Filistinlilerin Filistin ve diasporadaki durumları İsrail’inin yerleşimci kolonyalizminin bir sonucudur. İsrail’in, tamamı, Filistinlileri topraklarından sürmek ve nihayetinde tüm bu alanları işgal etmek üzere tasarlanmış sömürgeleştirilmiş Filistinlilere karşı davranışları, işgal altındaki bölgeleri abluka altına almak, evleri, eğitim kurumlarını, hastahaneleri ve ibadet alanlarını yıkmak, hareketlerini kısıtlamak, iletişim kanallarını ve elektriği kesmek, öfke katliamları, soykırım boyutlarına ulaşan katliamlar ve insan haklarına karşı işlenmiş diğer korkunç suçlar üzerine manifestlenmiştir. Akademik disiplinler arasında İsrail-Filistin söylemine en uygun, adalet davası ve bölgedeki insan hakları teşviki için en umut verici söylem postkolonyalizm. Bu makalede, Edward Said’in postkolonyal çalışmaların ilerlemesindeki öncü rolüne dayanarak, bu entelektüel ve edebi hareketin İsrail sömürgeciliğine karşı direnen Filistinlilere dayandığını savunuyorum. Bu nedenle, ilke olarak sömürgecilik karşıtı söylemin uygulayıcıları Filistin’in İsrail’in sömürgeci baskısından kurtuluş meselesini ele almakla yükümlüdürler. Bu makalenin devamında, Salman Rüşdi’nin İsrail-Filistin sorununa ait kimi açıklamalarına üstünkörü bir bakış sunuyorum ve postkolonyal çalışmaların dekolonizasyonuna yönelik algılanan ihtiyacı tartışıyorum.
Anahtar Kelimeler
Filistin ve postkolonyal çalışmalar, Oryantalizm ve Filistin, Edward Said, 1967 Arap-İsrail Savaşı, Salman Rüşdi, postkolonyalizmin dekolonizasyonu
Giriş:
Postkolonyal teori sömürge karşıtı düşüncede ve direniş hareketlerinde geniş bir sprektrum dokümante eder ve insan deneyimlerinin ve özellikle sömürgeleştirilmiş kimselerin algılarının geniş bir yelpazesini tanımlar. Antropoloji, ekonomi, eğitim, cinsiyet çalışmaları, coğrafya, tarih, dil çalışmaları, edebiyat, felsefe, psikoloji, politika ve halk sağlığı gibi geniş bir akademik disiplin yelpazesini kapsar. Gerçi postkolonyal teorinin çeşitli disiplinler üzerinde derin etkisi vardır, edebi dairleri veya edebiyattaki genişleme ile başlamış; edebi eserlerin de kolonyal düşünce ve praksis prizmasından değerlendirilmesiyle başlatılmıştır. Bu durum, üçlü postkolonyal teoriden veya postkolonyalizmin sözde ‘kutsal üçlüsü’nden anlaşılmaktadır: Edward Said, Gayatri Spivak ve Homi Bhabha- üçü de edebiyat alanında akademisyendirler.
İnanılır ki erken dönem yazarlarının bazıları pek çok yönden postkolonyal teoriyi öngörmüşlerdir, geç dönem Filistinli yazar-aktivist Edward Said, kolonya söylemin yapı sökümünde etkili olduğu için önemli addedilir. 1978 tarihli Oryantaliz kitabı ‘postkolonyal düşünce için temel teşkil eder ve ‘önceden sömürgeleştirilmiş olanların güç, kültür ve Avrupa-Batı merkezli düşünce ve prakitlerin dominasyonu sonucu kimlik kayıplarının anlaşılması için eleştirel bir teori” önerir. (Chilisa and Phatshwane 226). Said’in kitabı postkolonyalizm düşüncesini dönüştürdü ve postkolonyal teorinin gelişimini müjdeledi. Edebiyat dünyasında pozitif dalgalanmalar yarattı, işgalcinin kültürel hegemonyasına meydan okudu ve bilgideki postkolonyal yapıyı ortadan kaldırmaya çalıştı. Sonrasında yapılan postkolonyal çalışmalar, diğer bir postkolonyal eleştirmen yazar üçlüsü- Bill Ashcroft, Gareth Griffiths ve Helen Tiffin- tarafından yazılan The Empire Writes Back: Theory and Practice in Post-Colonial Literatures (1989) kitabında daha fazla teorik destek ve onay buldu.
Postkolonyalizm[2] araştırmacıları arasında şu konuda genel bir fikir birliği bulunmaktadır3; bu eleştirel teorik yaklaşımın gelişmesine katkı sunan pek çok farklı teorisyenin katkılarının yanı sıra, Edward Said’inkiler eşsiz kalmaktadır. Philip Holden’in dediği gibi:
Said’in Oryantalizm’inin kavramsal çerçevesi, sömürgecinin yaşam dünyasını yapılandıran ikili karşıtlıkları görünür kılmak için sömürgeci söylem çalışmalarının içerisinde kapsamlı bir şekilde uygulanmıştır. Bununla beraber, Said’in çalışmaları belki de en geniş anlamıyla sömürgeci modernitede özne oluşumunu aydınlatması bakımından en düşündürücü olanıdır (205).
Said’in Oryantalizm’nin postkolonyal teori içerisindeki üstünlüğü açıkça kurulmuştur, çünkü bu temel kitap postkolonyalizm üzerine bugüne kadar yazılmış en önemli referans kabul edilmektedir ve postkolonyalizmin zarifçe gerekçelendirilmiş bir örneğini teşkil etmektedir. Bu bağlamda, Andrew Teverson ve Sara Upstone’un düzenlenmiş cildinin ‘önsöz’ünde Postcolonial Spaces: The Politics of Place in Contemporary Culture (2011)- coğrafyacı ve mekânsal kuramcı Edward Soja şunu vurgular; Edward Said’in çalışması postkolonyal çalışmaların ilham verici kaynağıdır. New York üniversitesinin profesörü, tarihçi ve kamu entelektüeli merhum Tony Judt, Said’in Oryantalizm’inin sömürgecilik, sömürgeciliğin mirası ve postkolonyal çalışmalara yaptığı öncü katkılar konusunda hemfikirdir ve bu katkıları kabul eder. Judt der ki:
Edward Said, lösemiye karşı verdiği uzun süreli savaşın ardından, 2003 yılında öldüğünde muhtemelen dünyada en çok tanınan entelektüeldi. Oryantalizm… Kendi başına akademik bir alt alan oluşturmuştur. Eğer yazarlığı dışında başka hiçbir şey yapmayıp 1963’ten ölümüne değin görev yaptığı Columbia Üniversitesi’ne kendini hapsetmiş olsaydı bile, yine de geç dönem yirminci yüzyılın en etkili akademisyenlerinden biri olmaya devam edecekti. (163)
Oryantalizmin’in etkisi ne kadar derin ve başarısı ne kadar büyük olsa da postkolonyalizmin başlangıcı ve yönü haklı olarak tartışılmakta ve kutlanmaktaysa da Said’in magnum opus’unun (büyük iş) oluşumu yeterince açıklanmıyor, genişletilmiyor veya kayıt edilmiyor. Bu var sayıma dayanarak, yazının devamında, Oryantalizm kitabının konseptinin, Filistin sorunu ile bütünsel olarak bağlantılı olduğunu ortaya koymaya çalışıyorum.
Oryantalizm ve bir Filistinli olarak Said’in deneyimleri
Oryantalizm kitabının yazarı1935’te Filistinli Anglikan bir anne-babanın evladı olarak, Batı Kudüs’ün Talbiyah mahallesinde dünyaya gözlerini açtı. Fakat hatıratının kitabı Out of Place (1999) (Yersiz Yurtsuz)’in başlığından anlaşılacağı üzre örünün uzunca bir bölümünü Amerika Birleşik Devletleri’nde, sürgünde geçirdi. Üstelik Reappraisals: Reflections on the Forgotten Twentieth Century kitabında, Tony Judt, Filistin-Amerikalı yazar için yazdığı bölümün başlığını şöyle koyuyor: “Edward Said: Köksüz Kozmopolitan” (163), ki bu başlık aynı zamanda Said’in vatanının dışındaki peripatik hayatına da dikkat çekiyor. BBC 2’de 23 Haziran 1998’de yayınlanan röportajında, Said kendi yersiz-yurtsuzluğunu (out-of-place-ness) şu şekilde anlatır: Ellilerin başlarında Batı’ya vardığım andan bugüne değin, şu duygu bende her zaman olmuştur; Arap olarak ve özellikle de bir Filistinli olarak, bir şekilde kriminalize ve çocuk suçlu gibi hissedersiniz. Bu yüzden güçlü, solgunluğun dışında kalan ve hayattaki tek kadim amacı Yahudileri öldürmek olan biri olarak artık sizin tanımınız olur. (Said, “The voice of a Palestinian in exile” 40)
Dünyanın her tarafından Yahudiler, İsrail ya da benimdeyimimle Filistin’e girme ve istedikleri an İsrail vatandaşı olma hakkına sahiptirler. Ben orada doğdum, babam orada doğdu, büyük dedem, büyük büyük dedem… ve ben oraya dönemiyorum. Aynı haklara sahip değilim. (Said, “The voice of a Palestinian in exile” 41)
Her ne kadar Said erken yaşlardan itibaren Batı eğitimine erişme ve ABD’nin en prestijli üniversitelerinde okuma ve öğretme imkânına sahip olmuş olsa da bir Arap ve Filistinli bir geçmişe sahip olması onu her zaman kendisine ve ev sahibi çevresine karşı yabancı hissetmesine neden oldu. İki kere mağdur oldu: sürgünden kaynalı ve Arap karşıtı kültürel karikatürler ve stereotiplerden kaynaklı. Kendisinde psikolojik hasar bırakmış olan kültürel izolasyon ve ayrışma içinde yaşadı.
İsrail devleti Filistinlilerin topraklarında kurulduğunda Said, anne ve babası (Wadie Said ve Hilda Said) ve diğer aile üyeleri kalıcı olarak evlerinden ve geçmişlerinden sürülerek köklerinden koparıldılar. Edward Said erken dönem eğitimin Kahire’de aldı. 1947’de, on iki yaşına geldiğinde, Said Kudüs’e geri döndü ve St George Okulu’na (babasının öğrenim gördüğü okul) 1947 yılının bir kısmını burada okuma üzere kaydoldu. Burada kısa süreli de olsa bir aidiyet duygusu yaşadı. Çünkü öğrencilerin bir kısmı ya akrabası ya da geniş ailede tanınan kişilerdi. (Sheble 261)
Edward Said ve aile üyeleri 1947 Aralığında Mısır’a geri döndüler. Geride kalan yakınlarının ve akrabalarının Kudüs’teki zamanları da uzun sürmedi çünkü 1948’de İsrail kapsamlı bir etnik temizlik veya nakba (sınır dışı edilme felaketi) sürecinde kurulurken “geniş ailesinin her bir üyesi şehirden kovuldu” ve 1992’de (Edward Said’in) Kudüs’e yeniden ayak basması için kırk beş yıl geçmesi gerekecekti. (Bayoumi and Rubin xix). Said 1992’de yaptığı Kudüs ziyaretinden izlenimlerini şöyle aktarır:
Doğup büyüdüğüm ve ayrıldığım evimin ve şehrin her caddesinin, Filistinlilerin yaşamı için hiç yer bırakmadan, Polonyalı, Alman ve Amerikan göçmenler tarafından işgal edilmiş ve egemenliklerinin biricik sembolü haline getirilmiş olunmasını kabul etmek benim için hala çok güç… Batı Kudüs artık tamamen Yahudileşmiş, eski sakinleri 1948 ortalarında sonsuza dek sürülmüştür. (Out of Place, 109)
Kahire’deki Viktorya Koleji’nde okuduktan sonra, 1951’de Said ileriki eğitimi için ABD’ye gitmiş ve geriye kalan hayatını orada geçirmiştir.
Tıpkı diğer yerinden edilmiş Filistinliler gibi onun da eve yeniden dönmek hususunda umudu vardı ve bunu gerçekleştirebilme umuduna tutunuyordu. Fakat 1947 Arap-İsrail Savaşı esnasında, İsrail daha fazla Arap toprağını işgal etti, daha fazla Arap’ı yerinden etti ve öldürdü, “Arapların özgürlük taleplerine karşı saldırganlık için bir zemin inşa etti” ve “Filistin devrimci direnişini kırmaya” çalıştı (Ginat and Noema 888). Edward Said’in sözleri ile:
Gerçek dramatik değişim 1967’de yaşandı… Arap dünyasının haritası topyekün değiştiğinde. Devletin küçük sınırlarıyla hapsedilmiş olan İsrail, Gazze, Sina ve Golan Tepeleri’nin yanı sıra Batı Şeria’yı da alarak Lübnan’ın sınırlarına taşmış oldu (“The voice of a Palestinian in exile” 43).
