“İnsan insanın kurdudur.” kabulünden yola çıkan Hobbes, bu insanların güvenli bir şekilde yaşayabilmeleri için Leviathan’a ihtiyaçları olduğunu belirtir. Bu ihtiyacın oluşumu olan modern devlet, insanı da oluşumunun içine dahil ederek onu vatandaş kılar. Devlet kavramının tarihsel süreçteki anlam örgüsünü ve geçirmiş olduğu değişimlerin izlerini, Bursa Uludağ Üniveristesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay ile irdelemeye çalıştık. İnsandan bazı haklarını alan devlet, sonrasında yine bu insanlar tarafından kısıtlandırılmak durumunda kalmış ve bazı araçlar ile de sınırlandırılmıştır. Peki, bu süreç nereye gitmektedir? Modern anlamıyla ‘Devlet’in şeklinde ve yapısında nasıl değişiklikler oluşmaktadır?
Bu sorulara dair çözümlemeler röportajımızda. Sizleri röportaj ile baş başa bırakıyoruzBu soruların izi röportajımızda. Sizleri röportaj ile baş başa bırakıyorum…
Hocam mâlamunuz, farklı tanımları olsa da ‘devlet’ dediğimiz bir yapı var. Daha iyi anlamak adına, bu yapının oluşum sürecini değerlendirebilir misiniz?
Devlet mefhumu, kendi gelişim sürecinde farklılık göstermiştir. Bu sürecin anlatımı buraya sığmayacak kadar çok uzundur. Siyaset ve tarih sosyologlarının çalışmaları 16. yüzyıla işaret etse de “Devlet”in, çok daha önceleri, 1215’te İngiltere’de Kral I. John ile derebeyleri arasında yapılan Magna Carta denilen sözleşmeyle başlayan bir serencamından söz edilebilir. Magna Carta, esasen, derebeylerin Krala karşı kendi hak ve özgürlüklerini zorla kabul ettirmeleri; dolayısıyla merkezî yönetim ile yerel güçler arasındaki bir iktidar bölüşümünü ifade eder. Bu açıdan, Devlet mefhumunun feodalitenin ortaya çıkış ve gelişmesiyle alakalı bir kökeni vardır. Saniyen, feodalitenin gelişmesi, kentlerin (şehirlerin) gelişmesine yol açmış; bu da kentlerin siyasî faaliyetlerin odağı hâline gelmesine paralel olarak aynı statüye sahip sosyal ve siyasal zümrelerin (estate) iktidar ilişkilerinde katılım imkânına kavuşması; neticede katılım koşullarını değiştirme etkisi göstererek siyasal yapıların değişimine sebep olmuştur. Söz konusu zümrelerin (estate) rolünün etkinleşmesi; onların hukukî anlamda bazen kamu otoriteleri, çoğu zaman da mahkemeler tarafından tanınan haklar, görevler, yetkiler, imtiyazlar, sorumluluklar sayesinde olmuştur. Bu süreç, estate’lerin giderek güç odağı hâline gelmesinin hikâyesidir. Yalnız, dikkat edilmesi gereken husus, estate’lerin Devlet olgusunun tohumları olduğunun görülmesi, fakat bu tohumları yeşertip büyüten başka bir yapısal unsurun varlığının bilinmesidir. Siyaset sosyologları, Devlet’i ortaya çıkaran hükümdar ile işbirliği yapmak amacıyla oluşmuş, daha geniş siyasal boyuta sahip kurumlara dikkat çekerler: Standestaat.
Standestaat denen kurumlar her bir estate’in küçük çaptaki yetkilerini daha önemli taleplerin kaynaklık ettiği daha geniş yetkilere tahvil eden özel (specific) yapılar şeklinde işlev görüyordu. Sosyolog Gianfranco Poggi’nin belirttiği üzere Standestaat, kurumsal bir çatı altında bölgesel hükümdar nezdinde temsil vazifesi görerek yönetimin kamuyu ilgilendiren genel meseleleri üzerinde hükümdarla işbirliği yapıyordu; Standestaat’ı özgün bir yönetim sistemi yapan da bu temsil vazifesiydi.
Dediğim gibi, Devlet’in oluşum ve gelişim sürecini kısa kesmenin imkânı yok ama burada durup bir iki noktaya sıkıştırarak bir özet yapayım.
Bir kere, burada hikâye ettiğim Batı’ya dair bir tarihsel gelişme. Batı’da Devlet’in ortaya çıkışı aslında 1215 Magna Carta’sından başlayarak bir iktidar mücadelesi ve güç bölüşümü süreci. Standestaat aracılığıyla söz konusu güç bölüşümünün kurumsallaşmış olması önemli bir tarihsel uğrak. Standestaat’ın temsil ettiği yapısal değişim, hak, adalet kavramları zemininde Devlet’in hukukî inşasının gerçekleşmesinin kapısını açmış; söz konusu zemin güçlendikçe Devlet, iktidar rekabetini egemenlik şeklinde kendi varoluş sebebini garanti eden bir çerçeve içinde kurallara bağlamıştır. Kısacası süreç, merkezî bir iktidardan adem-i merkezî bir güç bölüşümü şeklinde tezahür etmiş; güçler arasındaki rekabet, “en üst” güç olarak Devlet (State) denen kurumu oluşturmuştur.
Devlet’e dair hikâyenin “Doğu” yakası, modernleşme/Batılılaşma sürecine tâbi olduğu ölçüde, Batı’ya dair ilhamlarla bezenmiş ve genel biçimiyle benzer gelişim süreçlerini tecrübe etmiştir. Fakat bu, ayrı ve gene çok uzun bir hikâyedir.
Devlet kavramı; egemen ve iktidar kavramları ile iltisaklı kavramlar. Bu üç kavram arasındaki bağ ve kavramlar arasındaki ayrım noktaları nelerdir?
Sorunuzun cevabı yukarıda kısmen mevcut. Şöyle genişleteyim: İktidar, genel olarak, A’nın B üzerinde, B’nin iradesi hilafına kendi iradesini hâkim kılmasıdır. A ve B bir kişi, bir kurum, örgüt vs. olabilir. Söz konusu devlet olunca; bir başkasının iradesi üzerinde hâkim olma, iki unsuru gerekli kılar: Rıza gösterme ve fizik güç kullanma. Rıza gösterme, sosyal meşrûiyet aracılığıyla oluşur. Zamanında Max Weber, sosyal meşrûiyet kaynakları olarak gelenek, karizma ve yasal-ussal gibi yapılardan bahsetmiştir. Weber, modern toplumların ağırlıklı olarak meşrûiyet kaynağının “yasal-ussal” mahiyette olduğunu vurgulamıştır. Hemen belirtmek gerekir ki Weber, bir toplumsal evrim şeması içinde meşrûiyetin kaynaklarını değerlendirmiştir. Bu anlamda, her bir toplum tipinde sanki tek bir meşrûiyet kaynağı varmış gibi bir algıya yol açmıştır. Oysa, en “modern” toplumlarda bile Weber’in bahsettiği üç meşrûiyet kaynağı da bir arada bulunabilir. Bir örnek vermek gerekirse; John F. Kennedy “karizmatik” bir liderdi, İncil’e el basarak göreve başlamıştı (“gelenek”) ve politika icraatı “yasal-ussal” ağırlıklıydı.
Devlet, biraz önce tanımladığım anlamda iktidardan ve iktidarın meşrûluk kaynaklarından ayrı düşünülemez. Fakat Devlet’in iktidarı, toplumdaki diğer iktidar türlerinden (ekonomik, ideolojik, kültürel, vs.) daha üsttedir ve onları son tahlilde kendisine tâbi kılacak siyasal mahiyettedir, çünkü diğer iktidar türlerini tâbi kılacak hukukî yaptırım gücüne sahip olduğu gibi; karşı gelinmesi hâlinde “fizik güç” kullanma tekeline sahip kurumdur. Dolayısıyla, klasik görüşün egemenlik ile devletin özdeşleştirilmesi görüşünü benimsediğim söylenemez: Egemenlik, tarihsel olarak bir devletin diğer devletler karşısında kendi varlığını kabul ettirme kapasitesidir. Devlet egemenlik hakkını, bir başka devlet karşısında korur ve kullanır. O hâlde, herhangi bir devletin kendi yurttaşları ve varsa diğer iktidar türleri üstünde egemenliğinden değil, siyasal iktidarından söz edebiliriz. Bu, devletin iktidarının en üstün olma, bölünmez, devredilmez ve toplumun tümü üzerinde geçerli olduğu anlamına gelir. Egemenliği bu açıdan, devletle özdeşleştiren görüş; devletin kendi üzerinde bölünmez, devredilmez bir iktidara sahip olması gibi paradoksal bir anlam taşır!
Hobbes, ‘Leviathan’da Devleti; ‘doğa durumunda, insanların kendi iradelerini ve güçlerini birleştirerek, bir kişiye ya da bir heyete sözleşme aracılığıyla tüm haklarını devretmeleriyle oluşturulmuş siyasal bir kurumdur.’ şeklinde tanımlamaktadır. Bugünkü devletleri de bu şekilde tanımlayabilir miyiz? Yoksa devlet tanımında bir değişiklik söz konusu mudur?
Tanımlayamayız. Bir kere “doğa durumu” kavramı, siyasî düşünce tarihçilerinin çoğu tarafından “fiktif” sayılmıştır ki, ben de bu görüşü benimsiyorum. İkincisi, Hobbes, hiç şüphesiz, önemli bir siyaset düşünürüdür ve günümüzde de ilgi konusudur. Bununla beraber, Hobbes’un tasavvur ettiği “otoriter” bir devlettir ve son tahlilde güvensizlikten ve buna bağlı olarak korkuya dayanan bir meşrûluk temelinde inşâ eder otoriter devlet anlayışını: Yurttaşlar, birbirlerine güvenmedikleri ve birbirlerinden korku duydukları için adeta bir sözleşmeyle tüm hak ve özgürlüklerini kutsal bir siyasal bedene, Leviathan’a devrederler. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde korku politikasına dayanan faşist ve totaliter devletler Hobbes’un siyasal tasavvurunun hayata geçirilişi midir, bilmiyorum ama o tasavvuru çağrıştıran bir siyasal gerçeklik olduğunu söyleyebilirim. Hobbes da “monist” (tekçi) bir felsefeye sahipti ve fikir çoğulculuğunu reddeden biriydi, çünkü temel korkusu toplumsal düzenin kaosa sürüklenmesiydi. Günümüzde baskın değer olan “çoğulculuk” (bazı eleştirilerimi mahfuz tutuyorum) , Hobbes’un yaklaşımını ontolojik olarak reddeden mahiyettedir.
