Teknolojinin son uygulama alanlarından biri olan yapay zekâ; askeri, endüstriyel ve hizmet sektörlerinin yanı sıra artık tıp ve hukuk alanlarında da kullanılmaya başlanmıştır. Yapay zekânın böylesine yaygınlaşması, önemli soruları da beraberinde getirmektedir. Hukuk, bu teknolojik gelişmelerden derinden etkilenirken, genellikle teknolojideki hızlı ilerlemelere ayak uydurmakta zorlanmaktadır. Diğer pek çok disiplin gibi hukuk da, teknolojiyi ancak takip etmektedir. Zira teknolojiler genellikle önce askeri sahada gizlilik içerisinde inşa edilirken, ticarileşmeleri bazen onlarca yıl sürebilmektedir. Yapay zekâ teknolojisi büyük bir ivme yakalamakla beraber, yeni keşifler son hızla devam ederken, günlük hayatı etkileyebilecek hususlar ise artık hukuk literatüründe hararetli bir şekilde tartışılmaktadır. Bu tartışmalar, özellikle Avrupa ve çeşitli ülkelerde birçok farklı disiplinin işbirliği içinde yapılmaya çalışılmaktadır. Teknolojinin geldiği nokta ve ileride ulaşacağı seviye göz önüne alındığında, meselenin etik boyutunun ıskalanmaması ve temel insan haklarının teknolojiye feda edilmemesi gerekmektedir. İşte böylesine yeni ve hassas konular ele alınırken, kuşkusuz İslam hukukunda da dikkat edilmesi gereken ince noktalar bulunmaktadır. Dünya çapındaki hukuk literatürlerinde tartışmalara yol açan yapay zekâdaki son gelişmeler, İslam hukukunda da titizlikle ele alınabilmelidir. Hukukta küresel bakımdan gündeme gelen bu tartışma alanlarından birisi de yapay zekâya kişilik verilmesi meselesidir. Bu spesifik tartışmayı detaylandırmadan önce, güncel hayatta karşımıza çıkan teknolojik gelişmelerin hukuki çözüme kavuşturulması noktasında, hukuk metodolojisi ve literatürünün önemine değinmek faydalı olabilir.
Bu noktada İslam hukuku açısından gündeme içtihat kavramı gelmektedir. Sözlükte “zorluğu üstlenmek” demek olan içtihat, terim anlamıyla “delil çıkarmak amacıyla tüm gücünü harcamak” mânâsına gelmektedir.[1] İçtihat tabirinin İslam hukukunda kullanımı, açıkça belirlenmemiş hükümlerin, naslardaki boşlukları dolduracak şekilde ortaya konulmasını ifade etmek içindir.[2] İçtihat yapabilme salahiyeti için ise oldukça ağır şartlar koşulmuştur. Bu sebeple içtihat, öyle görünüyor ki, pozitif hukukta İslam hukukuna nazaran daha farklı bir pratiğe ve mânâya sahiptir. Pozitif hukuka bakılacak olursa, Türk Medeni Kanunu’nun ilk maddesinde hâkimin “hukuk yaratma yetkisi”nden bahsedilmektedir:
“Kanunda uygulanabilir bir hüküm yoksa, hâkim, örf ve âdet hukukuna göre, bu da yoksa kendisi kanun koyucu olsaydı nasıl bir kural koyacak idiyse ona göre karar verir. Hâkim, karar verirken bilimsel görüşlerden ve yargı kararlarından yararlanır.”[3]
Benzer şekilde, hâkimin önüne gelen herhangi bir dâvada ilgili kanun ve emsal kararlardan açık bir hüküm bulunmaması durumunda TMK’da geçtiği üzere “takdir yetkisi”ni kullanarak[4] kendi görüşüne uygun bir hüküm vermesi de söz konusudur. Takdir yetkisi, hukuk yaratma yetkisine nazaran daha dar bir kavramdır. Hukuk yaratmanın tabiî sonucu ise, genelde somut olayla sınırlı kalsa da, yeni bir kuralın ortaya konulmasıdır.[5] Buna göre, teorik olarak herhangi bir hâkimin İslam hukukunda “fıkıh üretme işlemi” olarak da anlaşılan “içtihat” faaliyetini yapmasının önü, pozitif hukuk bağlamında açıktır. Dolayısıyla ülkemizdeki yüzlerce hâkimin teorik olarak hukuk yaratma salahiyeti bulunduğunu pozitif hukuk açısından dillendirmek mümkün görünmektedir. Ne var ki İslam hukukunda içtihat tabiri böyle genel bir kullanıma sahip değildir. Tarih boyunca hâkimlerin karşılığı olarak kadılar düşünülecek olursa, İslam hukukunda fetva veren herhangi bir kadının direkt içtihat salahiyetine sahip olduğu kabul edilemeyecektir. Bilakis içtihada ehil olabilmek için fetva verecek resmi bir konumda bulunuyor olmanın tek başına yeterli sayılmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunun sebebi, İslam hukukunun gelişmeye kapalı oluşu değildir. Mutlak İçtihat, İslam hukuku bakımından adeta tek başına bir hukuk ekolü kurabilme mânâsı taşıdığından dolayı, İslam hukukunda içtihat yapmış hukukçuların oldukça nadir olduğu bilinmektedir. Zira içtihat yapmanın taşıdığı mânâ, müçtehidin kendisinden önceki fıkıhçıların[6] kararlarına başvurmaksızın ve ilgili ikincil literatüre dayanmak zorunda kalmaksızın kendi başına asli kaynaklardan hüküm çıkarabilmesiyle ilgilidir. Hâlbuki pozitif hukukta hâkimin hukuk yaratma yetkisinin bu denli bağımsız bir niteliği bulunmamaktadır. Buna karşın hâkimler de, ilgili konuda şayet içtihadı birleştirme kararı varsa, bununla bağlıdırlar[7] ve aldıkları kararlar, üst mahkemelerin denetimine tâbidir. Ayrıca hâkimlerin hukuk yaratma yetkisinin, önlerine gelen dâvadaki özel durumla sınırlı olduğuna dikkat çekmek yerinde olacaktır. Buna göre, hâkimler “içtihat” yaptıklarında yeni bir hukuk sistemi kurmazlar, tâbi bulundukları mevcut hukuk sisteminin gelişmesini ve ilerlemesini sağlarlar.
İslam hukukunda yer bulan (özellikle mutlak) içtihat kavramı ise, müçtehidin kendi mezhebini kurma yetkisiyle de yakından ilişkilidir.
