Göç, insanlık için kaçınılmaz bir olgu. Kıtlık, savaş, yeni yerler keşfetme ihtiyacı gibi birçok etmen insanoğlunun göç yolculuğunun temel motivasyon kaynağını oluşturuyor. Göç, beraberinde birçok olumlu kazanıma vesile olmakla birlikte birçok problemin ortaya çıkmasına da sebep olabiliyor. Göçmenler; uyum problemlerinden, asimilasyon ve yok etmeye kadar birçok olumsuz tavırla karşı karşıya da kalabiliyorlar. Özellikle de modernleşme ve savaşlarla birlikte artan göç olayının sağlıklı bir değerlendirmesini yapabildiğimiz de söylenemez. Suriye, Irak ve Afganistan gibi savaş yaşamış ülkelerin kaynaklık ettiği uluslararası göçün önemli duraklarından biri olan ülkemizde de benzeri sıkıntıların baş gösterdiği bir gerçek. Ülkede göçmen ve sığınmacıların sayısının giderek artması ve ülkemizde yaşanan ekonomik sıkıntılarla birlikte, toplumda bu bireylere yönelik algı ve tutumlar, giderek olumsuz bir hal almaya da başlamıştır. Göç ile birlikte ortaya çıkan yabancı düşmanlığı konusunda nasıl bir tavrın daha sağlıklı olacağı konusunda fikir üretmek amacındayız. Bu amaçla göç ve yabancı düşmanlığı bağlamında üç önemli isimle gerçekleştirdiğimiz soruşturmayı siz değerli okurlarımızın istifadesine sunuyoruz.
Ahmet Sait AKÇAY
“Yabancı Olmak” Nedir?
İlk olarak, yabancı olmak, yabancılık kavramını ele alarak başlayayım. Küresel çağda “yabancı” olmakla modern öncesi dönemlerde yabancı olmak farklı anlamlara gelir. Bugün yabancılık küresel modernitenin, sistemin ürettiği yeni bir kavram. Eskiden tanıdık olmayan, bizden olmayan kimseler yabancıydılar. Şimdi bu tanım değişti, yabancı aslında tanıdık bir kategoridir. Küresel sistemin tıkandığı noktada insanları ayrıştırarak yarattığı ekonomik gerilim sonucu “yabancı”, “düşman ya da öteki” olarak belirlenmiştir. Bu Türkiye’deki Araplar için de Güney Afrika’daki siyahlar için de aynıdır.
Achille Mbembe, siyahların Afrika kıtasına ait olduklarını, Güney Afrika’ya gelene kadar yabancı olduklarını hissetmediklerini söyler. Bu da elbette Apartheid rejiminin ayrıştırıcı kimlik sınıflandırmalarından kaynaklanmaktadır. Sömürgecilik ve Apartheid dönemleri siyahların demokratik olmamaları için uyguladıkları anti-demokratik uygulamaların dışında yönetimde bir şey bırakmamışlardı. Yabancı korkusu ekonomi temellidir, yabancı düşmanlığı ırkçılık değildir ancak ırkçılığa dönüşme tehlikesi barındırır. Dolayısıyla yabancı artık bilmediğimiz insanlar değil, bazen birlikte yaşadığımız, hatta birlikte düş kurduğumuz kişiler bile yabancı olabilir. Güney Afrika bağlamında konuşursam, bazı siyahların diğer siyahlara üstünlüğü gibi bir algıdan ziyade ekonomik imkanların darlığı paylaşımı zorluyor ve buna müteakiben kardeşini yabancı olarak yeniden üretiyor. Yabancılık bugün icat edilmiş ayrıştırıcı bir kimliktir.
Az gelişmiş ya da gelişmekte olan tüm halkların sorunudur bu. Göçmenlerin yabancı olması da aynı nedenlerden kaynaklanmaktadır. Göçmenlik aradalıkla eşdeğerdir, hiçbir zaman başkası olamamak, sürekli adaptasyona hazır olmak demektir. Yabancının tehdit olduğu fikri bugün tüm toplumlarda, dinlerde, kültürlerde belirgindir. Zira göçmenlik kurumsal anlamda üretime katılmamıştır, kimlikler ve kategoriler bugün bizim dışımızda üretilmiş bilgilerdir ve bunlar bize hakikat olarak sunuluyor. Dolayısıyla yabancı düşmanlığı yerleşik bir kaygının sonucudur. Irkçılık daha tarihsel ve yerleşik bir kavramdır, siyahların siyahlara karşı bir ırkçılığından söz etmek saçmalık olur. Irkçılık bugün tüm dünyanın sorunudur, esas ötekileştirme ve yok sayma ırkçılıkla beraber gün yüzüne çıkar. Milliyetçilik de cemaatçilik da bugün ırkçılığın tezahürü olarak pek ala görülebilir. Irkçılık sadece siyah-beyaz ırkçılığı değildir, başkasına yaşam hakkı tanımayan her ideoloji, kültür, cemaat, din, sistem ve yaklaşım ırkçılıktır. Zenofobi ya da yabancı düşmanlığının ırkçılıktan türemez, toplumsal ve ekonomik zemini değişkendir zira.
Ümit AKTAŞ
Yabancı korkusu dense de daha ziyade yabancı düşmanlığı şeklinde açığa çıkan ‘zenofobi’, yani ‘öteki korkusu’ ve düşmanlığının ana etmeni olarak neyi görüyorsunuz?
Yabancı korkusu, bir tür yerinden, mülkünden olma ve hatta istila edilme korkusu olarak oldukça arkaik bir korku. Günümüzde ise buna bir de işinden ve konforundan edilme korkusu ve yabancılardan nefret duygusu eklense de bu, oldukça akıldışı ve insaniyete aykırı bir duygu ve korku. Tabi buna karşı misafirperverlik, yardımseverlik gibi bir kültürümüz de var ki adı üstünde, bu bir kültür, yani kazanılmış bir edim. Hz. İbrahim’in misafirperverliği, kapısının ve sofrasının yabancıya açıklığı, dahası yabancının bir Tanrı misafiri ve hatta doğrudan remzi olduğu da kültürümüzün bir parçası.
Bu duygulanımın ve tavrın oluşmasının altında yatan etmenler nelerdir sizce?