Böylelikle, İsrail “Filistin’in geri kalanını” işgal etti ve “yüzbinlerce Filistinliyi” kovdu (Massad 469). Said’in köklerine geri dönüş rüyasını paramparça etti. Said Out of Place’de içgüdüsel olarak acı veren bir anasını şöyle aktarır: “1967’de artık eski Said değildim; savaşın şok ve travması beni her şeyin başladığı o noktaya geri götürdü, Filistin için mücadeleye.” (293) “The voice of a Palestinian in exile” (Sürgündeki Filistinlinin Sesi) nde Said şöyle der:
Arap olmanın bütün mantığı ve sonra da bunun ne demek olduğunu keşfetmeye başlamak, bir Filistinli olmak, gerçekten hepsi 1967’de ön plana çıkmış oldu. Bu, diyebilirim ki, büyük patlamaydı ve benim psikolojik ve entelektüel gelişimimde muazzam etkileri oldu çünkü her ne kadar korunaklı ve tamamen yapay bir şekilde inşa edilmiş olsa da hayatımı ve kimliğimi yeniden gözden geçirmem gerektiğini keşfettim. Bunu baştan düşünmem gerekti ve bu gerçekten de devam edegelen bir süreç. Benim için bitmedi. (43)
1967 savaşının sonuçları Said’in Arap karşıtı ırkçılığını ve Batı medyasının Arap ve İslam dünyasını yanlış tanıtmasını, ki bunlar hem Müslüman topraklarındaki Avrupa sömürgeciliğinin ve İsailli yerleşimci sömürgeciliğinin temelini oluşturmaktaydılar, çalışmasına yol açtı.
Said, Bill Ascroft’un “Filistinliler için bir ölüm kalım meselesi olan “öz temsil görevini üstlenme” söyleminin önemini takdir etmiştir(Ashcroft 113).1989’un sonralarında, Said Filistinlilerin “uzun dönem siyonist propagandasının, Batı’nın uzun yıllar devam eden politik suç ortaklığının, Batı’daki İsrail taraftarlarının uzun yıllar boyunca entelektüel, kültürel ve dini olarak yanlış tanıtma ve iki yüzlülüğünün” mağdurları olduklarını yazdı. (“The challenge of Palestine” 171). Dolayısıyla, Ashcroft’un dediği gibi, “Filistinli insanların başarısı asla silahlı mücadeleden değil Filistin’in durumunun baskın dinleyici kitlesine iletilmesinden ve temsilin kontrolünden gelecektir” (113). Medyanın Arap ve Müslümanlara karşı süregelen alaycılığı göz önüne alındığında, 1967’deki İsrail saldırganlığının ardından, Said bu gerçeği anladı ve temsil siyasetini ele almaya çalıştı ve nihayetinde Oryantalizm’i üretti. Mustafa Bayoumi ve Andrew Rubin, “1967 deneyimden yola çıkarak, Birleşik Devletler’de yaşayan bir Filistinli olarak Said’in, Oryantalizm’in ana temasını tasarladığını” savunurlar. Sonraki yazılarından birinde Said, Filistinlilerin yanlış temsil kısır döngüsüne yakalanmış olduğu farkındalığını hüsranla dışa vurur. Belirttiği üzere:
Bu, gerçekten de Filistinlilerin başarısızlığından başka bir şey değildi ve şu husus da belirtilmek zorundadır, Kudüs’ün hem 1948’de hem de 1967’de kaybediliş hikayesinin bugüne kadar anlatılmamış olması (Filistinlilerce) kolektif bir başarısızlık hikayesidir. Fakat-anlatıldığı kadarıyla- onlara sempati duyan veya duymayan İsrailliler veya yabancılar tarafından kısmen yeniden yapılandırılarak anlatılagelmiştir. Diğer bir deyişle, en azından egemen İsrail anlatısına meydan okuyabilecek bir Filistin anlatısı olmadığı gibi aynı zamanda 1948 ve tekrar 1967’de tamamen kaybedilmesinden bu yana Kudüs için kollektif bir Filistin projeksiyonu olmamıştır. (Said, “The Current Status of Jerusalem” 61)
Bu sebeple, 1967 Arap-İsrail Savaşı’nın neticesinde Filistin direnişi halk direnişi halini aldığında, Said gözlerini savaşın dehşetinin musallat ettiği hayaletlerden birazcık gözlerini çevirmiş; şaşkınlık içerisinde şunu gözlemlemiştir: Batı’nın hayal dünyasında, genel olarak Araplar ve de kısmi olarak Filistinliler, ya göçebe Bedeviler ve zengin, şehvete düşkün ve egzotik şeyhler ya da barbarlar, vahşi teröristler ve saldırganlardılar. Kültürel temsil ve tahakkümün sömürgeci siyasetine ilgi duymaya başladı. Sonuç olarak, sonraları İbrahim Abu-Lughod’un The Arab-Israeli Confrontation of June 1967: An Arab Perspective (1970) adıyla derlenen kitabına dahil olacak “The Arab Portrayed” (Arap’ın Portresi) makalesini yazdı 1968’de. Bu makalede, Said şunu savunur; ABD’de “ortalama filmde, bir Arap belirir… zekice entrikalar çevirebilen-ki bu doğru- aşırı cinsellik düşkünü, yoz ama özünde sadist, hain ve alçaktır” (1) On yıl sonra, 1978’de, dünyaya postkolonyal çalışmaların yükselişini müjdeleyen Oryantalizm’i sundu.
The Empire Writes Back kitabının yazarları Said’in Oryantalizm kitabının postkolonyal teorinin temel öğelerini açıklamada çığır açan önemini ve kurucu, formatif rolünü kabul eder ve “Edward Said’in emperyal kültür analizleri de rigeur (zorunlu) olamaya devam edeceğini” (163) öne sürerler. Şunu da eklerler: “Edward Said’in Batı’nın bilincinde Doğu’yu oluşturan söylem olarak oryantalizm önerisi, dünyanın Avrupa zihninde nasıl inşa edilmiş olduğuna dair etkili bir analiz önermektedir” (165). Said Oryantalizm’de, sadece maddi tahribatlarına değil aynı zamanda kolonyal ve neo-kolonyal güçlerin ekonomik ve askeri tahakkümleri ile sömürgeleştirilenin belirli bir tür temsilini bağlayan bilgi-güç bağına odaklanan yeni bir kolonyalizm çalışmasına öncülük eder. Hiç şüphesiz, Said’in Oryantalizm’deki temel argümanları, Filistinlilerin deneyim ve bakış açıları ve nihayetinde onları İsrail’in sömürgeci ve apartheid yönetiminden özgürleştirecek arzu tarafından yönlendirildi.i
Sömürge Mekânı Üzerinde Hâkimiyet
Filistin ve Oryantalizm arasındaki etkileşime ek olarak, Filistin sorunu aynı zaman Said’in mekân ve sömürge zulmü anlayışı ile de ilişkilidir. Siyonistlerin Filistin’i sömürgeleştirmelerinin kökeninde Filistin’in “topraksız insanlar için insansız topraklar” olduğu iddiası yatar. Bu ifade, Filistinlileri hem insanlıklarından hem de ulusal kimliklerinden soymayı isteyen bir grup yorumcu tarafından atasözü statüsü kazanmış gibi görünmektedir. Edward Said’in haykırdığı gibi, kimi İsrailli tarihçi ve propagandacının gözünde Filistinliler “iki ayaklı canavarlar, teröristler ve her şeydirler ama Filistinli değildirler” (“The voice of a Palestinian in exile” 43). “Siyonistlerin yerli halkları topraklarından ve tarihi kayıtlardan silmeye kalkıştıklarına” dayanarak “tarihsel Filistin’in işgal edilmediğini kanıtlamaya” çalışıyorlar (Nasooha 100). Belki de keşfedilmemiş topraklara dair emperyalist coğrafi teoriyi kınarken Edward Said’in aklının bir köşesinde bu İsrailli- Siyonist coğrafi mantık vardı. “Sömürge mekanının emperyal göz için artık yabancı olarak görünmeyecek şekilde yeterince dönüştürülmesi gerektiğini” öneren egemen sömürge stratejisini tartıştığı Kültür ve Emperyalizm (1993/1994) kitabında bu iddiasını açığa kavuşturdu. (226) Tahrir Hamdi, Said’in sömürgeci bölgeselleşme ve şiddetinin jeo-mekânsal boyutlarını şöyle yorumluyor:
Said’in emperyalizmin söylem ve stratejilerini teşhir etmeye odaklanan külliyatı, emperyalist için haritada boş alanları temsil eden… fiziksel olarak ve zor yolu ile sömürgeleştirilmeden önce hayali olarak keşfedilmesi ve kontrol edilmesi gereken coğrafyanın sömürgeleştirilmesi ve tahakküm altına alınmasına dair ilkti ve en önemlisiydi. Hayali bir coğrafya fikri, Said’in iddia ettiği gibi, bir imparatorluğu mümkün kılan şeydi.
Hamdi, bu kolonyal mekânsal uygulamanın, Said tarafından tanımlandığı gibi, “bir önemli değişiklik ile Filistin’e uygulanabileceğini” iddia ediyor: “kalan Arap nüfusuna boyun eğdirmenin yanı sıra Filistin’deki işgalci, toprakların yerli sakinlerini tamamen mülksüzleştirdi ve sürgün etti” (5). Hamdi şunu da ekler: “Gaspçı Siyonist topluluğun, nihayetinde gerçek etnik temizlik ve toprağın tamamen mülksüzleştirmesi için silmesi gereken şey Filistin’in tüm hafızasıdır (hafıza cinayeti) (16). İsrail ve işbirlikçilerinin Filistin’i dünya haritasından silme konusunda sonu gelmez girişimlerinde kendini kısmen gösteren, Filistin’i ve onun beraberinde getirdiği bilinci silme ve yok etmeye karşı bir Siyonist arzu ve gündem var. İsrail bu bilgi soykırımını 1948’de “Filistinlileri çıkarmak, resmi olarak izlerini silmek, onları yasal ve kurumsal olarak yokluğa mahkûm etmek için tasarlanan programatik politikalar” üzerinden başlatmıştır. (Said, “The Current Status of Jerusalem” (61).
Yukarıdaki tartışmada, Filistin’in postkolonyal çalışmaların gelişmesindeki temel teşkil eden önemini tasdik etmeye çalıştım. Bununla beraber, Filistinlilerin- Filistin ve diasporadaki- deneyimleri ile postkolonyalizm söylemi arasındaki devredilemez bağ, postkolonyal teori pratikleri içerisinde yeterince ayırt edilebilir değil. Bazı postkolonyalizm uzmanları arasında klasik (Avrupai) sömürgecilik üzerine kafa yorma, ideolojik ve maddi yönleri üzerine kılı kırk yaran tartışmalara girme eğilimi vardır fakat buraya, şimdiye odaklanmaya karşı çıkarlar.
Postkolonyalizm ve Geçmiş:
Yakın zaman önce, Duke İniversitesi Yayınları tarafından yayımlanan Modern Language Quarterly: A Journal of Literary History sayfasında geziniyordum. 2004 yılında, dergi özel bir sayı yayımlamış (65.3) ve “Postkolonyalizm ve Geçmiş” şeklinde bir başlık koymuşlar. Epeyce bir postkolonyal teorisyen geçmiş kolonyal zulümleri (özel sayının başlığına uygun olarak) tartışmanın skolastik bataklığına batmış gibi görünüyor. Zihinleri giderek geçmişe kaydıkça on dokuzuncu yüzyılın sömürge dünyasını kullanmayı uygun bulmuşlar ve modern dünyamızda yaşanan benzer suç ve zulümleri tartışma konusunda gönülsüz görünmekteler. Postkolonyalizm yalnızca geçmiş sömürge adaletsizliklerine ağıt yakıp matem tutmaktan ibaret midir? Postkolonyal uzmanların güncel postkolonyal yapısal ilişkilere meşru postkolonyal konular gibi davranmaları için ‘tarih’ olmalarını mı beklemeleri gerekmektedir?
Postkolonyal uzmanların geçmişe olan takıntıları postkolonyal teorinin tanımına bir antitezdir; “diğer ülke sömürgelerinin bir zamanlar ya da şu an üretilen literatürü ile ilgilenir” (“Post-kolonyalizme Giriş” [vurgu bana ait]). Meselenin gerçeği şu ki, geçmişe dair bilgimizi iyi bir şekilde kullanabilsek de onu tersine döndüremeyiz; aksine, eğer güncel (neo)kolonyal uygulamaları ve tahakküm yapılarını tartışırsak, belki de şu an sömürgeleştirilenlerin başına gelen ve devam eden adaletsizlikleri telefi edebiliriz.
Göründüğü on dokuzuncu yüzyıl sömürgeciliğine karşı öfke ile dolu olunmasından dolayı, postkolonyal teorisyenler geçmiş sömürgecileri itham etmek için aşağılayıcı sözcükler ve kurbanlarına sempatilerini göstermek hoş ifadeler kullanmanın aşırı özgürlüğünü deneyimliyorlar. Fakat şayet geçmiş ile bugün arasında bağlantı kurmaz ve bugün yaşanan sömürge ve apartheid zulümleri üzerine yorum yapmazlarsa, çapraşık, muğlak ve gizli söylem ve bilgi üretimleri akademik kariyerlerinde ilerleme sağlayabilir ancak insanlığa pek bir fayda sunmayacaktır.
