Bu yazımızda, Allah’ın kendilerini zalim bir hükümdarın elinden kurtardığı bir kavmin takipçilerinin, atalarına zulmedenlerden çok daha fazla zalim oluşunun serencamını irdeleyeceğiz. İlmimiz kudretince her çağda “seçilmiş” olduğunu iddia eden İsrailoğullarının seçilmişliğinin eleştirisini yapacağız. Seçilmişliğin ontolojik bir seçilmişlik mi yoksa şarta bağlı “zorunlu seçilmişlik” mi olduğunu tartışacağız. Elbette bir asır olmaya yaklaşan ve şimdilerde acımasızca sürdürülen İşgalci İsrail’in Filistin halkına yönelik zulmüne değinmeden geçmeyeceğiz.
Yazımızı yazarken teknik ve tarihsel verilere boğulmamaya, okuyucuyla iletişimi en anlaşılır düzeyde tutmaya dikkat edeceğiz. Ayrıca ümmet olarak özenle cümle seçmenin çok zor olduğu bir düzlemde zulme tepkimizin diri kalması adına yer yer içinde bulunduğumuz çağın şahitliğini dile getirmeye gayret edeceğiz. 7 Ekim 2023’te başlayan Aksa Tufanı Operasyonu başlamadan on yıllardır devam eden ve operasyondan sonra soykırım düzeyine varan İsrail işgal oluşumunun canice saldırılarını göz önünde bulundurmadan bu yazıyı yazmak vicdanımızı rafa kaldırmak anlamına gelecektir. Bundan dolayı Allah’ın ve tarihin bize verdiği sorumluluğun bilincinde olarak İsrailoğulları’nın postmodern dönemde gerçekleştirdiği akıl almaz zulümlerin, onların tarihlerini üzerine inşa ettiği metafiziksel paradigma ile ilgili olduğunu serimleyeceğiz. Başarı Allah’tandır.
Tevrat’ta Seçilmişlik
Tevrat’ın yaratılış bölümünde aktarılan bir pasajda Yakub’un İshak’ın 2 oğlundan biri olduğu anlatılır. Diğer oğlu ise Yakub’un ağabeyi Esav’dır. Bu pasaj şudur;
(27) İshak Yakup’u Kutsuyor
1İshak yaşlanmış, gözleri görmez olmuştu. Büyük oğlu Esav’ı çağırıp, “Oğlum!” dedi.
Esav, “Efendim!” diye yanıtladı.
2İshak, “Artık yaşlandım” dedi, “Ne zaman öleceğimi bilmiyorum. 3Silahlarını –ok kılıfını, yayını– al, kırlara çıkıp benim için bir hayvan avla. 4Sevdiğim lezzetli bir yemek yap, bana getir yiyeyim. Ölmeden önce seni kutsayayım.”
5İshak, oğlu Esav’la konuşurken Rebeka onları dinliyordu. Esav avlanmak için kıra çıkınca, 6Rebeka oğlu Yakup’a şöyle dedi: “Dinle, babanın ağabeyin Esav’a söylediklerini duydum. 7Baban ona, ‘Bana bir hayvan avla getir’ dedi, ‘Lezzetli bir yemek yap, yiyeyim. Ölmeden önce seni RAB’bin huzurunda kutsayayım.’ 8Bak oğlum, sana söyleyeceklerimi iyi dinle: 9Git süründen bana iki seçme oğlak getir. Onlarla babanın sevdiği lezzetli bir yemek yapayım. 10Yemesi için onu babana sen götüreceksin. Öyle ki ölmeden önce seni kutsasın.”
11Yakup, “Ama kardeşim Esav’ın bedeni kıllı, benimkiyse kılsız” diye yanıtladı, 12“Ya babam bana dokunursa? O zaman kendisini aldattığımı anlar. Kutsama yerine üzerime lanet getirmiş olurum.”
13Annesi, “Sana gelecek lanet bana gelsin, oğlum” dedi, “Sen beni dinle, git oğlakları getir.”
14Yakup gidip oğlakları annesine getirdi. Annesi babasının sevdiği lezzetli bir yemek yaptı. 15Büyük oğlu Esav’ın en güzel giysileri o anda evdeydi. Rebeka onları küçük oğlu Yakup’a giydirdi. 16Ellerinin üstünü, ensesinin kılsız yerini oğlak derisiyle kapladı. 17Yaptığı güzel yemekle ekmeği Yakup’un eline verdi.
18Yakup babasının yanına varıp “Baba!” diye seslendi.
Babası, “Evet, kimsin sen?” dedi.
19Yakup, “Ben ilk oğlun Esav’ım” diye karşılık verdi, “Söylediğini yaptım. Lütfen kalk, otur da getirdiğim av etini ye. Öyle ki, beni kutsayabilesin.”
20İshak, “Nasıl böyle çabucak buldun, oğlum?” dedi.
Yakup, “Tanrın RAB bana yardım etti” diye yanıtladı.
21İshak, “Yaklaş, oğlum” dedi, “Sana dokunayım, gerçekten oğlum Esav mısın, değil misin anlayayım.”
22Yakup babasına yaklaştı. Babası ona dokunarak, “Ses Yakup’un sesi, ama eller Esav’ın elleri” dedi. 23Onu tanıyamadı. Çünkü Yakup’un elleri ağabeyi Esav’ın elleri gibi kıllıydı. İshak onu kutsamak üzereyken, 24bir daha sordu: “Sen gerçekten oğlum Esav mısın?”
Yakup, “Evet!” diye yanıtladı.
25İshak, “Oğlum, av etini getir yiyeyim de seni kutsayayım” dedi. Yakup önce yemeği, sonra şarabı getirdi. İshak yedi, içti. 26“Yaklaş da beni öp, oğlum” dedi. 27Yakup yaklaşıp babasını öptü. Babası onun giysilerini kokladı ve kendisini kutsayarak şöyle dedi:
“İşte oğlumun kokusu
Sanki RAB’bin kutsadığı kırların kokusu.
28Tanrı sana göklerin çiyinden
Ve yerin verimli topraklarından
Bol buğday ve yeni şarap versin.
29Halklar sana kulluk etsin,
Uluslar boyun eğsin.
Kardeşlerine egemen ol,
Kardeşlerin sana boyun eğsin.
Sana lanet edenlere lanet olsun,
Seni kutsayanlar kutsansın.” (Tevrat, Eski Ahit, Yaratılış: 27)
Yukarıdaki pasajdan yola çıkarak, diğer ismi İsrail (Tanrı’yla güreşip yenen) olan ve İsrailoğullarına ismini veren Yakub’un, babasını (yani bir peygamberi) ve kardeşini aldatan, Allah’ın göz yumması eşliğinde sahtekârlık yapan biri olduğu çok rahat anlaşılmaktadır.
Yakub, peygamber olmasını sağlayan kutsanma olayını adeta sıra çalarak yaşayan biridir. Eski Ahit’in birçok pasajında buna benzer hurafe olaylar açıkça aktarılır.
Peygamberliğe yakışmayan muharref ithamlarla peygamberleri kendileri gibi aşağılık konuma indirgeyip onun sözünden çıkmanın çok normal bir durum olduğu benimsetilmek istenir. Ama buradaki biraz daha özeldir. Çünkü İbrahim’den sonra kutsanan ve ondan sonra kendisine de toprak vadedilen kutsanmış soy İshak’tan devam etmiştir. Sonrasında yukarıda aktardığımız pasaja göre kutsanmış soy Esav’dan devam edecekken, ana-oğul tuzağıyla Yakub’dan devam etmiştir. Yakub, kendisine toprak vadedilen ve seçilmişliği devam ettiren üçüncü nesildir.
Yakub’un sülbünden gelecek olanlar, ahlâki olarak oldukça olumsuz bir tarihsel devamlılık üzerine inşa edilen vadedilmiş toprak ufkunu, hiç irdelemeden benimsemişlerdir. Tıpkı günümüz işgalci İsrail oluşumundaki vatandaşlar gibi. Yakub’a atfedilen tavrın muharref olduğuna şüphemiz yok ancak “İsrailoğlu” tipolojisinin isim babasının dahi böyle bir karaktere sahip olduğuna inanılması oldukça manidardır. Yakub’dan sonra Yusuf’un Firavun’un ülkesi Mısır’da başarılı bir bürokrat olması, İsrailoğullarının Mısır’a yerleşimini kolaylaştırmıştır. İsrailoğulları uzun yıllar orada kalmıştır. Lakin asırlar sonra zalim olan diğer bir Firavun döneminde köleleştirilmiş ve insanlıktan çıkarcasına ezilmişlerdir. Rab veya onların deyimiyle Yahve, Musa ve Harun’u göndererek İsrailoğullarının Mısır’dan çıkmasını sağlamıştır.
