ahlâki teorilerden birisi bu. Ödül veya ceza caydırıcı, zecri yani zihinsel anlamda zecri unsur olarak devreye girebilir, yoksa bunlar ilk defa Kant ahlâkıyla çıkmış şeyler değil. Öncelikle bunun farkına varmak lazım. Yani “cennet cennet dedikleri üç beş köşkle üç beş huri, isteyene ver sen onu bana seni gerek seni” dediği şey bu Yunus Emre’nin. Herhangi bir çıkara yahut zarara bağlanmamış yüksek ahlâki ideal yani İslam’da çok sistemli bir şekilde gelişti. İslam’dan önceki geleneklerde de bir şekilde bulunabilir bu ama İslam’da son derece sistemli anlatısı var bunun, öncelikle bunu bir vaz etmek lazım.
Üçüncüsü, Kant ahlâkının ciddi problemleri var. Bir, bu ahlâk Kant’ın söylediği gibi aklın mutlak maksimleri değil, aslında Hristiyan ahlâkının dini gönderimlerinden arındırılarak seküler ifade edilmiş hâli olarak duruyor. Yani
Kant’ın ahlâkı annesinden öğrendiği Katolik ahlakı, neyse yani hangi mezhebe mensupsa, annesinin öğrendiği Hristiyan ahlâkı.
Teorinin kendisi asıl itibariyle daha önce kelamcılar tarafından Müslüman ve Hristiyan kelamcılar tarafından geliştirilen teori. Ama bu Kant’ın kendi bilgi teorisi içerisinde ifade edilince özgün yanını buluyor, yani onlara irca etmek için söylemiyorum yani ilişkili olduğu şeyler, özgün tarafını buluyor. İkinci mesele, bu ahlâk sisteminin çok ciddi kusurları var: Öncelikle değer çatışmasını dikkate almıyor. Bakın Kant ahlâkında değer çatışması yok. Hâlbuki hayatımız değer çatışmasıyla meşguldür ve biz bu değer çatışmalarını ciddiye almadan hiçbir ahlâki kararda bulunamayız. Yani değer çatışmaları bizim için yani iyilik dediğimiz şey de kötülük dediğimiz şey de mertebeli bir şeydir. Hayatımız böyle kurulu ve bunu dikkate almayan bir teori sadece keskin olduğu için değerli olamaz. Öyle bir şey olur mu? Teorinin işi olguyu açıklamaktır. Ve o olgu hakkındaki bilgi doğrultusunda bize bir şey vermektir. Bir insan dediğim dedik olduğu için ya da son derece katı cümleler kurduğu için kıymetli olmaz ki. Bu teori değer çatışması problemini ciddiye alıp bunun üzerinden bize yeterli bir veri sunmuyor. Sonra, sadece değer çatışmasını değil, insanların farklı zihin hallerini de dikkate almıyor.
İslam’ın bir döneminde bu teori vardı ama yani Kur’an-ı Kerim’in anlatısı böyle değil. Yani Kur’an-ı Kerim’de bütün bunlardan geçmiş, mutlak bir Allah’a yönelmiş insan tipi çıkarabiliriz, sadece ilahi rızayı önceleyen.
Tevbe suresi 72. ayet hocam, Allah’ın rızası hepsinden daha yücedir, daha büyüktür.
Evet hocam, dahası var, “lillah” ifadesi “Rıza-en lillah” ifadesinden daha çok geçer Kur’an’da. Yani Allah için olmak, Allah rızası için olmaktan da daha fazla geçer Kur’an’da. Evet, isterseniz bakın Mushaf’a, daha fazla geçer. Yani sadece Allah’a kilitlemiş, bir mutlak iyiye kilitlenmiş demek bu yani, saf hayra, saf iyiliğe kilitlenmiş bir zihin ve yaşantıyı buluyoruz. Peki, niye anlatı tam olarak bunun üzerine değil? Sebebi insan unsurunun farklılığı… İnsanların hepsi mutlak iyiye kilitlenmiş bir zihne sahip değil ki. Yani böyle yaşamıyoruz ki biz. Bu, nadir insanın ulaşabileceği ya da insan hayatında daha azınlıklı olarak böyle saf iyi için saf iyiye zihnini yönlendirdiğini söyleyebileceğimiz bir durum. Yani bu bütün davranışlarımız için geçerli olmadığı gibi bütün insanlar için de geçerli değil. Dolayısıyla Kant ahlâkı, insana, ahlâklı yaşamın bir prosedürünü vermeye elverişli değil. Kant’ın ahlâk düşüncesi daha ziyade ahlâkın kuruluş şartlarını, iyi bilgisinin, kötü bilgisinin nasıl ortaya çıktığını, hangi ilkelerle irtibatlı olarak ele alınması gerektiğini kavramayı sağlayan bir tür felsefi tefekkür olması bakımından kıymetli. Yoksa bir dinin ahlâkı yani sadece İslam’ın değil, Hristiyanlığın ahlâkıyla ya da önceki düşünürlerin, bir mutasavvıfın ahlâk teorisiyle kıyaslandığı zaman yani kıyaslanma kabul etmeyecek kadar uygulama bakımından kusurlarla meşgul bir ahlâk teorisi bu. Böyle özetlenebilir hocam.
Son olarak, önemli gördüğümüz bir konu olan, bilginin ahlâkiliği meselesi var. Bilginin ahlâkiliğinden ne anlamalıyız? Bu bilginin ahlâkiliğinin imkânı ve önemi üzerine bir değerlendirme yapar mısınız hocam?
Şimdi hocam birkaç şey anlaşılmalı burada. Birincisi, ahlâk asıl itibariyle insan zihninin sıfatıdır; davranışlarımızın sıfatı değil. Yani komşuya yardım bir fiil olarak ortaya çıkar. Muhtaç durumdakine infakta bulunmak bir fiil olarak, bir davranış olarak ortaya çıkar. Yani hırsızlık bir davranış olarak ortaya çıkar, hayatta iyi ve kötü olacağını düşündüğümüz iyi ve kötü olduğunu düşündüğümüz bütün durumlar birer davranış olarak ortaya çıkar ama bunların iyi ve kötü olmasını sağlayan şey davranışın kendisi değildir zihindir.
