Siyonist İsrail devletinin Gazze soykırımı ilk değildir. Geriye dönüp bakıldığında katliam tablosunun kabarık ve ürkütücü olduğu görülecektir: Deir Yasin katliamı, Tantura katliamı, Kafr Kasım katliamı, Refah katliamı, El Halil katliamı, Sabra ve Şatilla katliamı, Cenin katliamı…
Bölgenin yerlilerini istilacı, göçlerle bölgeye geldikleri hâlde kendilerini gerçek sahipleri olarak göstermeye çalışmıştır Yahudiler. Böylece Gazze üzerinde sürdürdükleri katliam Yahudiler’e göre meşru müdafaadır ve bu nedenle savaş bir zorunluluktur. Gazze halkının küçük bir muhalif tavrı ise bir terör eylemidir onlara göre.
İsrail’in 1948’den bu yana Filistinliler’e karşı ayrımcı ve dışlayıcı politika ve uygulamalarda bulunması, uluslararası kamu hukukunu hiçe sayması tam bir insan hakları ihlalidir ve insanlığa karşı suçtur. Kısaca, “apartheid” olarak tanımlanan bu durum Uluslararası Af Örgütü tarafından da belgelenmiş ve raporlara yansımıştır. Raporlar ise hem İsrail hem de sözde uluslararası örgütler tarafından önemsenmemektedir.
İsrail’in siyonist politikasının ve onun şiddet bağlantısının arka planını oluşturan unsurlar anlaşılmadıkça bundan sonraki hedefleri anlaşılamayacaktır. 19. yüzyılın sonlarında Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmayı amaçlayan modern Yahudi ulusal hareketi olarak tanımlanan siyonizm siyasal, seküler, milli ve dini sütunlar üzerine kurgulanmış bir felsefeye sahiptir. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Milletler Cemiyeti’nin Filistin üzerinde İngiltere’ye manda vermesi üzerine Avrupa’da antisemitizmin arttığı bahanesiyle bölgeye Yahudi göçü başlamıştır.
Yahudi teolojisine bakıldığında, onları farklı kılan bazı özellikler göze çarpar. Tanrı’nın İsrail’i kutsal kavim olarak seçmesi şeklinde ortaya konan ve İsrail-öteki milletler ayrımını beraberinde getiren seçilmişlik inancının yanı sıra bu inançla ilgili olan “ahit”, “kutsal toprak” ve “mesihçi kurtuluş” kavramları Yahudiliğin merkezinde yer alan unsurlardır. Bu nedenle Yahudilerin çoğu Filistin topraklarına yerleşmekle dini kimliklerini daha iyi koruduklarına inanmaktadır.
Yahudilere göre onlar seçilmiş insanlardır ve Tanrı; İbrahim, İshak ve Yakup’un (İsrail’in) torunları ile bir sözleşme yapmıştır. Buna göre, Tanrı; İbrahim, İshak ve Yakup’un (İsrail’in) torunlarına süt ve bal akan bir yer olarak tanımlanan ve Kenan olarak bilinen bölgedeki toprakları vaat etmiştir. Kudüs ise vaat edilen toprakların (Arzı Mev’ud) merkezidir. Eski ahit, Yaratılış ve Çıkış kitaplarında bu şekilde yazıldığı ileri sürülür. Tanrı İsrailoğulları’na bu toprakları vadettiği için herhangi bir yabancının buralarda hak iddia etmesi söz konusu olamaz. Aksi hâlde, istilacı durumuna düşer onlara göre. Dolayısıyla siyonizmin teolojik arka planında İncil’deki vaatler ve sözleşme, vaat edilen topraklara dönüş, kurtuluş ve Mesih beklentileri vardır.
Siyonizm Filistin’i işgal etmek için vaat edilmiş topraklar inancına, milliyetçi bir Yahudi toplumu oluşturmak için seçilmişlik ilkesine, Yahudilere kurtuluşu vaat ettiği için de Mesih inancına tutunmuştur. Aslına bakılırsa teoloji, 19. yüzyılın sonlarına doğru gerek Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak ve bazı parçalarını Britanya İmparatorluğu’na bağlamak gerekse Doğu Avrupa’dan Britanya’ya doğru yönelen Yahudi göçü dalgasını durdurmak için yerini politikaya bırakmıştır. Böylece Yahudi düşünür ve aktivistler Yahudiliği, milliyetçilik olarak yeniden tanımlamış ve Filistin’i Yahudi ulusunun yeniden doğuşu için uygun bir alan olarak belirlemişlerdir. Bu süreçte siyonist proje, yerli halkı bulunmasına rağmen Filistin’i Yahudileştirmeyi amaçlayan yerleşimci sömürgeci bir projeye dönüşmüştür. Siyonizm 1948 yılında hedefine ulaşarak İsrail devletini kurmuştur. Filistinli nüfusun azalması için etnik temizlik bir araç olarak kullanmış, 1967 savaşı sonrasında bir milyondan fazla Filistinli sınır dışı edilmiştir.Kıyım, sistematik baskı ve şiddet politikaları ile Filistin halkını yerinden, yurdundan eden siyonist felsefeyi göz ardı edenler ezilen Filistin halkının yerleşimci sömürgeci İsrail’e karşı vermiş oldukları mücadelenin haklılığını da büyüklüğünü de anlayamazlar.
Yerleşimci sömürgeci bir aktördür İsrail. Yerleşimci sömürgecilik ise bir siyasal projedir ve bir bölgenin yerli halkını yerinden ederek onun yerine başkalarını yerleştirmeyi amaçlayan, sömürgeciliğe dayalı bir baskı sistemidir. Patrick Wolfe’a göre yerleşimci sömürgecilik, yerli olanı tasfiye etme mantığı üzerine kuruludur. Yerleşimci sömürgeci hareketin en temel özelliği yenisini yerine koymadan önce eski olanı yok etmektir. Theodor Herzl, “Eğer eskisi yerine yeni bir bina inşa etmek istiyorsam önce eski olanı yok etmeliyim.” diyor. Kovma, ortadan kaldırma, kökünü kazıma, bir nüfusu tamamen bitirme…
1700’lü yılların başlarında ABD’li sömürge yetkilileri Amerikan yerlilerinin kafa derileri için ortaya ödüller koydular. Benzer özellikler İsrail’de de görülmektedir. Batı Şeria’da ikamet eden yerleşimci sömürgeciler Filistinliler’i topraklarından zorla çıkarmak için silahlı milis güçleri kurmuştur.