Mısır’dan çıktıktan sonra çölde imtihanlarla yüz yüze gelen İsrailoğulları, kimi zaman Rablerini memnun edecek tavırlar sergileseler de çoğunlukla onu kızdırmışlardır. Tevrat’ta bu kısım anlatılırken, defalarca kez Musa’nın yere kapanıp Rab’den af dilemesi onların affedilmesini sağlamıştır. Burada önemli olan tarihler, mekânlar veya kişiler değildir. Önemli olan imtihanlar karşısında alınan konum ve takınılan tavırlardır. İsrailoğulları kişileri, tarihi, olayları donuklaştırıp her dönemde geçerli olduğuna inanarak bu hataya düşmeyi gelenek haline getirmişlerdir. Oysa Rab, zaman ve mekân öncelikli olmaksızın sadece onları iyi bir müslüman yapmak istemektedir.
Tevrat ve Kur’an-ı Kerim’de anlatıldığı üzere İsrailoğulları defalarca kez Tanrı’yla ahitleşmiştir. Tanrı onlardan öldürmemek, çalmamak, bozgunculuk yapmamak gibi yasaklar üzerine söz almış, sözlerinden dönmelerinden dolayı onları cezalandırmıştır. Rabbinik literatürde sürekli vurgulanan seçilmişlik anlayışı söz konusu ahitleşmeye dayanmaktadır. Ancak Rab hiçbir ahitleşmede İsrailoğullarına ahit vermeme gibi bir seçenek sunmamıştır. Şimdi bu noktayı derinleştirelim.
Rab her ahitleşmesinde onları zalim hükümdardan kurtardığına vurguyla aslında İsrailoğullarının Rabb’e karşı minnet duygusu içerisinde olmaları gerektiğini söylemektedir. İsrailoğulları, Allah kendilerini Firavun’un elinden kurtardığı için ona borçludurlar.
Rab onları Mısır’da kırbaç sesleri eşliğinde çalıştıkları konumdan çölün ortasında bıldırcınla lütuflandırılan bir konuma yükseltmiştir. Onlara türlü türlü nimetler vermiştir. Nankörlüklerine rağmen tövbe ettiklerinde onlara asla sırtını dönmemiştir. İsrailoğulları Mısır’daki keşmekeşin içerisinde uzun süre kaldığı için kendi hallerine bırakıldıklarında, yalnızca arzularının istediği şeyleri yapmaya odaklı, hep daha fazla kazanmaya meyilli açgözlü bir yaşam tarzı edineceklerdir. Bu mizaçları onların Firavunun zulmüne başkaldırmalarını engellemiştir. Çünkü firavun her başkaldırı arefesinde onları sadece o güne özel biraz fazla yiyecekle ödüllendirip her seferinde onların geleceklerini satın almıştır. Yahve ise onların bu mizaçta olduklarını bildiği için vadedilmiş toprak ufkuyla onları sürekli olarak dünyevi arzularla motive etmiştir.
İsrailoğulları, vadedilen topraklara yönelik savaş hazırlıklarına başlamadan önce o topraklarla ilgili malûmat sahibi olmak için vadedilmiş topraklara haberciler göndermişlerdir. Bunlar hep vadedilen yerlerde bal, süt ve güzel nimetler olduğuyla ilgili bilgilerdir. Onlar bu motivasyonla sözlerinden döndükten sonra tekrar tekrar Tanrı’ya söz vermişlerdir. Sonrasında vadedilmiş topraklardaki nimetler kendilerine uzak gelecekte göründüğünden, başka türlü nimetler elde eder etmez sözlerinden dönmüşlerdir. Tanrı onlardan söz alırken, onların bu sözü vermeme gibi bir seçeneklerinin olmayışının asıl nedeninin, Tanrı’nın kendilerini zalim Firavun’un elinden kurtarması olduğunu söylemiştik. Bunun sebeplerinden bir diğeri de Tanrı’nın onları Mısır’dan çıkarırken vadedilmiş topraklarla teşvik etmesidir. İsrailoğulları bu motivasyonla Tanrı’ya iman tazeleyip ona teslim olmuşlardır. Dolayısıyla seçilmiş olmaları yalnızca ezilen olmalarından ve Tanrı’nın vadedilmiş topraklar sözüne koşulsuz bağlı olduklarını dile getirmelerindendir.
İsrailoğullarını ezilmiş olmaktan kurtarıp aziz kılmak isteyen Rab, onları sürekli olarak imtihan etmiştir. İçlerinden sağlam karakterler çıkarmak maksadıyla geçirdikleri imtihan süresince çok azı hariç sürekli olarak günahlar işlemiş ve sözlerine sadık kalmamışlardır. Zulmetmeyeceğiz diye söz verip zulmetmiş, bozgunculuk çıkarmayacağız diye söz verip bozgunculuk çıkarmışlardır. Fakat onlar bu imtihan sürecini, seçilmişlik olarak değerlendirmekle kalmayıp bu seçilmişliğin aynı zamanda hiç sonlanmayacak bir kutsanmışlık olduğunu, kutsanmış olmalarının da nesilden nesile aktarıldığı anlayışını gelenekleştirmişlerdir. Öyle ki Tevrat’ın 1. Samuel Kitabı 15: 1-7 kısımları arasında Ameleklilerden bahsedilir ve onların İsraillilere yaptıklarından dolayı “Şimdi git, Amelekliler’e saldır. Onlara ait her şeyi tümüyle yok et, hiçbir şeyi esirgeme. Kadın, erkek, çoluk çocuk, öküz, koyun, deve, eşek, hepsini öldür. (2-3)” gibi soykırım içeren Tanrı buyrukları uydurmuşlardır. (Aynı ayeti İsrail işgal oluşumunun başbakanı Netenyahu, Gazze’yi bombalamaya, orada soykırım yapmaya giden İsrail işgal ordusuna hitaben okumuştur: Sabah Gazetesi, 29 Ekim 2023) Bunun yanında, Yahudiliği dışa kapalı bir forma getirip seçilmişlik anlayışını faşist bir noktaya taşımışlardır.
Seçilmişlik anlayışı tarih içerisinde o kadar katılaşmıştır ki Yahudiler, ne Hz. İsa ne de Hz. Muhammed’in Allah’ın resulü olduğunu kabul etmişlerdir. Hz. Muhammed’in Hz. İsmail soyundan olduğu için inkâr edilmesi anlaşılabilir olsa da Hz. İsa’nın içlerinde bulunmasına ve Yahudi olmasına rağmen kabul edilmemesi, onların nasıl bir zihinsel gettolaşma yaşadığını gösterir niteliktedir. Çünkü onlar için seçilmişlik hem ontolojik hem ontolojik değildir. Algılayışlarına göre din, Tanrı’nın vadettiği topraklarda dünyevileşmeyi sınırsızca tecrübe etmektir. Eğer kendi içlerinden duymak istediklerini söyleyen bir peygamber gelirse evet, seçilmiş olduğu için onların içinden gelmiştir ve seçilmişlik ontolojiktir. Fakat duymak istemediklerini söyleyen bir peygamber gelirse kendi kavimlerinden olsa da seçilmemiştir, yalancıdır ve seçilmişlik ona özgü olarak ontolojik değildir.
Maide suresinin 70. ayetinde İsrailoğulları çok güzel özetlenmektedir:
“Andolsun, İsrailoğullarından sağlam söz almış ve onlara peygamberler göndermiştik. Fakat her ne zaman bir Peygamber, onlara nefislerinin hoşlanmadığı bir hükmü getirdiyse; onlardan bir kısmını yalanladılar, bir kısmını da öldürdüler.”
Ayette de belirtildiği gibi İsrailoğulları nefsî arzularına uydukça Allah’a verdikleri söze sadık kalmış, nefsi arzularına uymadıkça Allah’a verdikleri sözü hiçe saymışlardır. Bunun üzerine onlar, çölde sürgün, neslin kesilmesi ve nimetlerin kısılması gibi cezalarla cezalandırılmışlardır.