Hatırlarsanız klasik ahlâk metinlerinde de ahlâk, nefsin melekeleri olarak tanımlanır. Yani nefsin fazilet ve rezilet olmakla nitelenen melekeleri, nefsin melekeleri demek, bunlar zihin halleri demek. Yani ahlâkın öznesi, eğer hırsızlığı elimle yapıyorsam elim değil yahut komşuya yardımı işte elimle yapıyorsam elim değil; ahlâkın öznesi insani nefs ya da insani ruh veyahut da zihin, artık hangi insan teorisine mensupsanız. Bilinç yani ahlâkın öznesi… Dolayısıyla iyi ve kötü idraki ve bu idrak doğrultusunda iyi ve kötü tercihi olmaksızın bir ahlâki davranış zuhur etmiyor. Bu anlamda bütün davranışlarımızın esasında zihin hallerimiz bulunuyor.
İnsan zihninin yetkinleşmesi iki katmanlı bir şey; katmanın, tabakanın bir tarafında nazari idraklerimiz bulunuyor. Bu nazari idrakler, varoluşa dair idrakler, kendimize dair idrakler, hatta neyin iyi neyin kötü olduğuna dair idrakler. Bir tarafında ise yine bilgimizle irtibatlı bir şekilde arzu gücümüzü yönlendirecek irademiz bulunuyor. Dolayısıyla bilgi ve ahlâk dediğimiz şey bir bütünlük arz ediyor bu anlamda. Davranışlarımızı yönlendirecek iyi ve kötü idrakinin kat’iliğini bir tarafa bıraktığımızda, elimizde, ne kadar kat’i ve kesin olursa olsun, nazari idrakler bizi yetkinliğe ulaştırmaya elverişli değil. Böyle bir imkânı yok. Yani bu açıdan zorunlu… Ahlâk bilginin tamamlayıcısı. Ahlâki idrak, genel idrakimizin zorunlu bir parçası, tamamlayıcı bir unsuru. Bir diğer konu, bizim hem bu idraki oluşturmak için hem de bu idrakin gereğini yerine getirmek için ona uygun bir varlık tasavvuruna ve içinde yaşadığımız bir varoluş zeminine ihtiyacımız var. Yani hem insanın varlığına, âlemin varlığına dair idraklerimizin böylesi bir iyilik ve kötülük bilgisi için elverişli olması hem de içinde yaşadığımız dünyanın bu bilgiyi ahlâki davranışları üretecek şekilde seferber etmeye elverişli olması lazım. Bu mânâda ahlâki iyiliğin elde edilebilmesi, ona uygun maddi koşullara ihtiyaç duyar. Yani ona uygun maddi koşullar olacak. Yani bu koşullar yeterince sağlanmadan biz ahlâken iyiliğin peşine düşmekte zorlanırız, ahlâken kötülükten de kaçınmakta zorlanırız. Yani ahlâki kişiliğimiz, kimliğimiz daralır.
Herhalde başkalarının da dikkat çekmeye çalıştığı şey bu. Yani bunun için siyasi ve içtimai hayatın, bu söylediğimiz idealleri gerçekleştirecek şekilde tefekkür edilip inşa edilmesi gerekiyor. Yani hem nasıl olabileceğine dair bir tefekkürümüzün olması hem de bu tefekkür doğrultusunda böylesine bir bireysel ve toplumsal gelişmeyi mümkün kılacak bir siyasi ictimai düzen gerekiyor hocam.
Teşekkür ederiz hocam, Allah razı olsun, güzel bir söyleşi oldu.
Ben teşekkür ederim, cümlemizden.
Dipnotlar:
[1] Prof. Dr.Ömer Türker, Marmara Üniv. İlahiyat Fak. Felsefe ve Din Bilimleri, İslam Felsefesi.
Filistin edebiyatı, düşmanlarının varlığını dahi inkâr ettikleri bir toplumu vurgular. En önemli hedefi, hafızayı sürekli canlı tutmaktır ki Siyonist siyasi ve kültürel uygulamaların en önemli hedefi unutturmayı başarabilmektir. Filistin’de edebiyatın en büyük kavgalarından birisi bu cephededir. Edebiyatı, Filistin ulusal kimliğine ait zengin tarih ve kültür alanlarıyla ilişkilendirerek toplumun hafızasını sürekli taze tutmak isterler. Yani kimlik ve toprağa bağlılık. Bu da Filistin edebiyatının “savaşçı” bir edebiyat olmasına yol açmıştır.
Yine ideoloji, gerek temayı gerekse olay örgüsünü genellikle hedeflenen amaç doğrultusunda şekillendirir, belli olaylara odaklar. Mesaja/amaca odaklandığı için olayların çeşitliliğini ve akışını sınırlandırmak zorunda kalır. İdeolojik çatışmaları belirli bir zeminde tutma zorunluluğu ise olayların, hikâyenin ilerleyişini etkiler.
Gazze’de yaşanan olayları biliyor, acı ve çaresizlik içinde seyrediyoruz. İsrail’in dünyaya yaşattığı kötülük konuşuluyor ve bu tarz zulüm, yıkım ve acı anlarında en fazla dile getirilen şey; Tanrı neden ‘suskun’ ya da bu kadar kötülüğü neden yarattı? Bu minvalde kötülük meselesini nasıl açıklayabiliriz hocam? Tabiî Kötülük ahlâki bir tanım. İyi veya kötü iki kelimeden birisi …
Sen onları ahlaklı olarak tanımlıyorsun ve ben de ama aynı zamanda ahlaklılığın doğasını da merak ediyorum. Ahlak, tarafsızlık, ılımlılık, her iki taraf… Bunların bağlamları yok mu? Açık adaletsizlik konusunda ılımlı olmak gerçekten bir erdem midir?