İnsan bu dünyada “yabancı” biri. Ürkek, kuşkulu, korkulu ve kaygılı. Bu olumsuz duyguların olumluya dönmesi kültürle, irfanla gerçekleştirilebilecek bir çabayı gerektirir. Ama günümüzün korkularını yaratan daha çok ulusçu, ırkçı cereyanlar. Kendine benzemeyenden ürken, dahası nefret eden bu tavır, son tahlilde insaniyetten uzak bir ilkellik. İşini, aşını, yerini, yurdunu paylaşamayan bir bencillik. Dahası ise korkaklık ve barbarlık.
Peki, toplumsal ve siyasal sebepler nelerdir ve nasıl değerlendiriyorsunuz?
Anadolu’nun daha özel bir korkusu veya kaygısı ise yurdundan edilme korkusu olsa gerek. Çünkü Anadolu üç kıtanın geçiş yerinde ve bu durum dâhilinde tabir caizse “ayakaltı” bir yer.
Bir açıdan da doğal olarak melez bir coğrafya. Gerçi melezlik kendiliğinden bir hoşgörü üretse de ayakaltılık ise bir korkuya yol açmakta. Dolayısıyla da dün gelenler bugün gelenlere düşmanı gibi bakmakta. Oysa Anadolu, neredeyse her kuşak, adeta deri değiştirir gibi sakinlerini değiştirmekte. Bu oldukça doğal ve bu doğallığı çığırından çıkaran ise büyük ölçüde siyasiler ve siyasal çıkarlar. Siyaset ise güncel ve oldukça yerel, kutuplaşmayla da malul bir etken. Gündelik çıkarlarla ve cephelerle de ilgili. Bu konuda “yabancı” düşmanlığı yapanların çoğu da “yerli” değil. Belki de gerçek yerlilerin rahatlığına sahip olamadıklarından, daha dün kazandıkları yerleri kaybetmeme ve koruma derdindeler. Hele bu yerler birilerinden gasp edilmişse, koruma güdüleri daha bir depreşmekte.
‘Öteki’ idraki insan için kaçınılmaz bir şey gibi duruyor. Sizce ‘öteki’nin tanımlanması ve oluşma sürecinde hassas dengeler nelerdir? ‘Öteki’ duygulanmasının ne kadarı doğal hangi türü inşaî sizce?
Öteki doğal bir düşman değil kuşkusuz. Garip, misafir, yolcu ya da muhtaç biri. Belki de bir dost veya Tanrı misafiri. İşsiz veya evsiz, belki de yurtsuz. Ama günümüz özelindeki mülteciler, her alanda işyerleri açarak, kimselerin beğenmedikleri yerlerde oturarak ve işlerde çalışarak bize de yardımcı olmakta, ihtiyaçlarımızı karşılamakta. Bu ülke de de onlara, istisnalar bir yana, Tanrı misafiri gibi davrandık. Düşmanca davranışlar daha çok siyasal/ırkçı cenahların marifeti. Bunlar da niceliği az ama gürültücü kesimler. Ciddiye alsak da bu tavrı, kıymetsiz olduğunu da unutmamalı.
Entegrasyon, asimilasyon ve diaspora, hemen her göçmenlerin orta ve uzun vadede sorunu gibi. Bunları nasıl değerlendirirsiniz? Nasıl bir dünyada bu sorun daha dengeli kurulabilir?
Bu dünyada geçici ya da misafir olduğumuzu unutmamalıyız. Bulunduğumuz coğrafyayı, ırkı, dili ve dini kendimiz seçmedik. Çevremizdekiler de bize her zaman dost olmadılar. Bizler de çoğu kez muhaceret halinde olduk ve bir türlü yer(li)leşemedik. Ama insanlığın dinamizmi de tam da bu muhaceretlerden, karşılaşmalardan doğmakta. O nedenledir ki yaşamakta olduğumuz bu “ara” coğrafya, uygarlıkların da beşiği. Karşılaşmalar bize hep bir şeyler öğretir. Öğrendikçe de zenginleşiriz ki gerçek zenginlik bilgi, dahası bilgeliktir. Ve üstelik bu çok da yeni bir durum olmayıp, insanlığın en doğal hali. İnsanlık daha ilk tezahür ettiği Afrika’nın doğusundan, o günün şartlarıyla kısa sürede dünyanın her tarafına yayıldı. İnsaniyet budur: bir seferilik hali. Hem de günümüzdeki gibi coğrafyaları bölen sınır taşları, tel örgüler ve duvarlar da yoktu etraflarında. Merakla arayışlarını, yeniliklerle karşılaşma iştiyaklarını sürdürdüler. Hayvanlar pek bunu yapmaz. Göçmen hayvanların seyahatleri mekaniktir. İkisi de kendi mekânları olan bir yerden diğerine giderler. İnsan ise hep yeni ve farklı yerlere gider; umudu ve hayali çeker onu uzaklara. Hep daha iyiyi ve farklıyı arar. Ve hiç kimse bu arayışları durduramaz. Zira bu insanın en asli vasfıdır.
Rağıp ERGÜN
Yabancı korkusu dense de daha ziyade yabancı düşmanlığı şeklinde açığa çıkan ‘zenofobi’, yani ‘öteki korkusu’ ve düşmanlığının ana sebebi olarak neyi görüyorsunuz?
Bu tarz kitlesel cinnet hallerinin tek bir sebebi yoktur. Tek bir sebebe indirgendiğinde ise anlamaktan, anlaşılır hale getirilmekten ziyade vakıa ya saptırılmış ya da bütüncül izahını ıskalanmış oluyor. İktisatta Ceteris Paribus kavramsallaştırılması vardır. Anlamı “bir değişkendeki değişmeyi, diğer tüm değişkenlerin sabit olduğu varsayımıyla irdelemek” anlamına gelmektedir. Sosyal bilimlerde son zamanlarda atomik yaklaşımlar popüler hale geldi. “Özgün çalışma” fetişizmiyle, zorbalığıyla akademi gittikçe bütüncüllükten uzaklaşıyor. Bu yüzden zenofobi üzerine yapılan çalışmalar -pek çok çalışma gibi- bir değişkeni en ince ayrıntısına kadar işliyor ancak risk alıp bir şey söylemiyor.