Seçilmişlikten Siyonizm’e
İsrail işgal oluşumunun şimdilerde görevde olan başbakanı Netenyahu’nun, yazıyı yazmaya karar verdiğimde denk geldiğim bir sözünü aktararak bu bölüme başlayalım:
“Biz ebedi halkız, bu dünyaya ışık getirmek ve kötülüğü ortadan kaldırmak için savaşan bir halk.” (Haber İsrael, @ShemaNews X hesabı, 7 Ekim 2024)
Kuşkusuz ‘ebedi halkız’ vurgusu asırlardır devam eden seçilmişlik anlayışı merkezli Yahudi inancına dayanıyor. Tanrı’nın onları seçtiğini ve asla onlardan vazgeçmediğini dikte ediyor. Bu anlayışa yönelik tonlarca eleştiri yapılmış olmasına rağmen Siyonist inancının hiç zayıflamadan yoluna devam ettiğini zımnında barındırıyor. Diğer bir ifadesi olan ‘dünyaya ışık getirmek’, inançları soykırımı destekleyen ebedi bir halkın insanlığa umut olacağını imliyor.
Son olarak da kötülüğü ortadan kaldırmak amacıyla savaştığı vurgulanarak tüm katliamlar meşrulaştırılıyor.
Fakat biliyoruz ki bu zalimler diğer zalimler gibi insanları manipüle etmeye çalışıyor. Güncel taşıyıcılığını Netenyahu’nun yaptığı Siyonist algılayış, Tevrat’la birlikte tarihi de tahrif ediyor.
Yalanın öylesi vardır ki demişti bir üstad, öylesine dumura uğratır ki adamı, karşılığında hakikati söylemeye dilin kıpırdamayacak kadar hayrete düşersin. Netenyahu’nun ifadesinde kendini gizleyen Siyonizm tam da bu tür yalanlar üzerine kuruludur. Amerikan–İngiliz emperyalizminin Yahudi mağduriyetini bir terbiye sopası olarak kullandığı hiper-yalanlar paradigmasını kastediyorum. I. Dünya Savaşı’ndan önce başlayan Yahudi nüfusun Filistin’e kaydırılması politikası, I. Dünya Savaşı’yla İngilizlerin olaya dâhil olmasıyla arttıkça artmıştır. Savaştan sonra da Yahudi göçü devam ederken, II. Dünya Savaşı’nda Naziler tarafından Yahudilerin dışlanması ve zulme maruz kalması İsrail’e göç sürecini hızlandırdı. Nihayetinde 1948 yılında kurulan İsrail işgal oluşumu Filistinliler’e yönelik zulümlerini her geçen gün artırdıkça artırdı.
Siyonist kongreler sonucu kurulmuş olan İsrail işgal oluşumu, bu kongrelerde işlenen muharref Tevrat kitabı üzerine inşa edildi. Tanrı’nın seçilmiş kulları, insanların barış içerisinde yaşadığı topraklara gelip kendilerine vadedilen toprakları gasp edeceklerdi. Çünkü onlar seçilmiş; karşılarındakiler ise seçilmemişlerdi. Tahrif edilmiş kitabı tekrar tekrar tahrif ederek kadın, çocuk, hayvan demeden Amelekliler’e yaptıkları gibi Filistinlilere de soykırım yapacaklardı. Meşrulaştırma zemini ise hazırdı: “Tanrı bize bu toprakları vadetti, dolayısıyla Tanrı bizim tarafımızda, biz asıl sahibi olduğumuz topraklarımızı savunuyoruz(!).”
İsrail işgal oluşumu özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra seçilmişlik anlayışını daha da güçlendirecek kazanımlar elde etti. Hitler önderliğindeki Nazilerin Avrupa’daki Yahudilere akıl almaz zulümler yaptığı söyleminden yola çıkarak Siyonistler, Yahudilere yönelik her karşı duruşu antisemitizm yafasıyla mahkum etti. İşgal oluşumu Siyonist sermayenin de yardımıyla dizilerle, filmlerle, şarkılarla ve daha birçok yöntemle Yahudi mağduriyeti anlayışını yaymaya başladı. Özelde Avrupa halklarının, genelde küresel dünyanın sömürülenlerinin zihnine mıh gibi çakılan antisemitizm bariyeri İsrail işgalinin daha kutsal bir forma evrilmesine yol açtı. İnsanlık tarafından kabullenişin Avrupacılık ve Batıcılık olarak adlandırabileceğimiz zihinsel ağlardan kaynaklandığı şüphe edilmez bir hakikattir. Siyonistler açısından doğu halklarını, Müslümanlar başta olmak üzere tüm ikinci sınıf görülen insanları birbirine kırdırıp yerüstü ve yeraltı kaynaklarını sömürmek için İsrail gibi yaramaz bir çocuk bulunmaz bir nimettir.
İsrail işgal oluşumu bu sürecin dini motivasyona dayandığını (Netanyahu’nun yukarıda aktardığımız sözlerindeki gibi) her fırsatta vurgulamıştır. Çünkü vatandaşlarını ancak bu şekilde ikna edebilirdi. Siyonizm’in sermaye gücüyle bu dini güdüleme çok güçlü bir şekilde işlendi. Anaakım medya hep ABD ve İsrail işgalinin yalanlarını örterek dünya kamuoyu nezdinde Filistin zulmünü manipüle etmeye çalıştı. Tevrat’tan yola çıkarak seçilmiş olduğunu iddia eden katil işgalciler, kendi Tanrılarının imajını her fırsatta yerle bir etti. Çünkü Tanrı, sürekli toprak çalan, gündüz vakti insanların gözlerinin önünde hırsızlık yapmaktan çekinmeyen bir topluluğu seçip o topraklara vasi kılmıştı.
Seçilmişliğin Eleştirisi ve Filistin
Tanrı insanlardan farklı bir varlıksa akla ilk gelen özelliği “mükemmel” olmalıdır. Eğer Tanrı kötüyse ve bunu kasten yapıyorsa iyi olan ve kasten kötülük yapmayan bir insandan daha değersiz bir varlıktır. Tersi durumda yani eğer Tanrı kasten değil de bilmeden veya cebren bir kötülük yapıyorsa bu da onun kudretine aykırıdır. Tanrı denilen varlık kullarına iyi olmayı öğütlüyorsa kötü olmaklık onun öğütlerine ters düşer, dolayısıyla Tanrı kötü olursa kendiyle çelişecektir. Yaptığı şeyler kötü gibi görünse de bir insan aslında bu iyidir fakat buna bakan kişinin nazar yeteneği bunu anlamaya yetmemektedir diyebilir. İsrail işgal oluşumuna gönülden bağlı olan Siyonist Yahudilerin algılayışına göre Tanrı insanlar tarafından kötü görünen şeyleri İsrailoğullarına öğütlediğinde seçilmiş oldukları için bu şey iyi olarak değerlendirilmelidir. Örneğin yukarıda Ameleklilere müstahak görülen soykırım gibi. Çünkü İsrailoğulları Tanrı’nın kendilerini zaten iyi bir kavim olarak kabul ettiklerini, bunun da vadedilen topraklara mirasçı kılınmalarıyla ilgili olduğuna inanmaktadır. Onlara göre bu uğurda kötülük yapmak bile iyidir ve Makyavelci bir tavırla toprakları elde etmek uğrunda yapılan her şey mübahtır. Nihayetinde tek amaç Arz-ı Mev’ud’u (vadedilmiş topraklar) elde etmek ve Mescid-i Aksa’daki tüm yapıları yıkıp yerine Siyon Mabedini tekrar kurmaktır.
Yahudiler, Rab kendilerini seçtiği için ve onları amaçları uğrunda kötülük yapmaktan alıkoymadığı için dolaylı olarak Rablerinin de kötü olduğunu kabul etmektedirler. Aslında önceki cümle bir Siyonist Yahudi’ye söylendiğinde onun hiç rahatsız olmadığını gözlemleyebilirsiniz. Çünkü muhtemelen ‘Rab Yahudileri seçmiştir’ ifadesinden sonrasını dinlemeyecektir. Hakikaten de İsrail işgal oluşumundaki okulların eğitim içeriklerini, videolarını incelediğinizde veya sokakta Siyonist biriyle röportaj yapıldığında zihin yapıları itibariyle hepsinin akıl hastanelerinde tedavi görmesi gereken patolojik vakalar olduğunu göreceksiniz. Siyonistler toprakların kendilerine ait olduğuna ve asırlardır orayı ekip biçen Filistinlilerin hırsız olduklarına inandıkları için annesinin karnındaki Filistinli bir bebeği bile Yahve’nin en büyük düşmanlarından biri olarak görmekten hiç çekinmezler. İşte böylesi bir faşist ufka sahip olan Siyonist Yahudiler, “insanlığa ışık saçacak seçilmiş ebedî halktır(!!).”