[8] İslam fıkhında müçtehidin; Arap diline tam hâkim, hükümlere ilişkin nasların metin ve senetlerini, ayrıca fıkıh usulünü eksiksiz bilen, icma ve kıyas gibi delil yorumlama tekniklerini doğru uygulayan, akli olgunluk ve takva gibi manevi hasletlere sahip, sistematik ilmi geleneğin sürekliliğinde yetişmiş bir hukukçu olması beklenmektedir.[9] Eğer bu ağır şartlar, mevcut eğitim ve ilmi altyapı eksikliği nedeniyle günümüz şartlarında yeniden diriltilemeyecekse, içtihat kavramının ölü doğum yapmaya zorlanmaması gerektiğini düşünüyoruz. Zira hukukta şekil şartlarını sağlamayan hukuki işlemler doktrinde ölü doğuma benzetilmektedir.[10] Nitekim hukukta “usul esastan önce gelir” ilkesi, usul şartları yerine getirilmeden esasa girilemeyeceğini açıklar. Mahkemelerdeki dâvalarda usul şartlarına riayet edilmeyen dosyalar, esas incelemesine tâbi tutulmadan reddedilir. Öyle ki avukatlar usulden red almaktansa esastan red almayı tercih edeceklerdir; çünkü usulden red almak, henüz dâvanın dahi düzgün açılamadığı anlamına gelecektir. İşte pozitif hukukta şekil şartlarının önemini gösteren bu durum, İslam hukukunda da benzer şekilde yer bulur.
Öte yandan, günümüz fıkıh faaliyetlerinin içtihadı karşılamıyor olması, onları derin ve ciddi faaliyetler olmaktan çıkarmaz, yeni sorunlara çözüm getiremeyecekleri anlamına gelmez. Bu bağlamda, “içtihat” olarak adlandırılamayan fakat hâlâ özgün olan ve incelikli tartışmalar barındıran fıkıh yapmak mümkündür. Tarih boyunca o ağır şartlardan geçerek kendi dönemlerinde özgün içtihat örnekleri ortaya koyarak müçtehit vasfını hak eden hukukçuların günümüz şartlarında nasıl bir yaklaşım sergileyeceklerini hayal etmek, sağlaması yapılmış olan berrak lenslerle günümüze bakmak anlamına gelecektir ki; bu da hem güvenin tesis edilmesinde hem de zeminin kayganlaşmasının önlenmesinde kritik rol oynar.
İslam hukukunun dinamik ve özgün ruhunun yeniden canlandırılmasında ise, günümüz yapay zekâ hukuku tartışmalarını incelemek, ilham verici olabilir. Bu bağlamda, medeni hukuku yakından ilgilendiren ve aynı zamanda sorumluluk gibi en temel hukuki konuları da şekillendirebilecek olan yapay zekâya kişilik verilmesiyle ilgili tartışmalara kısaca değinmek, ufuk açıcı olabilir.
Yapay zekâya özel bir hukuki statü verilmesine dair ilk ciddi fikrin, 2017 yılında Avrupa Parlamentosu’ndaki bir öneri olduğu belirtilmektedir.[11] Nitekim Hukuk İşleri Komisyonu bu konuda bir tavsiye raporu hazırlamıştı ve bu raporda yapay zekâya özel bir hukuki statü olarak “elektronik kişilik” statüsü önerilmişti.[12]
Elektronik kişilik statüsü, her ne kadar yeni bir statü ihdas etmek gibi görünse de, 19. yüzyılda yasal bir kurgu olarak icat edilen tüzel kişilik teorisine atıf yapılarak tartışılmaya çalışılmakta ve literatürde de hukuki meşruiyet kazanması bakımından tüzel kişilik kurguları hatırlatılmaktadır.
Bu öneriyi savunanlar kabaca, yapay zekâlı sistemlerin otonom davranışlar göstermesi ve hatta ileride bilinç kazanması ihtimaline vurgu yapmaktadırlar. Bu minvalde geliştirilen algoritmaların uygulama alanı bulduğu pratik örneklerden birisi de otonom arabalardır. Otonom araçlardaki algoritmaların karar alma süreçlerine tam anlamıyla hâkim olunamadığından dolayı, yapay zekâlı bu sistemlerin karışacağı muhtemel bir kaza senaryosunda sorumluluk tespiti, zor ve karmaşık görünmektedir. Böyle karmaşık vakalar giderek artacağından dolayı, kabaca yapay zekâlı varlıkların kendisine ait bir statüsü olması gerektiğini savunanlar bulunmaktadır. Yine yapay zekâlı varlıklar için literatürde tartışılan başka bir kategori olan “köle” kategorisi Roma hukukundaki kölelik sistemine atıfla günümüzde yeniden tartışmaya açılmak istenmektedir. Bu öneri ise elektronik kişilik önerisinden oldukça farklıdır. “NitekimRoma Hukuku’nda köleler kişi sayılmazdı. Hakkın süjesi değil, objesi kabul edilmekteydiler. Kısaca, efendilerinin mülkündeki bir mal mesabesindeydiler. Efendi kölesiyle ilgili maddi tasarrufta bulunabilirdi. Kölesini dilediği işlerde çalıştırabilir, suç işlerse cezalandırır, hatta kölesini öldürebilirdi.”[13] İşte efendinin bu mutlak hâkimiyetine “domenica potestas” deniyordu.[14] Literatürde yapay zekâlı varlıkların Roma Hukukunda bu kategoride yer alması gerektiğini savunan görüşler de bulunmaktadır. Bunu savunanlara göre de yapay zekâ her ne kadar otonom davranıyor görünse de, kendisine girilen kodların dışına çıkamayan bir taklitçiden başkası değildir.
