Ortaya çıkan öngörülemeyen(!) gerçekler karşısında edindikleri merkeziliği her duruma göre sürdürme arzusu taşıyanların, öngörülere ve senaryolara bağlı olarak uygulamaya koydukları dünya sistemini meşrûlaştırma çabası yeni bir durum değil. Gerçeklik tanımlarını, kaos üzerinden yeniden inşâ eden ideolojiler, iç içe geçmişliklerini farklı isimlerle aynı dünya görüşünün yörüngesinde sürüklerken, aksini iddia etseler de bu çabanın farklı bir boyutu var. Peki, farklı olan ne?
Temelini, ekonomik bütünlüğün ve politik faydacılığın oluşturduğuna inandıkları mekanizmaların, tahminlerinden önce silikleşmeye başlamasıyla, odaklandıkları yeni organizmaların kabuk değişimini hararetle savunmaya başladılar. Aslında fosilleşmiş seleflerinden farklı olmadıklarının ortaya çıkması nedeniyle suçüstü yakalandıklarını çok iyi biliyorlardı. Bu yüzden, yer altı kaynakları, doğal kaynaklar ve insan kaynağı bakımından tamamen bağımlı oldukları toplumların, sistem içerisinde tutulması için sergiledikleri gayretin nasıl görüneceğinin de hemen hemen farkındaydılar. Sergilenen gösterilerin bir vicdani sorumluluğu, ahlakîliği ve suçluluk duygusunu içermediği tarihin farklı dönüm noktalarında sahnelenmişti. 11 Eylül sonrası ‘dış güçler’ üzerinden derlenip toparlanan ve aslında, J. Foster Dulles’in ‘ahlaki’lik kriterinin[1] ‘ulusal dayanışma’ ruhuna evrilmesinden başka bir amaca hizmet etmeyen kutsallıktan kimin nasipleneceğini herkes biliyordu. Bu, 1945’den sonra taktıkları “ulusal güvenlik” maskesinin tozlu raflardaki yeni maskeyle değiştirilmesiydi. Sonuna geldiğine iman ettikleri tarihin ulaşabileceği ideal sistemin herkesçe kabul edilebilirliği sorgulanmamalıydı. Bunu yine 1960’ların ekonomik yardımlarına benzeyen cömertlik gösterileriyle yapacaklardı. İlan ettikleri “mutlak zaferin” sorgulanmaması, birbirinden farklı görünseler bile hizmet ettikleri dünya görüşü etrafında şekillenen ideolojik karmaşanın zihinlere iyice yerleştirilmesiyle sağlanacaktı. Tarihler ve senaryolar değişse bile çıkmaz bir döngüye girildiği artık ortadaydı. Elde ettikleri ideolojik zafer, ellerinde bulunan tüm imkanları farklı gerekçeler üreterek seferber edilmesine ve geliştirilmesine yaradı. Bu, çevrenin (hegemonik merkezi güçlerin dışında yer alanlar) iknâ edilmesini, merkeze değmeye başlayanların seçimlerini, iknâ olmayanların maniple edilmesini, seçilmeyenlerin kuyrukta kalmasını, ekolojik, tıbbi, astronomik ve askerî blöflerin pekiştirilmesini de beraberinde getirecekti. Siyasi değişimler, ‘tahliye vanası’ işlevi gördükten ve ilerlemeye yönelik olduktan sonra içerdiklerinin ne olduğu önemli değildi. Demokrasinin kendisi bir mitti ve özünü oluşturan kârı garanti etmeliydi. Bir zamanlar siyasi iktidara sınırlı erişim izni verilenlerin ve “ekonomik artı değer”den nemalananların, sermaye birikimini ve onun politik gücünü temsil etme yetkisi vardı. Daha sonraları bu yetkiyi kimi zaman ait oldukları sisteme karşı çıkarak sosyal adalet aktivizmiyle, kimi zaman ise ‘halk’ olmasına karar verilmişlerin oy pusulalarıyla kullanmaları sağlandı. Tercihen “zengin ve sosyalist” bir hareket olması yeterli olsa da sürecin güncel politikaları üretecek entelektüelleri ve teknik kabiliyetleri sürekli öne çıkarması yeterliydi. Bir zaman sonra döngünün her yerinde nimetlendirilmiş seçkin zekaların süreci yeniden tasarlaması gerekecekti. Beceri ve yeterlilik kriterlerini belirleyenler, bu kriterlerin uygulanacağı alanları ve zamanları da yaratarak, kitleleri, ‘dışarıda kalanların’ gelişmesine çaba sarf ettiklerine kolaylıkla iknâ edebilirdi.
Son zamanlarda aşinâ olduğumuz sürekli geliştirilen yeni fırsatlar, iş modeline dönüştürülüp evrimleştiriliyor; her şey serbest piyasa ilahlarının huzurunda satılabilecek mala dönüştürülüyor.
Bunu, kimi zaman özelleştirme adı altında kimi zaman serbestleştirme başlıkları altında “piyasa köktenciliği” adına yapıyorlar. Artırılan sermaye gücünün hızla zayıflattığı emek gücünün de bu iş modellerinin ve yeni yatırım araçlarının önünü açacağı kabul ediliyor. Kabuller yeni ödeme araçlarının tanımlanmasından yeni mesleklerin ortaya çıkarılmasına kadar değişimin değiştirilen mecrasını reklam ajansı işlevi gören ‘büyük veri pazarlamacılarının’ elleriyle besliyor. Metalaşma sayesinde farklı karakteristikler sergileyen otoriter yapılar, “finansallaşma” mutabakatının arkasına mevzilenerek ‘toplumsal’ başlığı atılmış bir yığın ‘insan hakları’ söylemleriyle karşımıza dikiliyor. Bu söylem, ‘düşük vasıflı iş’ gücünü sağlayan toplumların, “silikon vadileri” aracılığıyla “merkeze” bağlanarak aktardıkları verilerle daha fazla kâr elde eden şirketlerin diliyle yazılıyor. Yaşadıkları travmaları atlatmalarına yardımcı olabildiği sürece hükümet politikalarının ‘resmi söylem’i olarak kullanılıyor. Politikalar, “verilerin güvenli akışına” verilen güvenceyle destekleniyor ve “çevre”nin maniple edilmesine aracı kılınıyor. İnsanlardan ise ‘akıllı’ olmaları, sunucularda biriken yeni küreselleşme modellerine direnmemeleri isteniyor.
Soğuk savaş dönemine ve ondan sonra yakın geçmiş olarak ifade edebileceğimiz zaman dilimin izlerini yeni çağın gerekleri ile buluşturan bu ögeler sebep oldukları afetlerden ve soykırımlardan sonra bile organize ettikleri “insani yardım”ı bir iş modeli olarak gören bir zihin yapısının tezahürleri. “Sevdiği şeyi yapma”yı önceleyen ama aslında yapmanın bir noktasında ortaya çıkan bıkkınlık sayesinde kayıtsız ve umutsuz insanlar hâline dönüştürülen toplumun, ahlâki hiçbir yaptırımın olmayacağı yarınlar için uysallaştırılmış ve kontrol edilebilir olmasına hazırlık yapılıyor. Sürü psikolojisi ‘insanın tarihi’ boyunca hep varolan bir süreç olsa da bugün, aynı zihinsel yapıyla imâl edilen tekniklerde ve yarattığı kaosta gizleniyor. Hayatın her yanına sirayet etmiş durumda; kavramlardan kurumlara, yapılardan teorilere kadar. ‘Tek ekonomik sistem’ iddiasında olduğu gibi, geliştirilen teorilerin yalnızca kendi gerçekliklerini içermesi, ‘öteki’nin durumunu açıklayan ve her durumda tahmin edilebilir davranışları kategorize eden istatistiklere güvenmelerini sağlıyor. Gerçeğin üstünün örtüldüğü her yerde “şüpheye, yokluğa ve karmaşaya” sebep olan güç denklemlerinin bilinen elemanları, farklı uzlaşılar etrafında yerlerini sağlamlaştırmak istiyor. Eğer tüm bu evrimleşme çabalarının neyi öncelediği anlayamazsak öncesinde tüketimin teşvik edildiği ve tüketildiği kadar var olduğuna inandırılan insanların minimalist bir tüketim tarzına özendirilmesini, büyük bir çelişki ya da ‘hatalarını anlayan’ların pişmanlıkları olarak görebiliriz. Tasarrufun, faiz ve eski/yeni “kayıt, kâğıt” veya sanal ölçekler üzerinden teşvikinin yaşadığı evriminde de bireye ‘maksimum fayda’ üzerinden maliyetleri düşürmek için farklı araçlar/aracılarla empoze edilen bedensel ve zihinsel tatmininde de bunları görebilmek mümkün. Aslında varolan ‘karmaşa’, insanlığın kurtarıcısı olarak makineye bağlanan umudu “uzatılmış sanayi devrimi” ürünleriyle özgürlük üzerinden ‘paydaş’ ekonomik temellere terfi ettiren ve dünya pazarına odağına yerleştiren iktisatçı zihinlerin, siyasi ve kültürel etkenleri dönüştürmeye olan inançlarını da azaltıyor. Makineleşmenin mekansal kısıtlamaları aşması, mal ve bilginin serbest dolaşımını hızlandırması, “performans topluluklarının” kendilerini ait hissetmeleri gereken ‘büyük aile’yi yavaş yavaş dağıtıyor. Parçası olmaları gerekirken “işletmelerin ve paydaş”ların beklentilerine uyumsuzluk göstermeleri nedeniyle ‘iletişim’ kurdukları ‘yakın harici’ grupları artık kendi içlerinde harmanlayamıyorlar. Özelleştirilmiş üretimin bireysel talepleri özgürlük denklemine şımarıkça tıkıştırması, düzeltilecek hatalardan biri olarak insanı, etkin kullanılması gereken kaynak statüsünde sabitliyor. Endüstri 5.0’ın makinelerin insanlarla iletişime geçmeleri ve ‘yapay zekâ’ yazılımlarıyla kendi başlarına karar verecek makine tasarımları öngörüsü, ‘en aza indirilecek hatalar’ın yeniden sınıflandırılmasını beraberinde getiriyor. Sınıflandırılamayanlar ya da etkin kullanıl(a)mayanlar yine “tehlikeli sınıf” olarak işaretleniyor. Büyüme endekslerinde üst sıralarda yer alan veya gelişmişlik sıralamasında sınırları zorlayan, uzatılmış sanayi devrimi ürünleri ile ‘medenîleşen’ toplumların ise, artan eşitsizlik karşısında bilim ve tekniğin lokomotifliğine iman ettiren argümanlarla ‘sessizleştirilen’ statüsüne yükselmesi mümkündü. Ancak göstergelerin, ‘ekonominin iyileştiğine’ dair tablolara yerleştirilen oklarını hızlıca, yaratılan gelir adaletsizliğine, çevre sorunlarına döndürmeleri ve gösterenlerin “büyük sıfırlama”[2] arzuları, bu sessizleştirmenin ve sürüleştirmenin çok da kolay olmayacağını gösteriyor. Hâlbuki döngünün kısır hâle getirildiğinden oldukça eminlerdi. Artık yeniden rayına oturtulması için yapılacak resetlemeye duyulan ihtiyacın küresel olarak kabul edilebilirliğini sağlanmak zorundalar. Bu zorunluluğun arefesinde tesadüftür ki iktisatçı zihinlere, Wallerstein’ın öngörülemeyeceğini düşündüğü “salgın hastalıkların yaygınlaşmasıyla etkilenecek değişkenleri”[3] ve piyasa ekonomisinde görünen tüm aksaklıkları test edebilme fırsatı sunuldu. Savundukları tüm anlayışlara (minimum devlet kontrolü, büyüme hırsı, kâr maksimizasyonu) aykırı gibi görünse de sıfırlamanın hangi katmana kadar ilerleyeceğinin tespiti ve yaşanan değişimin hız ayarı hedeflenmekte. Öngörülerin ve ortaya saçılan fikirlerin kuyrukları birbirlerine çoktan dolanmış durumda. Bu yüzden “paydaş kapitalizm” ismini verdikleri denklemde sürekli öne çıkarılan eleman salgın hastalıklar. Tüm dünyaya salgın öncesinin eski, salgın sonrasının ise yeni bir dünya düzeni olduğu empoze edildi. Salgın boyunca geliştirilen işbirliklerinin ve birleştirilmiş güçlerin elde ettiği sonuçların verimliliği karşısında, ‘paydaş’ların (yep)yeni-modern kuralları kabul edeceğini düşünüyorlar. Çok ama çok iyi niyetlerle dünyadaki yaşam koşullarını iyileştirecek olanlar olarak, insanlığa, yıllardır semeresini yedikleri anlayışlarının aslında yanlış olduğunu ve hata yaptıklarını itiraf edemiyorlar. Bu yüzden ‘ne istersiniz’ moduyla daha erdemli bir kapitalizm vaat etmekteler. Dışarıda bıraktıkları ‘yakın çevre’yi ise ‘paydaş’lar olarak planlarına ortak olmaya çağırmaktalar.
Kim bunlar? Çok belirgin olmayan cevaplardan biri militarist hegemonyayı sahiplenenler ve bunların açık/örtülü işbirlikçileri. Diğeri ise şeffaflıktan uzak, gizli karar alma süreçleriyle kollarını her yere uzatan, küreselleşmeyi ekonomik faaliyet olarak empoze eden, iyileşmeyi ticari potansiyele indirgeyerek yarattıkları kaostan nemalanmayı tek belirgin faaliyet alanı olarak kurumsallaştıran yapılar. Pandemi sonrası, “çok taraflı kreditörler” tarafından son on yılın en yüksek seviyesi olan 117 milyar dolarla[4] finanse edilen mali ve parasal teşvik paketlerini, ağızları açık bekleyen hükümetlere dağıtarak, ülke halklarının borç seviyelerini rekor düzeye çıkartan çok taraflı kuruluşlar.