Kur’an-ı Kerim’de İsrailoğullarının seçilmişliğinin yanında Hz. Muhammed’e hitaben onun ümmetinin de seçilmişliğinden bahsedilir. Hac suresi 78. ayette: “Allah uğrunda hakkıyla cihad edin. O, sizi seçti ve dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi. Babanız İbrahim’in dinine uyun. Allah, sizi hem daha önce hem de bu Kur’an’da Müslüman diye isimlendirdi ki, Peygamber size şahit (ve örnek) olsun, siz de insanlara şahit (ve örnek) olasınız. Artık namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a sarılın. O, sizin sahibinizdir. O, ne güzel sahip, ne güzel yardımcıdır!” buyrulmaktadır. Tüm peygamberlere yüklenen misyonun aynı olduğunu, insanlara örnek olunması gerektiği, namaz, zekât ve Allah’a bağlılık gibi değerlere vurgu yapılarak, seçilmişliğin nasıl olması gerektiği ifade edilmektedir. Şüphesiz Tevrat’ta da Rab ile İsrailoğullarının ahitleşmeleri hep günahın her türlüsünden uzak durmak üzerinedir. Çünkü Allah’ın kullarını seçmesi demek, onları kutsayıp diğer insanlardan ayrıcalıklı kılması demek değildir. Allah’ın kullarını seçmesi, kendine ibadetin ve itaatin daha fazla yapılmasını kuldan beklemektir.
Seçilmişlik anlayışını saptıran Siyonist İsrailoğulları, arkasına aldığı emperyalist güçlerle birlikte Filistin’de yapmadık zulüm bırakmadı. Siyonistler, Aksa Tufanı Operasyonu öncesi zulümler bir yana Aksa Tufanı’ndan sonra sadece bir yılda kırk iki bin Müslümanı şehit edip yüz binlercesini ağır yaralı bıraktı. Bu vahşice katliamlarda seksen bin tondan fazla bomba atıldı. İşgalci İsrail oluşumu Tanrı’nın kendilerine vadettiği toprakları alabilmek için Tanrı’nın vaadi gereği seksen bin ton bomba atmış oldu. Tanrı’nın seçilmiş katilleri yıllardır kana doymadı.
Aksa Tufanı Operasyonu’ndan önce bildiğimiz bir hakikat, operasyondan sonra tekrar apaçık bir şekilde gözler önüne serildi. Yüce Allah bizlere kimlerin seçilmiş olduğunu, kimlerin ise hurafelere dayalı soykırım sevdalısı olduğunu gösterdi.
Kassam Tugayları bir yıldan fazla bir süredir İsrail işgal oluşumunu tarihte görülmemiş bir direnişle tüm dünyaya rezil etti. Hamas, yenilmez denilen ve kelli felli emperyalistlerin cansiperane desteklediği işgal oluşumuna kafalarına seksen bin tondan fazla bomba düşmesine rağmen boyun eğmedi. Kassam Tugayları’yla birlikte direnen diğer bütün direniş bileşenleri, aslında seçilmiş olanların kimler olduğu hakikatini tüm dünya zalimlerinin yüzüne çarptı.
Sonuç
Yazımızın başından itibaren irdelemeye çalıştığımız Yahudiliğin seçilmişlik anlayışı sürecinin katillerin zulümlerini meşrulaştırma enstrümanına evrilmesi saf kötücül bir tarihsel süreçtir. Bugün bile işgalciler soykırım yaparken ısrarla İsrailli işgalci askerlerin hep beraber Tevrat okuduğu videolar dolaşıma sokulmaktadır. Netenyahu, sivilleri bombalamaya giden askerleri teşvik etmek için Tevrat’tan pasajlar okumaktadır. Katiller, seçilmiş olduğunun özgüveniyle canlı cansız ayırmadan düşman gördüğü her nesneyi bombalama hakkını kendinde görmektedir. Elbette bunlar kendinden menkul varoluşlar değildir. Bunlar, emperyalistlerin kuklası haline gelmiş piyonlardır. Ellerindeki para gücüyle tüm süreci kontrol eden Siyonist sermaye ve Batı emperyalizmi, Tanrı’nın vermesine ihtiyaç duymadan, hiçbir kutsal metne başvurmadan yeryüzünün tamamına sahip olduklarını zannetmektedirler. Bundan dolayı savaş çıkarmadıkları hiçbir kıta kalmamıştır. Ancak yine de insanların çoğunu ikna etmek için paravana ihtiyaç duymaktadırlar. Bugün paravan olarak kullanılan piyon, bağnaz ve hastalıklı bir topluluğa sahip olan İsrail’dir.
Siyonizm bir düşünce yapısıdır. Aslında Siyonist olmak için Siyon tapınağının tekrardan inşa edilmesini arzulamak şart değildir. Şart olan tek şey; istediğin her şeye sahip olma hakkını zorla elde etmeye inanmaktır. Batılı olduğu ve zengin olduğu için doğası gereği seçilmiş olan katiller, Siyonist seçilmiş katillerden farksızdır. Yalnızca Siyonist seçilmiş katiller Tevrat’a göre seçilmişlerdir. Onlar Tanrı’ya, katilliği, caniliği ve sömürgeciliği öğütleyen bir form kazandırmışlardır.
Tanrı, yerini, hırslarla, savaşlarla, hayvani güdülerle zihinlere inşa edilmiş putlara bırakmıştır. Tıpkı Mekke müşriklerinin yaptığı gibi. Onlar putların istediklerini yapıyor görünüyorlardı ancak zaten putun söyleyeceği şeyin istedikleri şeyle örtüşmemesi imkânsızdı. Siyonist İsrailoğulları da Tevrat’ta konuştuğunu söyledikleri Yahve’yi susturup aslında nefislerindeki şeytani putu konuşturuyorlardı. Fakat onlar seçilmiş oldukları için puta tapma gibi bir günahı asla işleyemezlerdi(!). İnsanları canice katledip “şükür ki bizi seçtin ey Rabbim” diyerek ağlama duvarının önünde hüngür hüngür ağlarken, masumların üzerine düşen her bombadan sonra zihinlerindeki putu yiyerek, yalnızca soykırımı öğütleyen Tanrı’larına tapacaklardır.
Salime Leyla GÜRKAN, “Kur’an’a Göre Seçilmişlik Kavramı ve İsrailoğullarının Seçilmişliği Meselesi”, İslam Araştırmaları Dergisi, S. 13, 2005, 25-61
Halit Ahmet ÇİFTÇİ, “Kitab-ı Mukaddes’te İsrailoğulları’nın Seçilmişliği ve Justin Martyr’in Seçilmişlik Eleştirisi”, S. Demirel Üniv. İlahiyat Fak. Dergisi, Yıl 2017/1, S. 38
Mehmet KATAR, “İsrail Kavminin Seçilmişliği Üzerine Bir Araştırma”, İslami Araştırmalar Dergisi, Cilt 20, S. 4.
Roger GARAUDY, “İlahi Mesajlar Toprağı Filistin”, Timaş Yayınları
Roger GARAUDY, “İsrail Sorunu”, Timaş Yayınları
Roger GARAUDY, “İsrail, Mitler ve Terör”, Timaş Yayınları
Roger GARAUDY, “Siyonizm Dosyası”, Pınar Yayınları
Can ölümle mukayyet bir oluştur ve her can ölümü tadacaktır”
Ölüme yumar o derin kederli gözlerini bir damla huzur için
Varlığa açar nemli gözlerini yeniden O’labilmek için
İçi insan dışı insan…
“Oruçlu doğar insan ölümün iftar sofrasına”
Tarih boyunca müziğin saraylarda yer aldığı ve hükmedenler tarafından müzisyenlerin himaye edildiği bilinmektedir. Türk tarihinde de müzisyenlerin himaye edildiği örneklere rastlamak mümkündür. Kadim Türk devletlerinde de müzisyenlerin himaye edildikleri bilinen gerçektir.