Yaşadığı çağın olayları, başka birçok konuda önemli addedilebilecek düşüncelerini, o kaos korkusu örtmüştür. Tabiî, konumuz bu değil.
Devlet kavramı modern dönemle beraber biraz daha fazla kullanım alanı buldu. Bugünden tarihe baktığımızda ise modern dönem öncesindeki bu kavram yerine ‘polis, kent, krallık, hükümranlık’ gibi kavramlar kullanılmakta idi. Devlet kavramının kullanılmasında, modern dönemin bu bağlamda nasıl bir belirleyici etkisi bulunmaktadır?
Akla gelen ilk neden, toplumun nüfus hacmi. Örneğin, Devlet’i Hobbescu anlamda telakki eden Hannah Arendt, Cornelius Castoriadis gibi bazı siyaset düşünürleri; demokrasi tasavvurlarını, kadim Yunan geleneğini dikkate alarak ileri sürmüşlerdir. İkisi de 20. yüzyılın önde gelen düşünürleri olmasına rağmen, eski Yunan’daki Polis’i örnek alarak “Konsey Demokrasisi” kavramını türetmişlerdir. Gerekçeleri, mealen, bugüne göre az bir nüfusun sitelerinin meseleleri hakkında karar almak için Agora denen geniş bir meydanda toplanıp günlerce tartışma imkânına sahip olmalarıydı. Ama şu bir çelişkiydi ki her iki düşünürün bundan habersiz olmaları mümkün değildi: Eski Yunan demokrasisinin dayandığı demos kısıtlı bir yapıdaydı: Kadınlar, çocuklar, hane reisi olmayan erkekler ve yabancılar karar alma hakkından yoksundular. Diğer yandan, Platon düşüncesinde “demokrasi”, “ayak takımının” (mob) hâkim olduğu bir yönetim biçimiydi. Esas meselemiz bu olmasa bile, söylemek istediğim, devleti zorunlu kılacak bir siyasî ontolojinin nüfusa endeksli şekilde mevcut olmayışıydı: Bir Polis’te karar almak üzere Agora’da toplanan nüfusu, bugün Türkiye’nin seçmen sayısıyla kıyasladığınızda; az nüfuslu küçük bir coğrafî alanda işleri yürütmekle, çok geniş büyük bir coğrafî alanda işleri yürütmek ne kadar farklı çapta siyasî organizasyonu gerektirir, üzerinde düşünülecek bir husustur. Devletin tarihsel gelişimine değinirken, Estate’lerden ve Standestaat’lardan bahsetmiştim. Her iki yapı, giderek büyüyen bir nüfus ve alana bağlı olarak artan sosyal ve siyasal taleplerin organize edilmesi zorunluluğuyla hacim değiştirmişler, en nihayetinde Devlet denen kurumu ortaya çıkarmışlardır.
Devletin kurumsal olarak siyaset sahnesine çıkışının 15.-16. yüzyıllar olduğu hatırlandığında; bu yüzyılların aynı zamanda modernleşme sürecine rast geldiği, anlam kazanır.
Dolayısıyla, modernleşme, tarihsel bir dönüşümün eseri olarak kendi sosyal ontolojisine uygun kurum ve yapıları da türetmiştir. Ve Batı’da zuhur eden modernleşme, kendi değerler sistemini, sosyal ve siyasal kurumlarını Batı-dışı toplumlara yayma ve empoze etme gücüne kavuştuğu nispette, o toplumları, tabir caizse, epistemolojik (zihnî) ve ontolojik (varoluşsal) olarak şekillendirmiştir. Gene de Batı değerlerinin ve kurumlarının Batı-dışı toplumlarda benzer isimleri taşımalarına rağmen, kendi tarihsel-kültürel bağlamlarındaki semantikleri farklılık gösterebilmiştir.
‘İnsan insanın kurdudur.’ anlayışının da etkisiyle oluşumuna cevaz bulunan devletin bir yerde sınırlandırılması gerektiği görülmüştür. Bu sınırlandırma öngörülerinden biri de, Montesquieu’ya atfedilen üç parçalı sistemdir. Montesquieu, politik gücün ayrılmasını; yasama, yürütme ve yargı güçlerinin birbirinden ayrılması olarak düşünmüştür. Bu yolla devleti de denetleme amacı gütmektedir. Bugün birçok devlet bu tasnif doğrultusunda hareket ettiğini iddia etmekte ve devletin, organlarını bu şekilde ayırmış olduğu görülmekte. Parlamenter sistemle yönetilen bir devlette halk parlamentoyu belirliyor. Parlamentoda çoğunlukta olan parti yürütmeyi oluşturuyor. Sonrasında yürütmede bulunan güç, gücüne güç kattıkça yargı mensuplarının yerlerini değiştirip atamalarını yapabiliyor. Bu hususu da göz önüne alırsak; güçler ayrılığı ilkesini, devletin sınırlandırılması ve denetlenmesi noktasında nasıl değerlendirirsiniz?
Önce şunu söyleyeyim; güçler ayrılığı, bir güçler yarışması veya güçlerin birbirleri üzerinde üstünlük kurması anlamına gelmez. Güçler eşitliğinden söz etmek daha uygundur ama “eşitlik” bir şey karşındaki durumu ifade eder, o sebeple “ayrılık” olmadan eşitlikten bahsedilemez, eşitlik de kendinden “ayrı” bir şeyi ifade eder. Yürütme-yasama-yargı; birbiri karşısında eşit güçler. Diyelim ki yargı gücü bunlardan biri veya her ikisi üzerinde üstünlük kurmaya giriştiğinde; yargıçların iktidarı doğar ki buna “Juristocracy” deniyor. Aynı şey diğer güçler için de geçerlidir şüphesiz.
Burada parlamentodan söz açmışken; parlamenter sistemle yönetilen devletlerde halk ne kadar devlet yönetiminde söz sahibi sizce?
Siyaset teorisinde parlamenter demokrasinin krizi öteden beri tartışılagelen bir husus. Aslında krizin ne olduğu hususunu çok önceleri Carl Schmitt “Parlamenter Demokrasinin Krizi” adlı kitabında enine boyuna ele almıştır. Nitekim, Schmitt, bütün parlamenter sistemlerin (kuralları, anlamları ve düzenlemeleriyle) özgünlüklerini (orijinalliklerini) kazandıran kamusallığın ortadan kalkmasının, parlamenter demokrasinin krizini yaratan temel faktör olduğunu söylemiştir. Örneğin, Schmitt; milletvekillerinin seçmenlerinden ve partilerinden bağımsız olma ilkesi bağlamında onların ifade özgürlükleri, dokunulmazlıkları gibi temel siyasî değerler, kamusal tartışma gibi başka bir siyasî değere olan inanç ortadan kalktığında gerçekleşmez diye ekler. Schmitt’in burada kastettiği, parlamentonun kamusal tartışma sürdürülebildiği oranda gerçek olabileceğidir ama tartışmadan kastının müzakere olmadığını, ondan fazlası olduğu hususuna ihtirazî kayıt düşerek söz konusu gerçek oluşa dikkat çeker.
Schmitt, modern kitle demokrasisinin ve bunun siyasî olarak vücut bulmuş parlamentonun, kamusal tartışmayı “boş bir formaliteye dönüştürdüğü”nden dolayı krize maruz kaldığını vurgular.
İlaveten, kitlelerin birinci derecede çıkarlarını ve tutkularını esas alan propaganda yoluyla kazanıldığını; bu açıdan, iknanın değil, rakibe hükmedebilmek için çoğunluğu elde etmenin daha ön planda olduğuna işaret eder.
Sorduğunuz soruya cevabın anahtarını burada bulabiliriz. Günümüzde hemen her parlamenter demokraside görülebilecek bir durum; her türlü araca başvurarak çoğunluğu sağlamak, seçmeni (halkı) siyasî bir özne olarak değil, adeta müşteri olarak görmektir!
“Parlamento” Latince kökeni itibariyle genel olarak temsil (representare), mevcut (present) olana yeniden mevcudiyet (representation) kazandırmak anlamına gelir. Bu doğrultuda aslî zemini olarak parlamentoda vücut bulan “siyasal temsil” (political representation) halkın “siyasal olarak mevcudiyet”e kavuşmasıdır. Bunun gerçekçi bir hâl alması için rakibe hükmetmek için sağlanması gereken çoğunluğun pasif bir aracı olarak görülmesi dışında, temsil edilenin siyasal özne olarak kabul edilmiş olması gerekir. Böyle bir bakışın yerleşik olduğu bir parlamenter demokraside halk, devlet yönetiminde söz sahibi olur. “Devlet yönetimine katılmak” bizatihî devleti yönetmek anlamına gelmez. Siyasal özne olarak halkın, parlamentodaki temsilcilerini çeşitli yasal ve meşrû yollardan etkilemesine ilaveten, kendi taleplerini ve meselelerini kamusal tartışma konusu yapmada aktif rol oynaması da son derece önem arz eder.
Peki, Weber’in; “tarihsel olarak kendisinden önceki bütün siyasî yapıların bir bütünü olarak, insanın insana egemenlik ilişkisi noktasında ‘meşrû şiddete’ dayalı bir yapı” olarak tanımladığı bir devlet tanımı var. Şiddete yaslanabilen, şiddet üretebilen bir sistem olarak devlet, meşrûluğunu ve son zamanlarda ifade edilen kutsallığını nereden almaktadır?
Weber’in formülasyonunda “rıza-zora başvurma” söz konusudur. Yukarıda “Zora başvurma”yı “fizik güç kullanma” olarak ifade ettim. Bu saf bir şiddete tekabül etmez. Kamu düzenini yasal ve meşrû bir hak kullanımını ihlal ederek zora sokan bir durumla baş edebilmek için devlet, kolluk güçlerini kendilerine tanınan yasal ve meşrû sınırlar dâhilinde caydırıcı güç olarak zora başvurmada kullanabilir ve bu, Weber’in de belirtmiş olduğu gibi devlet tekelinde olan bir enstrümandır. Şiddetin Latince kökenine baktığımızda, (violentia) güce sahipliği/güç taşıma anlamını içerdiğini görürüz. Kan dökerek iktidarını sergilemek, kendi üstünlüğünü en acı şekilde ilân etmek, “zor kullanma”nın sınırlarını aşan şiddetin tezahürü olan bir durumdur Bu noktada, şiddeti gaddarlaştıran, bir başka deyişle, şiddetin şiddetini artıran bir sürecin varlığına dikkat çekmek gerekir; bu, sosyolog Pierre Bourdieu’nun “simgesel şiddet” dediği olgudur. Bu kavramlaştırma açısından simgesel şiddet (Bourdieu bazen “ideoloji” de der buna); türü ne olursa olsun (ekonomik, siyasî, vs.) iktidarın kılık değiştirmiş şekilde kabulünü temsilî şekilde sağlayarak, toplumsal dünyayı anlamayı ve uyarlamayı gerçekleştiren mekanizmadır. Bu mekanizmanın dinamosu ise dildir. Dil, Bourdieu’ya göre, iktidar ilişkilerinin bir aracı ya da dayanağıdır. Bu anlamda dil, şiddetin şiddetini artıran fonksiyonunu sağlayan olumsuz bir arka plan oluşturur: Küçümseme, suçlama, hakaret, aşağılama, itibarsızlaştırma, küfür, iftira, vs. şeklinde dolaylı yoldan tahakküm tesis etme aracı olarak çalışır.
