“Namaz, mü’minlere belirli vakitlere bağlı olarak farz kılınmıştır.”
(Nisa, 103)
Sabahları iş veya okul saatine ayarlı olan akıllı telefonların alarm sesiyle uyanmak; gün içerisinde hep bir şeylere yetişme telaşıyla dakikalarla yarışmak; zamanı “verimli” geçirmenin yollarını öğrenmek için saatler harcamak; “yoğun” ve “meşgul” statüsüne erişebilmek için çalışmak; mesajlara geç cevap verebilme hazzını ve üstünlüğünü yaşamak; akşam kafede otururken yapılacaklar listelerini yarıştırmak; akrep ile yelkovan üst üste geldiğinde “boş” bir gün geçirmediğini düşünerek son haberleri de “kaçırmadan” uykuya dalmak… Bunlar bize sıradan geliyor olabilir. Oysa tüm bu düşünce ve davranışlar, içinde yaşadığımız sosyalliğin zamanı nasıl örgütlediğiyle, nasıl denetlediğiyle ve belki de en önemlisi nasıl “sömürgeleştirdiğiyle” yakından ilişkilidir. Zira zaman yalnızca bir ölçüm birimi veya doğal bir akış değil, aynı zamanda iktidar ilişkilerinin, iktisadi yapıların ve toplumsal normların içine yerleşen bir şeydir.
Zamanın Sömürgeleştirilmesi
Zamanı genellikle doğanın bir parçası olarak düşünürüz. Güneşin doğuşu, gece ve gündüzün birbirini takip edişi, ayın evreleri, yaşlanma süreci vs. Bunları kimse inkâr edemez, ama insanlık tarihi bize gösteriyor ki zamanın deneyimlenme biçimi sabit ve evrensel değildir. “Tarım toplumu”ndaki bir insan için zaman, mevsimlerin ritminden bağımsız bir şey değildir: Ne zaman ekim yapılacağı, sulamanın vakti, hasat zamanı, harmanın süresi vs.
Modern toplumlarda ise bu -baskın tarafıyla- döngüsel zaman anlayışı değişmeye başladı. Zaman artık mevsimlerin birbirini takip edişi ve ona göre hareket ediş değil, bir kaynak haline geldi. Ölçülen, planlanan, birbirine eşdeğer kısımlara bölünen ve en önemlisi “verimlilik”le ilişkilendirilen bir şey. Bu dönüşüm, zamanın bir disiplin aracına dönüşmesini beraberinde getirdi. Bir çalışanın mesaisinin başlama saati, mola vakitleri ve süreleri, gün içerisindeki temposu, neyi öncelemesi gerektiği, diğer çalışanlarla veya birimlerle eşgüdümü, işten çıkışı veya “mesaiye kalışı” esasında “hayatın olağan akışı” olmaktan çok işverenin (sermayedar veya devlet) otoritesini tesis ettiği bir disiplin aracıdır. Fakat zamanın bir disiplin aracı haline gelmesi sanayinin ilk zamanlarında daha çok dışsal iken, hayatın giderek buna göre örgütlenmesi sonucunda yeni sosyalleşme süreçleri ve araçları vasıtasıyla içselleştirilmiştir. Çok küçük yaştan itibaren çocuklar kreşler, anaokulu ve ilkokul eğitimleri yoluyla bu zamansal disiplini, iş hayatına geçmeden çok önce zaten hayatının bir parçası haline getirmiş oluyorlar. İş hayatında katı mesaili bir yerde ise bu disipline zaten rahatlıkla uymuş oluyor. Dakiklik ise özellikle orta sınıflar için ahlakî bir sorumluluk ve erdeme dönüşüyor. Bu süreçler vasıtasıyla dışsal bir dayatmaya ihtiyaç olmadan bireyin kendi kendini denetlediği bir mekanizmaya dönüşmüş oluyor.
Bugün artık zaman sadece işe başlama ve bitirme saatiyle değil, gündelik hayatın tüm alanlarında bir “performans” ve “üretkenlik” ölçütü haline gelmiştir. Başarı, zamanını iyi yönetmekle doğru orantılıdır. Başarısızlık varsa bu, zaman yönetimini uygulamadığı içindir. Dinlenme ve “boş zaman” bile zamansal bir disiplin içerisinde olmalıdır. Tüketimin belirleyici olduğu bugünkü dünyada, çok önceden zamanı belirli bir şekilde satın alınan tatil konseptleri, “aktif dinlenme”, “verimli tatil” gibi pazarlama taktikleriyle kişinin kendi “boş” zamanını bile satın aldığı bir şeye dönüşmüştür. Spor yapmak belirli saatlerde yapılması gereken, kalp atışını, uyku süresini, adım sayısını hesap ederek zamanın saniyeye kadar denetlenmesini beraberinde getirir. Böylece zaman, yalnızca işyerinde değil; ev, aile, beden hatta zihin gibi alanları da disiplin altına alan çok yönlü bir kontrol aracına dönüşür.