Postkolonyalizm ve Gelecek
Filistin mevcut sömürge düzeninin en kötü kurbanlarından biridir. Filistinliler, İsrail’in sömürge politikalarına ve uygulamalarına meydan okumak için inatçı bir ruhla hareket ediyorlar ve yerleşimci sömürgeden kurtuluş mücadeleleri İsrail devleti ile aynı yaşta. 7 Ekim 2023 tarihinde, Filistinli direniş örgütü Hamas, İsrail’e sürpriz bir saldırı gerçekleştirdi; yüzlerce İsrail kuvvetleri mensubu ve sivil, Hamas savaşçıları ve İsrail tankları tarafından öldürüldü (Atalay). O gün İsrail kendini savunma konusunda başarısız oldu. Batılı müttefikleri ve BM sayesinde, gerekli yasal tedbirleri alabildi ve suçluları adalete teslim edebilmek için uluslararası baskı kullanabildi. Ne yazık ki İsrail alışılmış, bazılarınca “tırmanma hakimiyeti” olarak tanımlan yoldan farklı bir yol seçti. Gazze’yi işgal etti ve Filistinli kadın, çocuk ve erkeklere karşı soykırım saldırganlığına girişti. Haziran 2024 itibariyle, İsrail kırk bin civarında Filistinliyi (çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan) katletti ve tüm eğitim kurumlarını, sağlık tesislerini ve ekilebilir arazileri yok etti. Tüm Gazze’yi altında binlerce Filistinlinin ölü bedenlerinin gömülü ve haber alınamaz olduğu bir moloz yığınına dönüştürdü. Gazze’de giderek artan katledilmiş ve sakat bırakılmış soykırım kurbanlarının dehşet verici fotoğrafları, en basit ifade ile katlanılamaz görüntüler. Burada kendimize şunu hatırlatmakta fayda var belki de; 1988’de Edward Said İsrail’in katletme çılgınlığı hakkında şu yorumu yapmıştı: “İsrail her zaman Filistinli sivilleri katletti, bazen bir İsraillinin ölümüne karşı yüzlercesini öldürerek (“The voice of a Palestinian in exile” 46). Bir yıl sonra 1989’da şöyle yazdı: İsrail’in Lübnan’da sadece 1982 yazında 20.000’den fazla Filistinli ve Lübnanlı sivili katlettiği tahmin ediliyor… Ancak medya hala birkaç İsrailli öldüğünde Filistin teröründen şikâyet ediyor. Terörizme karşıyım; Filistinliler veya başka kimseler tarafından masum insanların katledilmesini kınıyorum ancak İsrail’in tek bir bombardımanda dört yüz sivili öldürmesinin kabul edilebilir olduğunu varsayan cehalet ve iki yüzlülüğe katlanamıyorum… ancak İsrailli bir sivil öldürüldüğünde İsrailli ailenin yas fotoğraflarıyla bizleri eğlendiriyor. (Said, “The challenge of Palestine” 173)
2024’te, oran aşağı yukarı aynı kalmıştır. Örneğin, 8 Haziran 2024 Pazar günü Gazze’de, İsrail güçleri 274 Filistinli kadın, çocuk ve erkeği katlederek Hamas tarafından rehin alınan dört (üç erkek bir kadın) rehineyi kurtardı. Daha da fazlası, İsrail ve pek çok destekçisi bu hareketi ‘kahramanca’[3] olarak değerlendirdi ve Filistinlilerin ölümleri konusunda karakteristik bir sessizlik sergiledi.
Said’in 1988 de söylediği şey hala geçerli; İsrail “Filistinlileri öldürmek için Phantomlara (hayalet), misket bombalarına ve uzaktan kumandalı cihazlara bağımlıdır. Sonuç olarak, Filistinliler için, özellikle de Gazze’dekiler için, “korku yasaklanmış durumda, kimse silahlı İsraillilerden ve ardından gelen dayaklardan korkuyormuş gibi görünmüyor.” (Said, “The voice of a Palestinian in exile” 48).
Mevcut soykırım dalgasında, 7 Ekim 2023’ten beri, İsrail düzinelerce hastahane, yüzlerce ibadet alanını yıkıp yüzlerce doktor, sağlık çalışanı, gazeteci ve Gazze’de çalışan BM yardım çalışanını katletti. Örneğin, bir olayda 6 Haziran 2024 “Salı gününün erken saatlerinde, binlerce yerinden edilmiş Filistinlinin bulunduğu BM sığınağı olan bir okulu bombaladı” ve “en az 12’si kadın ve çocuk, 33 insanı katletti” (Graham-Harrison). Refaat Alareer’in derlenen çalışması Gaza Writes Back: Short Stories from Young Writers in Gaza, Palestine (2014)’ndaki incelemesinde Rosemary Sayigh, İsrail’in on yıllar süren katletme çılgınlığına şunları belirterek yorumda bulunur: “Bekleneceği üzere, İsrail’in silahlarını test etmek ya da üst düzey askeri yetkililerin deyimiyle ‘çim biçmek’ için dokunulmazlığa sahip olduğu Gazze’den gelen haberlerde, ölüm her yerde mevcut” (263).
Filistinlilere yönelik devam eden kitlesel katliamlarının boyutu göz önüne alındığında, kaç bin kadın, çocuk ve erkeğin yaralandığına ve tedavi olmadan hayatını kaybetme riski taşıdığına dair rakam belirlemek zor.
Sebebi, İsrail’in yiyecek, ilaç, su ve diğer temel yaşam ihtiyaçlarının Gazze’ye girişini engelleyerek açlık ve yok olma savaşı başlatmasıdır.[4] Gazze’de İsrail’in kulakları sağır eden hava saldırıları ve bombardımanları arasında hala hayatta kalan Filistinlilerin –ve Hamas tarafından rehin alınan İsraillilerin- yaşadığı travmayı tarif etmek mümkün bile değil. Filistinlilerin soykırım şartları altında hayatta kalma mücadeleleri ve İsrail zalimliğinin olağanlaşması göz önüne alındığında, Gazze’de yaşam veya ölümden hangisinin gerçekten daha iyi olduğunu kimse kesin olarak söyleyemez.
Saidyen Prizmadan “Terörizm”
İsrail’in sömürgeci kanunlarının pek çok destekçisi yüksek sesli mikrafonlar ve bangır bangır ağlama sesleriyle Hamas’ın tüm bu zulümlerden sorumlu olduğuna dair teorilerini sürekli tekrarlıyor ve hortlatıp duruyor. Böyle yaparak, tarihsel amnezi sergiliyorlar ve İsrail’in bir yüzyıldır Filistin’de katliam ve yıkımlara devam ettiğini görmezden geliyorlar. Edward Said’in belirttiği gibi:
Terörizm… aslında, Orta Doğu’ya yirmilerde Siyonistler tarafından tanıtıldı. Yirminci yüzyılın ilk üçte birinde Siyonist terörizmin ve şiddetin net sonucu, bana göre, bugün Orta Doğu’da büyüklüğüyle orantısız bir şekilde daha fazla silah ihraç eden ve tüm dünyaya şiddet dağıtan silahlı bir garnizon devlet olan İsrail devletinin anomali, korkunç ve kabul edilemez durumunu ortaya çıkarmıştır. Bu bakımdan bunun korkunç bir şiddet döngüsü olduğunu düşünüyorum ancak bu döngünün kurbanı Filistinlilerdir. Bu konuda hiç şüphe yok. (“The voice of a Palestinian in exile” 46)
İsrail devletinin kuruluşundan beri, “Yahudilerin her zaman daha baskın ve ayrıcalıklı olduğu, Filistinlilerin Yahudi yol ve yerleşim yerleri tarafından çevrilmiş dar bölgelere sıkıştırıldığı, Yahudi ve Yahudi olamayanların ayrı hayatlar yaşadıkları apatheid kavramı” ile ilişkisini yürüttü ve toprak üzerindeki hakimiyetini sağlamlaştırdı (Said, “The Current Status of Jerusalem” 70). 7 Ekim 2023’ten bu yana devam eden son şiddet dalgasında, İsrail, Filistinlilere karşı zalim ve vahşi şiddetini daha da arttırdı. Fakat on yıllardır, hatta 7 Ekim 2023’ten önce bile, Gazze ve Batı Şeria’da Filistinlilere dünyada cehennemi yaşatmak için elinden geleni yapmaktadır. Dolayısıyla, 7 Ekim 2023 saldırıları hakkında yorum yaparken, BM Genel Sekreteri António Guterres , 24 Ekim 2023’teki Güvenlik Konsey’inde şunları dile getirdi:
Hamas’ın saldırılarının bir boşlukta gerçekleşmediğini de kabul etmek gerekir. Filistin halkı 56 yıldır boğucu bir işgale maruz kalmaktadır. Topraklarının sürekli olarak yerleşim işgalleri tarafından yutulduğunu ve şiddetle boğuştuklarını; ekonomilerinin bastırıldığını; insanların yerlerinden edildiğini ve evlerin yıkıldığını gördüler. İçinde bulundukları kötü duruma siyasi bir çözüm bulunması yönündeki umutlar giderek yok olmaktadır (Guterres).
Dikkat çekici bir biçimde, Edward Said’in 1989 da kaleme aldığı “Filistin’in Meydan Okuması” makalesi 7 Ekim 2023’teki sürpriz saldırıyı anlamamıza hala yardım ediyor:
Bugün şahit olduğumuz şeyin politik, kültürel, sivil ve insani hakları defalarca ihlal edilmiş silahsız sivillerin bir ayaklanışı, bir tarih patlaması olduğunu öne sürmek istiyorum…ve Filistin isyanı, Filistinlilerden- ABD vergi mükelleflerinden bahsetmiyorum bile-aldığı korkunç bedellerle yüzleşmekteki inatçı isteksizliği nedeniyle giderek daha güvensiz ve uluslararası alanda izole hale gelen bir devlet olan İsrail’in hegemonyasına karşı büyük ve henüz tam olarak anlaşılmamış bir meydan okumayı temsil ediyor. (170) Direnişin belirli bir günde meydana gelmediğini söylemek istiyorum … fakat uzun zamandır devam ediyor ve yoğunluk ve güç anlamında derin (172)
Filistinli yerleşimciler yanı başlarında sokağa çıkma yasağı ve toplu cezalandırılmalara katlanmak zorunda kalırken bile İsrailli yerleşimcilerin silahlanmalarına ve İsrail ordusu tarafından korunmalarına izin veriliyor. Gazze’nin 1971 başlarında acımasızca pasifize edilmesi, kitlesel tahliyeler, sürgünler, evlerin yerle yeksan edilmesi ve Gazze’nin 650.000 kişinin yaşadığı çok büyük bir gettoya dönüşmesiyle neticelendi. Unutulmaya yüz tutmuş Gazzelilerin cesaret ve becerikliliklerinin öncülük ettiği Filistin ayaklanması acı, aşağılanma ve sistematik aşağılanmanın gıdasıyla beslenen bir milliyetçiliğin sonucudur…Filistinliler, Batı’da kendilerine bu mücadelede destekleyecek neredeyse hiç ses olmadan acılarını çektiler. Mucize, bu zulümlere katlanmış olmamız değil, bir halk olarak ruhumuzun kırılmamış, teslim olmamış olmamızdır.
İsrail’in Filistin işgali ve Gazze’ye yönelik felç edici kuşatma, bölgede on yıllardır yaşanan belaların sorumlu tutulmaktadır. İsrail’in (neo)Avrupa’nın Arap dünyasındaki bir yerleşimci sömürge uydusu olduğuna ve Avro-Amerikalı sömürge güçlerinin onun varlığını sürdürmesinde ve Filistinlilerin acılarının devam ettirilmesinde rol oynadıkları gerçeğini tartışmak zordur. On yıllardır, İsrail ırkçı, sömürgeci ve apartheid zihniyetinin semptomlarına sahip bir davranış biçimi sergilemektedir. Bu nedenle, eğer postkolonyal teorisyenler İsrail’in Filistin’deki sömürge projesine akademik olarak müdahil olmayı reddederlerse, postkolonyalizm söylemine ve onun devredilemez pratiklerine bağlılık göstermemiş olacaktırlar. Şayet Filistinlilerin kötü durumuna sempati göstermek için riyakarca bir ilgi gösteriyorlar fakat gerçekte, oportünist gerekçelerle İsrail (oradaki enstitüler) ile bağ kurup el altından bağlantıları sürdürür ve u dönüşü yaparak İsrail’in Filistin üzerindeki sömürge tahakkümüne bir meşruiyet zemini hazırlamaya çalışırlarsa, işte o zaman bu postkolonyalizmin ilkelerine yapılmış bir ihanet olur.
Postkolonyalizmin Dekolonizasyonu?
Salman Rüşdi genel olarak postkolonyal bir yazar olarak tanınır. The Empire Writes Back’in yazarları Hindistan doğumlu İngiliz-Amerikan romancıya, kitaplarına onun hakkında bir epigrafla başlayacak kadar çok önem verirler. Mayıs 2024’te Alman bir gazeteci ile yaptığı röportajda, İsrail Gazze’de tam teşekküllü bir soykırım yaparken, Rüşdi, direniş örgütü Hamas’ı “Taliban benzeri” şeklinde tanımlayarak dikkatleri İsrail zulmünden başka yönlere çekmeye çalıştı. İsrail’in Filistinli çocuklara yönelik aylardır süren katliamını ve açlığa mahkûm etmesine protesto eden öğrenci hareketlerini hedef alarak şöyle söyledi: “Sadece bazı protestoların Hamas’tan bahsetmesini istiyorum. Çünkü her şey burada başladı ve Hamas terörist bir organizasyondur” (Creamer). Rüşdi’nin yorumlarını analiz ederken göz önüne alınması gereken meseleler arasında şunlar yer almaktadır: Dokuz binden fazla Filistinli çocuk, kadın ve erkek adaletsizce tutuklanmış, İsrail hapishanelerinde işkence görmüş ve cinsel saldırıya maruz kalmışlardır (Boxerman); İsrail’in ( 7 Ekim 2023’ten beri) Hamas tarafından yönetilmeyen Batı Şeria’da 500 Filistinli katletti (Farge); 20 Nisan 2024 Salı akşamı, İsrail yanlısı maskeli holigan bir grup Kaliforniya Üniveristesi – Los Angeles kampüsündeki barışçıl Gazze dayanışma kampına saldırı düzenleyip, havai fişek atmış ve öğrencilere vahşice saldırmıştı. (Anguiano) 25 Nisan 2024 tarihinde “LBCD’de yayınlanan Tonight with Andrew Marr” programına katılan Rüşdi, Gazze’deki İsrail soykırımına karşı öğrenci protesto hareketi hakkında yorumlarda. Andrew Marr’a şunları söyledi: “Bazı göstericiler, en azından, bu macerayı İsrail hükümetine karşıtlıktan, Yahudi halkına yönelik doğrudan düşmanlık haline getirdiler. Bak! Bay Netanyahu’ya hayranlık duymuyorum ve Gazze’de yaşanan ölümlerden tüylerim ürperiyor ama bu Hamas’ın 7 Ekim’de neler yaptığını unutacağım anlamına gelmez…yapmaya devam etmek istediklerini de… [Hamas liderleri] barış istemiyorlar, İsrail ile bitmez tükenmez çatışma istiyorlar ve bir taraf sürekli çatışma isterken şimdi ateşkesin olması oldukça zor” (LBC).