Böyle bir girişten sonra iddialı bir açıklama beklenebilir. Bu da gayet doğaldır. Ancak bu platform etraflı bir cevap için yeterli olmayacaktır. Yine de bütünün kısa bir özetinin yapılması da imkânsız değildir. Zenofobinin bireysel, toplumsal, ekonomik, siyasal, pedagojik vb. pek çok motivasyonunun olduğunu söylemek gerekir. Bu motivasyonların tek tek ele alınması gerekir.
Bireysel ve toplumsal kimliklerin oluşum süreci primitif düzeyde “öteki”, “düşman” algısının nasıl yaratıldığı konusunda ilk örnekleri vermektedir. Bu yüzden kimliğin nasıl inşa edildiği oldukça önemlidir. Kimliğin nasıl meydana geldiği sorusu çeşitli düşünce insanları tarafından farklı cevaplar ile açıklanmaya çalışılmıştır. Bazıları kimliğin “aidiyet” üzerine inşa edildiğinde benlik duygusunun öne çıkacağını, ancak “öteki” üzerinden yapıldığında ise korku, düşmanlık üreteceğini söylemektedir. Kimileri “öteki”nin kimlik inşa sürecinde bir zaruret olduğunu, her benlik iddiasının zorunlu olarak “öteki”ni yaratacağını ileri sürmekte, ancak bu durumun altında zorunlu düşman yaratmak gibi bir zorunluluğun yatmadığını beyan edenler olmuştur. Pratikte kimliklerin nasıl icat edildiğine bakılacak olunursa “düşman”ı tanımak, “öteki”nden neşet edebilmek üzerine kurgulandığı söylenebilir.
Bebeklik denebilecek yaşta girilen milli eğitimlerden, üniversiteyle beraber neredeyse orta yaşların başlarına kadar devam süre göz önünde alındığında suç mahalli olarak önce müfredatların incelenmesi gerekmektedir. Modern ulus devletlerin en büyük ideolojik aygıtı olan milli eğitim sistemlerinin dişlileri arasından geçen bir ham maddenin bir şekilde yabancı düşmanı mamul maddeye dönüşmesi kaçınılmazdır. Siyasal toplumsallaşmanın temelleri bölünme kokusu, içeride, dışarıda, her yerde düşman metaforları üzerine kurgulanmıştır.
İnsanlar neden çocuklarını okula gönderiyor? “Daha iyi hayatları olsun diye.” Nede demek bu? Daha iyinin ölçütü maddi gelirin fazlalığıyla ölçülüyor. Sadece almak, hatta daha çok almak üzerine kurgulu devasa milli eğitimler içinde faydasını maksimize etmeye çalışan hedonist bireylerin doğal seleksiyonda yaşama savaşlarına şahit olunuyor. Materyalizmin hazcı birey tanımı genelde eleştirilir ancak devasa okullarda ailelerin desteğiyle bu durum alenen yapılır ve kimse bu kadar aşikar bir durumu görmek istemez. Faydasını maksimize etmeye koşullanmış kışkırtılmış ruhlar, kendi toplumunun içinde bile herkesin düşman olabileceği üzerine kurgulu düşünceler ile çepeçevre sarılmış benliklerin insanının ekonominin kötü olduğu, ülkesinin daha alt ekonomik sınıftaki ülke bireyleri tarafından tercih edilme ihtimalin verdiği tepkilerden birisi yabancı düşmanlığıdır. Zenofobi bir sonuçtur. Süreçler ile bu duruma getirilen hedonist bireylerin doğal sonucudur.
Hiç kimse anne karnından yabancı düşmanı olarak doğmaz. Parkta oynayan çocuklara bakıldığında kimsenin rengi, dini, dili önemli değildir. Asıl olan oyunun oynanmasıdır. Oyunu bozan şey ise paylaşmayı bilmemektir. Neyin paylaşıl(a)madığı hiç önemli değildir. Bazen bir çikolata iken, bazen pis bir şişe kapağı bile olabilir. Önemli olan paylaşmanın erdeminin genç dimağlara aşılanmasıdır. Aksi takdirde yabancı düşmanlığı toplumsal güven duyusuna zarar vereceğinden (ki bence bu duygu bizim toplumumuzda oldukça aşındı), toplumu ayakta tutan dinamikler ortadan kalkacak ve Thomas Hobbes’un tanımladığı herkesin herkesle savaşı (homo homini lipus) mottosu üzerine kurgulu bir çarpık düzen meydana gelecektir. Siyasal partiler seçim kazanma uğruna toplumsal korkuları güçlendirecek metaforik söylemler üretecek ve fasit dairenin içinde insanlar tanımadığı bireylerden nefret ederek manipüle edilmiş tercihlerini ortaya koyacaktır. Özetle tüm dünyada yaklaşık olarak bu sanırım.
Zenofobik tavırdan nemalanan kişiler, kurumlar ya da siyasi sistemler var mıdır? Bunları böyle bir tavır sergilemeye iten temel etmenler nelerdir?
Olmaması yaşamın doğasına aykırıdır. Çünkü yukarıda zikredilen kişilik özellikleri üzerine bina edilen günümüz insanı bu konuda hem suiistimale etmeye hem de suiistimal edilmeye açıktır. Bu iki kesim aynı sosyo-pedagojik fabrikanın ürünleri olarak aynı pazarda sosyal alış veriş yapmaktalar. İnsanların sürekli olarak “almak” kışkırtıldığı bir sosyo-ekonomik düzende insanlardan başka davranışlar sergilemesini beklemek fazla iyi niyetli bir yaklaşım olacaktır. Çünkü her “yabancı” var olanı bölecek, pastanın payını azaltacak kaygısını beraberinde getirecektir. Türkiye başta olmak üzerine bu konu üzerine, dünyada yaşanan yabancı düşmanları üzerine “eleştirel” yaklaşanlara bakıldığında bu benzeri duyguları kaşıdıkları görülecektir. Siyasi partilerin de kendi tabanlarını konsidile etmek ve genişletmek amacıyla bu tarz politik söylemlere kayması bu bağlamda anlaşılır bir durumdur. Hitap edilen kitleye uygun politik söylem geliştirilmesi gayet doğaldır. Doğru olup olmadığı sorusu, “doğru” paradigmasının kitlesel karşılığı olmadığında anlamını yitirmektedir. Fransız Devriminden sonra beklenen eşitlik, kardeşlik ve özgürlük ortamının gerçekleşmemesi üzerine Napolyon’a neden olmadı diye sorulduğunda “halk böyle istedi” yanıtındaki “sosyal gerçeklik” bu durum için de geçerlidir. Çünkü son yüzyılda icat edilen “halk” böyle istemektedir.