Günümüzde zaman disiplini, dijital platformlar aracılığıyla daha da gizli bir hâle gelmiştir. Daha önce kol saatinin kurduğu denetim mekanizmasını, artık çok daha sofistike ve birbiri içerisine girmiş vaziyette telefonlar ve uygulamalar yapmaktadır. Sosyal medya algoritmaları kullanıcıyı günün belirli zamanlarında uyararak dikkatini belirli içeriklere çeker. “Bildirimler” gündelik hayatın akışını parçalayan mikro-disiplin sinyalleridir. Zoom toplantılarına “vaktinde” katılmak ve sonlandırmak, çevrimiçi olma saatlerinin kaydedilmesi, zamanın artık sadece ölçülen bir şey değil, bireyleri ve grupların yönlendirildiği, tüketim için optimize edilen bir araca dönüştürdüğünü göstermektedir.
Kısacası zamanın disiplin aracı haline gelmesi, insanın ne zaman ne yapması gerektiğini dışsal veya içsel bir otoriteye göre belirlemesi sürecidir. Zamanın kapitalizm tarafından sömürgeleştirilmesi artık sadece ne kadar çalıştığımızla ilgili değil, ne zaman ve ne kadar dinlendiğimiz, tatilde ne yaptığımız, ailemizle hangi alışveriş merkezinde “kaliteli zaman” geçirebileceğimiz ve dahası zamanı nasıl algıladığımız ve hangi zamanın “boşa” geçirilmiş sayıldığıyla ilgili bir şeydir. Bu durum ise zamanın sadece fiziksel bir şey değil, aynı zamanda ekonomik, kültürel ve politik bir mücadele alanı olduğunu ortaya koyar.
Bu sömürgeleştirmenin en önemli boyutlarından biri ise alternatif zamansallıkların ortadan kalkmasıdır. Tıpkı dilde lehçe, şive ve ağızların ortadan kalkması gibi farklı kültürel zamanların yok olması, bizi zamanın “zaten” böyle bir şey olduğunu düşünmeye sevk eder ve Kevin K. Birth’in “zaman körlüğü”[2] dediği şeye yol açar. Zamansal deneyimin olumsallığı ortadan kalktığında ise giderek bütün zamanlarımız manipüle edilebilir, paraya çevrilebilir bir şeye dönüşmüş olur.
Tüketimin konusu kılınamayan geriye bir tek uyku kalır. 7/24 tüketim dünyasında uyku vakti bile çeşitli şekillerde aşılmaya çalışılır.
Kapitalizm ile üretkenlik ve fayda temelinde sömürülen bir kaynağa dönüşen zaman, artık “boşa harcanmaması” gereken, sürekli daha verimli hâle getirilmesi gereken, neredeyse her ânı “performans”la ölçülen bir hale geldi. Bu dönüşümle beraber insanlar zamanı kontrol ettiklerini sansalar da aslında belirli bir zaman tarafından kontrol ediliyor hâle geldiler. Bu zamansallık hiç kuşkusuz artık seküler bir zamandır. Tam da bu noktada Müslümanın zamanla kurduğu ilişki kapitalizmin dayattığı zamansallığa karşı bir direniş alanı olarak belirir. Gündelik hayat içerisinde bunun en bariz göstergesi ise namazdır.
Namaz, sömürgeleştirilmiş zamana karşı bir isyan veya daha doğru bir ifadeyle bir zamansal itaatsizlik biçimi olarak görülebilir. Çünkü namaz, zamanı bir verimlilik aracı olmaktan çıkarır ve onu kutsal olanla temasın vesilesi haline getirir. Seküler zaman homojen, kesintisiz ve ileriye doğru akan bir çizgi gibidir. Bir Müslüman, bu hayata ne kadar gömülmüş olursa olsun en azından günde beş sefer bu çizgiye müdahale eder. Bu yönüyle namaz, aynı zamanda seküler zaman mantığını askıya alma pratiğidir.