İşte modern hukukta bu denli yeni bir konuyu tartışırken oldukça eski hukuki görüşlerin yeniden incelemeye alındığına, çözüm ararken yüzyıllar öncesinden dayanak bulunmaya çalışıldığına dikkat çekmek istiyoruz. Hukuktaki yapay zekâ tartışmalarının yalnızca bir yönünü gösteren bu örnek, yapay zekâ hukuku söz konusu olduğunda dünyada hukuk metodolojisinin nasıl işletildiğinin fark edilmesi bakımından bizce oldukça önemlidir. Dolayısıyla literatürdeki tartışmalara bakıldığında görülür ki, en güncel ve zorlu meseleler Batı hukukunda tamamen yeni bir hukuk ekolü kurulması suretiyle veya herhangi bir hukuk teorisine referans verilmeksizin yapılmamaktadır. Hukuklarını yeni gelişmelere adapte etme konusunda İslam hukukçularına kıyasla çok daha fazla mesai harcayan ve büyük kuruluşlar/devletler tarafından da fonlanan hukuk uzmanları, bu işi yaparken geçmiş uygulamaları yeniden tartışmaya açmaktan veya onları yeni sorunlara uyarlamaktan çekinmemektedirler. Son derece de teşvik edilen bu tartışma ortamları, hakikaten incelikli ve disiplinler arası şekilde tasarlanmaktadır. Yurt dışındaki hukuk tartışmalarını desteklemek için yapay zekâ teknolojileri konusunda şu an dünyanın her yerinde çeşitli workshoplarla nörobilim, bilgisayar bilimleri, dil bilimleri, felsefe ve etik gibi çeşitli alanlardan uzmanlar bir araya gelmekte, sürekli fikir alışverişinde bulunmaktadırlar.[15] “İslam hukukundaki tartışmalar bakımından da benzer bir süreç hedeflenmelidir. Çünkü günümüzde üretilen eserlerin bilimsel sayılması için literatüre dayandırılması ve yüksek etki faktörlü çalışmalara atıf yapılması istendiği gibi, herhangi bir hukuk sisteminde de varılan hükümlerin gerekçelerinin ilgili hukuki literatüre dayandırılması zorunludur. Esasen evrensel olan ve tüm ciddi disiplinlerde kendine has bir şekilde yer bulan metodoloji, İslam hukukunda da benzer şekilde gözetilmesi gereken bir usuldür. Dolayısıyla güncel bir konuda merak edilen hükmün İslam hukuku bakımından tespiti için acele edilmeden ehil hukukçular nezdinde tartışmaya açılması gerekmektedir. Bu tartışmalar ise İslam hukukunun temel kaynaklarına ve süregelen literatüre müracaat edilmeden yapılamaz.”[16]
Bu tür bahisleri İslam hukuku açısından ele alırken literatürde kimi zaman İslam hukuk felsefesi olarak da yer bulan “Makāsıdü’ş-Şerîa” yol gösterici olabilir. İslam hukukunun insanlara dönük gayesini açıklayan bu terim; insanların din, can, akıl, nesil ve malının korunmasını ifade etmektedir. Yapay zekâya özel bir hukuki statü verilmesi halinde, korunması gereken bu beş esas tehlikeye girebilir mi?
Hukuki sorumluluk, yapay zekânın otonom davranışlarına referans verilerek, gerçek kişilerin üzerinden hafifletilip tüzel kişilik benzeri oluşumlara yüklenebilir mi?
Yapay zekâyı ideolojik görüşlerini yaymak için kullanan bazı akımlar türeyerek, kişi olarak hukukta yer bulan yapay zekâlar ile dinlere zarar vermeyi başarabilirler mi? Peki, hukukta kişi olarak tanınan insansı (humanoid) yapay zekâların yaygınlaşması ile birlikte, evlilik oranları düşürülüp neslin tehlikeye girmesi sağlanabilir mi? Bu ve bunun gibi pek çok soruya Makāsıdü’ş-Şerîa’nın gözüyle bakabilmek önemlidir.[17] Makāsıdü’ş-Şerîa tartışmalarına derinlemesine dalmak ve bu konuyla ilgilenmek, müstakil içtihat yapma gibi bir gaye taşımak zorunda değildir. Bu tartışmalar, müçtehitlerin fıkhi tavırlarını daha iyi kavramak ve güncel sorunların hangi kategoriye neden ve nasıl yerleştirileceğini keşfetmek bakımından oldukça yararlı olacaktır. Ayrıca İslam hukukunda idarenin takdir yetkisinde sayılan ve zamana uygun yeni kurallar konulması bakımından serbest bırakılan geniş bir alan bulunmaktadır. İşte Makāsıdü’ş-Şerîa, bu tür idari tedbir ve kuralların maslahata uygun belirlenmesi ve toplumun refahına hizmet etmesi bakımından da besleyici bir tartışma zemini sağlayacaktır. Dolayısıyla Makasıd ve Maslahat çalışmalarıyla ilgilenmek, mevcut fıkıh faaliyetlerinin kalitesinin ve isabetinin artmasına kuşkusuz hizmet eder. Nitekim belirtmeye çalıştığımız Batı’daki güncel tartışmalar da teorik açıdan oldukça zengin, derin ve fakat eski uygulamalara ciddi atıflar yapan nitelikli çalışmalardır.
Esasen, modern hukukçular tarafından gerçekleştirilen hukuk sorguları, yukarıda yapay zekâya kişilik verilmesi tartışmalarında değindiğimiz üzere, belki ilk etapta ilgisiz görünebilen geçmiş hukuk literatürüne cesurca dayandırılabilmektedir. Getirilen dönemsel çözümlerin ve kurguların günümüze nasıl uyarlanacağını tartışmaktan geri durmayan akademisyenler sürekli teşvik edilmekte, yapılan tartışmalar devlet eliyle desteklenmekte ve çözüme dair umutlar yeşertilmektedir. Batı’da verilen bu emek ve özen, elbette meyvesini gösterecektir. Hukuk sistemleri günümüzde yeniden evrilirken kendi hukuki mirasını derinlikli bir şekilde araştırmayan ve yalnızca dışarıda yapılan bu tartışmaları anladıktan sonra, İslami literatüre aktarıp uyarlamakla yetinen bir tavıra sahip olunması halinde, içtihadın tüm mânâlarından asıl o zaman uzaklaşılacak ve gerçek taklit olayı böyle bir senaryoda gerçekleşecektir. Üstelik taklit edilen bu kez İslam hukukçuları da olmayacaktır. Modern tartışmalar büyük bir hızla devam ederken, Batı ve diğer ülkelerdeki bu tartışmalardan derinlemesine haberdar olmak önemlidir. Fakat bu tartışmaları takip ederken oradaki hâkim veya popüler görüşleri İslami literatüre “içtihat” adı altında uyarlamak, korkarım özgüvensiz bir tavır içinde yabancı hukukların taklidi anlamına gelecektir. Günümüz güncel sorunlarına çözüm bulmak için uğraşırken, fıkhi mirastan güç alma konusunda cesur olmak, baş döndürücü tartışmaların yapıldığı günümüzde her zamankinden önemli olabilir.
Avcı, Mustafa. Türk Hukuk Tarihi. Konya: Atlas Akademi, 2018.
Ayan, Nurşen, ve Mehmet Ayan. Medeni Hukuka Giriş. 12. bs. Ankara: Seçkin, 2016.
Bilmen, Ömer Nasuhi. Hukûk-i İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusu. Çeviren Hayrettin Yücesoy, Mehmet Kılıç, Ramazan Tığ, ve Davut Tarı. Gündüz Gazetesi. C. 1. 8 c. Ankara, 1996.