Siyonizmin kurucusu Avusturyalı Theodor Herzl, o dönemde Avrupa’daki sömürgecilik düşüncesine uygun olarak Filistin’de bir yerleşimci devlet kurulabileceğini ileri sürmüştü. Önce bir milyondan fazla Filistinli yerinden edildi. Bunu, Filistinlilerin sürekli olarak topraklarından sürülmesi takip etti.
Gazze’de sürdürülen vahşet, yerleşimci sömürgeci mantığıyla işlenmektedir ve ne varsa her şeyi imha etmeye yöneliktir.
İsrail’in saldırıları bitse bile zulüm sona ermeyebilir. Çünkü İsrail Filistin’de yerleşimci sömürgeci yapıyı inşa etmektedir.
Toprak merkezli bir projedir yerleşimci sömürgecilik. Zaten siyonist hareketin ağaç dikme, harita yapma ve arkeolojik kazı çabaları yerleşimci sömürgeci yöntemi ortaya koymaktadır. Zeytin ağacı Filistinlilerle ilişkilendirildiği için zeytin ağaçları sökülüp yerine ağırlıklı olarak çam ağacı dikilmektedir. Çam ağacının Yahudilerin kimliğini taşıdığı düşünülmektedir.
Eretz Yisrael adlı haritalarda Filistin toprakları, büyük ölçüde, sanki yerleşim yerleri değilmiş gibi boş bir alan gibi gösterilmekte ve bu haritalar sömürgeleştirmek için bir propaganda aracı olarak kullanılmaktadır. Söz konusu haritalar çizilirken Filistinlilerin bir halk olmadığı belirtilmekte ve bu haritalarda, Filistinlilere ait ne varsa, tüm bilgiler silinmektedir. Öyle bir silme ki… Başta okullar, hastaneler olmak üzere bütün kurum ve kuruluşlar hedef alınmakta, kültürel miraslar yok edilmektedir. Zaten siyonistler için Filistinliler birer “insan hayvanlar”dır. Benjamin Netanyahu, uygarlığa göndermede bulunarak, “Bu savaş, uygar insanlarla barbarlar arasındadır.” diyor. Dolayısıyla yerli nüfusu silmek ideolojik olarak haklı ve kaçınılmaz görülmektedir. İsrail Gazze’de her türlü insanlık dışı eylemde bulunmasına rağmen kendini suçlu görmemektedir.Toprakları işgal edilen insanlar ise giderek sistemli bir şiddete maruz kalmaktadır.
Sözde antik İbrani eserlerini ortaya çıkarma amacıyla gerçekleştirilen arkeolojik kazılarla da Yahudi halkının meşru vatanının Filistin olduğu kanıtlanmak istenmektedir. Amaçları, Gazze başta olmak üzere, Filistin’i bağlamından koparıp köksüzleştirmektir. Sorun, insanların Yahudi olup olmaması değildir. Sorun; onların işgalci, soykırımcı, etnik temizlikçi olmaları ve emperyalist sömürgeci emeller gütmeleridir.
ABD, yerli halkı yok ederek onların yerine kurulan işgalci bir devlettir. Siyonistler de aynı yöntemle Filistin halkını yok ederek onların topraklarına el koymaya devam etmektedir. İsrail ile Batı uygarlığı arasında organik bir bağ olduğu için aynı yöntemi uygulamaları hiç de şaşılacak durum değildir. Batı uygarlığı nasıl sömürgecilik ve zulüm üzerine kuruldu ise İsrail de aynı yolu izlemektedir.
Siyonistler Filistinlileri başka yerlere sürmenin peşindedir. Zaten bir kısmı soykırımla yok edilen, zorla göç ettirilen Filistin halkının geriye kalanlarının tüm haklarından vazgeçmesi istenmektedir. Onlara göre yerlilerin belirgin bir halk olma özelliği olmadığı gibi yaşadıkları topraklar üzerinde tarihsel olarak bir iddiaları da yoktur. Yine, yalnızca sömürgeciler insan olarak kabul edilir. Sömürge altında olanlar insan sayılmaz onlara göre. Esaret altında yaşadıkları için onların insani olandan yoksun oldukları düşünülür. Çünkü yalnızca özgür olanlar değer görmeye layık görülür. Bu nedenle yerleşimci devletin uygarlık, teknoloji ve askeri üstünlüğü karşısında geri kalmış yerli toplumun teslim olmasını veya başka yerlere gitmesini kaçınılmaz görürler.
Yahudi devleti yok etmeye odaklıdır, diğer yerleşimci sömürgeciler gibi. ABD, Avustralya, Kanada… Irkçı şiddet ve milliyetçilik örüntüleriyle… Gerektiğinde din olgusunu öne çıkararak… Yerli halkı korkutarak, bezdirerek, vahşi düşman veya terörist olarak adlandırarak… Onlarla alay ederek… Hukuka aykırı yasalar çıkararak…
Sömürgeciler genellikle başlangıçta din olgusuna dayanarak toprakları işgal ederler. İsrail de bir etnik topluluk olarak Filistin’deki varlığını dine dayandırmış, Filistin’i seçerken Yahudi din anlatısını öne çıkarmıştır. Dünyanın birçok yerinde daha rahat bir hayat yaşamaları imkânı varken Filistin’in tercih edilmesi Yahudi din anlayışından kaynaklanmaktadır. Nil ile Fırat arasında egemenlik kurma düşüncesi ve yerleşimci sömürgecilik girişimi de yine kaynağını dinden almaktadır. Filistinlilerin o topraklarda hiçbir hakları yoktur; bu nedenle evlerinden, köylerinden ve şehirlerinden sürgün edilerek, mal varlıklarına el konulması ve Filistin haritasının yeniden belirlenmesi gerek onlara göre.