Sosyal Hareketlilik Alarmı
Yeni dönemlerinde tüm devletler, ‘sıfırlama’nın özel denklemini özel sektörün ‘iş modeli’ haline getirmesi ve özel-kamu sektörleri arasında kurulacak güvene teminat vermesi için görevlerinin başına çağrılıyor.
Teminat, kontrol edilemezliğin üstü örtülü itirafını “liberal refah devleti” idealinin oy hakkı bahşettiği orta ve alt sınıflarını plebler[5] seviyesinde tutmayı hedefliyor. Tebâ, halk ve yurttaş sıralı evrim çizgisinde gelinen birey/insan noktasının yeniden tanımlanmış ulusal kimliğiyle akıllı küreselleşme denklemine oturtulmasına izin veriliyor. Bu nedenle geçen yılın Eylül ayında “önümüzdeki dönemde yeni küresel sistemde yer almaya” dair politika yapıcıların verdiği sinyalin neyi içerdiğini de görebilmek gerekiyor. Sinyalin ilk bölümü daha çok eski-yeni arasında fark görmeye çabalayan ve umutlarını aynı dünya görüşünün farklı kılcallarında arayan muhatapları ilgilendiriyor. Diğer taraftan sinyalin, İhracatçılar Meclisi’nde yer alan seçilmiş kitlenin de vaat olarak algılamış olabileceği, ikinci bölümüne ve bizi ilgilendiren kısmına geliyoruz: “Üzerimize ne düşüyorsa yapmakta kararlıyız”. Üzerimize ifadesinin, ‘tebâ’ veya kendini ‘muhalefet’ konumuna saplamış tâbîler nezdinde ya da iki partili/ittifaklı dostlar alışverişinin az bilinenli denklemlerinde ‘eksili sayıların karekökü’[6] gibi davranan, “laissez faire/bırakınız yapsınlar” dışında bir anlamı olmayabilir. Ama bu ifadeden gerçekten ‘alınan’ların, ‘daha fazla ne düşebilir ki’ sorusuna verilen tatlı/sert karşılıklar, bugüne kadar, bölgeselleşen dünya düzeyinde kimi zaman “jandarma devlet doktrini”nin gereklerini, kimi zaman ise “ne istediniz de vermedik” ajitasyonlarının yarattığı eylemleri meşrû gösterdi.
Konjonktürel yaptırımlar ve iknâlar her ülkenin kendi içindeki yapısallığına göre kendi post-rablerinin söylemleri ve eylemleri ile inşâ ediliyor. Ancak kitlelerin kontrolü adına insanların zihinlerine enjekte edilenlerin, araç-amaç kontrolünün dışına çıkması, ‘iletişim’i olumsuzlaştıran etkenlere rağmen etkileşimin artması, önlem alınması gereken bir hareketliliği gösteriyor. Nitekim bazen kendi havzalarında farklı kritiklemeleri konu edinen uzmanları, bazen de istatistiksel verilerin maniple edici kudretini bile kaldıramayacak olan kurumları devreye sokuyorlar. Yerellerdeki/uydulardaki bu olağan durumuna rağmen yaşanan hareketliliğin merkezdeki değerlendirmesi de koltuklarıyla ‘derde dûçar olanların’ mızraklarını biraz daha esnek hâle getirmek adına raporlara yansıtılıyor. Bahanelerle süslenmiş bol ‘ama’lı, Samir Amin’in ifadesiyle “ne söyleyeceği hemen hemen belli olan, dogmalardan başka bir şey olmayan, ideoloji yükümlü ve her zaman gerçek sorunların çevresinde dolanıp duran, bilimsellik görüntüsü verilmiş totoloji” olsalar bile bu kurumların raporlarının ifade ettiği çok önemli bir durum var: Rahat değiller.
Bunlardan biri de 2020 yılına ait “Sosyal Hareketlilik Raporu”[7]. Dünya Ekonomik Forumu’nun -meşhur adıyla Davos Forumu’nun- hazırladığı, “dünya çapında sosyal hareketliliğe giden yolların mevcut durumuna ilişkin” Küresel Sosyal Hareketlilik Endeksi baz alınarak ilk kez yayınlanan bir rapor. İki yüzden fazla ülkenin yer aldığı Dünya’da yalnızca seksen iki ülkenin analizini yapıyor olsa da; raporda yer alan ülkeler göz önüne alındığında ekonomik yapısallığı ve bölgesel kutuplaşmayı ön plana çıkarıyor görünse de hem yayınlanış tarihi hem de analize konu edilen başlıklar bakımından dikkat çekici. 82 ülkenin, istihdamda ve eğitimde yer almayan genç yetişkin sayısı, eğitim kalitesi ve eşitlik, haftada kırk sekiz saatten fazla çalışan işçi sayısı, sağlık, kurumsallık, adil ücret dağıtımı, çalışma şartları, iş imkanları, eğitime erişim, hayat boyu öğrenme, teknolojiye erişim başlıkları altında ekonomik analizi yapılarak sosyal dayanıklılık endeksi belirleniyor. Hemen söyleyelim Türkiye genel sıralamada 51,3 puanla 64. sırada[8]. Rapordaki değerlendirmelere ve rakamlara “ne yani bizi bağlamayan(!) bir forumun yayınlamış olduğu rakamlar bunlar, devletin söylediklerine aykırı şeyleri elbette söyleyecekler, ecnebilerin işi bu, dış güçlerin büyük oyunları” gibi itirazlar gelebilir, saygı duyarız. Ama bunları yıllardır ekonomik iyileştirme adına yapılan düzenlemeleri de iyice analiz ederek rahatça söyleyebilmek mümkün değil. Raporda kritik edilen, eğitimde özel okulların ve sağlığın hızla sektörleştirilmesi, bu sektörden hizmet alan müşteriler arasında açılan derin uçurumlar dikkate alındığında bile bu kadar rahat olunamayacağı aşikâr. ‘Kadın istihdamı’ için ortaya serilenler rahatsızlık duyulmasına yeterliyken yaklaşık dört ay önce düzenlenen Milli Eğitim Şurası’nda Milli Eğitim Bakanı’nın bir vaadi dikkat çekiciydi: “Yeni meslek lisesi atağımızla ‘aradığım elemanı bulamıyorum’ derdi bitecek” İşte yeni bir soru: “Dert kimin derdi, çözüm kimin çözümü, mesaj kime?”
“Olağan iş yaklaşımlarının yeni çağda acilen güncellenmesi gerektiği”ni vurgulayanlar, sosyal hareketliliğin yaratılmasına yönelik araçlardan biri olarak Küresel Sosyal Hareketlilik Endeksi’nin veri tablolarının çözüm üretmeye yardımcı olmasını hedefliyorlar. Küreselleşmenin milyonlarca insanı yoksulluktan kurtardığı propagandasına rağmen toplumlarda ortaya çıkan eşitsizliklere vurgu yapan raporun önsözünde Klaus Schwab, artan adaletsizlik duygusu, güvencesizlik, kimlik kaybı, sosyal dokuda ortaya çıkan zayıflıklar, siyasal süreçlerde yaşanan hayal kırıklığı nedeniyle sekteye uğrayan sosyoekonomik hareketliliğe yeni yollar oluşturulmasına ve bunu yaparken de adil fırsatlar yaratacak çabalara odaklanılması gerektiğine vurgu yapıyor. Sosyal hareketliğin mükemmelliği, “düşük gelirli bir ailede doğan bir çocuğun yüksek gelirli bir ailede doğan bir çocuk kadar yüksek gelir elde etme şansına sahip olmasıyla” ölçülen göreceli bir tanımlama. Bu nedenle düşük sosyal hareketliliğin tarihsel ve gelir eşitsizliğini körükleyerek toplumları bir açmaza sokacağını, daha yüksek bir sosyal hareketliliğin ise, geçmişe, coğrafi konuma, cinsiyete ve kökene bakılmaksızın daha eşit fırsatları sağlayacağını öngörüyor. Bu eşitlikçi vurgu ne için? Cevabın bir kısmını doğrudan raporda ifade edildiği şekliyle alalım:
“Bu raporda gösterildiği gibi, daha yüksek sosyal hareketlilik seviyelerine ulaşmak, küresel olarak tüm ekonomilerin ve toplumların uzun vadeli yararına, gerçek anlamda paydaş temelli bir kapitalizm modeline doğru daha genel bir hareketin çok önemli bir unsurudur. Herkesin potansiyeline ulaşmak ve özlemlerini yerine getirmek için adil bir fırsata sahip olmasını sağlayan politikaları ve iş uygulamalarını teşvik etmek ve eşitsizlikleri azaltmak yerine, sıklıkla (bunları) yeniden ürettikleri için sosyo-ekonomik sistemlerimizin yapısını yeniden düşünmek çok önemlidir.”
Raporun satır aralarına serpiştirilmiş diğer bir amacı ise, politika yapıcıların, iş adamlarının ve diğer ortakların Dördüncü Sanayi Devriminde stratejilerini şekillendirmeye yardımcı olmak. Herkese fırsat sağlayan, sürdürülebilir ve kapsayıcı ekonomi için bu hareketliliğin kontrol edilebilir olması gerekiyor. Hiçbir sosyo-ekonomik geçmişe bakılmaksızın “toplumdaki herkesin potansiyelini gerçekleştirme konusunda” söz sahibi olduğu politikalara, kurumlara ve uygulamalara odaklanmayı öneriyor; yani sistem içinde sistemi devam ettirmek için gerekli olan tüm yeniliklerin ve önlemlerin masaya yatırılma çabasının sergilenmesini istiyor. Seçkin sınıfların korunması adına (bu ifade raporda tabiî olarak ortaklar ve paydaşlar olarak geçiyor) bu sınıflara dahil olacakların potansiyellerinin, yenilenen kriterlerle mevcut sistemi yeniden kurgulamak ve aksayan yönleri onarmak için kullanılmasını hedefliyor. Rakamlar iç açıcı değil zira yoksulluğu önlemek için seferber olanların bu çabalarının yeterli olmadığı ve rahat uyuyamayacaklarının sinyalleri verilmekte. Pandemi sonrası geçim sıkıntısı çekenlerin artması, ayrımcılığa maruz kalanların fırsat eşitsizliğine dair artan inançlarının ve makineleşmenin “teknolojik işsizliğe” sebep olan ilerleyişinin toplumsal huzursuzluğu tetiklediği belirtiliyor:
“Bilginin her yerde olduğu bir dünyada, insanlar servetin sadece kendi toplulukları içinde değil, ülkeleri arasında ve küresel olarak dağılımının giderek daha fazla farkına varıyorlar.
Eşitsizlik ve sosyal hareketsizlikten memnuniyetsizlik artık küresel bir endişe kaynağı. Bu endişeler göz önüne alındığında, Küresel Sosyal Hareketlilik Endeksi’nden bir sonuç göze çarpıyor: Paydaş kapitalizmi modelini izleyen ekonomiler, endekste hissedar kapitalizmine veya devlet kapitalizmine odaklananlardan daha iyi performans gösteriyor.”
Her dönem ve genellikle belirli periyodik dönemlerde sıkılan kemerlerle uçuşa geçildiğine inandırıldığımızda, raporların, rakamların ve oranların, insanı yeni denklemlerde görmeye çabalayanların söyledikleri gibi olmadığı görmek mümkün olmuyor. Artık onların yeni uçuş planlarını farklı havuz problemlerine sığınarak çözmeleri mümkün değil. Dünya sisteminin makyajlanması, “gelir dağılımı eşitsizliğinin ortadan kaldırmayı, büyük şirketlerin tekelci piyasa gücünün olumsuz etkilerini azaltmayı, çevreyi ve birçok kişinin hayatını olumsuz etkileyen doğal kaynakların sömürüsünü sona erdirmeyi” amaçlıyor. Aynı şekilde ekonomideki ve toplumdaki tüm paydaşların menfaatleri dikkate alınarak şirketleri kısa vadeli kârdan uzun soluklu düşünmeye, hükümetleri ise rekabeti ve sistemin sürdürülebilirliğinin ve kapsayıcılığının koruyucusu olmaya ikna etmeyi hedefliyor. Hedefleyenler, kendi sistemleri içinde zaten tüm bunları yapanlar ve yapmaya devam edenler. Bu yüzden piyasa gücünün, büyük şirketlerin, sömürdükleri doğal kaynakların hesabının verilebilirliğini değil iyileştirilmesini gündeme taşıyorlar. Kimin lehine? Yine kârların konuşulduğu piyasa gücünün, toplumsal yaşamın büyük kesiminin denetim altında tutulmasını sağlayan politikaların ve teknolojilerin, kendinden oluşmasını umdukları ekonomik mantığın, metanın ve sermayenin lehine. Herkesin istediği yerde çalışmakta özgür olduğu, hukuk kuralları içinde insan haklarına saygı gösterilen, herkesin iş adamı olabildiği, herkesin üniversiteye gidebildiği bir toplumda yaşıyor olmanın minnet duyulası duygusallığı etrafında örülmüş “özgür toplum” lehine. Meşrûiyetini ilahlaştıran, olmasaydım olmazdınız koltuğunda kabaran, “halkın gelişimine katkıda bulunarak”, nankör, hain, “hilekâr, suçlu ve tembel” olanlarına bile kol kanat geren ve onları muasır seviyeye taşımak için gece gündüz demeden çalışan “görev idraki içindeki egemen seçkinlerin” lehine.
