ALLAH, Kendisinden başka ilah olmayan, Sonsuza kadar diri, Hayatın ve varlığın kaynağı ve dayanağı, Her şeyi hükmüne, iradesine bağlı kılan Yaratıcı! (ʿÂl-i İmrân/2, Muhammed Esed, Kur’an Mesajı)
Giriş
Sosyal bilimlerin tartışmalı olan kavramlarından biri de meşruluk kavramıdır. Kullanım itibariyle de kullanıcılar kendi haklılığını vurgulama amacıyla bu kavrama sarılmaktadır. Meşru olanın ne olduğu ve bunun neden meşru olduğu sorusu tarih boyunca sorulmuş ve tarihin farklı dönemlerinde egemen gücün etki ve baskısıyla cevap bulmuştur. Bu yazımızda, öncelikle kavramın dünya tarihindeki sürecini okumaya, anlamaya çalışmak, bununla beraber kavramı biraz özelleştirerek; yasal, rasyonel meşruiyet meselesini tartışmaya açmak ve bu sürece siz değerli okuru davet etmek niyetindeyiz.
Meşruiyet Kavramının Ne’liği ve Tarihsel Değişimi
Bugün meşruluk kavramından genel olarak anlaşılan; bir işlemin veya olayın olumlu nitelikteki bir hukuk normuna uygun olmasıdır.[1] Bu kanı genel mahiyeti ile herkes için geçerlidir. Burada toplumlar arasındaki farklılığın temeli, meşruluğu nereye dayandırdığımızda meydana gelmektedir. Tarihin belli dönemlere ayrılması yöntemi ile yorum yapılmasını pek doğru bulmasak da konuyla alakalı birkaç kelam etmek adına bu genellemeci dönemsellendirmeyi kullanmak mecburiyetindeyiz.
Modern dönem öncesinde meşruluğun ölçütü adaletti. Bir şeyin âdil olması onu meşru kılıyordu. Yunan filozoflarında bu husus felsefe üzerinden şekillenmiş, Hristiyan Batı düşüncesinde ise bu adalet mefhumu Tanrı’ya dayandırılarak okunmuştur. Modern döneme kadar bir şeyin meşru olması için o şeyin âdil olması gerekmekteydi. Burada egemen gücün kavramı belirleyişini görmek mümkündür. Yunan filozofları kendilerini bir Tanrı inancı üzerinden temellendirmemekle beraber, kendilerini temellendirdikleri mistik bir iyi durumu bulunmaktaydı. Hristiyan dünya kendi Tanrı anlayışı doğrultusunda hayatını ve meşruluk zeminini oluşturmuştur.
Modern dönemde toplumların değer yargılarını belirleyecek olan egemen gücün değişime uğradığı görülmektedir. Tabiî biz bunu anlık bir durum olarak göremeyiz. Yüzyılların vermiş olduğu bir süreç doğrultusunda bu değişim gerçekleşmektedir. Orta çağdaki Tanrı-İlah düşüncesi adım adım hümanist, rasyonel, birey temelli bir düzene kendini evriltmiştir. Bu evrilme bir süreç olarak işlemiş ve sonucunda öznenin egemen olduğu bir toplumsal düzene varılmıştır. Bu düzenin belirleyenleri ise özgürlük, hümanizm, rasyonalizm ve liberalizm gibi ideolojik zeminli kavramlardır. Modern dönemi inşa eden; insan tekidir. Meşruluğun ölçüsü de bahsedilen bu insandır.
Burada meşrulaştırma kavramına da atıf yapmakta fayda var. Modern dönemde egemenin kendini meşru göstermek adına bazı kavramları kullandığı vakıadır. Bireysel ve sosyal düzlemde bir tür savunma mekanizması olan meşrûlaştırım, toplumsal ilişkileri, statü ve rolleri, aktörlerin statüye dayalı ilişkilerini ve sosyal grubun icraatlarını anlamlandırma, izah etme, rasyonalize etme yönünde de hizmet görür. Bu noktada meşrûlaştırım, bir eylem biçimini haklılaştırmak, geçerli göstermek için ortaya konan sosyal olarak kurulmuş bir izah, bir rasyonalizasyon biçimidir. Burada meşrûlaştırımlar, sosyal pratiklerin bir izahını içerirler: Bu tür şeyleri niçin yapıyoruz? Niçin bu kurala göre hareket etmemiz gerek? Toplum içinde niçin bu pozisyondayız?[2]
Modern dönemde kullanılan meşrulaştırma faaliyetlerinden birkaçını örnek vermek gerekirse bunların başında ‘sosyal sözleşme’ teorileri gelmektedir. Sosyal sözleşme teorileri, Tanrı’nın hayattan el çektirildiği modern dönemi inşa etmekte kullanılan faaliyetlerden biridir. Bir diğeri ise ‘insan hakları’ kavramıdır. İnsan hakları kavramı modern dönemde kullanımı artmış olan kavramlardan birisidir. İnsan hakları söyleminin kendisi bir ideoloji olarak ortaya çıkmış, tarihin sonunda ideolojiler üstü bir ideoloji olarak Batı dünyası tarafından kendisine benzemeyen toplumlara dikte unsuru olarak kullanılmıştır.[3] Bu durum II. Dünya Savaşı’nın vermiş olduğu ağır tahribat ile ortaya çıkmış olsa dahi hâlâ kullanışlı bir kavram olarak durmaktadır. Bu konu çerçevesinde Habermas’ın eleştirisi de dikkate değerdir. Her seferinde insan haklarının genel geçerliliği ve içericiliğiyle ilgili eşitlikçi iddia, sessizce dışlananların fiilen marûz kaldığı eşitsiz muameleyi örtmeye de hizmet etmiştir. Bu gözlem, insan haklarının bu ideolojik işlevleri içinde eriyebilecekleri şüphesini doğurmuştur. İnsan hakları daima yanlış bir umumiyetin, emperyalist bir Batı’nın kimliğini ve çıkarını ardına gizleyebileceği tasavvurî bir insanlığın bayrağı işlevi görmemiş midir?[4]