Kapitalist zamansallıkta zaman; çalışarak, plan yaparak, tüketerek “değerlendirilmesi gereken” bir metadır. İster üretirken ister tüketirken, zamanın doğrudan para olarak görülmesi ve böylece “değer” kazanması bunun göstergesidir. Oysa bir Müslüman için zamanın sahibi insan değil, Allah’tır.[4] Dolayısıyla zaman (veya mutlak zamanın içerisinde belirli, kayıtlı bir zamanı işaret eden vakit) ancak onun sahibiyle ilişki kurulduğunda “değerli” hâle gelir. Diğer bir söyleyişle zaman, birbirine eşit parçalara bölünmüş ve öylece akan bir şey değil; Allah ile irtibat kurulduğu anlarda derinleşen, çoğalan, değerlenen, en geniş anlamıyla kutsiyet kazanan bir şeydir. Kulun Allah’a en yakın olduğu ân secde olduğu için de bireyin niceliksel zamanı aştığı, derinleştiği ölçüde de adeta ilâhî zamansallığa doğru yaklaştığı yer namazdır. Namaz tam da bu yüzden zaman üzerinde bir egemenlik kurma değil, bir teslimiyet biçimidir. “Zamanı yönetmek” seküler zaman anlayışının takıntısıdır, oysa namazda zaman yönetilmez, zamana şahit olunur. Byung-Chul Han’ın “zamanın kokusu” kavramı ile yaklaştığı gerçeklik tam da bu şahit olma durumudur. Zaman sekülerleştiğinde “zamanın efendisi Tanrı değil, özgür insandır artık”.[5]
Namaz, zamanı “değerlendirmek” için değil, asıl “değer” ile ilişki kurmak için yeniden anlamlandırır. Bu yönüyle namaz yalnızca bir ibadet değil, aynı zamanda kültürel ve politik bir eylemdir. Namaz, üretim planlamasının ortaya çıkarttığı kâr, verimlilik, hız gibi unsurlar etrafında dönen bir “boş zaman etkinliği” değildir. İçerisinde yaşamakta olduğumuz sosyalliğin bize dayattığı zamansal rejime bir müdahaledir. Mühendis çizim yaparken, tüccar hesap yaparken, öğrenci ders çalışırken, belki de en “verimli” ânında ezan asıl “değer”i hatırlatmak için araya girer. Bütün mekânların potansiyel mescid olması gibi bütün zamanlar da potansiyel mesciddir. Zamanın her ânı namaz kılınabilir değerdedir. Bu anlamıyla her bir vakit kutsallıktan pay alır. Kutsalın kaynağı Allah olduğuna göre, bir şeyi kutsal kılan şey O’nunla ilişkisidir. Onunla ilişkili olmayan herhangi bir mekân ve zaman tasavvur edilemeyeceğine göre de bütün mekân ve zamanlar kutsaldır. Aralarında sadece kutsalın yoğunlaşma derecesine göre bir farklılık oluşur, en yoğunlaştığı mekân Mescid-i Haram, zaman ise bin aydan hayırlı olan kadir gecesidir.[6]
Bir gün ile ifade ettiğimiz astronomik döngüyü esas alarak beş vakit namazdan bahsetsek de aslında kişiye farz olan bir vakit namazdır, o da içerisinde bulunduğu vakittir. Yeni bir namazın farz olması ancak yeni bir vakte girmekle gerçekleşir. Bu tarafıyla da namaz -tıpkı tavafın kozmik döngüye katılım olduğu gibi- kozmik ritme katılımdır. Ama vakit girdi mi, bırakın “verimli” bir işi tavaf bile durur, vaktin gereği yerine getirildikten sonra akış devam eder.
Kapitalist zaman sınıfsaldır. Üst sınıflar esnek zaman içerisinde yaşar, neyi ne zaman yapacağını kendisi belirler, bekleterek diğerlerinin zamanını alabilir vs. Alt sınıflar ise çoğu zaman başkalarının zamanında yaşar; patronun, devletin veya müşterinin zamanına göre hareket eder. Namaz ise, bu yatay eşitsizliği ortadan kaldırarak, dikey zamansallığı herkese eşit bir biçimde uygular. Patronla işçi -aynı mekânda bir araya geldiği gibi- aynı vakitte rükûya gitmekle mükelleftir. Bu vakti belirleyen ise sınıfsallık, statü, sosyal yapılar veya kültür değil; astronomik döngü (“doğa”) aracılığıyla Allah’tır. Diğer bir deyişle evrenseldir, belirli bir sosyallik tarafından inşa olunmuş değildir. Bu durum namazı aynı zamanda Müslümanlar arasındaki büyük bir bağa dönüştürür. Mekânsal olarak -farklı vakitlere tâbi- dünyanın her tarafındaki Müslümanlarla; zamansal olarak tarihin her bir noktasındaki Müslümanlarla birbirine bağlar. Müslümanların hem hafızasını (aynı eylemler yapılır, aynı şeyler okunur) hem de ritmini oluşturur. Sonuç olarak namaz, zamanı sömürgecilerin elinden alıp Allah’a iade etmenin pratiğidir. Birey kendi zamanını bile sahiplenemezken, sosyal zaman üzerinde egemenlik iddiasında bulunamaz. Bu boyutuyla namaz, Müslüman bir sosyalliğin nasıl üretileceğine ilişkin zamansal bir temrindir aynı zamanda.