İşgalci siyonistler yaptıkları katliamı ve soykırımı da dini argümanlardan hareketle açıklama yoluna gitmişlerdir. Teopolitik yorumlarla soykırıma ve etnik temizliğe meşruiyet zemini oluşturma çabasındadırlar. Etnik temizliğin meşrulaştırılmasında kullanılan en temel dini argüman, seçilmişlik ve vaat edilen topraklar mitosudur. Bu toprakları ele geçirip oradaki yerli halkı sürerek kendi egemenliklerini kurmak Tanrı’nın kendilerine bahşettiği doğal bir hak olarak görülür. Halkları ezerek, katlederek, sindirerek, asimile ederek…Yoksullaştırarak… Soykırım yaparak… Soykırım, yerleşimci sömürgeciliğin ayrılmaz parçasıdır çünkü. Soykırım yapmadan bir ülke ele geçirilemez, ilhak edilemez, halkları topraksız bırakılamaz.
Batı’nın İsrail’in sömürgeci projesine neden bu kadar destek verdiği merak edilebilir.
İsrail’in işlediği savaş suçlarının ve işgallerinin sömürgecilikle bir bağı vardır çünkü. Sömürgeciler bir bölgeyi işgal eder, yerlileri topraklarından ve evlerinden kovar, geçim kaynaklarını ve yaşam biçimlerini yok ederler. Geriye kalan insanları ise sömürge altına alır,dayanılmaz koşullarda yaşamak zorunda bırakırlar. Batılı ülkelerin İsrail’i desteklemelerinin nedeni kendilerinin de sömürgeci olmalarından ve İsrail’in barbarları medenileştireceği anlayışından kaynaklanmaktadır. İsrail devleti sömürgeci bir proje ve bir emperyalist ileri karakoldur.
Evanjelistler’e gelince onlar, İsrail’e her koşulda destek vermenin dini bir görev olduğuna inanmaktadır. Çünkü onlar da Yahudiler gibi Arzı Mev’ud’un Tanrı tarafından İsrailoğullarına vaat edildiğini, Mesih’in döneceğini kabul etmekte ve bu nedenle zamanın sonuna götürecek adımların bir parçası olarak Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması gerektiğini savunmaktadırlar. Oysa İsrailoğullarının seçilmişliğine ve onlara vaat edilen topraklara ilişkin anlatılar tamamen mitolojiktir ve kurgulanmış bir tarih anlatısıdır.
İsrail Filistin halkının devredilemez kendi geleceklerini tayin hakkını demografik, ekonomik, topraksal, kültürel ve siyasal olarak yok etmeye çalışan yerleşimci sömürgeci bir etno devlettir. Şiddeti meşru ve kaçınılmaz bir yöntem olarak gören İsrail’i, sömürge ve faşizm geçmişine sahip devletlerin desteklemeleri bir tesadüf değildir. Şiddet, faşizm açısından estetik bir çekiciliğe sahiptir. Faşistlerin şiddete eğilim göstermeleri bu nedenledir. Bazı faşist düşünürler şiddeti kutsal ırk saflığını gerçekleştirmenin bir yolu olarak görürler. Türün, popülasyonun, toplumun ıslahı için… Kötü ırkların, bireylerin ortadan kaldırılması ya da ayıklanması için… Oysa insanlar önceden belirlenmiş ırksal özelliklerle dünyaya gelirler. Saç ve deri rengi, kan ve vücut yapısı bu özelliklerdendir. Bunların sonradan değiştirilmesi mümkün değildir. Örneğin; Afrikalılar siyah derili ve siyah saçlı, Kuzey Avrupalılar beyaz derili ve sarı saçlıdır. Irkçılık yapanlar bu özellikleri ayrımlara tabi tutmuşlar, “üstün ırk” sınıfında görmedikleri insanlara karşı soykırım uygulama konusunda tereddüt etmemişlerdir.
Tıpkı soykırım gibi ırkçılığın uç noktalarından biri de öjeni düşüncesidir. Bu iki kavram anıldığı zaman akla faşizmin gelmemesi mümkün değildir. Faşizmin ırkçılık ve öjeni düşüncesi ile birlikte anılması bir tesadüf değildir.
Öjenistler, ırklar arasında kimilerini üstün, kimilerini de işe yaramaz ırk olarak görmüşler ve bunu da bilime dayandırmışlardır. Bilimsel ırkçılık… Sahte bilim… Irkçılığın neredeyse tüm argümanları bilimsel olmak bir yana, tamamen kültürel kalıplara dayanmaktadır.
Sosyal öjenizm, öjeni düşüncesinin yükselişinde farklı bir aşamadır kuşkusuz. Zayıfların yok olmaya mahkûm olduklarını savunan Darwinizmin toplumsal hayata uyarlanışıdır sosyal öjenizm.
Bu düşünceye göre, doğal seleksiyonla toplumsal yaşamda ancak koşullara uyum sağlayabilenler ayakta kalabilecek, diğerleri ise yok olacaktır.
Öjenistlere göre insan, yalnızca biyolojik bir varlıktır. İnsanın bu biyolojik olarak belirlenmiş durumu onu bütün ahlaki örüntüsünden sıyırmakta, akıl ve vicdandan yoksun bir varlık olarak değerlendirilmesine yol açmaktadır. Bu düşünce zayıf olarak nitelendirilen insan ırklarının ortadan kaldırılmasını normalleştirmiş, meşrulaştırmış ve tüm ahlaki kuralları yok saymıştır. Örneğin, bu düşünceyi savunan sosyal öjenist Alman tarihçi Heinrichvon Treitschke, beyaz ırkın en üstün ırk olduğunu ileri sürerken sarı ırkın sanatsal yeteneklerden ve siyasal özgürlük anlayışından yoksun olduğunu, siyah ırkın ise hayat boyu beyaz ırka hizmet etmekle yazgılı olduğunu söylemektedir. O halde işe yaramaz olanlar ya yok edilmeli ya da beyaz ırkın hizmetinde olmalı, ona göre.