Ömer Türker ile Bütünlük ve Yetkinlik Temelinde Ahlâk Üzerine…
Ahlâk, ahlâkın mahiyeti ve önemi, ahlâkın kaynağı, ahlâkın gerekliliği, ahlâki olan ile ahlâki olmayanın nasıl ayırt edileceği, dinden bağımsız, seküler bir ahlâkın mahiyeti ve imkânı, bilginin ahlâkiliği ve Kant’ın ahlâk anlayışı gibi ahlâka dair temel meseleleri Ömer Türker hocayla konuştuk. Ahlâkın yönünü ve bağlamını oluşturan bütünlük ve yetkinlik ilkeleri, insanın varoluşsal ve metafizik idrakinin neticesinde ahlâki idrake de yansıyarak bir anlam ve değer kazanmaktadır. Ahlâki idrakimize dair ufuk açıcı ve istifadeli bir röportajla baş başa bırakıyoruz sizleri.
Ömer hocam, ahlâkın mahiyeti ve önemine dair bir girişle başlayabilir miyiz?
Evet hocam, ahlâkın mahiyeti esas itibariyle insanın kabiliyetlerinde ortaya çıkan bir şey. Yani insan diğer canlılardan farklı olarak hem bir akıl gücüne hem de duyu güçlerine sahip, arzu gücüne sahip, hepsini arzuda toplayabiliriz. Yani idrak ve arzu gücüne sahip. Klasik dönemden beri zaten bütün düşünürlerin ifade ettiği şey bu… Arzuyla akıl arasındaki çatışma insanda irade dediğimiz bir tedirginliği doğuruyor. Normal şartlarda yargı verme anlamında yani bir konuya karar verme anlamında tedirginlik insana mahsus bir şey değil, bütün canlılarda var yani normal şartları düşündüğümüzde bütün canlıların duyu araçları var. Hepsinin görme, koklama, dokunma gibi özellikleri var. Farklı boyutlarda olmakla birlikte bütün canlılarda hayal var, hafıza var, yargı verme özelliği var fakat insanı ahlâklı kılan şey; insanı bütünleyen, insanı tamamlayan gücün akıl olması yani bu, dış duyu güçlerinden yahut iç duyu güçlerinden birisi değil, doğrunun ve yanlışın farkına varan yani ikinci farkındalığına, bildiğini bilme özelliğine sahip olan akıl tarafından insanın bütünleniyor olması. Bu durum insanın idrakini, saf anlamı kavrama, cismani olanın ötesine geçecek şekilde varlıkla ilişki kurma seviyesine taşıyor. En kritik nokta burası, yani hem biz anlamı saf bir şekilde kavrıyoruz hem de bunun başka bir ifadesi olarak söyleyebiliriz ki cismani olanın ötesine geçiyoruz. Bu, şu anlama geliyor: Bizim varlıkla temasımız sadece fiziksel olanla temastan ibaret değil; biz anlamla temas ediyoruz ama ikinci farkındalıkla temas ediyoruz. Şimdi bunun ortaya çıkardığı netice şu hocam: ‘İnsani bütünlük ve insanın olabileceği son şey nedir?’ sorusuna, insan dediğimiz bütünlük dikkate alındığında, mevcut insanla ilgili birikimimiz, aklın ulaşabileceği bilgi seviyesini dikkate alarak cevap veriyor bize. Dolayısıyla burada yapıp ettiğimiz her şey, bildiğimiz, düşündüğümüz, duyumsadığımız duygularımızla yaşadığımız -tecrübeyi geniş anlamda kullanalım- bütün tecrübe alanı, doğruluk-yanlışlık, iyilik-kötülük, güzellik-çirkinlik ölçütlerinin bu vüs’at, yani insanın yetkinleşme vüs’ati değerlendirilerek, dikkate alınarak belirlenebiliyor. Bütün bu doğruluk-yanlışlık, iyi-kötülük gibi bu sebeple de artık biz insanın olabileceği nihai yetkinliği dikkate alarak davranışların iyi veya kötü oluşuna karar vermeye başlıyoruz. Bu ikinci farkındalık bir, bütünlük iki, yetkinlik üç ve bütün bu idrakin vüsat’i dikkate alınarak insanın ikinci farkındalıkla karar vermesi… Ahlâk aslında böylesine bir varlığın arzularıyla yetkinlik sınırlarına dair kavrayışı arasındaki çatışmadan kaynaklanıyor. Ahlâkın mahiyeti burada bu şekilde özetlenebilir.
Önemi ise şu: Bu ahlâk kavrayışı olmaksızın insandan bahsedemiyoruz. Çünkü ahlâkın olmaması demek insanın metafizik idrake sahip olmaması demek. Yani eğer insanda herhangi bir şekilde arzu gücü olmasaydı, arzu ve akıl gücü çatışmasaydı, sadece insan akıl gücünden ibaret olsaydı, biz ahlâktan bahsetmeksizin insanın kemalinden bahsedebilirdik yahut sadece akıl olmasaydı da duyular olsaydı biz bir hayvandan bahsediyor olurduk. Dolayısıyla insandan bahsetmek demek, kaçınılmaz bir şekilde ahlâki bir varlıktan, ahlâken iyi ya da kötü olabilir, ahlâki iyi ya da kötüyü tercih edebilir bir varlıktan bahsediyor olmamız demek. Bu sebeple ahlâkı paranteze almak, ahlâkı herhangi bir doğal sürece indirgemek, insan olmayan bir insandan bahsetmek demek hocam. Yani şeklen adına insan diyebiliriz ama hakiki anlamda insan olmayan bir varlıktan bahsediyor oluruz.
Ahlâkın kaynağı ya da kaynakları meselesini nasıl düşünmeliyiz hocam?