Doğa-Kültür İkiliğini Aşmak
Batı düşüncesinde doğa-kültür ikiliği çok temel ikiliklerden biridir. Burada “doğa”, insanın dışında, kendiliğinden var olan, fiziksel ve biyolojik süreçlerden oluşan “vahşi”, “kontrolsüz” bir dünyadır. “Kültür” ise insanın doğaya karşıt olarak (en azından ona rağmen) ürettiği, anlamlandırdığı, düzenlediği bir dünyadır. Bu ayrım, sanki insanın doğadan çıkarak kültüre doğru geçen tarihsel bir evrimin konusu olduğunu söyler. Böyle bir bakışta modern özne ve onun yaptıkları (teknoloji) doğaya karşı bir zafer olarak görülür. Modernliğin temel unsurlarından biri doğayı bilim yoluyla açıklamak, hesaplamak, planlamak, teknoloji vasıtasıyla kontrol etmek ve nihayet kapitalizm yoluyla hizmete koşmaktır. Doğa bir kaynak deposu, modern insan ise onun egemenidir. Sonuçta doğadan kopmak, onu aşmak, alt etmek bir “ilerleme” olarak görülür. Doğadan kopuş bir zafer hikâyesi olarak anlatılır.
Bu ikilik üzerinden bakıldığında -başka bir çok şey gibi- bugünkü zamansal rejimi eleştirmek (çünkü namaz vakitleri güneşin hareketlerine bağlıdır) sanki bir romantizm, geçmişe özlem veya nostalji olarak görülür. “Tarım toplumu”na dönmek gibi imkânsız ve “geri” bir şey olarak kodlanır. Mevcut “gerçekliği” okuyamamak olarak değerlendirilir.[7] Oysa insan-doğa ilişkisi doğa-kültür karşıtlığı üzerinden okunmak zorunda değildir. Norbert Elias’ın da zamanı anlamanın yolunun bu ikiliği aşmakla mümkün olduğunu ısrarla vurgulaması bu yüzdendir.[8] İnsan doğaya rağmen değil, doğayı içererek iş görür. Çünkü bir boyutuyla doğanın parçasıdır, ama kendisine “üflenen ruh”la onu aşar. Doğayı, kendisiyle uyumla çalışacağı bir “emanet” olarak gördüğünde, onu sömürülecek ve “işkence edilebilecek” bir kaynak olmaktan çıkararak, ahiret yurdunu kazanmak için tasarrufuna verilmiş bir binek (“tarla”) olarak değerlendirir.
İşte namaz bu ilişkiyi en iyi yansıtan bir eylemdir. Vakitler güneşe göre tayin edilirken aynı zamanda namaz sembolik ve sosyal bir eylemdir. Gökyüzünün ritmine uyarken yüzünü yere koyarak ilahi zamansallığa doğru derinleşir. Diğer bir deyişle ne doğayı yüceltir/ilahlaştırır[9] ne de insan eylemini/kültürü yüceltir. Doğal olanla kültürel olan bir boyutta buluşur ve teslimiyete dönüşür. Namaz herhangi bir mekânda kılınabilir, ama o mekân namazla birlikte mescid olur. Aynı şey zaman için de geçerlidir. Dolayısıyla namaz doğa-kültür, beden-ruh, zaman-mekân ikiliklerini ortadan kaldıran, onları birleştiren bir “tevhid eylemi”ne dönüşür.
Günümüz zamansal rejimini eleştirmek, idealize edilmiş bir geçmiş zamanı yüceltmek değil; en güçlü şekilde namaz temsili üzerinden görebileceğimiz şekilde, bugün ve gelecekte zamanın başka biçimlerde de örgütlenebileceğini hatırlamaktır. Bugünkü zamansal rejime her şeyimizle gömülmüş bile olsak, Müslüman olarak bir hafıza, direniş ve özgürlük eylemi olarak ve kendisinden yeni bir sosyallik üretebileceğimiz namazımız var.
Dipnotlar:
[1] Dr. Öğr. Üyesi. Ali Haydar Beşer, İstanbul Medeniyet Üniv. Edebiyat Fakültesi. Sosyoloji Bölümü.
[2] Kevin K. Birth, Zaman Körlüğü: Öteki Zamansallıkları Algılama Sorunu, Çev. Osman Şişman, Islık Yayınları, 2020.