Öjenik, ilk defa Platon tarafından ortaya atılmış olsa da, modern anlamıyla ilk olarak Francis Galton tarafından formüle edilmiştir. İnsan ırkını saflaştırma ve üstün insan ırkını ortaya çıkarma düşüncesi ise Galton’un da aralarında bulunduğu bir grup tarafından ekol haline getirilmiştir. Yalnızca Galton değildir elbette öjenist olan. Charles B. Davenport, Rving Fisher, Harry H. Laughlın, Herbert Spencer, Hitler, Mussolini… Önceden belirlenen amaçlar, ihtiyaçlar doğrultusunda doğal olanın seyrinden koparılması… Fiziksel ve mental olarak sözde sağlıklı bir toplumun oluşturulması… Böylece, “iyi halklar”, “vahşi halklar” ayrımı yapılmaya başlanmıştır. Dünyanın tanıdığı bütün ırkçı teoriler bu şekilde ortaya çıkmıştır. Kimliklerin yeniden tanımlandığı bir zamanda yaşanmaktadır bütün bunlar. Çıkarların da tanımı değişmiştir, dost ve düşman tanımlarının değişmesi gibi.
yüzyılın sonlarında sanayileşmiş ülkelerin çoğunda öjenist topluluklar ortaya çıkmıştır. Almanya ve ABD’deki öjenist topluluklar ırksal olarak değersiz gördükleri kişilerin ve yoksulların tehlikeli olduğunu düşünüyordu. Öjenistler söz konusu grupların kalıtsal olarak kendilerine aktarılan kusurlar nedeniyle tehlikeli olduklarını ileri sürüyor, bunların topluma maddi yük getirdiklerine inanıyorlardı.
Nazi Almanya’sının politikalarının çoğunu etnik temizlik şekillendirmiştir kuşkusuz. Sağlık uzmanları tarafından uygulanan bu politikalarla kalıtsal açıdan bozuk olarak tanımlanan zihinsel, fiziksel ya da sosyal engelleri olanlar hedeflenmiştir. Yoksullar, akıl hastaları, körler, sağırlar… Hitler’in esin kaynağı olan öjenist Ernst Haeckel’in saf ve üstün bir Alman ırkı oluşturma düşünceleri faşist yönetimle tamamen örtüşmekteydi. Nazi Almanya’sında Kalıtımsal Sağlık Yasası çıkarılmış, bu yasa dayanak gösterilerek Kalıtımsal Sağlık Mahkemeleri’nce verilen kararlarla dört yüz bin Alman kısırlaştırılmıştır. Korkunç deneyleriyle iki milyon insanın ölmesine neden olan Dr.Josef Mengele de öjenist bir Nazi’dir. Birçok insana zehir verilerek… Sözde komisyon ya da yargı kararlarıyla…
Öjenik, ABD’de de uygulanmıştır. İndiana, Washington, Kaliforniya, Virginia eyaletlerinde kabul edilen bir yasayla binlerce zekâ özürlü, sağır ya da kör zorla kısırlaştırılmıştır. Amerika kıtasının keşfinden sonra kitlesel soykırım uygulayan İnka, Aztek ve Maya gibi köklü uygarlıkları yok eden, toplu öldürmeler gerçekleştiren, yerli halkı topraklarından süren, onların kültürel izlerini silen yerleşimci sömürgeci ABD için bunlar sıradan ve basit sayılacak şeylerdir. Yakmaya, yıkmaya, bitirmeye alışık ve yatkındırlar.
Öjenik yalnızca Almanya’da ve ABD’de değil İngiltere, Kanada, Avustralya, Fransa, Danimarka, Norveç, Finlandiya, Çin, Japonya, Brezilya gibi ülkelerde de benimsenmiş ve farklı derecelerde uygulanmıştır. Mussolini, İtalya için Etiyopya’yı işgal ederek on beş bin insanı katlettirdi. Ona göre, Etiyopyalılar siyah ırktandır ve bu nedenle İtalyanlar’dan düşük konumdaydılar. İtalyanlar üstün ırk olduğu için İtalyanlar tarafından yönetilmek onlar için bir şeref sayılırdı. Bilimin insanlık dışı amaçlar uğruna kullanılması sonucunda büyük insani felaketler ortaya çıkmıştır maalesef.
Öjenik, Yahudiler tarafından da uygulanmaktadır. Onlara göre, Yahudi doğulur ve Yahudi ölünür Filistin topraklarında. O topraklarda yaşayan “insan hayvanlar” ya yok edilmeliya başka yerlere sürülmeli ya da kısırlaştırılmalıdır. “Düşük Arap Irkı”nın yerini kendi ırklarının alması ve kutsal topraklara yalnızca kendilerinin sahip olması gerekir onlara göre.
Gazze’de tam bir kuşatma söz konusudur. Sürgün, etnik temizlik, katliam, işgal… Elektrik, yiyecek, su, yakıt yok. Ya Gazzelilerin umutları… Çünkü savaş yalnızca insanları öldürmez, binaları yıkmaz, ağaçları devirmez; geride kalanların umutlarını da yok eder. Hele de Batı destekli öjenist yerleşimci sömürgeci siyonistlerin ortaya koydukları vahşet anlatılır gibi değil.
Hayat ve ölüm hakkını elinde tutan modern iktidar sistemleri eylemlerin de işlevsizleştirmesini sağlarlar, eylem özünde bir potansiyeli göstermekten ziyade onu terbiye etme yöntemi olarak vardır. Dolayısıyla hakikatin ve anlamın değersizleştiği bir dünyada ifade etme özgürlüğünü tartışamazsın. Ölüm ve yaşam hakkının ifade etmeyle özdeşleştiği bir dünyada eylemin değil susmanın özgürlüğünü tartışmamız lazım. Susma hakkını elinde tutabildiğin ölçüde potansiyel bir tehdit olabilirsin. Bu da elbette nefes alma hürriyetiyle alakalıdır.
Bugün Gazze’de yaşanan trajik gerçek, tam da nekroiktidarın gücünü gösterir.
Düşünceler, insanın yalıtılmış bir hal ve soyutlukla beraber edindiği kazanımlarmış gibi görünmektedir. Düşünen kişinin ise öylece durduğu ve düşünmekten öte bir adım atamadığı söylenmektedir. Aslında haksız değiller. Düşünme fiilinin kendisindeki o düşüş tonlaması hep bir insanın kendi içinde olan bir hali resmetmektedir.
Devlet talebiyle kast edilen ise genellikle, kendi amaçları doğrultusunda bu yapıyı kullanmak isteyen ideolojik grupların toplumsal hareket aşamasında açığa vurdukları siyasal istençtir. Bu yapı, mahiyeti gereği “erk” sahibidir ve gruplar “büyük hedeflerine” ulaşabilmek için buna muhtaçtırlar.