Çetingül, Nursena. “Ceza Sorumluluğu Bakımından Yapay Zekanın Hukuki Statüsünün Tartışılması”. İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 20, sy 41 (30 Eylül 2021): 1015-42. https://doi.org/10.46928/iticusbe.979344.
“İslam Hukuk Felsefesi (Makāsıdü’ş-Şerîa) Bağlamında Yapay Zekanın Hukuki Statüsüne Bir Bakış”. İçinde Yapay Zeka ve İslam, 448. İstanbul: Timaş Akademi, 2025.
Kılıçarslan, Seda Kara. “Yapay Zekanın Hukuki Statüsü ve Hukuki Kişiliği Üzerine Tartışmalar”. Yıldırım Beyazıt Hukuk Dergisi, sy 2 (31 Temmuz 2019): 363-89. https://doi.org/10.33432/ybuhukuk.599224.
“Report with Recommendations to the Commission on Civil Law Rules on Robotics | Subject Files | Home | JURI | 8th Parliamentary Term (2014 – 2019) | Committees | European Parliament”. Erişim 21 Mart 2025. https://www.europarl.europa.eu/committees/en/report-with-recommendations-to-the-commi/product-details/20170202CDT01121.
SOLAIR (Society, Law, Artificial Intelligence and Robotics) Conference – https://solairconference.com/solair-2021/.
Türk Medeni Kanunu, 4721 § (2001).
Yargıtay 17. Hukuk Dairesi. C. 2018/959 K. 2016/14932 E., t.y.
Dipnotlar:
* Bu yazı, “Ceza Sorumluluğu Bakımından Yapay Zekanın Hukuki Statüsünün Tartışılması” başlıklı makale ile Yapay Zeka ve İslam kitabı içerisinde yer alan “İslam Hukuk Felsefesi (Makāsıdü’ş-Şerîa) Bağlamında Yapay Zekanın Hukuki Statüsüne Bir Bakış” başlıklı makaleden yararlanılarak Nida dergisinin ‘İçtihat’ özel sayısı için zenginleştirilmek suretiyle hazırlanmıştır.
* Avukat; Nursena Çetingül Marmara Üniv. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İslam Bilimleri, Kelam Anabilim Dalı, Tezli Yüksek Lisans Öğrencisi
[1] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukûk-i İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusu, çev. Hayrettin Yücesoy vd., Gündüz Gazetesi, c. 1 (Ankara, 1996), 269-70.
[2] Mustafa Avcı, Türk Hukuk Tarihi (Konya: Atlas Akademi, 2018), 51.
[5] Nurşen Ayan ve Mehmet Ayan, Medeni Hukuka Giriş, 12. bs (Ankara: Seçkin, 2016), 95.
[6] Hz. Peygamber, Sahabe ve Tâbiin dönemi hukukçularının görüşleri, çağdaşları olmayan hukukçuları kuvvetle bağlar. Yukarıdaki cümleden kastımız, bu asırlar sonrasında gelen, icmaya aykırı olmadıkça çağdaşı olan diğer müçtehitlerin görüşlerinden tamamen bağımsız görüş bildirme salahiyetidir.
[7] Yargıtay 17. Hukuk Dairesi, c. 2018/959 K., 2016/14932 E., t.y.
[8] Bilmen, Hukûk-i İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusu, 1:269-70.
[11] Seda Kara Kılıçarslan, “Yapay Zekanın Hukuki Statüsü ve Hukuki Kişiliği Üzerine Tartışmalar”, Yıldırım Beyazıt Hukuk Dergisi, sy 2 (31 Temmuz 2019): 363-89, https://doi.org/10.33432/ybuhukuk.599224.
[12] “Report with Recommendations to the Commission on Civil Law Rules on Robotics | Subject Files | Home | JURI | 8th Parliamentary Term (2014 – 2019) | Committees | European Parliament”, erişim 21 Mart 2025, https://www.europarl.europa.eu/committees/en/report-with-recommendations-to-the-commi/product-details/20170202CDT01121.
[13] Nursena Çetingül, “Ceza Sorumluluğu Bakımından Yapay Zekanın Hukuki Statüsünün Tartışılması”, İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 20, sy 41 (30 Eylül 2021): 1027, https://doi.org/10.46928/iticusbe.979344.
[15] Örnek bir konferans için bkz: SOLAIR (Society, Law, Artificial Intelligence and Robotics) Conference -https://solairconference.com/solair-2021/.
[16] Nursena Çetingül, “İslam Hukuk Felsefesi (Makāsıdü’ş-Şerîa) Bağlamında Yapay Zekanın Hukuki Statüsüne Bir Bakış”, içinde Yapay Zeka ve İslam (İstanbul: Timaş Akademi, 2025), 353.
[17] Bu soruların detaylı bir şekilde ele alındığı bir makale için lütfen bkz: Çetingül, “İslam Hukuk Felsefesi (Makāsıdü’ş-Şerîa) Bağlamında Yapay Zekanın Hukuki Statüsüne Bir Bakış”.
İsmini andığımızda bize uzak ve yabancı gibi gelen Ortadoğu dediğimiz bu yere ismini veren, İngiltere’dir. Bu topraklara Ortadoğu dediğimizde, esasında trajik bir şekilde İngiltere’ye göre mekânlaştırılmış bir yerden ve isimlendirmeden bahsediyoruz.
İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserini üzerine kurguladığı üç temel kavramsallaştırma vardır. Bu kavramsallaştırmalar; ümran ilmi, tavırlar nazariyesi ve asabiyettir. İbn Haldun’un ümran ilmini kuruş sebebi yukarıda bahsettiğimiz meraklı kişiliğiyle yakından ilgilidir.
Varoluşun temel olgularından biridir müzik. İnsanı büyüleme gücü en yüksek sanattır müzik. Sevgileri, coşkuları, hasreti sesler aracılığıyla anlatma sanatıdır müzik. Bir araya gelen ses dalgalarının oluşturduğu uyumlu, ritimli, hoşa giden, insanda çeşitli duygular oluşturan kompozisyonlardır müzik. Varlığı tanımlama biçimlerinden biridir müzik.
Özellikle Batı’da yaşayan Müslüman topluluklar, çokkültürlü toplumlarda dinin nasıl yorumlanacağına dair yeni içtihatlara ihtiyaç duymakta ve bu bağlamda içtihat meselesi güncelliğini korumaktadır. Dolayısıyla içtihat sorunu, yalnızca fıkhi bir mesele olmaktan çıkıp çağdaş Müslüman kimliğinin inşasında da merkezi bir rol oynamaktadır.