Türkiye özelinde bir soru sormak istiyorum hocam. Son 25-30 yıldır muhafazakârların iktidarda olduğu bir Türkiye söz konusu. Modern dönem ile Batı’da başlayıp Cumhuriyet dönemiyle beraber Türkiye coğrafyasında devletlerin yönetim şeklini ve tanımlamalarını belirleyen ulus-devlet olgusuna Muhafazakâr yöneticilerin bir etkisi bulundu mu?
Sorunuzun cevabı, öncelikle, özetleyebildiğim kadar, Türkiye’nin modernleşme/Batılılaşma sürecine şöyle bir göz atmayı gerektirecek nitelikte. Ben daha net bir fotoğraf ortaya çıkarmak üzere “Batılılaşma” ve “modernleşme” terimlerini birbiri yerine kullanarak cevaplayacağım sorunuzu. Kalkış noktam, ulus devlet olgusuna Muhafazakâr etkinin veya bana göre daha doğru olarak ulus devlet ile Muhafazakâr fikriyât arasındaki etkileşimin ne olduğu hususunu 25-30 yıllık sürede seçici olarak belirlediğim siyasî partiler üzerinden ele alacağım.
“Batılılaşma” son tahlilde bir medeniyet değiştirme ameliyesi olan sürecin ürünüdür. “Yeni” bir medeniyet projesinde sosyal yapının farklılaşmasına, ayrışmasına paralel olarak, siyasî partiler çeşitli toplum kesimlerinin ve saniyen bir fikrî ayrışmanın yansıması şeklindeki zâtiyet (entity) konumu kazanmışlardır. Bu, “modernleşen” bir toplumun zaten tabiî yönü kabul edilen bir sonuçtu. Bununla beraber, modernleşme sürecinde ilerlendikçe sosyal farklılaşma ve işbölümü “medeniyet değiştirme” projesinin hem “muvafıkı” hem “muhalifi” olan odakları da ayrıştırdı. Fakat esas olarak beklenen gelişme, “yeni” medeniyet projesini onayan, dolayısıyla modernleşmenin mukadder eğilimi olan “muvafık” odakların, neticede “muhalif” olanları alt edeceği; dolayısıyla modernleşme süreci pekiştikçe, “karşıt” güçlerin etkisinin, hattâ varlığının tarihsel olarak “silineceği” yönündeydi ve yeni inşâ edilen ulus devletin temel hedefiydi.
Söz konusu “muhalif” odakların başında ise İslâmî fikriyât ve bu fikriyâtı kısmen veya bütünsel olarak mündemiç Muhafazakâr partileşme hareketleri gelmekteydi. Burada “Muhafazakâr” derken, dinî yaşam tarzını ve tarihsel-sosyal geçmişi geleneğin temeli gören; kendi düşünce, sosyal, siyasal tutumlarının önemli bir unsuru sayan toplum kesimlerinin dayandığı fikriyâtı kastediyorum. Bu tanım doğrultusunda muhafazakâr parti politikalarının 25-30 yıllık dönüşüm sürecini 1970’te, Millî Nizâm Partisi (MNP)’nin kuruluşuyla başlatacağım. MNP’nin kurucuları, lider kadrosu, yöneldiği sosyal taban ve dile getirdiği fikriyât İslâmî değerlere vurgu yapan; Batı karşısında esasında Doğu dünyasının bir parçası olan Türkiye’nin ancak o İslâmî değerler üzerinden bir duruş sergileyerek “şanlı” geçmişindeki hâline dönebileceği iddiası ve anlayışındaydı. MNP’nin halefi Millî Selâmet Partisi (MSP), aynı anlayış doğrultusunda 1974’te kurulan koalisyon hükümetinin ortağı oldu ve tanımladığım anlamda Muhafazakâr fikriyât ulus devletle doğrudan ve somut şekilde etkileşime girdi. MSP’nin söz konusu etkileşimdeki motivasyonu; İslâm’ın zedelenmiş gördükleri kurucu ruhunun yaralarını sarmaktı. Kapitalist tüketim kültürünün gözüyle İslâm’a bakmanın yerini, İslâm’ın ruhu gözüyle o kültüre bakmanın orta vadede etkili bir fikir akımına dönüşmesi MSP kadrolarının elzem gördüğü bir meseleydi. Bu mesele, esasen, modernleşmenin patolojilerini sadece zihnî olarak değil, moral olarak da sorgulayan ve bunun köklerinin çok önemli kısmının büyük bir medeniyetin sembolü olan İslâm’ın sağladığını gören bir kavrayışa tekabül etmekteydi.
Bu doğrultuda, Necmettin Erbakan’ın tâ 1969’da başlattığı “Millî Görüş” hareketi, daha ileride muhafazakâr partileşme geleneğinin temelini oluşturdu; MNP, MSP çizgisini takiben Refah Partisi, Fazilet Partisi ve AK Parti gibi siyasî oluşumlara imkân tanıdı. Şüphesiz, AK Parti’nin diğer seleflerinden farkı, Millî Görüş geleneğine “Yenilikçiler” sıfatıyla farklı bir yorum getirerek, siyasi anlamda kendi deyimleriyle “gömlek değiştirmiş” olmalarıydı. Günümüzde Millî Görüş’e sadâkatlarını koruyan Saadet Partisi ve Yeniden Refah Partisi olmuştur ve bu partiler AK Parti’yi öncelikle Millî Görüş’ten uzaklaşmakla eleştirmişlerdir. Fazilet Partisi’nden kopan “Yenilikçiler” (Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç öncülüğünde) 2001 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi’ni (tescil edilen adıyla AK Parti’yi) kurmuşlardır. 2002 seçimlerinde iktidara gelen AK Parti, günümüze kadar iktidarda kalmayı başararak, ulus devletin siyasî norm, kural ve kurumlarını kendi fikriyâtı icabınca yeniden yapılandırmaya girişmiştir. Bu açıdan bakıldığında; Muhafazakâr fikriyâtın ulus devlet ile olan etkileşimi AK Parti vasıtasıyla ikili bir süreç şeklinde işlemiştir: Muhafazakâr fikriyât ve politika anlayışının devletleşmesi sürecine müteakip ulus devletin muhafazakârlaşması. Bu noktayı anlamak/anlamlandırmak için AK Parti’nin siyasî portresine biraz daha yakından bakmak gerekir.
AK Parti’nin toplumun dezavantajlı kesimlerinin (özellikle İslâmî-Muhafazakâr kimliğe sahip olanların) modernleşmenin patolojisi olarak sosyal dışlanmışlık duygularını giderme girişimleri, şüphesiz, somut bir zemin üzerine inşâ edildiği için, sonucu da somut olmuştur. AK Parti’nin, özellikle iktidarının ilk on-on beş yılında (seçim döneminde daha yoğun ve hızlı olmak üzere) uyguladığı politikaların, iktisatçı Amartya Sen’in deyimini ödünç alarak söyleyecek olursak, insanların eylem (action) kapasitelerini geliştirme yollarını göstermeye ve/ya sağlamaya tekabül ettiğini görmek gerekir. Bu doğrultuda, Parti’nin yaptığı, gelir eşitsizliğinden daha fazla eşitsiz olan durumun; kapasitelerin, dolayısıyla bu kapasiteleri gerçekleştirmeye yarayan hakların dağılımındaki eşitsizlik olduğuna, özellikle sosyal dışlanmışlık duygusu içinde olan insanları ikna etmek olmuştur. Bu tür politikalar başka ülkelerde de görülmüş olup, sosyal bilim literatüründe “Vatandaşlık Teknolojileri” olarak adlandırılmıştır. “Vatandaşlık teknolojileri”, bir toplumdaki sosyal sermayeye (yani insanların iletişim ağları şeklinde birbirine bağlanarak aile, eğitim, topluluk hayatı, çalışma, örgütlenme yeteneği vs. gibi maddî varlıklar dışındaki ortak değerleri paylaşmalarından hâsıl olan çıktılar) yaygın ve etkin şekilde işlerlik kazandırmayı esas alan, bunun sonucunda ekonomik ve toplumsal bütünleşmeyi sağlayan politikalar demetidir.
Bu politikalar sayesinde, hem global bütünleşmenin ağ şeklinde sağlam düğümlenişi, hem dışlanmışları içe(ri) alma yoluyla piyasanın meşrûiyetinin yaygınlaşması sağlanmıştır. AK Parti, içinden çıktığı ideolojik gelenek itibarıyla ağdüzeni (network) şeklindeki mekanizmaları (bu noktada özellikle belediyelerin ve yerel toplulukların oynadığı rolü hatırlamak gerekir) yetkin bir şekilde çalıştırmayı bilmiş ve beklediği başarıyı elde etmiştir.
AK Parti, hem kendi sosyal tabanını tahkim etme hem o tabana diğer sosyal kesimlerden unsurları dâhil etme doğrultusunda, muhafazakâr olmanın “demokrat” olmayı da içermesi gerektiği hususuna vurgu yaparak “Müslüman Demokrat” sıfatını yaymaya girişmiştir.
Söz konusu sıfat-kendilerince-aynı zamanda Millî Görüş’ün “Yenilikçi” yorumu ve bu yorumun temellendirdiği bir “misyon” olarak sunulduğu gibi; ulus devlete nüfuz edici ve onu yeniden şekillendirici etkisini de dile getirmiştir. Sorunuz muvâcehesinde “Muhafazakâr yöneticilerin ulus devlete bir etkisi” söz konusu edilecekse böyle bir fotoğrafa bakmak uygun olur, diyebilirim.