‘Öteki’ idraki insan için kaçınılmaz bir şey gibi duruyor. Sizce ‘öteki’nin tanımlanması ve oluşma sürecinde hassas dengeler nelerdir? ‘Öteki’ duygulanmasının ne kadarı doğal hangi türü inşaî sizce?
Aslında ilk sorunun cevabı içerisinde değinmiştik. Biraz daha açmak gerekirse bugün anlaşılan, üzerine konuşmak durumunda bırakılan “öteki” ile doğal olarak ortaya çıkabilecek “öteki” aynı kavram değildir ki ikincisini bu kavram izah etmek doğru olamayabilir. Çünkü bugün anlaşılan “öteki” kendi şahsına münhasır yöntemlerle yetiştirilen modern, hedonist, faydacı, materyalist insanın problemidir. Bugünün yanlışları geçmişi, modern dünyanın hataları geleneği haklı çıkarmamalıdır. Herşey kendi bağlamında değerlendirilmelidir. Bu yüzden ilgili çıkarsama modern öncesi dönemin insanının nur-u pak olduğu anlamına kesinlikle gelmemektedir. Sadece “öteki” kavramının zamanın ruhu ile arasındaki ilişkiye atıf yapmak amacıyladır.
Bireysel/ruhsal benlik algısı sonucunda oluşan “öteki” ile toplumsal/siyasal “öteki” de aynı değildir. Elbette kişiler hem bireysel hem de kitlesel ölçüde aidiyet duygusu hissedebilir. Bu da gayet fıtridir, doğaldır. İnsan, ait olmak ister. Her aidiyet de kendisi gibi olmayanlardan farklı olmayı, farklılaşmayı getirebilir. Mesele farklılığa yüklenen anlamdadır. Eğer “ben” veya “biz”den farklı olanlar tehdit, düşman olarak algılanıyorsa onun yok edilmesi gerekir ki günümüzdeki “öteki” tasavvuru bu düzlem içindedir. Her farklılık tedirginlik yaratmakta ve bu yüzden ondan kurtulma eğilimlerinin arttığı görülmektedir. Bunu tek bir neden açıklayamaz. Bu davranış kalıplarının altında başta pedagojik olmak üzere psikolojik, siyasal, ekonomik vb. pek çok etmen yatmaktadır.
Entegrasyon, asimilasyon ve diaspora, hemen her göçmenin orta ve uzun vadede sorunu gibi. Bunları nasıl değerlendirirsiniz? Nasıl bir dünyada bu sorunlar daha sağlıklı bir şekilde çözülebilir?
İdeal ya da ütopik bir tanımlama yapılabilir ancak bu tanım pratik sorunların çözümü olmayacaktır. Herkesin hür ve kardeşçe yaşadığı bir dünya tanımı şiirsel olarak oldukça iyi dursa da sorunun çözümüne katkı sunmamaktadır.
Çünkü var olan insan tipolojisi, sosyal gerçeklilikler, siyasal kültürler, ekonomik kaygılar göz önüne alınmak zorundadır. Diğer türlü “iyi/doğru” olanın topluma dayatılması da daha büyük sorunlara neden olabilir.
Modern ulus devletlerin ontolojik temellerinden birisi “öteki” üzerinden inşa olmasıdır. Sürekli bölünme korkusu farklı olandan nefret etmeye yol açmıştır. Bu yüzden her gün “birlik ve beraberlik” söylemi dillendirilir. Harici ve dâhili düşmanlara karşı irrasyonel bir tavır alma girişimi diri tutulur. Konstantin Kavafis’in bir şiirinde bu durum şu şekilde izah edilir: “Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan? / Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza”. Şiir -birlik ve beraberlik için- gelmeyen, hayali barbarlara/istilacılara bel bağlayan bir ülkenin işgal edilmediğinde, barbarların gerçekte olmadığını anladığında yaşanılan ontolojik-siyasal krizi anlatmaktadır. Bugün her yabancı/ötekine istilacı muamelesi yapılır ki yakın zamanda “Sessiz İstila” isimli bir siyasal propagandaya da şahit olunmuştur.
Benzeştirmenin bu denli yoğun olduğu modern ulus devletlerin farklı insan kitleleriyle yaşama zorunluluğu neticesinde entegrasyon, asimilasyon ve diaspora kavramları icat edilmiştir.
Özellikle entegrasyon bir zorunluluk gibi durmakta, asimilasyon süreçlerinden sonra ehven-i şer gibi sunulmaktadır. Diaspora ise azınlıkların kendini koruma reflekslerinden birisidir. Ancak ekonomik krizlerde entegrasyon politikaların unutulduğu görülmekte, bir anda nefret hissinin alevlendiğine şahit olunmaktadır. Eğer mevcut insan modeli bu bağlamda yanlış ise işlerin iyi gittiği ekonomilerde kısa vadeli çözümler üretir, ancak kriz dönemlerinde bütün çabalar en başa dönerek boşa gider. Son yıllarda şahit olunan durum da tam olarak bu yaklaşımı haklı çıkarmaktadır. Çözüm olarak en başta söylenileni tekrar etmek gerekecektir. Çözüm neredeyse bebeklik çağından orta yaşlara kadar tabi tutulan eğitim sistemlerinin revizyonundan geçmektedir. Ancak görünen o ki tonlar farkı olsa da kimse böyle bir insan modeline razı değildir. Ne aileler ne resmi ne de sivil toplum kuruluşları insan modeli üzerine kafa yormamakta herkes kendi faydasını maksimize edecek bir insan modelini kurtuluş olarak anlatmaktadır. İnsanın en temelde ekonomiler için bir kaynak olmadığı anlaşılmadan, arazlarının yanında cevherlerinin olduğu ve bunların ekonomik getirisi olmasa da değerli olduğu kanıksanmadan bu durumun en azından temelden çözülmesi mümkün görünmemektedir. Sadece iyi niyetli bir avuç insanın değerli çabalarından söz edilebilir. Uzun vadede ve kökten bir çözüm sağlamayacağı gibi sorunun devamlılığına, sürdürülebilirliğine katkı sağlayacaktır.