Vicdanlı insanlar için Rüşdi’nin Marr ile yaptığı bu müşkülpesent ropörtajı izlemek nahoş ve antipatik olacaktır. Dünya, ABD üniversitelerindeki Gazze’yle dayanışma gösteri ve kampların barışçıl olduğunu biliyor. (Beckett). ABD’de üniversite yönetimlerinin, soykırıma karşı protestolar düzenleyen öğrencilere nasıl davrandıklarına (kötü muamele ettiklerini) ve İsrail’in Gazze’deki kitlesel katliamına son verilmesini talep eden hareketleri bastırmasına tanık olmak şok ediciydi. Yine, Filistinli taraf bu savaşın başladığı andan itibaren “İsrail’in kalıcı barış sağlamasını ve Gazze’den tamamen geri çekilmesini” istemesine rağmen Rüşdi’nin Gazze’de aylardır süren düşmanlık için Hamas’ı suçlaması gülünç. (Reuters) Rüşdi, “Yahudi halkına karşı düşmanlık” ifadesine vurgulayarak ve Hamas’ı suçlayarak İsrail ve sempatizanlarının resmi yolunu benimsemiş oldu. Bu durum, Rüşdi’nin İsrail’in Filistinlilere yönelik zulmünün boyutları konusunda –Edward Said’in deyişiyle “cehaletini” veya sömürge altındaki Filistinlilerin gerçek durumu konusunda “ikiyüzlülüğünü” ortaya koyabilir. Bu röportajdaki asıl vurgusu Hamas’ın dini karakteriymiş gibi görünüyor. Bu bana Said’in 1989’da dediklerini hatırlatıyor:
Elbetteki Filistin ulusalcılığının dili, retoriği ve söylemi hem Arapçı hem de İslamidir ama İsrail’de dindar sağın aşikâr rolüne benzer rol hiçbir yerde mevcut değildir. Bu nedenle, dini canlanmanın İslami bileşenine vurgu yapılırken, bir devlet olarak İsrail’in yaşamında etkili olan, çoğunluğu da Yahudi olmadıklarından Araplara yönelen, hahamlık unsuru hakkında çok az şey belirtiliyor. (“The Challenge of Palestine” 177)
Filistinlilerin geriye dönüş hakkı gibi kurtuluş ve adalet için verdikleri mücadeleleri dini terim olarak tanımlanırken, Rüşdi gibi yorumcular, besbelli ki özellikle Batı’daki İslamofobi dalgasından faydalanarak, İsrail’deki Yahudi yerleşimciler ve Filistin’in işgal edilmiş kısımlarındaki haham aşırıcılığına (rabbinical extremism) dair nadiren farkındalık gösterirler. Filistinlilerin yerleşimci sömürge işgalinden kurtulmak için verdikleri mücadele göz önüne alındığında, Rüşdi’nin Filistinli sömürge-karşırı direniş gruplarına yönelik karikatürizasyonu, postkolonyal yazar olarak bilinen konumunu zora sokmaktadır. Bu, postkolonyalizmin dekolonizasyonu fikrinin fitilini ateşleyebilir.
Yakınlarda, “Postkolonyalizm: Bir Başka Sömürgecilik Strateji mi?” başlıklı bir makale ile karşılaştım. Başlıktan açıkça anlaşılacağı üzere, yazarları postkolonyalizmin Batı modeli hakkında derin şüphelere liman oluyorlar. Tartışmalı kavramın, Batılı devletlerin “kendilerini anti-emperyalist kavramlarla açıklamak ve sunmak için” (Trees and Nyoongah n.p.) ve on dokuzuncu yüzyıl Avrupa sömürgeciliğine yönelik alışılagelmiş ahlaki kınamadan kurtulmak için kullandıkları hileli bir “Beyaz kavram” olduğunu öne sürüyorlar. İsrail’in Arap dünyasında Batılı sömürgeciliğinin ileri karakolu olduğu kabul gördüğünden beri, bölgedeki sömürge tahakkümü hakkında sessiz kalan postkolonyalist akademisyenlerin sessizliği postkolonyal teorinin etik ve akademik erdeminin sorgulanmasına neden olacaktır.
Sonuç:
Edwards Said’in doğduğu yer, üç dinin- Yahudilik- Hristiyanlık ve İslam’ın- kesişim noktası olarak bilinir. Kendisinin de belirttiği gibi: “Filistin tarihi, dini, politik ve kültürel önemle dolup taşmış bir topraktır. Filistin Hristiyanlık, İslam ve Yahudilik için merkezdir” (“The Challenge of Palestine” 170). Ancak Said’in bu topraklardaki kökleri ve onu Oryantalizm’i yazamaya iten Filistin deneyimi göz önüne alığından, Filistin’in aynı zamanda postkolonyalizm teorisinin de doğduğu yer olduğu akıllara gelmelidir. Buradan yola çıkarak, postkolonyalizmin ruhuna uygun olarak, teorik bölümlerinin teorisyenlerinin İsrail’in Filistin’e (sömürgeci) baskılarına karşı yürütülen kampanyaların ön saflarında yer almaları gerekirdi.
Sömürgecilik sonrası çalışmaların temel amacı, Sömürgeci merkez ve çevre kategorilerini sorgulamak ve hegemonik söylemi, sömürgeci temsil ve uygulamaları istikrarsızlaştırmaktır. Postkolonyalizm uygulayıcıları geçmişin sömürgeci mantığına karşı çıkmada büyük ölçüde başarılı olmuşturlar fakat pek çokları güncel sömürgeci yapısal ilişkileri ve neo-kolonyal dinamikleri tartışmak konusundan isteksiz görünmektedirler. Bu durum, Filistin’in Siyonist işgaline verilen yetersiz (ya da ikircikli) Postkolonyal söylemsel yanıtlarda bariz olarak görünürdür. Postkolonyal çalışmaları ilgili ve etki hale getirmek yerine, teorisyenlerinin mevcut sömürgeci yayılmacı politikaları ele almalı ve kurbanlarının acılarını telafi etmenin yollarını keşfetmelidirler. Aksi takdirde, postkolonyal çalışmaların dekolonizasyonuna yönelik çağrısı zorunlu addedilecek, akademik disiplin biricik söylemsel değer ve potansiyelini kaybedecektir.
Kaynaklar:
Abu-Lughod, Ibrahim (ed.). The Arab-Israeli Confrontation of June 1967: An Arab Perspective.
Evanston, IL: Northwestern University Press, 1970.
“An Introduction to Post-Colonialism, Post-colonial Theory and Post-colonial Literature.” School of Art
+ Art History + Design, University of Washington. Retrieved on 21 June 2024 from
Said, Edward. “The Arab Portrayed.” In The Arab-Israeli Confrontation of June 1967: An Arab
Perspective, Ibrahim Abu-Lughod (Ed.). Evanston, Illinois: Northwestern University Press, 1970.
—. “The voice of a Palestinian in exile.” Third Text, 2:3-4 (1988): 39- 50.
—. “The challenge of Palestine.” Journal of Refugee Studies 2.1 (1989): 170-178.
—. Culture and Imperialism. London: Vintage, 1994.
—. Out of Place: A Memoir. New York: Knopf, 1999.
—. “Edward Said’s Lost Essay on Jerusalem: The Current Status of Jerusalem.” Jerusalem Quarterly 45
(2011): 57-72.
Sayigh, Rosemary. “Refaat Alareer (ed.) Gaza Writes Back: Short Stories from Young Writers in Gaza,
Palestine.” Journal of Holy Land and Palestine Studies 18.2 (2019): 263–274.
Sheble, Lisa. “Edward Said: The Human Being.” Islamic Studies 44.2 (2005): 255- 270.
Soja, Edward. “Foreword.” In Postcolonial Spaces: The Politics of Place in Contemporary Culture,
edited by Andrew Teverson and Sara Upstone. New York: Palgrave Macmillan, 2011. ix-xiii.
Trees, Kathryn, and Mudrooroo Nyoongah. “Postcolonialism: yet another colonial strategy?” Span:
Journal of the South Pacific Association for Commonwealth Literature and Language Studies 36,
1993.
Dipnotlar
[1] Md. Mahmudul Hasan Asiatic dergisinin Genel Yayın Yönetmeni ve Malezya Uluslararası İslam Üniversite’sinde İngilizce Bölümü Profesörüdür. Portsmouth’ta (Ingiltere) karşılaştırmalı/ küresel edebiyat alanında doktorasını tamamlamış ve Heidelberg’de (Almanya) doktora sonrası araştırmacı olarak bulunmuştur. Araşştırmaları Asiatic Society of Bagladesh, Brill, Southern Georgia University, IIIT, IIUM, Orient BlackSwan, Routledge, SAGE, Wiley-Blackwell ve diğer yayınevleri tarafından yayımlanmıştır.
[2] Bu çalışmada postkolonyalizm ve postkolonyal teori/çalışmalar terimlerinin birbirlerinin yerlerine kullandım. Her ikisi de geçmişin ve bugünün sömürgeci tahakkümüne karşı aktivizmi ve direnişi kışkırtmaktadır.
[3] İsrailli Yoav Gallant, dört İsrailli rehinenin kurtarılması ve 274 Filistinlinin öldürülmesi eylemini “İsrail’in savunma teşkilatında görev yaptığı 47 yıl boyunca tanık olduğu en kahramanca ve olağanüstü operasyonlardan biri” olarak değerlendirdi. (Gallant)
[4] Filistinlilerin içinde bulunduğu kötü durumla ilgili haberleri yeni takip edenler, İsrail’in Gazze Şeridi’ne uyguladığı ablukanın yeni bir olgu olduğu yanılsamasına düşebilir. Ama öyle değil. On yıllardır devam eden bir durum. Edward Said 18’da İsrail’in “media haberlerinin yasaklanması, su, yakıt, elektrik ve telefon bağlantılarının kesilmesi..göz yaşartıcı gaz, sokağa çıkma yasakları, barikatlar, iş yerleri ve okulların kapatılması, hapis cezaları ve benzeri” eylemlerinden bahsetmişti.
Bu sosyokırım ve politikkırım -veya Filistin’in bir ulus ve devlet olarak önceden planlanmış şekilde yıkımı ve yerinin değiştirilmesi- 1917’de Britanya hükümeti tarafından öngörülerek Siyonist-İngiliz iş birliği (Gutwein) aracılığıyla gerçekleştirildi.
Postkolonyal Çalışmaların Filistin’den Ayrılmazlığı: Edward Said Üzerine Düşünceler
Özet:
Filistinlilerin Filistin ve diasporadaki durumları İsrail’inin yerleşimci kolonyalizminin bir sonucudur. İsrail’in, tamamı, Filistinlileri topraklarından sürmek ve nihayetinde tüm bu alanları işgal etmek üzere tasarlanmış sömürgeleştirilmiş Filistinlilere karşı davranışları, işgal altındaki bölgeleri abluka altına almak, evleri, eğitim kurumlarını, hastahaneleri ve ibadet alanlarını yıkmak, hareketlerini kısıtlamak, iletişim kanallarını ve elektriği kesmek, öfke katliamları, soykırım boyutlarına ulaşan katliamlar ve insan haklarına karşı işlenmiş diğer korkunç suçlar üzerine manifestlenmiştir. Akademik disiplinler arasında İsrail-Filistin söylemine en uygun, adalet davası ve bölgedeki insan hakları teşviki için en umut verici söylem postkolonyalizm. Bu makalede, Edward Said’in postkolonyal çalışmaların ilerlemesindeki öncü rolüne dayanarak, bu entelektüel ve edebi hareketin İsrail sömürgeciliğine karşı direnen Filistinlilere dayandığını savunuyorum. Bu nedenle, ilke olarak sömürgecilik karşıtı söylemin uygulayıcıları Filistin’in İsrail’in sömürgeci baskısından kurtuluş meselesini ele almakla yükümlüdürler. Bu makalenin devamında, Salman Rüşdi’nin İsrail-Filistin sorununa ait kimi açıklamalarına üstünkörü bir bakış sunuyorum ve postkolonyal çalışmaların dekolonizasyonuna yönelik algılanan ihtiyacı tartışıyorum.