Batı’nın Doğu’ya ve daha özelinde ise Müslümanlara yönelik bakışını oluşturan oryantalizmin tezlerini üretirken hangi ‘akademik akl’ı nasıl kurduğu ve bu akademik aklın nasıl kendi cemaatini yaratarak bir ‘oryantalizm skolastisizmi’ oluşturduğunun tahlil edilmesi ve incelenmesi gerekmektedir.
Olay, henüz elektrikli aydınlatmanın yaygınlaşmadığı bir dönemde geçer. Evler gaz lambasıyla aydınlanır. Bella, saf bir kadındır. Kocası Jack’i çok sever. Kocasının da kendisini sevdiğinden emindir. Ne var ki Jack, bu güveni Bella’nın aleyhine kullanır.
Tevrat’tan Siyonizm’e: Seçilmiş Katiller
Bu yazımızda, Allah’ın kendilerini zalim bir hükümdarın elinden kurtardığı bir kavmin takipçilerinin, atalarına zulmedenlerden çok daha fazla zalim oluşunun serencamını irdeleyeceğiz. İlmimiz kudretince her çağda “seçilmiş” olduğunu iddia eden İsrailoğullarının seçilmişliğinin eleştirisini yapacağız. Seçilmişliğin ontolojik bir seçilmişlik mi yoksa şarta bağlı “zorunlu seçilmişlik” mi olduğunu tartışacağız. Elbette bir asır olmaya yaklaşan ve şimdilerde acımasızca sürdürülen İşgalci İsrail’in Filistin halkına yönelik zulmüne değinmeden geçmeyeceğiz.
Yazımızı yazarken teknik ve tarihsel verilere boğulmamaya, okuyucuyla iletişimi en anlaşılır düzeyde tutmaya dikkat edeceğiz. Ayrıca ümmet olarak özenle cümle seçmenin çok zor olduğu bir düzlemde zulme tepkimizin diri kalması adına yer yer içinde bulunduğumuz çağın şahitliğini dile getirmeye gayret edeceğiz. 7 Ekim 2023’te başlayan Aksa Tufanı Operasyonu başlamadan on yıllardır devam eden ve operasyondan sonra soykırım düzeyine varan İsrail işgal oluşumunun canice saldırılarını göz önünde bulundurmadan bu yazıyı yazmak vicdanımızı rafa kaldırmak anlamına gelecektir. Bundan dolayı Allah’ın ve tarihin bize verdiği sorumluluğun bilincinde olarak İsrailoğulları’nın postmodern dönemde gerçekleştirdiği akıl almaz zulümlerin, onların tarihlerini üzerine inşa ettiği metafiziksel paradigma ile ilgili olduğunu serimleyeceğiz. Başarı Allah’tandır.
Tevrat’ın yaratılış bölümünde aktarılan bir pasajda Yakub’un İshak’ın 2 oğlundan biri olduğu anlatılır. Diğer oğlu ise Yakub’un ağabeyi Esav’dır. Bu pasaj şudur;
(27) İshak Yakup’u Kutsuyor
1İshak yaşlanmış, gözleri görmez olmuştu. Büyük oğlu Esav’ı çağırıp, “Oğlum!” dedi.
Esav, “Efendim!” diye yanıtladı.
2İshak, “Artık yaşlandım” dedi, “Ne zaman öleceğimi bilmiyorum. 3Silahlarını –ok kılıfını, yayını– al, kırlara çıkıp benim için bir hayvan avla. 4Sevdiğim lezzetli bir yemek yap, bana getir yiyeyim. Ölmeden önce seni kutsayayım.”
5İshak, oğlu Esav’la konuşurken Rebeka onları dinliyordu. Esav avlanmak için kıra çıkınca, 6Rebeka oğlu Yakup’a şöyle dedi: “Dinle, babanın ağabeyin Esav’a söylediklerini duydum. 7Baban ona, ‘Bana bir hayvan avla getir’ dedi, ‘Lezzetli bir yemek yap, yiyeyim. Ölmeden önce seni RAB’bin huzurunda kutsayayım.’ 8Bak oğlum, sana söyleyeceklerimi iyi dinle: 9Git süründen bana iki seçme oğlak getir. Onlarla babanın sevdiği lezzetli bir yemek yapayım. 10Yemesi için onu babana sen götüreceksin. Öyle ki ölmeden önce seni kutsasın.”
11Yakup, “Ama kardeşim Esav’ın bedeni kıllı, benimkiyse kılsız” diye yanıtladı, 12“Ya babam bana dokunursa? O zaman kendisini aldattığımı anlar. Kutsama yerine üzerime lanet getirmiş olurum.”
13Annesi, “Sana gelecek lanet bana gelsin, oğlum” dedi, “Sen beni dinle, git oğlakları getir.”
14Yakup gidip oğlakları annesine getirdi. Annesi babasının sevdiği lezzetli bir yemek yaptı. 15Büyük oğlu Esav’ın en güzel giysileri o anda evdeydi. Rebeka onları küçük oğlu Yakup’a giydirdi. 16Ellerinin üstünü, ensesinin kılsız yerini oğlak derisiyle kapladı. 17Yaptığı güzel yemekle ekmeği Yakup’un eline verdi.
18Yakup babasının yanına varıp “Baba!” diye seslendi.
Babası, “Evet, kimsin sen?” dedi.
19Yakup, “Ben ilk oğlun Esav’ım” diye karşılık verdi, “Söylediğini yaptım. Lütfen kalk, otur da getirdiğim av etini ye. Öyle ki, beni kutsayabilesin.”
20İshak, “Nasıl böyle çabucak buldun, oğlum?” dedi.
Yakup, “Tanrın RAB bana yardım etti” diye yanıtladı.
21İshak, “Yaklaş, oğlum” dedi, “Sana dokunayım, gerçekten oğlum Esav mısın, değil misin anlayayım.”
22Yakup babasına yaklaştı. Babası ona dokunarak, “Ses Yakup’un sesi, ama eller Esav’ın elleri” dedi. 23Onu tanıyamadı. Çünkü Yakup’un elleri ağabeyi Esav’ın elleri gibi kıllıydı. İshak onu kutsamak üzereyken, 24bir daha sordu: “Sen gerçekten oğlum Esav mısın?”
Yakup, “Evet!” diye yanıtladı.
25İshak, “Oğlum, av etini getir yiyeyim de seni kutsayayım” dedi. Yakup önce yemeği, sonra şarabı getirdi. İshak yedi, içti. 26“Yaklaş da beni öp, oğlum” dedi. 27Yakup yaklaşıp babasını öptü. Babası onun giysilerini kokladı ve kendisini kutsayarak şöyle dedi:
“İşte oğlumun kokusu
Sanki RAB’bin kutsadığı kırların kokusu.
28Tanrı sana göklerin çiyinden
Ve yerin verimli topraklarından
Bol buğday ve yeni şarap versin.
29Halklar sana kulluk etsin,
Uluslar boyun eğsin.
Kardeşlerine egemen ol,
Kardeşlerin sana boyun eğsin.
Sana lanet edenlere lanet olsun,
Seni kutsayanlar kutsansın.” (Tevrat, Eski Ahit, Yaratılış: 27)
Yukarıdaki pasajdan yola çıkarak, diğer ismi İsrail (Tanrı’yla güreşip yenen) olan ve İsrailoğullarına ismini veren Yakub’un, babasını (yani bir peygamberi) ve kardeşini aldatan, Allah’ın göz yumması eşliğinde sahtekârlık yapan biri olduğu çok rahat anlaşılmaktadır.
Peygamberliğe yakışmayan muharref ithamlarla peygamberleri kendileri gibi aşağılık konuma indirgeyip onun sözünden çıkmanın çok normal bir durum olduğu benimsetilmek istenir. Ama buradaki biraz daha özeldir. Çünkü İbrahim’den sonra kutsanan ve ondan sonra kendisine de toprak vadedilen kutsanmış soy İshak’tan devam etmiştir. Sonrasında yukarıda aktardığımız pasaja göre kutsanmış soy Esav’dan devam edecekken, ana-oğul tuzağıyla Yakub’dan devam etmiştir. Yakub, kendisine toprak vadedilen ve seçilmişliği devam ettiren üçüncü nesildir.