Yapay Zekâ Çağında Fıkıh: Modern Tartışmaları Kadim Lensle Okumak
Teknolojinin son uygulama alanlarından biri olan yapay zekâ; askeri, endüstriyel ve hizmet sektörlerinin yanı sıra artık tıp ve hukuk alanlarında da kullanılmaya başlanmıştır. Yapay zekânın böylesine yaygınlaşması, önemli soruları da beraberinde getirmektedir. Hukuk, bu teknolojik gelişmelerden derinden etkilenirken, genellikle teknolojideki hızlı ilerlemelere ayak uydurmakta zorlanmaktadır. Diğer pek çok disiplin gibi hukuk da, teknolojiyi ancak takip etmektedir. Zira teknolojiler genellikle önce askeri sahada gizlilik içerisinde inşa edilirken, ticarileşmeleri bazen onlarca yıl sürebilmektedir. Yapay zekâ teknolojisi büyük bir ivme yakalamakla beraber, yeni keşifler son hızla devam ederken, günlük hayatı etkileyebilecek hususlar ise artık hukuk literatüründe hararetli bir şekilde tartışılmaktadır. Bu tartışmalar, özellikle Avrupa ve çeşitli ülkelerde birçok farklı disiplinin işbirliği içinde yapılmaya çalışılmaktadır. Teknolojinin geldiği nokta ve ileride ulaşacağı seviye göz önüne alındığında, meselenin etik boyutunun ıskalanmaması ve temel insan haklarının teknolojiye feda edilmemesi gerekmektedir. İşte böylesine yeni ve hassas konular ele alınırken, kuşkusuz İslam hukukunda da dikkat edilmesi gereken ince noktalar bulunmaktadır. Dünya çapındaki hukuk literatürlerinde tartışmalara yol açan yapay zekâdaki son gelişmeler, İslam hukukunda da titizlikle ele alınabilmelidir. Hukukta küresel bakımdan gündeme gelen bu tartışma alanlarından birisi de yapay zekâya kişilik verilmesi meselesidir. Bu spesifik tartışmayı detaylandırmadan önce, güncel hayatta karşımıza çıkan teknolojik gelişmelerin hukuki çözüme kavuşturulması noktasında, hukuk metodolojisi ve literatürünün önemine değinmek faydalı olabilir.
Bu noktada İslam hukuku açısından gündeme içtihat kavramı gelmektedir. Sözlükte “zorluğu üstlenmek” demek olan içtihat, terim anlamıyla “delil çıkarmak amacıyla tüm gücünü harcamak” mânâsına gelmektedir.[1] İçtihat tabirinin İslam hukukunda kullanımı, açıkça belirlenmemiş hükümlerin, naslardaki boşlukları dolduracak şekilde ortaya konulmasını ifade etmek içindir.[2] İçtihat yapabilme salahiyeti için ise oldukça ağır şartlar koşulmuştur. Bu sebeple içtihat, öyle görünüyor ki, pozitif hukukta İslam hukukuna nazaran daha farklı bir pratiğe ve mânâya sahiptir. Pozitif hukuka bakılacak olursa, Türk Medeni Kanunu’nun ilk maddesinde hâkimin “hukuk yaratma yetkisi”nden bahsedilmektedir:
“Kanunda uygulanabilir bir hüküm yoksa, hâkim, örf ve âdet hukukuna göre, bu da yoksa kendisi kanun koyucu olsaydı nasıl bir kural koyacak idiyse ona göre karar verir. Hâkim, karar verirken bilimsel görüşlerden ve yargı kararlarından yararlanır.”[3]
Benzer şekilde, hâkimin önüne gelen herhangi bir dâvada ilgili kanun ve emsal kararlardan açık bir hüküm bulunmaması durumunda TMK’da geçtiği üzere “takdir yetkisi”ni kullanarak[4] kendi görüşüne uygun bir hüküm vermesi de söz konusudur. Takdir yetkisi, hukuk yaratma yetkisine nazaran daha dar bir kavramdır. Hukuk yaratmanın tabiî sonucu ise, genelde somut olayla sınırlı kalsa da, yeni bir kuralın ortaya konulmasıdır.[5] Buna göre, teorik olarak herhangi bir hâkimin İslam hukukunda “fıkıh üretme işlemi” olarak da anlaşılan “içtihat” faaliyetini yapmasının önü, pozitif hukuk bağlamında açıktır. Dolayısıyla ülkemizdeki yüzlerce hâkimin teorik olarak hukuk yaratma salahiyeti bulunduğunu pozitif hukuk açısından dillendirmek mümkün görünmektedir. Ne var ki İslam hukukunda içtihat tabiri böyle genel bir kullanıma sahip değildir. Tarih boyunca hâkimlerin karşılığı olarak kadılar düşünülecek olursa, İslam hukukunda fetva veren herhangi bir kadının direkt içtihat salahiyetine sahip olduğu kabul edilemeyecektir. Bilakis içtihada ehil olabilmek için fetva verecek resmi bir konumda bulunuyor olmanın tek başına yeterli sayılmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunun sebebi, İslam hukukunun gelişmeye kapalı oluşu değildir. Mutlak İçtihat, İslam hukuku bakımından adeta tek başına bir hukuk ekolü kurabilme mânâsı taşıdığından dolayı, İslam hukukunda içtihat yapmış hukukçuların oldukça nadir olduğu bilinmektedir. Zira içtihat yapmanın taşıdığı mânâ, müçtehidin kendisinden önceki fıkıhçıların[6] kararlarına başvurmaksızın ve ilgili ikincil literatüre dayanmak zorunda kalmaksızın kendi başına asli kaynaklardan hüküm çıkarabilmesiyle ilgilidir. Hâlbuki pozitif hukukta hâkimin hukuk yaratma yetkisinin bu denli bağımsız bir niteliği bulunmamaktadır. Buna karşın hâkimler de, ilgili konuda şayet içtihadı birleştirme kararı varsa, bununla bağlıdırlar[7] ve aldıkları kararlar, üst mahkemelerin denetimine tâbidir. Ayrıca hâkimlerin hukuk yaratma yetkisinin, önlerine gelen dâvadaki özel durumla sınırlı olduğuna dikkat çekmek yerinde olacaktır. Buna göre, hâkimler “içtihat” yaptıklarında yeni bir hukuk sistemi kurmazlar, tâbi bulundukları mevcut hukuk sisteminin gelişmesini ve ilerlemesini sağlarlar.