Kavramın dönüşümüne dönecek olursak; dünya tarihini klasik dönem ve modern dönem ayrımı üzerinden okumaya devam ettiğimizde, modern dönemin ortalarında meşruluk kavramının dayanağının değişimi ile beraber kavramın dönüşümü de söz konusu olmuştur. Bu hususu bizler Weber’in kavramsallaştırmasıyla birlikte okumaktayız. Weber, üç meşruiyet modeli tanımlaması yapmaktadır. Bunlar; geleneksel, yasal/rasyonel ve karizmatik meşruiyettir. Gerçek hayatta bütün unsurlarıyla tek tip bir meşruiyetten bahsetmek zordur. Bazı durumda bunlar iç içe geçmiş durumdadır. Weber’in yapmış olduğu bu kavramsallaştırmayı biraz daha açmak adına şu alıntıya dikkat çekmenizi isterim. Weber’in çözümlemesine göre, yönetilenlerin rızasını talep ederken adeta şöyle seslenmektedir: Geleneksel şef: “Bana itaat et, çünkü halkımız yüzyıllardan beri şeflerine itaat etmiştir.”; karizmatik lider: “Bana itaat et, çünkü ben senin hayatını değiştirebilirim.”; hukuki-rasyonel yönetici: “Bana itaat et, çünkü ben senin hukuka uygun olarak atanan yöneticinim.”[5]
Modern dönemin otoritesi insan olmuştur. Otorite güçle desteklenmiş olsa da, temel olarak yönetilenlerin rızasına dayanır. Öyleyse, meşruiyet, yönetilenlerin yönetenlere itaatini sağlayan temel unsur olarak karşımıza çıkar ve meşru iktidar otorite adını alır.[6] Levent Gönenç’in otorite ile ilgili bu tanımı modern paradigmanın tanımıdır. Meşru kavramını, bir yönüyle de egemenin kendini toplum nezdinde masum gösterme çabası olarak da görebiliriz. Mesela bugün insan merkezli dünyada otoriteyi elinde bulunduran iktidarların kendini meşru gösterme çabasının tezahürüdür seçimler. Modern devlet kendi meşruiyetinin gayri meşru temelleri üzerine yükseliyordu. Çünkü Weber’in işaret ettiği gibi her meşruiyet gayri meşru temeller üzerine yükselir. Her meşruiyet sorgulaması yeni bir meşruiyet inşasının temelini oluşturur.[7] Meşruluk kavramına bu yönüyle de bir soru işareti koymakta yarar olduğunu düşünmekteyiz.
Weber’in yapmış olduğu kavramsallaştırmanın yanı sıra, modern dönemin ikinci yarısından itibaren meşruiyet kavramı yasallıkla/rasyonellikle temellendirilmiştir. Yasal olanın meşru addedildiği bir döneme girilmiş bulunulmaktadır. Buradan konuya devam edecek olursak:
Âdil Olanın Meşruluğundan Yasal Olanın Meşruluğuna
Klasik dönem kendisini adalet mefhumu ile temellendirirken; modern dönem yasa üzerinden kendini temellendirmiştir. Aurelius, hukukun meşru olması için onun adaletli olmasını şart koşar. Adil yasa ise ancak doğaya uygun olanın akılla kavranması ile mümkündür.[8] Ancak modern dönem yasallık üzerinden okunmuştur. Burada Weber’in tanımlaması sonrasında Kelsen faktörü baskındır. Hans Kelsen, 1934 yılında Kant’ın da etkisiyle Saf Hukuk Kuramı adıyla bir kitap yayınlamıştır. Her ne kadar Türkçeye yani sayılabilecek bir tarihte çevrilmiş olsa da kitabın çıktığı tarihten itibaren devletler hukuklarını Kelsen’in belirtmiş olduğu doğrultular üzerinden şekillendirmişlerdir. Bugün komşumuz İran’dan İspanya’ya kadar birçok ülkenin hukuk sistemi “Normlar Hiyerarşisi” üzerine kuruludur. Bu düzenin sahibi de bilindiği üzere Kelsen’dir.
Peki, Kelsen’in meşruluk kavramı ile olan ilgisi nedir, diye bakacak olursak Saf Hukuk Kuramı kitabının ilk cümlesiyle başlamak gerek diye düşünüyorum. Saf Hukuk Kuramı, başlı başına pozitif hukukun kuramıdır, herhangi bir hukuk sisteminin değil. Belirli ulusal yahut uluslararası hukuk normlarının yorumu değildir; genel hukuk kuramıdır.[9] Kelsen, Saf Hukuk Kuramı’nı pozitif hukukun temellerini sağlamlaştırmak amacıyla yazmıştır. Bugün toplumların geneli için kabul edilen; yasal olanın meşru olduğu söylemini sağlamlaştıran temel Kelsen’de gizlidir. Dönemi içerisinde Kelsen’e eleştiriler yöneltilmiştir. Ancak egemenin de işine yaradığı düşüncesinden hareketle yasal olanın meşruluğu sorgulanamamış, itiraz dahi edilememiştir.