Yakub’un sülbünden gelecek olanlar, ahlâki olarak oldukça olumsuz bir tarihsel devamlılık üzerine inşa edilen vadedilmiş toprak ufkunu, hiç irdelemeden benimsemişlerdir. Tıpkı günümüz işgalci İsrail oluşumundaki vatandaşlar gibi. Yakub’a atfedilen tavrın muharref olduğuna şüphemiz yok ancak “İsrailoğlu” tipolojisinin isim babasının dahi böyle bir karaktere sahip olduğuna inanılması oldukça manidardır. Yakub’dan sonra Yusuf’un Firavun’un ülkesi Mısır’da başarılı bir bürokrat olması, İsrailoğullarının Mısır’a yerleşimini kolaylaştırmıştır. İsrailoğulları uzun yıllar orada kalmıştır. Lakin asırlar sonra zalim olan diğer bir Firavun döneminde köleleştirilmiş ve insanlıktan çıkarcasına ezilmişlerdir. Rab veya onların deyimiyle Yahve, Musa ve Harun’u göndererek İsrailoğullarının Mısır’dan çıkmasını sağlamıştır.
Mısır’dan çıktıktan sonra çölde imtihanlarla yüz yüze gelen İsrailoğulları, kimi zaman Rablerini memnun edecek tavırlar sergileseler de çoğunlukla onu kızdırmışlardır. Tevrat’ta bu kısım anlatılırken, defalarca kez Musa’nın yere kapanıp Rab’den af dilemesi onların affedilmesini sağlamıştır. Burada önemli olan tarihler, mekânlar veya kişiler değildir. Önemli olan imtihanlar karşısında alınan konum ve takınılan tavırlardır. İsrailoğulları kişileri, tarihi, olayları donuklaştırıp her dönemde geçerli olduğuna inanarak bu hataya düşmeyi gelenek haline getirmişlerdir. Oysa Rab, zaman ve mekân öncelikli olmaksızın sadece onları iyi bir müslüman yapmak istemektedir.
Tevrat ve Kur’an-ı Kerim’de anlatıldığı üzere İsrailoğulları defalarca kez Tanrı’yla ahitleşmiştir. Tanrı onlardan öldürmemek, çalmamak, bozgunculuk yapmamak gibi yasaklar üzerine söz almış, sözlerinden dönmelerinden dolayı onları cezalandırmıştır. Rabbinik literatürde sürekli vurgulanan seçilmişlik anlayışı söz konusu ahitleşmeye dayanmaktadır. Ancak Rab hiçbir ahitleşmede İsrailoğullarına ahit vermeme gibi bir seçenek sunmamıştır. Şimdi bu noktayı derinleştirelim.
Rab her ahitleşmesinde onları zalim hükümdardan kurtardığına vurguyla aslında İsrailoğullarının Rabb’e karşı minnet duygusu içerisinde olmaları gerektiğini söylemektedir. İsrailoğulları, Allah kendilerini Firavun’un elinden kurtardığı için ona borçludurlar.
Rab onları Mısır’da kırbaç sesleri eşliğinde çalıştıkları konumdan çölün ortasında bıldırcınla lütuflandırılan bir konuma yükseltmiştir. Onlara türlü türlü nimetler vermiştir. Nankörlüklerine rağmen tövbe ettiklerinde onlara asla sırtını dönmemiştir. İsrailoğulları Mısır’daki keşmekeşin içerisinde uzun süre kaldığı için kendi hallerine bırakıldıklarında, yalnızca arzularının istediği şeyleri yapmaya odaklı, hep daha fazla kazanmaya meyilli açgözlü bir yaşam tarzı edineceklerdir. Bu mizaçları onların Firavunun zulmüne başkaldırmalarını engellemiştir. Çünkü firavun her başkaldırı arefesinde onları sadece o güne özel biraz fazla yiyecekle ödüllendirip her seferinde onların geleceklerini satın almıştır. Yahve ise onların bu mizaçta olduklarını bildiği için vadedilmiş toprak ufkuyla onları sürekli olarak dünyevi arzularla motive etmiştir.
İsrailoğulları, vadedilen topraklara yönelik savaş hazırlıklarına başlamadan önce o topraklarla ilgili malûmat sahibi olmak için vadedilmiş topraklara haberciler göndermişlerdir. Bunlar hep vadedilen yerlerde bal, süt ve güzel nimetler olduğuyla ilgili bilgilerdir. Onlar bu motivasyonla sözlerinden döndükten sonra tekrar tekrar Tanrı’ya söz vermişlerdir. Sonrasında vadedilmiş topraklardaki nimetler kendilerine uzak gelecekte göründüğünden, başka türlü nimetler elde eder etmez sözlerinden dönmüşlerdir. Tanrı onlardan söz alırken, onların bu sözü vermeme gibi bir seçeneklerinin olmayışının asıl nedeninin, Tanrı’nın kendilerini zalim Firavun’un elinden kurtarması olduğunu söylemiştik. Bunun sebeplerinden bir diğeri de Tanrı’nın onları Mısır’dan çıkarırken vadedilmiş topraklarla teşvik etmesidir. İsrailoğulları bu motivasyonla Tanrı’ya iman tazeleyip ona teslim olmuşlardır. Dolayısıyla seçilmiş olmaları yalnızca ezilen olmalarından ve Tanrı’nın vadedilmiş topraklar sözüne koşulsuz bağlı olduklarını dile getirmelerindendir.
İsrailoğullarını ezilmiş olmaktan kurtarıp aziz kılmak isteyen Rab, onları sürekli olarak imtihan etmiştir. İçlerinden sağlam karakterler çıkarmak maksadıyla geçirdikleri imtihan süresince çok azı hariç sürekli olarak günahlar işlemiş ve sözlerine sadık kalmamışlardır. Zulmetmeyeceğiz diye söz verip zulmetmiş, bozgunculuk çıkarmayacağız diye söz verip bozgunculuk çıkarmışlardır. Fakat onlar bu imtihan sürecini, seçilmişlik olarak değerlendirmekle kalmayıp bu seçilmişliğin aynı zamanda hiç sonlanmayacak bir kutsanmışlık olduğunu, kutsanmış olmalarının da nesilden nesile aktarıldığı anlayışını gelenekleştirmişlerdir. Öyle ki Tevrat’ın 1. Samuel Kitabı 15: 1-7 kısımları arasında Ameleklilerden bahsedilir ve onların İsraillilere yaptıklarından dolayı “Şimdi git, Amelekliler’e saldır. Onlara ait her şeyi tümüyle yok et, hiçbir şeyi esirgeme. Kadın, erkek, çoluk çocuk, öküz, koyun, deve, eşek, hepsini öldür. (2-3)” gibi soykırım içeren Tanrı buyrukları uydurmuşlardır. (Aynı ayeti İsrail işgal oluşumunun başbakanı Netenyahu, Gazze’yi bombalamaya, orada soykırım yapmaya giden İsrail işgal ordusuna hitaben okumuştur: Sabah Gazetesi, 29 Ekim 2023) Bunun yanında, Yahudiliği dışa kapalı bir forma getirip seçilmişlik anlayışını faşist bir noktaya taşımışlardır.
Seçilmişlik anlayışı tarih içerisinde o kadar katılaşmıştır ki Yahudiler, ne Hz. İsa ne de Hz. Muhammed’in Allah’ın resulü olduğunu kabul etmişlerdir. Hz. Muhammed’in Hz. İsmail soyundan olduğu için inkâr edilmesi anlaşılabilir olsa da Hz. İsa’nın içlerinde bulunmasına ve Yahudi olmasına rağmen kabul edilmemesi, onların nasıl bir zihinsel gettolaşma yaşadığını gösterir niteliktedir. Çünkü onlar için seçilmişlik hem ontolojik hem ontolojik değildir. Algılayışlarına göre din, Tanrı’nın vadettiği topraklarda dünyevileşmeyi sınırsızca tecrübe etmektir. Eğer kendi içlerinden duymak istediklerini söyleyen bir peygamber gelirse evet, seçilmiş olduğu için onların içinden gelmiştir ve seçilmişlik ontolojiktir. Fakat duymak istemediklerini söyleyen bir peygamber gelirse kendi kavimlerinden olsa da seçilmemiştir, yalancıdır ve seçilmişlik ona özgü olarak ontolojik değildir.
Maide suresinin 70. ayetinde İsrailoğulları çok güzel özetlenmektedir:
“Andolsun, İsrailoğullarından sağlam söz almış ve onlara peygamberler göndermiştik. Fakat her ne zaman bir Peygamber, onlara nefislerinin hoşlanmadığı bir hükmü getirdiyse; onlardan bir kısmını yalanladılar, bir kısmını da öldürdüler.”
