Sömürgecilik daha sevimli, daha yumuşak, daha sinsi bir
hüviyetle yaşamaktadır: Kültür sömürgeciliği.
Cemil Meriç
Giriş
20.yy’ın ortalarından itibaren fiilen Afrika topraklarından çekilen Fransızlar gösterilerek, sömürgeciliğin bittiği yaygarası koparılmıştı Batı’da. Gerçekten de sömürgecilik bitmiş miydi yoksa Cemil Meriç’in de dediği gibi daha sinsi bir hüviyet mi kazandı? Sömürgeci farklı yollarla toplumlarımızı hâlâ sömürmekte midir acaba?
Türkçeye yeni çevrilen Şeriat kitabında Hallaq, sömürgecilerden bahsettiği bölümde bir şeyi izah etmeye ve bizleri de bu hususta teyakkuza davet eder. Şöyle der Hallaq: Sömürgeci için hukuk, kaba güçten mali açıdan daha fazla kazanç sağlıyordu. (s.422) Sömürgecilik konusunda yapılan tartışmalarda çok es geçilmiş olan bu konuyu gündemimize getirir Hallaq.
Müslümanlara karşı yapılan sömürgecilik faaliyetlerini ve oryantalist hareketleri tüm dünyaya anlatmaya kendini adamış Edwar Said de bu konuyu biraz es geçmiştir diyebiliriz.
Said’in de belirttiği gibi hukukçuluk mesleği Şarkiyatçılık açısından simgesel bir anlam taşır (Said, 1999: 88). Buna rağmen hukukun şarkiyatçılık tarihinde oynadığı rol, ne Said’in kendisi tarafından doğrudan inceleme konusu yapılmış ne de Şarkiyatçılık hakkındaki sonraki çalışmalarda hukukun önemi üzerinde durulmuştur. Diğer bir deyişle hukuk, Şarkiyatçılık tarihinin olduğu kadar sömürgecilik tarihinin de unutulan bir parçasıdır (Strawson’dan akt. Gürler ve İşsevenler, s.157)
Hukuk ve Sömürgeci
Hukukun tanımının ne olduğu, hukukun belirleyeninin ne olacağı tartışmaya gebe konular olup bu konuda birçok görüş söz konusudur. Burada mutabakat sağlanan bir husus var ise bunlardan biri hukukun toplumun güven ve huzurunun sağlanması için var olduğu gerçeğidir. Burada hukuk derken sadece yasalar ve mevzuattan bahsetmiyoruz, bir bütün olarak yasama sisteminden bahsetmekteyiz. Peki, Hallaq’ın dikkat çektiği yer tam olarak neresi? Sömürgeci bizim hukuk sistemimizin neresinde? Bugün bizim yasalarımızı meclis çıkartıyor. Bizim hâkimlerimiz kararları veriyor. Sömürgecinin yapmış olduğu bir şey yok denebilir. Bu yüzden biraz tarihten ders çıkarmak için geçmişimize biraz bakalım.
Örnek olması hasebiyle ilk olarak Hindistan’da gerçekleşen hukuki sömürgecilikten bahsetmekte fayda var. Dönemi içerisinde İngiliz sömürüsü altında bulunan Hindistan’a İngiltere tarafından bir vali atanmıştır. Bu hususa Hallaq’tan alıntıyla devam edelim:
Warren Hastings’in 1772’de Bengal Valisi olarak atanmasına kadar İngilizlerin Hindistan’a yönelik hukuki planlarında yeni bir aşama başlamamıştı. Bu atama, ilk olarak Bengal’de uygulanacak olan ve Hastings Planı olarak adlandırılan planı başlattı. Plan, tepede yalnızca İngiliz idarecilerin bulunacağı, İslam hukukuna ilişkin konularda yerel kádılara ve müftilere (mulavi) danışacak bir İngiliz yargıçlar kademesinin yer alacağı çok katmanlı bir sistem tasarlıyordu. Yargı idaresinin en alt basamağında ise Bengal, Madras ve Bombay’daki hukuk mahkemelerinde görev yapan sıradan Müslüman hâkimler yer alıyordu. Plan aynı zamanda yerel gelenek ve kuralların “evrensel” (İngiliz olarak okuyun) hukuk idealleri tarafından düzenlenen İngiliz kurumsal adalet yapısına dâhil edilebileceği varsayımına dayanıyordu. (Hallaq, s.422)
Hukuki sömürgecilik dediğimizde ilkin aklımıza Batı kanunlarının Müslüman toplumlarına kodifikasyonu yani çevrilerek uygulanması gelmektedir. Ancak görüleceği üzere İngiltere Hindistan’da ilk olarak bu durumu gerçekleştirmemiştir. Bunun yerine usulü değil işletenleri ele geçirmiştir. İngiltere’nin yapmış olduğu iş burayla sınırlı kalmamıştır tabii ki. Kendi yargıçlarını oluşturmasının sonrasında mevzuata da el atacaktır. Beklenileceği üzere İngiliz yasalarını (İngiltere Common law hukuk sistemi ile yargısını işlettiğinden dolayı ülkemizdeki gibi her konuda yasaları bulunmamakta, bunun yerine yargıç kararları bulunmaktadır, buradaki yasa geniş yorumlanarak yargıç kararları da içerisinde değerlendirilmelidir) Hintçeye çevirip kendi yargıçlarına karara aldırmamıştır. Dönemin önemli Hanefi fıkıh kitaplarından biri olan Hidaye, Charles Hamilton tarafından İngilizce ve Arapça birlikte olmak üzere çevriliyor. Bu çeviri ve diğer ufak çevirilerden sonra Hindistan’da bulunan sömürge yargıçları bu metinler üzerinden kararlarını vermeye başlamışlardır. Anlaşılacağı üzerine burada sadece basit bir çeviri işleminden bahsetmiyoruz, bu çeviri ile beraber Hindistan’da uygulanan İslam hukukunun birçok nüvesi yok olmaya başlamıştır. Bu çeviri motamot bir çeviriden ziyade toplumu kendi dünya görüşüne göre yönetmeye çalışan sömürgecinin zihin dünyasıyla evirilmiş bir çeviridir.
Bununla beraber söze önem veren İslam hukukunun temel paradigması yerine yazılı bir hukuku esas alan bir mezhebin görüşleri bağlamı içerisinde çıkan bir esere hapsedilmiştir.
Buraya kadar geçen süreçte görüntüde İslam, hukuk sisteminde var görünmektedir ancak hukukun kendisinde aslında yoktur. Kararları alanlar sömürgecilerdir, aldıkları kararı kendilerinin istedikleri metinler üzerinden almaktadırlar. Dışardan masum görünen bir çeviri hareketinin dahi ne kadar derin yaralar açacağı göz önünde tutulmalıdır. Hukuki Oryantalizm hakkında yazılar kaleme alan Strawson, Hamilton hakkında şöyle der:
Hamilton’ın Hedaya’ya önsöz niteliğindeki söylemi, İslam hukukunun Batı’daki inşasında çığır açıcı olarak görülmelidir. Hukuki Oryantalizmi etkilemeye devam eden bir çerçeve oluşturur. Zarif ifadeleri ve yüce idealleri arasında Oryantalist söylemin ana hatları ortaya çıkar. Aslında metnin sofistikeliği belki de eleştirisinin kalıcılığını açıklamaktadır. Oryantalizm ille de kaba bir bilim değildir. Hamilton’ın çevirisi, sömürge yönetimine ve özellikle de yargı organına İslam hukukunun otoriter bir İngilizce versiyonunu sağlamayı amaçlamaktadır. (Strawson, 1995, s.28)
Osmanlıdan Günümüze Sömürgecinin Hukukumuza Etkisi
Hindistan özelinden başlayan bu acı durum birçok Müslüman devletin hukuk sistemine de sirayet etmiştir. İslam hukuk metinlerinin çevrilmesi ve tek tipleştirilmesi zulüm doğurmuştur. Tekrar sözü Hallaq’a teslim edersek, şöyle der bu hususta:
Çevirilerin adalet sistemi üzerindeki etkisi bir sonraki yüzyılın başlarına kadar tam olarak fark edilmeyecekti. Ancak tercümeler, İslam’ın sömürgeci eklemlenmesinde dolaysız bir epistemolojik işlev gördüler; zira Michael Anderson’ın zekice tespit ettiği üzere, tercümeler yalnızca “özcü, statik ve içeriden değişime kapalı bir İslam” fikrini doğurmakla kalmadı, aynı zamanda tüm klasik Oryantalizmin temel söylemsel pratiğini, yani “klasik hukuk metinleri üzerinde ayrıntılı bir çalışma yapılmadan Hindistan ve Doğu’nun doğru bir şekilde anlaşılamayacağı” fikrini yarattı ve destekledi. ( s.427)
Hukuk toplumun düzenini sağlayan bir araçtır. Ancak bu aracı kullanan sömürgeci olursa hukuku toplumu şekillendirmek için bir araç olarak kullanacaktır. Tarihte de bunun örneklerini birçok kez görmekteyiz. Hindistan özelinden bulunduğumuz coğrafyaya, Osmanlı’nın sön dönemlerine gelecek olursak bugünkü hukuk sistemimizi daha iyi anlayacağımızı düşünmekteyim.