Sevgili hocam şimdi burada en kritik nokta şurası. Bu konu çok karmaşık bir konu biliyorsunuz. Çok değişik görüşler var. Kimileri diyor ki duygularımızdır, kimileri diyor ki tarihsel tecrübemizdir kimileri başka şeyler söylüyor, kimileri ilahi emirdir diyor vesaire. Şimdi ahlâkın zemini biraz önce bahsettiğimiz gibi; insanın yapısı. Fakat sorun şu burada; bu yapıyı aktif eden ne? Yani kendisini ve başka eserleri farkındalıklı bir şekilde, kavrayabilecek şekilde, insanı kuvveden fiile intikal ettiren şey ne? 1. Dil olmadan böyle bir intikalden bahsetmek çok zor. Yani bir şey ya vardır ya yoktur, bir şey iyidir, kötüdür, güzeldir, çirkindir gibi ana cümlelerimizi kurmamızı mümkün kılacak bir dil olması lazım. 2. Fakat dilin kendisi saf olarak iyi ve kötünün kaynağı olmaya elverişli değil, dil öyle bir şey değil çünkü. Yani kuvveden fiile intikal etse bile. Kendimiz için elverişli olanı tercih etmek, elverişsiz olandan kaçınmak anlamında iyi ve kötü bir histen bahsedebiliriz. Fakat bu yine ahlâk olmuyor. Yani tarihsel tecrübe olarak böyle bir şeyden bahsetsek de ahlâk olmuyor bu. Niye ahlâk olmuyor? Çünkü bu hayvanlarla ortak özelliğimiz, yani hayvanlar da kendisi için iyi ve kötüyü, güzel ve çirkini idrak etme, bilme özelliğine sahip ve buradan ahlâk çıkmıyor. Şimdi ahlâkın olabilmesi için içimizden birilerinin insanlığın yetkinlik sınırlarına dair idrake sahip olması lazım. Yani insani bütünlüğe sahip olmasının yanı sıra elimizde yetkinlik sınırı olması lazım ki bu yetkinlik sınırı ile metafizik bir idrake sahip olmamız lazım. Yani birilerinin çıkıp bu insan ferdi yetkinleşse yetkinleşse işte şu noktaya gelebilir deyip oradan hareketle bütün davranışlarımıza iyi ve kötünün ne olduğuna karar verebilecek bir idrake ulaşmış olması lazım. Söylemek istediğim şey şu: Ahlâki idrak, insanın varlık tarzına dayanıyor. Dili verili kabul edersek, dille aktifleşen bir varlık tarzına dayanıyor. Biz bununla iyi ve kötü idrakine ulaşabiliyoruz normalde ama neyin iyi neyin kötü olduğu idraki için bizim bir ilahi hakîme ya da bir nebevi hikmete ihtiyacımız var. Yani elverişlilik anlamında iyi ve kötü değil hocam bu, çünkü bir hayvan da kendisi için elverişli olanın ne olduğunu, elverişsiz olanın ne olduğunu takdir ediyor yani ama elverişlilik anlamında değil de benim için peşinen övgüyü, ilerde sevabı veya mükâfatı; peşinen yergiyi ilerde cezayı gerektirecek bir iyi ve kötü bilgisi ancak böylesine bir idrakten ortaya çıkar. Şimdi bu idrakin sahibi kim? Bu idrak bence çeşitli geleneklerde muhtelif isimler alan şahsiyetler etrafında kuruluyor. Yani bir nebevi gelenekten bahsediyorsak nebiler etrafında kuruluyor. Eğer adına nübüvvet demiyorsak her toplumda ilahi hakîmler var.
Yani İslam geleneğini, kendi duyarlılıklarını kullanarak söyleyecek olursak; bir -adı konsun veya konmasın- nebevi gelenek var, bunlar ilahi idraki temsil ediyorlar, insanlığa yayılmış bir şekilde. Neyin iyi neyin kötü olduğuna dair dağarcığımız asıl itibariyle bu ilahi hakîmlerin ortaya koyduğu esasın genişletilmesinden ibaret. Ama dediğim gibi bizim varlık tarzımız imkân vermediği sürece böyle bir şey olmaz. Yani tavuklara peygamber gelmiyor. Yani keçilere ilahi hakîm gönderdiğiniz zaman onlar büyük ahlâk sahibi varlıklara dönüşmüyorlar. Bu, insandaki varlık tarzının kuvveden fiile intikalini ve muhtevasını, insan tecrübelerinin de süreç içerisinde geliştirdiği bir zemine oturtma çabası olarak söz edilebilir. Ben bu nedenle ahlâkın kaynağının duygular olduğunu düşünmüyorum. Ahlâkın kaynağının bizim tarihsel tecrübemiz olduğunu düşünmüyorum. Ahlâkın kaynağı; zemin olarak insanın idraki, muhteva olarak ilahi yani metafizik bilgi geleneği.
Burada şu soru önem kazanıyor hocam, konuyu biraz daha açmak anlamında da önemli: Ahlâki olan ile ahlâki olmayanın ayrımını biz neye göre ve nasıl yapıyoruz?
Hocam bunu biraz belirginleştireyim, bence ahlâki olan ve olmayan yani ahlâki anlamda iyi ve kötü olan demek istiyorsunuz herhalde, hepsi ahlâki de… İyi ve kötü olan ayrımını belirleyen bence ana kriterlerden ilki bütünlük meselesi, insani bütünlük yani insani bütünlüğü sağlayan akıl gücümüz. Bu sebeple herhangi bir tavır gözün hazzını merkeze alıyorsa, ahlâken kötü bir şey yapıyor. Çünkü insan bütünlüğünü sağlayan göz değil, herhangi bir düşünce ağzın hazzını, dokunma gücünün hazzını, sadece hayalin hazzını, sadece konuşmanın hazzını, sadece işitmenin hazzını merkeze alarak bütün insani etkinlikleri buradan değerlendiriyorsa ya da bunu başat hâline getiriyorsa, ahlâken kötü olanı tercih ediyor demektir. Ahlâken iyi olmanın birinci kriteri; bütün davranışlarımızda ana ilkenin insani bütünlük olması. İkincisi, insani bütünlüğün gereği olarak ortaya çıkan yetkinlik sınırımız hocam. İnsan ne denli yetkinleşebilir? Diyelim ki bu A ile B arası bir skalada bulunuyor olsun. Hocam, B’ye ulaşmayı engelleyen, (insan yetkinliğinin son sınırına) -ki bu da Tanrı’yı bilmektir, ilahi bilgidir yani metafiziğin teoloji kısmıdır- buna ulaşmayı engelleyen temelde üç cümle var. 1. Tanrı vardır. 2. İnsan Tanrı’yı bilmek ve ona uygun davranmakla yükümlüdür yani insanın âlemdeki yerine dair idrak. 3. Öte dünya bilgisi. Üç bilgi etrafında dönüyor. İnsanın yetkinlik sınırını tayin eden de bu bilgilerdir. Her ne davranış ve tercih bu nihai sınıra, yetkinlik sınırına ulaşmayı engelliyorsa o ahlâken kötü olarak değerlendirilir.