Raporun kritiği de gösteriyor ki dünya sisteminin hegemonik ideolojileri, birbirlerinin giysilerini giyip çıkarsalar, kılık değiştirip yeni rollerle sahnelere dönseler de ‘yine ve yine’ sorgulanıyorlar. Matruşkanın içinden çıkanların eski ya da yeni olmadığı, yalnızca kendileri dışındaki herkesin haklarını sınırlamak için giriştikleri mücadelenin başka biçimleri oldukları daha fazla belirginleşiyor. Boyamalardan süslemelere, vahşetten yumuşak güce, yeşil gelecekten kıyamet senaryolarına kadar kılcal damarlarını ördükleri dünya görüşünün köksüzlüğünü gizlemekte yetersiz kalıyorlar. Bu yüzden artık akılcı reformlarla uysallaştırdıkları ve verdikleri ödünlerle ikna ettikleri kitlelerin yanında, tehlikeli sınıflardan, “yaşama hakları olduğu yanılsamasından kurtulma armağanı”nı kabul etmeyenlerden, dezavantajlı, haklarından mahrum edilmiş, marjinal, azınlık ve risk altında gördükleri gruplardan bazılarının da ‘büyük aile’ye dahil etmenin gerekli olduğuna inanıyorlar. Belki bir dönem, hayallerini gerçeğe dönüştüren dünya görüşlerinin gövdesinde oluşan çatlakların, alarm durumuna geçmeleri için yeterli olduğuna inanmamışlardı. Ama şimdi eşitsizlik üzerine kurguladıkları sistemin sürdürülebilir olmayacağını itiraf ediyorlar. Yalnızca bunu açık açık yapmıyorlar; bu nedenle ‘orası olmadı burasını yamayalım, şurası çıktı burasını kıralım’ uğraşları tedirginliklerini ele veriyor. Peki savaş tamtamları arasında, yeniden bölgesel kimlik üzerinden şekillendirilmeye çalışılan, eskimiş hegemonik sistemin yerine iddia ettikleri gibi yeni bir sistemin geçmesi mümkün mü? İmkânsız, zira aynı dünya görüşünün kanını taşımaya devam edecekler. Bu kanı, ideolojik kılcallarla, şirketlere ücretsiz işleme için sunulan daha çok veri ile, yaratılan umutlarla, kendisi mal haline getirilen tüketimin minimalize edilmesiyle, çalışma ve iş süreçlerinin sevimli hâle getirilmesiyle, çöküş kehanetlerinin hassas değerlendirmelere konu edilen ‘kıyamet senaryoları’yla, sivil toplum projelerinin bireysel statüde vaftiz edilmiş demokratik katılım dayanaklarıyla ve yumuşak vahşetin konvansiyonel araçlarıyla, yalnızca taşıyabilirler. Yeni sistem sadece isminde barındırdığı silik yenilikle kalacak. Yine de gerçekten yeni bir sistemin var olması mümkün mü?
Hakikat ortaya çıkarılmak isteniyorsa ikilemlerin ve karmaşanın çözümlenmesi gerekir.
Kendi dünya görüşleri etrafında bol çeşnili ideolojilerle öbeklenenler arasında yaşanan kavgalar, uzlaşılar, barışlar ve savaşlar mevcudiyetlerinin garantisini sağlayan ‘kaos’tan besleniyorlar.
İdeolojilerin, “tanımlanmış yüzyıllık zaman dilimlerinde” yaşadığı değişimler, anlam kaymaları ve iç içe geçişleri bile bunu görmemiz için yeterli olabilir. Güçlerine ve yenilmezliklerine beslenen inanç sayesinde ayakta duranlar, hareketlenmeye başlayan kitleleri özgürlükçü propagandalarıyla iknâ çabalarını ve mevcut dünya görüşlerinin sınırlarına örülen duvarlara odaklanan bakış açılarını kendi koydukları kurallar içinde yönetme arzusunu taşıyorlar. Yönetim becerileri sayesinde dünya insanları eşitlik, özgürlük, modern hayat, adalet ve benzeri ifadelerin göstermelik uygulamalarını yaşadı. Aynı şekilde bu göstermelere karşı harekete geçenlerin odaklandıkları çözümlerle yeni sorunlar yarattıkları da görüldü. “Ekonominin soyutlamalarını ön plana alırken insani ve toplumsal sonuçları politik kaygılarının arka planına atan iktisatçı zihnin”[9] belirleyiciliği buraya kadardı. Bundan sonra toplumsal hareketlilikleri artık titizlikle analiz edilen insanlığın, gerçek bir alternatif ile “hiçbir şeyin değişmemesi için her şeyi değiştirmeye çalışanlara karşı” kazanması mümkün. Kaotik düzenler seçilmişlik ve ayrıcalık üzerinden tanımlanan keşfedilmiş sınıfsallıklar üzerinde yükseldiler. Değişen derileriyle yeni kavramlar/kurumlar ile aynı yüzeyde sürünmeye yalnızca insanın parçalanan birliği sayesinde yaratılan kümeleşmelerle devam edebilirler. Bu parçalanmışlığı ortadan kaldırmayacak hiçbir dünya görüşünün meşrû bir yeniden inşâyı gerçekleştirmesi beklenemez. Sorunun köküne inmek gerekiyor. Yoksa uzmanların dirâyetsizliği, dirâyet sahiplerinin çaresizliği, “bölünmüş, parçalanmış ve tecrit edilmiş zihni sahalar” arasında yeni bir toplumsal düzeni hayal etmek mümkün olamaz.
Gayrimeşru Benzeşim: Parçaların Seçilmişliği
Aceleye getirilen, uzun ve çok uzun süreçlere sahip olması gereken geçiş süreçlerinin içselleştirilmiş müstağnilik emâreleriyle, somut sıkıntıları ve ihtiyaçları gözardı ederek odaklandığı başarının, sorunları görmezden gelen devekuşu formasyonlu zihinlerle birlikte kadîm durgunluğu beslediğini görüyoruz. Hâlbuki meşrû bir inşâ hareketinde başarı, “gayenin meşrû kılacağı vasıtalar”la ve “maksadın mübâh hâle getireceği vesileler”le elde edilen konjonktürel bir misyon değildir. ‘Çok sahipliliğin’ amaç-araç ayrımında fedakârlık yükletilmiş ilişkileri, kimi ve neyi sarmışsa eninde sonunda onu çökertmiştir. Bu çöküntünün parlatılmış olmasından dolayı bugün hâlâ fâsîd olanın belirleyici olduğu değerlere yaslanılmaya devam ediliyor. Aksi durumda modernitenin ve onun ortaya çıkardığı kuramların “piyasa toplumunu” inşa eden ilkesizlikleri; bunlar üzerine bina edilen sistemlerin, insanı merkeze yerleştiren, sonra alan ve daha sonra sallantıda bırakan yaklaşımları olmasaydı ‘teknik ilerleme’den bahsetmek mümkün olmayacaktı. Bu nedenle karmaşanın varlık kaygısına dönüştüğü, güvensizliğin, korkunun ve yalpalamanın olağan bir yaşam tarzı kabul edildiği toplumlarda, son kullanım tarihleri geldikçe etiketleri değiştirilerek yerlerini koruyan düzenler, tedirgin ediciliklerini, büründükleri meşrûiyet kılıflarını ve yaslandıkları dayanaklarını yine o toplumların yapısal kırılmalarıyla kompoze etmekte.
Pek çok etken sayesinde karikatürize olan bu kompozitlerin olağan ve ma’rûf hâle getirilmesi özellikle kendini İslam’a nispet eden toplumlarda mutlaklaştırılan metinler, teferruât, fantastik/kurgusal ögeler ve yerel/milli figürler üzerinden sağlandı. Bütün toplumlarda, insanın birliğinin yıkıntıları arasında ‘yaşayacak ve görecek’ olmanın naifliği, eninde sonunda kendi yavrusunu boğacak âfil efendiler yaratılmasını kaçınılmaz kıldı. Zira kaotik düzenlemeler sayesinde ayakta kalabilen sistemlerin doğal olmayan seyirlerinde, ‘kölelere özgürlük’ ve insan hakları söylemlerine ikna edilmek başka türlü mümkün değildi. Aslında karmaşanın ortadan kaldırılması ve varlığa düzenliliğin kazandırılmasına dair yeniden bir inşa gayreti, parçalara ayrılmış zihin yapısının ve parçaların birliği üzerine bina edilen yapıların efendiler nezdinde makbullüğü anlaşıldığında da gösterilebilirdi. Böyle olmaması, olamamış olması, toplumları, insanın kayan ekseni sonrası ortaya çıkan boşlukları dolduran dolgu malzemelerine rıza göstermeye zorladı.
Zamanın gerekleri, teknolojik gelişmeler, bilimsel izahlar ve düalist tercihler insanı, yenilenmiş rablerine koşulsuz itaate sevk etmektedir. Kanıksamalar ve ‘aman ne olacak ki’ teslimiyetleri, kayıtsızlığı, yeni bir sosyo-seçilmişlik kimliğinde derinleştirmektedir. Bu kimlik, gerek kilisenin sömürge arzusuyla birleşen bağnazlığında, gerek Allah’ın gölgesinde güneşlenen saltanatlarda ve gerekse bunların etrafından dolanarak kendine yol bulan modernitede, otoriter kurumların alanının genişletilmesi ve akılcı hâle getirilmesi için sürekli derinleştirildi. Modern tanımlarıyla kendilerini izole kutuplara ayıran “ben”in ve “öteki”nin, ne aynı ne farklı medeniyetlere sahip olmalarına rağmen böylelermiş gibi davranmaları ya da ortada bir yerde buluşma çabaları bu derinliği küresel hâle getirdi. Küresel köy statüsüne yükseltilen sahanın, hayalî dünya düzenlerinin araçlarına paralel geliştirilen ve güncelleştirilen kimlikleri, kolluk kuvvetleri olarak emperyalizmin güncel denetleme ve yapılandırma araçlarının emrine verildi. İstikrarın hegemonya üzerinden tanımlanması güvenlik denklemlerini, dönüştürülmüş krizlerle beslenen sevimsiz ama vazgeçilmez yaratıklara dönüştürdü. Artık günahkârlara karşı ‘sürekli savaşımın’ izlerini taşıyan yüzlerde yeni maskeler takılı. Parçalanmış etkileşimlerin kaçınılmaz bozukluğu, insanın varlık sancısının mutlak krizini de evrimleştirmekte.
Büyük resim içinde ortaya çıkan bu krizleri görmek için piksel seviyesi ‘zoom’lamalar, nedensel ilişkilerin, ‘parçalanan insanı’ insan olmaktan nasıl çıkardığını anlamamızı sağlayacaktır.
Zira her insan kendi ‘yaşam amacını’ keşfetmek durumundadır; sonrasında ya ona uygun davranacaktır ya da bu misyona ihanet edecektir. Bunların dışında tercih konusu edilen ikircikli durumlar sonsuz şekilde birbirine eklenebilse de sürekliliği sağlaması mümkün değildir. Benimsenen varoluş biçimlerinin temelinde biriciklik üzerine bina edilen bu kırılganlığı görmek gerekmektedir.
Makro ve Mikro Biriciklik
İçselleştirilen değerlerin kısa vadeli getirilerinin hem bireylerde hem de toplumlarda bir farklılık yaratmadığı/yaratamayacağı görülecektir. Bu kaygan zemin üzerinde kopya çoğunluğun yerine hâkim ideolojileri/sistemleri ve onların aktif kurumlarını yerleştirmek, mikro düzeydeki köleliğin makro düzeye nasıl taşınabildiğini göstermektedir. Bu düzeyde meşrû ve kalıcı hâle gelenleri görebilmek ise mikro düzeyde güç ve prestij arasındaki nedensel ilişkileri anlamamızı, düzeyler arasındaki geçişkenliği ve seviyesizliği görmemizi kolaylaştırmaktadır.