Ayette de belirtildiği gibi İsrailoğulları nefsî arzularına uydukça Allah’a verdikleri söze sadık kalmış, nefsi arzularına uymadıkça Allah’a verdikleri sözü hiçe saymışlardır. Bunun üzerine onlar, çölde sürgün, neslin kesilmesi ve nimetlerin kısılması gibi cezalarla cezalandırılmışlardır.
İsrail işgal oluşumunun şimdilerde görevde olan başbakanı Netenyahu’nun, yazıyı yazmaya karar verdiğimde denk geldiğim bir sözünü aktararak bu bölüme başlayalım:
“Biz ebedi halkız, bu dünyaya ışık getirmek ve kötülüğü ortadan kaldırmak için savaşan bir halk.” (Haber İsrael, @ShemaNews X hesabı, 7 Ekim 2024)
Kuşkusuz ‘ebedi halkız’ vurgusu asırlardır devam eden seçilmişlik anlayışı merkezli Yahudi inancına dayanıyor. Tanrı’nın onları seçtiğini ve asla onlardan vazgeçmediğini dikte ediyor. Bu anlayışa yönelik tonlarca eleştiri yapılmış olmasına rağmen Siyonist inancının hiç zayıflamadan yoluna devam ettiğini zımnında barındırıyor. Diğer bir ifadesi olan ‘dünyaya ışık getirmek’, inançları soykırımı destekleyen ebedi bir halkın insanlığa umut olacağını imliyor.
Fakat biliyoruz ki bu zalimler diğer zalimler gibi insanları manipüle etmeye çalışıyor. Güncel taşıyıcılığını Netenyahu’nun yaptığı Siyonist algılayış, Tevrat’la birlikte tarihi de tahrif ediyor.
Yalanın öylesi vardır ki demişti bir üstad, öylesine dumura uğratır ki adamı, karşılığında hakikati söylemeye dilin kıpırdamayacak kadar hayrete düşersin. Netenyahu’nun ifadesinde kendini gizleyen Siyonizm tam da bu tür yalanlar üzerine kuruludur. Amerikan–İngiliz emperyalizminin Yahudi mağduriyetini bir terbiye sopası olarak kullandığı hiper-yalanlar paradigmasını kastediyorum. I. Dünya Savaşı’ndan önce başlayan Yahudi nüfusun Filistin’e kaydırılması politikası, I. Dünya Savaşı’yla İngilizlerin olaya dâhil olmasıyla arttıkça artmıştır. Savaştan sonra da Yahudi göçü devam ederken, II. Dünya Savaşı’nda Naziler tarafından Yahudilerin dışlanması ve zulme maruz kalması İsrail’e göç sürecini hızlandırdı. Nihayetinde 1948 yılında kurulan İsrail işgal oluşumu Filistinliler’e yönelik zulümlerini her geçen gün artırdıkça artırdı.
Siyonist kongreler sonucu kurulmuş olan İsrail işgal oluşumu, bu kongrelerde işlenen muharref Tevrat kitabı üzerine inşa edildi. Tanrı’nın seçilmiş kulları, insanların barış içerisinde yaşadığı topraklara gelip kendilerine vadedilen toprakları gasp edeceklerdi. Çünkü onlar seçilmiş; karşılarındakiler ise seçilmemişlerdi. Tahrif edilmiş kitabı tekrar tekrar tahrif ederek kadın, çocuk, hayvan demeden Amelekliler’e yaptıkları gibi Filistinlilere de soykırım yapacaklardı. Meşrulaştırma zemini ise hazırdı: “Tanrı bize bu toprakları vadetti, dolayısıyla Tanrı bizim tarafımızda, biz asıl sahibi olduğumuz topraklarımızı savunuyoruz(!).”
İsrail işgal oluşumu özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra seçilmişlik anlayışını daha da güçlendirecek kazanımlar elde etti. Hitler önderliğindeki Nazilerin Avrupa’daki Yahudilere akıl almaz zulümler yaptığı söyleminden yola çıkarak Siyonistler, Yahudilere yönelik her karşı duruşu antisemitizm yafasıyla mahkum etti. İşgal oluşumu Siyonist sermayenin de yardımıyla dizilerle, filmlerle, şarkılarla ve daha birçok yöntemle Yahudi mağduriyeti anlayışını yaymaya başladı. Özelde Avrupa halklarının, genelde küresel dünyanın sömürülenlerinin zihnine mıh gibi çakılan antisemitizm bariyeri İsrail işgalinin daha kutsal bir forma evrilmesine yol açtı. İnsanlık tarafından kabullenişin Avrupacılık ve Batıcılık olarak adlandırabileceğimiz zihinsel ağlardan kaynaklandığı şüphe edilmez bir hakikattir. Siyonistler açısından doğu halklarını, Müslümanlar başta olmak üzere tüm ikinci sınıf görülen insanları birbirine kırdırıp yerüstü ve yeraltı kaynaklarını sömürmek için İsrail gibi yaramaz bir çocuk bulunmaz bir nimettir.
İsrail işgal oluşumu bu sürecin dini motivasyona dayandığını (Netanyahu’nun yukarıda aktardığımız sözlerindeki gibi) her fırsatta vurgulamıştır. Çünkü vatandaşlarını ancak bu şekilde ikna edebilirdi. Siyonizm’in sermaye gücüyle bu dini güdüleme çok güçlü bir şekilde işlendi. Anaakım medya hep ABD ve İsrail işgalinin yalanlarını örterek dünya kamuoyu nezdinde Filistin zulmünü manipüle etmeye çalıştı. Tevrat’tan yola çıkarak seçilmiş olduğunu iddia eden katil işgalciler, kendi Tanrılarının imajını her fırsatta yerle bir etti. Çünkü Tanrı, sürekli toprak çalan, gündüz vakti insanların gözlerinin önünde hırsızlık yapmaktan çekinmeyen bir topluluğu seçip o topraklara vasi kılmıştı.
Tanrı insanlardan farklı bir varlıksa akla ilk gelen özelliği “mükemmel” olmalıdır. Eğer Tanrı kötüyse ve bunu kasten yapıyorsa iyi olan ve kasten kötülük yapmayan bir insandan daha değersiz bir varlıktır. Tersi durumda yani eğer Tanrı kasten değil de bilmeden veya cebren bir kötülük yapıyorsa bu da onun kudretine aykırıdır. Tanrı denilen varlık kullarına iyi olmayı öğütlüyorsa kötü olmaklık onun öğütlerine ters düşer, dolayısıyla Tanrı kötü olursa kendiyle çelişecektir. Yaptığı şeyler kötü gibi görünse de bir insan aslında bu iyidir fakat buna bakan kişinin nazar yeteneği bunu anlamaya yetmemektedir diyebilir. İsrail işgal oluşumuna gönülden bağlı olan Siyonist Yahudilerin algılayışına göre Tanrı insanlar tarafından kötü görünen şeyleri İsrailoğullarına öğütlediğinde seçilmiş oldukları için bu şey iyi olarak değerlendirilmelidir. Örneğin yukarıda Ameleklilere müstahak görülen soykırım gibi. Çünkü İsrailoğulları Tanrı’nın kendilerini zaten iyi bir kavim olarak kabul ettiklerini, bunun da vadedilen topraklara mirasçı kılınmalarıyla ilgili olduğuna inanmaktadır. Onlara göre bu uğurda kötülük yapmak bile iyidir ve Makyavelci bir tavırla toprakları elde etmek uğrunda yapılan her şey mübahtır. Nihayetinde tek amaç Arz-ı Mev’ud’u (vadedilmiş topraklar) elde etmek ve Mescid-i Aksa’daki tüm yapıları yıkıp yerine Siyon Mabedini tekrar kurmaktır.