Bu yetkinleşmeye ulaşmayı mümkün kılan davranışlarımız, tercihlerimiz ve bilgilerimiz ahlâken iyi olana tekabül eder. Bu arada süreçte bir sonrakine ulaştırmak için nihai mertebe bakımından kötü olduğu hâlde bir sonrakine ulaştırmak için iyi sayılan durumlar vardır, ara durumlar. Onlar da içinde bulunduğu bağlama göre belirlenir. Bizim varlıkla kurduğumuz bağın sıhhatini ve fesadını tayin eden de budur hocam. Çünkü biz sürekli var olan nesneleriz ve var olduğumuz sürece sürekli şeylere konu oluyoruz, varlık hâllerine konu oluyoruz. Taş da konu oluyor. Ağaç da konu oluyor. Hayvan da insan da konu oluyor. Hepimiz varlık hâline konu oluyoruz. Konu olduğumuz varlık hâllerinin sahihliği ve fasitliğini yani varoluşla temasın sahihliğini ve fasitliğini belirleyen de bu bütünlük ve yetkinlik meselesidir.
Hocam peki, biz -bireysel ya da toplumsal anlamda- niçin iyi ahlâklı olmalıyız?
Sevgili hocam, niçin ahlâklı olduğumuz sorusunun cevabı şöyle özetlenebilir: İnsan ancak bilerek ve eyleyerek yetkinleşebilen bir varlık. 1. Bilgi olmadan insan zihni kuvveden fiile intikal etmiyor, kabiliyetlerini ifşa etmiyor. 2. Doğru bilgiye uygun davranış olmaksızın da kuvveden fiile intikal edemiyor. Bu sebeple ahlâk, bizim için tercihen içinde bulunduğumuz bir durum değil malûm. İster kabul edelim, ister etmeyelim. İster dünyanın en ahlâklı insanı olalım, ister en ahlâksız insan olalım. Biz iyi ve kötü idraki ile hayatımızı sürdürebiliyoruz. Yani ahlâk olmaksızın, ahlâki bilinç olmaksızın bir insandan bahsedemiyoruz. Dolayısıyla niçin ahlâklı olmalıyız? İnsan olduğumuz için zaten ahlâklıyız. Bak insan olduğumuz için zaten ahlâki varlıklarız. Bu bizim tercihimize bağlı değil.’ Niçin iyi ahlâkla donanmalıyız?’ sorusuna cevap şudur: Çünkü iyi ahlâkla donanmadığımız sürece kendi varoluşumuzu eksiltiyoruz. Yani varlığımızı tamamlama süreçlerinin önünü kesiyoruz. Kendimizi, insan olduğumuz halde insandan başka bir şey olarak kurgulayıp yaşıyoruz. Yani hayvanlar gibi hayat sürebiliriz ancak, bu ahlâkı paranteze aldığımız sürece. Bu nedenle niçin iyi ahlâkla donanmalıyız: Başka türlü insan olamıyoruz. Başka türlü yetkinleşemiyoruz. Bunlar eğer fantezi gelirse başka türlü kabiliyetlerimiz seferber olmuyor hayatla ilgili. Yani şöyle bir şey olduğunu düşünelim: Elimizde bir alet olsun. Esas itibariyle 10 tonluk yük kaldırsın. Biz onun üzerinde sadece kendi kilomuzu tartalım. 10 kilo, 60 kilo, 100 kilo, sürekli bunu yapalım. Ahlâkla ilgili her türlü kusurumuz, sonsuz kabiliyete sahip bir ruhun yahut aklın kabiliyetlerini daraltma ameliyesidir. Küçültme ameliyesidir, insanı cüceleştirme faaliyeti, yani.
Hocam burada bir parantez açarsak; toplumsallaşma, bir cemiyet ve cemaat olma ihtiyacı hatta zorunluluğu da iyi ve güzel ahlâkın gerekliliğini de âdeta dayatıyor değil mi?
Tabii ahlâki fiillerin ayrıntısına girmedik de insan ancak bir toplumda var olabiliyor. Dolayısıyla ahlâki dağarcığı oluşturan bütün sözcüklerin, lafızların, hem bireye hem de bireyler arası ilişkiye bakan tarafı var. Yani hukuk ve siyasetle ilgili bütün kavramlar dağarcığımız normalde ahlâktan türüyor. Esas itibariyle bu, ahlâki bir zemine oturuyor. Ahlâktan koparılan her şey o nedenle insanın yetkinliğiyle ilgili temel asıllardan sapıyor. Bu ister siyaset olsun ister toplumla ilgili diğer disiplinler olsun, tamamında bu böyle. Normalde bir şekilde hayatımızı idame ettirebiliriz. Biz karşılıklı ilişkiler tesis ederek hayatı idame ettirebiliriz ama idame ettirdiğimiz hayat bizim için arzu edilen, bizim için nihai amaç olarak değerlendirebileceğimiz bir hayat olmaktan çıkar. Ahlâk olmaksızın insan var olmaz demek, ahlâki kriterleri ihmal ettiğimiz sürece bir arada yaşamayı mümkün kılan şartları yok ederiz demek aynı zamanda.