Algı yönetimi, bireylerin veya toplulukların olaylara, kavramlara ya da mesajlara dair algılarını belirli bir yönde şekillendirmek amacıyla kullanılan stratejik bir süreçtir. Bu süreç, insanların bilgi edinme yollarını etkileyerek onların düşünce ve davranışlarını yönlendirmeyi hedefler.
Yerleşimci Sömürgeci İsrail’in Kültürel Kodları
Siyonist İsrail devletinin Gazze soykırımı ilk değildir. Geriye dönüp bakıldığında katliam tablosunun kabarık ve ürkütücü olduğu görülecektir: Deir Yasin katliamı, Tantura katliamı, Kafr Kasım katliamı, Refah katliamı, El Halil katliamı, Sabra ve Şatilla katliamı, Cenin katliamı…
Bölgenin yerlilerini istilacı, göçlerle bölgeye geldikleri hâlde kendilerini gerçek sahipleri olarak göstermeye çalışmıştır Yahudiler. Böylece Gazze üzerinde sürdürdükleri katliam Yahudiler’e göre meşru müdafaadır ve bu nedenle savaş bir zorunluluktur. Gazze halkının küçük bir muhalif tavrı ise bir terör eylemidir onlara göre.
İsrail’in 1948’den bu yana Filistinliler’e karşı ayrımcı ve dışlayıcı politika ve uygulamalarda bulunması, uluslararası kamu hukukunu hiçe sayması tam bir insan hakları ihlalidir ve insanlığa karşı suçtur. Kısaca, “apartheid” olarak tanımlanan bu durum Uluslararası Af Örgütü tarafından da belgelenmiş ve raporlara yansımıştır. Raporlar ise hem İsrail hem de sözde uluslararası örgütler tarafından önemsenmemektedir.
İsrail’in siyonist politikasının ve onun şiddet bağlantısının arka planını oluşturan unsurlar anlaşılmadıkça bundan sonraki hedefleri anlaşılamayacaktır. 19. yüzyılın sonlarında Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmayı amaçlayan modern Yahudi ulusal hareketi olarak tanımlanan siyonizm siyasal, seküler, milli ve dini sütunlar üzerine kurgulanmış bir felsefeye sahiptir. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Milletler Cemiyeti’nin Filistin üzerinde İngiltere’ye manda vermesi üzerine Avrupa’da antisemitizmin arttığı bahanesiyle bölgeye Yahudi göçü başlamıştır.
Yahudi teolojisine bakıldığında, onları farklı kılan bazı özellikler göze çarpar. Tanrı’nın İsrail’i kutsal kavim olarak seçmesi şeklinde ortaya konan ve İsrail-öteki milletler ayrımını beraberinde getiren seçilmişlik inancının yanı sıra bu inançla ilgili olan “ahit”, “kutsal toprak” ve “mesihçi kurtuluş” kavramları Yahudiliğin merkezinde yer alan unsurlardır. Bu nedenle Yahudilerin çoğu Filistin topraklarına yerleşmekle dini kimliklerini daha iyi koruduklarına inanmaktadır.
Yahudilere göre onlar seçilmiş insanlardır ve Tanrı; İbrahim, İshak ve Yakup’un (İsrail’in) torunları ile bir sözleşme yapmıştır. Buna göre, Tanrı; İbrahim, İshak ve Yakup’un (İsrail’in) torunlarına süt ve bal akan bir yer olarak tanımlanan ve Kenan olarak bilinen bölgedeki toprakları vaat etmiştir. Kudüs ise vaat edilen toprakların (Arzı Mev’ud) merkezidir. Eski ahit, Yaratılış ve Çıkış kitaplarında bu şekilde yazıldığı ileri sürülür. Tanrı İsrailoğulları’na bu toprakları vadettiği için herhangi bir yabancının buralarda hak iddia etmesi söz konusu olamaz. Aksi hâlde, istilacı durumuna düşer onlara göre. Dolayısıyla siyonizmin teolojik arka planında İncil’deki vaatler ve sözleşme, vaat edilen topraklara dönüş, kurtuluş ve Mesih beklentileri vardır.
Siyonizm Filistin’i işgal etmek için vaat edilmiş topraklar inancına, milliyetçi bir Yahudi toplumu oluşturmak için seçilmişlik ilkesine, Yahudilere kurtuluşu vaat ettiği için de Mesih inancına tutunmuştur. Aslına bakılırsa teoloji, 19. yüzyılın sonlarına doğru gerek Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak ve bazı parçalarını Britanya İmparatorluğu’na bağlamak gerekse Doğu Avrupa’dan Britanya’ya doğru yönelen Yahudi göçü dalgasını durdurmak için yerini politikaya bırakmıştır. Böylece Yahudi düşünür ve aktivistler Yahudiliği, milliyetçilik olarak yeniden tanımlamış ve Filistin’i Yahudi ulusunun yeniden doğuşu için uygun bir alan olarak belirlemişlerdir. Bu süreçte siyonist proje, yerli halkı bulunmasına rağmen Filistin’i Yahudileştirmeyi amaçlayan yerleşimci sömürgeci bir projeye dönüşmüştür. Siyonizm 1948 yılında hedefine ulaşarak İsrail devletini kurmuştur. Filistinli nüfusun azalması için etnik temizlik bir araç olarak kullanmış, 1967 savaşı sonrasında bir milyondan fazla Filistinli sınır dışı edilmiştir.Kıyım, sistematik baskı ve şiddet politikaları ile Filistin halkını yerinden, yurdundan eden siyonist felsefeyi göz ardı edenler ezilen Filistin halkının yerleşimci sömürgeci İsrail’e karşı vermiş oldukları mücadelenin haklılığını da büyüklüğünü de anlayamazlar.
Yerleşimci sömürgeci bir aktördür İsrail. Yerleşimci sömürgecilik ise bir siyasal projedir ve bir bölgenin yerli halkını yerinden ederek onun yerine başkalarını yerleştirmeyi amaçlayan, sömürgeciliğe dayalı bir baskı sistemidir. Patrick Wolfe’a göre yerleşimci sömürgecilik, yerli olanı tasfiye etme mantığı üzerine kuruludur. Yerleşimci sömürgeci hareketin en temel özelliği yenisini yerine koymadan önce eski olanı yok etmektir. Theodor Herzl, “Eğer eskisi yerine yeni bir bina inşa etmek istiyorsam önce eski olanı yok etmeliyim.” diyor. Kovma, ortadan kaldırma, kökünü kazıma, bir nüfusu tamamen bitirme…
1700’lü yılların başlarında ABD’li sömürge yetkilileri Amerikan yerlilerinin kafa derileri için ortaya ödüller koydular. Benzer özellikler İsrail’de de görülmektedir. Batı Şeria’da ikamet eden yerleşimci sömürgeciler Filistinliler’i topraklarından zorla çıkarmak için silahlı milis güçleri kurmuştur.