Çağdaş dönemin en önemli meydan okuması ise kanaatimce, Müslüman kimliğinin muhafazası ile evrensel değerlere entegrasyon arasındaki dengenin nasıl sağlanacağı meselesidir. Bu, yalnızca teorik bir tartışma değil, aynı zamanda Müslüman toplumların geleceğini şekillendirecek temel bir tercih sorunudur.
Soruşturma: Ahmet Sait Akçay – Ümit Aktaş – Rağıp Ergün
Göç, insanlık için kaçınılmaz bir olgu. Kıtlık, savaş, yeni yerler keşfetme ihtiyacı gibi birçok etmen insanoğlunun göç yolculuğunun temel motivasyon kaynağını oluşturuyor. Göç, beraberinde birçok olumlu kazanıma vesile olmakla birlikte birçok problemin ortaya çıkmasına da sebep olabiliyor. Göçmenler; uyum problemlerinden, asimilasyon ve yok etmeye kadar birçok olumsuz tavırla karşı karşıya da kalabiliyorlar. Özellikle de modernleşme ve savaşlarla birlikte artan göç olayının sağlıklı bir değerlendirmesini yapabildiğimiz de söylenemez. Suriye, Irak ve Afganistan gibi savaş yaşamış ülkelerin kaynaklık ettiği uluslararası göçün önemli duraklarından biri olan ülkemizde de benzeri sıkıntıların baş gösterdiği bir gerçek. Ülkede göçmen ve sığınmacıların sayısının giderek artması ve ülkemizde yaşanan ekonomik sıkıntılarla birlikte, toplumda bu bireylere yönelik algı ve tutumlar, giderek olumsuz bir hal almaya da başlamıştır. Göç ile birlikte ortaya çıkan yabancı düşmanlığı konusunda nasıl bir tavrın daha sağlıklı olacağı konusunda fikir üretmek amacındayız. Bu amaçla göç ve yabancı düşmanlığı bağlamında üç önemli isimle gerçekleştirdiğimiz soruşturmayı siz değerli okurlarımızın istifadesine sunuyoruz.
Ahmet Sait AKÇAY
“Yabancı Olmak” Nedir?
İlk olarak, yabancı olmak, yabancılık kavramını ele alarak başlayayım. Küresel çağda “yabancı” olmakla modern öncesi dönemlerde yabancı olmak farklı anlamlara gelir. Bugün yabancılık küresel modernitenin, sistemin ürettiği yeni bir kavram. Eskiden tanıdık olmayan, bizden olmayan kimseler yabancıydılar. Şimdi bu tanım değişti, yabancı aslında tanıdık bir kategoridir. Küresel sistemin tıkandığı noktada insanları ayrıştırarak yarattığı ekonomik gerilim sonucu “yabancı”, “düşman ya da öteki” olarak belirlenmiştir. Bu Türkiye’deki Araplar için de Güney Afrika’daki siyahlar için de aynıdır.
Achille Mbembe, siyahların Afrika kıtasına ait olduklarını, Güney Afrika’ya gelene kadar yabancı olduklarını hissetmediklerini söyler. Bu da elbette Apartheid rejiminin ayrıştırıcı kimlik sınıflandırmalarından kaynaklanmaktadır. Sömürgecilik ve Apartheid dönemleri siyahların demokratik olmamaları için uyguladıkları anti-demokratik uygulamaların dışında yönetimde bir şey bırakmamışlardı. Yabancı korkusu ekonomi temellidir, yabancı düşmanlığı ırkçılık değildir ancak ırkçılığa dönüşme tehlikesi barındırır. Dolayısıyla yabancı artık bilmediğimiz insanlar değil, bazen birlikte yaşadığımız, hatta birlikte düş kurduğumuz kişiler bile yabancı olabilir. Güney Afrika bağlamında konuşursam, bazı siyahların diğer siyahlara üstünlüğü gibi bir algıdan ziyade ekonomik imkanların darlığı paylaşımı zorluyor ve buna müteakiben kardeşini yabancı olarak yeniden üretiyor. Yabancılık bugün icat edilmiş ayrıştırıcı bir kimliktir.
Az gelişmiş ya da gelişmekte olan tüm halkların sorunudur bu. Göçmenlerin yabancı olması da aynı nedenlerden kaynaklanmaktadır. Göçmenlik aradalıkla eşdeğerdir, hiçbir zaman başkası olamamak, sürekli adaptasyona hazır olmak demektir. Yabancının tehdit olduğu fikri bugün tüm toplumlarda, dinlerde, kültürlerde belirgindir. Zira göçmenlik kurumsal anlamda üretime katılmamıştır, kimlikler ve kategoriler bugün bizim dışımızda üretilmiş bilgilerdir ve bunlar bize hakikat olarak sunuluyor. Dolayısıyla yabancı düşmanlığı yerleşik bir kaygının sonucudur. Irkçılık daha tarihsel ve yerleşik bir kavramdır, siyahların siyahlara karşı bir ırkçılığından söz etmek saçmalık olur. Irkçılık bugün tüm dünyanın sorunudur, esas ötekileştirme ve yok sayma ırkçılıkla beraber gün yüzüne çıkar. Milliyetçilik de cemaatçilik da bugün ırkçılığın tezahürü olarak pek ala görülebilir. Irkçılık sadece siyah-beyaz ırkçılığı değildir, başkasına yaşam hakkı tanımayan her ideoloji, kültür, cemaat, din, sistem ve yaklaşım ırkçılıktır. Zenofobi ya da yabancı düşmanlığının ırkçılıktan türemez, toplumsal ve ekonomik zemini değişkendir zira.
Ümit AKTAŞ
Yabancı korkusu dense de daha ziyade yabancı düşmanlığı şeklinde açığa çıkan ‘zenofobi’, yani ‘öteki korkusu’ ve düşmanlığının ana etmeni olarak neyi görüyorsunuz?
Yabancı korkusu, bir tür yerinden, mülkünden olma ve hatta istila edilme korkusu olarak oldukça arkaik bir korku. Günümüzde ise buna bir de işinden ve konforundan edilme korkusu ve yabancılardan nefret duygusu eklense de bu, oldukça akıldışı ve insaniyete aykırı bir duygu ve korku. Tabi buna karşı misafirperverlik, yardımseverlik gibi bir kültürümüz de var ki adı üstünde, bu bir kültür, yani kazanılmış bir edim. Hz. İbrahim’in misafirperverliği, kapısının ve sofrasının yabancıya açıklığı, dahası yabancının bir Tanrı misafiri ve hatta doğrudan remzi olduğu da kültürümüzün bir parçası.