[3] Jonathan Crary, 7/24: Geç Kapitalizm ve Uykuların Sonu, Çev. Nedim Çatlı, Metis Yayınları, 2023.
[4] Bu bağlamda “Zamana (dehr) sövmeyiniz, çünkü zaman (dehr) Allah’tır” hadisinin, hem hadis kritiği açısından değerlendirilmesi hem de nasıl anlaşılması gerektiği hakkındaki bir çalışma için bkz. Abdullah Karahan, “Zamana Sövmeyi Yasaklayan Hadisin Tenkid ve Tetkiki”, Uludağ Üniv. İlâhiyat Fak. Dergisi, C. 17, S. 2, 2008, s. 463-518.
[5] Han, “nokta-zaman”da zamanın yaydığı kokunun duyulamayacağını, onu hissetmenin ancak teleolojik ve süreklilik barındıran bir zaman anlayışının oluşturacağı “anlatı” ile mümkün olduğunu belirtir. “Anlatı zamana bir koku verir.” Byung-Chul Han, Zamanın Kokusu: Bulunma Sanatı Üzerine Bir Deneme, Çev. Şeyda Öztürk, Metis Yayınları, 2023, s.29.
[6] Paradoksal olarak namaz takvimlerinin kenarlarında veya bazı söylemlerde “dinî günler”den bahsedilmesi aslında tam da bize başka bir zamansal rejim içerisinde yaşadığımızı ihsas ettirir. Bu günlerin dışındakiler dinsiz veya din dışı günler midir? Din bu günlere mi hastır? Oysa her vakit, namaz kılmakla değerlenebilir ise her vakit “dinsel”dir.
[7] Ahmet Haşim’in Müslüman Saati yazısında böyle bir romantik ton güçlüdür. Yahya Kemal de Ezansız Semtler yazısında “Frenk hayatının gecesinde sabah namazına kalkılır mı?” derken, namazın zamansallığını edebî bir üslupla vurgular.
[8] Norbert Elias, Zaman Üzerine, Ayrıntı Yayınları, Çev. Veysel Atayman, 2020, s. 118-121.
[9] Kerahat vakitlerinde namaz kılmanın mekruh olması tam da bununla ilişkilidir. Ama Mehmet Âkif’in Ezanlar şiirine epigraf yaptığı “İhtilâf-ı metâli’ sebebiyle küre üzerinde ezansız zaman yoktur.” cümlesinin de işaret ettiği gibi namaz kılınmayan zaman yeryüzünü kapsamaz, çevrimsel olarak mekânları dolaşır.
İsmini andığımızda bize uzak ve yabancı gibi gelen Ortadoğu dediğimiz bu yere ismini veren, İngiltere’dir. Bu topraklara Ortadoğu dediğimizde, esasında trajik bir şekilde İngiltere’ye göre mekânlaştırılmış bir yerden ve isimlendirmeden bahsediyoruz.
Gazze’de yaşananlar, halihazırda Batı hegemonyasının (veya ABD’nin) belirleyici olduğu bir küresel düzende yaşadığımızı bize bir kez daha hatırlatmıştır. Malum olduğu üzere, bir küresel düzen varsa, burada “güçler dengesi” süpergücün (veya güçlerin) belirlediği sınırlar çerçevesinde kurulur. Lokal iktidarlar, ancak bu denge sistemi içerisinde kendilerine yer bulabilirler. Sisteme itiraz ettiklerinde ise te’dip edilirler. Süpergücün konumu değişmediği sürece de bu düzen varlığını bu şekilde sürdürür.
Yerleşimci sömürgeci bir aktördür İsrail. Yerleşimci sömürgecilik ise bir siyasal projedir ve bir bölgenin yerli halkını yerinden ederek onun yerine başkalarını yerleştirmeyi amaçlayan, sömürgeciliğe dayalı bir baskı sistemidir.
Sosyolog Zygmunt Bauman ise mutluluk konusuna oldukça farklı bir noktadan yaklaşır. Ona göre “mutluluk, dertsizlik değil; dertlerle mücadele edebilme gücüdür. Mutluluk, sorunların yokluğu değil, onlarla yüzleşip onları aşabilme cesaretidir. İnsan hayatı hiçbir zaman tamamen huzurlu değildir; ancak anlamlı bir mücadele sürdüğü sürece ‘mutlu bir yaşam’dan söz edilebilir.”
Zamanın Sömürgeleştirilmesine Karşı Bir Direniş Eylemi Olarak Namaz
“Namaz, mü’minlere belirli vakitlere bağlı olarak farz kılınmıştır.”