21. yüzyıl başlarında, ulus-devletlerin sona ereceği, federatif yönetimlerin daha ön plana çıkacağı ve devletin yapay sınırlarında değişiklikler gerçekleşeceği konuşuluyordu. Bugün baktığımızda; devletlerin uluslaşması süreci ve millîlik söylemleri artarak devam etmekte. Sizce ulus devlet süreci nasıl ilerleyecektir?
1990’larda ivme kazanan globalleşme sürecinin ortaya çıkardığı en önemli tartışma, ulus devletlerin işlevi etrafında olmuştur. Bu doğrultuda varılan sonuç (veya empoze edilen yaygın kanı), ulus devletin işlevinin artık bittiği, dolayısıyla o işlevin ayrılmaz sosyo-politik ögesi olan “millîlik” politikalarının ve söylemlerinin de sona erdiği şeklinde ifade bulmuştur. Fakat, 11 Eylül terör eyleminden sonra vukû bulan gelişmeler, ABD başta olmak üzere, dünyanın hemen her yerinde milliyetçi/millî (bunları birbiri yerine kullanacağım) hareketlerin yeniden canlanmasına sebep olmuştur. Bu durumu nasıl açıklayabiliriz? Belli bir (ekonomik, siyasî ve kültürel) hegemonyanın dayattığı homojenleşmeye yönelmiş bir dünya parçalanmakta mıdır? Millîlik/Milliyetçilik globalleşmenin adaletsizliklerine bilinçli bir başkaldırı mıdır? Hemen söylemek gerekirse, millîliğin/milliyetçiliğin son tahlilde globalleşme sürecinin kendisine yönelik bilinçli bir tepki olmaktan çok; o sürece kendi ontolojik gerekleriyle bağlantı kurarak eklemlenme isteği olduğu fikri bende ağır basmaktadır. Neden böyle olduğunu göstermek için, bazı tarihsel hatırlamalar ve kavramsal açıklamalar yapmak gerekir.
İlk hatırlanması gereken husus, milliyetçiliğin 18.-19. yüzyıllarda bir devlete sadâkat bağı ve hissiyatı olarak tezahür ettiğidir. Bu bağ ve hissiyat, insanların o zamana kadar ait olunan topluluktan/cemaatten kopmasıyla olmuştur.
Artık insanlar kendilerini bir sosyolojik bağ ile bağlayan bir bütünün üyeleri olmak yerine, siyasî bağ ile sadâkatle bağlandıkları bir organizasyonun (devlet) üyeleri olarak tarih sahnesindeydiler. Tabiî ki devlet olgusu ortaya yeni çıkmamıştı.
Vukû bulan, insanların kendi kimliklerini, kısmî (parçalı) olarak tanımlamalarının yerini, bütünsel olarak siyasî tanımlamanın almış olmasıydı. Bu çerçevede milliyetçilik, ilk olarak, esasen siyasî bir teşkilatın (body politic) müşahhas hâle gelmesi anlamında devletçilik (statism) olarak tanımlanmayı hak etmiştir. İkincisi, milliyetçiliğin özündeki topluluğa bağlılık tamamen kaybolmadığı için; devlete atfedilen önem son tahlilde topluluk güdüsüyle yapıldığından , devletin ontolojik olarak bir “cemaat” şeklinde algılanması kaçınılmaz olmuştur. Dolayısıyla, globalleşmenin devleti “aşındıran” etkisi, neticede aidiyet duyulan siyasî topluluğun elden gitme endişesine muadil sayılmıştır. Milliyetçiliği uyaran ve onun yeniden “cemaatleşme”, “kabileleşme” şeklindeki tezahürleri olarak tanımlanan durum budur; ama bu durum madalyonun bir yüzüdür.
Madalyonun öbür yüzünü, “globalizm” diyebileceğimiz, esasında hegemonik bir kültürün bel kemiği olduğu ve güya topluluklar (uluslar) konfederasyonu olarak sunulan başka tür bir “milliyetçilik” teşkil etmektedir. Bu tür “milliyetçilik”, nihaî aşamada standardize edilmiş bir kültürü ve bu kültür temelinde inşâ edilmek istenen bir siyasî teşkilatı öngörür. Bunun bölgesel tezahürleri şimdilik farklıdır. Somut örnek Avrupa Birliği projesidir; ama nihaî aşama Amerikanlılaşmadır.
Söylenenleri bazı kavramsal ayırımlar yardımcılığıyla biraz daha aydınlatabiliriz. İlk yapmamız gereken ayırım (burada Takis Fotopoulos’a atıfta bulunabilirim) “uluslararasılaşma” (internationalization) ile “globalleşme”(globalization) arasındadır. İkinci ayrım ise “kapitalizm” ile “pazarlaşma” (marketization) arasında olandır. “Uluslararasılaşma”, ulusal hükümetlerin ekonomik politikalarının sonucu olarak, pazarın, dolayısıyla malların, hizmetlerin ve sermayenin ulusal sınırların dışına taşmasını ve kurumlaşmasını ifade eder. “Globalleşme” ise devletlerden bağımsız (devletsiz) üretim birimlerinin ve üretimin uluslararası, sınır aşırı belirleyici konum kazanmasıdır. Fiyat mekanizmasıyla kendi kendini belirleyen pazar ekonomisi, sermaye birikiminin bir ürünü olan kapitalizmden farklıdır. Söz konusu farklılık, devleti kapitalizm için daha zorunlu kılar. Nitekim, başta Karl Polanyi olmak üzere birçok iktisat bilimcisinin göstermiş olduğu gibi, kapitalizmin zuhur ettiği her ülkede sermaye birikimini devlet sağlamıştır.
Hâl böyle olunca, globalleşme (yukarıda tanımlanan anlamda) devleti dışlamaz; aksine sermaye birikiminin uluslararası ölçekte olması hâli, devletin işlevini değiştirir, ona ulusal sınırlar dışında yüklenebileceği rolleri empoze eder. Fakat, globalleşmenin doğasındaki devletsiz örgütlenme ağı ve faaliyeti, sanki devlet ortadan kalkıyormuş izlenimini verir. Oysa, gerçek olan bazı durumlarda devletin by-pass edildiğidir. Öte yandan, globalleşmenin getirdiği kimlik patlamaları, ulusları çok fazla heterojen hâle getirici potansiyeli de içerdiğinden; bu heterojenliği nispî bir homojenlik düzeyinde tutabilecek güç, son tahlilde devlettir. Dolayısıyla, sorun ulus devletin ortadan kalkması değil, globalleşmenin uyardığı işlevlere uygun bir yapısal değişimin içinde bulunmasıdır.
Bu çözümleme doğruysa, tanımladığım mahiyette milliyetçiliğin globalleşmeye eklemlenme olduğu da söylenebilir. Bu globalleşmenin sorgulanmaz bir olgu olduğu anlamına gelmez. Ama, devlet formu içinde sorgulanır görünen, “yurtseverlik” (bazen “millî”) olarak tanımlayabileceğimiz bir hissiyatın söz konusu eklemlenmedeki hassasiyetlerin ifadesi olarak belirmesidir. Bu ise, globalleşmenin sahici karşıtlığına tekabül etmez. Globalleşmenin sahici karşıtlığı uluslararasılaşmış sosyal hareketlerdir. Çünkü, globalleşme karşıtlığı olarak milliyetçilik, devletsiz teşkilatlara karşı çıkmak olduğu ölçüde bir yeni “statism” hareketi ve globalleşmeye eklemlenme gayretidir. Milliyetçiliğin bazen yabancı düşmanlığı şeklinde dile getirilişi ise globalleşmenin yerinden ettiği toplulukların (cemaatlerin) varlığı çerçevesinde o topluluk mensuplarının kendilerine yabancılaşmalarının yansımasıdır. Bu yurtseverlik ile el ele yürüyebilir; çünkü yabancılaşmadan kurtulmanın bir yolu kendini daha çok sevmektir. Oysa, ne yabancı düşmanlığı olarak ne de yurtseverlik olarak milliyetçilik; kültürel bir yeniden canlanış olduklarından, ekonomik ontolojiye sahip globalleşmenin mahiyetini değiştirebilecek etkiden yoksundurlar. Bu anlamda mesele, globalleşmeye toplumsal adalet ve özerklik meselesi olarak bakmak; bunu uluslararasılaştırmaktır. Aksi takdirde, “Globalizm”le beraber düşünüldüğünde, neticede vukû bulanın, insanlık birikimini nafile kılan mikro ve makro milliyetçiliklerin çatışması olmaya devam edeceğidir.
Gazze’de yaşanan olayları biliyor, acı ve çaresizlik içinde seyrediyoruz. İsrail’in dünyaya yaşattığı kötülük konuşuluyor ve bu tarz zulüm, yıkım ve acı anlarında en fazla dile getirilen şey; Tanrı neden ‘suskun’ ya da bu kadar kötülüğü neden yarattı? Bu minvalde kötülük meselesini nasıl açıklayabiliriz hocam? Tabiî Kötülük ahlâki bir tanım. İyi veya kötü iki kelimeden birisi …
Filistin edebiyatı, düşmanlarının varlığını dahi inkâr ettikleri bir toplumu vurgular. En önemli hedefi, hafızayı sürekli canlı tutmaktır ki Siyonist siyasi ve kültürel uygulamaların en önemli hedefi unutturmayı başarabilmektir. Filistin’de edebiyatın en büyük kavgalarından birisi bu cephededir. Edebiyatı, Filistin ulusal kimliğine ait zengin tarih ve kültür alanlarıyla ilişkilendirerek toplumun hafızasını sürekli taze tutmak isterler. Yani kimlik ve toprağa bağlılık. Bu da Filistin edebiyatının “savaşçı” bir edebiyat olmasına yol açmıştır.
. Organik bir açıklama gibi göz önünde ve bir yönetme meselesi olarak otoritenin kullanımı cihetinden baktığımızda bunun başlangıcını aileye kadar götürebiliriz. Aile, sosyal bir dünya olduğu gibi aynı zamanda bir yönetim merkezi ve dinî/duygusal bir örgütlenme modelidir. Zira beşerî beraberlik daima bir yönetim meselesi dolayısıyla bir otoriteyle karşı karşıyadır.
Gerek üniversite, gerek sivil toplum kuruluşları, gerekse de toplumsal tepkilerin ekseriyeti Filistin’in yanında, İsrail’in Gazze’ye uyguladığı şiddet ve ‘soykırım’ sarmalının karşısında… Olayın bir de entelektüel, akademik dünyaya yansımaları söz konusu. Türkiye’deki okuyucunun tercüme eserlerinden tanıyabileceği Judith Butler, Slavoj Zizek gibi isimler bunlardan birkaçı. Fakat bunların içerisinde bu söyleşimize konu olacak asıl isim; “Dayanışma Prensipleri: Bir Beyanat” başlıklı, 3 arkadaşıyla birlikte bir açıklama yayımlayan Jürgen Habermas. Habermas’ı siz de çalışmaları üzerinden yakinen biliyor ve takip ediyorsunuz. Bu açıdan değerlendirmeleriniz Türkiyeli okuyucu açısından kıymetli.
Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay ile Devletin Ne’liği Üzerine
“İnsan insanın kurdudur.” kabulünden yola çıkan Hobbes, bu insanların güvenli bir şekilde yaşayabilmeleri için Leviathan’a ihtiyaçları olduğunu belirtir. Bu ihtiyacın oluşumu olan modern devlet, insanı da oluşumunun içine dahil ederek onu vatandaş kılar. Devlet kavramının tarihsel süreçteki anlam örgüsünü ve geçirmiş olduğu değişimlerin izlerini, Bursa Uludağ Üniveristesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay ile irdelemeye çalıştık. İnsandan bazı haklarını alan devlet, sonrasında yine bu insanlar tarafından kısıtlandırılmak durumunda kalmış ve bazı araçlar ile de sınırlandırılmıştır. Peki, bu süreç nereye gitmektedir? Modern anlamıyla ‘Devlet’in şeklinde ve yapısında nasıl değişiklikler oluşmaktadır?
Bu sorulara dair çözümlemeler röportajımızda. Sizleri röportaj ile baş başa bırakıyoruzBu soruların izi röportajımızda. Sizleri röportaj ile baş başa bırakıyorum…
Hocam mâlamunuz, farklı tanımları olsa da ‘devlet’ dediğimiz bir yapı var. Daha iyi anlamak adına, bu yapının oluşum sürecini değerlendirebilir misiniz?
Devlet mefhumu, kendi gelişim sürecinde farklılık göstermiştir. Bu sürecin anlatımı buraya sığmayacak kadar çok uzundur. Siyaset ve tarih sosyologlarının çalışmaları 16. yüzyıla işaret etse de “Devlet”in, çok daha önceleri, 1215’te İngiltere’de Kral I. John ile derebeyleri arasında yapılan Magna Carta denilen sözleşmeyle başlayan bir serencamından söz edilebilir. Magna Carta, esasen, derebeylerin Krala karşı kendi hak ve özgürlüklerini zorla kabul ettirmeleri; dolayısıyla merkezî yönetim ile yerel güçler arasındaki bir iktidar bölüşümünü ifade eder. Bu açıdan, Devlet mefhumunun feodalitenin ortaya çıkış ve gelişmesiyle alakalı bir kökeni vardır. Saniyen, feodalitenin gelişmesi, kentlerin (şehirlerin) gelişmesine yol açmış; bu da kentlerin siyasî faaliyetlerin odağı hâline gelmesine paralel olarak aynı statüye sahip sosyal ve siyasal zümrelerin (estate) iktidar ilişkilerinde katılım imkânına kavuşması; neticede katılım koşullarını değiştirme etkisi göstererek siyasal yapıların değişimine sebep olmuştur. Söz konusu zümrelerin (estate) rolünün etkinleşmesi; onların hukukî anlamda bazen kamu otoriteleri, çoğu zaman da mahkemeler tarafından tanınan haklar, görevler, yetkiler, imtiyazlar, sorumluluklar sayesinde olmuştur. Bu süreç, estate’lerin giderek güç odağı hâline gelmesinin hikâyesidir. Yalnız, dikkat edilmesi gereken husus, estate’lerin Devlet olgusunun tohumları olduğunun görülmesi, fakat bu tohumları yeşertip büyüten başka bir yapısal unsurun varlığının bilinmesidir. Siyaset sosyologları, Devlet’i ortaya çıkaran hükümdar ile işbirliği yapmak amacıyla oluşmuş, daha geniş siyasal boyuta sahip kurumlara dikkat çekerler: Standestaat.
Standestaat denen kurumlar her bir estate’in küçük çaptaki yetkilerini daha önemli taleplerin kaynaklık ettiği daha geniş yetkilere tahvil eden özel (specific) yapılar şeklinde işlev görüyordu. Sosyolog Gianfranco Poggi’nin belirttiği üzere Standestaat, kurumsal bir çatı altında bölgesel hükümdar nezdinde temsil vazifesi görerek yönetimin kamuyu ilgilendiren genel meseleleri üzerinde hükümdarla işbirliği yapıyordu; Standestaat’ı özgün bir yönetim sistemi yapan da bu temsil vazifesiydi.
Dediğim gibi, Devlet’in oluşum ve gelişim sürecini kısa kesmenin imkânı yok ama burada durup bir iki noktaya sıkıştırarak bir özet yapayım.
Bir kere, burada hikâye ettiğim Batı’ya dair bir tarihsel gelişme. Batı’da Devlet’in ortaya çıkışı aslında 1215 Magna Carta’sından başlayarak bir iktidar mücadelesi ve güç bölüşümü süreci. Standestaat aracılığıyla söz konusu güç bölüşümünün kurumsallaşmış olması önemli bir tarihsel uğrak. Standestaat’ın temsil ettiği yapısal değişim, hak, adalet kavramları zemininde Devlet’in hukukî inşasının gerçekleşmesinin kapısını açmış; söz konusu zemin güçlendikçe Devlet, iktidar rekabetini egemenlik şeklinde kendi varoluş sebebini garanti eden bir çerçeve içinde kurallara bağlamıştır. Kısacası süreç, merkezî bir iktidardan adem-i merkezî bir güç bölüşümü şeklinde tezahür etmiş; güçler arasındaki rekabet, “en üst” güç olarak Devlet (State) denen kurumu oluşturmuştur.
Devlet’e dair hikâyenin “Doğu” yakası, modernleşme/Batılılaşma sürecine tâbi olduğu ölçüde, Batı’ya dair ilhamlarla bezenmiş ve genel biçimiyle benzer gelişim süreçlerini tecrübe etmiştir. Fakat bu, ayrı ve gene çok uzun bir hikâyedir.
Devlet kavramı; egemen ve iktidar kavramları ile iltisaklı kavramlar. Bu üç kavram arasındaki bağ ve kavramlar arasındaki ayrım noktaları nelerdir?
Sorunuzun cevabı yukarıda kısmen mevcut. Şöyle genişleteyim: İktidar, genel olarak, A’nın B üzerinde, B’nin iradesi hilafına kendi iradesini hâkim kılmasıdır. A ve B bir kişi, bir kurum, örgüt vs. olabilir. Söz konusu devlet olunca; bir başkasının iradesi üzerinde hâkim olma, iki unsuru gerekli kılar: Rıza gösterme ve fizik güç kullanma. Rıza gösterme, sosyal meşrûiyet aracılığıyla oluşur. Zamanında Max Weber, sosyal meşrûiyet kaynakları olarak gelenek, karizma ve yasal-ussal gibi yapılardan bahsetmiştir. Weber, modern toplumların ağırlıklı olarak meşrûiyet kaynağının “yasal-ussal” mahiyette olduğunu vurgulamıştır. Hemen belirtmek gerekir ki Weber, bir toplumsal evrim şeması içinde meşrûiyetin kaynaklarını değerlendirmiştir. Bu anlamda, her bir toplum tipinde sanki tek bir meşrûiyet kaynağı varmış gibi bir algıya yol açmıştır. Oysa, en “modern” toplumlarda bile Weber’in bahsettiği üç meşrûiyet kaynağı da bir arada bulunabilir. Bir örnek vermek gerekirse; John F. Kennedy “karizmatik” bir liderdi, İncil’e el basarak göreve başlamıştı (“gelenek”) ve politika icraatı “yasal-ussal” ağırlıklıydı.
Devlet, biraz önce tanımladığım anlamda iktidardan ve iktidarın meşrûluk kaynaklarından ayrı düşünülemez. Fakat Devlet’in iktidarı, toplumdaki diğer iktidar türlerinden (ekonomik, ideolojik, kültürel, vs.) daha üsttedir ve onları son tahlilde kendisine tâbi kılacak siyasal mahiyettedir, çünkü diğer iktidar türlerini tâbi kılacak hukukî yaptırım gücüne sahip olduğu gibi; karşı gelinmesi hâlinde “fizik güç” kullanma tekeline sahip kurumdur. Dolayısıyla, klasik görüşün egemenlik ile devletin özdeşleştirilmesi görüşünü benimsediğim söylenemez: Egemenlik, tarihsel olarak bir devletin diğer devletler karşısında kendi varlığını kabul ettirme kapasitesidir. Devlet egemenlik hakkını, bir başka devlet karşısında korur ve kullanır. O hâlde, herhangi bir devletin kendi yurttaşları ve varsa diğer iktidar türleri üstünde egemenliğinden değil, siyasal iktidarından söz edebiliriz. Bu, devletin iktidarının en üstün olma, bölünmez, devredilmez ve toplumun tümü üzerinde geçerli olduğu anlamına gelir. Egemenliği bu açıdan, devletle özdeşleştiren görüş; devletin kendi üzerinde bölünmez, devredilmez bir iktidara sahip olması gibi paradoksal bir anlam taşır!
Hobbes, ‘Leviathan’da Devleti; ‘doğa durumunda, insanların kendi iradelerini ve güçlerini birleştirerek, bir kişiye ya da bir heyete sözleşme aracılığıyla tüm haklarını devretmeleriyle oluşturulmuş siyasal bir kurumdur.’ şeklinde tanımlamaktadır. Bugünkü devletleri de bu şekilde tanımlayabilir miyiz? Yoksa devlet tanımında bir değişiklik söz konusu mudur?
Tanımlayamayız. Bir kere “doğa durumu” kavramı, siyasî düşünce tarihçilerinin çoğu tarafından “fiktif” sayılmıştır ki, ben de bu görüşü benimsiyorum. İkincisi, Hobbes, hiç şüphesiz, önemli bir siyaset düşünürüdür ve günümüzde de ilgi konusudur. Bununla beraber, Hobbes’un tasavvur ettiği “otoriter” bir devlettir ve son tahlilde güvensizlikten ve buna bağlı olarak korkuya dayanan bir meşrûluk temelinde inşâ eder otoriter devlet anlayışını: Yurttaşlar, birbirlerine güvenmedikleri ve birbirlerinden korku duydukları için adeta bir sözleşmeyle tüm hak ve özgürlüklerini kutsal bir siyasal bedene, Leviathan’a devrederler. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde korku politikasına dayanan faşist ve totaliter devletler Hobbes’un siyasal tasavvurunun hayata geçirilişi midir, bilmiyorum ama o tasavvuru çağrıştıran bir siyasal gerçeklik olduğunu söyleyebilirim. Hobbes da “monist” (tekçi) bir felsefeye sahipti ve fikir çoğulculuğunu reddeden biriydi, çünkü temel korkusu toplumsal düzenin kaosa sürüklenmesiydi. Günümüzde baskın değer olan “çoğulculuk” (bazı eleştirilerimi mahfuz tutuyorum) , Hobbes’un yaklaşımını ontolojik olarak reddeden mahiyettedir.