Bu duygulanımın ve tavrın oluşmasının altında yatan etmenler nelerdir sizce?
İnsan bu dünyada “yabancı” biri. Ürkek, kuşkulu, korkulu ve kaygılı. Bu olumsuz duyguların olumluya dönmesi kültürle, irfanla gerçekleştirilebilecek bir çabayı gerektirir. Ama günümüzün korkularını yaratan daha çok ulusçu, ırkçı cereyanlar. Kendine benzemeyenden ürken, dahası nefret eden bu tavır, son tahlilde insaniyetten uzak bir ilkellik. İşini, aşını, yerini, yurdunu paylaşamayan bir bencillik. Dahası ise korkaklık ve barbarlık.
Peki, toplumsal ve siyasal sebepler nelerdir ve nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir açıdan da doğal olarak melez bir coğrafya. Gerçi melezlik kendiliğinden bir hoşgörü üretse de ayakaltılık ise bir korkuya yol açmakta. Dolayısıyla da dün gelenler bugün gelenlere düşmanı gibi bakmakta. Oysa Anadolu, neredeyse her kuşak, adeta deri değiştirir gibi sakinlerini değiştirmekte. Bu oldukça doğal ve bu doğallığı çığırından çıkaran ise büyük ölçüde siyasiler ve siyasal çıkarlar. Siyaset ise güncel ve oldukça yerel, kutuplaşmayla da malul bir etken. Gündelik çıkarlarla ve cephelerle de ilgili. Bu konuda “yabancı” düşmanlığı yapanların çoğu da “yerli” değil. Belki de gerçek yerlilerin rahatlığına sahip olamadıklarından, daha dün kazandıkları yerleri kaybetmeme ve koruma derdindeler. Hele bu yerler birilerinden gasp edilmişse, koruma güdüleri daha bir depreşmekte.
‘Öteki’ idraki insan için kaçınılmaz bir şey gibi duruyor. Sizce ‘öteki’nin tanımlanması ve oluşma sürecinde hassas dengeler nelerdir? ‘Öteki’ duygulanmasının ne kadarı doğal hangi türü inşaî sizce?
Öteki doğal bir düşman değil kuşkusuz. Garip, misafir, yolcu ya da muhtaç biri. Belki de bir dost veya Tanrı misafiri. İşsiz veya evsiz, belki de yurtsuz. Ama günümüz özelindeki mülteciler, her alanda işyerleri açarak, kimselerin beğenmedikleri yerlerde oturarak ve işlerde çalışarak bize de yardımcı olmakta, ihtiyaçlarımızı karşılamakta. Bu ülke de de onlara, istisnalar bir yana, Tanrı misafiri gibi davrandık. Düşmanca davranışlar daha çok siyasal/ırkçı cenahların marifeti. Bunlar da niceliği az ama gürültücü kesimler. Ciddiye alsak da bu tavrı, kıymetsiz olduğunu da unutmamalı.
Entegrasyon, asimilasyon ve diaspora, hemen her göçmenlerin orta ve uzun vadede sorunu gibi. Bunları nasıl değerlendirirsiniz? Nasıl bir dünyada bu sorun daha dengeli kurulabilir?
Bu dünyada geçici ya da misafir olduğumuzu unutmamalıyız. Bulunduğumuz coğrafyayı, ırkı, dili ve dini kendimiz seçmedik. Çevremizdekiler de bize her zaman dost olmadılar. Bizler de çoğu kez muhaceret halinde olduk ve bir türlü yer(li)leşemedik. Ama insanlığın dinamizmi de tam da bu muhaceretlerden, karşılaşmalardan doğmakta. O nedenledir ki yaşamakta olduğumuz bu “ara” coğrafya, uygarlıkların da beşiği. Karşılaşmalar bize hep bir şeyler öğretir. Öğrendikçe de zenginleşiriz ki gerçek zenginlik bilgi, dahası bilgeliktir. Ve üstelik bu çok da yeni bir durum olmayıp, insanlığın en doğal hali. İnsanlık daha ilk tezahür ettiği Afrika’nın doğusundan, o günün şartlarıyla kısa sürede dünyanın her tarafına yayıldı. İnsaniyet budur: bir seferilik hali. Hem de günümüzdeki gibi coğrafyaları bölen sınır taşları, tel örgüler ve duvarlar da yoktu etraflarında. Merakla arayışlarını, yeniliklerle karşılaşma iştiyaklarını sürdürdüler. Hayvanlar pek bunu yapmaz. Göçmen hayvanların seyahatleri mekaniktir. İkisi de kendi mekânları olan bir yerden diğerine giderler. İnsan ise hep yeni ve farklı yerlere gider; umudu ve hayali çeker onu uzaklara. Hep daha iyiyi ve farklıyı arar. Ve hiç kimse bu arayışları durduramaz. Zira bu insanın en asli vasfıdır.
Rağıp ERGÜN
Yabancı korkusu dense de daha ziyade yabancı düşmanlığı şeklinde açığa çıkan ‘zenofobi’, yani ‘öteki korkusu’ ve düşmanlığının ana sebebi olarak neyi görüyorsunuz?
Bu tarz kitlesel cinnet hallerinin tek bir sebebi yoktur. Tek bir sebebe indirgendiğinde ise anlamaktan, anlaşılır hale getirilmekten ziyade vakıa ya saptırılmış ya da bütüncül izahını ıskalanmış oluyor. İktisatta Ceteris Paribus kavramsallaştırılması vardır. Anlamı “bir değişkendeki değişmeyi, diğer tüm değişkenlerin sabit olduğu varsayımıyla irdelemek” anlamına gelmektedir. Sosyal bilimlerde son zamanlarda atomik yaklaşımlar popüler hale geldi. “Özgün çalışma” fetişizmiyle, zorbalığıyla akademi gittikçe bütüncüllükten uzaklaşıyor. Bu yüzden zenofobi üzerine yapılan çalışmalar -pek çok çalışma gibi- bir değişkeni en ince ayrıntısına kadar işliyor ancak risk alıp bir şey söylemiyor.