Anahtar Kelimeler
Filistin ve postkolonyal çalışmalar, Oryantalizm ve Filistin, Edward Said, 1967 Arap-İsrail Savaşı, Salman Rüşdi, postkolonyalizmin dekolonizasyonu
Giriş:
Postkolonyal teori sömürge karşıtı düşüncede ve direniş hareketlerinde geniş bir sprektrum dokümante eder ve insan deneyimlerinin ve özellikle sömürgeleştirilmiş kimselerin algılarının geniş bir yelpazesini tanımlar. Antropoloji, ekonomi, eğitim, cinsiyet çalışmaları, coğrafya, tarih, dil çalışmaları, edebiyat, felsefe, psikoloji, politika ve halk sağlığı gibi geniş bir akademik disiplin yelpazesini kapsar. Gerçi postkolonyal teorinin çeşitli disiplinler üzerinde derin etkisi vardır, edebi dairleri veya edebiyattaki genişleme ile başlamış; edebi eserlerin de kolonyal düşünce ve praksis prizmasından değerlendirilmesiyle başlatılmıştır. Bu durum, üçlü postkolonyal teoriden veya postkolonyalizmin sözde ‘kutsal üçlüsü’nden anlaşılmaktadır: Edward Said, Gayatri Spivak ve Homi Bhabha- üçü de edebiyat alanında akademisyendirler.
İnanılır ki erken dönem yazarlarının bazıları pek çok yönden postkolonyal teoriyi öngörmüşlerdir, geç dönem Filistinli yazar-aktivist Edward Said, kolonya söylemin yapı sökümünde etkili olduğu için önemli addedilir. 1978 tarihli Oryantaliz kitabı ‘postkolonyal düşünce için temel teşkil eder ve ‘önceden sömürgeleştirilmiş olanların güç, kültür ve Avrupa-Batı merkezli düşünce ve prakitlerin dominasyonu sonucu kimlik kayıplarının anlaşılması için eleştirel bir teori” önerir. (Chilisa and Phatshwane 226). Said’in kitabı postkolonyalizm düşüncesini dönüştürdü ve postkolonyal teorinin gelişimini müjdeledi. Edebiyat dünyasında pozitif dalgalanmalar yarattı, işgalcinin kültürel hegemonyasına meydan okudu ve bilgideki postkolonyal yapıyı ortadan kaldırmaya çalıştı. Sonrasında yapılan postkolonyal çalışmalar, diğer bir postkolonyal eleştirmen yazar üçlüsü- Bill Ashcroft, Gareth Griffiths ve Helen Tiffin- tarafından yazılan The Empire Writes Back: Theory and Practice in Post-Colonial Literatures (1989) kitabında daha fazla teorik destek ve onay buldu.
Postkolonyalizm[2] araştırmacıları arasında şu konuda genel bir fikir birliği bulunmaktadır3; bu eleştirel teorik yaklaşımın gelişmesine katkı sunan pek çok farklı teorisyenin katkılarının yanı sıra, Edward Said’inkiler eşsiz kalmaktadır. Philip Holden’in dediği gibi:
Said’in Oryantalizm’inin kavramsal çerçevesi, sömürgecinin yaşam dünyasını yapılandıran ikili karşıtlıkları görünür kılmak için sömürgeci söylem çalışmalarının içerisinde kapsamlı bir şekilde uygulanmıştır. Bununla beraber, Said’in çalışmaları belki de en geniş anlamıyla sömürgeci modernitede özne oluşumunu aydınlatması bakımından en düşündürücü olanıdır (205).
Said’in Oryantalizm’nin postkolonyal teori içerisindeki üstünlüğü açıkça kurulmuştur, çünkü bu temel kitap postkolonyalizm üzerine bugüne kadar yazılmış en önemli referans kabul edilmektedir ve postkolonyalizmin zarifçe gerekçelendirilmiş bir örneğini teşkil etmektedir. Bu bağlamda, Andrew Teverson ve Sara Upstone’un düzenlenmiş cildinin ‘önsöz’ünde Postcolonial Spaces: The Politics of Place in Contemporary Culture (2011)- coğrafyacı ve mekânsal kuramcı Edward Soja şunu vurgular; Edward Said’in çalışması postkolonyal çalışmaların ilham verici kaynağıdır. New York üniversitesinin profesörü, tarihçi ve kamu entelektüeli merhum Tony Judt, Said’in Oryantalizm’inin sömürgecilik, sömürgeciliğin mirası ve postkolonyal çalışmalara yaptığı öncü katkılar konusunda hemfikirdir ve bu katkıları kabul eder. Judt der ki:
Edward Said, lösemiye karşı verdiği uzun süreli savaşın ardından, 2003 yılında öldüğünde muhtemelen dünyada en çok tanınan entelektüeldi. Oryantalizm… Kendi başına akademik bir alt alan oluşturmuştur. Eğer yazarlığı dışında başka hiçbir şey yapmayıp 1963’ten ölümüne değin görev yaptığı Columbia Üniversitesi’ne kendini hapsetmiş olsaydı bile, yine de geç dönem yirminci yüzyılın en etkili akademisyenlerinden biri olmaya devam edecekti. (163)
Oryantalizmin’in etkisi ne kadar derin ve başarısı ne kadar büyük olsa da postkolonyalizmin başlangıcı ve yönü haklı olarak tartışılmakta ve kutlanmaktaysa da Said’in magnum opus’unun (büyük iş) oluşumu yeterince açıklanmıyor, genişletilmiyor veya kayıt edilmiyor. Bu var sayıma dayanarak, yazının devamında, Oryantalizm kitabının konseptinin, Filistin sorunu ile bütünsel olarak bağlantılı olduğunu ortaya koymaya çalışıyorum.
Oryantalizm ve bir Filistinli olarak Said’in deneyimleri
Oryantalizm kitabının yazarı1935’te Filistinli Anglikan bir anne-babanın evladı olarak, Batı Kudüs’ün Talbiyah mahallesinde dünyaya gözlerini açtı. Fakat hatıratının kitabı Out of Place (1999) (Yersiz Yurtsuz)’in başlığından anlaşılacağı üzre örünün uzunca bir bölümünü Amerika Birleşik Devletleri’nde, sürgünde geçirdi. Üstelik Reappraisals: Reflections on the Forgotten Twentieth Century kitabında, Tony Judt, Filistin-Amerikalı yazar için yazdığı bölümün başlığını şöyle koyuyor: “Edward Said: Köksüz Kozmopolitan” (163), ki bu başlık aynı zamanda Said’in vatanının dışındaki peripatik hayatına da dikkat çekiyor. BBC 2’de 23 Haziran 1998’de yayınlanan röportajında, Said kendi yersiz-yurtsuzluğunu (out-of-place-ness) şu şekilde anlatır: Ellilerin başlarında Batı’ya vardığım andan bugüne değin, şu duygu bende her zaman olmuştur; Arap olarak ve özellikle de bir Filistinli olarak, bir şekilde kriminalize ve çocuk suçlu gibi hissedersiniz. Bu yüzden güçlü, solgunluğun dışında kalan ve hayattaki tek kadim amacı Yahudileri öldürmek olan biri olarak artık sizin tanımınız olur. (Said, “The voice of a Palestinian in exile” 40)
Dünyanın her tarafından Yahudiler, İsrail ya da benimdeyimimle Filistin’e girme ve istedikleri an İsrail vatandaşı olma hakkına sahiptirler. Ben orada doğdum, babam orada doğdu, büyük dedem, büyük büyük dedem… ve ben oraya dönemiyorum. Aynı haklara sahip değilim. (Said, “The voice of a Palestinian in exile” 41)
Her ne kadar Said erken yaşlardan itibaren Batı eğitimine erişme ve ABD’nin en prestijli üniversitelerinde okuma ve öğretme imkânına sahip olmuş olsa da bir Arap ve Filistinli bir geçmişe sahip olması onu her zaman kendisine ve ev sahibi çevresine karşı yabancı hissetmesine neden oldu. İki kere mağdur oldu: sürgünden kaynalı ve Arap karşıtı kültürel karikatürler ve stereotiplerden kaynaklı. Kendisinde psikolojik hasar bırakmış olan kültürel izolasyon ve ayrışma içinde yaşadı.
İsrail devleti Filistinlilerin topraklarında kurulduğunda Said, anne ve babası (Wadie Said ve Hilda Said) ve diğer aile üyeleri kalıcı olarak evlerinden ve geçmişlerinden sürülerek köklerinden koparıldılar. Edward Said erken dönem eğitimin Kahire’de aldı. 1947’de, on iki yaşına geldiğinde, Said Kudüs’e geri döndü ve St George Okulu’na (babasının öğrenim gördüğü okul) 1947 yılının bir kısmını burada okuma üzere kaydoldu. Burada kısa süreli de olsa bir aidiyet duygusu yaşadı. Çünkü öğrencilerin bir kısmı ya akrabası ya da geniş ailede tanınan kişilerdi. (Sheble 261)
Edward Said ve aile üyeleri 1947 Aralığında Mısır’a geri döndüler. Geride kalan yakınlarının ve akrabalarının Kudüs’teki zamanları da uzun sürmedi çünkü 1948’de İsrail kapsamlı bir etnik temizlik veya nakba (sınır dışı edilme felaketi) sürecinde kurulurken “geniş ailesinin her bir üyesi şehirden kovuldu” ve 1992’de (Edward Said’in) Kudüs’e yeniden ayak basması için kırk beş yıl geçmesi gerekecekti. (Bayoumi and Rubin xix). Said 1992’de yaptığı Kudüs ziyaretinden izlenimlerini şöyle aktarır:
Doğup büyüdüğüm ve ayrıldığım evimin ve şehrin her caddesinin, Filistinlilerin yaşamı için hiç yer bırakmadan, Polonyalı, Alman ve Amerikan göçmenler tarafından işgal edilmiş ve egemenliklerinin biricik sembolü haline getirilmiş olunmasını kabul etmek benim için hala çok güç… Batı Kudüs artık tamamen Yahudileşmiş, eski sakinleri 1948 ortalarında sonsuza dek sürülmüştür. (Out of Place, 109)
Tıpkı diğer yerinden edilmiş Filistinliler gibi onun da eve yeniden dönmek hususunda umudu vardı ve bunu gerçekleştirebilme umuduna tutunuyordu. Fakat 1947 Arap-İsrail Savaşı esnasında, İsrail daha fazla Arap toprağını işgal etti, daha fazla Arap’ı yerinden etti ve öldürdü, “Arapların özgürlük taleplerine karşı saldırganlık için bir zemin inşa etti” ve “Filistin devrimci direnişini kırmaya” çalıştı (Ginat and Noema 888). Edward Said’in sözleri ile:
Gerçek dramatik değişim 1967’de yaşandı… Arap dünyasının haritası topyekün değiştiğinde. Devletin küçük sınırlarıyla hapsedilmiş olan İsrail, Gazze, Sina ve Golan Tepeleri’nin yanı sıra Batı Şeria’yı da alarak Lübnan’ın sınırlarına taşmış oldu (“The voice of a Palestinian in exile” 43).
Böylelikle, İsrail “Filistin’in geri kalanını” işgal etti ve “yüzbinlerce Filistinliyi” kovdu (Massad 469). Said’in köklerine geri dönüş rüyasını paramparça etti. Said Out of Place’de içgüdüsel olarak acı veren bir anasını şöyle aktarır: “1967’de artık eski Said değildim; savaşın şok ve travması beni her şeyin başladığı o noktaya geri götürdü, Filistin için mücadeleye.” (293) “The voice of a Palestinian in exile” (Sürgündeki Filistinlinin Sesi) nde Said şöyle der:
Arap olmanın bütün mantığı ve sonra da bunun ne demek olduğunu keşfetmeye başlamak, bir Filistinli olmak, gerçekten hepsi 1967’de ön plana çıkmış oldu. Bu, diyebilirim ki, büyük patlamaydı ve benim psikolojik ve entelektüel gelişimimde muazzam etkileri oldu çünkü her ne kadar korunaklı ve tamamen yapay bir şekilde inşa edilmiş olsa da hayatımı ve kimliğimi yeniden gözden geçirmem gerektiğini keşfettim. Bunu baştan düşünmem gerekti ve bu gerçekten de devam edegelen bir süreç. Benim için bitmedi. (43)
Said, Bill Ascroft’un “Filistinliler için bir ölüm kalım meselesi olan “öz temsil görevini üstlenme” söyleminin önemini takdir etmiştir(Ashcroft 113).1989’un sonralarında, Said Filistinlilerin “uzun dönem siyonist propagandasının, Batı’nın uzun yıllar devam eden politik suç ortaklığının, Batı’daki İsrail taraftarlarının uzun yıllar boyunca entelektüel, kültürel ve dini olarak yanlış tanıtma ve iki yüzlülüğünün” mağdurları olduklarını yazdı. (“The challenge of Palestine” 171). Dolayısıyla, Ashcroft’un dediği gibi, “Filistinli insanların başarısı asla silahlı mücadeleden değil Filistin’in durumunun baskın dinleyici kitlesine iletilmesinden ve temsilin kontrolünden gelecektir” (113). Medyanın Arap ve Müslümanlara karşı süregelen alaycılığı göz önüne alındığında, 1967’deki İsrail saldırganlığının ardından, Said bu gerçeği anladı ve temsil siyasetini ele almaya çalıştı ve nihayetinde Oryantalizm’i üretti. Mustafa Bayoumi ve Andrew Rubin, “1967 deneyimden yola çıkarak, Birleşik Devletler’de yaşayan bir Filistinli olarak Said’in, Oryantalizm’in ana temasını tasarladığını” savunurlar. Sonraki yazılarından birinde Said, Filistinlilerin yanlış temsil kısır döngüsüne yakalanmış olduğu farkındalığını hüsranla dışa vurur. Belirttiği üzere:
Bu, gerçekten de Filistinlilerin başarısızlığından başka bir şey değildi ve şu husus da belirtilmek zorundadır, Kudüs’ün hem 1948’de hem de 1967’de kaybediliş hikayesinin bugüne kadar anlatılmamış olması (Filistinlilerce) kolektif bir başarısızlık hikayesidir. Fakat-anlatıldığı kadarıyla- onlara sempati duyan veya duymayan İsrailliler veya yabancılar tarafından kısmen yeniden yapılandırılarak anlatılagelmiştir. Diğer bir deyişle, en azından egemen İsrail anlatısına meydan okuyabilecek bir Filistin anlatısı olmadığı gibi aynı zamanda 1948 ve tekrar 1967’de tamamen kaybedilmesinden bu yana Kudüs için kollektif bir Filistin projeksiyonu olmamıştır. (Said, “The Current Status of Jerusalem” 61)
Bu sebeple, 1967 Arap-İsrail Savaşı’nın neticesinde Filistin direnişi halk direnişi halini aldığında, Said gözlerini savaşın dehşetinin musallat ettiği hayaletlerden birazcık gözlerini çevirmiş; şaşkınlık içerisinde şunu gözlemlemiştir: Batı’nın hayal dünyasında, genel olarak Araplar ve de kısmi olarak Filistinliler, ya göçebe Bedeviler ve zengin, şehvete düşkün ve egzotik şeyhler ya da barbarlar, vahşi teröristler ve saldırganlardılar. Kültürel temsil ve tahakkümün sömürgeci siyasetine ilgi duymaya başladı. Sonuç olarak, sonraları İbrahim Abu-Lughod’un The Arab-Israeli Confrontation of June 1967: An Arab Perspective (1970) adıyla derlenen kitabına dahil olacak “The Arab Portrayed” (Arap’ın Portresi) makalesini yazdı 1968’de. Bu makalede, Said şunu savunur; ABD’de “ortalama filmde, bir Arap belirir… zekice entrikalar çevirebilen-ki bu doğru- aşırı cinsellik düşkünü, yoz ama özünde sadist, hain ve alçaktır” (1) On yıl sonra, 1978’de, dünyaya postkolonyal çalışmaların yükselişini müjdeleyen Oryantalizm’i sundu.