Kelsen’in meşruluk kavramındaki zemini, adalet kavramından yasallığa nasıl evirdiğini görmek için Saf Hukuk Kuramı’na tekrar dönelim: Saf Hukuk Kuramı ideoloji karşıtı tutumunu, pozitif hukukun temsillerini her türlü doğal hukuk ideolojisinden ve adaletten yalıtmaya çalışmak suretiyle muhafaza etmektedir. Pozitif hukuktan daha yüksek bir sistemin geçerliliğinin mümkün olup olmadığını tartışmaz. Saf Hukuk Kuramı kendisini pozitif hukukla sınırlar, böylece hukuk biliminin, pozitif hukuku yüksek bir sistemmiş gibi göstermesine de, onu yüksek bir sisteme dayanarak meşrulaştırmasına da engel olmuş olur. Ve Saf Hukuk Kuramı, önceden varsayılmış bir adalet değeri ile pozitif hukuk arasındaki uyuşmazlığın sui-istimalini, yani bu uyuşmazlığın pozitif hukukun geçerliliğine karşı bir argüman olarak kullanılmasını engeller. Saf Hukuk Kuramı, hukuki pozitivizmin kuramıdır.[10] Kelsen, çok açık bir şekilde hukukun adalet ölçeği ile belirlenmesine karşı çıkarak; bireyin şekil verdiği ve yetkileri Leviathan’a devrettiği bir hukuk sisteminin doğru olduğunu ifade etmiştir. Burada şu da sorulabilir: Kelsen’in bu tavrı tamamen yersiz midir? Bu husus biraz da olaya nereden baktığımız ile değişmektedir diye düşünüyorum. Kelsen, kendi dünyasını kurarken; insanı Hobbescu bir bakış ile tanımlıyordu. Birbirine zarar vermekte olan insanların belirleyeceği bir sistemdense bireylerin toplumsal mutabakat sağladığı, normların şekillendirdiği bir sistemin daha iyi olacağı iddiasıyla hareket etmekteydi Kelsen. Kelsen’in, saf hukuk kuramı çerçevesinde değerlendirildiğinde faşist ve sosyalist rejimlerin uyguladığı normlar da geçerlidir. Bu yargı, normlara değer cihetinden yaklaşmayan bilim merkezli kuramının sonucudur.[11]
Adaletten soyutlanmış bir hukuk nizamının doğuracağı durum ortadadır. Adalet temelli hukuk söylemi lafzi bir söylem ile kalmayarak, Yaratıcının sınırlarını çizdiği ölçüler ve emirler doğrultusunda hazırlanacak düzenleme ile bu sağlanabilir. Ejder Okumuş, meşruiyet kavramını var olan veya ortaya çıkan bir durumun geçerliliğini, izahını ve haklılığını ifade eden bir olgu olarak[12] düşünülebileceğini belirtmiştir. Bu tanımlamadan hareketle adalet kavramının önemine bir kez daha dönmekte yarar var. “Adalet, her şeyden önce meselenin aslına dikkat etmek; sonra doğruluk ve satın alınamaz olmak erdemidir.” der Michael Stolleis.[13] Adalet kavramının tek bir anlamlandırmayla sınırlandırılmaması gerekmekle beraber, kavramın hayattan ari olduğu vehmine de kapılmamak gerek. Adalet, bir bakıma, eylemlerimizin doğru olup olmadığı noktasındaki teyakkuzumuzu diri tutmamızdır.
Meşruluk Ölçümüz Nedir O Vakit?
Yazımızın buraya kadar olan kısmında biraz dalgalı da olsa meşruluk kavramının bugüne kadarki sürecini ve bizlere etkisini aktarmaya çalıştık. Biz bu konuda bir şey söyleyecek olursak; “Bizim meşru addettiğimiz şey nedir?” diye soracak olursak, yazımızın başındaki ayet-i kerime ile başlamak gerek diye düşünüyorum: ALLAH, Kendisinden başka ilah olmayan, sonsuza kadar diri, hayatın ve varlığın kaynağı ve dayanağı, her şeyi hükmüne, iradesine bağlı kılan Yaratıcı! (ʿÂl-i İmrân 2, Muhammed Esed, Kur’an Mesajı) Bizler dünyaya yaratıcımıza ibadet etmek amacıyla gönderildik. Bu düzenin sahibi ve bizlerin de maliki O’dur. Bu bilinç doğrultusunda meseleye yaklaşmalıyız. Bir Müslüman için bir şeyin meşru olup olmadığını belirleyen Allah’tır.
Yaratıcının bizlere çizmiş olduğu sınırların içerisinde adil bir düzen inşa etmek, bu söylemi dillendirmek bir ütopya olarak görülmemelidir. “Yararlı hedeflere yönelmek tek başına düşünmekle değil, bir düşünce iklimi sayesinde mümkündür; zira ancak böyle bir iklim “büyük düşünce” adını verebileceğimiz düşüncenin doğmasını sağlar.” der Taha Abdurrahman.[14] Bu çaba bireyden topluma dönüşecek bir çabadır. Her mü’minin bu çabaya ortak olması gerekir.