(el)-İnsan kendini ‘biricik’ görmeye başladığında, kendi kendine yeterlilik sanrısının etrafında örülecek ağlarını da salgılamaya başlıyor. Gücün ve zenginliğin, yığınlar/kitleler, seçmenler/seçilmişler üzerinden anlam bulan örüntüsü, şanlı tarihin yeniden yorumlanmış amellerini, otoriter yadigârların elleriyle ‘umutla bakılan gelecek’ olarak inşa ediyor. Geleceğin nostaljik modellemesiyle yakalanan ilerlemenin kendisine sağlayacağı yağma ve ganimet hakkı dışında her şeyi yenilemiş ve imkânsız olanları başarmış olması ise ayrı bir güven yaratıyor. Bu durum onun “kabirlere dek oyalanmanın” ötesine uzanan arayışlarına dair rüyalarını yeniden canlandırıyor. Diğer taraftan, zenginlik ve prestij arasındaki nedensel ilişkiye verdiği önemden dolayı var olmak için gücün muhafazasını her şeye rağmen sağlama almaya ihtiyaç duyuyor. Bu sağlamlık, kabul ettirilebilecek bir egemenliği tesis etmek için gereklidir. Hükümlerin kabul edilebilirliği uğruna harcanan çabanın insanlarda bulduğu yankı, daha çok yasalaştırıcıların kabul edilebilir olmasıyla bağlantılıdır. Kendi belirleyiciliklerine/biricikliklerine inanmaları için tarih boyunca elleriyle yonttukları/yoğurdukları arayüzleri, düzenin/hiyerarşinin ikamesi ve idâmesi adına savunmaları bu nedenledir. Düzenin kendisi, azıcık adaleti ve kıvamında gayri meşrûluğu savunan bir mekanizma hâline gelmiştir. Siyasi ve toplumsal çoğulculuk, ayrıcalıklı kılınmış tekliğin icraatları gölgesinde kitlesel yanılsamadan başka bir şey olmamıştır. Kendini, şerefli, yaratılmışlar içinde en şerefli addedenlerin tüm varlıkları emrine amade kullar olarak görmemesi imkansızdır. Hizmet etme şerefini kabul etmeyenlere gösterilecek olan güce bulunan dayanaklar, sofradan beslenenlerin uzmanlık alanlarına ve kabiliyetlerine göre zaten dağıtılmıştır. Bu dalkavukluğun ötesinde bir şeye, insana dair değiştirilen bakış açısına işaret eder. Seçilmiş olanlar insan yerine konulacakların belirleyicileridir. Bundan sonra ‘insânât’ın etrafına örülecek çitlerin ve duvarların ihaleleri, kaynakların gaspının ve sömürülmesinin hak edilmişlik gerekçelerini rahatlıkla organize edilebilir. Farklılığı zenginlik ve büyüme oranları üzerinden derinleştiren muktedirliğin, ‘biriktirmek için biriktiren’ organizasyonları kabul ettirmesi, yaşanan hayatı onaylayanların yasal ve haksız kazançlarını gerekçelendirme çabasına itecektir. Fikirlerin ve varsa etrafında düşünenlerin değerinin, kendine yakın oldukları sürece önemli sayılması ve kendine yaklaştığı ölçüde meşrû kabul edilmesi, kendi belirleyiciliğinin başka bir göstergesidir. Bu şekilde karşısındaki tüm söylemleri içeriden dönüştürebilmekte ve bunun “doğal” olduğunu kabul ettirebilmektedir. Varlığını borçlu olduklarına, dile getirdikleri eşitlik söylemlerinin uygulamada/realitede akıl-dışı olduğuna inandırabilmektedir. Hayran olunmak, saygı duyulmak ve kıskanılan olmak, keyfi davranışların yükünün yüklendiği kitlelere “alaycı halkla ilişkiler” üzerinden gösterilen yumuşak gücün kısa vadeli kazançları arasındadır. Ayrıcalıklığın gerekliliğine dair ayrıcalık talep edenlere verilecek cevaplar bu kabuller sayesinde olağanlaşır. Kendilerinin bile farkına varamadıkları ittifaklarda ellerini verip kollarını kaptırmaları zincirleme reaksiyonları tetikler. Protokollere ayrılmış boş sandalyelerden, kullarını ayakta dikili tutan merasimlere, safları hiyerarşi düzenine göre tevzî edilmiş cenaze törenlerinden tertipçiliğe kadar hepsinde farklı olmanın ve farklılığın hissedilmesi ve hissettirilmesinin ince hesapları gizlidir. Eylemlerinden sorumlu olmadıkları efendilerin söylediklerini yerine getirenler, zamanı ve yeri geldiğinde sorgusuz sualsiz itaati görev ahlakı ile birleşen onurlu davranış modellerinin bedelini ödeyecek olanlar işte bu “sorumlu müdürler”dir. Kâr üretmenin ücretli gönüllüleri olarak bu bedel, onları en uygun şekilde yönlendirip yol gösterecek mercilerin tapınaklarına sınırlı erişim ve paylaşım hakkını verir. Alınan tüyoların dağıtımı, raporların hazırlanması, uzatılmış kazanımlar için farklı adlandırmalar ve sözleşmeler, sağlanan toplumsal uzlaşıların önemli maddeleri arasına yerleştirilir. Büyüme adına her şeyi tüketen zihin yapısı o çok bildiği maliyet analizini bile doğru düzgün yapamayacak kadar kendini kandırmayı bu istatistiksel veri kümeleri ile sağlar. Zarar hanesine yazılanların kâr hanesine yazılanları bir anda devalüe edeceğini hesap edemeyecek kadar dumura uğramalarının nedeni, olan ile olması gereken arasındaki farkın ortadan kaldırılmış olmasıdır. Yozlaşmış ‘ben olmasam’ söylemi, ‘o olmasa’ minnettarlığına dönüşerek, yasadışı şiddetin yasallaşmış unsurlarıyla ayrıştırılması imkânsız bir arka plan pratikliği kazanır. Biriciklik ve efendilik, salgılanan duygularla vicdanları karartırken bu pratiklik onu izlemeye devam eder. Eski rüyalarla takviye edilen “medyatik gerçekliğin” gerçek hayatın yerine yerleştirilmesinde eklemlenen katkı malzemeleri varoluş biçimlerine aynı kompozit esnekliği kazandırır. Kim insandır kim makine, kim akıllıdır kim değildir; kim köledir, kim efendi; kimler kimlerle beraberdir, kimin eli kimin cebindedir; bunların belirleyicisi kimdir ya da nedir, artık hepsi iç içedir.
Bu bir yaşam tarzıdır; sistematikleştirilmiş zihin yapısı altında kurgulanan hegemonik dürtülerin ortaya serdiği bir dindir. Sömürgeci zihin yapısının kerih görünen yüzünün mikrodan makro seviyeye evrilme sürecidir. Bu zihin yapıları varlıklarının kabul edilmesi ve içselleştirilmesi için çok da farklı ölçü birimleri kullanmamışlardır. Sınıfsal her türlü ayrım, her seviyede her kurumun ve kuruluşun içine sindirilmiştir. Ama sanki hep “öteki”nde var olan ama aslında “ben”de hiç var olmadığına inanılan tarif ve tanımlar etrafında mizansendir. Kutuplar arasında bir oraya bir buraya savrulan ve durabildiği yeri merkez kabul eden mekanizmaların ön eklerle ve ön tanımlarla sistemleştirilmesidir. Bunların önünde ya da arkasında bir İslam mevzû’ ediliyorsa kesinlikle yanlış yazılmıştır. Zira insan bireyinde, insan toplumunda ve toplumsal sistemlerde aynı marazın farklı tezahürleri, ortaya serdikleri binlerce parçadan bir bütün elde etme çabasıyla, hemen şimdi ve bedeli ne olursa olsun elde edilecek başarıya odaklanarak insan olmanın meşrûluğunu gölgelemektedir. İnsanın birliği için hiçbir savaşım vermeyen, ona verilen payelere rıza gösteren, kurgularla ideolojiler arasında şamar oğlanına dönen, çıkmazlarının çıkış yollarını takıldığı kuyruklarda arayan ama yine de kendini İslam’a nispet eden toplumların kendi bilincine varması ve dünyayı paylaşan kutuplara meyletmemesi mümkün değildir.
Toplumsal hareketlilikte aşağı ve yukarı hareketlerimiz bireysel olarak sistemin dışına odaklanmamızı gerektirir. Bireysel mücadele de kolektif ve kurumsal mücadele kadar değerli ama yeterli değildir.
“Gerçek hareket sermayenin, gücün ve teknik bilginin bir araya getirilmesi”[10] ile doğabilir. Kendini İslam’a nispet eden toplumları yöneten ve kendi çıkarlarını önceleyenlerin, sistemin içinde kalmaya razı ettiği kolektif oluşumları suistimal etmesiyle verilen emekleri zayi ettiğine dair geliştirdikleri umutsuzluğun mazur görülecek bir tarafı yok. Belki de sorun içe dönüklüğün kendisindeydi ama görülemedi. Belki de yaşanan gerçek hayat şartları tanımlanmadan entelektüel lüks içinde ortaya serilen hükümler, kurallar ve kaideler ekonomik bir temele oturtulmaya çalışılmamalıydı. Oysa İslam’ın dünya görüşünde ekonomi sadece insanların maddi ihtiyaçlarıyla sınırlandırılamazdı, maddi ihtiyaçlar sadece parasallık ve mülkiyet üzerinden izah edilemezdi. Laikleşmiş/dini ve dünyevi ayrımını içselleştirmiş, İslam’ın dünya görüşüyle bütünlük oluşturmayan modellemeler sadece çok sahipli köleliği garanti edebilirdi. Bu yüzden Tevhidin tüm ilişkilerde bulunan yankısı yeni dünya sistemini en çok da insani bir mesele olarak görmemizi gerektirir. “Sınıfsal ve sosyal” birliği hedefleyen, insanın birliğinin önündeki engelleri tek tek kaldırmaya çabalayan Tevhidi dünya görüşünün iktisadi belirleyiciliğin literatüründen derlenmiş tasnifler ve analizler tarafından bulandırılması ve karmaşık hâle getirilmesi imkansızdır. “İnsan Allah’ın halifesi olmak zorundadır. Onun maddi ihtiyaçları karşılanmalıdır. İslam bu ihtiyaçların karşılanmasında açık bir görüş sahibidir. Fakat maddi ihtiyaçların tatmini nihai amaç olamaz. Sadece insanın Allah’ın halifesi olmasını sağlayan beşerî yetenekleri geliştirecek bir araç olabilir.”[11] ‘Sen kiminle konuştuğunu biliyor musun’ söyleminin içselleştirildiği bir toplumda “bil ki senin sahibin var ve sen sahip değilsin; sahibi olanlara ihtiyacımız yoktur” diyebilen bir iman, güven ve eylem mayası bizi, meşrûiyetini Tevhidî Dünya Görüşü’nden alan ve belki, sonunda başarılı olup olmayacağını hiçbir zaman bilemeyeceğimiz bir büyük proje için harekete geçirebilir. Meşrû bir yeniden inşâ hareketi ‘yalın’ başlar; adapte olmadan ayakta kalabilmenin çabasını göstermekle, zihnin hakla bâtılı ayırmasıyla başlar. Amr bin Hişam’ı Bilal-i Habeşî ile yan yana gelmekten alıkoyan her ne ise onu terk etmekle… ‘Lâ’ diyebilmek, her türlü kulluğun, otoritenin, egemenliğin insanın birliği lehine reddedilmesidir. Bu, meşrû yönetimin/yönetişin sınırlarını sağlama alma ve Allah’ın bizi tanımladığı yerde durma durumudur.
Bunları söylemek kolay, uygulamada bir karşılığının olması zor mudur? O hâlde bu yalın hakikatin nasıl ete kemiğe büründüğüne bakalım: Allah’ın Resûlü Muhammed’e gelen bir heyet var; başlarında Dımâm bin Sa’lebe… Mescide girer ve etrafına şöyle bir bakar; sonra sorar: “Muhammed hanginiz?” Buyurun işte sünnet!
Ne yani şimdi bu, bizim yaşadığımız çağın makro ve mikro düzeydeki koşullarına uymuyor mu?
Dipnotlar:
[1] John Foster Dulles’ın ünlü beyanı: “Tarafsızlık gayri ahlâkidir.”
[2] Büyük sıfırlama, kapitalizmin yeniden kurgulanması ve aksayan yönlerinin değiştirilmesi.
[3] “Barış, İstikrar ve Meşruiyet – 1990’dan 2025/2050” I.Wallerstein,1994- Liberalizmden Sonra s. 50
[4] International Debt Statistics / Uluslararası Borç İstatistikleri 2022 – Dünya Bankası Raporu
[5] Plebler, Antik Roma’da ayrıcalıklı patrisyen (başlangıçta antik Roma’daki seçkin ailelerden oluşan bir gruba verilen isim olmakla beraber daha sonraki dönemlerde daha geniş kesimleri içine dahil eden sınıflar) sınıfından ayrı olarak Roma vatandaşlarının genelini ifade ediyordu.
[6] –1 gibi negatif bir sayının karekökü bulunamayacağı için bunlar sanal sayılardır.
[8] En yüksek puan 85.2 ile Danimarka’ya en düşük puan 34.5 ile Fildişi Sahili’ne ait. Türkiye için rapora göre istihdamda ve eğitimde yer almayan genç yetişkin oranı %24,4. Eğitime erişimde 39,6 puanla ilerlemenin kaydedildiği belirtiliyor ama buna rağmen 69. sırada; eğitim kalitesi ve eşitliğinde 45. sırada, hayat boyu öğrenme de ise 58. sırada yer alıyor. Düşük kadın işgücü nedeniyle ülkenin çalışan nüfusunda görünen yüksek işsizlik seviyesine vurgu yapılırken, kırk sekiz saatten fazla çalışan işçi sayısının çalışanlara oranının %29,4 olduğu belirtiliyor. Adil ücret dağıtımında ise 45. sırada. Diğer sıralamalar şu şekilde: Çalışma şartlarında 80.; iş imkanlarında 73.; teknolojiye erişimde 53.; kurumsallıkta 75.; sağlıkta 46.
[9] Richard Falk, Yırtıcı Küreselleşme, Küre Yay., 2001, s.VIII
“Ben ötekime (yekdiğerime ) karşı sorumluyum. Ben yekdiğerime dair “iyiyi” istiyorum. Her tek kişinin diğerine dair “iyiyi” istemesini arzuluyorum. Erdemli davranışlarda bulunmaktan zevk alıyorum.” Bu şekilde bir bilinç düzeyi, felsefeyi bilmenin ötesinde atölye ortamında “Felsefe yapmakla” mümkün olur. Şöyle ki atölye ortamında felsefe yapmakla, artık birtakım ödüllendirmelerle erdemleri öğretmek yerine öğrencilerin içlerindeki erdemleri kendilerinden itibaren keşfettirmeye yönelik bir sürece girilmiş bulunulmaktadır. Ödüllendirmelerle dışarıdan bir etkiyle erdemler öğretilmeye çalışılmıştır oysaki erdemler çocukların içlerindedir ve erdemler açığa çıkmayı beklemektedir.
İnsan, sabit bir eksen etrafında dönen mekanik bir yapıdan çok, her adımda kendini yenileyen ve dönüşüm içinde olan dinamik bir varlıktır. Bu dinamizm, kimi zaman sarsıcı bir farkındalıkla, kimi zaman da sessizce ve derinden ilerler. Bu nedenle “yeniden başlamak”, basit bir karar olmaktan ziyade insanın hem içsel hem de toplumsal gerçekliğinde yaşadığı bir eşik durumudur. …
Manipülatörler, kişinin zihnini ikna edemezlerse davranışlarını, davranışlarını kontrol edemezlerse çevresini manipüle etmeye çalışırlar. Pes etmez manipülatörler çünkü kendilerini manipülasyonlara karşı korudukları gibi hakikate karşı da kör ve sağır kesilmişlerdir.
“Kitap ehlinden bir grup, ‘Mü’minlere indirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, belki onlar (size bakarak) dönerler.’ dedi.” (Âl-i ʿİmran 72)
Medeniyet kurma sorumluluğu içerisinde olan insana diğer yaratılmışlardan farklı olarak
düşünme, fıkhetme, yorum yapma ve itaat etme kabiliyeti verilmiştir. Bunun için ona
yapay zekâ gibi sabit bir program yüklenmemiş, bırakılan boşlukları ihtiyaca binaen dol-
durması istenmiştir. Bu boşlukları doldurma amelinin keyfilikten korunması için de ona bir
takım kriterler verilmiş ve naslar çerçevesinde hareket etmesi ondan istenmiştir.