Ömer hocam, dinden, kutsaldan bağımsız, seküler bir ahlâk mümkün müdür?
Hocam benim şahsi kanaatimce seküler bir ahlâk normalde mümkün değil. Mesela ateizmin ahlâkının olması imkânsız bu anlamda, benim şahsi kanaatim. Teorik olarak böyle ama pratikte değil. Yani metafizik içeriğinden boşaltılmış bir ahlâk imkânsızdır, prosedüre döner. Yani nasıl fabrikada bir işi yapmak için prosedür belirliyoruz. O prosedürden geçen, o süreci tamamlayan şey neyse artık o olarak çıkıyor değil mi? Biz aynen bunun gibi prosedürler, kurallar vazederiz. Çünkü kurallar sadece insani olan şeyler değil hocam, kuralları hayvanlar da vazediyor. Yani hayvanlar arası ilişkinin de kuralları var. Özellikle toplu yaşayan hayvanlarda görev taksimi var, kural bilinci var ve o kurallara uymayanlar cezalandırılıyorlar, uyanlar ödüllendiriliyor, hayvanlar arasında da var bu. Fakat bunun insani seviyedeki iyi ve kötü idrakine evrilebilmesi için insanın metafizik bir boyutunun olması gerekiyor. Yani ahlâki dağarcığın yaslandığı metafizik temel gerekiyor. Bu metafizik temel olmaksızın ahlâktan bahsedemeyiz ama olayın şöyle bir tarafı var, nazari olarak böyle olmakla birlikte. Dilimiz metafizik bir idrakle kurulmuş. Birisi metafizik idrakler hakkında olumsuz kanaate sahip olmasına rağmen dil yoluyla tevarüs ettiği ahlâki iyi ve kötü bilincine sahip oluyor. Yani zaten bunlar o yolla tevarüs ediyor. Dolayısıyla insanlığın kadim bir hafızası var. Dil yoluyla biz bu hafızayı tevarüs ediyoruz ve -ister inkâr edelim, ister kabul edelim- teolojik esaslar, yani Cenab-ı Hakk’ın varlığını, nübüvveti, ne bileyim başka kültürlerde buna tekabül edecek inançları kabul edelim veya reddedelim, bizim mutlaka elimizde bir ahlâki dağarcık var. Reddettiğimiz zaman metafizik idrak elimizden gitmiyor yani negatif bir metafizik geliştiriyoruz. Çünkü bu metafizik idrak olmaksızın zaten bu ahlâki dağarcığı anlama imkânımız yok. Yani kedilere, köpeklere, keçilere biz ahlâki dağarcığı aktaramıyoruz, insana aktarabiliyoruz. İnsan bu ahlâki dağarcığın esasında bulunan metafizik idrak hakkında olumsuz kanaate sahip olduğunda, bunları reddettiğinde metafizik olan silinmiyor, metafizik olan negatif bir metafiziğe dönüşüyor. Olumlu metafizikten çıkıyor, negatif bir metafiziğe dönüşüyor.
Bu nedenle de seküler bir ahlâktan bahsedebiliyoruz. Seküler bir hukuktan bahsedebiliyoruz. Yani yaşantımızı metafizik idealleri dikkate almadan kurabilecek bir dünyadan, zihinden de bahsedebiliyoruz. Sebebi bu yoksa teorik olarak mümkün değil. Pratikte ancak bunu icra edebiliyoruz fakat bunun neticeleri var. Yani seküler bir ahlâk geliştirmenin yahut seküler bir hukuk ve siyaset geliştirmenin neticeleri var. Bu neticelerin en özlü ifadesi, süreç içerisinde zulme sebebiyet vermesi… Niye? Çünkü ilahi bir yetkinliğe ulaşma çabamız yoksa yahut şeriat âlimlerinin bakış açılarını dikkate alarak söyleyeceksek; Allah’a karşı yükümlülüğümüz ve sorumluluğumuz yoksa hayatımızı yöneten temelde iki prensibimiz olacak: Bir, güç; iki, gücün sürdürülebilirliği ilkesi. Nitekim dünya da şu anda öyle yönetiliyor. Temelde elimizde bir kudret, güç ilkesi var. İki, o gücü sürdürmek için karşılamamız gereken yeterlilikler var. Yani herkesi öldürerek o gücü sürdüremiyorsun. İlâ nihaye insanlara zarar vererek o gücü sürdüremiyorsun. İş gücüne ihtiyacın var, emeğe ihtiyacım var yani bir şekilde o hâkimiyeti korumak için insanlara zulümle karışık, aynı zamanda bir şekilde iyilik de götürmek zorunda kalıyorsun ve zulme yol açıyor bu nihayetinde.
Ömer hocam, burada Kant ahlâkını hatırlayarak (ki bu konuda meşhur bir ilahiyatçının bilgisizce ve talihsizce Kant ahlâkı savunusu vardı yakın zamanda), cennet-cehennem gibi bir ödül ve ceza sistemi nedeniyle ahlâklı davranmak konusunda değerlendirmelerinizi alabilir miyiz?
Sevgili hocam, öncelikle ödülsüz ahlâki yetkinlik meselesinin Kant ahlâkında ortaya çıktığını söylemek isabetli değil. Bu, İslam düşünce geleneğinin ihtiva ettiği tavırları bilmemek anlamına gelir. Böyle bir şey olabilir mi? Tasavvuf zaten bunun üzerine kurulu İslam’da. İki, herhangi bir ödül olsun ya da olmasın, erken Mutezile’nin teorisi bu zaten. Yani İslam’da ortaya çıkan ilk ahlâki teorilerden birisi bu. Ödül veya ceza caydırıcı, zecri yani zihinsel anlamda zecri unsur olarak devreye girebilir, yoksa bunlar ilk defa Kant ahlâkıyla çıkmış şeyler değil. Öncelikle bunun farkına varmak lazım. Yani “cennet cennet dedikleri üç beş köşkle üç beş huri, isteyene ver sen onu bana seni gerek seni” dediği şey bu Yunus Emre’nin. Herhangi bir çıkara yahut zarara bağlanmamış yüksek ahlâki ideal yani İslam’da çok sistemli bir şekilde gelişti. İslam’dan önceki geleneklerde de bir şekilde bulunabilir bu ama İslam’da son derece sistemli anlatısı var bunun, öncelikle bunu bir vaz etmek lazım.