Yaşadığı çağın olayları, başka birçok konuda önemli addedilebilecek düşüncelerini, o kaos korkusu örtmüştür. Tabiî, konumuz bu değil.
Devlet kavramı modern dönemle beraber biraz daha fazla kullanım alanı buldu. Bugünden tarihe baktığımızda ise modern dönem öncesindeki bu kavram yerine ‘polis, kent, krallık, hükümranlık’ gibi kavramlar kullanılmakta idi. Devlet kavramının kullanılmasında, modern dönemin bu bağlamda nasıl bir belirleyici etkisi bulunmaktadır?
Akla gelen ilk neden, toplumun nüfus hacmi. Örneğin, Devlet’i Hobbescu anlamda telakki eden Hannah Arendt, Cornelius Castoriadis gibi bazı siyaset düşünürleri; demokrasi tasavvurlarını, kadim Yunan geleneğini dikkate alarak ileri sürmüşlerdir. İkisi de 20. yüzyılın önde gelen düşünürleri olmasına rağmen, eski Yunan’daki Polis’i örnek alarak “Konsey Demokrasisi” kavramını türetmişlerdir. Gerekçeleri, mealen, bugüne göre az bir nüfusun sitelerinin meseleleri hakkında karar almak için Agora denen geniş bir meydanda toplanıp günlerce tartışma imkânına sahip olmalarıydı. Ama şu bir çelişkiydi ki her iki düşünürün bundan habersiz olmaları mümkün değildi: Eski Yunan demokrasisinin dayandığı demos kısıtlı bir yapıdaydı: Kadınlar, çocuklar, hane reisi olmayan erkekler ve yabancılar karar alma hakkından yoksundular. Diğer yandan, Platon düşüncesinde “demokrasi”, “ayak takımının” (mob) hâkim olduğu bir yönetim biçimiydi. Esas meselemiz bu olmasa bile, söylemek istediğim, devleti zorunlu kılacak bir siyasî ontolojinin nüfusa endeksli şekilde mevcut olmayışıydı: Bir Polis’te karar almak üzere Agora’da toplanan nüfusu, bugün Türkiye’nin seçmen sayısıyla kıyasladığınızda; az nüfuslu küçük bir coğrafî alanda işleri yürütmekle, çok geniş büyük bir coğrafî alanda işleri yürütmek ne kadar farklı çapta siyasî organizasyonu gerektirir, üzerinde düşünülecek bir husustur. Devletin tarihsel gelişimine değinirken, Estate’lerden ve Standestaat’lardan bahsetmiştim. Her iki yapı, giderek büyüyen bir nüfus ve alana bağlı olarak artan sosyal ve siyasal taleplerin organize edilmesi zorunluluğuyla hacim değiştirmişler, en nihayetinde Devlet denen kurumu ortaya çıkarmışlardır.
Dolayısıyla, modernleşme, tarihsel bir dönüşümün eseri olarak kendi sosyal ontolojisine uygun kurum ve yapıları da türetmiştir. Ve Batı’da zuhur eden modernleşme, kendi değerler sistemini, sosyal ve siyasal kurumlarını Batı-dışı toplumlara yayma ve empoze etme gücüne kavuştuğu nispette, o toplumları, tabir caizse, epistemolojik (zihnî) ve ontolojik (varoluşsal) olarak şekillendirmiştir. Gene de Batı değerlerinin ve kurumlarının Batı-dışı toplumlarda benzer isimleri taşımalarına rağmen, kendi tarihsel-kültürel bağlamlarındaki semantikleri farklılık gösterebilmiştir.
‘İnsan insanın kurdudur.’ anlayışının da etkisiyle oluşumuna cevaz bulunan devletin bir yerde sınırlandırılması gerektiği görülmüştür. Bu sınırlandırma öngörülerinden biri de, Montesquieu’ya atfedilen üç parçalı sistemdir. Montesquieu, politik gücün ayrılmasını; yasama, yürütme ve yargı güçlerinin birbirinden ayrılması olarak düşünmüştür. Bu yolla devleti de denetleme amacı gütmektedir. Bugün birçok devlet bu tasnif doğrultusunda hareket ettiğini iddia etmekte ve devletin, organlarını bu şekilde ayırmış olduğu görülmekte. Parlamenter sistemle yönetilen bir devlette halk parlamentoyu belirliyor. Parlamentoda çoğunlukta olan parti yürütmeyi oluşturuyor. Sonrasında yürütmede bulunan güç, gücüne güç kattıkça yargı mensuplarının yerlerini değiştirip atamalarını yapabiliyor. Bu hususu da göz önüne alırsak; güçler ayrılığı ilkesini, devletin sınırlandırılması ve denetlenmesi noktasında nasıl değerlendirirsiniz?
Önce şunu söyleyeyim; güçler ayrılığı, bir güçler yarışması veya güçlerin birbirleri üzerinde üstünlük kurması anlamına gelmez. Güçler eşitliğinden söz etmek daha uygundur ama “eşitlik” bir şey karşındaki durumu ifade eder, o sebeple “ayrılık” olmadan eşitlikten bahsedilemez, eşitlik de kendinden “ayrı” bir şeyi ifade eder. Yürütme-yasama-yargı; birbiri karşısında eşit güçler. Diyelim ki yargı gücü bunlardan biri veya her ikisi üzerinde üstünlük kurmaya giriştiğinde; yargıçların iktidarı doğar ki buna “Juristocracy” deniyor. Aynı şey diğer güçler için de geçerlidir şüphesiz.
Burada parlamentodan söz açmışken; parlamenter sistemle yönetilen devletlerde halk ne kadar devlet yönetiminde söz sahibi sizce?
Siyaset teorisinde parlamenter demokrasinin krizi öteden beri tartışılagelen bir husus. Aslında krizin ne olduğu hususunu çok önceleri Carl Schmitt “Parlamenter Demokrasinin Krizi” adlı kitabında enine boyuna ele almıştır. Nitekim, Schmitt, bütün parlamenter sistemlerin (kuralları, anlamları ve düzenlemeleriyle) özgünlüklerini (orijinalliklerini) kazandıran kamusallığın ortadan kalkmasının, parlamenter demokrasinin krizini yaratan temel faktör olduğunu söylemiştir. Örneğin, Schmitt; milletvekillerinin seçmenlerinden ve partilerinden bağımsız olma ilkesi bağlamında onların ifade özgürlükleri, dokunulmazlıkları gibi temel siyasî değerler, kamusal tartışma gibi başka bir siyasî değere olan inanç ortadan kalktığında gerçekleşmez diye ekler. Schmitt’in burada kastettiği, parlamentonun kamusal tartışma sürdürülebildiği oranda gerçek olabileceğidir ama tartışmadan kastının müzakere olmadığını, ondan fazlası olduğu hususuna ihtirazî kayıt düşerek söz konusu gerçek oluşa dikkat çeker.
İlaveten, kitlelerin birinci derecede çıkarlarını ve tutkularını esas alan propaganda yoluyla kazanıldığını; bu açıdan, iknanın değil, rakibe hükmedebilmek için çoğunluğu elde etmenin daha ön planda olduğuna işaret eder.
Sorduğunuz soruya cevabın anahtarını burada bulabiliriz. Günümüzde hemen her parlamenter demokraside görülebilecek bir durum; her türlü araca başvurarak çoğunluğu sağlamak, seçmeni (halkı) siyasî bir özne olarak değil, adeta müşteri olarak görmektir!
“Parlamento” Latince kökeni itibariyle genel olarak temsil (representare), mevcut (present) olana yeniden mevcudiyet (representation) kazandırmak anlamına gelir. Bu doğrultuda aslî zemini olarak parlamentoda vücut bulan “siyasal temsil” (political representation) halkın “siyasal olarak mevcudiyet”e kavuşmasıdır. Bunun gerçekçi bir hâl alması için rakibe hükmetmek için sağlanması gereken çoğunluğun pasif bir aracı olarak görülmesi dışında, temsil edilenin siyasal özne olarak kabul edilmiş olması gerekir. Böyle bir bakışın yerleşik olduğu bir parlamenter demokraside halk, devlet yönetiminde söz sahibi olur. “Devlet yönetimine katılmak” bizatihî devleti yönetmek anlamına gelmez. Siyasal özne olarak halkın, parlamentodaki temsilcilerini çeşitli yasal ve meşrû yollardan etkilemesine ilaveten, kendi taleplerini ve meselelerini kamusal tartışma konusu yapmada aktif rol oynaması da son derece önem arz eder.
Peki, Weber’in; “tarihsel olarak kendisinden önceki bütün siyasî yapıların bir bütünü olarak, insanın insana egemenlik ilişkisi noktasında ‘meşrû şiddete’ dayalı bir yapı” olarak tanımladığı bir devlet tanımı var. Şiddete yaslanabilen, şiddet üretebilen bir sistem olarak devlet, meşrûluğunu ve son zamanlarda ifade edilen kutsallığını nereden almaktadır?
Weber’in formülasyonunda “rıza-zora başvurma” söz konusudur. Yukarıda “Zora başvurma”yı “fizik güç kullanma” olarak ifade ettim. Bu saf bir şiddete tekabül etmez. Kamu düzenini yasal ve meşrû bir hak kullanımını ihlal ederek zora sokan bir durumla baş edebilmek için devlet, kolluk güçlerini kendilerine tanınan yasal ve meşrû sınırlar dâhilinde caydırıcı güç olarak zora başvurmada kullanabilir ve bu, Weber’in de belirtmiş olduğu gibi devlet tekelinde olan bir enstrümandır. Şiddetin Latince kökenine baktığımızda, (violentia) güce sahipliği/güç taşıma anlamını içerdiğini görürüz. Kan dökerek iktidarını sergilemek, kendi üstünlüğünü en acı şekilde ilân etmek, “zor kullanma”nın sınırlarını aşan şiddetin tezahürü olan bir durumdur Bu noktada, şiddeti gaddarlaştıran, bir başka deyişle, şiddetin şiddetini artıran bir sürecin varlığına dikkat çekmek gerekir; bu, sosyolog Pierre Bourdieu’nun “simgesel şiddet” dediği olgudur. Bu kavramlaştırma açısından simgesel şiddet (Bourdieu bazen “ideoloji” de der buna); türü ne olursa olsun (ekonomik, siyasî, vs.) iktidarın kılık değiştirmiş şekilde kabulünü temsilî şekilde sağlayarak, toplumsal dünyayı anlamayı ve uyarlamayı gerçekleştiren mekanizmadır. Bu mekanizmanın dinamosu ise dildir. Dil, Bourdieu’ya göre, iktidar ilişkilerinin bir aracı ya da dayanağıdır. Bu anlamda dil, şiddetin şiddetini artıran fonksiyonunu sağlayan olumsuz bir arka plan oluşturur: Küçümseme, suçlama, hakaret, aşağılama, itibarsızlaştırma, küfür, iftira, vs. şeklinde dolaylı yoldan tahakküm tesis etme aracı olarak çalışır.