Sömürgeci, Osmanlı’nın hukuk sistemine ilk olarak 1837’de Tanzimat Fermanı ile hançeri saplamıştır. Yine dönemi içerisinde ufak tefek ödünler olarak okunan şeyler sistemin belkemiği birer hançer olarak düşmüştür. Osmanlı için yapılan değişiklikler Hindistan’da da olduğu gibi mevzuatı değiştirmek değil, usulü değiştirmekle başlanılmış ve hızlıca Fransız kanunlarının çevirileri ile süreç hızlandırılmıştır. Burada akla şöyle bir soru gelebilir, Hindistan’da veya Osmanlı’da uygulanan hukuk sistemi ne kadar adildi? Ne kadarı İslam’a uygundu? Bu hususlar tabii ki tartışmaya açıktır ancak burada dikkat edilmesi gereken husus sömürgecinin tavrını görebilmek. Cemil Meriç’in dediği gibi sömürgeci bizlere şirin görünmekte bu dönemler içerisinde. Bizleri muasır medeniyetlere çıkarmak adına bu işleri yaptığını iddia etmekte. İşte tam da burada Müslüman teyakkuzda olmalı bunlara karşı.
Sömürgeleştirilen toplumların hukuk sisteminin yenilenmesi, sömürgeci devletin bu toplumları modernleştirme projesinin bir ürünüdür. (Gürler ve İşsevenler, 2014, s.184)
Sömürgeleştirilmiş toplumlardaki hukuk sistemlerinin yerelleştirilme süreci, bu sistemlerin yerine Batılı normlar ve kurumlar getirmekten daha etkilidir. İslâm hukukunun “Muhammed’in hukuku” şeklinde ifade edilmesi, bazı İslâm kurallarının İslâm hukukunun söyleminden kopartılıp pozitifleştirilmesi şeklini alır. İslâm hukuku öğrencileri de oryantalist gözlüklerle baktığı İslâm hukukunu gerici, kusurlu veya egzotik ve dolayısıyla yeniden düzenlenmeye muhtaç bulmaya başlar (Strawson’dan akt. Gürler ve İşsevenler, 2014: 186).
Osmanlı hukuk sistemine yapılan müdahaleler sadece birkaç çeviri faaliyeti ile sınırlı değildir. Sistem peyderpey ele geçirilmeye başlanmıştır.
Vakıf idaresi maaşa bağlanmış, böylelikle kendi içerisinde özerk olan vakıf yapısı sisteme entegre edilmiştir. Adli atamalar ve maaş sistemi değişmiş, sistem, doğrudan sistemi kontrol eden sömürgecilerin eline teslim edilecek hale getirilmiştir. Bu dönemde yaşanan bu duruma karşı gelen, yapılan bu sömürgecilik faaliyetlerine karşılık veren birileri yok muydu, sorusu akla gelebilir. Buna, dönemi içerisinde bulunduğu konum itibari ile en güçlü karşı çıkışı Said Halim Paşa’da görüyoruz. Said Halim Paşa, Osmanlı’nın bu döneminde yapılan değişikliklere karşı şöyle itirazda bulunmaktadır:
Düştüğümüz bu meş’um hatâ ise şudur: Biz, memleketimizin mesut olması için, Avrupa kanunlarını tercüme edip almanın kâfi geleceğini zannettik. Ve bu kanunların bizde kabul ve tatbik olunabilmesi için, onlarda yapılacak birkaç değişikliğin yeteceğini hayal ettik.
Meselâ: Adalet sistemimizi ıslah etmek için Fransız adalet sistemini esas aldık. Hâlbuki Fransız cemiyeti, bizimkine aslā benzemeyen, aslı ve menşei, ruh hâli, âdetleri ve gelenekleri, irfânı ve medeniyet seviyesi ile bizden pek farklı olan, ihtiyaçları ise çok ve çeşitli bulunan bir toplumdu.
Fransız adalet sistemi mükemmel oluşu ile bizi cezb etti. Bu da, bizce kabul olunması için kâfi görüldü. Hâlbuki Fransa’ya hiç bir şekilde benzemeyen bizimki gibi bir memleket için, bu sistemin uygun olup olmadığını kimse düşünmedi. Bu tarzda icra ettiğimiz adliye ıslahatının, bunca seneler çalıştıktan sonra mâlum şekilde ve hiç derecesinde neticeler vermesi şaşılacak bir şey değildir. (Halim Paşa, s.57)
Çünkü inkılapçılarımız, insanların kanun ve nizamlar için değil, kanun ve nizamların insanlar için meydana getirilmiş olduğunu hiçbir zaman anlayamamışlardır. (Halim Paşa, s.59)
Said Halim Paşa’nın sözleri 150 yıldır eskimeden bugünümüze de bir şeyler söylemektedir, eğer dinleyebilirsek. Dikkat edilirse mesele Fransız yasalarının kötü veya iyi olma meselesi değildir. Buradaki asıl sorun, bizim sorunlarımızın çözümü olacak hukukun bizi var edenden doğması gerekirken; sömürgeci eli ile doğurulmaya çalışılmasıdır. Osmanlı’nın son döneminde başlayan hukuk sistemindeki bu dönüşüm ve sömürülme durumu cumhuriyet ile taçlanmış, sistem tüm hücreleri ile sömürgecilerin ellerinde olmuştur. O gün için görüntüde olan durum şu idi, yasalar meclisteki mebuslar tarafından çıkarılıyor, mahkemede bulunan yargıçlarımız tarafından kararlar alınıyor görünmekte idi. Ancak o yasalar bizim yasalarımız mı? O işletilen sistem bize ait mi? Bize bu sistemler hangi saikler için getirildi? Bu sorulara cevaplar bulunmadan sömürgeciliğin bittiğinden bahsedebilir miyiz acaba?!
Burada bir parantez açmak gerekir.
Osmanlı’nın son döneminde, sömürgecinin hukuk sistemini ele geçirdiği bir dönemde, ilk Osmanlı Anayasası olarak belirtilen Mecelle’nin bugün yeteri kadar değeri bilinmemektedir.
Çıktığı dönem ve şartlar itibari ile İslami saiklerle oluşturulan son hukuki metin olarak kabul edilebilir.