[8] İslam fıkhında müçtehidin; Arap diline tam hâkim, hükümlere ilişkin nasların metin ve senetlerini, ayrıca fıkıh usulünü eksiksiz bilen, icma ve kıyas gibi delil yorumlama tekniklerini doğru uygulayan, akli olgunluk ve takva gibi manevi hasletlere sahip, sistematik ilmi geleneğin sürekliliğinde yetişmiş bir hukukçu olması beklenmektedir.[9] Eğer bu ağır şartlar, mevcut eğitim ve ilmi altyapı eksikliği nedeniyle günümüz şartlarında yeniden diriltilemeyecekse, içtihat kavramının ölü doğum yapmaya zorlanmaması gerektiğini düşünüyoruz. Zira hukukta şekil şartlarını sağlamayan hukuki işlemler doktrinde ölü doğuma benzetilmektedir.[10] Nitekim hukukta “usul esastan önce gelir” ilkesi, usul şartları yerine getirilmeden esasa girilemeyeceğini açıklar. Mahkemelerdeki dâvalarda usul şartlarına riayet edilmeyen dosyalar, esas incelemesine tâbi tutulmadan reddedilir. Öyle ki avukatlar usulden red almaktansa esastan red almayı tercih edeceklerdir; çünkü usulden red almak, henüz dâvanın dahi düzgün açılamadığı anlamına gelecektir. İşte pozitif hukukta şekil şartlarının önemini gösteren bu durum, İslam hukukunda da benzer şekilde yer bulur.
Öte yandan, günümüz fıkıh faaliyetlerinin içtihadı karşılamıyor olması, onları derin ve ciddi faaliyetler olmaktan çıkarmaz, yeni sorunlara çözüm getiremeyecekleri anlamına gelmez. Bu bağlamda, “içtihat” olarak adlandırılamayan fakat hâlâ özgün olan ve incelikli tartışmalar barındıran fıkıh yapmak mümkündür. Tarih boyunca o ağır şartlardan geçerek kendi dönemlerinde özgün içtihat örnekleri ortaya koyarak müçtehit vasfını hak eden hukukçuların günümüz şartlarında nasıl bir yaklaşım sergileyeceklerini hayal etmek, sağlaması yapılmış olan berrak lenslerle günümüze bakmak anlamına gelecektir ki; bu da hem güvenin tesis edilmesinde hem de zeminin kayganlaşmasının önlenmesinde kritik rol oynar.
İslam hukukunun dinamik ve özgün ruhunun yeniden canlandırılmasında ise, günümüz yapay zekâ hukuku tartışmalarını incelemek, ilham verici olabilir. Bu bağlamda, medeni hukuku yakından ilgilendiren ve aynı zamanda sorumluluk gibi en temel hukuki konuları da şekillendirebilecek olan yapay zekâya kişilik verilmesiyle ilgili tartışmalara kısaca değinmek, ufuk açıcı olabilir.
Yapay zekâya özel bir hukuki statü verilmesine dair ilk ciddi fikrin, 2017 yılında Avrupa Parlamentosu’ndaki bir öneri olduğu belirtilmektedir.[11] Nitekim Hukuk İşleri Komisyonu bu konuda bir tavsiye raporu hazırlamıştı ve bu raporda yapay zekâya özel bir hukuki statü olarak “elektronik kişilik” statüsü önerilmişti.[12]
Bu öneriyi savunanlar kabaca, yapay zekâlı sistemlerin otonom davranışlar göstermesi ve hatta ileride bilinç kazanması ihtimaline vurgu yapmaktadırlar. Bu minvalde geliştirilen algoritmaların uygulama alanı bulduğu pratik örneklerden birisi de otonom arabalardır. Otonom araçlardaki algoritmaların karar alma süreçlerine tam anlamıyla hâkim olunamadığından dolayı, yapay zekâlı bu sistemlerin karışacağı muhtemel bir kaza senaryosunda sorumluluk tespiti, zor ve karmaşık görünmektedir. Böyle karmaşık vakalar giderek artacağından dolayı, kabaca yapay zekâlı varlıkların kendisine ait bir statüsü olması gerektiğini savunanlar bulunmaktadır. Yine yapay zekâlı varlıklar için literatürde tartışılan başka bir kategori olan “köle” kategorisi Roma hukukundaki kölelik sistemine atıfla günümüzde yeniden tartışmaya açılmak istenmektedir. Bu öneri ise elektronik kişilik önerisinden oldukça farklıdır. “Nitekim Roma Hukuku’nda köleler kişi sayılmazdı. Hakkın süjesi değil, objesi kabul edilmekteydiler. Kısaca, efendilerinin mülkündeki bir mal mesabesindeydiler. Efendi kölesiyle ilgili maddi tasarrufta bulunabilirdi. Kölesini dilediği işlerde çalıştırabilir, suç işlerse cezalandırır, hatta kölesini öldürebilirdi.”[13] İşte efendinin bu mutlak hâkimiyetine “domenica potestas” deniyordu.[14] Literatürde yapay zekâlı varlıkların Roma Hukukunda bu kategoride yer alması gerektiğini savunan görüşler de bulunmaktadır. Bunu savunanlara göre de yapay zekâ her ne kadar otonom davranıyor görünse de, kendisine girilen kodların dışına çıkamayan bir taklitçiden başkası değildir.
İşte modern hukukta bu denli yeni bir konuyu tartışırken oldukça eski hukuki görüşlerin yeniden incelemeye alındığına, çözüm ararken yüzyıllar öncesinden dayanak bulunmaya çalışıldığına dikkat çekmek istiyoruz. Hukuktaki yapay zekâ tartışmalarının yalnızca bir yönünü gösteren bu örnek, yapay zekâ hukuku söz konusu olduğunda dünyada hukuk metodolojisinin nasıl işletildiğinin fark edilmesi bakımından bizce oldukça önemlidir. Dolayısıyla literatürdeki tartışmalara bakıldığında görülür ki, en güncel ve zorlu meseleler Batı hukukunda tamamen yeni bir hukuk ekolü kurulması suretiyle veya herhangi bir hukuk teorisine referans verilmeksizin yapılmamaktadır. Hukuklarını yeni gelişmelere adapte etme konusunda İslam hukukçularına kıyasla çok daha fazla mesai harcayan ve büyük kuruluşlar/devletler tarafından da fonlanan hukuk uzmanları, bu işi yaparken geçmiş uygulamaları yeniden tartışmaya açmaktan veya onları yeni sorunlara uyarlamaktan çekinmemektedirler. Son derece de teşvik edilen bu tartışma ortamları, hakikaten incelikli ve disiplinler arası şekilde tasarlanmaktadır. Yurt dışındaki hukuk tartışmalarını desteklemek için yapay zekâ teknolojileri konusunda şu an dünyanın her yerinde çeşitli workshoplarla nörobilim, bilgisayar bilimleri, dil bilimleri, felsefe ve etik gibi çeşitli alanlardan uzmanlar bir araya gelmekte, sürekli fikir alışverişinde bulunmaktadırlar.[15] “İslam hukukundaki tartışmalar bakımından da benzer bir süreç hedeflenmelidir. Çünkü günümüzde üretilen eserlerin bilimsel sayılması için literatüre dayandırılması ve yüksek etki faktörlü çalışmalara atıf yapılması istendiği gibi, herhangi bir hukuk sisteminde de varılan hükümlerin gerekçelerinin ilgili hukuki literatüre dayandırılması zorunludur. Esasen evrensel olan ve tüm ciddi disiplinlerde kendine has bir şekilde yer bulan metodoloji, İslam hukukunda da benzer şekilde gözetilmesi gereken bir usuldür. Dolayısıyla güncel bir konuda merak edilen hükmün İslam hukuku bakımından tespiti için acele edilmeden ehil hukukçular nezdinde tartışmaya açılması gerekmektedir. Bu tartışmalar ise İslam hukukunun temel kaynaklarına ve süregelen literatüre müracaat edilmeden yapılamaz.”[16]
Bu tür bahisleri İslam hukuku açısından ele alırken literatürde kimi zaman İslam hukuk felsefesi olarak da yer bulan “Makāsıdü’ş-Şerîa” yol gösterici olabilir. İslam hukukunun insanlara dönük gayesini açıklayan bu terim; insanların din, can, akıl, nesil ve malının korunmasını ifade etmektedir. Yapay zekâya özel bir hukuki statü verilmesi halinde, korunması gereken bu beş esas tehlikeye girebilir mi?