Siyonizmin kurucusu Avusturyalı Theodor Herzl, o dönemde Avrupa’daki sömürgecilik düşüncesine uygun olarak Filistin’de bir yerleşimci devlet kurulabileceğini ileri sürmüştü. Önce bir milyondan fazla Filistinli yerinden edildi. Bunu, Filistinlilerin sürekli olarak topraklarından sürülmesi takip etti.
Gazze’de sürdürülen vahşet, yerleşimci sömürgeci mantığıyla işlenmektedir ve ne varsa her şeyi imha etmeye yöneliktir.
Toprak merkezli bir projedir yerleşimci sömürgecilik. Zaten siyonist hareketin ağaç dikme, harita yapma ve arkeolojik kazı çabaları yerleşimci sömürgeci yöntemi ortaya koymaktadır. Zeytin ağacı Filistinlilerle ilişkilendirildiği için zeytin ağaçları sökülüp yerine ağırlıklı olarak çam ağacı dikilmektedir. Çam ağacının Yahudilerin kimliğini taşıdığı düşünülmektedir.
Eretz Yisrael adlı haritalarda Filistin toprakları, büyük ölçüde, sanki yerleşim yerleri değilmiş gibi boş bir alan gibi gösterilmekte ve bu haritalar sömürgeleştirmek için bir propaganda aracı olarak kullanılmaktadır. Söz konusu haritalar çizilirken Filistinlilerin bir halk olmadığı belirtilmekte ve bu haritalarda, Filistinlilere ait ne varsa, tüm bilgiler silinmektedir. Öyle bir silme ki… Başta okullar, hastaneler olmak üzere bütün kurum ve kuruluşlar hedef alınmakta, kültürel miraslar yok edilmektedir. Zaten siyonistler için Filistinliler birer “insan hayvanlar”dır. Benjamin Netanyahu, uygarlığa göndermede bulunarak, “Bu savaş, uygar insanlarla barbarlar arasındadır.” diyor. Dolayısıyla yerli nüfusu silmek ideolojik olarak haklı ve kaçınılmaz görülmektedir. İsrail Gazze’de her türlü insanlık dışı eylemde bulunmasına rağmen kendini suçlu görmemektedir.Toprakları işgal edilen insanlar ise giderek sistemli bir şiddete maruz kalmaktadır.
Sözde antik İbrani eserlerini ortaya çıkarma amacıyla gerçekleştirilen arkeolojik kazılarla da Yahudi halkının meşru vatanının Filistin olduğu kanıtlanmak istenmektedir. Amaçları, Gazze başta olmak üzere, Filistin’i bağlamından koparıp köksüzleştirmektir. Sorun, insanların Yahudi olup olmaması değildir. Sorun; onların işgalci, soykırımcı, etnik temizlikçi olmaları ve emperyalist sömürgeci emeller gütmeleridir.
ABD, yerli halkı yok ederek onların yerine kurulan işgalci bir devlettir. Siyonistler de aynı yöntemle Filistin halkını yok ederek onların topraklarına el koymaya devam etmektedir. İsrail ile Batı uygarlığı arasında organik bir bağ olduğu için aynı yöntemi uygulamaları hiç de şaşılacak durum değildir. Batı uygarlığı nasıl sömürgecilik ve zulüm üzerine kuruldu ise İsrail de aynı yolu izlemektedir.
Siyonistler Filistinlileri başka yerlere sürmenin peşindedir. Zaten bir kısmı soykırımla yok edilen, zorla göç ettirilen Filistin halkının geriye kalanlarının tüm haklarından vazgeçmesi istenmektedir. Onlara göre yerlilerin belirgin bir halk olma özelliği olmadığı gibi yaşadıkları topraklar üzerinde tarihsel olarak bir iddiaları da yoktur. Yine, yalnızca sömürgeciler insan olarak kabul edilir. Sömürge altında olanlar insan sayılmaz onlara göre. Esaret altında yaşadıkları için onların insani olandan yoksun oldukları düşünülür. Çünkü yalnızca özgür olanlar değer görmeye layık görülür. Bu nedenle yerleşimci devletin uygarlık, teknoloji ve askeri üstünlüğü karşısında geri kalmış yerli toplumun teslim olmasını veya başka yerlere gitmesini kaçınılmaz görürler.
Yahudi devleti yok etmeye odaklıdır, diğer yerleşimci sömürgeciler gibi. ABD, Avustralya, Kanada… Irkçı şiddet ve milliyetçilik örüntüleriyle… Gerektiğinde din olgusunu öne çıkararak… Yerli halkı korkutarak, bezdirerek, vahşi düşman veya terörist olarak adlandırarak… Onlarla alay ederek… Hukuka aykırı yasalar çıkararak…
Sömürgeciler genellikle başlangıçta din olgusuna dayanarak toprakları işgal ederler. İsrail de bir etnik topluluk olarak Filistin’deki varlığını dine dayandırmış, Filistin’i seçerken Yahudi din anlatısını öne çıkarmıştır. Dünyanın birçok yerinde daha rahat bir hayat yaşamaları imkânı varken Filistin’in tercih edilmesi Yahudi din anlayışından kaynaklanmaktadır. Nil ile Fırat arasında egemenlik kurma düşüncesi ve yerleşimci sömürgecilik girişimi de yine kaynağını dinden almaktadır. Filistinlilerin o topraklarda hiçbir hakları yoktur; bu nedenle evlerinden, köylerinden ve şehirlerinden sürgün edilerek, mal varlıklarına el konulması ve Filistin haritasının yeniden belirlenmesi gerek onlara göre.