(Nisa, 103)
Sabahları iş veya okul saatine ayarlı olan akıllı telefonların alarm sesiyle uyanmak; gün içerisinde hep bir şeylere yetişme telaşıyla dakikalarla yarışmak; zamanı “verimli” geçirmenin yollarını öğrenmek için saatler harcamak; “yoğun” ve “meşgul” statüsüne erişebilmek için çalışmak; mesajlara geç cevap verebilme hazzını ve üstünlüğünü yaşamak; akşam kafede otururken yapılacaklar listelerini yarıştırmak; akrep ile yelkovan üst üste geldiğinde “boş” bir gün geçirmediğini düşünerek son haberleri de “kaçırmadan” uykuya dalmak… Bunlar bize sıradan geliyor olabilir. Oysa tüm bu düşünce ve davranışlar, içinde yaşadığımız sosyalliğin zamanı nasıl örgütlediğiyle, nasıl denetlediğiyle ve belki de en önemlisi nasıl “sömürgeleştirdiğiyle” yakından ilişkilidir. Zira zaman yalnızca bir ölçüm birimi veya doğal bir akış değil, aynı zamanda iktidar ilişkilerinin, iktisadi yapıların ve toplumsal normların içine yerleşen bir şeydir.
Zamanın Sömürgeleştirilmesi
Zamanı genellikle doğanın bir parçası olarak düşünürüz. Güneşin doğuşu, gece ve gündüzün birbirini takip edişi, ayın evreleri, yaşlanma süreci vs. Bunları kimse inkâr edemez, ama insanlık tarihi bize gösteriyor ki zamanın deneyimlenme biçimi sabit ve evrensel değildir. “Tarım toplumu”ndaki bir insan için zaman, mevsimlerin ritminden bağımsız bir şey değildir: Ne zaman ekim yapılacağı, sulamanın vakti, hasat zamanı, harmanın süresi vs.
Modern toplumlarda ise bu -baskın tarafıyla- döngüsel zaman anlayışı değişmeye başladı. Zaman artık mevsimlerin birbirini takip edişi ve ona göre hareket ediş değil, bir kaynak haline geldi. Ölçülen, planlanan, birbirine eşdeğer kısımlara bölünen ve en önemlisi “verimlilik”le ilişkilendirilen bir şey. Bu dönüşüm, zamanın bir disiplin aracına dönüşmesini beraberinde getirdi. Bir çalışanın mesaisinin başlama saati, mola vakitleri ve süreleri, gün içerisindeki temposu, neyi öncelemesi gerektiği, diğer çalışanlarla veya birimlerle eşgüdümü, işten çıkışı veya “mesaiye kalışı” esasında “hayatın olağan akışı” olmaktan çok işverenin (sermayedar veya devlet) otoritesini tesis ettiği bir disiplin aracıdır. Fakat zamanın bir disiplin aracı haline gelmesi sanayinin ilk zamanlarında daha çok dışsal iken, hayatın giderek buna göre örgütlenmesi sonucunda yeni sosyalleşme süreçleri ve araçları vasıtasıyla içselleştirilmiştir. Çok küçük yaştan itibaren çocuklar kreşler, anaokulu ve ilkokul eğitimleri yoluyla bu zamansal disiplini, iş hayatına geçmeden çok önce zaten hayatının bir parçası haline getirmiş oluyorlar. İş hayatında katı mesaili bir yerde ise bu disipline zaten rahatlıkla uymuş oluyor. Dakiklik ise özellikle orta sınıflar için ahlakî bir sorumluluk ve erdeme dönüşüyor. Bu süreçler vasıtasıyla dışsal bir dayatmaya ihtiyaç olmadan bireyin kendi kendini denetlediği bir mekanizmaya dönüşmüş oluyor.
Bugün artık zaman sadece işe başlama ve bitirme saatiyle değil, gündelik hayatın tüm alanlarında bir “performans” ve “üretkenlik” ölçütü haline gelmiştir. Başarı, zamanını iyi yönetmekle doğru orantılıdır. Başarısızlık varsa bu, zaman yönetimini uygulamadığı içindir. Dinlenme ve “boş zaman” bile zamansal bir disiplin içerisinde olmalıdır. Tüketimin belirleyici olduğu bugünkü dünyada, çok önceden zamanı belirli bir şekilde satın alınan tatil konseptleri, “aktif dinlenme”, “verimli tatil” gibi pazarlama taktikleriyle kişinin kendi “boş” zamanını bile satın aldığı bir şeye dönüşmüştür. Spor yapmak belirli saatlerde yapılması gereken, kalp atışını, uyku süresini, adım sayısını hesap ederek zamanın saniyeye kadar denetlenmesini beraberinde getirir. Böylece zaman, yalnızca işyerinde değil; ev, aile, beden hatta zihin gibi alanları da disiplin altına alan çok yönlü bir kontrol aracına dönüşür.