Mecelle girişiminin Şeriatı yürürlükteki bir kanun olarak kurtarmaya yönelik son bir çaba olduğu reformcular ve hatta muhalifleri için de aşikârdı, ancak bu aynı zamanda ortaya çıkan bir soruna yönelik bir çözüm arayışıydı. (Hallaq, s. 464)
Bir Örneklem Olarak Son Dönem Türk Hukukundaki Sömürge Etkisi
Hukuk’un toplumu dizayn eden gücü her dönem etkisini sürdürmeye devam etmiştir. Sömürgeci de hukuku kullanmaya ve toplumları diyazn etmeye devam etmektedir. Bu söylemlerim, her şeyi ‘dış güçler’ yapıyor şeklinde ifade ediyormuşum gibi yorumlanmasın. Ancak şu hususa dikkat edelim; bugün mahkemelerde bir yargılama süreci işlemekte, bu sürecin biz neresindeyiz? İlginçtir bu konular, bu sorular bizim topraklarımızda değil de yine sömürgecilerin topraklarında konuşulmakta, oralardan bu konular hakkında sesler çıkmaktadır. Postkolonyal hukuk üzerine yapılan kapsamlı bir çalışmada Eva Darian şöyle ifade eder:
Hukuk ve küreselleşmeye ilişkin hâkim tartışmalar, postkolonyal hukukun sunduğu ironileri özetler niteliktedir. Örneğin, Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu ve diğer uluslararası yasal düzenlemelerin tümü, bir ülkenin küresel politik ekonomiye katılabilmesi için Batı hukukunun temel değerlerine bağlılık ve sadakat göstermesini gerektirmektedir. (Smith, 2015, s.649)
Son olarak yakın tarihimize bakacak olur isek postkolonyal hukukun bize neleri dayattığı hakkında birkaç söz söyleyebiliriz. Sömürgeci, hukuk üzerinden Müslüman toplumlara müdahale ederken, öncelikli olarak aileye müdahale etmektedir. Hindistan’daki ilk faaliyetlerden Osmanlıdaki faaliyetlere kadar değişimlerin temelinde aile yapısı, boşanma, kişi hukuku ön plana alınmıştır. Bu durum son 25 yıllık Türk Hukuk tarihi için de geçerlidir. Son dönem için yapılan ilk çalışma olarak Aile Mahkemelerini gösterebiliriz. Aile Mahkemeleri, 9.1.2003 tarihli ve 4787 sayılı “Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun”‘ ile kurulmuştur. Bu tarihten önce genel mahkeme sıfatıyla yargılama yapılan asliye hukuk mahkemesinde aileye ilişkin kararlar alınmakta idi. Burada şu ikaz yapılabilir; yaşadığımız dönem itibari ile gelişen toplumsal ve ekonomik yapı ve büyüyen bir hukuk sorunundan dolayı mahkemelerin alanlaşması daha isabetli kararların verilmesi için gereklidir, denilebilir. Ancak yazımızın başından beri önemle belirttiğimiz husus: ‘Yapılan bu değişikliğin temelinde yatan saik nedir? Bu değişikliğin yapılmasını kim istemiştir?’
Hukuk sistemimizde 2003 yılı ile başlayan bir dizi değişiklikler meydana gelmiştir. Bu değişiklerin temel nedeni, Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmek adına Avrupa Birliği uyum yasaları adı altında Avrupa Birliğine kendi hukuk sistemini entegre etme çabasıdır.
2003 yılı ile başlayan süreçte birçok yenilik meydana getirilmiştir. Mahkemelerde alanlaşmalar oluşmuş, alternatif hukuk yolları şekillendirilmiştir. Aynı zamanda Cumhuriyetin kuruluşu ile beraber kodifiye edilen yasaların dillerinin sadeleştirilmesi adı altında temel yasaların birçoğu değiştirilmiştir. Bu değişlikler hakkında ufak bir örnek vermek gerekirse eski medeni kanunda ‘koca evin reisidir’ hükmü vardı ancak yeni medeni kanun ile bu kaldırılarak evin sorumluluğu kadın ve erkek üzerinde eşit hale getirildi. Buradaki düzenleme bir Türkçeleştirme düzenlemesi mi yoksa İslam’ın Müslüman için öngördüğü ‘erkeğin kavvam’ olması durumunun değiştirilme çabasının bir örneği midir? Bir diğer düzenleme evlenme yaşı ile ilgilidir. Kadınlarda evlenme yaşı yakın döneme kadar 15’inden gün almak şeklinde iken yeni medeni kanun ile bu durum 17 yaşından gün almak olarak değiştirildi. Şimdi burada sorulması gereken sorular vardır. Bu durum gerçekten kadınları korumaya yönelik bir düzenleme midir yoksa toplumun kültürel yapısını ifsada sürükleyecek bir girişim midir? Hukuk toplum için var ise bu düzenlemenin toplumda bir karşılığı var mıdır? Toplumun böyle bir talebi var mıdır? Evlilik yaşı düzenlemesi gerçekten toplumumuzun bir ihtiyacı mıydı? Yoksa niyetlerinden endişe ettiğimiz bir zihniyetin dünya düzenine uymamız adına biz de onların dizaynı içindeki yerimizi almaya mı zorlanıyoruz? Bugün adliye koridorlarında bu durumdan dolayı mağdur olan binlerce aile bulunmaktadır. Taraflar hür iradeleri ve ailelerin oluru ile bir aile birlikteliği kurarak, kendi sorumluluklarını alıp birlikte bir yaşam sürmek istedikleri için yasa, bu kişilere karşı bir zulüm aracına dönüşmektedir. Diğer yandan 15-16 yaşlarında, sorumluluğun ne olduğundan bihaber, kültürel, toplumsal ve dini bakımdan da uygunsuz birçok münasebette bulunan kişilere karşı hiçbir yaptırım söz konusu değil. İslam’ın bizlere 15/17 gibi sayısal bir sınırlama ile evliliğin yaş sınırını belirtmediğinin farkındayız. Bunun iklimsel, toplumsal ve kültürel olgular olup din ve örf kılavuzluğunda şekillendiğini de biliyoruz. Ancak yapılan bu düzenlemenin kimlere ve neye hizmet ettiğini de görmek gerekir.
Hukuk sisteminde yapılan bu tür değişikliklerin hiç biri boşa ve bir süreçten ari değildir. Bugün birçok Müslüman bu belirttiğim iki yasa değişikliğini bazı saiklerden dolayı doğru buluyor olabilir. Ancak bu değişikliklerin hepsi bizi belli bir yere götüren bir sürecin parçaları gibidir. Bir örnek de Muharrem Balcı’nın yazısından verelim:
Yeni Türk Ceza Kanunu ile kadınlara karşı ayrımcılık içeren maddeler kaldırıldı. 1 Haziran 2005’te yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda kadının cinselliğine karşı işlenen suçlar “Kişilere Karşı İşlenen Suçlar” başlığı altında düzenlendi. Yeni TCK’da: “töre saikiyle” kasten öldürmeye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası” verilmesi; “iş yerinde cinsel tacize üç yıla kadar hapis cezası verilmesi”; “evlilik içi tecavüzün, tecavüze uğrayanın şikâyetine bağlı olarak suç sayılması”; “kadının tecavüz edenle evlendirilmesi halinde tecavüz edenin suçunun ertelenmesine ilişkin hükümler TCK’dan çıkarıldı.(Balcı, s.6)
İstanbul Sözleşmesi Madde 12/5’te “Taraflar kültür, örf ve adet, gelenek, din veya “sözde namus”un işbu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemi için mazeret oluşturmamasını sağlar” denilmektedir. Burada şiddeti geniş almak gerekiyor. Bir aile üyesinin, diğer bir aile üyesine dini veya kültürel değerler üzerinden herhangi bir müdahalesi ve/veya uyarısı, şiddet olarak kodlanması için yeterli olabilecektir. 6284 sayılı Kanunda şiddet türlerinden dördü[1] (fiziksel, cinsel, psikolojik, sözlü, ekonomik) sayılırken, İstanbul Sözleşmesinde bunlara ilaveten, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, kadına yönelik şiddet, ev içi şiddet gibi zorlama şiddet türleri de sırf kadına ve LGBT+’lara yönelik pozitif ayrımcılık yapmak gayesiyle düzenlenmiştir. (Balcı, s.10)
Yapılan değişiklikler bizlere dayatılan sistemin bir yansımasıdır demek tutsaklığımızı görebilmektir diye düşünüyorum. Bakın yine Avrupa Birliği uyum süreci adı altında 2011 yılında İstanbul Sözleşmesi imzalanıyor. Bu sözleşme Anayasamız çerçevesinde ülkemiz içerisinde kanun hükmünde olması hasebiyle iş görüyor, kadının korunması adı altında aile kurumu ifsad ediliyor. Bu sözleşme uyarınca bir yıl sonra yani 2012 de 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun çıkartılmıştır. Bu kanunun amacı sözleşme ile çerçevesi çizilen hususların hukuk sistemimize tam entegrasyonunun sağlanması ve detaylandırılmasıdır.