Gazzelilerin önünde iki seçenek vardı: ya yavaş yavaş ölecekler ya da bir huruç harekâtı yaparak İsrail’e hiç tatmadığı bir acıyı yaşatacaklardı. Onlar ikinci yolu seçtiler ve bunun bedelini de ödediler, ödemeye de devam ediyorlar. Bu bedel karşılığında Gazzelilerin satın aldıkları neydi? Kimilerine göre tahammülü zor bir acı, kimilerine göre ise onur ve izzet!
Yeni Olan Ne?
Ortaya çıkan öngörülemeyen(!) gerçekler karşısında edindikleri merkeziliği her duruma göre sürdürme arzusu taşıyanların, öngörülere ve senaryolara bağlı olarak uygulamaya koydukları dünya sistemini meşrûlaştırma çabası yeni bir durum değil. Gerçeklik tanımlarını, kaos üzerinden yeniden inşâ eden ideolojiler, iç içe geçmişliklerini farklı isimlerle aynı dünya görüşünün yörüngesinde sürüklerken, aksini iddia etseler de bu çabanın farklı bir boyutu var. Peki, farklı olan ne?
Temelini, ekonomik bütünlüğün ve politik faydacılığın oluşturduğuna inandıkları mekanizmaların, tahminlerinden önce silikleşmeye başlamasıyla, odaklandıkları yeni organizmaların kabuk değişimini hararetle savunmaya başladılar. Aslında fosilleşmiş seleflerinden farklı olmadıklarının ortaya çıkması nedeniyle suçüstü yakalandıklarını çok iyi biliyorlardı. Bu yüzden, yer altı kaynakları, doğal kaynaklar ve insan kaynağı bakımından tamamen bağımlı oldukları toplumların, sistem içerisinde tutulması için sergiledikleri gayretin nasıl görüneceğinin de hemen hemen farkındaydılar. Sergilenen gösterilerin bir vicdani sorumluluğu, ahlakîliği ve suçluluk duygusunu içermediği tarihin farklı dönüm noktalarında sahnelenmişti. 11 Eylül sonrası ‘dış güçler’ üzerinden derlenip toparlanan ve aslında, J. Foster Dulles’in ‘ahlaki’lik kriterinin[1] ‘ulusal dayanışma’ ruhuna evrilmesinden başka bir amaca hizmet etmeyen kutsallıktan kimin nasipleneceğini herkes biliyordu. Bu, 1945’den sonra taktıkları “ulusal güvenlik” maskesinin tozlu raflardaki yeni maskeyle değiştirilmesiydi. Sonuna geldiğine iman ettikleri tarihin ulaşabileceği ideal sistemin herkesçe kabul edilebilirliği sorgulanmamalıydı. Bunu yine 1960’ların ekonomik yardımlarına benzeyen cömertlik gösterileriyle yapacaklardı. İlan ettikleri “mutlak zaferin” sorgulanmaması, birbirinden farklı görünseler bile hizmet ettikleri dünya görüşü etrafında şekillenen ideolojik karmaşanın zihinlere iyice yerleştirilmesiyle sağlanacaktı. Tarihler ve senaryolar değişse bile çıkmaz bir döngüye girildiği artık ortadaydı. Elde ettikleri ideolojik zafer, ellerinde bulunan tüm imkanları farklı gerekçeler üreterek seferber edilmesine ve geliştirilmesine yaradı. Bu, çevrenin (hegemonik merkezi güçlerin dışında yer alanlar) iknâ edilmesini, merkeze değmeye başlayanların seçimlerini, iknâ olmayanların maniple edilmesini, seçilmeyenlerin kuyrukta kalmasını, ekolojik, tıbbi, astronomik ve askerî blöflerin pekiştirilmesini de beraberinde getirecekti. Siyasi değişimler, ‘tahliye vanası’ işlevi gördükten ve ilerlemeye yönelik olduktan sonra içerdiklerinin ne olduğu önemli değildi. Demokrasinin kendisi bir mitti ve özünü oluşturan kârı garanti etmeliydi. Bir zamanlar siyasi iktidara sınırlı erişim izni verilenlerin ve “ekonomik artı değer”den nemalananların, sermaye birikimini ve onun politik gücünü temsil etme yetkisi vardı. Daha sonraları bu yetkiyi kimi zaman ait oldukları sisteme karşı çıkarak sosyal adalet aktivizmiyle, kimi zaman ise ‘halk’ olmasına karar verilmişlerin oy pusulalarıyla kullanmaları sağlandı. Tercihen “zengin ve sosyalist” bir hareket olması yeterli olsa da sürecin güncel politikaları üretecek entelektüelleri ve teknik kabiliyetleri sürekli öne çıkarması yeterliydi. Bir zaman sonra döngünün her yerinde nimetlendirilmiş seçkin zekaların süreci yeniden tasarlaması gerekecekti. Beceri ve yeterlilik kriterlerini belirleyenler, bu kriterlerin uygulanacağı alanları ve zamanları da yaratarak, kitleleri, ‘dışarıda kalanların’ gelişmesine çaba sarf ettiklerine kolaylıkla iknâ edebilirdi.
Bunu, kimi zaman özelleştirme adı altında kimi zaman serbestleştirme başlıkları altında “piyasa köktenciliği” adına yapıyorlar. Artırılan sermaye gücünün hızla zayıflattığı emek gücünün de bu iş modellerinin ve yeni yatırım araçlarının önünü açacağı kabul ediliyor. Kabuller yeni ödeme araçlarının tanımlanmasından yeni mesleklerin ortaya çıkarılmasına kadar değişimin değiştirilen mecrasını reklam ajansı işlevi gören ‘büyük veri pazarlamacılarının’ elleriyle besliyor. Metalaşma sayesinde farklı karakteristikler sergileyen otoriter yapılar, “finansallaşma” mutabakatının arkasına mevzilenerek ‘toplumsal’ başlığı atılmış bir yığın ‘insan hakları’ söylemleriyle karşımıza dikiliyor. Bu söylem, ‘düşük vasıflı iş’ gücünü sağlayan toplumların, “silikon vadileri” aracılığıyla “merkeze” bağlanarak aktardıkları verilerle daha fazla kâr elde eden şirketlerin diliyle yazılıyor. Yaşadıkları travmaları atlatmalarına yardımcı olabildiği sürece hükümet politikalarının ‘resmi söylem’i olarak kullanılıyor. Politikalar, “verilerin güvenli akışına” verilen güvenceyle destekleniyor ve “çevre”nin maniple edilmesine aracı kılınıyor. İnsanlardan ise ‘akıllı’ olmaları, sunucularda biriken yeni küreselleşme modellerine direnmemeleri isteniyor.
Soğuk savaş dönemine ve ondan sonra yakın geçmiş olarak ifade edebileceğimiz zaman dilimin izlerini yeni çağın gerekleri ile buluşturan bu ögeler sebep oldukları afetlerden ve soykırımlardan sonra bile organize ettikleri “insani yardım”ı bir iş modeli olarak gören bir zihin yapısının tezahürleri. “Sevdiği şeyi yapma”yı önceleyen ama aslında yapmanın bir noktasında ortaya çıkan bıkkınlık sayesinde kayıtsız ve umutsuz insanlar hâline dönüştürülen toplumun, ahlâki hiçbir yaptırımın olmayacağı yarınlar için uysallaştırılmış ve kontrol edilebilir olmasına hazırlık yapılıyor. Sürü psikolojisi ‘insanın tarihi’ boyunca hep varolan bir süreç olsa da bugün, aynı zihinsel yapıyla imâl edilen tekniklerde ve yarattığı kaosta gizleniyor. Hayatın her yanına sirayet etmiş durumda; kavramlardan kurumlara, yapılardan teorilere kadar. ‘Tek ekonomik sistem’ iddiasında olduğu gibi, geliştirilen teorilerin yalnızca kendi gerçekliklerini içermesi, ‘öteki’nin durumunu açıklayan ve her durumda tahmin edilebilir davranışları kategorize eden istatistiklere güvenmelerini sağlıyor. Gerçeğin üstünün örtüldüğü her yerde “şüpheye, yokluğa ve karmaşaya” sebep olan güç denklemlerinin bilinen elemanları, farklı uzlaşılar etrafında yerlerini sağlamlaştırmak istiyor. Eğer tüm bu evrimleşme çabalarının neyi öncelediği anlayamazsak öncesinde tüketimin teşvik edildiği ve tüketildiği kadar var olduğuna inandırılan insanların minimalist bir tüketim tarzına özendirilmesini, büyük bir çelişki ya da ‘hatalarını anlayan’ların pişmanlıkları olarak görebiliriz. Tasarrufun, faiz ve eski/yeni “kayıt, kâğıt” veya sanal ölçekler üzerinden teşvikinin yaşadığı evriminde de bireye ‘maksimum fayda’ üzerinden maliyetleri düşürmek için farklı araçlar/aracılarla empoze edilen bedensel ve zihinsel tatmininde de bunları görebilmek mümkün. Aslında varolan ‘karmaşa’, insanlığın kurtarıcısı olarak makineye bağlanan umudu “uzatılmış sanayi devrimi” ürünleriyle özgürlük üzerinden ‘paydaş’ ekonomik temellere terfi ettiren ve dünya pazarına odağına yerleştiren iktisatçı zihinlerin, siyasi ve kültürel etkenleri dönüştürmeye olan inançlarını da azaltıyor. Makineleşmenin mekansal kısıtlamaları aşması, mal ve bilginin serbest dolaşımını hızlandırması, “performans topluluklarının” kendilerini ait hissetmeleri gereken ‘büyük aile’yi yavaş yavaş dağıtıyor. Parçası olmaları gerekirken “işletmelerin ve paydaş”ların beklentilerine uyumsuzluk göstermeleri nedeniyle ‘iletişim’ kurdukları ‘yakın harici’ grupları artık kendi içlerinde harmanlayamıyorlar. Özelleştirilmiş üretimin bireysel talepleri özgürlük denklemine şımarıkça tıkıştırması, düzeltilecek hatalardan biri olarak insanı, etkin kullanılması gereken kaynak statüsünde sabitliyor. Endüstri 5.0’ın makinelerin insanlarla iletişime geçmeleri ve ‘yapay zekâ’ yazılımlarıyla kendi başlarına karar verecek makine tasarımları öngörüsü, ‘en aza indirilecek hatalar’ın yeniden sınıflandırılmasını beraberinde getiriyor. Sınıflandırılamayanlar ya da etkin kullanıl(a)mayanlar yine “tehlikeli sınıf” olarak işaretleniyor. Büyüme endekslerinde üst sıralarda yer alan veya gelişmişlik sıralamasında sınırları zorlayan, uzatılmış sanayi devrimi ürünleri ile ‘medenîleşen’ toplumların ise, artan eşitsizlik karşısında bilim ve tekniğin lokomotifliğine iman ettiren argümanlarla ‘sessizleştirilen’ statüsüne yükselmesi mümkündü. Ancak göstergelerin, ‘ekonominin iyileştiğine’ dair tablolara yerleştirilen oklarını hızlıca, yaratılan gelir adaletsizliğine, çevre sorunlarına döndürmeleri ve gösterenlerin “büyük sıfırlama”[2] arzuları, bu sessizleştirmenin ve sürüleştirmenin çok da kolay olmayacağını gösteriyor. Hâlbuki döngünün kısır hâle getirildiğinden oldukça eminlerdi. Artık yeniden rayına oturtulması için yapılacak resetlemeye duyulan ihtiyacın küresel olarak kabul edilebilirliğini sağlanmak zorundalar. Bu zorunluluğun arefesinde tesadüftür ki iktisatçı zihinlere, Wallerstein’ın öngörülemeyeceğini düşündüğü “salgın hastalıkların yaygınlaşmasıyla etkilenecek değişkenleri”[3] ve piyasa ekonomisinde görünen tüm aksaklıkları test edebilme fırsatı sunuldu. Savundukları tüm anlayışlara (minimum devlet kontrolü, büyüme hırsı, kâr maksimizasyonu) aykırı gibi görünse de sıfırlamanın hangi katmana kadar ilerleyeceğinin tespiti ve yaşanan değişimin hız ayarı hedeflenmekte. Öngörülerin ve ortaya saçılan fikirlerin kuyrukları birbirlerine çoktan dolanmış durumda. Bu yüzden “paydaş kapitalizm” ismini verdikleri denklemde sürekli öne çıkarılan eleman salgın hastalıklar. Tüm dünyaya salgın öncesinin eski, salgın sonrasının ise yeni bir dünya düzeni olduğu empoze edildi. Salgın boyunca geliştirilen işbirliklerinin ve birleştirilmiş güçlerin elde ettiği sonuçların verimliliği karşısında, ‘paydaş’ların (yep)yeni-modern kuralları kabul edeceğini düşünüyorlar. Çok ama çok iyi niyetlerle dünyadaki yaşam koşullarını iyileştirecek olanlar olarak, insanlığa, yıllardır semeresini yedikleri anlayışlarının aslında yanlış olduğunu ve hata yaptıklarını itiraf edemiyorlar. Bu yüzden ‘ne istersiniz’ moduyla daha erdemli bir kapitalizm vaat etmekteler. Dışarıda bıraktıkları ‘yakın çevre’yi ise ‘paydaş’lar olarak planlarına ortak olmaya çağırmaktalar.
Kim bunlar? Çok belirgin olmayan cevaplardan biri militarist hegemonyayı sahiplenenler ve bunların açık/örtülü işbirlikçileri. Diğeri ise şeffaflıktan uzak, gizli karar alma süreçleriyle kollarını her yere uzatan, küreselleşmeyi ekonomik faaliyet olarak empoze eden, iyileşmeyi ticari potansiyele indirgeyerek yarattıkları kaostan nemalanmayı tek belirgin faaliyet alanı olarak kurumsallaştıran yapılar. Pandemi sonrası, “çok taraflı kreditörler” tarafından son on yılın en yüksek seviyesi olan 117 milyar dolarla[4] finanse edilen mali ve parasal teşvik paketlerini, ağızları açık bekleyen hükümetlere dağıtarak, ülke halklarının borç seviyelerini rekor düzeye çıkartan çok taraflı kuruluşlar.