Üçüncüsü, Kant ahlâkının ciddi problemleri var. Bir, bu ahlâk Kant’ın söylediği gibi aklın mutlak maksimleri değil, aslında Hristiyan ahlâkının dini gönderimlerinden arındırılarak seküler ifade edilmiş hâli olarak duruyor. Yani
Teorinin kendisi asıl itibariyle daha önce kelamcılar tarafından Müslüman ve Hristiyan kelamcılar tarafından geliştirilen teori. Ama bu Kant’ın kendi bilgi teorisi içerisinde ifade edilince özgün yanını buluyor, yani onlara irca etmek için söylemiyorum yani ilişkili olduğu şeyler, özgün tarafını buluyor. İkinci mesele, bu ahlâk sisteminin çok ciddi kusurları var: Öncelikle değer çatışmasını dikkate almıyor. Bakın Kant ahlâkında değer çatışması yok. Hâlbuki hayatımız değer çatışmasıyla meşguldür ve biz bu değer çatışmalarını ciddiye almadan hiçbir ahlâki kararda bulunamayız. Yani değer çatışmaları bizim için yani iyilik dediğimiz şey de kötülük dediğimiz şey de mertebeli bir şeydir. Hayatımız böyle kurulu ve bunu dikkate almayan bir teori sadece keskin olduğu için değerli olamaz. Öyle bir şey olur mu? Teorinin işi olguyu açıklamaktır. Ve o olgu hakkındaki bilgi doğrultusunda bize bir şey vermektir. Bir insan dediğim dedik olduğu için ya da son derece katı cümleler kurduğu için kıymetli olmaz ki. Bu teori değer çatışması problemini ciddiye alıp bunun üzerinden bize yeterli bir veri sunmuyor. Sonra, sadece değer çatışmasını değil, insanların farklı zihin hallerini de dikkate almıyor.
İslam’ın bir döneminde bu teori vardı ama yani Kur’an-ı Kerim’in anlatısı böyle değil. Yani Kur’an-ı Kerim’de bütün bunlardan geçmiş, mutlak bir Allah’a yönelmiş insan tipi çıkarabiliriz, sadece ilahi rızayı önceleyen.
Tevbe suresi 72. ayet hocam, Allah’ın rızası hepsinden daha yücedir, daha büyüktür.
Evet hocam, dahası var, “lillah” ifadesi “Rıza-en lillah” ifadesinden daha çok geçer Kur’an’da. Yani Allah için olmak, Allah rızası için olmaktan da daha fazla geçer Kur’an’da. Evet, isterseniz bakın Mushaf’a, daha fazla geçer. Yani sadece Allah’a kilitlemiş, bir mutlak iyiye kilitlenmiş demek bu yani, saf hayra, saf iyiliğe kilitlenmiş bir zihin ve yaşantıyı buluyoruz. Peki, niye anlatı tam olarak bunun üzerine değil? Sebebi insan unsurunun farklılığı… İnsanların hepsi mutlak iyiye kilitlenmiş bir zihne sahip değil ki. Yani böyle yaşamıyoruz ki biz. Bu, nadir insanın ulaşabileceği ya da insan hayatında daha azınlıklı olarak böyle saf iyi için saf iyiye zihnini yönlendirdiğini söyleyebileceğimiz bir durum. Yani bu bütün davranışlarımız için geçerli olmadığı gibi bütün insanlar için de geçerli değil. Dolayısıyla Kant ahlâkı, insana, ahlâklı yaşamın bir prosedürünü vermeye elverişli değil. Kant’ın ahlâk düşüncesi daha ziyade ahlâkın kuruluş şartlarını, iyi bilgisinin, kötü bilgisinin nasıl ortaya çıktığını, hangi ilkelerle irtibatlı olarak ele alınması gerektiğini kavramayı sağlayan bir tür felsefi tefekkür olması bakımından kıymetli. Yoksa bir dinin ahlâkı yani sadece İslam’ın değil, Hristiyanlığın ahlâkıyla ya da önceki düşünürlerin, bir mutasavvıfın ahlâk teorisiyle kıyaslandığı zaman yani kıyaslanma kabul etmeyecek kadar uygulama bakımından kusurlarla meşgul bir ahlâk teorisi bu. Böyle özetlenebilir hocam.
Son olarak, önemli gördüğümüz bir konu olan, bilginin ahlâkiliği meselesi var. Bilginin ahlâkiliğinden ne anlamalıyız? Bu bilginin ahlâkiliğinin imkânı ve önemi üzerine bir değerlendirme yapar mısınız hocam?
Şimdi hocam birkaç şey anlaşılmalı burada. Birincisi, ahlâk asıl itibariyle insan zihninin sıfatıdır; davranışlarımızın sıfatı değil. Yani komşuya yardım bir fiil olarak ortaya çıkar. Muhtaç durumdakine infakta bulunmak bir fiil olarak, bir davranış olarak ortaya çıkar. Yani hırsızlık bir davranış olarak ortaya çıkar, hayatta iyi ve kötü olacağını düşündüğümüz iyi ve kötü olduğunu düşündüğümüz bütün durumlar birer davranış olarak ortaya çıkar ama bunların iyi ve kötü olmasını sağlayan şey davranışın kendisi değildir zihindir.