Kanun başlığı her ne kadar aileyi korumak olsa da bahsettiği bu kanun çerçevesinde daha çok ailenin ifsad olduğu birçok rapora konu olmuştur.
Size trajikomik bir gelişmeyi de önemine binaen ifade edeyim: 2011 yılında imzalanarak ülkemizde uygulamaya sokulan İstanbul Sözleşmesi, her ne hikmetse yürürlüğe girdiği yıllardan çok sonra halk tarafından dikkatleri çekmiş ve toplumun karşı gelişi ile karşılaşmış, bunun üzerine hükümet, söz konusu sözleşmenin 2021 yılında feshedildiğini resmi gazetede yayımlamıştır. Sözleşmedeki hükümlerden dolayı karşı çıkan birçok Müslüman bu değişiklik sonrasında rahatlamış ve yapılması gerekenin yapıldığını düşünmüştür. Ancak başta 6284 sayılı kanun olmak üzere mevzuatımızdaki birçok yasada İstanbul Sözleşmesi etkin bir şekilde uygulanmaktadır. Birçok kişi ise bu konuya sağır ve dilsiz kalmaktadır.
Sonuç
Hukuk ne için vardır? Tekrar düşünmek gerek bu soruyu.
Hâlbuki hukuk, toplumun üzerini örten bir örtü gibidir. Hukuk üreten kurumlar, düzen ve düzensizlik, erdem ve erdemsizlik, makûliyet ve delilik gibi kavramların nasıl tanımlanacağını da gösterir bize. (Gürler ve İşsevenler, 2014, s.164)
Hukuk sistemimiz temelden bize ait olmayan sömürgeci zihnin bir ürünü ve hukukun içerisindeki birçok araç da bunların ürünüdür, biz avukatlar da Marx’ın deyişiyle sistemin çarklarından biriyiz.
Bize ait olmayan ve yaşamak zorunda bırakıldığımız sistemin açıklarından hareketle haklarını almaya çalışan bireyler…
Bizi var edenin emir ve yasaklarını dikkate alarak hazırlanacak bir hukuk sistemi imkânsız ve ulaşılamaz değildir. Tarihte bunun denemeleri yapılmış, hatalı ve eksik de olsa bazı sistemler uygulana gelip bize ait olan ortaya konabilmiştir. Sonuçta bu iş ilmi çaba, cehd ve sabır işidir. Sömürgeci tarafından bize altın tepsi ile sunulanlara karşı ihtiyatlı davranmak, fare kapanında sunulan peynire karşı teyakkuzda olmak her birimizin görevi olmalıdır.
Son sözü Hallaq’tan bir alıntı ile tamamlayalım: “Bilgi aslında zihnin fethi anlamına geliyordu ve sömürgeci güçlerin çok iyi anladığı gibi bu özel fetih, bedenin fethinden daha önemliydi: çünkü bedenin fethi kısmi bir kontrol sağlarken, zihnin fethi topyekûn bir hâkimiyet sağlıyordu.” (s.500)
Kaynakça
Gürler, Sercan ve O. Vahdet İşsevenler, (2014). “Hukuki Şarkiyatçılık/Bir Söylem Olarak Hukuk, Bir İnsan Olarak Şarklı”, Dönüşen Toplum-Dönüşen Hukuk I: Metamorfoz içinde, (Ed. Yasemin Işıktaş), Sümer Kitapevi, 1. Baskı, İstanbul.
Strawson, J. (2001). “İslamic Law and English Texts, in Law and Postcolonial, (Eva Darian-Smith, Peter Fitzpatrick, Ed.), Ann Arbor, The University of Michigan Press, pp, 109-126, aktaran Gürler, Sercan, O. Vahdet İşsevenler, (2014). “Hukuki Şarkiyatçılık/Bir Söylem Olarak Hukuk, Bir İnsan Olarak Şarklı”, Dönüşen Toplum- Dönüşen Hukuk I: Metamorfoz,(Ed. Yasemin Işıktaş), Sümer Kitapevi, 1. Baskı, İstanbul
Hallaq, Weal B. (2024). Şeriat, (Necmettin Kızılkaya),1. Baskı, Ekin Yayınları, İstanbul
Strawson, John, (1995). “İslamic Law and English Texts”, Law and Critique, C. 6, S. 1, s.28
Smith, Eva D. (2015). “Postcolonial Law”, International Encyclopedia of the Social & Behavioral Sciences, James D. Wright (editor-in-chief), 2nd edition, Vol 18. Oxford: Elsevier. pp. 647–651.
Halim Paşa, Said (2015). Buhranlarımız ve Son Eserleri, Haz. M. Ertuğrul Düzdağ. İz Yayınları, 11. Baskı, İstanbul.
Balcı, Muharrem, (2020). “İstanbul Sözleşmesi Feshedilse Ne Olur? Edilmezse Ne Olur?”, 26 Temmuz 2020. https://www.muharrembalci.com/hukukdunyasi/tce/1102.pdf
[1] Yazar sehven ‘dördü’ yazmış, parantez içinde beş şiddet türünden bahsetmiştir.
“[…] her iki cinsin de en iyilerinin en fazla, en kötülerinin de en az çiftleşmeleri gerekir. Ayrıca en kötülerin değil, en iyilerin çocuklarını büyütmeliyiz ki sürünün cinsi bozulmasın.”
Tarihin hiçbir aşamasında tek bir hakikat iddiası mutlak egemen olmamış; insanlar, toplumlar, devletler ve medeniyetler arası mücadele ve savaş mutlak anlamda son bulmamıştır. Varlık âleminde herşey zıddıyla kaim olmuştur. Gündüzün hikmeti gecede, imanın küfürde, sıcağın soğukta, bilginin cehalette saklıdır. İçtimai yaşamda da bu kural tarih boyunca geçerli olmuş, “Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan çıkar.” vecizesiyle izah edilmiştir.
Ne yapmalıyım diye düşündüm hala düşünüyorum. İsrail ve ona yardım edenlerin mallarına karşı bir boykottan söz ediliyor. Tamam, diyorum. Markette daha önceleri yetmiş dokuz liraya satılan Domestos kırk liraya düşürülmüştü. Her müşteriye kasadaki masum kız tarafından özellikle indiriminden söz açılıp pazarlanmaya çalışılıyordu. İşte diyorum, karşımda ciddi bir imtihan suali. Cebimdeki para beni tahrik ediyor, elinde avucunda başka ne kaldı hadi davran al bu ucuzlukta şu kimyasal nesneyi de eşin sevinsin. Ama benim içimde bir başka ben daha var. O diyor ki sor bakalım senin memleketin Elaziz’deki Coca Cola dolum tesislerinin kapısına kilit vurulmuş mudur; Endonezya’da McDonalds’ların iflas ettirildiği gibi.