Sosyal Hareketlilik Alarmı
Teminat, kontrol edilemezliğin üstü örtülü itirafını “liberal refah devleti” idealinin oy hakkı bahşettiği orta ve alt sınıflarını plebler[5] seviyesinde tutmayı hedefliyor. Tebâ, halk ve yurttaş sıralı evrim çizgisinde gelinen birey/insan noktasının yeniden tanımlanmış ulusal kimliğiyle akıllı küreselleşme denklemine oturtulmasına izin veriliyor. Bu nedenle geçen yılın Eylül ayında “önümüzdeki dönemde yeni küresel sistemde yer almaya” dair politika yapıcıların verdiği sinyalin neyi içerdiğini de görebilmek gerekiyor. Sinyalin ilk bölümü daha çok eski-yeni arasında fark görmeye çabalayan ve umutlarını aynı dünya görüşünün farklı kılcallarında arayan muhatapları ilgilendiriyor. Diğer taraftan sinyalin, İhracatçılar Meclisi’nde yer alan seçilmiş kitlenin de vaat olarak algılamış olabileceği, ikinci bölümüne ve bizi ilgilendiren kısmına geliyoruz: “Üzerimize ne düşüyorsa yapmakta kararlıyız”. Üzerimize ifadesinin, ‘tebâ’ veya kendini ‘muhalefet’ konumuna saplamış tâbîler nezdinde ya da iki partili/ittifaklı dostlar alışverişinin az bilinenli denklemlerinde ‘eksili sayıların karekökü’[6] gibi davranan, “laissez faire/bırakınız yapsınlar” dışında bir anlamı olmayabilir. Ama bu ifadeden gerçekten ‘alınan’ların, ‘daha fazla ne düşebilir ki’ sorusuna verilen tatlı/sert karşılıklar, bugüne kadar, bölgeselleşen dünya düzeyinde kimi zaman “jandarma devlet doktrini”nin gereklerini, kimi zaman ise “ne istediniz de vermedik” ajitasyonlarının yarattığı eylemleri meşrû gösterdi.
Konjonktürel yaptırımlar ve iknâlar her ülkenin kendi içindeki yapısallığına göre kendi post-rablerinin söylemleri ve eylemleri ile inşâ ediliyor. Ancak kitlelerin kontrolü adına insanların zihinlerine enjekte edilenlerin, araç-amaç kontrolünün dışına çıkması, ‘iletişim’i olumsuzlaştıran etkenlere rağmen etkileşimin artması, önlem alınması gereken bir hareketliliği gösteriyor. Nitekim bazen kendi havzalarında farklı kritiklemeleri konu edinen uzmanları, bazen de istatistiksel verilerin maniple edici kudretini bile kaldıramayacak olan kurumları devreye sokuyorlar. Yerellerdeki/uydulardaki bu olağan durumuna rağmen yaşanan hareketliliğin merkezdeki değerlendirmesi de koltuklarıyla ‘derde dûçar olanların’ mızraklarını biraz daha esnek hâle getirmek adına raporlara yansıtılıyor. Bahanelerle süslenmiş bol ‘ama’lı, Samir Amin’in ifadesiyle “ne söyleyeceği hemen hemen belli olan, dogmalardan başka bir şey olmayan, ideoloji yükümlü ve her zaman gerçek sorunların çevresinde dolanıp duran, bilimsellik görüntüsü verilmiş totoloji” olsalar bile bu kurumların raporlarının ifade ettiği çok önemli bir durum var: Rahat değiller.
Bunlardan biri de 2020 yılına ait “Sosyal Hareketlilik Raporu”[7]. Dünya Ekonomik Forumu’nun -meşhur adıyla Davos Forumu’nun- hazırladığı, “dünya çapında sosyal hareketliliğe giden yolların mevcut durumuna ilişkin” Küresel Sosyal Hareketlilik Endeksi baz alınarak ilk kez yayınlanan bir rapor. İki yüzden fazla ülkenin yer aldığı Dünya’da yalnızca seksen iki ülkenin analizini yapıyor olsa da; raporda yer alan ülkeler göz önüne alındığında ekonomik yapısallığı ve bölgesel kutuplaşmayı ön plana çıkarıyor görünse de hem yayınlanış tarihi hem de analize konu edilen başlıklar bakımından dikkat çekici. 82 ülkenin, istihdamda ve eğitimde yer almayan genç yetişkin sayısı, eğitim kalitesi ve eşitlik, haftada kırk sekiz saatten fazla çalışan işçi sayısı, sağlık, kurumsallık, adil ücret dağıtımı, çalışma şartları, iş imkanları, eğitime erişim, hayat boyu öğrenme, teknolojiye erişim başlıkları altında ekonomik analizi yapılarak sosyal dayanıklılık endeksi belirleniyor. Hemen söyleyelim Türkiye genel sıralamada 51,3 puanla 64. sırada[8]. Rapordaki değerlendirmelere ve rakamlara “ne yani bizi bağlamayan(!) bir forumun yayınlamış olduğu rakamlar bunlar, devletin söylediklerine aykırı şeyleri elbette söyleyecekler, ecnebilerin işi bu, dış güçlerin büyük oyunları” gibi itirazlar gelebilir, saygı duyarız. Ama bunları yıllardır ekonomik iyileştirme adına yapılan düzenlemeleri de iyice analiz ederek rahatça söyleyebilmek mümkün değil. Raporda kritik edilen, eğitimde özel okulların ve sağlığın hızla sektörleştirilmesi, bu sektörden hizmet alan müşteriler arasında açılan derin uçurumlar dikkate alındığında bile bu kadar rahat olunamayacağı aşikâr. ‘Kadın istihdamı’ için ortaya serilenler rahatsızlık duyulmasına yeterliyken yaklaşık dört ay önce düzenlenen Milli Eğitim Şurası’nda Milli Eğitim Bakanı’nın bir vaadi dikkat çekiciydi: “Yeni meslek lisesi atağımızla ‘aradığım elemanı bulamıyorum’ derdi bitecek” İşte yeni bir soru: “Dert kimin derdi, çözüm kimin çözümü, mesaj kime?”
“Olağan iş yaklaşımlarının yeni çağda acilen güncellenmesi gerektiği”ni vurgulayanlar, sosyal hareketliliğin yaratılmasına yönelik araçlardan biri olarak Küresel Sosyal Hareketlilik Endeksi’nin veri tablolarının çözüm üretmeye yardımcı olmasını hedefliyorlar. Küreselleşmenin milyonlarca insanı yoksulluktan kurtardığı propagandasına rağmen toplumlarda ortaya çıkan eşitsizliklere vurgu yapan raporun önsözünde Klaus Schwab, artan adaletsizlik duygusu, güvencesizlik, kimlik kaybı, sosyal dokuda ortaya çıkan zayıflıklar, siyasal süreçlerde yaşanan hayal kırıklığı nedeniyle sekteye uğrayan sosyoekonomik hareketliliğe yeni yollar oluşturulmasına ve bunu yaparken de adil fırsatlar yaratacak çabalara odaklanılması gerektiğine vurgu yapıyor. Sosyal hareketliğin mükemmelliği, “düşük gelirli bir ailede doğan bir çocuğun yüksek gelirli bir ailede doğan bir çocuk kadar yüksek gelir elde etme şansına sahip olmasıyla” ölçülen göreceli bir tanımlama. Bu nedenle düşük sosyal hareketliliğin tarihsel ve gelir eşitsizliğini körükleyerek toplumları bir açmaza sokacağını, daha yüksek bir sosyal hareketliliğin ise, geçmişe, coğrafi konuma, cinsiyete ve kökene bakılmaksızın daha eşit fırsatları sağlayacağını öngörüyor. Bu eşitlikçi vurgu ne için? Cevabın bir kısmını doğrudan raporda ifade edildiği şekliyle alalım:
“Bu raporda gösterildiği gibi, daha yüksek sosyal hareketlilik seviyelerine ulaşmak, küresel olarak tüm ekonomilerin ve toplumların uzun vadeli yararına, gerçek anlamda paydaş temelli bir kapitalizm modeline doğru daha genel bir hareketin çok önemli bir unsurudur. Herkesin potansiyeline ulaşmak ve özlemlerini yerine getirmek için adil bir fırsata sahip olmasını sağlayan politikaları ve iş uygulamalarını teşvik etmek ve eşitsizlikleri azaltmak yerine, sıklıkla (bunları) yeniden ürettikleri için sosyo-ekonomik sistemlerimizin yapısını yeniden düşünmek çok önemlidir.”
Raporun satır aralarına serpiştirilmiş diğer bir amacı ise, politika yapıcıların, iş adamlarının ve diğer ortakların Dördüncü Sanayi Devriminde stratejilerini şekillendirmeye yardımcı olmak. Herkese fırsat sağlayan, sürdürülebilir ve kapsayıcı ekonomi için bu hareketliliğin kontrol edilebilir olması gerekiyor. Hiçbir sosyo-ekonomik geçmişe bakılmaksızın “toplumdaki herkesin potansiyelini gerçekleştirme konusunda” söz sahibi olduğu politikalara, kurumlara ve uygulamalara odaklanmayı öneriyor; yani sistem içinde sistemi devam ettirmek için gerekli olan tüm yeniliklerin ve önlemlerin masaya yatırılma çabasının sergilenmesini istiyor. Seçkin sınıfların korunması adına (bu ifade raporda tabiî olarak ortaklar ve paydaşlar olarak geçiyor) bu sınıflara dahil olacakların potansiyellerinin, yenilenen kriterlerle mevcut sistemi yeniden kurgulamak ve aksayan yönleri onarmak için kullanılmasını hedefliyor. Rakamlar iç açıcı değil zira yoksulluğu önlemek için seferber olanların bu çabalarının yeterli olmadığı ve rahat uyuyamayacaklarının sinyalleri verilmekte. Pandemi sonrası geçim sıkıntısı çekenlerin artması, ayrımcılığa maruz kalanların fırsat eşitsizliğine dair artan inançlarının ve makineleşmenin “teknolojik işsizliğe” sebep olan ilerleyişinin toplumsal huzursuzluğu tetiklediği belirtiliyor:
Eşitsizlik ve sosyal hareketsizlikten memnuniyetsizlik artık küresel bir endişe kaynağı. Bu endişeler göz önüne alındığında, Küresel Sosyal Hareketlilik Endeksi’nden bir sonuç göze çarpıyor: Paydaş kapitalizmi modelini izleyen ekonomiler, endekste hissedar kapitalizmine veya devlet kapitalizmine odaklananlardan daha iyi performans gösteriyor.”
Her dönem ve genellikle belirli periyodik dönemlerde sıkılan kemerlerle uçuşa geçildiğine inandırıldığımızda, raporların, rakamların ve oranların, insanı yeni denklemlerde görmeye çabalayanların söyledikleri gibi olmadığı görmek mümkün olmuyor. Artık onların yeni uçuş planlarını farklı havuz problemlerine sığınarak çözmeleri mümkün değil. Dünya sisteminin makyajlanması, “gelir dağılımı eşitsizliğinin ortadan kaldırmayı, büyük şirketlerin tekelci piyasa gücünün olumsuz etkilerini azaltmayı, çevreyi ve birçok kişinin hayatını olumsuz etkileyen doğal kaynakların sömürüsünü sona erdirmeyi” amaçlıyor. Aynı şekilde ekonomideki ve toplumdaki tüm paydaşların menfaatleri dikkate alınarak şirketleri kısa vadeli kârdan uzun soluklu düşünmeye, hükümetleri ise rekabeti ve sistemin sürdürülebilirliğinin ve kapsayıcılığının koruyucusu olmaya ikna etmeyi hedefliyor. Hedefleyenler, kendi sistemleri içinde zaten tüm bunları yapanlar ve yapmaya devam edenler. Bu yüzden piyasa gücünün, büyük şirketlerin, sömürdükleri doğal kaynakların hesabının verilebilirliğini değil iyileştirilmesini gündeme taşıyorlar. Kimin lehine? Yine kârların konuşulduğu piyasa gücünün, toplumsal yaşamın büyük kesiminin denetim altında tutulmasını sağlayan politikaların ve teknolojilerin, kendinden oluşmasını umdukları ekonomik mantığın, metanın ve sermayenin lehine. Herkesin istediği yerde çalışmakta özgür olduğu, hukuk kuralları içinde insan haklarına saygı gösterilen, herkesin iş adamı olabildiği, herkesin üniversiteye gidebildiği bir toplumda yaşıyor olmanın minnet duyulası duygusallığı etrafında örülmüş “özgür toplum” lehine. Meşrûiyetini ilahlaştıran, olmasaydım olmazdınız koltuğunda kabaran, “halkın gelişimine katkıda bulunarak”, nankör, hain, “hilekâr, suçlu ve tembel” olanlarına bile kol kanat geren ve onları muasır seviyeye taşımak için gece gündüz demeden çalışan “görev idraki içindeki egemen seçkinlerin” lehine.