Yasanın meşruiyetinin oluşturduğu toplumlarda durum, Carl Schmitt’in anlatımlarıyla şu şekilde idi; Hukuk = kanun; Kanun= parlamentonun katılımı altında meydana gelen kamusal düzenleme. İşte kanun buydu; hukuk devletinin temel unsuru olarak “tüm devlet faaliyetlerinin kanuna uygunluğu ilkesi” ve “kanunun hakimiyeti” talep edildiğinde, fiilen düşünülen şey buydu.[15] Hümanist bireyin belirlemiş olduğu yasalar çerçevesinde şekillenen nizamın içerisinde yaşamaktayız. Bu nizamın ne olması gerektiğini yine bu nizamı inşa eden bilecektir. Meşru nizamımızı eylemlerimizde her an teyakkuz halinde olma durumu olarak tanımladığımız adalet üzerine[16]konuşlandırmalıyız.
Dipnotlar:
[1] Ender Ethem Atay, “Hukukta Meşruiyet Kavramı”, Gazi Üniv. Hukuk Fak. Dergisi, C.1 S.2. 1997, s.121.
[2] Ejder Okumuş, Meşruluğun Toplumsal Gerçekliği, İnsan Yay. 2010 İstanbul, s. 22.
[3] Rıdvan Değirmenci, Meşruiyet ve Hukukilik Çerçevesinde Saf Hukuk Kuramı, Astana Yay. Ankara, Temmuz 2021, s.187
[4]Jürgen Habermas, “Meşruiyet Dayanağı Olarak İnsan Hakları”, (Çev. Tanıl Bora), Birikim Dergisi, S.118, Şubat 1999. https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-118-subat-1999-sayi-118-subat-1999/2312/mesruiyet-dayanagi-olarak-insan-haklari/2852. Erişim: 23.04.2022.
[5] Levent Gönenç, “Meşruiyet Kavramı ve Anayasaların Meşruiyeti Problemi” Ankara Üniv. Hukuk Fak. Dergisi Yıl: 2001, C.50, S.1, s135. https://doi.org/10.1501/Hukfak_0000000606
İsmini andığımızda bize uzak ve yabancı gibi gelen Ortadoğu dediğimiz bu yere ismini veren, İngiltere’dir. Bu topraklara Ortadoğu dediğimizde, esasında trajik bir şekilde İngiltere’ye göre mekânlaştırılmış bir yerden ve isimlendirmeden bahsediyoruz.
İnsan ne için yaşar? Ölmek için mi? Ölmeyecek gibi yaşayanların ölmeyecek gibi ettikleri dualar hazır olunamayana dair bir refleks midir? İnsan niçin unutur? Merkezinde yer aldığını düşündüğü dünya hayatı, her zaman öyle olmadığı hâlde hangi kritere göre ‘tatlı’ gelir? Ölüme dair söylenecekler bizi ölümsüzlüğe dair söyleneceklere neden götürür?
Meşruiyet… Din, ideoloji, ahlâk, hukuk, gelenek gibi toplumun benimsemiş olduğu değerler sistemine uygunluk… Bir düşünce ya da eylemin bir ana ilkeden ya da nedenden hareket edilerek haklılığını ispat etme arayışı… İlk neden arayışı olarak sağlam bir temellendirmeyi, gelecek için davranış kalıplarını içeren sistemlerin popüler bir yönetim ve kuşatıcı bir bütünlük arayışı… Eylemlerin, ilişkilerin toplumsal kabul görecek hukuksal, zorunlu, makûl gerekçelere dayandırılması… Siyasal iktidarın nüfuz alanı, sınırı… Bir iş ya da eylemin hangi ilkeye göre onaylanacağının referans kaynağı… Siyasal iktidarın amaçlarını, eylemlerinin niteliklerini topluma kabul ettirme sorunu… Bir kuralın kendinin üstünde bulunan hukuksal veya etik bir norma uygun olması… İslami literatürde, dinî kaynaklara dayalı hükümlere ya da dine, onun ilkelerine uygun olan iş ve işlemler…
“Sünnet”in Hz. Muhammed’in genel hayat karşısındaki “duruşu” olarak da tanımlanabileceği kanaatindeyiz. Buna göre sünnet; Hz. Muhammed’in mücadelelerle dolu hayatında karşılaştığı olaylar karşısındaki genel duruşunu ifade eden bir terim olmaktadır. Başka bir deyişle Hz. Muhammed’in sünnetini bilmek, onun hangi durumlar karşısında hangi davranışları sergileyip sergilemeyeceği hususunda bir farkındalığa sahip olmak anlamına gelmektedir.
“[…] her iki cinsin de en iyilerinin en fazla, en kötülerinin de en az çiftleşmeleri gerekir. Ayrıca en kötülerin değil, en iyilerin çocuklarını büyütmeliyiz ki sürünün cinsi bozulmasın.”
Yasal Olanın Meşruluğundan Adil Olanın Meşruluğuna
ALLAH,
Kendisinden başka ilah olmayan,
Sonsuza kadar diri,
Hayatın ve varlığın kaynağı ve dayanağı,
Her şeyi hükmüne, iradesine bağlı kılan Yaratıcı!
(ʿÂl-i İmrân/2, Muhammed Esed, Kur’an Mesajı)
Giriş
Sosyal bilimlerin tartışmalı olan kavramlarından biri de meşruluk kavramıdır. Kullanım itibariyle de kullanıcılar kendi haklılığını vurgulama amacıyla bu kavrama sarılmaktadır. Meşru olanın ne olduğu ve bunun neden meşru olduğu sorusu tarih boyunca sorulmuş ve tarihin farklı dönemlerinde egemen gücün etki ve baskısıyla cevap bulmuştur. Bu yazımızda, öncelikle kavramın dünya tarihindeki sürecini okumaya, anlamaya çalışmak, bununla beraber kavramı biraz özelleştirerek; yasal, rasyonel meşruiyet meselesini tartışmaya açmak ve bu sürece siz değerli okuru davet etmek niyetindeyiz.