Protest dinî müzik söyleminin hâkim teması olan zulümdür ve zulme karşı önerilen şey, kıyam ve cihattır. Şüphesiz zaman zaman sabırdan da bahsedilir ancak bu, kıyam ve cihat esnasında karşılaşılan acı ve işkencelere karşı sabretmek demektir. “Hayat iman ve cihat, alnımızın yazısı” denilerek cihada mahkûmiyet anlatılır.
Sömürgecinin Değişen Yüzü Olarak Hukuk
Sömürgecilik daha sevimli, daha yumuşak, daha sinsi bir
hüviyetle yaşamaktadır: Kültür sömürgeciliği.
Cemil Meriç
Giriş
20.yy’ın ortalarından itibaren fiilen Afrika topraklarından çekilen Fransızlar gösterilerek, sömürgeciliğin bittiği yaygarası koparılmıştı Batı’da. Gerçekten de sömürgecilik bitmiş miydi yoksa Cemil Meriç’in de dediği gibi daha sinsi bir hüviyet mi kazandı? Sömürgeci farklı yollarla toplumlarımızı hâlâ sömürmekte midir acaba?
Türkçeye yeni çevrilen Şeriat kitabında Hallaq, sömürgecilerden bahsettiği bölümde bir şeyi izah etmeye ve bizleri de bu hususta teyakkuza davet eder. Şöyle der Hallaq: Sömürgeci için hukuk, kaba güçten mali açıdan daha fazla kazanç sağlıyordu. (s.422) Sömürgecilik konusunda yapılan tartışmalarda çok es geçilmiş olan bu konuyu gündemimize getirir Hallaq.
Müslümanlara karşı yapılan sömürgecilik faaliyetlerini ve oryantalist hareketleri tüm dünyaya anlatmaya kendini adamış Edwar Said de bu konuyu biraz es geçmiştir diyebiliriz.
Said’in de belirttiği gibi hukukçuluk mesleği Şarkiyatçılık açısından simgesel bir anlam taşır (Said, 1999: 88). Buna rağmen hukukun şarkiyatçılık tarihinde oynadığı rol, ne Said’in kendisi tarafından doğrudan inceleme konusu yapılmış ne de Şarkiyatçılık hakkındaki sonraki çalışmalarda hukukun önemi üzerinde durulmuştur. Diğer bir deyişle hukuk, Şarkiyatçılık tarihinin olduğu kadar sömürgecilik tarihinin de unutulan bir parçasıdır (Strawson’dan akt. Gürler ve İşsevenler, s.157)
Hukuk ve Sömürgeci
Hukukun tanımının ne olduğu, hukukun belirleyeninin ne olacağı tartışmaya gebe konular olup bu konuda birçok görüş söz konusudur. Burada mutabakat sağlanan bir husus var ise bunlardan biri hukukun toplumun güven ve huzurunun sağlanması için var olduğu gerçeğidir. Burada hukuk derken sadece yasalar ve mevzuattan bahsetmiyoruz, bir bütün olarak yasama sisteminden bahsetmekteyiz. Peki, Hallaq’ın dikkat çektiği yer tam olarak neresi? Sömürgeci bizim hukuk sistemimizin neresinde? Bugün bizim yasalarımızı meclis çıkartıyor. Bizim hâkimlerimiz kararları veriyor. Sömürgecinin yapmış olduğu bir şey yok denebilir. Bu yüzden biraz tarihten ders çıkarmak için geçmişimize biraz bakalım.
Örnek olması hasebiyle ilk olarak Hindistan’da gerçekleşen hukuki sömürgecilikten bahsetmekte fayda var. Dönemi içerisinde İngiliz sömürüsü altında bulunan Hindistan’a İngiltere tarafından bir vali atanmıştır. Bu hususa Hallaq’tan alıntıyla devam edelim:
Warren Hastings’in 1772’de Bengal Valisi olarak atanmasına kadar İngilizlerin Hindistan’a yönelik hukuki planlarında yeni bir aşama başlamamıştı. Bu atama, ilk olarak Bengal’de uygulanacak olan ve Hastings Planı olarak adlandırılan planı başlattı. Plan, tepede yalnızca İngiliz idarecilerin bulunacağı, İslam hukukuna ilişkin konularda yerel kádılara ve müftilere (mulavi) danışacak bir İngiliz yargıçlar kademesinin yer alacağı çok katmanlı bir sistem tasarlıyordu. Yargı idaresinin en alt basamağında ise Bengal, Madras ve Bombay’daki hukuk mahkemelerinde görev yapan sıradan Müslüman hâkimler yer alıyordu. Plan aynı zamanda yerel gelenek ve kuralların “evrensel” (İngiliz olarak okuyun) hukuk idealleri tarafından düzenlenen İngiliz kurumsal adalet yapısına dâhil edilebileceği varsayımına dayanıyordu. (Hallaq, s.422)
Hukuki sömürgecilik dediğimizde ilkin aklımıza Batı kanunlarının Müslüman toplumlarına kodifikasyonu yani çevrilerek uygulanması gelmektedir. Ancak görüleceği üzere İngiltere Hindistan’da ilk olarak bu durumu gerçekleştirmemiştir. Bunun yerine usulü değil işletenleri ele geçirmiştir. İngiltere’nin yapmış olduğu iş burayla sınırlı kalmamıştır tabii ki. Kendi yargıçlarını oluşturmasının sonrasında mevzuata da el atacaktır. Beklenileceği üzere İngiliz yasalarını (İngiltere Common law hukuk sistemi ile yargısını işlettiğinden dolayı ülkemizdeki gibi her konuda yasaları bulunmamakta, bunun yerine yargıç kararları bulunmaktadır, buradaki yasa geniş yorumlanarak yargıç kararları da içerisinde değerlendirilmelidir) Hintçeye çevirip kendi yargıçlarına karara aldırmamıştır. Dönemin önemli Hanefi fıkıh kitaplarından biri olan Hidaye, Charles Hamilton tarafından İngilizce ve Arapça birlikte olmak üzere çevriliyor. Bu çeviri ve diğer ufak çevirilerden sonra Hindistan’da bulunan sömürge yargıçları bu metinler üzerinden kararlarını vermeye başlamışlardır. Anlaşılacağı üzerine burada sadece basit bir çeviri işleminden bahsetmiyoruz, bu çeviri ile beraber Hindistan’da uygulanan İslam hukukunun birçok nüvesi yok olmaya başlamıştır. Bu çeviri motamot bir çeviriden ziyade toplumu kendi dünya görüşüne göre yönetmeye çalışan sömürgecinin zihin dünyasıyla evirilmiş bir çeviridir.