Yapay zekâyı ideolojik görüşlerini yaymak için kullanan bazı akımlar türeyerek, kişi olarak hukukta yer bulan yapay zekâlar ile dinlere zarar vermeyi başarabilirler mi? Peki, hukukta kişi olarak tanınan insansı (humanoid) yapay zekâların yaygınlaşması ile birlikte, evlilik oranları düşürülüp neslin tehlikeye girmesi sağlanabilir mi? Bu ve bunun gibi pek çok soruya Makāsıdü’ş-Şerîa’nın gözüyle bakabilmek önemlidir.[17] Makāsıdü’ş-Şerîa tartışmalarına derinlemesine dalmak ve bu konuyla ilgilenmek, müstakil içtihat yapma gibi bir gaye taşımak zorunda değildir. Bu tartışmalar, müçtehitlerin fıkhi tavırlarını daha iyi kavramak ve güncel sorunların hangi kategoriye neden ve nasıl yerleştirileceğini keşfetmek bakımından oldukça yararlı olacaktır. Ayrıca İslam hukukunda idarenin takdir yetkisinde sayılan ve zamana uygun yeni kurallar konulması bakımından serbest bırakılan geniş bir alan bulunmaktadır. İşte Makāsıdü’ş-Şerîa, bu tür idari tedbir ve kuralların maslahata uygun belirlenmesi ve toplumun refahına hizmet etmesi bakımından da besleyici bir tartışma zemini sağlayacaktır. Dolayısıyla Makasıd ve Maslahat çalışmalarıyla ilgilenmek, mevcut fıkıh faaliyetlerinin kalitesinin ve isabetinin artmasına kuşkusuz hizmet eder. Nitekim belirtmeye çalıştığımız Batı’daki güncel tartışmalar da teorik açıdan oldukça zengin, derin ve fakat eski uygulamalara ciddi atıflar yapan nitelikli çalışmalardır.
Esasen, modern hukukçular tarafından gerçekleştirilen hukuk sorguları, yukarıda yapay zekâya kişilik verilmesi tartışmalarında değindiğimiz üzere, belki ilk etapta ilgisiz görünebilen geçmiş hukuk literatürüne cesurca dayandırılabilmektedir. Getirilen dönemsel çözümlerin ve kurguların günümüze nasıl uyarlanacağını tartışmaktan geri durmayan akademisyenler sürekli teşvik edilmekte, yapılan tartışmalar devlet eliyle desteklenmekte ve çözüme dair umutlar yeşertilmektedir. Batı’da verilen bu emek ve özen, elbette meyvesini gösterecektir. Hukuk sistemleri günümüzde yeniden evrilirken kendi hukuki mirasını derinlikli bir şekilde araştırmayan ve yalnızca dışarıda yapılan bu tartışmaları anladıktan sonra, İslami literatüre aktarıp uyarlamakla yetinen bir tavıra sahip olunması halinde, içtihadın tüm mânâlarından asıl o zaman uzaklaşılacak ve gerçek taklit olayı böyle bir senaryoda gerçekleşecektir. Üstelik taklit edilen bu kez İslam hukukçuları da olmayacaktır. Modern tartışmalar büyük bir hızla devam ederken, Batı ve diğer ülkelerdeki bu tartışmalardan derinlemesine haberdar olmak önemlidir. Fakat bu tartışmaları takip ederken oradaki hâkim veya popüler görüşleri İslami literatüre “içtihat” adı altında uyarlamak, korkarım özgüvensiz bir tavır içinde yabancı hukukların taklidi anlamına gelecektir. Günümüz güncel sorunlarına çözüm bulmak için uğraşırken, fıkhi mirastan güç alma konusunda cesur olmak, baş döndürücü tartışmaların yapıldığı günümüzde her zamankinden önemli olabilir.
KAYNAKÇA
Akıncı, Şahin. Roma Hukuku Dersleri. 9. bs. Konya: Sayram Yayınları, 2016.
Avcı, Mustafa. Türk Hukuk Tarihi. Konya: Atlas Akademi, 2018.
Ayan, Nurşen, ve Mehmet Ayan. Medeni Hukuka Giriş. 12. bs. Ankara: Seçkin, 2016.
Bilmen, Ömer Nasuhi. Hukûk-i İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusu. Çeviren Hayrettin Yücesoy, Mehmet Kılıç, Ramazan Tığ, ve Davut Tarı. Gündüz Gazetesi. C. 1. 8 c. Ankara, 1996.
Çetingül, Nursena. “Ceza Sorumluluğu Bakımından Yapay Zekanın Hukuki Statüsünün Tartışılması”. İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 20, sy 41 (30 Eylül 2021): 1015-42. https://doi.org/10.46928/iticusbe.979344.
“İslam Hukuk Felsefesi (Makāsıdü’ş-Şerîa) Bağlamında Yapay Zekanın Hukuki Statüsüne Bir Bakış”. İçinde Yapay Zeka ve İslam, 448. İstanbul: Timaş Akademi, 2025.