Meşruiyet Kavramının Ne’liği ve Tarihsel Değişimi
Bugün meşruluk kavramından genel olarak anlaşılan; bir işlemin veya olayın olumlu nitelikteki bir hukuk normuna uygun olmasıdır.[1] Bu kanı genel mahiyeti ile herkes için geçerlidir. Burada toplumlar arasındaki farklılığın temeli, meşruluğu nereye dayandırdığımızda meydana gelmektedir. Tarihin belli dönemlere ayrılması yöntemi ile yorum yapılmasını pek doğru bulmasak da konuyla alakalı birkaç kelam etmek adına bu genellemeci dönemsellendirmeyi kullanmak mecburiyetindeyiz.
Modern dönem öncesinde meşruluğun ölçütü adaletti. Bir şeyin âdil olması onu meşru kılıyordu. Yunan filozoflarında bu husus felsefe üzerinden şekillenmiş, Hristiyan Batı düşüncesinde ise bu adalet mefhumu Tanrı’ya dayandırılarak okunmuştur. Modern döneme kadar bir şeyin meşru olması için o şeyin âdil olması gerekmekteydi. Burada egemen gücün kavramı belirleyişini görmek mümkündür. Yunan filozofları kendilerini bir Tanrı inancı üzerinden temellendirmemekle beraber, kendilerini temellendirdikleri mistik bir iyi durumu bulunmaktaydı. Hristiyan dünya kendi Tanrı anlayışı doğrultusunda hayatını ve meşruluk zeminini oluşturmuştur.
Modern dönemde toplumların değer yargılarını belirleyecek olan egemen gücün değişime uğradığı görülmektedir. Tabiî biz bunu anlık bir durum olarak göremeyiz. Yüzyılların vermiş olduğu bir süreç doğrultusunda bu değişim gerçekleşmektedir. Orta çağdaki Tanrı-İlah düşüncesi adım adım hümanist, rasyonel, birey temelli bir düzene kendini evriltmiştir. Bu evrilme bir süreç olarak işlemiş ve sonucunda öznenin egemen olduğu bir toplumsal düzene varılmıştır. Bu düzenin belirleyenleri ise özgürlük, hümanizm, rasyonalizm ve liberalizm gibi ideolojik zeminli kavramlardır. Modern dönemi inşa eden; insan tekidir. Meşruluğun ölçüsü de bahsedilen bu insandır.
Burada meşrulaştırma kavramına da atıf yapmakta fayda var. Modern dönemde egemenin kendini meşru göstermek adına bazı kavramları kullandığı vakıadır. Bireysel ve sosyal düzlemde bir tür savunma mekanizması olan meşrûlaştırım, toplumsal ilişkileri, statü ve rolleri, aktörlerin statüye dayalı ilişkilerini ve sosyal grubun icraatlarını anlamlandırma, izah etme, rasyonalize etme yönünde de hizmet görür. Bu noktada meşrûlaştırım, bir eylem biçimini haklılaştırmak, geçerli göstermek için ortaya konan sosyal olarak kurulmuş bir izah, bir rasyonalizasyon biçimidir. Burada meşrûlaştırımlar, sosyal pratiklerin bir izahını içerirler: Bu tür şeyleri niçin yapıyoruz? Niçin bu kurala göre hareket etmemiz gerek? Toplum içinde niçin bu pozisyondayız?[2]
Modern dönemde kullanılan meşrulaştırma faaliyetlerinden birkaçını örnek vermek gerekirse bunların başında ‘sosyal sözleşme’ teorileri gelmektedir. Sosyal sözleşme teorileri, Tanrı’nın hayattan el çektirildiği modern dönemi inşa etmekte kullanılan faaliyetlerden biridir. Bir diğeri ise ‘insan hakları’ kavramıdır. İnsan hakları kavramı modern dönemde kullanımı artmış olan kavramlardan birisidir. İnsan hakları söyleminin kendisi bir ideoloji olarak ortaya çıkmış, tarihin sonunda ideolojiler üstü bir ideoloji olarak Batı dünyası tarafından kendisine benzemeyen toplumlara dikte unsuru olarak kullanılmıştır.[3] Bu durum II. Dünya Savaşı’nın vermiş olduğu ağır tahribat ile ortaya çıkmış olsa dahi hâlâ kullanışlı bir kavram olarak durmaktadır. Bu konu çerçevesinde Habermas’ın eleştirisi de dikkate değerdir. Her seferinde insan haklarının genel geçerliliği ve içericiliğiyle ilgili eşitlikçi iddia, sessizce dışlananların fiilen marûz kaldığı eşitsiz muameleyi örtmeye de hizmet etmiştir. Bu gözlem, insan haklarının bu ideolojik işlevleri içinde eriyebilecekleri şüphesini doğurmuştur. İnsan hakları daima yanlış bir umumiyetin, emperyalist bir Batı’nın kimliğini ve çıkarını ardına gizleyebileceği tasavvurî bir insanlığın bayrağı işlevi görmemiş midir?[4]