Günümüzde zaman disiplini, dijital platformlar aracılığıyla daha da gizli bir hâle gelmiştir. Daha önce kol saatinin kurduğu denetim mekanizmasını, artık çok daha sofistike ve birbiri içerisine girmiş vaziyette telefonlar ve uygulamalar yapmaktadır. Sosyal medya algoritmaları kullanıcıyı günün belirli zamanlarında uyararak dikkatini belirli içeriklere çeker. “Bildirimler” gündelik hayatın akışını parçalayan mikro-disiplin sinyalleridir. Zoom toplantılarına “vaktinde” katılmak ve sonlandırmak, çevrimiçi olma saatlerinin kaydedilmesi, zamanın artık sadece ölçülen bir şey değil, bireyleri ve grupların yönlendirildiği, tüketim için optimize edilen bir araca dönüştürdüğünü göstermektedir.
Kısacası zamanın disiplin aracı haline gelmesi, insanın ne zaman ne yapması gerektiğini dışsal veya içsel bir otoriteye göre belirlemesi sürecidir. Zamanın kapitalizm tarafından sömürgeleştirilmesi artık sadece ne kadar çalıştığımızla ilgili değil, ne zaman ve ne kadar dinlendiğimiz, tatilde ne yaptığımız, ailemizle hangi alışveriş merkezinde “kaliteli zaman” geçirebileceğimiz ve dahası zamanı nasıl algıladığımız ve hangi zamanın “boşa” geçirilmiş sayıldığıyla ilgili bir şeydir. Bu durum ise zamanın sadece fiziksel bir şey değil, aynı zamanda ekonomik, kültürel ve politik bir mücadele alanı olduğunu ortaya koyar.
Bu sömürgeleştirmenin en önemli boyutlarından biri ise alternatif zamansallıkların ortadan kalkmasıdır. Tıpkı dilde lehçe, şive ve ağızların ortadan kalkması gibi farklı kültürel zamanların yok olması, bizi zamanın “zaten” böyle bir şey olduğunu düşünmeye sevk eder ve Kevin K. Birth’in “zaman körlüğü”[2] dediği şeye yol açar. Zamansal deneyimin olumsallığı ortadan kalktığında ise giderek bütün zamanlarımız manipüle edilebilir, paraya çevrilebilir bir şeye dönüşmüş olur.
[3]
Sömürgeciliğe Direniş Olarak Namaz
Kapitalizm ile üretkenlik ve fayda temelinde sömürülen bir kaynağa dönüşen zaman, artık “boşa harcanmaması” gereken, sürekli daha verimli hâle getirilmesi gereken, neredeyse her ânı “performans”la ölçülen bir hale geldi. Bu dönüşümle beraber insanlar zamanı kontrol ettiklerini sansalar da aslında belirli bir zaman tarafından kontrol ediliyor hâle geldiler. Bu zamansallık hiç kuşkusuz artık seküler bir zamandır. Tam da bu noktada Müslümanın zamanla kurduğu ilişki kapitalizmin dayattığı zamansallığa karşı bir direniş alanı olarak belirir. Gündelik hayat içerisinde bunun en bariz göstergesi ise namazdır.
Namaz, sömürgeleştirilmiş zamana karşı bir isyan veya daha doğru bir ifadeyle bir zamansal itaatsizlik biçimi olarak görülebilir. Çünkü namaz, zamanı bir verimlilik aracı olmaktan çıkarır ve onu kutsal olanla temasın vesilesi haline getirir. Seküler zaman homojen, kesintisiz ve ileriye doğru akan bir çizgi gibidir. Bir Müslüman, bu hayata ne kadar gömülmüş olursa olsun en azından günde beş sefer bu çizgiye müdahale eder. Bu yönüyle namaz, aynı zamanda seküler zaman mantığını askıya alma pratiğidir.