Kılıçarslan, Seda Kara. “Yapay Zekanın Hukuki Statüsü ve Hukuki Kişiliği Üzerine Tartışmalar”. Yıldırım Beyazıt Hukuk Dergisi, sy 2 (31 Temmuz 2019): 363-89. https://doi.org/10.33432/ybuhukuk.599224.
“Report with Recommendations to the Commission on Civil Law Rules on Robotics | Subject Files | Home | JURI | 8th Parliamentary Term (2014 – 2019) | Committees | European Parliament”. Erişim 21 Mart 2025. https://www.europarl.europa.eu/committees/en/report-with-recommendations-to-the-commi/product-details/20170202CDT01121.
SOLAIR (Society, Law, Artificial Intelligence and Robotics) Conference – https://solairconference.com/solair-2021/.
Türk Medeni Kanunu, 4721 § (2001).
Yargıtay 17. Hukuk Dairesi. C. 2018/959 K. 2016/14932 E., t.y.
Dipnotlar:
* Bu yazı, “Ceza Sorumluluğu Bakımından Yapay Zekanın Hukuki Statüsünün Tartışılması” başlıklı makale ile Yapay Zeka ve İslam kitabı içerisinde yer alan “İslam Hukuk Felsefesi (Makāsıdü’ş-Şerîa) Bağlamında Yapay Zekanın Hukuki Statüsüne Bir Bakış” başlıklı makaleden yararlanılarak Nida dergisinin ‘İçtihat’ özel sayısı için zenginleştirilmek suretiyle hazırlanmıştır.
* Avukat; Nursena Çetingül Marmara Üniv. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İslam Bilimleri, Kelam Anabilim Dalı, Tezli Yüksek Lisans Öğrencisi
[1] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukûk-i İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusu, çev. Hayrettin Yücesoy vd., Gündüz Gazetesi, c. 1 (Ankara, 1996), 269-70.
[2] Mustafa Avcı, Türk Hukuk Tarihi (Konya: Atlas Akademi, 2018), 51.
[3] “Türk Medeni Kanunu”, 4721 § (2001), md. 1.
[4] Türk Medeni Kanunu, md. 4.
[5] Nurşen Ayan ve Mehmet Ayan, Medeni Hukuka Giriş, 12. bs (Ankara: Seçkin, 2016), 95.
[6] Hz. Peygamber, Sahabe ve Tâbiin dönemi hukukçularının görüşleri, çağdaşları olmayan hukukçuları kuvvetle bağlar. Yukarıdaki cümleden kastımız, bu asırlar sonrasında gelen, icmaya aykırı olmadıkça çağdaşı olan diğer müçtehitlerin görüşlerinden tamamen bağımsız görüş bildirme salahiyetidir.
[7] Yargıtay 17. Hukuk Dairesi, c. 2018/959 K., 2016/14932 E., t.y.
[8] Bilmen, Hukûk-i İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusu, 1:269-70.
[9] Bilmen, 1:269.
[10] Ayan ve Ayan, Medeni Hukuka Giriş, 140.
[11] Seda Kara Kılıçarslan, “Yapay Zekanın Hukuki Statüsü ve Hukuki Kişiliği Üzerine Tartışmalar”, Yıldırım Beyazıt Hukuk Dergisi, sy 2 (31 Temmuz 2019): 363-89, https://doi.org/10.33432/ybuhukuk.599224.
[12] “Report with Recommendations to the Commission on Civil Law Rules on Robotics | Subject Files | Home | JURI | 8th Parliamentary Term (2014 – 2019) | Committees | European Parliament”, erişim 21 Mart 2025, https://www.europarl.europa.eu/committees/en/report-with-recommendations-to-the-commi/product-details/20170202CDT01121.
[13] Nursena Çetingül, “Ceza Sorumluluğu Bakımından Yapay Zekanın Hukuki Statüsünün Tartışılması”, İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 20, sy 41 (30 Eylül 2021): 1027, https://doi.org/10.46928/iticusbe.979344.
[14] Şahin Akıncı, Roma Hukuku Dersleri, 9. bs (Konya: Sayram Yayınları, 2016), 165.
[15] Örnek bir konferans için bkz: SOLAIR (Society, Law, Artificial Intelligence and Robotics) Conference -https://solairconference.com/solair-2021/.
[16] Nursena Çetingül, “İslam Hukuk Felsefesi (Makāsıdü’ş-Şerîa) Bağlamında Yapay Zekanın Hukuki Statüsüne Bir Bakış”, içinde Yapay Zeka ve İslam (İstanbul: Timaş Akademi, 2025), 353.
[17] Bu soruların detaylı bir şekilde ele alındığı bir makale için lütfen bkz: Çetingül, “İslam Hukuk Felsefesi (Makāsıdü’ş-Şerîa) Bağlamında Yapay Zekanın Hukuki Statüsüne Bir Bakış”.
İlgili Yazılar
Filistin: Dünyayı İkiye Bölen Dünya
İsmini andığımızda bize uzak ve yabancı gibi gelen Ortadoğu dediğimiz bu yere ismini veren, İngiltere’dir. Bu topraklara Ortadoğu dediğimizde, esasında trajik bir şekilde İngiltere’ye göre mekânlaştırılmış bir yerden ve isimlendirmeden bahsediyoruz.
İbn Haldun’un Düşüncesinde Asabiyet
İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserini üzerine kurguladığı üç temel kavramsallaştırma vardır. Bu kavramsallaştırmalar; ümran ilmi, tavırlar nazariyesi ve asabiyettir. İbn Haldun’un ümran ilmini kuruş sebebi yukarıda bahsettiğimiz meraklı kişiliğiyle yakından ilgilidir.
Popüler Kültürden Uzak Bir Müzik
Varoluşun temel olgularından biridir müzik. İnsanı büyüleme gücü en yüksek sanattır müzik. Sevgileri, coşkuları, hasreti sesler aracılığıyla anlatma sanatıdır müzik. Bir araya gelen ses dalgalarının oluşturduğu uyumlu, ritimli, hoşa giden, insanda çeşitli duygular oluşturan kompozisyonlardır müzik. Varlığı tanımlama biçimlerinden biridir müzik.
İslam’da Yenilenme Kapısı Olarak İçtihat Üzerine Düşünceler
Özellikle Batı’da yaşayan Müslüman topluluklar, çokkültürlü toplumlarda dinin nasıl yorumlanacağına dair yeni içtihatlara ihtiyaç duymakta ve bu bağlamda içtihat meselesi güncelliğini korumaktadır. Dolayısıyla içtihat sorunu, yalnızca fıkhi bir mesele olmaktan çıkıp çağdaş Müslüman kimliğinin inşasında da merkezi bir rol oynamaktadır.