Böyle bir girişten sonra iddialı bir açıklama beklenebilir. Bu da gayet doğaldır. Ancak bu platform etraflı bir cevap için yeterli olmayacaktır. Yine de bütünün kısa bir özetinin yapılması da imkânsız değildir. Zenofobinin bireysel, toplumsal, ekonomik, siyasal, pedagojik vb. pek çok motivasyonunun olduğunu söylemek gerekir. Bu motivasyonların tek tek ele alınması gerekir.
Bireysel ve toplumsal kimliklerin oluşum süreci primitif düzeyde “öteki”, “düşman” algısının nasıl yaratıldığı konusunda ilk örnekleri vermektedir. Bu yüzden kimliğin nasıl inşa edildiği oldukça önemlidir. Kimliğin nasıl meydana geldiği sorusu çeşitli düşünce insanları tarafından farklı cevaplar ile açıklanmaya çalışılmıştır. Bazıları kimliğin “aidiyet” üzerine inşa edildiğinde benlik duygusunun öne çıkacağını, ancak “öteki” üzerinden yapıldığında ise korku, düşmanlık üreteceğini söylemektedir. Kimileri “öteki”nin kimlik inşa sürecinde bir zaruret olduğunu, her benlik iddiasının zorunlu olarak “öteki”ni yaratacağını ileri sürmekte, ancak bu durumun altında zorunlu düşman yaratmak gibi bir zorunluluğun yatmadığını beyan edenler olmuştur. Pratikte kimliklerin nasıl icat edildiğine bakılacak olunursa “düşman”ı tanımak, “öteki”nden neşet edebilmek üzerine kurgulandığı söylenebilir.
Bebeklik denebilecek yaşta girilen milli eğitimlerden, üniversiteyle beraber neredeyse orta yaşların başlarına kadar devam süre göz önünde alındığında suç mahalli olarak önce müfredatların incelenmesi gerekmektedir. Modern ulus devletlerin en büyük ideolojik aygıtı olan milli eğitim sistemlerinin dişlileri arasından geçen bir ham maddenin bir şekilde yabancı düşmanı mamul maddeye dönüşmesi kaçınılmazdır. Siyasal toplumsallaşmanın temelleri bölünme kokusu, içeride, dışarıda, her yerde düşman metaforları üzerine kurgulanmıştır.
İnsanlar neden çocuklarını okula gönderiyor? “Daha iyi hayatları olsun diye.” Nede demek bu? Daha iyinin ölçütü maddi gelirin fazlalığıyla ölçülüyor. Sadece almak, hatta daha çok almak üzerine kurgulu devasa milli eğitimler içinde faydasını maksimize etmeye çalışan hedonist bireylerin doğal seleksiyonda yaşama savaşlarına şahit olunuyor. Materyalizmin hazcı birey tanımı genelde eleştirilir ancak devasa okullarda ailelerin desteğiyle bu durum alenen yapılır ve kimse bu kadar aşikar bir durumu görmek istemez. Faydasını maksimize etmeye koşullanmış kışkırtılmış ruhlar, kendi toplumunun içinde bile herkesin düşman olabileceği üzerine kurgulu düşünceler ile çepeçevre sarılmış benliklerin insanının ekonominin kötü olduğu, ülkesinin daha alt ekonomik sınıftaki ülke bireyleri tarafından tercih edilme ihtimalin verdiği tepkilerden birisi yabancı düşmanlığıdır. Zenofobi bir sonuçtur. Süreçler ile bu duruma getirilen hedonist bireylerin doğal sonucudur.
Hiç kimse anne karnından yabancı düşmanı olarak doğmaz. Parkta oynayan çocuklara bakıldığında kimsenin rengi, dini, dili önemli değildir. Asıl olan oyunun oynanmasıdır. Oyunu bozan şey ise paylaşmayı bilmemektir. Neyin paylaşıl(a)madığı hiç önemli değildir. Bazen bir çikolata iken, bazen pis bir şişe kapağı bile olabilir. Önemli olan paylaşmanın erdeminin genç dimağlara aşılanmasıdır. Aksi takdirde yabancı düşmanlığı toplumsal güven duyusuna zarar vereceğinden (ki bence bu duygu bizim toplumumuzda oldukça aşındı), toplumu ayakta tutan dinamikler ortadan kalkacak ve Thomas Hobbes’un tanımladığı herkesin herkesle savaşı (homo homini lipus) mottosu üzerine kurgulu bir çarpık düzen meydana gelecektir. Siyasal partiler seçim kazanma uğruna toplumsal korkuları güçlendirecek metaforik söylemler üretecek ve fasit dairenin içinde insanlar tanımadığı bireylerden nefret ederek manipüle edilmiş tercihlerini ortaya koyacaktır. Özetle tüm dünyada yaklaşık olarak bu sanırım.
Zenofobik tavırdan nemalanan kişiler, kurumlar ya da siyasi sistemler var mıdır? Bunları böyle bir tavır sergilemeye iten temel etmenler nelerdir?
Olmaması yaşamın doğasına aykırıdır. Çünkü yukarıda zikredilen kişilik özellikleri üzerine bina edilen günümüz insanı bu konuda hem suiistimale etmeye hem de suiistimal edilmeye açıktır. Bu iki kesim aynı sosyo-pedagojik fabrikanın ürünleri olarak aynı pazarda sosyal alış veriş yapmaktalar. İnsanların sürekli olarak “almak” kışkırtıldığı bir sosyo-ekonomik düzende insanlardan başka davranışlar sergilemesini beklemek fazla iyi niyetli bir yaklaşım olacaktır. Çünkü her “yabancı” var olanı bölecek, pastanın payını azaltacak kaygısını beraberinde getirecektir. Türkiye başta olmak üzerine bu konu üzerine, dünyada yaşanan yabancı düşmanları üzerine “eleştirel” yaklaşanlara bakıldığında bu benzeri duyguları kaşıdıkları görülecektir. Siyasi partilerin de kendi tabanlarını konsidile etmek ve genişletmek amacıyla bu tarz politik söylemlere kayması bu bağlamda anlaşılır bir durumdur. Hitap edilen kitleye uygun politik söylem geliştirilmesi gayet doğaldır. Doğru olup olmadığı sorusu, “doğru” paradigmasının kitlesel karşılığı olmadığında anlamını yitirmektedir. Fransız Devriminden sonra beklenen eşitlik, kardeşlik ve özgürlük ortamının gerçekleşmemesi üzerine Napolyon’a neden olmadı diye sorulduğunda “halk böyle istedi” yanıtındaki “sosyal gerçeklik” bu durum için de geçerlidir. Çünkü son yüzyılda icat edilen “halk” böyle istemektedir.