Buraya kadar geçen süreçte görüntüde İslam, hukuk sisteminde var görünmektedir ancak hukukun kendisinde aslında yoktur. Kararları alanlar sömürgecilerdir, aldıkları kararı kendilerinin istedikleri metinler üzerinden almaktadırlar. Dışardan masum görünen bir çeviri hareketinin dahi ne kadar derin yaralar açacağı göz önünde tutulmalıdır. Hukuki Oryantalizm hakkında yazılar kaleme alan Strawson, Hamilton hakkında şöyle der:
Hamilton’ın Hedaya’ya önsöz niteliğindeki söylemi, İslam hukukunun Batı’daki inşasında çığır açıcı olarak görülmelidir. Hukuki Oryantalizmi etkilemeye devam eden bir çerçeve oluşturur. Zarif ifadeleri ve yüce idealleri arasında Oryantalist söylemin ana hatları ortaya çıkar. Aslında metnin sofistikeliği belki de eleştirisinin kalıcılığını açıklamaktadır. Oryantalizm ille de kaba bir bilim değildir. Hamilton’ın çevirisi, sömürge yönetimine ve özellikle de yargı organına İslam hukukunun otoriter bir İngilizce versiyonunu sağlamayı amaçlamaktadır. (Strawson, 1995, s.28)
Osmanlıdan Günümüze Sömürgecinin Hukukumuza Etkisi
Hindistan özelinden başlayan bu acı durum birçok Müslüman devletin hukuk sistemine de sirayet etmiştir. İslam hukuk metinlerinin çevrilmesi ve tek tipleştirilmesi zulüm doğurmuştur. Tekrar sözü Hallaq’a teslim edersek, şöyle der bu hususta:
Çevirilerin adalet sistemi üzerindeki etkisi bir sonraki yüzyılın başlarına kadar tam olarak fark edilmeyecekti. Ancak tercümeler, İslam’ın sömürgeci eklemlenmesinde dolaysız bir epistemolojik işlev gördüler; zira Michael Anderson’ın zekice tespit ettiği üzere, tercümeler yalnızca “özcü, statik ve içeriden değişime kapalı bir İslam” fikrini doğurmakla kalmadı, aynı zamanda tüm klasik Oryantalizmin temel söylemsel pratiğini, yani “klasik hukuk metinleri üzerinde ayrıntılı bir çalışma yapılmadan Hindistan ve Doğu’nun doğru bir şekilde anlaşılamayacağı” fikrini yarattı ve destekledi. ( s.427)
Hukuk toplumun düzenini sağlayan bir araçtır. Ancak bu aracı kullanan sömürgeci olursa hukuku toplumu şekillendirmek için bir araç olarak kullanacaktır. Tarihte de bunun örneklerini birçok kez görmekteyiz. Hindistan özelinden bulunduğumuz coğrafyaya, Osmanlı’nın sön dönemlerine gelecek olursak bugünkü hukuk sistemimizi daha iyi anlayacağımızı düşünmekteyim.
Sömürgeci, Osmanlı’nın hukuk sistemine ilk olarak 1837’de Tanzimat Fermanı ile hançeri saplamıştır. Yine dönemi içerisinde ufak tefek ödünler olarak okunan şeyler sistemin belkemiği birer hançer olarak düşmüştür. Osmanlı için yapılan değişiklikler Hindistan’da da olduğu gibi mevzuatı değiştirmek değil, usulü değiştirmekle başlanılmış ve hızlıca Fransız kanunlarının çevirileri ile süreç hızlandırılmıştır. Burada akla şöyle bir soru gelebilir, Hindistan’da veya Osmanlı’da uygulanan hukuk sistemi ne kadar adildi? Ne kadarı İslam’a uygundu? Bu hususlar tabii ki tartışmaya açıktır ancak burada dikkat edilmesi gereken husus sömürgecinin tavrını görebilmek. Cemil Meriç’in dediği gibi sömürgeci bizlere şirin görünmekte bu dönemler içerisinde. Bizleri muasır medeniyetlere çıkarmak adına bu işleri yaptığını iddia etmekte. İşte tam da burada Müslüman teyakkuzda olmalı bunlara karşı.
Sömürgeleştirilen toplumların hukuk sisteminin yenilenmesi, sömürgeci devletin bu toplumları modernleştirme projesinin bir ürünüdür. (Gürler ve İşsevenler, 2014, s.184)
Sömürgeleştirilmiş toplumlardaki hukuk sistemlerinin yerelleştirilme süreci, bu sistemlerin yerine Batılı normlar ve kurumlar getirmekten daha etkilidir. İslâm hukukunun “Muhammed’in hukuku” şeklinde ifade edilmesi, bazı İslâm kurallarının İslâm hukukunun söyleminden kopartılıp pozitifleştirilmesi şeklini alır. İslâm hukuku öğrencileri de oryantalist gözlüklerle baktığı İslâm hukukunu gerici, kusurlu veya egzotik ve dolayısıyla yeniden düzenlenmeye muhtaç bulmaya başlar (Strawson’dan akt. Gürler ve İşsevenler, 2014: 186).
Vakıf idaresi maaşa bağlanmış, böylelikle kendi içerisinde özerk olan vakıf yapısı sisteme entegre edilmiştir. Adli atamalar ve maaş sistemi değişmiş, sistem, doğrudan sistemi kontrol eden sömürgecilerin eline teslim edilecek hale getirilmiştir. Bu dönemde yaşanan bu duruma karşı gelen, yapılan bu sömürgecilik faaliyetlerine karşılık veren birileri yok muydu, sorusu akla gelebilir. Buna, dönemi içerisinde bulunduğu konum itibari ile en güçlü karşı çıkışı Said Halim Paşa’da görüyoruz. Said Halim Paşa, Osmanlı’nın bu döneminde yapılan değişikliklere karşı şöyle itirazda bulunmaktadır:
Düştüğümüz bu meş’um hatâ ise şudur: Biz, memleketimizin mesut olması için, Avrupa kanunlarını tercüme edip almanın kâfi geleceğini zannettik. Ve bu kanunların bizde kabul ve tatbik olunabilmesi için, onlarda yapılacak birkaç değişikliğin yeteceğini hayal ettik.
Meselâ: Adalet sistemimizi ıslah etmek için Fransız adalet sistemini esas aldık. Hâlbuki Fransız cemiyeti, bizimkine aslā benzemeyen, aslı ve menşei, ruh hâli, âdetleri ve gelenekleri, irfânı ve medeniyet seviyesi ile bizden pek farklı olan, ihtiyaçları ise çok ve çeşitli bulunan bir toplumdu.
Fransız adalet sistemi mükemmel oluşu ile bizi cezb etti. Bu da, bizce kabul olunması için kâfi görüldü. Hâlbuki Fransa’ya hiç bir şekilde benzemeyen bizimki gibi bir memleket için, bu sistemin uygun olup olmadığını kimse düşünmedi. Bu tarzda icra ettiğimiz adliye ıslahatının, bunca seneler çalıştıktan sonra mâlum şekilde ve hiç derecesinde neticeler vermesi şaşılacak bir şey değildir. (Halim Paşa, s.57)
Çünkü inkılapçılarımız, insanların kanun ve nizamlar için değil, kanun ve nizamların insanlar için meydana getirilmiş olduğunu hiçbir zaman anlayamamışlardır. (Halim Paşa, s.59)
Said Halim Paşa’nın sözleri 150 yıldır eskimeden bugünümüze de bir şeyler söylemektedir, eğer dinleyebilirsek. Dikkat edilirse mesele Fransız yasalarının kötü veya iyi olma meselesi değildir. Buradaki asıl sorun, bizim sorunlarımızın çözümü olacak hukukun bizi var edenden doğması gerekirken; sömürgeci eli ile doğurulmaya çalışılmasıdır. Osmanlı’nın son döneminde başlayan hukuk sistemindeki bu dönüşüm ve sömürülme durumu cumhuriyet ile taçlanmış, sistem tüm hücreleri ile sömürgecilerin ellerinde olmuştur. O gün için görüntüde olan durum şu idi, yasalar meclisteki mebuslar tarafından çıkarılıyor, mahkemede bulunan yargıçlarımız tarafından kararlar alınıyor görünmekte idi. Ancak o yasalar bizim yasalarımız mı? O işletilen sistem bize ait mi? Bize bu sistemler hangi saikler için getirildi? Bu sorulara cevaplar bulunmadan sömürgeciliğin bittiğinden bahsedebilir miyiz acaba?!
Burada bir parantez açmak gerekir.
Çıktığı dönem ve şartlar itibari ile İslami saiklerle oluşturulan son hukuki metin olarak kabul edilebilir.