The Empire Writes Back kitabının yazarları Said’in Oryantalizm kitabının postkolonyal teorinin temel öğelerini açıklamada çığır açan önemini ve kurucu, formatif rolünü kabul eder ve “Edward Said’in emperyal kültür analizleri de rigeur (zorunlu) olamaya devam edeceğini” (163) öne sürerler. Şunu da eklerler: “Edward Said’in Batı’nın bilincinde Doğu’yu oluşturan söylem olarak oryantalizm önerisi, dünyanın Avrupa zihninde nasıl inşa edilmiş olduğuna dair etkili bir analiz önermektedir” (165). Said Oryantalizm’de, sadece maddi tahribatlarına değil aynı zamanda kolonyal ve neo-kolonyal güçlerin ekonomik ve askeri tahakkümleri ile sömürgeleştirilenin belirli bir tür temsilini bağlayan bilgi-güç bağına odaklanan yeni bir kolonyalizm çalışmasına öncülük eder. Hiç şüphesiz, Said’in Oryantalizm’deki temel argümanları, Filistinlilerin deneyim ve bakış açıları ve nihayetinde onları İsrail’in sömürgeci ve apartheid yönetiminden özgürleştirecek arzu tarafından yönlendirildi.i
Sömürge Mekânı Üzerinde Hâkimiyet
Filistin ve Oryantalizm arasındaki etkileşime ek olarak, Filistin sorunu aynı zaman Said’in mekân ve sömürge zulmü anlayışı ile de ilişkilidir. Siyonistlerin Filistin’i sömürgeleştirmelerinin kökeninde Filistin’in “topraksız insanlar için insansız topraklar” olduğu iddiası yatar. Bu ifade, Filistinlileri hem insanlıklarından hem de ulusal kimliklerinden soymayı isteyen bir grup yorumcu tarafından atasözü statüsü kazanmış gibi görünmektedir. Edward Said’in haykırdığı gibi, kimi İsrailli tarihçi ve propagandacının gözünde Filistinliler “iki ayaklı canavarlar, teröristler ve her şeydirler ama Filistinli değildirler” (“The voice of a Palestinian in exile” 43). “Siyonistlerin yerli halkları topraklarından ve tarihi kayıtlardan silmeye kalkıştıklarına” dayanarak “tarihsel Filistin’in işgal edilmediğini kanıtlamaya” çalışıyorlar (Nasooha 100). Belki de keşfedilmemiş topraklara dair emperyalist coğrafi teoriyi kınarken Edward Said’in aklının bir köşesinde bu İsrailli- Siyonist coğrafi mantık vardı. “Sömürge mekanının emperyal göz için artık yabancı olarak görünmeyecek şekilde yeterince dönüştürülmesi gerektiğini” öneren egemen sömürge stratejisini tartıştığı Kültür ve Emperyalizm (1993/1994) kitabında bu iddiasını açığa kavuşturdu. (226) Tahrir Hamdi, Said’in sömürgeci bölgeselleşme ve şiddetinin jeo-mekânsal boyutlarını şöyle yorumluyor:
Said’in emperyalizmin söylem ve stratejilerini teşhir etmeye odaklanan külliyatı, emperyalist için haritada boş alanları temsil eden… fiziksel olarak ve zor yolu ile sömürgeleştirilmeden önce hayali olarak keşfedilmesi ve kontrol edilmesi gereken coğrafyanın sömürgeleştirilmesi ve tahakküm altına alınmasına dair ilkti ve en önemlisiydi. Hayali bir coğrafya fikri, Said’in iddia ettiği gibi, bir imparatorluğu mümkün kılan şeydi.
Hamdi, bu kolonyal mekânsal uygulamanın, Said tarafından tanımlandığı gibi, “bir önemli değişiklik ile Filistin’e uygulanabileceğini” iddia ediyor: “kalan Arap nüfusuna boyun eğdirmenin yanı sıra Filistin’deki işgalci, toprakların yerli sakinlerini tamamen mülksüzleştirdi ve sürgün etti” (5). Hamdi şunu da ekler: “Gaspçı Siyonist topluluğun, nihayetinde gerçek etnik temizlik ve toprağın tamamen mülksüzleştirmesi için silmesi gereken şey Filistin’in tüm hafızasıdır (hafıza cinayeti) (16). İsrail ve işbirlikçilerinin Filistin’i dünya haritasından silme konusunda sonu gelmez girişimlerinde kendini kısmen gösteren, Filistin’i ve onun beraberinde getirdiği bilinci silme ve yok etmeye karşı bir Siyonist arzu ve gündem var. İsrail bu bilgi soykırımını 1948’de “Filistinlileri çıkarmak, resmi olarak izlerini silmek, onları yasal ve kurumsal olarak yokluğa mahkûm etmek için tasarlanan programatik politikalar” üzerinden başlatmıştır. (Said, “The Current Status of Jerusalem” (61).
Yukarıdaki tartışmada, Filistin’in postkolonyal çalışmaların gelişmesindeki temel teşkil eden önemini tasdik etmeye çalıştım. Bununla beraber, Filistinlilerin- Filistin ve diasporadaki- deneyimleri ile postkolonyalizm söylemi arasındaki devredilemez bağ, postkolonyal teori pratikleri içerisinde yeterince ayırt edilebilir değil. Bazı postkolonyalizm uzmanları arasında klasik (Avrupai) sömürgecilik üzerine kafa yorma, ideolojik ve maddi yönleri üzerine kılı kırk yaran tartışmalara girme eğilimi vardır fakat buraya, şimdiye odaklanmaya karşı çıkarlar.
Postkolonyalizm ve Geçmiş:
Yakın zaman önce, Duke İniversitesi Yayınları tarafından yayımlanan Modern Language Quarterly: A Journal of Literary History sayfasında geziniyordum. 2004 yılında, dergi özel bir sayı yayımlamış (65.3) ve “Postkolonyalizm ve Geçmiş” şeklinde bir başlık koymuşlar. Epeyce bir postkolonyal teorisyen geçmiş kolonyal zulümleri (özel sayının başlığına uygun olarak) tartışmanın skolastik bataklığına batmış gibi görünüyor. Zihinleri giderek geçmişe kaydıkça on dokuzuncu yüzyılın sömürge dünyasını kullanmayı uygun bulmuşlar ve modern dünyamızda yaşanan benzer suç ve zulümleri tartışma konusunda gönülsüz görünmekteler. Postkolonyalizm yalnızca geçmiş sömürge adaletsizliklerine ağıt yakıp matem tutmaktan ibaret midir? Postkolonyal uzmanların güncel postkolonyal yapısal ilişkilere meşru postkolonyal konular gibi davranmaları için ‘tarih’ olmalarını mı beklemeleri gerekmektedir?
Postkolonyal uzmanların geçmişe olan takıntıları postkolonyal teorinin tanımına bir antitezdir; “diğer ülke sömürgelerinin bir zamanlar ya da şu an üretilen literatürü ile ilgilenir” (“Post-kolonyalizme Giriş” [vurgu bana ait]). Meselenin gerçeği şu ki, geçmişe dair bilgimizi iyi bir şekilde kullanabilsek de onu tersine döndüremeyiz; aksine, eğer güncel (neo)kolonyal uygulamaları ve tahakküm yapılarını tartışırsak, belki de şu an sömürgeleştirilenlerin başına gelen ve devam eden adaletsizlikleri telefi edebiliriz.
Göründüğü on dokuzuncu yüzyıl sömürgeciliğine karşı öfke ile dolu olunmasından dolayı, postkolonyal teorisyenler geçmiş sömürgecileri itham etmek için aşağılayıcı sözcükler ve kurbanlarına sempatilerini göstermek hoş ifadeler kullanmanın aşırı özgürlüğünü deneyimliyorlar. Fakat şayet geçmiş ile bugün arasında bağlantı kurmaz ve bugün yaşanan sömürge ve apartheid zulümleri üzerine yorum yapmazlarsa, çapraşık, muğlak ve gizli söylem ve bilgi üretimleri akademik kariyerlerinde ilerleme sağlayabilir ancak insanlığa pek bir fayda sunmayacaktır.
Postkolonyalizm ve Gelecek
Filistin mevcut sömürge düzeninin en kötü kurbanlarından biridir. Filistinliler, İsrail’in sömürge politikalarına ve uygulamalarına meydan okumak için inatçı bir ruhla hareket ediyorlar ve yerleşimci sömürgeden kurtuluş mücadeleleri İsrail devleti ile aynı yaşta. 7 Ekim 2023 tarihinde, Filistinli direniş örgütü Hamas, İsrail’e sürpriz bir saldırı gerçekleştirdi; yüzlerce İsrail kuvvetleri mensubu ve sivil, Hamas savaşçıları ve İsrail tankları tarafından öldürüldü (Atalay). O gün İsrail kendini savunma konusunda başarısız oldu. Batılı müttefikleri ve BM sayesinde, gerekli yasal tedbirleri alabildi ve suçluları adalete teslim edebilmek için uluslararası baskı kullanabildi. Ne yazık ki İsrail alışılmış, bazılarınca “tırmanma hakimiyeti” olarak tanımlan yoldan farklı bir yol seçti. Gazze’yi işgal etti ve Filistinli kadın, çocuk ve erkeklere karşı soykırım saldırganlığına girişti. Haziran 2024 itibariyle, İsrail kırk bin civarında Filistinliyi (çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan) katletti ve tüm eğitim kurumlarını, sağlık tesislerini ve ekilebilir arazileri yok etti. Tüm Gazze’yi altında binlerce Filistinlinin ölü bedenlerinin gömülü ve haber alınamaz olduğu bir moloz yığınına dönüştürdü. Gazze’de giderek artan katledilmiş ve sakat bırakılmış soykırım kurbanlarının dehşet verici fotoğrafları, en basit ifade ile katlanılamaz görüntüler. Burada kendimize şunu hatırlatmakta fayda var belki de; 1988’de Edward Said İsrail’in katletme çılgınlığı hakkında şu yorumu yapmıştı: “İsrail her zaman Filistinli sivilleri katletti, bazen bir İsraillinin ölümüne karşı yüzlercesini öldürerek (“The voice of a Palestinian in exile” 46). Bir yıl sonra 1989’da şöyle yazdı: İsrail’in Lübnan’da sadece 1982 yazında 20.000’den fazla Filistinli ve Lübnanlı sivili katlettiği tahmin ediliyor… Ancak medya hala birkaç İsrailli öldüğünde Filistin teröründen şikâyet ediyor. Terörizme karşıyım; Filistinliler veya başka kimseler tarafından masum insanların katledilmesini kınıyorum ancak İsrail’in tek bir bombardımanda dört yüz sivili öldürmesinin kabul edilebilir olduğunu varsayan cehalet ve iki yüzlülüğe katlanamıyorum… ancak İsrailli bir sivil öldürüldüğünde İsrailli ailenin yas fotoğraflarıyla bizleri eğlendiriyor. (Said, “The challenge of Palestine” 173)
2024’te, oran aşağı yukarı aynı kalmıştır. Örneğin, 8 Haziran 2024 Pazar günü Gazze’de, İsrail güçleri 274 Filistinli kadın, çocuk ve erkeği katlederek Hamas tarafından rehin alınan dört (üç erkek bir kadın) rehineyi kurtardı. Daha da fazlası, İsrail ve pek çok destekçisi bu hareketi ‘kahramanca’[3] olarak değerlendirdi ve Filistinlilerin ölümleri konusunda karakteristik bir sessizlik sergiledi.