Türkiye özelinde bir soru sormak istiyorum hocam. Son 25-30 yıldır muhafazakârların iktidarda olduğu bir Türkiye söz konusu. Modern dönem ile Batı’da başlayıp Cumhuriyet dönemiyle beraber Türkiye coğrafyasında devletlerin yönetim şeklini ve tanımlamalarını belirleyen ulus-devlet olgusuna Muhafazakâr yöneticilerin bir etkisi bulundu mu?
Sorunuzun cevabı, öncelikle, özetleyebildiğim kadar, Türkiye’nin modernleşme/Batılılaşma sürecine şöyle bir göz atmayı gerektirecek nitelikte. Ben daha net bir fotoğraf ortaya çıkarmak üzere “Batılılaşma” ve “modernleşme” terimlerini birbiri yerine kullanarak cevaplayacağım sorunuzu. Kalkış noktam, ulus devlet olgusuna Muhafazakâr etkinin veya bana göre daha doğru olarak ulus devlet ile Muhafazakâr fikriyât arasındaki etkileşimin ne olduğu hususunu 25-30 yıllık sürede seçici olarak belirlediğim siyasî partiler üzerinden ele alacağım.
“Batılılaşma” son tahlilde bir medeniyet değiştirme ameliyesi olan sürecin ürünüdür. “Yeni” bir medeniyet projesinde sosyal yapının farklılaşmasına, ayrışmasına paralel olarak, siyasî partiler çeşitli toplum kesimlerinin ve saniyen bir fikrî ayrışmanın yansıması şeklindeki zâtiyet (entity) konumu kazanmışlardır. Bu, “modernleşen” bir toplumun zaten tabiî yönü kabul edilen bir sonuçtu. Bununla beraber, modernleşme sürecinde ilerlendikçe sosyal farklılaşma ve işbölümü “medeniyet değiştirme” projesinin hem “muvafıkı” hem “muhalifi” olan odakları da ayrıştırdı. Fakat esas olarak beklenen gelişme, “yeni” medeniyet projesini onayan, dolayısıyla modernleşmenin mukadder eğilimi olan “muvafık” odakların, neticede “muhalif” olanları alt edeceği; dolayısıyla modernleşme süreci pekiştikçe, “karşıt” güçlerin etkisinin, hattâ varlığının tarihsel olarak “silineceği” yönündeydi ve yeni inşâ edilen ulus devletin temel hedefiydi.
Söz konusu “muhalif” odakların başında ise İslâmî fikriyât ve bu fikriyâtı kısmen veya bütünsel olarak mündemiç Muhafazakâr partileşme hareketleri gelmekteydi. Burada “Muhafazakâr” derken, dinî yaşam tarzını ve tarihsel-sosyal geçmişi geleneğin temeli gören; kendi düşünce, sosyal, siyasal tutumlarının önemli bir unsuru sayan toplum kesimlerinin dayandığı fikriyâtı kastediyorum. Bu tanım doğrultusunda muhafazakâr parti politikalarının 25-30 yıllık dönüşüm sürecini 1970’te, Millî Nizâm Partisi (MNP)’nin kuruluşuyla başlatacağım. MNP’nin kurucuları, lider kadrosu, yöneldiği sosyal taban ve dile getirdiği fikriyât İslâmî değerlere vurgu yapan; Batı karşısında esasında Doğu dünyasının bir parçası olan Türkiye’nin ancak o İslâmî değerler üzerinden bir duruş sergileyerek “şanlı” geçmişindeki hâline dönebileceği iddiası ve anlayışındaydı. MNP’nin halefi Millî Selâmet Partisi (MSP), aynı anlayış doğrultusunda 1974’te kurulan koalisyon hükümetinin ortağı oldu ve tanımladığım anlamda Muhafazakâr fikriyât ulus devletle doğrudan ve somut şekilde etkileşime girdi. MSP’nin söz konusu etkileşimdeki motivasyonu; İslâm’ın zedelenmiş gördükleri kurucu ruhunun yaralarını sarmaktı. Kapitalist tüketim kültürünün gözüyle İslâm’a bakmanın yerini, İslâm’ın ruhu gözüyle o kültüre bakmanın orta vadede etkili bir fikir akımına dönüşmesi MSP kadrolarının elzem gördüğü bir meseleydi. Bu mesele, esasen, modernleşmenin patolojilerini sadece zihnî olarak değil, moral olarak da sorgulayan ve bunun köklerinin çok önemli kısmının büyük bir medeniyetin sembolü olan İslâm’ın sağladığını gören bir kavrayışa tekabül etmekteydi.
Bu doğrultuda, Necmettin Erbakan’ın tâ 1969’da başlattığı “Millî Görüş” hareketi, daha ileride muhafazakâr partileşme geleneğinin temelini oluşturdu; MNP, MSP çizgisini takiben Refah Partisi, Fazilet Partisi ve AK Parti gibi siyasî oluşumlara imkân tanıdı. Şüphesiz, AK Parti’nin diğer seleflerinden farkı, Millî Görüş geleneğine “Yenilikçiler” sıfatıyla farklı bir yorum getirerek, siyasi anlamda kendi deyimleriyle “gömlek değiştirmiş” olmalarıydı. Günümüzde Millî Görüş’e sadâkatlarını koruyan Saadet Partisi ve Yeniden Refah Partisi olmuştur ve bu partiler AK Parti’yi öncelikle Millî Görüş’ten uzaklaşmakla eleştirmişlerdir. Fazilet Partisi’nden kopan “Yenilikçiler” (Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç öncülüğünde) 2001 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi’ni (tescil edilen adıyla AK Parti’yi) kurmuşlardır. 2002 seçimlerinde iktidara gelen AK Parti, günümüze kadar iktidarda kalmayı başararak, ulus devletin siyasî norm, kural ve kurumlarını kendi fikriyâtı icabınca yeniden yapılandırmaya girişmiştir. Bu açıdan bakıldığında; Muhafazakâr fikriyâtın ulus devlet ile olan etkileşimi AK Parti vasıtasıyla ikili bir süreç şeklinde işlemiştir: Muhafazakâr fikriyât ve politika anlayışının devletleşmesi sürecine müteakip ulus devletin muhafazakârlaşması. Bu noktayı anlamak/anlamlandırmak için AK Parti’nin siyasî portresine biraz daha yakından bakmak gerekir.
AK Parti’nin toplumun dezavantajlı kesimlerinin (özellikle İslâmî-Muhafazakâr kimliğe sahip olanların) modernleşmenin patolojisi olarak sosyal dışlanmışlık duygularını giderme girişimleri, şüphesiz, somut bir zemin üzerine inşâ edildiği için, sonucu da somut olmuştur. AK Parti’nin, özellikle iktidarının ilk on-on beş yılında (seçim döneminde daha yoğun ve hızlı olmak üzere) uyguladığı politikaların, iktisatçı Amartya Sen’in deyimini ödünç alarak söyleyecek olursak, insanların eylem (action) kapasitelerini geliştirme yollarını göstermeye ve/ya sağlamaya tekabül ettiğini görmek gerekir. Bu doğrultuda, Parti’nin yaptığı, gelir eşitsizliğinden daha fazla eşitsiz olan durumun; kapasitelerin, dolayısıyla bu kapasiteleri gerçekleştirmeye yarayan hakların dağılımındaki eşitsizlik olduğuna, özellikle sosyal dışlanmışlık duygusu içinde olan insanları ikna etmek olmuştur. Bu tür politikalar başka ülkelerde de görülmüş olup, sosyal bilim literatüründe “Vatandaşlık Teknolojileri” olarak adlandırılmıştır. “Vatandaşlık teknolojileri”, bir toplumdaki sosyal sermayeye (yani insanların iletişim ağları şeklinde birbirine bağlanarak aile, eğitim, topluluk hayatı, çalışma, örgütlenme yeteneği vs. gibi maddî varlıklar dışındaki ortak değerleri paylaşmalarından hâsıl olan çıktılar) yaygın ve etkin şekilde işlerlik kazandırmayı esas alan, bunun sonucunda ekonomik ve toplumsal bütünleşmeyi sağlayan politikalar demetidir.
Bu politikalar sayesinde, hem global bütünleşmenin ağ şeklinde sağlam düğümlenişi, hem dışlanmışları içe(ri) alma yoluyla piyasanın meşrûiyetinin yaygınlaşması sağlanmıştır. AK Parti, içinden çıktığı ideolojik gelenek itibarıyla ağdüzeni (network) şeklindeki mekanizmaları (bu noktada özellikle belediyelerin ve yerel toplulukların oynadığı rolü hatırlamak gerekir) yetkin bir şekilde çalıştırmayı bilmiş ve beklediği başarıyı elde etmiştir.
Söz konusu sıfat-kendilerince-aynı zamanda Millî Görüş’ün “Yenilikçi” yorumu ve bu yorumun temellendirdiği bir “misyon” olarak sunulduğu gibi; ulus devlete nüfuz edici ve onu yeniden şekillendirici etkisini de dile getirmiştir. Sorunuz muvâcehesinde “Muhafazakâr yöneticilerin ulus devlete bir etkisi” söz konusu edilecekse böyle bir fotoğrafa bakmak uygun olur, diyebilirim.
21. yüzyıl başlarında, ulus-devletlerin sona ereceği, federatif yönetimlerin daha ön plana çıkacağı ve devletin yapay sınırlarında değişiklikler gerçekleşeceği konuşuluyordu. Bugün baktığımızda; devletlerin uluslaşması süreci ve millîlik söylemleri artarak devam etmekte. Sizce ulus devlet süreci nasıl ilerleyecektir?