Mecelle girişiminin Şeriatı yürürlükteki bir kanun olarak kurtarmaya yönelik son bir çaba olduğu reformcular ve hatta muhalifleri için de aşikârdı, ancak bu aynı zamanda ortaya çıkan bir soruna yönelik bir çözüm arayışıydı. (Hallaq, s. 464)
Bir Örneklem Olarak Son Dönem Türk Hukukundaki Sömürge Etkisi
Hukuk’un toplumu dizayn eden gücü her dönem etkisini sürdürmeye devam etmiştir. Sömürgeci de hukuku kullanmaya ve toplumları diyazn etmeye devam etmektedir. Bu söylemlerim, her şeyi ‘dış güçler’ yapıyor şeklinde ifade ediyormuşum gibi yorumlanmasın. Ancak şu hususa dikkat edelim; bugün mahkemelerde bir yargılama süreci işlemekte, bu sürecin biz neresindeyiz? İlginçtir bu konular, bu sorular bizim topraklarımızda değil de yine sömürgecilerin topraklarında konuşulmakta, oralardan bu konular hakkında sesler çıkmaktadır. Postkolonyal hukuk üzerine yapılan kapsamlı bir çalışmada Eva Darian şöyle ifade eder:
Hukuk ve küreselleşmeye ilişkin hâkim tartışmalar, postkolonyal hukukun sunduğu ironileri özetler niteliktedir. Örneğin, Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu ve diğer uluslararası yasal düzenlemelerin tümü, bir ülkenin küresel politik ekonomiye katılabilmesi için Batı hukukunun temel değerlerine bağlılık ve sadakat göstermesini gerektirmektedir. (Smith, 2015, s.649)
Son olarak yakın tarihimize bakacak olur isek postkolonyal hukukun bize neleri dayattığı hakkında birkaç söz söyleyebiliriz. Sömürgeci, hukuk üzerinden Müslüman toplumlara müdahale ederken, öncelikli olarak aileye müdahale etmektedir. Hindistan’daki ilk faaliyetlerden Osmanlıdaki faaliyetlere kadar değişimlerin temelinde aile yapısı, boşanma, kişi hukuku ön plana alınmıştır. Bu durum son 25 yıllık Türk Hukuk tarihi için de geçerlidir. Son dönem için yapılan ilk çalışma olarak Aile Mahkemelerini gösterebiliriz. Aile Mahkemeleri, 9.1.2003 tarihli ve 4787 sayılı “Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun”‘ ile kurulmuştur. Bu tarihten önce genel mahkeme sıfatıyla yargılama yapılan asliye hukuk mahkemesinde aileye ilişkin kararlar alınmakta idi. Burada şu ikaz yapılabilir; yaşadığımız dönem itibari ile gelişen toplumsal ve ekonomik yapı ve büyüyen bir hukuk sorunundan dolayı mahkemelerin alanlaşması daha isabetli kararların verilmesi için gereklidir, denilebilir. Ancak yazımızın başından beri önemle belirttiğimiz husus: ‘Yapılan bu değişikliğin temelinde yatan saik nedir? Bu değişikliğin yapılmasını kim istemiştir?’
2003 yılı ile başlayan süreçte birçok yenilik meydana getirilmiştir. Mahkemelerde alanlaşmalar oluşmuş, alternatif hukuk yolları şekillendirilmiştir. Aynı zamanda Cumhuriyetin kuruluşu ile beraber kodifiye edilen yasaların dillerinin sadeleştirilmesi adı altında temel yasaların birçoğu değiştirilmiştir. Bu değişlikler hakkında ufak bir örnek vermek gerekirse eski medeni kanunda ‘koca evin reisidir’ hükmü vardı ancak yeni medeni kanun ile bu kaldırılarak evin sorumluluğu kadın ve erkek üzerinde eşit hale getirildi. Buradaki düzenleme bir Türkçeleştirme düzenlemesi mi yoksa İslam’ın Müslüman için öngördüğü ‘erkeğin kavvam’ olması durumunun değiştirilme çabasının bir örneği midir? Bir diğer düzenleme evlenme yaşı ile ilgilidir. Kadınlarda evlenme yaşı yakın döneme kadar 15’inden gün almak şeklinde iken yeni medeni kanun ile bu durum 17 yaşından gün almak olarak değiştirildi. Şimdi burada sorulması gereken sorular vardır. Bu durum gerçekten kadınları korumaya yönelik bir düzenleme midir yoksa toplumun kültürel yapısını ifsada sürükleyecek bir girişim midir? Hukuk toplum için var ise bu düzenlemenin toplumda bir karşılığı var mıdır? Toplumun böyle bir talebi var mıdır? Evlilik yaşı düzenlemesi gerçekten toplumumuzun bir ihtiyacı mıydı? Yoksa niyetlerinden endişe ettiğimiz bir zihniyetin dünya düzenine uymamız adına biz de onların dizaynı içindeki yerimizi almaya mı zorlanıyoruz? Bugün adliye koridorlarında bu durumdan dolayı mağdur olan binlerce aile bulunmaktadır. Taraflar hür iradeleri ve ailelerin oluru ile bir aile birlikteliği kurarak, kendi sorumluluklarını alıp birlikte bir yaşam sürmek istedikleri için yasa, bu kişilere karşı bir zulüm aracına dönüşmektedir. Diğer yandan 15-16 yaşlarında, sorumluluğun ne olduğundan bihaber, kültürel, toplumsal ve dini bakımdan da uygunsuz birçok münasebette bulunan kişilere karşı hiçbir yaptırım söz konusu değil. İslam’ın bizlere 15/17 gibi sayısal bir sınırlama ile evliliğin yaş sınırını belirtmediğinin farkındayız. Bunun iklimsel, toplumsal ve kültürel olgular olup din ve örf kılavuzluğunda şekillendiğini de biliyoruz. Ancak yapılan bu düzenlemenin kimlere ve neye hizmet ettiğini de görmek gerekir.
Hukuk sisteminde yapılan bu tür değişikliklerin hiç biri boşa ve bir süreçten ari değildir. Bugün birçok Müslüman bu belirttiğim iki yasa değişikliğini bazı saiklerden dolayı doğru buluyor olabilir. Ancak bu değişikliklerin hepsi bizi belli bir yere götüren bir sürecin parçaları gibidir. Bir örnek de Muharrem Balcı’nın yazısından verelim:
Yeni Türk Ceza Kanunu ile kadınlara karşı ayrımcılık içeren maddeler kaldırıldı. 1 Haziran 2005’te yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda kadının cinselliğine karşı işlenen suçlar “Kişilere Karşı İşlenen Suçlar” başlığı altında düzenlendi. Yeni TCK’da: “töre saikiyle” kasten öldürmeye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası” verilmesi; “iş yerinde cinsel tacize üç yıla kadar hapis cezası verilmesi”; “evlilik içi tecavüzün, tecavüze uğrayanın şikâyetine bağlı olarak suç sayılması”; “kadının tecavüz edenle evlendirilmesi halinde tecavüz edenin suçunun ertelenmesine ilişkin hükümler TCK’dan çıkarıldı.(Balcı, s.6)
İstanbul Sözleşmesi Madde 12/5’te “Taraflar kültür, örf ve adet, gelenek, din veya “sözde namus”un işbu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemi için mazeret oluşturmamasını sağlar” denilmektedir. Burada şiddeti geniş almak gerekiyor. Bir aile üyesinin, diğer bir aile üyesine dini veya kültürel değerler üzerinden herhangi bir müdahalesi ve/veya uyarısı, şiddet olarak kodlanması için yeterli olabilecektir. 6284 sayılı Kanunda şiddet türlerinden dördü[1] (fiziksel, cinsel, psikolojik, sözlü, ekonomik) sayılırken, İstanbul Sözleşmesinde bunlara ilaveten, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, kadına yönelik şiddet, ev içi şiddet gibi zorlama şiddet türleri de sırf kadına ve LGBT+’lara yönelik pozitif ayrımcılık yapmak gayesiyle düzenlenmiştir. (Balcı, s.10)
Yapılan değişiklikler bizlere dayatılan sistemin bir yansımasıdır demek tutsaklığımızı görebilmektir diye düşünüyorum. Bakın yine Avrupa Birliği uyum süreci adı altında 2011 yılında İstanbul Sözleşmesi imzalanıyor. Bu sözleşme Anayasamız çerçevesinde ülkemiz içerisinde kanun hükmünde olması hasebiyle iş görüyor, kadının korunması adı altında aile kurumu ifsad ediliyor. Bu sözleşme uyarınca bir yıl sonra yani 2012 de 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun çıkartılmıştır. Bu kanunun amacı sözleşme ile çerçevesi çizilen hususların hukuk sistemimize tam entegrasyonunun sağlanması ve detaylandırılmasıdır.