Said’in 1988 de söylediği şey hala geçerli; İsrail “Filistinlileri öldürmek için Phantomlara (hayalet), misket bombalarına ve uzaktan kumandalı cihazlara bağımlıdır. Sonuç olarak, Filistinliler için, özellikle de Gazze’dekiler için, “korku yasaklanmış durumda, kimse silahlı İsraillilerden ve ardından gelen dayaklardan korkuyormuş gibi görünmüyor.” (Said, “The voice of a Palestinian in exile” 48).
Mevcut soykırım dalgasında, 7 Ekim 2023’ten beri, İsrail düzinelerce hastahane, yüzlerce ibadet alanını yıkıp yüzlerce doktor, sağlık çalışanı, gazeteci ve Gazze’de çalışan BM yardım çalışanını katletti. Örneğin, bir olayda 6 Haziran 2024 “Salı gününün erken saatlerinde, binlerce yerinden edilmiş Filistinlinin bulunduğu BM sığınağı olan bir okulu bombaladı” ve “en az 12’si kadın ve çocuk, 33 insanı katletti” (Graham-Harrison). Refaat Alareer’in derlenen çalışması Gaza Writes Back: Short Stories from Young Writers in Gaza, Palestine (2014)’ndaki incelemesinde Rosemary Sayigh, İsrail’in on yıllar süren katletme çılgınlığına şunları belirterek yorumda bulunur: “Bekleneceği üzere, İsrail’in silahlarını test etmek ya da üst düzey askeri yetkililerin deyimiyle ‘çim biçmek’ için dokunulmazlığa sahip olduğu Gazze’den gelen haberlerde, ölüm her yerde mevcut” (263).
Sebebi, İsrail’in yiyecek, ilaç, su ve diğer temel yaşam ihtiyaçlarının Gazze’ye girişini engelleyerek açlık ve yok olma savaşı başlatmasıdır.[4] Gazze’de İsrail’in kulakları sağır eden hava saldırıları ve bombardımanları arasında hala hayatta kalan Filistinlilerin –ve Hamas tarafından rehin alınan İsraillilerin- yaşadığı travmayı tarif etmek mümkün bile değil. Filistinlilerin soykırım şartları altında hayatta kalma mücadeleleri ve İsrail zalimliğinin olağanlaşması göz önüne alındığında, Gazze’de yaşam veya ölümden hangisinin gerçekten daha iyi olduğunu kimse kesin olarak söyleyemez.
Saidyen Prizmadan “Terörizm”
İsrail’in sömürgeci kanunlarının pek çok destekçisi yüksek sesli mikrafonlar ve bangır bangır ağlama sesleriyle Hamas’ın tüm bu zulümlerden sorumlu olduğuna dair teorilerini sürekli tekrarlıyor ve hortlatıp duruyor. Böyle yaparak, tarihsel amnezi sergiliyorlar ve İsrail’in bir yüzyıldır Filistin’de katliam ve yıkımlara devam ettiğini görmezden geliyorlar. Edward Said’in belirttiği gibi:
Terörizm… aslında, Orta Doğu’ya yirmilerde Siyonistler tarafından tanıtıldı. Yirminci yüzyılın ilk üçte birinde Siyonist terörizmin ve şiddetin net sonucu, bana göre, bugün Orta Doğu’da büyüklüğüyle orantısız bir şekilde daha fazla silah ihraç eden ve tüm dünyaya şiddet dağıtan silahlı bir garnizon devlet olan İsrail devletinin anomali, korkunç ve kabul edilemez durumunu ortaya çıkarmıştır. Bu bakımdan bunun korkunç bir şiddet döngüsü olduğunu düşünüyorum ancak bu döngünün kurbanı Filistinlilerdir. Bu konuda hiç şüphe yok. (“The voice of a Palestinian in exile” 46)
İsrail devletinin kuruluşundan beri, “Yahudilerin her zaman daha baskın ve ayrıcalıklı olduğu, Filistinlilerin Yahudi yol ve yerleşim yerleri tarafından çevrilmiş dar bölgelere sıkıştırıldığı, Yahudi ve Yahudi olamayanların ayrı hayatlar yaşadıkları apatheid kavramı” ile ilişkisini yürüttü ve toprak üzerindeki hakimiyetini sağlamlaştırdı (Said, “The Current Status of Jerusalem” 70). 7 Ekim 2023’ten bu yana devam eden son şiddet dalgasında, İsrail, Filistinlilere karşı zalim ve vahşi şiddetini daha da arttırdı. Fakat on yıllardır, hatta 7 Ekim 2023’ten önce bile, Gazze ve Batı Şeria’da Filistinlilere dünyada cehennemi yaşatmak için elinden geleni yapmaktadır. Dolayısıyla, 7 Ekim 2023 saldırıları hakkında yorum yaparken, BM Genel Sekreteri António Guterres , 24 Ekim 2023’teki Güvenlik Konsey’inde şunları dile getirdi:
Hamas’ın saldırılarının bir boşlukta gerçekleşmediğini de kabul etmek gerekir. Filistin halkı 56 yıldır boğucu bir işgale maruz kalmaktadır. Topraklarının sürekli olarak yerleşim işgalleri tarafından yutulduğunu ve şiddetle boğuştuklarını; ekonomilerinin bastırıldığını; insanların yerlerinden edildiğini ve evlerin yıkıldığını gördüler. İçinde bulundukları kötü duruma siyasi bir çözüm bulunması yönündeki umutlar giderek yok olmaktadır (Guterres).
Dikkat çekici bir biçimde, Edward Said’in 1989 da kaleme aldığı “Filistin’in Meydan Okuması” makalesi 7 Ekim 2023’teki sürpriz saldırıyı anlamamıza hala yardım ediyor:
Bugün şahit olduğumuz şeyin politik, kültürel, sivil ve insani hakları defalarca ihlal edilmiş silahsız sivillerin bir ayaklanışı, bir tarih patlaması olduğunu öne sürmek istiyorum…ve Filistin isyanı, Filistinlilerden- ABD vergi mükelleflerinden bahsetmiyorum bile-aldığı korkunç bedellerle yüzleşmekteki inatçı isteksizliği nedeniyle giderek daha güvensiz ve uluslararası alanda izole hale gelen bir devlet olan İsrail’in hegemonyasına karşı büyük ve henüz tam olarak anlaşılmamış bir meydan okumayı temsil ediyor. (170) Direnişin belirli bir günde meydana gelmediğini söylemek istiyorum … fakat uzun zamandır devam ediyor ve yoğunluk ve güç anlamında derin (172)
Filistinli yerleşimciler yanı başlarında sokağa çıkma yasağı ve toplu cezalandırılmalara katlanmak zorunda kalırken bile İsrailli yerleşimcilerin silahlanmalarına ve İsrail ordusu tarafından korunmalarına izin veriliyor. Gazze’nin 1971 başlarında acımasızca pasifize edilmesi, kitlesel tahliyeler, sürgünler, evlerin yerle yeksan edilmesi ve Gazze’nin 650.000 kişinin yaşadığı çok büyük bir gettoya dönüşmesiyle neticelendi. Unutulmaya yüz tutmuş Gazzelilerin cesaret ve becerikliliklerinin öncülük ettiği Filistin ayaklanması acı, aşağılanma ve sistematik aşağılanmanın gıdasıyla beslenen bir milliyetçiliğin sonucudur…Filistinliler, Batı’da kendilerine bu mücadelede destekleyecek neredeyse hiç ses olmadan acılarını çektiler. Mucize, bu zulümlere katlanmış olmamız değil, bir halk olarak ruhumuzun kırılmamış, teslim olmamış olmamızdır.
İsrail’in Filistin işgali ve Gazze’ye yönelik felç edici kuşatma, bölgede on yıllardır yaşanan belaların sorumlu tutulmaktadır. İsrail’in (neo)Avrupa’nın Arap dünyasındaki bir yerleşimci sömürge uydusu olduğuna ve Avro-Amerikalı sömürge güçlerinin onun varlığını sürdürmesinde ve Filistinlilerin acılarının devam ettirilmesinde rol oynadıkları gerçeğini tartışmak zordur. On yıllardır, İsrail ırkçı, sömürgeci ve apartheid zihniyetinin semptomlarına sahip bir davranış biçimi sergilemektedir. Bu nedenle, eğer postkolonyal teorisyenler İsrail’in Filistin’deki sömürge projesine akademik olarak müdahil olmayı reddederlerse, postkolonyalizm söylemine ve onun devredilemez pratiklerine bağlılık göstermemiş olacaktırlar. Şayet Filistinlilerin kötü durumuna sempati göstermek için riyakarca bir ilgi gösteriyorlar fakat gerçekte, oportünist gerekçelerle İsrail (oradaki enstitüler) ile bağ kurup el altından bağlantıları sürdürür ve u dönüşü yaparak İsrail’in Filistin üzerindeki sömürge tahakkümüne bir meşruiyet zemini hazırlamaya çalışırlarsa, işte o zaman bu postkolonyalizmin ilkelerine yapılmış bir ihanet olur.
Postkolonyalizmin Dekolonizasyonu?
Salman Rüşdi genel olarak postkolonyal bir yazar olarak tanınır. The Empire Writes Back’in yazarları Hindistan doğumlu İngiliz-Amerikan romancıya, kitaplarına onun hakkında bir epigrafla başlayacak kadar çok önem verirler. Mayıs 2024’te Alman bir gazeteci ile yaptığı röportajda, İsrail Gazze’de tam teşekküllü bir soykırım yaparken, Rüşdi, direniş örgütü Hamas’ı “Taliban benzeri” şeklinde tanımlayarak dikkatleri İsrail zulmünden başka yönlere çekmeye çalıştı. İsrail’in Filistinli çocuklara yönelik aylardır süren katliamını ve açlığa mahkûm etmesine protesto eden öğrenci hareketlerini hedef alarak şöyle söyledi: “Sadece bazı protestoların Hamas’tan bahsetmesini istiyorum. Çünkü her şey burada başladı ve Hamas terörist bir organizasyondur” (Creamer). Rüşdi’nin yorumlarını analiz ederken göz önüne alınması gereken meseleler arasında şunlar yer almaktadır: Dokuz binden fazla Filistinli çocuk, kadın ve erkek adaletsizce tutuklanmış, İsrail hapishanelerinde işkence görmüş ve cinsel saldırıya maruz kalmışlardır (Boxerman); İsrail’in ( 7 Ekim 2023’ten beri) Hamas tarafından yönetilmeyen Batı Şeria’da 500 Filistinli katletti (Farge); 20 Nisan 2024 Salı akşamı, İsrail yanlısı maskeli holigan bir grup Kaliforniya Üniveristesi – Los Angeles kampüsündeki barışçıl Gazze dayanışma kampına saldırı düzenleyip, havai fişek atmış ve öğrencilere vahşice saldırmıştı. (Anguiano) 25 Nisan 2024 tarihinde “LBCD’de yayınlanan Tonight with Andrew Marr” programına katılan Rüşdi, Gazze’deki İsrail soykırımına karşı öğrenci protesto hareketi hakkında yorumlarda. Andrew Marr’a şunları söyledi: “Bazı göstericiler, en azından, bu macerayı İsrail hükümetine karşıtlıktan, Yahudi halkına yönelik doğrudan düşmanlık haline getirdiler. Bak! Bay Netanyahu’ya hayranlık duymuyorum ve Gazze’de yaşanan ölümlerden tüylerim ürperiyor ama bu Hamas’ın 7 Ekim’de neler yaptığını unutacağım anlamına gelmez…yapmaya devam etmek istediklerini de… [Hamas liderleri] barış istemiyorlar, İsrail ile bitmez tükenmez çatışma istiyorlar ve bir taraf sürekli çatışma isterken şimdi ateşkesin olması oldukça zor” (LBC).
Vicdanlı insanlar için Rüşdi’nin Marr ile yaptığı bu müşkülpesent ropörtajı izlemek nahoş ve antipatik olacaktır. Dünya, ABD üniversitelerindeki Gazze’yle dayanışma gösteri ve kampların barışçıl olduğunu biliyor. (Beckett). ABD’de üniversite yönetimlerinin, soykırıma karşı protestolar düzenleyen öğrencilere nasıl davrandıklarına (kötü muamele ettiklerini) ve İsrail’in Gazze’deki kitlesel katliamına son verilmesini talep eden hareketleri bastırmasına tanık olmak şok ediciydi. Yine, Filistinli taraf bu savaşın başladığı andan itibaren “İsrail’in kalıcı barış sağlamasını ve Gazze’den tamamen geri çekilmesini” istemesine rağmen Rüşdi’nin Gazze’de aylardır süren düşmanlık için Hamas’ı suçlaması gülünç. (Reuters) Rüşdi, “Yahudi halkına karşı düşmanlık” ifadesine vurgulayarak ve Hamas’ı suçlayarak İsrail ve sempatizanlarının resmi yolunu benimsemiş oldu. Bu durum, Rüşdi’nin İsrail’in Filistinlilere yönelik zulmünün boyutları konusunda –Edward Said’in deyişiyle “cehaletini” veya sömürge altındaki Filistinlilerin gerçek durumu konusunda “ikiyüzlülüğünü” ortaya koyabilir. Bu röportajdaki asıl vurgusu Hamas’ın dini karakteriymiş gibi görünüyor. Bu bana Said’in 1989’da dediklerini hatırlatıyor:
Elbetteki Filistin ulusalcılığının dili, retoriği ve söylemi hem Arapçı hem de İslamidir ama İsrail’de dindar sağın aşikâr rolüne benzer rol hiçbir yerde mevcut değildir. Bu nedenle, dini canlanmanın İslami bileşenine vurgu yapılırken, bir devlet olarak İsrail’in yaşamında etkili olan, çoğunluğu da Yahudi olmadıklarından Araplara yönelen, hahamlık unsuru hakkında çok az şey belirtiliyor. (“The Challenge of Palestine” 177)
Filistinlilerin geriye dönüş hakkı gibi kurtuluş ve adalet için verdikleri mücadeleleri dini terim olarak tanımlanırken, Rüşdi gibi yorumcular, besbelli ki özellikle Batı’daki İslamofobi dalgasından faydalanarak, İsrail’deki Yahudi yerleşimciler ve Filistin’in işgal edilmiş kısımlarındaki haham aşırıcılığına (rabbinical extremism) dair nadiren farkındalık gösterirler. Filistinlilerin yerleşimci sömürge işgalinden kurtulmak için verdikleri mücadele göz önüne alındığında, Rüşdi’nin Filistinli sömürge-karşırı direniş gruplarına yönelik karikatürizasyonu, postkolonyal yazar olarak bilinen konumunu zora sokmaktadır. Bu, postkolonyalizmin dekolonizasyonu fikrinin fitilini ateşleyebilir.