Raporun kritiği de gösteriyor ki dünya sisteminin hegemonik ideolojileri, birbirlerinin giysilerini giyip çıkarsalar, kılık değiştirip yeni rollerle sahnelere dönseler de ‘yine ve yine’ sorgulanıyorlar. Matruşkanın içinden çıkanların eski ya da yeni olmadığı, yalnızca kendileri dışındaki herkesin haklarını sınırlamak için giriştikleri mücadelenin başka biçimleri oldukları daha fazla belirginleşiyor. Boyamalardan süslemelere, vahşetten yumuşak güce, yeşil gelecekten kıyamet senaryolarına kadar kılcal damarlarını ördükleri dünya görüşünün köksüzlüğünü gizlemekte yetersiz kalıyorlar. Bu yüzden artık akılcı reformlarla uysallaştırdıkları ve verdikleri ödünlerle ikna ettikleri kitlelerin yanında, tehlikeli sınıflardan, “yaşama hakları olduğu yanılsamasından kurtulma armağanı”nı kabul etmeyenlerden, dezavantajlı, haklarından mahrum edilmiş, marjinal, azınlık ve risk altında gördükleri gruplardan bazılarının da ‘büyük aile’ye dahil etmenin gerekli olduğuna inanıyorlar. Belki bir dönem, hayallerini gerçeğe dönüştüren dünya görüşlerinin gövdesinde oluşan çatlakların, alarm durumuna geçmeleri için yeterli olduğuna inanmamışlardı. Ama şimdi eşitsizlik üzerine kurguladıkları sistemin sürdürülebilir olmayacağını itiraf ediyorlar. Yalnızca bunu açık açık yapmıyorlar; bu nedenle ‘orası olmadı burasını yamayalım, şurası çıktı burasını kıralım’ uğraşları tedirginliklerini ele veriyor. Peki savaş tamtamları arasında, yeniden bölgesel kimlik üzerinden şekillendirilmeye çalışılan, eskimiş hegemonik sistemin yerine iddia ettikleri gibi yeni bir sistemin geçmesi mümkün mü? İmkânsız, zira aynı dünya görüşünün kanını taşımaya devam edecekler. Bu kanı, ideolojik kılcallarla, şirketlere ücretsiz işleme için sunulan daha çok veri ile, yaratılan umutlarla, kendisi mal haline getirilen tüketimin minimalize edilmesiyle, çalışma ve iş süreçlerinin sevimli hâle getirilmesiyle, çöküş kehanetlerinin hassas değerlendirmelere konu edilen ‘kıyamet senaryoları’yla, sivil toplum projelerinin bireysel statüde vaftiz edilmiş demokratik katılım dayanaklarıyla ve yumuşak vahşetin konvansiyonel araçlarıyla, yalnızca taşıyabilirler. Yeni sistem sadece isminde barındırdığı silik yenilikle kalacak. Yine de gerçekten yeni bir sistemin var olması mümkün mü?
Hakikat ortaya çıkarılmak isteniyorsa ikilemlerin ve karmaşanın çözümlenmesi gerekir.
İdeolojilerin, “tanımlanmış yüzyıllık zaman dilimlerinde” yaşadığı değişimler, anlam kaymaları ve iç içe geçişleri bile bunu görmemiz için yeterli olabilir. Güçlerine ve yenilmezliklerine beslenen inanç sayesinde ayakta duranlar, hareketlenmeye başlayan kitleleri özgürlükçü propagandalarıyla iknâ çabalarını ve mevcut dünya görüşlerinin sınırlarına örülen duvarlara odaklanan bakış açılarını kendi koydukları kurallar içinde yönetme arzusunu taşıyorlar. Yönetim becerileri sayesinde dünya insanları eşitlik, özgürlük, modern hayat, adalet ve benzeri ifadelerin göstermelik uygulamalarını yaşadı. Aynı şekilde bu göstermelere karşı harekete geçenlerin odaklandıkları çözümlerle yeni sorunlar yarattıkları da görüldü. “Ekonominin soyutlamalarını ön plana alırken insani ve toplumsal sonuçları politik kaygılarının arka planına atan iktisatçı zihnin”[9] belirleyiciliği buraya kadardı. Bundan sonra toplumsal hareketlilikleri artık titizlikle analiz edilen insanlığın, gerçek bir alternatif ile “hiçbir şeyin değişmemesi için her şeyi değiştirmeye çalışanlara karşı” kazanması mümkün. Kaotik düzenler seçilmişlik ve ayrıcalık üzerinden tanımlanan keşfedilmiş sınıfsallıklar üzerinde yükseldiler. Değişen derileriyle yeni kavramlar/kurumlar ile aynı yüzeyde sürünmeye yalnızca insanın parçalanan birliği sayesinde yaratılan kümeleşmelerle devam edebilirler. Bu parçalanmışlığı ortadan kaldırmayacak hiçbir dünya görüşünün meşrû bir yeniden inşâyı gerçekleştirmesi beklenemez. Sorunun köküne inmek gerekiyor. Yoksa uzmanların dirâyetsizliği, dirâyet sahiplerinin çaresizliği, “bölünmüş, parçalanmış ve tecrit edilmiş zihni sahalar” arasında yeni bir toplumsal düzeni hayal etmek mümkün olamaz.
Gayrimeşru Benzeşim: Parçaların Seçilmişliği
Aceleye getirilen, uzun ve çok uzun süreçlere sahip olması gereken geçiş süreçlerinin içselleştirilmiş müstağnilik emâreleriyle, somut sıkıntıları ve ihtiyaçları gözardı ederek odaklandığı başarının, sorunları görmezden gelen devekuşu formasyonlu zihinlerle birlikte kadîm durgunluğu beslediğini görüyoruz. Hâlbuki meşrû bir inşâ hareketinde başarı, “gayenin meşrû kılacağı vasıtalar”la ve “maksadın mübâh hâle getireceği vesileler”le elde edilen konjonktürel bir misyon değildir. ‘Çok sahipliliğin’ amaç-araç ayrımında fedakârlık yükletilmiş ilişkileri, kimi ve neyi sarmışsa eninde sonunda onu çökertmiştir. Bu çöküntünün parlatılmış olmasından dolayı bugün hâlâ fâsîd olanın belirleyici olduğu değerlere yaslanılmaya devam ediliyor. Aksi durumda modernitenin ve onun ortaya çıkardığı kuramların “piyasa toplumunu” inşa eden ilkesizlikleri; bunlar üzerine bina edilen sistemlerin, insanı merkeze yerleştiren, sonra alan ve daha sonra sallantıda bırakan yaklaşımları olmasaydı ‘teknik ilerleme’den bahsetmek mümkün olmayacaktı. Bu nedenle karmaşanın varlık kaygısına dönüştüğü, güvensizliğin, korkunun ve yalpalamanın olağan bir yaşam tarzı kabul edildiği toplumlarda, son kullanım tarihleri geldikçe etiketleri değiştirilerek yerlerini koruyan düzenler, tedirgin ediciliklerini, büründükleri meşrûiyet kılıflarını ve yaslandıkları dayanaklarını yine o toplumların yapısal kırılmalarıyla kompoze etmekte.
Pek çok etken sayesinde karikatürize olan bu kompozitlerin olağan ve ma’rûf hâle getirilmesi özellikle kendini İslam’a nispet eden toplumlarda mutlaklaştırılan metinler, teferruât, fantastik/kurgusal ögeler ve yerel/milli figürler üzerinden sağlandı. Bütün toplumlarda, insanın birliğinin yıkıntıları arasında ‘yaşayacak ve görecek’ olmanın naifliği, eninde sonunda kendi yavrusunu boğacak âfil efendiler yaratılmasını kaçınılmaz kıldı. Zira kaotik düzenlemeler sayesinde ayakta kalabilen sistemlerin doğal olmayan seyirlerinde, ‘kölelere özgürlük’ ve insan hakları söylemlerine ikna edilmek başka türlü mümkün değildi. Aslında karmaşanın ortadan kaldırılması ve varlığa düzenliliğin kazandırılmasına dair yeniden bir inşa gayreti, parçalara ayrılmış zihin yapısının ve parçaların birliği üzerine bina edilen yapıların efendiler nezdinde makbullüğü anlaşıldığında da gösterilebilirdi. Böyle olmaması, olamamış olması, toplumları, insanın kayan ekseni sonrası ortaya çıkan boşlukları dolduran dolgu malzemelerine rıza göstermeye zorladı.
Zamanın gerekleri, teknolojik gelişmeler, bilimsel izahlar ve düalist tercihler insanı, yenilenmiş rablerine koşulsuz itaate sevk etmektedir. Kanıksamalar ve ‘aman ne olacak ki’ teslimiyetleri, kayıtsızlığı, yeni bir sosyo-seçilmişlik kimliğinde derinleştirmektedir. Bu kimlik, gerek kilisenin sömürge arzusuyla birleşen bağnazlığında, gerek Allah’ın gölgesinde güneşlenen saltanatlarda ve gerekse bunların etrafından dolanarak kendine yol bulan modernitede, otoriter kurumların alanının genişletilmesi ve akılcı hâle getirilmesi için sürekli derinleştirildi. Modern tanımlarıyla kendilerini izole kutuplara ayıran “ben”in ve “öteki”nin, ne aynı ne farklı medeniyetlere sahip olmalarına rağmen böylelermiş gibi davranmaları ya da ortada bir yerde buluşma çabaları bu derinliği küresel hâle getirdi. Küresel köy statüsüne yükseltilen sahanın, hayalî dünya düzenlerinin araçlarına paralel geliştirilen ve güncelleştirilen kimlikleri, kolluk kuvvetleri olarak emperyalizmin güncel denetleme ve yapılandırma araçlarının emrine verildi. İstikrarın hegemonya üzerinden tanımlanması güvenlik denklemlerini, dönüştürülmüş krizlerle beslenen sevimsiz ama vazgeçilmez yaratıklara dönüştürdü. Artık günahkârlara karşı ‘sürekli savaşımın’ izlerini taşıyan yüzlerde yeni maskeler takılı. Parçalanmış etkileşimlerin kaçınılmaz bozukluğu, insanın varlık sancısının mutlak krizini de evrimleştirmekte.
Zira her insan kendi ‘yaşam amacını’ keşfetmek durumundadır; sonrasında ya ona uygun davranacaktır ya da bu misyona ihanet edecektir. Bunların dışında tercih konusu edilen ikircikli durumlar sonsuz şekilde birbirine eklenebilse de sürekliliği sağlaması mümkün değildir. Benimsenen varoluş biçimlerinin temelinde biriciklik üzerine bina edilen bu kırılganlığı görmek gerekmektedir.
Makro ve Mikro Biriciklik
İçselleştirilen değerlerin kısa vadeli getirilerinin hem bireylerde hem de toplumlarda bir farklılık yaratmadığı/yaratamayacağı görülecektir. Bu kaygan zemin üzerinde kopya çoğunluğun yerine hâkim ideolojileri/sistemleri ve onların aktif kurumlarını yerleştirmek, mikro düzeydeki köleliğin makro düzeye nasıl taşınabildiğini göstermektedir. Bu düzeyde meşrû ve kalıcı hâle gelenleri görebilmek ise mikro düzeyde güç ve prestij arasındaki nedensel ilişkileri anlamamızı, düzeyler arasındaki geçişkenliği ve seviyesizliği görmemizi kolaylaştırmaktadır.
(el)-İnsan kendini ‘biricik’ görmeye başladığında, kendi kendine yeterlilik sanrısının etrafında örülecek ağlarını da salgılamaya başlıyor. Gücün ve zenginliğin, yığınlar/kitleler, seçmenler/seçilmişler üzerinden anlam bulan örüntüsü, şanlı tarihin yeniden yorumlanmış amellerini, otoriter yadigârların elleriyle ‘umutla bakılan gelecek’ olarak inşa ediyor. Geleceğin nostaljik modellemesiyle yakalanan ilerlemenin kendisine sağlayacağı yağma ve ganimet hakkı dışında her şeyi yenilemiş ve imkânsız olanları başarmış olması ise ayrı bir güven yaratıyor. Bu durum onun “kabirlere dek oyalanmanın” ötesine uzanan arayışlarına dair rüyalarını yeniden canlandırıyor. Diğer taraftan, zenginlik ve prestij arasındaki nedensel ilişkiye verdiği önemden dolayı var olmak için gücün muhafazasını her şeye rağmen sağlama almaya ihtiyaç duyuyor. Bu sağlamlık, kabul ettirilebilecek bir egemenliği tesis etmek için gereklidir. Hükümlerin kabul edilebilirliği uğruna harcanan çabanın insanlarda bulduğu yankı, daha çok yasalaştırıcıların kabul edilebilir olmasıyla bağlantılıdır. Kendi belirleyiciliklerine/biricikliklerine inanmaları için tarih boyunca elleriyle yonttukları/yoğurdukları arayüzleri, düzenin/hiyerarşinin ikamesi ve idâmesi adına savunmaları bu nedenledir. Düzenin kendisi, azıcık adaleti ve kıvamında gayri meşrûluğu savunan bir mekanizma hâline gelmiştir. Siyasi ve toplumsal çoğulculuk, ayrıcalıklı kılınmış tekliğin icraatları gölgesinde kitlesel yanılsamadan başka bir şey olmamıştır. Kendini, şerefli, yaratılmışlar içinde en şerefli addedenlerin tüm varlıkları emrine amade kullar olarak görmemesi imkansızdır. Hizmet etme şerefini kabul etmeyenlere gösterilecek olan güce bulunan dayanaklar, sofradan beslenenlerin uzmanlık alanlarına ve kabiliyetlerine göre zaten dağıtılmıştır. Bu dalkavukluğun ötesinde bir şeye, insana dair değiştirilen bakış açısına işaret eder. Seçilmiş olanlar insan yerine konulacakların belirleyicileridir. Bundan sonra ‘insânât’ın etrafına örülecek çitlerin ve duvarların ihaleleri, kaynakların gaspının ve sömürülmesinin hak edilmişlik gerekçelerini rahatlıkla organize edilebilir. Farklılığı zenginlik ve büyüme oranları üzerinden derinleştiren muktedirliğin, ‘biriktirmek için biriktiren’ organizasyonları kabul ettirmesi, yaşanan hayatı onaylayanların yasal ve haksız kazançlarını gerekçelendirme çabasına itecektir. Fikirlerin ve varsa etrafında düşünenlerin değerinin, kendine yakın oldukları sürece önemli sayılması ve kendine yaklaştığı ölçüde meşrû kabul edilmesi, kendi belirleyiciliğinin başka bir göstergesidir. Bu şekilde karşısındaki tüm söylemleri içeriden dönüştürebilmekte ve bunun “doğal” olduğunu kabul ettirebilmektedir. Varlığını borçlu olduklarına, dile getirdikleri eşitlik söylemlerinin uygulamada/realitede akıl-dışı olduğuna inandırabilmektedir. Hayran olunmak, saygı duyulmak ve kıskanılan olmak, keyfi davranışların yükünün yüklendiği kitlelere “alaycı halkla ilişkiler” üzerinden gösterilen yumuşak gücün kısa vadeli kazançları arasındadır. Ayrıcalıklığın gerekliliğine dair ayrıcalık talep edenlere verilecek cevaplar bu kabuller sayesinde olağanlaşır. Kendilerinin bile farkına varamadıkları ittifaklarda ellerini verip kollarını kaptırmaları zincirleme reaksiyonları tetikler. Protokollere ayrılmış boş sandalyelerden, kullarını ayakta dikili tutan merasimlere, safları hiyerarşi düzenine göre tevzî edilmiş cenaze törenlerinden tertipçiliğe kadar hepsinde farklı olmanın ve farklılığın hissedilmesi ve hissettirilmesinin ince hesapları gizlidir. Eylemlerinden sorumlu olmadıkları efendilerin söylediklerini yerine getirenler, zamanı ve yeri geldiğinde sorgusuz sualsiz itaati görev ahlakı ile birleşen onurlu davranış modellerinin bedelini ödeyecek olanlar işte bu “sorumlu müdürler”dir. Kâr üretmenin ücretli gönüllüleri olarak bu bedel, onları en uygun şekilde yönlendirip yol gösterecek mercilerin tapınaklarına sınırlı erişim ve paylaşım hakkını verir. Alınan tüyoların dağıtımı, raporların hazırlanması, uzatılmış kazanımlar için farklı adlandırmalar ve sözleşmeler, sağlanan toplumsal uzlaşıların önemli maddeleri arasına yerleştirilir. Büyüme adına her şeyi tüketen zihin yapısı o çok bildiği maliyet analizini bile doğru düzgün yapamayacak kadar kendini kandırmayı bu istatistiksel veri kümeleri ile sağlar. Zarar hanesine yazılanların kâr hanesine yazılanları bir anda devalüe edeceğini hesap edemeyecek kadar dumura uğramalarının nedeni, olan ile olması gereken arasındaki farkın ortadan kaldırılmış olmasıdır. Yozlaşmış ‘ben olmasam’ söylemi, ‘o olmasa’ minnettarlığına dönüşerek, yasadışı şiddetin yasallaşmış unsurlarıyla ayrıştırılması imkânsız bir arka plan pratikliği kazanır. Biriciklik ve efendilik, salgılanan duygularla vicdanları karartırken bu pratiklik onu izlemeye devam eder. Eski rüyalarla takviye edilen “medyatik gerçekliğin” gerçek hayatın yerine yerleştirilmesinde eklemlenen katkı malzemeleri varoluş biçimlerine aynı kompozit esnekliği kazandırır. Kim insandır kim makine, kim akıllıdır kim değildir; kim köledir, kim efendi; kimler kimlerle beraberdir, kimin eli kimin cebindedir; bunların belirleyicisi kimdir ya da nedir, artık hepsi iç içedir.