Size trajikomik bir gelişmeyi de önemine binaen ifade edeyim: 2011 yılında imzalanarak ülkemizde uygulamaya sokulan İstanbul Sözleşmesi, her ne hikmetse yürürlüğe girdiği yıllardan çok sonra halk tarafından dikkatleri çekmiş ve toplumun karşı gelişi ile karşılaşmış, bunun üzerine hükümet, söz konusu sözleşmenin 2021 yılında feshedildiğini resmi gazetede yayımlamıştır. Sözleşmedeki hükümlerden dolayı karşı çıkan birçok Müslüman bu değişiklik sonrasında rahatlamış ve yapılması gerekenin yapıldığını düşünmüştür. Ancak başta 6284 sayılı kanun olmak üzere mevzuatımızdaki birçok yasada İstanbul Sözleşmesi etkin bir şekilde uygulanmaktadır. Birçok kişi ise bu konuya sağır ve dilsiz kalmaktadır.
Sonuç
Hukuk ne için vardır? Tekrar düşünmek gerek bu soruyu.
Hâlbuki hukuk, toplumun üzerini örten bir örtü gibidir. Hukuk üreten kurumlar, düzen ve düzensizlik, erdem ve erdemsizlik, makûliyet ve delilik gibi kavramların nasıl tanımlanacağını da gösterir bize. (Gürler ve İşsevenler, 2014, s.164)
Bize ait olmayan ve yaşamak zorunda bırakıldığımız sistemin açıklarından hareketle haklarını almaya çalışan bireyler…
Bizi var edenin emir ve yasaklarını dikkate alarak hazırlanacak bir hukuk sistemi imkânsız ve ulaşılamaz değildir. Tarihte bunun denemeleri yapılmış, hatalı ve eksik de olsa bazı sistemler uygulana gelip bize ait olan ortaya konabilmiştir. Sonuçta bu iş ilmi çaba, cehd ve sabır işidir. Sömürgeci tarafından bize altın tepsi ile sunulanlara karşı ihtiyatlı davranmak, fare kapanında sunulan peynire karşı teyakkuzda olmak her birimizin görevi olmalıdır.
Son sözü Hallaq’tan bir alıntı ile tamamlayalım: “Bilgi aslında zihnin fethi anlamına geliyordu ve sömürgeci güçlerin çok iyi anladığı gibi bu özel fetih, bedenin fethinden daha önemliydi: çünkü bedenin fethi kısmi bir kontrol sağlarken, zihnin fethi topyekûn bir hâkimiyet sağlıyordu.” (s.500)
Kaynakça
Gürler, Sercan ve O. Vahdet İşsevenler, (2014). “Hukuki Şarkiyatçılık/Bir Söylem Olarak Hukuk, Bir İnsan Olarak Şarklı”, Dönüşen Toplum-Dönüşen Hukuk I: Metamorfoz içinde, (Ed. Yasemin Işıktaş), Sümer Kitapevi, 1. Baskı, İstanbul.
Strawson, J. (2001). “İslamic Law and English Texts, in Law and Postcolonial, (Eva Darian-Smith, Peter Fitzpatrick, Ed.), Ann Arbor, The University of Michigan Press, pp, 109-126, aktaran Gürler, Sercan, O. Vahdet İşsevenler, (2014). “Hukuki Şarkiyatçılık/Bir Söylem Olarak Hukuk, Bir İnsan Olarak Şarklı”, Dönüşen Toplum- Dönüşen Hukuk I: Metamorfoz,(Ed. Yasemin Işıktaş), Sümer Kitapevi, 1. Baskı, İstanbul
Hallaq, Weal B. (2024). Şeriat, (Necmettin Kızılkaya),1. Baskı, Ekin Yayınları, İstanbul
Strawson, John, (1995). “İslamic Law and English Texts”, Law and Critique, C. 6, S. 1, s.28
Smith, Eva D. (2015). “Postcolonial Law”, International Encyclopedia of the Social & Behavioral Sciences, James D. Wright (editor-in-chief), 2nd edition, Vol 18. Oxford: Elsevier. pp. 647–651.
Halim Paşa, Said (2015). Buhranlarımız ve Son Eserleri, Haz. M. Ertuğrul Düzdağ. İz Yayınları, 11. Baskı, İstanbul.
Balcı, Muharrem, (2020). “İstanbul Sözleşmesi Feshedilse Ne Olur? Edilmezse Ne Olur?”, 26 Temmuz 2020. https://www.muharrembalci.com/hukukdunyasi/tce/1102.pdf
[1] Yazar sehven ‘dördü’ yazmış, parantez içinde beş şiddet türünden bahsetmiştir.
İlgili Yazılar
Felsefe Tarihinin Zakkum Ağacı: Öjenizm
“[…] her iki cinsin de en iyilerinin en fazla, en kötülerinin de en az çiftleşmeleri gerekir. Ayrıca en kötülerin değil, en iyilerin çocuklarını büyütmeliyiz ki sürünün cinsi bozulmasın.”
Yanlış İnsan Tasavvurunun İfşası: Batı, Self-Sosyal Öjenizm ve Gazze
Tarihin hiçbir aşamasında tek bir hakikat iddiası mutlak egemen olmamış; insanlar, toplumlar, devletler ve medeniyetler arası mücadele ve savaş mutlak anlamda son bulmamıştır. Varlık âleminde herşey zıddıyla kaim olmuştur. Gündüzün hikmeti gecede, imanın küfürde, sıcağın soğukta, bilginin cehalette saklıdır. İçtimai yaşamda da bu kural tarih boyunca geçerli olmuş, “Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan çıkar.” vecizesiyle izah edilmiştir.
Şairlerin ve Tüm Vicdan Sahiplerinin Filistin İçin Küresel İntifada Çağrısı
Ne yapmalıyım diye düşündüm hala düşünüyorum. İsrail ve ona yardım edenlerin mallarına karşı bir boykottan söz ediliyor. Tamam, diyorum. Markette daha önceleri yetmiş dokuz liraya satılan Domestos kırk liraya düşürülmüştü. Her müşteriye kasadaki masum kız tarafından özellikle indiriminden söz açılıp pazarlanmaya çalışılıyordu. İşte diyorum, karşımda ciddi bir imtihan suali. Cebimdeki para beni tahrik ediyor, elinde avucunda başka ne kaldı hadi davran al bu ucuzlukta şu kimyasal nesneyi de eşin sevinsin. Ama benim içimde bir başka ben daha var. O diyor ki sor bakalım senin memleketin Elaziz’deki Coca Cola dolum tesislerinin kapısına kilit vurulmuş mudur; Endonezya’da McDonalds’ların iflas ettirildiği gibi.
Protest Dinî Müzikte Kıyam ve Cihat Temaları
Protest dinî müzik söyleminin hâkim teması olan zulümdür ve zulme karşı önerilen şey, kıyam ve cihattır. Şüphesiz zaman zaman sabırdan da bahsedilir ancak bu, kıyam ve cihat esnasında karşılaşılan acı ve işkencelere karşı sabretmek demektir. “Hayat iman ve cihat, alnımızın yazısı” denilerek cihada mahkûmiyet anlatılır.