‘Öteki’ idraki insan için kaçınılmaz bir şey gibi duruyor. Sizce ‘öteki’nin tanımlanması ve oluşma sürecinde hassas dengeler nelerdir? ‘Öteki’ duygulanmasının ne kadarı doğal hangi türü inşaî sizce?
Aslında ilk sorunun cevabı içerisinde değinmiştik. Biraz daha açmak gerekirse bugün anlaşılan, üzerine konuşmak durumunda bırakılan “öteki” ile doğal olarak ortaya çıkabilecek “öteki” aynı kavram değildir ki ikincisini bu kavram izah etmek doğru olamayabilir. Çünkü bugün anlaşılan “öteki” kendi şahsına münhasır yöntemlerle yetiştirilen modern, hedonist, faydacı, materyalist insanın problemidir. Bugünün yanlışları geçmişi, modern dünyanın hataları geleneği haklı çıkarmamalıdır. Herşey kendi bağlamında değerlendirilmelidir. Bu yüzden ilgili çıkarsama modern öncesi dönemin insanının nur-u pak olduğu anlamına kesinlikle gelmemektedir. Sadece “öteki” kavramının zamanın ruhu ile arasındaki ilişkiye atıf yapmak amacıyladır.
Bireysel/ruhsal benlik algısı sonucunda oluşan “öteki” ile toplumsal/siyasal “öteki” de aynı değildir. Elbette kişiler hem bireysel hem de kitlesel ölçüde aidiyet duygusu hissedebilir. Bu da gayet fıtridir, doğaldır. İnsan, ait olmak ister. Her aidiyet de kendisi gibi olmayanlardan farklı olmayı, farklılaşmayı getirebilir. Mesele farklılığa yüklenen anlamdadır. Eğer “ben” veya “biz”den farklı olanlar tehdit, düşman olarak algılanıyorsa onun yok edilmesi gerekir ki günümüzdeki “öteki” tasavvuru bu düzlem içindedir. Her farklılık tedirginlik yaratmakta ve bu yüzden ondan kurtulma eğilimlerinin arttığı görülmektedir. Bunu tek bir neden açıklayamaz. Bu davranış kalıplarının altında başta pedagojik olmak üzere psikolojik, siyasal, ekonomik vb. pek çok etmen yatmaktadır.
Entegrasyon, asimilasyon ve diaspora, hemen her göçmenin orta ve uzun vadede sorunu gibi. Bunları nasıl değerlendirirsiniz? Nasıl bir dünyada bu sorunlar daha sağlıklı bir şekilde çözülebilir?
Çünkü var olan insan tipolojisi, sosyal gerçeklilikler, siyasal kültürler, ekonomik kaygılar göz önüne alınmak zorundadır. Diğer türlü “iyi/doğru” olanın topluma dayatılması da daha büyük sorunlara neden olabilir.
Modern ulus devletlerin ontolojik temellerinden birisi “öteki” üzerinden inşa olmasıdır. Sürekli bölünme korkusu farklı olandan nefret etmeye yol açmıştır. Bu yüzden her gün “birlik ve beraberlik” söylemi dillendirilir. Harici ve dâhili düşmanlara karşı irrasyonel bir tavır alma girişimi diri tutulur. Konstantin Kavafis’in bir şiirinde bu durum şu şekilde izah edilir: “Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan? / Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza”. Şiir -birlik ve beraberlik için- gelmeyen, hayali barbarlara/istilacılara bel bağlayan bir ülkenin işgal edilmediğinde, barbarların gerçekte olmadığını anladığında yaşanılan ontolojik-siyasal krizi anlatmaktadır. Bugün her yabancı/ötekine istilacı muamelesi yapılır ki yakın zamanda “Sessiz İstila” isimli bir siyasal propagandaya da şahit olunmuştur.
Özellikle entegrasyon bir zorunluluk gibi durmakta, asimilasyon süreçlerinden sonra ehven-i şer gibi sunulmaktadır. Diaspora ise azınlıkların kendini koruma reflekslerinden birisidir. Ancak ekonomik krizlerde entegrasyon politikaların unutulduğu görülmekte, bir anda nefret hissinin alevlendiğine şahit olunmaktadır. Eğer mevcut insan modeli bu bağlamda yanlış ise işlerin iyi gittiği ekonomilerde kısa vadeli çözümler üretir, ancak kriz dönemlerinde bütün çabalar en başa dönerek boşa gider. Son yıllarda şahit olunan durum da tam olarak bu yaklaşımı haklı çıkarmaktadır. Çözüm olarak en başta söylenileni tekrar etmek gerekecektir. Çözüm neredeyse bebeklik çağından orta yaşlara kadar tabi tutulan eğitim sistemlerinin revizyonundan geçmektedir. Ancak görünen o ki tonlar farkı olsa da kimse böyle bir insan modeline razı değildir. Ne aileler ne resmi ne de sivil toplum kuruluşları insan modeli üzerine kafa yormamakta herkes kendi faydasını maksimize edecek bir insan modelini kurtuluş olarak anlatmaktadır. İnsanın en temelde ekonomiler için bir kaynak olmadığı anlaşılmadan, arazlarının yanında cevherlerinin olduğu ve bunların ekonomik getirisi olmasa da değerli olduğu kanıksanmadan bu durumun en azından temelden çözülmesi mümkün görünmemektedir. Sadece iyi niyetli bir avuç insanın değerli çabalarından söz edilebilir. Uzun vadede ve kökten bir çözüm sağlamayacağı gibi sorunun devamlılığına, sürdürülebilirliğine katkı sağlayacaktır.
İlgili Yazılar
Fıkıhta İçtihadın Yeri ve Önemi Üzerine Özgür Kavak ve Sadık Kılıç ile Soruşturma
Çağdaş dönemin en önemli meydan okuması ise kanaatimce, Müslüman kimliğinin muhafazası ile evrensel değerlere entegrasyon arasındaki dengenin nasıl sağlanacağı meselesidir. Bu, yalnızca teorik bir tartışma değil, aynı zamanda Müslüman toplumların geleceğini şekillendirecek temel bir tercih sorunudur.