Bu bir yaşam tarzıdır; sistematikleştirilmiş zihin yapısı altında kurgulanan hegemonik dürtülerin ortaya serdiği bir dindir. Sömürgeci zihin yapısının kerih görünen yüzünün mikrodan makro seviyeye evrilme sürecidir. Bu zihin yapıları varlıklarının kabul edilmesi ve içselleştirilmesi için çok da farklı ölçü birimleri kullanmamışlardır. Sınıfsal her türlü ayrım, her seviyede her kurumun ve kuruluşun içine sindirilmiştir. Ama sanki hep “öteki”nde var olan ama aslında “ben”de hiç var olmadığına inanılan tarif ve tanımlar etrafında mizansendir. Kutuplar arasında bir oraya bir buraya savrulan ve durabildiği yeri merkez kabul eden mekanizmaların ön eklerle ve ön tanımlarla sistemleştirilmesidir. Bunların önünde ya da arkasında bir İslam mevzû’ ediliyorsa kesinlikle yanlış yazılmıştır. Zira insan bireyinde, insan toplumunda ve toplumsal sistemlerde aynı marazın farklı tezahürleri, ortaya serdikleri binlerce parçadan bir bütün elde etme çabasıyla, hemen şimdi ve bedeli ne olursa olsun elde edilecek başarıya odaklanarak insan olmanın meşrûluğunu gölgelemektedir. İnsanın birliği için hiçbir savaşım vermeyen, ona verilen payelere rıza gösteren, kurgularla ideolojiler arasında şamar oğlanına dönen, çıkmazlarının çıkış yollarını takıldığı kuyruklarda arayan ama yine de kendini İslam’a nispet eden toplumların kendi bilincine varması ve dünyayı paylaşan kutuplara meyletmemesi mümkün değildir.
“Gerçek hareket sermayenin, gücün ve teknik bilginin bir araya getirilmesi”[10] ile doğabilir. Kendini İslam’a nispet eden toplumları yöneten ve kendi çıkarlarını önceleyenlerin, sistemin içinde kalmaya razı ettiği kolektif oluşumları suistimal etmesiyle verilen emekleri zayi ettiğine dair geliştirdikleri umutsuzluğun mazur görülecek bir tarafı yok. Belki de sorun içe dönüklüğün kendisindeydi ama görülemedi. Belki de yaşanan gerçek hayat şartları tanımlanmadan entelektüel lüks içinde ortaya serilen hükümler, kurallar ve kaideler ekonomik bir temele oturtulmaya çalışılmamalıydı. Oysa İslam’ın dünya görüşünde ekonomi sadece insanların maddi ihtiyaçlarıyla sınırlandırılamazdı, maddi ihtiyaçlar sadece parasallık ve mülkiyet üzerinden izah edilemezdi. Laikleşmiş/dini ve dünyevi ayrımını içselleştirmiş, İslam’ın dünya görüşüyle bütünlük oluşturmayan modellemeler sadece çok sahipli köleliği garanti edebilirdi. Bu yüzden Tevhidin tüm ilişkilerde bulunan yankısı yeni dünya sistemini en çok da insani bir mesele olarak görmemizi gerektirir. “Sınıfsal ve sosyal” birliği hedefleyen, insanın birliğinin önündeki engelleri tek tek kaldırmaya çabalayan Tevhidi dünya görüşünün iktisadi belirleyiciliğin literatüründen derlenmiş tasnifler ve analizler tarafından bulandırılması ve karmaşık hâle getirilmesi imkansızdır. “İnsan Allah’ın halifesi olmak zorundadır. Onun maddi ihtiyaçları karşılanmalıdır. İslam bu ihtiyaçların karşılanmasında açık bir görüş sahibidir. Fakat maddi ihtiyaçların tatmini nihai amaç olamaz. Sadece insanın Allah’ın halifesi olmasını sağlayan beşerî yetenekleri geliştirecek bir araç olabilir.”[11] ‘Sen kiminle konuştuğunu biliyor musun’ söyleminin içselleştirildiği bir toplumda “bil ki senin sahibin var ve sen sahip değilsin; sahibi olanlara ihtiyacımız yoktur” diyebilen bir iman, güven ve eylem mayası bizi, meşrûiyetini Tevhidî Dünya Görüşü’nden alan ve belki, sonunda başarılı olup olmayacağını hiçbir zaman bilemeyeceğimiz bir büyük proje için harekete geçirebilir. Meşrû bir yeniden inşâ hareketi ‘yalın’ başlar; adapte olmadan ayakta kalabilmenin çabasını göstermekle, zihnin hakla bâtılı ayırmasıyla başlar. Amr bin Hişam’ı Bilal-i Habeşî ile yan yana gelmekten alıkoyan her ne ise onu terk etmekle… ‘Lâ’ diyebilmek, her türlü kulluğun, otoritenin, egemenliğin insanın birliği lehine reddedilmesidir. Bu, meşrû yönetimin/yönetişin sınırlarını sağlama alma ve Allah’ın bizi tanımladığı yerde durma durumudur.
Bunları söylemek kolay, uygulamada bir karşılığının olması zor mudur? O hâlde bu yalın hakikatin nasıl ete kemiğe büründüğüne bakalım: Allah’ın Resûlü Muhammed’e gelen bir heyet var; başlarında Dımâm bin Sa’lebe… Mescide girer ve etrafına şöyle bir bakar; sonra sorar: “Muhammed hanginiz?” Buyurun işte sünnet!
Ne yani şimdi bu, bizim yaşadığımız çağın makro ve mikro düzeydeki koşullarına uymuyor mu?
Dipnotlar:
[1] John Foster Dulles’ın ünlü beyanı: “Tarafsızlık gayri ahlâkidir.”
[2] Büyük sıfırlama, kapitalizmin yeniden kurgulanması ve aksayan yönlerinin değiştirilmesi.
[3] “Barış, İstikrar ve Meşruiyet – 1990’dan 2025/2050” I.Wallerstein,1994- Liberalizmden Sonra s. 50
[4] International Debt Statistics / Uluslararası Borç İstatistikleri 2022 – Dünya Bankası Raporu
[5] Plebler, Antik Roma’da ayrıcalıklı patrisyen (başlangıçta antik Roma’daki seçkin ailelerden oluşan bir gruba verilen isim olmakla beraber daha sonraki dönemlerde daha geniş kesimleri içine dahil eden sınıflar) sınıfından ayrı olarak Roma vatandaşlarının genelini ifade ediyordu.
[6] –1 gibi negatif bir sayının karekökü bulunamayacağı için bunlar sanal sayılardır.
[7] Genel Rapor http://www3.weforum.org/docs/Global_Social_Mobility_Report.pdf Türkiye’yle İlgili Veriler http://reports.weforum.org/pdf/smi-2020/WEF_SMI_2020_Profile_TUR.pdf
[8] En yüksek puan 85.2 ile Danimarka’ya en düşük puan 34.5 ile Fildişi Sahili’ne ait. Türkiye için rapora göre istihdamda ve eğitimde yer almayan genç yetişkin oranı %24,4. Eğitime erişimde 39,6 puanla ilerlemenin kaydedildiği belirtiliyor ama buna rağmen 69. sırada; eğitim kalitesi ve eşitliğinde 45. sırada, hayat boyu öğrenme de ise 58. sırada yer alıyor. Düşük kadın işgücü nedeniyle ülkenin çalışan nüfusunda görünen yüksek işsizlik seviyesine vurgu yapılırken, kırk sekiz saatten fazla çalışan işçi sayısının çalışanlara oranının %29,4 olduğu belirtiliyor. Adil ücret dağıtımında ise 45. sırada. Diğer sıralamalar şu şekilde: Çalışma şartlarında 80.; iş imkanlarında 73.; teknolojiye erişimde 53.; kurumsallıkta 75.; sağlıkta 46.
[9] Richard Falk, Yırtıcı Küreselleşme, Küre Yay., 2001, s.VIII
[10] Süheyl İnayetullah, İslâm Ümmetinin Geleceği, İnkılab Yay. s12
[11] Muhammed Ekrem Han, İslam Ekonomisinin Temel Meseleleri, Kayıhan Yay. S.99
İlgili Yazılar
Neden Atölye Ortamında Düşünmek?
“Ben ötekime (yekdiğerime ) karşı sorumluyum. Ben yekdiğerime dair “iyiyi” istiyorum. Her tek kişinin diğerine dair “iyiyi” istemesini arzuluyorum. Erdemli davranışlarda bulunmaktan zevk alıyorum.” Bu şekilde bir bilinç düzeyi, felsefeyi bilmenin ötesinde atölye ortamında “Felsefe yapmakla” mümkün olur. Şöyle ki atölye ortamında felsefe yapmakla, artık birtakım ödüllendirmelerle erdemleri öğretmek yerine öğrencilerin içlerindeki erdemleri kendilerinden itibaren keşfettirmeye yönelik bir sürece girilmiş bulunulmaktadır. Ödüllendirmelerle dışarıdan bir etkiyle erdemler öğretilmeye çalışılmıştır oysaki erdemler çocukların içlerindedir ve erdemler açığa çıkmayı beklemektedir.
Yeniden Başlamak Üzerine:Varoluşsal, Psikolojik ve Toplumsal Bir İnceleme
İnsan, sabit bir eksen etrafında dönen mekanik bir yapıdan çok, her adımda kendini yenileyen ve dönüşüm içinde olan dinamik bir varlıktır. Bu dinamizm, kimi zaman sarsıcı bir farkındalıkla, kimi zaman da sessizce ve derinden ilerler. Bu nedenle “yeniden başlamak”, basit bir karar olmaktan ziyade insanın hem içsel hem de toplumsal gerçekliğinde yaşadığı bir eşik durumudur. …
Vahiy Kılavuzluğunda Manipülasyona Dair
Manipülatörler, kişinin zihnini ikna edemezlerse davranışlarını, davranışlarını kontrol edemezlerse çevresini manipüle etmeye çalışırlar. Pes etmez manipülatörler çünkü kendilerini manipülasyonlara karşı korudukları gibi hakikate karşı da kör ve sağır kesilmişlerdir.
“Kitap ehlinden bir grup, ‘Mü’minlere indirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, belki onlar (size bakarak) dönerler.’ dedi.” (Âl-i ʿİmran 72)
İçtihat Etme Sorumluluğumuz
Medeniyet kurma sorumluluğu içerisinde olan insana diğer yaratılmışlardan farklı olarak
düşünme, fıkhetme, yorum yapma ve itaat etme kabiliyeti verilmiştir. Bunun için ona
yapay zekâ gibi sabit bir program yüklenmemiş, bırakılan boşlukları ihtiyaca binaen dol-
durması istenmiştir. Bu boşlukları doldurma amelinin keyfilikten korunması için de ona bir
takım kriterler verilmiş ve naslar çerçevesinde hareket etmesi ondan istenmiştir.
Acı ve Onur
Gazzelilerin önünde iki seçenek vardı: ya yavaş yavaş ölecekler ya da bir huruç harekâtı yaparak İsrail’e hiç tatmadığı bir acıyı yaşatacaklardı. Onlar ikinci yolu seçtiler ve bunun bedelini de ödediler, ödemeye de devam ediyorlar. Bu bedel karşılığında Gazzelilerin satın aldıkları neydi? Kimilerine göre tahammülü zor bir acı, kimilerine göre ise onur ve izzet!