Kavramın dönüşümüne dönecek olursak; dünya tarihini klasik dönem ve modern dönem ayrımı üzerinden okumaya devam ettiğimizde, modern dönemin ortalarında meşruluk kavramının dayanağının değişimi ile beraber kavramın dönüşümü de söz konusu olmuştur. Bu hususu bizler Weber’in kavramsallaştırmasıyla birlikte okumaktayız. Weber, üç meşruiyet modeli tanımlaması yapmaktadır. Bunlar; geleneksel, yasal/rasyonel ve karizmatik meşruiyettir. Gerçek hayatta bütün unsurlarıyla tek tip bir meşruiyetten bahsetmek zordur. Bazı durumda bunlar iç içe geçmiş durumdadır. Weber’in yapmış olduğu bu kavramsallaştırmayı biraz daha açmak adına şu alıntıya dikkat çekmenizi isterim. Weber’in çözümlemesine göre, yönetilenlerin rızasını talep ederken adeta şöyle seslenmektedir: Geleneksel şef: “Bana itaat et, çünkü halkımız yüzyıllardan beri şeflerine itaat etmiştir.”; karizmatik lider: “Bana itaat et, çünkü ben senin hayatını değiştirebilirim.”; hukuki-rasyonel yönetici: “Bana itaat et, çünkü ben senin hukuka uygun olarak atanan yöneticinim.”[5]
Modern dönemin otoritesi insan olmuştur. Otorite güçle desteklenmiş olsa da, temel olarak yönetilenlerin rızasına dayanır. Öyleyse, meşruiyet, yönetilenlerin yönetenlere itaatini sağlayan temel unsur olarak karşımıza çıkar ve meşru iktidar otorite adını alır.[6] Levent Gönenç’in otorite ile ilgili bu tanımı modern paradigmanın tanımıdır. Meşru kavramını, bir yönüyle de egemenin kendini toplum nezdinde masum gösterme çabası olarak da görebiliriz. Mesela bugün insan merkezli dünyada otoriteyi elinde bulunduran iktidarların kendini meşru gösterme çabasının tezahürüdür seçimler. Modern devlet kendi meşruiyetinin gayri meşru temelleri üzerine yükseliyordu. Çünkü Weber’in işaret ettiği gibi her meşruiyet gayri meşru temeller üzerine yükselir. Her meşruiyet sorgulaması yeni bir meşruiyet inşasının temelini oluşturur.[7] Meşruluk kavramına bu yönüyle de bir soru işareti koymakta yarar olduğunu düşünmekteyiz.
Weber’in yapmış olduğu kavramsallaştırmanın yanı sıra, modern dönemin ikinci yarısından itibaren meşruiyet kavramı yasallıkla/rasyonellikle temellendirilmiştir. Yasal olanın meşru addedildiği bir döneme girilmiş bulunulmaktadır. Buradan konuya devam edecek olursak:
Âdil Olanın Meşruluğundan Yasal Olanın Meşruluğuna
Klasik dönem kendisini adalet mefhumu ile temellendirirken; modern dönem yasa üzerinden kendini temellendirmiştir. Aurelius, hukukun meşru olması için onun adaletli olmasını şart koşar. Adil yasa ise ancak doğaya uygun olanın akılla kavranması ile mümkündür.[8] Ancak modern dönem yasallık üzerinden okunmuştur. Burada Weber’in tanımlaması sonrasında Kelsen faktörü baskındır. Hans Kelsen, 1934 yılında Kant’ın da etkisiyle Saf Hukuk Kuramı adıyla bir kitap yayınlamıştır. Her ne kadar Türkçeye yani sayılabilecek bir tarihte çevrilmiş olsa da kitabın çıktığı tarihten itibaren devletler hukuklarını Kelsen’in belirtmiş olduğu doğrultular üzerinden şekillendirmişlerdir. Bugün komşumuz İran’dan İspanya’ya kadar birçok ülkenin hukuk sistemi “Normlar Hiyerarşisi” üzerine kuruludur. Bu düzenin sahibi de bilindiği üzere Kelsen’dir.
Peki, Kelsen’in meşruluk kavramı ile olan ilgisi nedir, diye bakacak olursak Saf Hukuk Kuramı kitabının ilk cümlesiyle başlamak gerek diye düşünüyorum. Saf Hukuk Kuramı, başlı başına pozitif hukukun kuramıdır, herhangi bir hukuk sisteminin değil. Belirli ulusal yahut uluslararası hukuk normlarının yorumu değildir; genel hukuk kuramıdır.[9] Kelsen, Saf Hukuk Kuramı’nı pozitif hukukun temellerini sağlamlaştırmak amacıyla yazmıştır. Bugün toplumların geneli için kabul edilen; yasal olanın meşru olduğu söylemini sağlamlaştıran temel Kelsen’de gizlidir. Dönemi içerisinde Kelsen’e eleştiriler yöneltilmiştir. Ancak egemenin de işine yaradığı düşüncesinden hareketle yasal olanın meşruluğu sorgulanamamış, itiraz dahi edilememiştir.