Yakınlarda, “Postkolonyalizm: Bir Başka Sömürgecilik Strateji mi?” başlıklı bir makale ile karşılaştım. Başlıktan açıkça anlaşılacağı üzere, yazarları postkolonyalizmin Batı modeli hakkında derin şüphelere liman oluyorlar. Tartışmalı kavramın, Batılı devletlerin “kendilerini anti-emperyalist kavramlarla açıklamak ve sunmak için” (Trees and Nyoongah n.p.) ve on dokuzuncu yüzyıl Avrupa sömürgeciliğine yönelik alışılagelmiş ahlaki kınamadan kurtulmak için kullandıkları hileli bir “Beyaz kavram” olduğunu öne sürüyorlar. İsrail’in Arap dünyasında Batılı sömürgeciliğinin ileri karakolu olduğu kabul gördüğünden beri, bölgedeki sömürge tahakkümü hakkında sessiz kalan postkolonyalist akademisyenlerin sessizliği postkolonyal teorinin etik ve akademik erdeminin sorgulanmasına neden olacaktır.
Sonuç:
Edwards Said’in doğduğu yer, üç dinin- Yahudilik- Hristiyanlık ve İslam’ın- kesişim noktası olarak bilinir. Kendisinin de belirttiği gibi: “Filistin tarihi, dini, politik ve kültürel önemle dolup taşmış bir topraktır. Filistin Hristiyanlık, İslam ve Yahudilik için merkezdir” (“The Challenge of Palestine” 170). Ancak Said’in bu topraklardaki kökleri ve onu Oryantalizm’i yazamaya iten Filistin deneyimi göz önüne alığından, Filistin’in aynı zamanda postkolonyalizm teorisinin de doğduğu yer olduğu akıllara gelmelidir. Buradan yola çıkarak, postkolonyalizmin ruhuna uygun olarak, teorik bölümlerinin teorisyenlerinin İsrail’in Filistin’e (sömürgeci) baskılarına karşı yürütülen kampanyaların ön saflarında yer almaları gerekirdi.
Sömürgecilik sonrası çalışmaların temel amacı, Sömürgeci merkez ve çevre kategorilerini sorgulamak ve hegemonik söylemi, sömürgeci temsil ve uygulamaları istikrarsızlaştırmaktır. Postkolonyalizm uygulayıcıları geçmişin sömürgeci mantığına karşı çıkmada büyük ölçüde başarılı olmuşturlar fakat pek çokları güncel sömürgeci yapısal ilişkileri ve neo-kolonyal dinamikleri tartışmak konusundan isteksiz görünmektedirler. Bu durum, Filistin’in Siyonist işgaline verilen yetersiz (ya da ikircikli) Postkolonyal söylemsel yanıtlarda bariz olarak görünürdür. Postkolonyal çalışmaları ilgili ve etki hale getirmek yerine, teorisyenlerinin mevcut sömürgeci yayılmacı politikaları ele almalı ve kurbanlarının acılarını telafi etmenin yollarını keşfetmelidirler. Aksi takdirde, postkolonyal çalışmaların dekolonizasyonuna yönelik çağrısı zorunlu addedilecek, akademik disiplin biricik söylemsel değer ve potansiyelini kaybedecektir.
Kaynaklar:
Abu-Lughod, Ibrahim (ed.). The Arab-Israeli Confrontation of June 1967: An Arab Perspective.
Evanston, IL: Northwestern University Press, 1970.
“An Introduction to Post-Colonialism, Post-colonial Theory and Post-colonial Literature.” School of Art
+ Art History + Design, University of Washington. Retrieved on 21 June 2024 from
https://art.washington.edu/sites/art/files/documents/about/an_introduction_to_post-
colonialism_postcolonial_theory_and_post-colonial_literature.pdf
Anguiano, Dani. “UCLA students describe violent attack on Gaza protest encampment: ‘It was
terrifying’.” The Guardian, 2 May 2024. Retrieved on 22 June 2024 from
https://www.theguardian.com/us-news/2024/may/01/ucla-campus-violence-protests
Ashcroft, Bill, Gareth Griffiths, and Helen Tiffin. The Empire Writes Back: Theory and Practice in Post-
Colonial Literatures. London: Routledge, 2003.
Ashcroft, Bill. “Representation and Its Discontents: Orientalism, Islam and the Palestinian crisis.”
Religion 34.2 (2004): 113-121.
Atalay, Dildar Baykan. “Another Israeli witness confirms Israeli tanks killed own citizens on Oct. 7.”
Anadolu Agency, 11 December 2023. Retrieved on 22 June 2024 from
https://www.aa.com.tr/en/middle
east/another-israeli-witness-confirms-israeli-tanks-killed-own-citizens-on-oct-7/3079514
Bayoumi, Moustafa and Andrew Rubin. “Introduction.” The Edward Said Reader. Vintage, 2000.
xi-xxxiv.
Beckett, Lois. “Nearly all Gaza campus protests in the US have been peaceful, study finds.” The
Guardian, 10 May 2024. Retrieved on 23 June 2024 from https://www.theguardian.com/us
news/article/2024/may/10/peaceful-pro-palestinian-campus-protests
Boxerman, Aaron. “What We Know About Palestinians Detained in Israel.” The New York Times, 28 March 2024. Retrieved on 23 June 2024 from
https://www.nytimes.com/2024/03/28/world/middleeast/palestinians-detained-in-israel.html
Chilisa, Bagele, and Keneilwe Phatshwane. “Qualitative research within a postcolonial indigenous
paradigm.” The SAGE Handbook of Qualitative Research Design 1 (2022): 225-239.
Creamer, Ella. “Salman Rushdie says a Palestinian state formed today would be ‘Taliban-like’.” The
Guardian, Mon 20 May 2024. Retrieved on 23 June 2024 from
https://www.theguardian.com/books/article/2024/may/20/salman-rushdie-says-a-palestinian-state-formed today-would-be-taliban-like
Farge, Emma. “UN rights office criticises Israel over deaths of 500 Palestinians in West Bank.” Reuters, 4
June 2024. Retrieved on 23 June 2024 from https://www.reuters.com/world/middle-east/un-rights-office criticises-israel-over-deaths-500-palestinians-west-bank-2024-06-04/
Gallant, Yoav. “Hostage rescue op ‘one of the most heroic and extraordinary operations’ I’ve seen
in 47 years.” The Times of Israel, 8 June 2024. Retrieved on 23 June 2024 from
https://www.timesofisrael.com/liveblog_entry/gallant-hostage-rescue-op-one-of-the-most-heroic-and extraordinary-operations-ive-seen-in-47-years/
Ginat, Rami, and Meir Noema. “Al-Fajr al-Jadid: A Breeding Ground for the Emergence of
Revolutionary Ideas in the Immediate Post-Second World War.” Middle Eastern Studies 44.6
(2008): 867-893.
Graham-Harrison, Emma. “Dozens killed in Israeli strike on UN school, witnesses say.” The Guardian, 6
June 2024. Retrieved on 25 June 2024 from
https://www.theguardian.com/world/article/2024/jun/06/israel-gaza-war-idf-strike-un-school-al-nuseirat death-toll-hamas
Guterres, António. “Secretary-General’s remarks to the Security Council – on the Middle East.” 24
October 2023. United Nations. Retrieved on 21 June 2024 from
https://www.un.org/sg/en/content/sg/speeches/2024-04-18/secretary-generals-remarks-the-security
council-the-middle-east%C2%A0
Hamdi, Tahrir. “Darwish’s Geography: Space, Place and Identity Under Construction.” Interventions 19.2
(2017): 238-257.
Holden, Philip. “Reinscribing orientalism: Gendering modernity in colonial Malaya.” Asian Journal of
Social Science 29.2 (2001): 205-218.
Judt, Tony. Reappraisals: Reflections on the Forgotten Twentieth Century. London, Vintage, 2009.
LBC. “Salman Rushdie can’t see ‘path of justice’ in Israel-Gaza conflict.”
Retrieved on 18 June 2024 from https://www.youtube.com/watch?v=zHrPqfAE730
Mackintosh, Thomas. “Gaza health ministry says Israeli hostage rescue killed 274 Palestinians.” BBC
News, 9 June 2024. Retrieved on 23 June 2024 from
https://www.bbc.com/news/articles/cw44ve90dppo
Massad, Joseph. “Conceiving the masculine: Gender and Palestinian nationalism.” The Middle East
Journal 49.3 (1995): 467-483.
Nasooha, M. ““A History Buried Alive”: Resisting Amnesia and Reclaiming Native Palestinian Ecology
in the Works of Susan Abulhawa.” Arab Studies Quarterly 46.2 (2024): 100-118.
Reuters. “Hamas wants Israel to commit to permanent ceasefire, full withdrawal from Gaza.” 5 June
Said, Edward. “The Arab Portrayed.” In The Arab-Israeli Confrontation of June 1967: An Arab
Perspective, Ibrahim Abu-Lughod (Ed.). Evanston, Illinois: Northwestern University Press, 1970.
—. “The voice of a Palestinian in exile.” Third Text, 2:3-4 (1988): 39- 50.
—. “The challenge of Palestine.” Journal of Refugee Studies 2.1 (1989): 170-178.
—. Culture and Imperialism. London: Vintage, 1994.
—. Out of Place: A Memoir. New York: Knopf, 1999.
—. “Edward Said’s Lost Essay on Jerusalem: The Current Status of Jerusalem.” Jerusalem Quarterly 45
(2011): 57-72.
Sayigh, Rosemary. “Refaat Alareer (ed.) Gaza Writes Back: Short Stories from Young Writers in Gaza,
Palestine.” Journal of Holy Land and Palestine Studies 18.2 (2019): 263–274.
Sheble, Lisa. “Edward Said: The Human Being.” Islamic Studies 44.2 (2005): 255- 270.
Soja, Edward. “Foreword.” In Postcolonial Spaces: The Politics of Place in Contemporary Culture,
edited by Andrew Teverson and Sara Upstone. New York: Palgrave Macmillan, 2011. ix-xiii.
Trees, Kathryn, and Mudrooroo Nyoongah. “Postcolonialism: yet another colonial strategy?” Span:
Journal of the South Pacific Association for Commonwealth Literature and Language Studies 36,
1993.
Dipnotlar
[1] Md. Mahmudul Hasan Asiatic dergisinin Genel Yayın Yönetmeni ve Malezya Uluslararası İslam Üniversite’sinde İngilizce Bölümü Profesörüdür. Portsmouth’ta (Ingiltere) karşılaştırmalı/ küresel edebiyat alanında doktorasını tamamlamış ve Heidelberg’de (Almanya) doktora sonrası araştırmacı olarak bulunmuştur. Araşştırmaları Asiatic Society of Bagladesh, Brill, Southern Georgia University, IIIT, IIUM, Orient BlackSwan, Routledge, SAGE, Wiley-Blackwell ve diğer yayınevleri tarafından yayımlanmıştır.
[2] Bu çalışmada postkolonyalizm ve postkolonyal teori/çalışmalar terimlerinin birbirlerinin yerlerine kullandım. Her ikisi de geçmişin ve bugünün sömürgeci tahakkümüne karşı aktivizmi ve direnişi kışkırtmaktadır.
[3] İsrailli Yoav Gallant, dört İsrailli rehinenin kurtarılması ve 274 Filistinlinin öldürülmesi eylemini “İsrail’in savunma teşkilatında görev yaptığı 47 yıl boyunca tanık olduğu en kahramanca ve olağanüstü operasyonlardan biri” olarak değerlendirdi. (Gallant)
[4] Filistinlilerin içinde bulunduğu kötü durumla ilgili haberleri yeni takip edenler, İsrail’in Gazze Şeridi’ne uyguladığı ablukanın yeni bir olgu olduğu yanılsamasına düşebilir. Ama öyle değil. On yıllardır devam eden bir durum. Edward Said 18’da İsrail’in “media haberlerinin yasaklanması, su, yakıt, elektrik ve telefon bağlantılarının kesilmesi..göz yaşartıcı gaz, sokağa çıkma yasakları, barikatlar, iş yerleri ve okulların kapatılması, hapis cezaları ve benzeri” eylemlerinden bahsetmişti.
İlgili Yazılar
İsrail ve Filistin Anlatilarinda Filistin’in Etnik Temizliği: Sözcüksel Temsilin Söylem-Kavramsal Analizi
Bu sosyokırım ve politikkırım -veya Filistin’in bir ulus ve devlet olarak önceden planlanmış şekilde yıkımı ve yerinin değiştirilmesi- 1917’de Britanya hükümeti tarafından öngörülerek Siyonist-İngiliz iş birliği (Gutwein) aracılığıyla gerçekleştirildi.