Yahudiler, Rab kendilerini seçtiği için ve onları amaçları uğrunda kötülük yapmaktan alıkoymadığı için dolaylı olarak Rablerinin de kötü olduğunu kabul etmektedirler. Aslında önceki cümle bir Siyonist Yahudi’ye söylendiğinde onun hiç rahatsız olmadığını gözlemleyebilirsiniz. Çünkü muhtemelen ‘Rab Yahudileri seçmiştir’ ifadesinden sonrasını dinlemeyecektir. Hakikaten de İsrail işgal oluşumundaki okulların eğitim içeriklerini, videolarını incelediğinizde veya sokakta Siyonist biriyle röportaj yapıldığında zihin yapıları itibariyle hepsinin akıl hastanelerinde tedavi görmesi gereken patolojik vakalar olduğunu göreceksiniz. Siyonistler toprakların kendilerine ait olduğuna ve asırlardır orayı ekip biçen Filistinlilerin hırsız olduklarına inandıkları için annesinin karnındaki Filistinli bir bebeği bile Yahve’nin en büyük düşmanlarından biri olarak görmekten hiç çekinmezler. İşte böylesi bir faşist ufka sahip olan Siyonist Yahudiler, “insanlığa ışık saçacak seçilmiş ebedî halktır(!!).”
Kur’an-ı Kerim’de İsrailoğullarının seçilmişliğinin yanında Hz. Muhammed’e hitaben onun ümmetinin de seçilmişliğinden bahsedilir. Hac suresi 78. ayette: “Allah uğrunda hakkıyla cihad edin. O, sizi seçti ve dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi. Babanız İbrahim’in dinine uyun. Allah, sizi hem daha önce hem de bu Kur’an’da Müslüman diye isimlendirdi ki, Peygamber size şahit (ve örnek) olsun, siz de insanlara şahit (ve örnek) olasınız. Artık namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a sarılın. O, sizin sahibinizdir. O, ne güzel sahip, ne güzel yardımcıdır!” buyrulmaktadır. Tüm peygamberlere yüklenen misyonun aynı olduğunu, insanlara örnek olunması gerektiği, namaz, zekât ve Allah’a bağlılık gibi değerlere vurgu yapılarak, seçilmişliğin nasıl olması gerektiği ifade edilmektedir. Şüphesiz Tevrat’ta da Rab ile İsrailoğullarının ahitleşmeleri hep günahın her türlüsünden uzak durmak üzerinedir. Çünkü Allah’ın kullarını seçmesi demek, onları kutsayıp diğer insanlardan ayrıcalıklı kılması demek değildir. Allah’ın kullarını seçmesi, kendine ibadetin ve itaatin daha fazla yapılmasını kuldan beklemektir.
Seçilmişlik anlayışını saptıran Siyonist İsrailoğulları, arkasına aldığı emperyalist güçlerle birlikte Filistin’de yapmadık zulüm bırakmadı. Siyonistler, Aksa Tufanı Operasyonu öncesi zulümler bir yana Aksa Tufanı’ndan sonra sadece bir yılda kırk iki bin Müslümanı şehit edip yüz binlercesini ağır yaralı bıraktı. Bu vahşice katliamlarda seksen bin tondan fazla bomba atıldı. İşgalci İsrail oluşumu Tanrı’nın kendilerine vadettiği toprakları alabilmek için Tanrı’nın vaadi gereği seksen bin ton bomba atmış oldu. Tanrı’nın seçilmiş katilleri yıllardır kana doymadı.
Kassam Tugayları bir yıldan fazla bir süredir İsrail işgal oluşumunu tarihte görülmemiş bir direnişle tüm dünyaya rezil etti. Hamas, yenilmez denilen ve kelli felli emperyalistlerin cansiperane desteklediği işgal oluşumuna kafalarına seksen bin tondan fazla bomba düşmesine rağmen boyun eğmedi. Kassam Tugayları’yla birlikte direnen diğer bütün direniş bileşenleri, aslında seçilmiş olanların kimler olduğu hakikatini tüm dünya zalimlerinin yüzüne çarptı.
Yazımızın başından itibaren irdelemeye çalıştığımız Yahudiliğin seçilmişlik anlayışı sürecinin katillerin zulümlerini meşrulaştırma enstrümanına evrilmesi saf kötücül bir tarihsel süreçtir. Bugün bile işgalciler soykırım yaparken ısrarla İsrailli işgalci askerlerin hep beraber Tevrat okuduğu videolar dolaşıma sokulmaktadır. Netenyahu, sivilleri bombalamaya giden askerleri teşvik etmek için Tevrat’tan pasajlar okumaktadır. Katiller, seçilmiş olduğunun özgüveniyle canlı cansız ayırmadan düşman gördüğü her nesneyi bombalama hakkını kendinde görmektedir. Elbette bunlar kendinden menkul varoluşlar değildir. Bunlar, emperyalistlerin kuklası haline gelmiş piyonlardır. Ellerindeki para gücüyle tüm süreci kontrol eden Siyonist sermaye ve Batı emperyalizmi, Tanrı’nın vermesine ihtiyaç duymadan, hiçbir kutsal metne başvurmadan yeryüzünün tamamına sahip olduklarını zannetmektedirler. Bundan dolayı savaş çıkarmadıkları hiçbir kıta kalmamıştır. Ancak yine de insanların çoğunu ikna etmek için paravana ihtiyaç duymaktadırlar. Bugün paravan olarak kullanılan piyon, bağnaz ve hastalıklı bir topluluğa sahip olan İsrail’dir.
Siyonizm bir düşünce yapısıdır. Aslında Siyonist olmak için Siyon tapınağının tekrardan inşa edilmesini arzulamak şart değildir. Şart olan tek şey; istediğin her şeye sahip olma hakkını zorla elde etmeye inanmaktır. Batılı olduğu ve zengin olduğu için doğası gereği seçilmiş olan katiller, Siyonist seçilmiş katillerden farksızdır. Yalnızca Siyonist seçilmiş katiller Tevrat’a göre seçilmişlerdir. Onlar Tanrı’ya, katilliği, caniliği ve sömürgeciliği öğütleyen bir form kazandırmışlardır.
Tanrı, yerini, hırslarla, savaşlarla, hayvani güdülerle zihinlere inşa edilmiş putlara bırakmıştır. Tıpkı Mekke müşriklerinin yaptığı gibi. Onlar putların istediklerini yapıyor görünüyorlardı ancak zaten putun söyleyeceği şeyin istedikleri şeyle örtüşmemesi imkânsızdı. Siyonist İsrailoğulları da Tevrat’ta konuştuğunu söyledikleri Yahve’yi susturup aslında nefislerindeki şeytani putu konuşturuyorlardı. Fakat onlar seçilmiş oldukları için puta tapma gibi bir günahı asla işleyemezlerdi(!). İnsanları canice katledip “şükür ki bizi seçtin ey Rabbim” diyerek ağlama duvarının önünde hüngür hüngür ağlarken, masumların üzerine düşen her bombadan sonra zihinlerindeki putu yiyerek, yalnızca soykırımı öğütleyen Tanrı’larına tapacaklardır.
Kaynakça ve İleri Okumalar
İlgili Yazılar
Ölen Kim’dir
Can ölümle mukayyet bir oluştur ve her can ölümü tadacaktır”
Ölüme yumar o derin kederli gözlerini bir damla huzur için
Varlığa açar nemli gözlerini yeniden O’labilmek için
İçi insan dışı insan…
“Oruçlu doğar insan ölümün iftar sofrasına”
Elhân-ı Osmanî (Osmanlı Sarayında Müzik ve Himâye)
Tarih boyunca müziğin saraylarda yer aldığı ve hükmedenler tarafından müzisyenlerin himaye edildiği bilinmektedir. Türk tarihinde de müzisyenlerin himaye edildiği örneklere rastlamak mümkündür. Kadim Türk devletlerinde de müzisyenlerin himaye edildikleri bilinen gerçektir.
İslam Felsefesi Tarihinin Bir Düşüncesizlik Çalışması Olarak Oryantalist Yazımı
Batı’nın Doğu’ya ve daha özelinde ise Müslümanlara yönelik bakışını oluşturan oryantalizmin tezlerini üretirken hangi ‘akademik akl’ı nasıl kurduğu ve bu akademik aklın nasıl kendi cemaatini yaratarak bir ‘oryantalizm skolastisizmi’ oluşturduğunun tahlil edilmesi ve incelenmesi gerekmektedir.
Gaslighting: Gaz Lambasının Unutulmaz Marifetleri
Olay, henüz elektrikli aydınlatmanın yaygınlaşmadığı bir dönemde geçer. Evler gaz lambasıyla aydınlanır. Bella, saf bir kadındır. Kocası Jack’i çok sever. Kocasının da kendisini sevdiğinden emindir. Ne var ki Jack, bu güveni Bella’nın aleyhine kullanır.