Kelsen’in meşruluk kavramındaki zemini, adalet kavramından yasallığa nasıl evirdiğini görmek için Saf Hukuk Kuramı’na tekrar dönelim: Saf Hukuk Kuramı ideoloji karşıtı tutumunu, pozitif hukukun temsillerini her türlü doğal hukuk ideolojisinden ve adaletten yalıtmaya çalışmak suretiyle muhafaza etmektedir. Pozitif hukuktan daha yüksek bir sistemin geçerliliğinin mümkün olup olmadığını tartışmaz. Saf Hukuk Kuramı kendisini pozitif hukukla sınırlar, böylece hukuk biliminin, pozitif hukuku yüksek bir sistemmiş gibi göstermesine de, onu yüksek bir sisteme dayanarak meşrulaştırmasına da engel olmuş olur. Ve Saf Hukuk Kuramı, önceden varsayılmış bir adalet değeri ile pozitif hukuk arasındaki uyuşmazlığın sui-istimalini, yani bu uyuşmazlığın pozitif hukukun geçerliliğine karşı bir argüman olarak kullanılmasını engeller. Saf Hukuk Kuramı, hukuki pozitivizmin kuramıdır.[10] Kelsen, çok açık bir şekilde hukukun adalet ölçeği ile belirlenmesine karşı çıkarak; bireyin şekil verdiği ve yetkileri Leviathan’a devrettiği bir hukuk sisteminin doğru olduğunu ifade etmiştir. Burada şu da sorulabilir: Kelsen’in bu tavrı tamamen yersiz midir? Bu husus biraz da olaya nereden baktığımız ile değişmektedir diye düşünüyorum. Kelsen, kendi dünyasını kurarken; insanı Hobbescu bir bakış ile tanımlıyordu. Birbirine zarar vermekte olan insanların belirleyeceği bir sistemdense bireylerin toplumsal mutabakat sağladığı, normların şekillendirdiği bir sistemin daha iyi olacağı iddiasıyla hareket etmekteydi Kelsen. Kelsen’in, saf hukuk kuramı çerçevesinde değerlendirildiğinde faşist ve sosyalist rejimlerin uyguladığı normlar da geçerlidir. Bu yargı, normlara değer cihetinden yaklaşmayan bilim merkezli kuramının sonucudur.[11]
Adaletten soyutlanmış bir hukuk nizamının doğuracağı durum ortadadır. Adalet temelli hukuk söylemi lafzi bir söylem ile kalmayarak, Yaratıcının sınırlarını çizdiği ölçüler ve emirler doğrultusunda hazırlanacak düzenleme ile bu sağlanabilir. Ejder Okumuş, meşruiyet kavramını var olan veya ortaya çıkan bir durumun geçerliliğini, izahını ve haklılığını ifade eden bir olgu olarak[12] düşünülebileceğini belirtmiştir. Bu tanımlamadan hareketle adalet kavramının önemine bir kez daha dönmekte yarar var. “Adalet, her şeyden önce meselenin aslına dikkat etmek; sonra doğruluk ve satın alınamaz olmak erdemidir.” der Michael Stolleis.[13] Adalet kavramının tek bir anlamlandırmayla sınırlandırılmaması gerekmekle beraber, kavramın hayattan ari olduğu vehmine de kapılmamak gerek. Adalet, bir bakıma, eylemlerimizin doğru olup olmadığı noktasındaki teyakkuzumuzu diri tutmamızdır.
Meşruluk Ölçümüz Nedir O Vakit?
Yazımızın buraya kadar olan kısmında biraz dalgalı da olsa meşruluk kavramının bugüne kadarki sürecini ve bizlere etkisini aktarmaya çalıştık. Biz bu konuda bir şey söyleyecek olursak; “Bizim meşru addettiğimiz şey nedir?” diye soracak olursak, yazımızın başındaki ayet-i kerime ile başlamak gerek diye düşünüyorum: ALLAH, Kendisinden başka ilah olmayan, sonsuza kadar diri, hayatın ve varlığın kaynağı ve dayanağı, her şeyi hükmüne, iradesine bağlı kılan Yaratıcı! (ʿÂl-i İmrân 2, Muhammed Esed, Kur’an Mesajı) Bizler dünyaya yaratıcımıza ibadet etmek amacıyla gönderildik. Bu düzenin sahibi ve bizlerin de maliki O’dur. Bu bilinç doğrultusunda meseleye yaklaşmalıyız. Bir Müslüman için bir şeyin meşru olup olmadığını belirleyen Allah’tır.
Yaratıcının bizlere çizmiş olduğu sınırların içerisinde adil bir düzen inşa etmek, bu söylemi dillendirmek bir ütopya olarak görülmemelidir. “Yararlı hedeflere yönelmek tek başına düşünmekle değil, bir düşünce iklimi sayesinde mümkündür; zira ancak böyle bir iklim “büyük düşünce” adını verebileceğimiz düşüncenin doğmasını sağlar.” der Taha Abdurrahman.[14] Bu çaba bireyden topluma dönüşecek bir çabadır. Her mü’minin bu çabaya ortak olması gerekir.
Yasanın meşruiyetinin oluşturduğu toplumlarda durum, Carl Schmitt’in anlatımlarıyla şu şekilde idi; Hukuk = kanun; Kanun= parlamentonun katılımı altında meydana gelen kamusal düzenleme. İşte kanun buydu; hukuk devletinin temel unsuru olarak “tüm devlet faaliyetlerinin kanuna uygunluğu ilkesi” ve “kanunun hakimiyeti” talep edildiğinde, fiilen düşünülen şey buydu.[15] Hümanist bireyin belirlemiş olduğu yasalar çerçevesinde şekillenen nizamın içerisinde yaşamaktayız. Bu nizamın ne olması gerektiğini yine bu nizamı inşa eden bilecektir. Meşru nizamımızı eylemlerimizde her an teyakkuz halinde olma durumu olarak tanımladığımız adalet üzerine[16] konuşlandırmalıyız.
Dipnotlar:
[1] Ender Ethem Atay, “Hukukta Meşruiyet Kavramı”, Gazi Üniv. Hukuk Fak. Dergisi, C.1 S.2. 1997, s.121.