Hatırlarsanız klasik ahlâk metinlerinde de ahlâk, nefsin melekeleri olarak tanımlanır. Yani nefsin fazilet ve rezilet olmakla nitelenen melekeleri, nefsin melekeleri demek, bunlar zihin halleri demek. Yani ahlâkın öznesi, eğer hırsızlığı elimle yapıyorsam elim değil yahut komşuya yardımı işte elimle yapıyorsam elim değil; ahlâkın öznesi insani nefs ya da insani ruh veyahut da zihin, artık hangi insan teorisine mensupsanız. Bilinç yani ahlâkın öznesi… Dolayısıyla iyi ve kötü idraki ve bu idrak doğrultusunda iyi ve kötü tercihi olmaksızın bir ahlâki davranış zuhur etmiyor. Bu anlamda bütün davranışlarımızın esasında zihin hallerimiz bulunuyor.
İnsan zihninin yetkinleşmesi iki katmanlı bir şey; katmanın, tabakanın bir tarafında nazari idraklerimiz bulunuyor. Bu nazari idrakler, varoluşa dair idrakler, kendimize dair idrakler, hatta neyin iyi neyin kötü olduğuna dair idrakler. Bir tarafında ise yine bilgimizle irtibatlı bir şekilde arzu gücümüzü yönlendirecek irademiz bulunuyor. Dolayısıyla bilgi ve ahlâk dediğimiz şey bir bütünlük arz ediyor bu anlamda. Davranışlarımızı yönlendirecek iyi ve kötü idrakinin kat’iliğini bir tarafa bıraktığımızda, elimizde, ne kadar kat’i ve kesin olursa olsun, nazari idrakler bizi yetkinliğe ulaştırmaya elverişli değil. Böyle bir imkânı yok. Yani bu açıdan zorunlu… Ahlâk bilginin tamamlayıcısı. Ahlâki idrak, genel idrakimizin zorunlu bir parçası, tamamlayıcı bir unsuru. Bir diğer konu, bizim hem bu idraki oluşturmak için hem de bu idrakin gereğini yerine getirmek için ona uygun bir varlık tasavvuruna ve içinde yaşadığımız bir varoluş zeminine ihtiyacımız var. Yani hem insanın varlığına, âlemin varlığına dair idraklerimizin böylesi bir iyilik ve kötülük bilgisi için elverişli olması hem de içinde yaşadığımız dünyanın bu bilgiyi ahlâki davranışları üretecek şekilde seferber etmeye elverişli olması lazım. Bu mânâda ahlâki iyiliğin elde edilebilmesi, ona uygun maddi koşullara ihtiyaç duyar. Yani ona uygun maddi koşullar olacak. Yani bu koşullar yeterince sağlanmadan biz ahlâken iyiliğin peşine düşmekte zorlanırız, ahlâken kötülükten de kaçınmakta zorlanırız. Yani ahlâki kişiliğimiz, kimliğimiz daralır.
Herhalde başkalarının da dikkat çekmeye çalıştığı şey bu. Yani bunun için siyasi ve içtimai hayatın, bu söylediğimiz idealleri gerçekleştirecek şekilde tefekkür edilip inşa edilmesi gerekiyor. Yani hem nasıl olabileceğine dair bir tefekkürümüzün olması hem de bu tefekkür doğrultusunda böylesine bir bireysel ve toplumsal gelişmeyi mümkün kılacak bir siyasi ictimai düzen gerekiyor hocam.
Teşekkür ederiz hocam, Allah razı olsun, güzel bir söyleşi oldu.
Ben teşekkür ederim, cümlemizden.
Dipnotlar:
[1] Prof. Dr.Ömer Türker, Marmara Üniv. İlahiyat Fak. Felsefe ve Din Bilimleri, İslam Felsefesi.
İlgili Yazılar
Peren Birsaygılı Mut İle Filistin ve Direniş Edebiyatı Üstüne
Filistin edebiyatı, düşmanlarının varlığını dahi inkâr ettikleri bir toplumu vurgular. En önemli hedefi, hafızayı sürekli canlı tutmaktır ki Siyonist siyasi ve kültürel uygulamaların en önemli hedefi unutturmayı başarabilmektir. Filistin’de edebiyatın en büyük kavgalarından birisi bu cephededir. Edebiyatı, Filistin ulusal kimliğine ait zengin tarih ve kültür alanlarıyla ilişkilendirerek toplumun hafızasını sürekli taze tutmak isterler. Yani kimlik ve toprağa bağlılık. Bu da Filistin edebiyatının “savaşçı” bir edebiyat olmasına yol açmıştır.
Mehmet Öz ile Edebiyatta, Romanda İdeolojik Tasvirler ve Çizimler Üzerine
Yine ideoloji, gerek temayı gerekse olay örgüsünü genellikle hedeflenen amaç doğrultusunda şekillendirir, belli olaylara odaklar. Mesaja/amaca odaklandığı için olayların çeşitliliğini ve akışını sınırlandırmak zorunda kalır. İdeolojik çatışmaları belirli bir zeminde tutma zorunluluğu ise olayların, hikâyenin ilerleyişini etkiler.
Şaban Ali Düzgün ile Gazze Özelinde ‘Tanrı Suskunluğu’ ve Teodise
Gazze’de yaşanan olayları biliyor, acı ve çaresizlik içinde seyrediyoruz. İsrail’in dünyaya yaşattığı kötülük konuşuluyor ve bu tarz zulüm, yıkım ve acı anlarında en fazla dile getirilen şey; Tanrı neden ‘suskun’ ya da bu kadar kötülüğü neden yarattı? Bu minvalde kötülük meselesini nasıl açıklayabiliriz hocam? Tabiî Kötülük ahlâki bir tanım. İyi veya kötü iki kelimeden birisi …
Farid Esack ile Güney Afrikalı Nazarında İsrail Apartheidi
Sen onları ahlaklı olarak tanımlıyorsun ve ben de ama aynı zamanda ahlaklılığın doğasını da merak ediyorum. Ahlak, tarafsızlık, ılımlılık, her iki taraf… Bunların bağlamları yok mu? Açık adaletsizlik konusunda ılımlı olmak gerçekten bir erdem midir?