İşgalci siyonistler yaptıkları katliamı ve soykırımı da dini argümanlardan hareketle açıklama yoluna gitmişlerdir. Teopolitik yorumlarla soykırıma ve etnik temizliğe meşruiyet zemini oluşturma çabasındadırlar. Etnik temizliğin meşrulaştırılmasında kullanılan en temel dini argüman, seçilmişlik ve vaat edilen topraklar mitosudur. Bu toprakları ele geçirip oradaki yerli halkı sürerek kendi egemenliklerini kurmak Tanrı’nın kendilerine bahşettiği doğal bir hak olarak görülür. Halkları ezerek, katlederek, sindirerek, asimile ederek…Yoksullaştırarak… Soykırım yaparak… Soykırım, yerleşimci sömürgeciliğin ayrılmaz parçasıdır çünkü. Soykırım yapmadan bir ülke ele geçirilemez, ilhak edilemez, halkları topraksız bırakılamaz.
Batı’nın İsrail’in sömürgeci projesine neden bu kadar destek verdiği merak edilebilir.
İsrail’in işlediği savaş suçlarının ve işgallerinin sömürgecilikle bir bağı vardır çünkü. Sömürgeciler bir bölgeyi işgal eder, yerlileri topraklarından ve evlerinden kovar, geçim kaynaklarını ve yaşam biçimlerini yok ederler. Geriye kalan insanları ise sömürge altına alır,dayanılmaz koşullarda yaşamak zorunda bırakırlar. Batılı ülkelerin İsrail’i desteklemelerinin nedeni kendilerinin de sömürgeci olmalarından ve İsrail’in barbarları medenileştireceği anlayışından kaynaklanmaktadır. İsrail devleti sömürgeci bir proje ve bir emperyalist ileri karakoldur.
Evanjelistler’e gelince onlar, İsrail’e her koşulda destek vermenin dini bir görev olduğuna inanmaktadır. Çünkü onlar da Yahudiler gibi Arzı Mev’ud’un Tanrı tarafından İsrailoğullarına vaat edildiğini, Mesih’in döneceğini kabul etmekte ve bu nedenle zamanın sonuna götürecek adımların bir parçası olarak Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması gerektiğini savunmaktadırlar. Oysa İsrailoğullarının seçilmişliğine ve onlara vaat edilen topraklara ilişkin anlatılar tamamen mitolojiktir ve kurgulanmış bir tarih anlatısıdır.
İsrail Filistin halkının devredilemez kendi geleceklerini tayin hakkını demografik, ekonomik, topraksal, kültürel ve siyasal olarak yok etmeye çalışan yerleşimci sömürgeci bir etno devlettir. Şiddeti meşru ve kaçınılmaz bir yöntem olarak gören İsrail’i, sömürge ve faşizm geçmişine sahip devletlerin desteklemeleri bir tesadüf değildir. Şiddet, faşizm açısından estetik bir çekiciliğe sahiptir. Faşistlerin şiddete eğilim göstermeleri bu nedenledir. Bazı faşist düşünürler şiddeti kutsal ırk saflığını gerçekleştirmenin bir yolu olarak görürler. Türün, popülasyonun, toplumun ıslahı için… Kötü ırkların, bireylerin ortadan kaldırılması ya da ayıklanması için… Oysa insanlar önceden belirlenmiş ırksal özelliklerle dünyaya gelirler. Saç ve deri rengi, kan ve vücut yapısı bu özelliklerdendir. Bunların sonradan değiştirilmesi mümkün değildir. Örneğin; Afrikalılar siyah derili ve siyah saçlı, Kuzey Avrupalılar beyaz derili ve sarı saçlıdır. Irkçılık yapanlar bu özellikleri ayrımlara tabi tutmuşlar, “üstün ırk” sınıfında görmedikleri insanlara karşı soykırım uygulama konusunda tereddüt etmemişlerdir.
Tıpkı soykırım gibi ırkçılığın uç noktalarından biri de öjeni düşüncesidir. Bu iki kavram anıldığı zaman akla faşizmin gelmemesi mümkün değildir. Faşizmin ırkçılık ve öjeni düşüncesi ile birlikte anılması bir tesadüf değildir.
Öjenistler, ırklar arasında kimilerini üstün, kimilerini de işe yaramaz ırk olarak görmüşler ve bunu da bilime dayandırmışlardır. Bilimsel ırkçılık… Sahte bilim… Irkçılığın neredeyse tüm argümanları bilimsel olmak bir yana, tamamen kültürel kalıplara dayanmaktadır.
Bu düşünceye göre, doğal seleksiyonla toplumsal yaşamda ancak koşullara uyum sağlayabilenler ayakta kalabilecek, diğerleri ise yok olacaktır.
Öjenistlere göre insan, yalnızca biyolojik bir varlıktır. İnsanın bu biyolojik olarak belirlenmiş durumu onu bütün ahlaki örüntüsünden sıyırmakta, akıl ve vicdandan yoksun bir varlık olarak değerlendirilmesine yol açmaktadır. Bu düşünce zayıf olarak nitelendirilen insan ırklarının ortadan kaldırılmasını normalleştirmiş, meşrulaştırmış ve tüm ahlaki kuralları yok saymıştır. Örneğin, bu düşünceyi savunan sosyal öjenist Alman tarihçi Heinrichvon Treitschke, beyaz ırkın en üstün ırk olduğunu ileri sürerken sarı ırkın sanatsal yeteneklerden ve siyasal özgürlük anlayışından yoksun olduğunu, siyah ırkın ise hayat boyu beyaz ırka hizmet etmekle yazgılı olduğunu söylemektedir. O halde işe yaramaz olanlar ya yok edilmeli ya da beyaz ırkın hizmetinde olmalı, ona göre.
Öjenik, ilk defa Platon tarafından ortaya atılmış olsa da, modern anlamıyla ilk olarak Francis Galton tarafından formüle edilmiştir. İnsan ırkını saflaştırma ve üstün insan ırkını ortaya çıkarma düşüncesi ise Galton’un da aralarında bulunduğu bir grup tarafından ekol haline getirilmiştir. Yalnızca Galton değildir elbette öjenist olan. Charles B. Davenport, Rving Fisher, Harry H. Laughlın, Herbert Spencer, Hitler, Mussolini… Önceden belirlenen amaçlar, ihtiyaçlar doğrultusunda doğal olanın seyrinden koparılması… Fiziksel ve mental olarak sözde sağlıklı bir toplumun oluşturulması… Böylece, “iyi halklar”, “vahşi halklar” ayrımı yapılmaya başlanmıştır. Dünyanın tanıdığı bütün ırkçı teoriler bu şekilde ortaya çıkmıştır. Kimliklerin yeniden tanımlandığı bir zamanda yaşanmaktadır bütün bunlar. Çıkarların da tanımı değişmiştir, dost ve düşman tanımlarının değişmesi gibi.