1990’larda ivme kazanan globalleşme sürecinin ortaya çıkardığı en önemli tartışma, ulus devletlerin işlevi etrafında olmuştur. Bu doğrultuda varılan sonuç (veya empoze edilen yaygın kanı), ulus devletin işlevinin artık bittiği, dolayısıyla o işlevin ayrılmaz sosyo-politik ögesi olan “millîlik” politikalarının ve söylemlerinin de sona erdiği şeklinde ifade bulmuştur. Fakat, 11 Eylül terör eyleminden sonra vukû bulan gelişmeler, ABD başta olmak üzere, dünyanın hemen her yerinde milliyetçi/millî (bunları birbiri yerine kullanacağım) hareketlerin yeniden canlanmasına sebep olmuştur. Bu durumu nasıl açıklayabiliriz? Belli bir (ekonomik, siyasî ve kültürel) hegemonyanın dayattığı homojenleşmeye yönelmiş bir dünya parçalanmakta mıdır? Millîlik/Milliyetçilik globalleşmenin adaletsizliklerine bilinçli bir başkaldırı mıdır? Hemen söylemek gerekirse, millîliğin/milliyetçiliğin son tahlilde globalleşme sürecinin kendisine yönelik bilinçli bir tepki olmaktan çok; o sürece kendi ontolojik gerekleriyle bağlantı kurarak eklemlenme isteği olduğu fikri bende ağır basmaktadır. Neden böyle olduğunu göstermek için, bazı tarihsel hatırlamalar ve kavramsal açıklamalar yapmak gerekir.
İlk hatırlanması gereken husus, milliyetçiliğin 18.-19. yüzyıllarda bir devlete sadâkat bağı ve hissiyatı olarak tezahür ettiğidir. Bu bağ ve hissiyat, insanların o zamana kadar ait olunan topluluktan/cemaatten kopmasıyla olmuştur.
Vukû bulan, insanların kendi kimliklerini, kısmî (parçalı) olarak tanımlamalarının yerini, bütünsel olarak siyasî tanımlamanın almış olmasıydı. Bu çerçevede milliyetçilik, ilk olarak, esasen siyasî bir teşkilatın (body politic) müşahhas hâle gelmesi anlamında devletçilik (statism) olarak tanımlanmayı hak etmiştir. İkincisi, milliyetçiliğin özündeki topluluğa bağlılık tamamen kaybolmadığı için; devlete atfedilen önem son tahlilde topluluk güdüsüyle yapıldığından , devletin ontolojik olarak bir “cemaat” şeklinde algılanması kaçınılmaz olmuştur. Dolayısıyla, globalleşmenin devleti “aşındıran” etkisi, neticede aidiyet duyulan siyasî topluluğun elden gitme endişesine muadil sayılmıştır. Milliyetçiliği uyaran ve onun yeniden “cemaatleşme”, “kabileleşme” şeklindeki tezahürleri olarak tanımlanan durum budur; ama bu durum madalyonun bir yüzüdür.
Madalyonun öbür yüzünü, “globalizm” diyebileceğimiz, esasında hegemonik bir kültürün bel kemiği olduğu ve güya topluluklar (uluslar) konfederasyonu olarak sunulan başka tür bir “milliyetçilik” teşkil etmektedir. Bu tür “milliyetçilik”, nihaî aşamada standardize edilmiş bir kültürü ve bu kültür temelinde inşâ edilmek istenen bir siyasî teşkilatı öngörür. Bunun bölgesel tezahürleri şimdilik farklıdır. Somut örnek Avrupa Birliği projesidir; ama nihaî aşama Amerikanlılaşmadır.
Söylenenleri bazı kavramsal ayırımlar yardımcılığıyla biraz daha aydınlatabiliriz. İlk yapmamız gereken ayırım (burada Takis Fotopoulos’a atıfta bulunabilirim) “uluslararasılaşma” (internationalization) ile “globalleşme”(globalization) arasındadır. İkinci ayrım ise “kapitalizm” ile “pazarlaşma” (marketization) arasında olandır. “Uluslararasılaşma”, ulusal hükümetlerin ekonomik politikalarının sonucu olarak, pazarın, dolayısıyla malların, hizmetlerin ve sermayenin ulusal sınırların dışına taşmasını ve kurumlaşmasını ifade eder. “Globalleşme” ise devletlerden bağımsız (devletsiz) üretim birimlerinin ve üretimin uluslararası, sınır aşırı belirleyici konum kazanmasıdır. Fiyat mekanizmasıyla kendi kendini belirleyen pazar ekonomisi, sermaye birikiminin bir ürünü olan kapitalizmden farklıdır. Söz konusu farklılık, devleti kapitalizm için daha zorunlu kılar. Nitekim, başta Karl Polanyi olmak üzere birçok iktisat bilimcisinin göstermiş olduğu gibi, kapitalizmin zuhur ettiği her ülkede sermaye birikimini devlet sağlamıştır.
Hâl böyle olunca, globalleşme (yukarıda tanımlanan anlamda) devleti dışlamaz; aksine sermaye birikiminin uluslararası ölçekte olması hâli, devletin işlevini değiştirir, ona ulusal sınırlar dışında yüklenebileceği rolleri empoze eder. Fakat, globalleşmenin doğasındaki devletsiz örgütlenme ağı ve faaliyeti, sanki devlet ortadan kalkıyormuş izlenimini verir. Oysa, gerçek olan bazı durumlarda devletin by-pass edildiğidir. Öte yandan, globalleşmenin getirdiği kimlik patlamaları, ulusları çok fazla heterojen hâle getirici potansiyeli de içerdiğinden; bu heterojenliği nispî bir homojenlik düzeyinde tutabilecek güç, son tahlilde devlettir. Dolayısıyla, sorun ulus devletin ortadan kalkması değil, globalleşmenin uyardığı işlevlere uygun bir yapısal değişimin içinde bulunmasıdır.
Bu çözümleme doğruysa, tanımladığım mahiyette milliyetçiliğin globalleşmeye eklemlenme olduğu da söylenebilir. Bu globalleşmenin sorgulanmaz bir olgu olduğu anlamına gelmez. Ama, devlet formu içinde sorgulanır görünen, “yurtseverlik” (bazen “millî”) olarak tanımlayabileceğimiz bir hissiyatın söz konusu eklemlenmedeki hassasiyetlerin ifadesi olarak belirmesidir. Bu ise, globalleşmenin sahici karşıtlığına tekabül etmez. Globalleşmenin sahici karşıtlığı uluslararasılaşmış sosyal hareketlerdir. Çünkü, globalleşme karşıtlığı olarak milliyetçilik, devletsiz teşkilatlara karşı çıkmak olduğu ölçüde bir yeni “statism” hareketi ve globalleşmeye eklemlenme gayretidir. Milliyetçiliğin bazen yabancı düşmanlığı şeklinde dile getirilişi ise globalleşmenin yerinden ettiği toplulukların (cemaatlerin) varlığı çerçevesinde o topluluk mensuplarının kendilerine yabancılaşmalarının yansımasıdır. Bu yurtseverlik ile el ele yürüyebilir; çünkü yabancılaşmadan kurtulmanın bir yolu kendini daha çok sevmektir. Oysa, ne yabancı düşmanlığı olarak ne de yurtseverlik olarak milliyetçilik; kültürel bir yeniden canlanış olduklarından, ekonomik ontolojiye sahip globalleşmenin mahiyetini değiştirebilecek etkiden yoksundurlar. Bu anlamda mesele, globalleşmeye toplumsal adalet ve özerklik meselesi olarak bakmak; bunu uluslararasılaştırmaktır. Aksi takdirde, “Globalizm”le beraber düşünüldüğünde, neticede vukû bulanın, insanlık birikimini nafile kılan mikro ve makro milliyetçiliklerin çatışması olmaya devam edeceğidir.
İlgili Yazılar
Şaban Ali Düzgün ile Gazze Özelinde ‘Tanrı Suskunluğu’ ve Teodise
Gazze’de yaşanan olayları biliyor, acı ve çaresizlik içinde seyrediyoruz. İsrail’in dünyaya yaşattığı kötülük konuşuluyor ve bu tarz zulüm, yıkım ve acı anlarında en fazla dile getirilen şey; Tanrı neden ‘suskun’ ya da bu kadar kötülüğü neden yarattı? Bu minvalde kötülük meselesini nasıl açıklayabiliriz hocam? Tabiî Kötülük ahlâki bir tanım. İyi veya kötü iki kelimeden birisi …
Peren Birsaygılı Mut İle Filistin ve Direniş Edebiyatı Üstüne
Filistin edebiyatı, düşmanlarının varlığını dahi inkâr ettikleri bir toplumu vurgular. En önemli hedefi, hafızayı sürekli canlı tutmaktır ki Siyonist siyasi ve kültürel uygulamaların en önemli hedefi unutturmayı başarabilmektir. Filistin’de edebiyatın en büyük kavgalarından birisi bu cephededir. Edebiyatı, Filistin ulusal kimliğine ait zengin tarih ve kültür alanlarıyla ilişkilendirerek toplumun hafızasını sürekli taze tutmak isterler. Yani kimlik ve toprağa bağlılık. Bu da Filistin edebiyatının “savaşçı” bir edebiyat olmasına yol açmıştır.
Abdurrahman Arslan İle Modern Devlet ve Açmazları Üzerine
. Organik bir açıklama gibi göz önünde ve bir yönetme meselesi olarak otoritenin kullanımı cihetinden baktığımızda bunun başlangıcını aileye kadar götürebiliriz. Aile, sosyal bir dünya olduğu gibi aynı zamanda bir yönetim merkezi ve dinî/duygusal bir örgütlenme modelidir. Zira beşerî beraberlik daima bir yönetim meselesi dolayısıyla bir otoriteyle karşı karşıyadır.
Ahmet Okumuş İle Filozofun Gazze İle İmtihanına Dair
Gerek üniversite, gerek sivil toplum kuruluşları, gerekse de toplumsal tepkilerin ekseriyeti Filistin’in yanında, İsrail’in Gazze’ye uyguladığı şiddet ve ‘soykırım’ sarmalının karşısında… Olayın bir de entelektüel, akademik dünyaya yansımaları söz konusu. Türkiye’deki okuyucunun tercüme eserlerinden tanıyabileceği Judith Butler, Slavoj Zizek gibi isimler bunlardan birkaçı. Fakat bunların içerisinde bu söyleşimize konu olacak asıl isim; “Dayanışma Prensipleri: Bir Beyanat” başlıklı, 3 arkadaşıyla birlikte bir açıklama yayımlayan Jürgen Habermas. Habermas’ı siz de çalışmaları üzerinden yakinen biliyor ve takip ediyorsunuz. Bu açıdan değerlendirmeleriniz Türkiyeli okuyucu açısından kıymetli.