[2] Ejder Okumuş, Meşruluğun Toplumsal Gerçekliği, İnsan Yay. 2010 İstanbul, s. 22.
[3] Rıdvan Değirmenci, Meşruiyet ve Hukukilik Çerçevesinde Saf Hukuk Kuramı, Astana Yay. Ankara, Temmuz 2021, s.187
[4] Jürgen Habermas, “Meşruiyet Dayanağı Olarak İnsan Hakları”, (Çev. Tanıl Bora), Birikim Dergisi, S.118, Şubat 1999. https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-118-subat-1999-sayi-118-subat-1999/2312/mesruiyet-dayanagi-olarak-insan-haklari/2852. Erişim: 23.04.2022.
[5] Levent Gönenç, “Meşruiyet Kavramı ve Anayasaların Meşruiyeti Problemi” Ankara Üniv. Hukuk Fak. Dergisi Yıl: 2001, C.50, S.1, s135. https://doi.org/10.1501/Hukfak_0000000606
[6] Gönenç, A.g.m. s.133.
[7] M. Hilmi Özev, “Meşruiyet Kavramının Dönüşümü”, Bilim ve Sanat Vakfı Bülteni 57, 2005, s.88
[8] Değirmenci, A.g.e., s.30.
[9] Hans Kelsen, Saf Hukuk Kuramı, Nora Yay. 2. Baskı, Mayıs 2020, İstanbul, s.1.
[10] Kelsen, A.g.e., s.41-42.
[11] Değirmenci, A.g.e., s. 186.
[12] Ejder Okumuş, “Meşrûiyet Ekseninde Adalet”, Meşrûluğun Toplumsal Gerçekliği içinde, Ed. Ejder Okumuş, İnsan Yay. İstanbul: 2010, s. 182.
[13] Michael Stolleis, Yasanın Gözü, Ayrıntı Yay. Mart 2021, İstanbul, s.30.
[14] Taha Abdurrahman, Bigi Ahlaktan Ayrıldığında, Pınar Yay. Ocak 2020, İstanbul, s. 15
[15] Carl Schmitt, Kanunilik ve Meşruiyet, İthaki yayınları, 2016, s. 21.
[16] Ferhat Koç, Nida Dergisi, S.202, s.42.
İlgili Yazılar
Filistin: Dünyayı İkiye Bölen Dünya
İsmini andığımızda bize uzak ve yabancı gibi gelen Ortadoğu dediğimiz bu yere ismini veren, İngiltere’dir. Bu topraklara Ortadoğu dediğimizde, esasında trajik bir şekilde İngiltere’ye göre mekânlaştırılmış bir yerden ve isimlendirmeden bahsediyoruz.
Ölümlülük Tedavisinde Yeni Nesil Şirketler
İnsan ne için yaşar? Ölmek için mi? Ölmeyecek gibi yaşayanların ölmeyecek gibi ettikleri dualar hazır olunamayana dair bir refleks midir? İnsan niçin unutur? Merkezinde yer aldığını düşündüğü dünya hayatı, her zaman öyle olmadığı hâlde hangi kritere göre ‘tatlı’ gelir? Ölüme dair söylenecekler bizi ölümsüzlüğe dair söyleneceklere neden götürür?
Her Sistemin Kendine Özgü Bir Meşruiyet Kaynağı Vardır
Meşruiyet… Din, ideoloji, ahlâk, hukuk, gelenek gibi toplumun benimsemiş olduğu değerler sistemine uygunluk… Bir düşünce ya da eylemin bir ana ilkeden ya da nedenden hareket edilerek haklılığını ispat etme arayışı… İlk neden arayışı olarak sağlam bir temellendirmeyi, gelecek için davranış kalıplarını içeren sistemlerin popüler bir yönetim ve kuşatıcı bir bütünlük arayışı… Eylemlerin, ilişkilerin toplumsal kabul görecek hukuksal, zorunlu, makûl gerekçelere dayandırılması… Siyasal iktidarın nüfuz alanı, sınırı… Bir iş ya da eylemin hangi ilkeye göre onaylanacağının referans kaynağı… Siyasal iktidarın amaçlarını, eylemlerinin niteliklerini topluma kabul ettirme sorunu… Bir kuralın kendinin üstünde bulunan hukuksal veya etik bir norma uygun olması… İslami literatürde, dinî kaynaklara dayalı hükümlere ya da dine, onun ilkelerine uygun olan iş ve işlemler…
Hz. Muhammed’in Kendisine “Seyyid/Efendi” Denilmesini Nehyetmesinden Bahseden Haberler Üzerine Bir Değerlendirme
“Sünnet”in Hz. Muhammed’in genel hayat karşısındaki “duruşu” olarak da tanımlanabileceği kanaatindeyiz. Buna göre sünnet; Hz. Muhammed’in mücadelelerle dolu hayatında karşılaştığı olaylar karşısındaki genel duruşunu ifade eden bir terim olmaktadır. Başka bir deyişle Hz. Muhammed’in sünnetini bilmek, onun hangi durumlar karşısında hangi davranışları sergileyip sergilemeyeceği hususunda bir farkındalığa sahip olmak anlamına gelmektedir.
Felsefe Tarihinin Zakkum Ağacı: Öjenizm
“[…] her iki cinsin de en iyilerinin en fazla, en kötülerinin de en az çiftleşmeleri gerekir. Ayrıca en kötülerin değil, en iyilerin çocuklarını büyütmeliyiz ki sürünün cinsi bozulmasın.”