Nazi Almanya’sının politikalarının çoğunu etnik temizlik şekillendirmiştir kuşkusuz. Sağlık uzmanları tarafından uygulanan bu politikalarla kalıtsal açıdan bozuk olarak tanımlanan zihinsel, fiziksel ya da sosyal engelleri olanlar hedeflenmiştir. Yoksullar, akıl hastaları, körler, sağırlar… Hitler’in esin kaynağı olan öjenist Ernst Haeckel’in saf ve üstün bir Alman ırkı oluşturma düşünceleri faşist yönetimle tamamen örtüşmekteydi. Nazi Almanya’sında Kalıtımsal Sağlık Yasası çıkarılmış, bu yasa dayanak gösterilerek Kalıtımsal Sağlık Mahkemeleri’nce verilen kararlarla dört yüz bin Alman kısırlaştırılmıştır. Korkunç deneyleriyle iki milyon insanın ölmesine neden olan Dr.Josef Mengele de öjenist bir Nazi’dir. Birçok insana zehir verilerek… Sözde komisyon ya da yargı kararlarıyla…
Öjenik, ABD’de de uygulanmıştır. İndiana, Washington, Kaliforniya, Virginia eyaletlerinde kabul edilen bir yasayla binlerce zekâ özürlü, sağır ya da kör zorla kısırlaştırılmıştır. Amerika kıtasının keşfinden sonra kitlesel soykırım uygulayan İnka, Aztek ve Maya gibi köklü uygarlıkları yok eden, toplu öldürmeler gerçekleştiren, yerli halkı topraklarından süren, onların kültürel izlerini silen yerleşimci sömürgeci ABD için bunlar sıradan ve basit sayılacak şeylerdir. Yakmaya, yıkmaya, bitirmeye alışık ve yatkındırlar.
Öjenik yalnızca Almanya’da ve ABD’de değil İngiltere, Kanada, Avustralya, Fransa, Danimarka, Norveç, Finlandiya, Çin, Japonya, Brezilya gibi ülkelerde de benimsenmiş ve farklı derecelerde uygulanmıştır. Mussolini, İtalya için Etiyopya’yı işgal ederek on beş bin insanı katlettirdi. Ona göre, Etiyopyalılar siyah ırktandır ve bu nedenle İtalyanlar’dan düşük konumdaydılar. İtalyanlar üstün ırk olduğu için İtalyanlar tarafından yönetilmek onlar için bir şeref sayılırdı. Bilimin insanlık dışı amaçlar uğruna kullanılması sonucunda büyük insani felaketler ortaya çıkmıştır maalesef.
Öjenik, Yahudiler tarafından da uygulanmaktadır. Onlara göre, Yahudi doğulur ve Yahudi ölünür Filistin topraklarında. O topraklarda yaşayan “insan hayvanlar” ya yok edilmeliya başka yerlere sürülmeli ya da kısırlaştırılmalıdır. “Düşük Arap Irkı”nın yerini kendi ırklarının alması ve kutsal topraklara yalnızca kendilerinin sahip olması gerekir onlara göre.
Gazze’de tam bir kuşatma söz konusudur. Sürgün, etnik temizlik, katliam, işgal… Elektrik, yiyecek, su, yakıt yok. Ya Gazzelilerin umutları… Çünkü savaş yalnızca insanları öldürmez, binaları yıkmaz, ağaçları devirmez; geride kalanların umutlarını da yok eder. Hele de Batı destekli öjenist yerleşimci sömürgeci siyonistlerin ortaya koydukları vahşet anlatılır gibi değil.
İlgili Yazılar
Nekropolitikalar ve Ortadoğu
Hayat ve ölüm hakkını elinde tutan modern iktidar sistemleri eylemlerin de işlevsizleştirmesini sağlarlar, eylem özünde bir potansiyeli göstermekten ziyade onu terbiye etme yöntemi olarak vardır. Dolayısıyla hakikatin ve anlamın değersizleştiği bir dünyada ifade etme özgürlüğünü tartışamazsın. Ölüm ve yaşam hakkının ifade etmeyle özdeşleştiği bir dünyada eylemin değil susmanın özgürlüğünü tartışmamız lazım. Susma hakkını elinde tutabildiğin ölçüde potansiyel bir tehdit olabilirsin. Bu da elbette nefes alma hürriyetiyle alakalıdır.
Bugün Gazze’de yaşanan trajik gerçek, tam da nekroiktidarın gücünü gösterir.
Düşünmeyi Erdeme Kavuşturmak Üzerine Bazı Uslamlamalar
Düşünceler, insanın yalıtılmış bir hal ve soyutlukla beraber edindiği kazanımlarmış gibi görünmektedir. Düşünen kişinin ise öylece durduğu ve düşünmekten öte bir adım atamadığı söylenmektedir. Aslında haksız değiller. Düşünme fiilinin kendisindeki o düşüş tonlaması hep bir insanın kendi içinde olan bir hali resmetmektedir.
Devlet Talebinden Vazgeçilebilir mi?
Devlet talebiyle kast edilen ise genellikle, kendi amaçları doğrultusunda bu yapıyı kullanmak isteyen ideolojik grupların toplumsal hareket aşamasında açığa vurdukları siyasal istençtir. Bu yapı, mahiyeti gereği “erk” sahibidir ve gruplar “büyük hedeflerine” ulaşabilmek için buna muhtaçtırlar.
Algoritmik Değnekler ve Firavun’un Saltanatı: Dijital Dünyanın Yönettiği Manipülatif Krallık
Algı yönetimi, bireylerin veya toplulukların olaylara, kavramlara ya da mesajlara dair algılarını belirli bir yönde şekillendirmek amacıyla kullanılan stratejik bir süreçtir. Bu süreç, insanların bilgi edinme yollarını etkileyerek onların düşünce ve davranışlarını yönlendirmeyi hedefler.