Kapitalist zamansallıkta zaman; çalışarak, plan yaparak, tüketerek “değerlendirilmesi gereken” bir metadır. İster üretirken ister tüketirken, zamanın doğrudan para olarak görülmesi ve böylece “değer” kazanması bunun göstergesidir. Oysa bir Müslüman için zamanın sahibi insan değil, Allah’tır.[4] Dolayısıyla zaman (veya mutlak zamanın içerisinde belirli, kayıtlı bir zamanı işaret eden vakit) ancak onun sahibiyle ilişki kurulduğunda “değerli” hâle gelir. Diğer bir söyleyişle zaman, birbirine eşit parçalara bölünmüş ve öylece akan bir şey değil; Allah ile irtibat kurulduğu anlarda derinleşen, çoğalan, değerlenen, en geniş anlamıyla kutsiyet kazanan bir şeydir. Kulun Allah’a en yakın olduğu ân secde olduğu için de bireyin niceliksel zamanı aştığı, derinleştiği ölçüde de adeta ilâhî zamansallığa doğru yaklaştığı yer namazdır. Namaz tam da bu yüzden zaman üzerinde bir egemenlik kurma değil, bir teslimiyet biçimidir. “Zamanı yönetmek” seküler zaman anlayışının takıntısıdır, oysa namazda zaman yönetilmez, zamana şahit olunur. Byung-Chul Han’ın “zamanın kokusu” kavramı ile yaklaştığı gerçeklik tam da bu şahit olma durumudur. Zaman sekülerleştiğinde “zamanın efendisi Tanrı değil, özgür insandır artık”.[5]
Namaz, zamanı “değerlendirmek” için değil, asıl “değer” ile ilişki kurmak için yeniden anlamlandırır. Bu yönüyle namaz yalnızca bir ibadet değil, aynı zamanda kültürel ve politik bir eylemdir. Namaz, üretim planlamasının ortaya çıkarttığı kâr, verimlilik, hız gibi unsurlar etrafında dönen bir “boş zaman etkinliği” değildir. İçerisinde yaşamakta olduğumuz sosyalliğin bize dayattığı zamansal rejime bir müdahaledir. Mühendis çizim yaparken, tüccar hesap yaparken, öğrenci ders çalışırken, belki de en “verimli” ânında ezan asıl “değer”i hatırlatmak için araya girer. Bütün mekânların potansiyel mescid olması gibi bütün zamanlar da potansiyel mesciddir. Zamanın her ânı namaz kılınabilir değerdedir. Bu anlamıyla her bir vakit kutsallıktan pay alır. Kutsalın kaynağı Allah olduğuna göre, bir şeyi kutsal kılan şey O’nunla ilişkisidir. Onunla ilişkili olmayan herhangi bir mekân ve zaman tasavvur edilemeyeceğine göre de bütün mekân ve zamanlar kutsaldır. Aralarında sadece kutsalın yoğunlaşma derecesine göre bir farklılık oluşur, en yoğunlaştığı mekân Mescid-i Haram, zaman ise bin aydan hayırlı olan kadir gecesidir.[6]
Bir gün ile ifade ettiğimiz astronomik döngüyü esas alarak beş vakit namazdan bahsetsek de aslında kişiye farz olan bir vakit namazdır, o da içerisinde bulunduğu vakittir. Yeni bir namazın farz olması ancak yeni bir vakte girmekle gerçekleşir. Bu tarafıyla da namaz -tıpkı tavafın kozmik döngüye katılım olduğu gibi- kozmik ritme katılımdır. Ama vakit girdi mi, bırakın “verimli” bir işi tavaf bile durur, vaktin gereği yerine getirildikten sonra akış devam eder.
Kapitalist zaman sınıfsaldır. Üst sınıflar esnek zaman içerisinde yaşar, neyi ne zaman yapacağını kendisi belirler, bekleterek diğerlerinin zamanını alabilir vs. Alt sınıflar ise çoğu zaman başkalarının zamanında yaşar; patronun, devletin veya müşterinin zamanına göre hareket eder. Namaz ise, bu yatay eşitsizliği ortadan kaldırarak, dikey zamansallığı herkese eşit bir biçimde uygular. Patronla işçi -aynı mekânda bir araya geldiği gibi- aynı vakitte rükûya gitmekle mükelleftir. Bu vakti belirleyen ise sınıfsallık, statü, sosyal yapılar veya kültür değil; astronomik döngü (“doğa”) aracılığıyla Allah’tır. Diğer bir deyişle evrenseldir, belirli bir sosyallik tarafından inşa olunmuş değildir. Bu durum namazı aynı zamanda Müslümanlar arasındaki büyük bir bağa dönüştürür. Mekânsal olarak -farklı vakitlere tâbi- dünyanın her tarafındaki Müslümanlarla; zamansal olarak tarihin her bir noktasındaki Müslümanlarla birbirine bağlar. Müslümanların hem hafızasını (aynı eylemler yapılır, aynı şeyler okunur) hem de ritmini oluşturur. Sonuç olarak namaz, zamanı sömürgecilerin elinden alıp Allah’a iade etmenin pratiğidir. Birey kendi zamanını bile sahiplenemezken, sosyal zaman üzerinde egemenlik iddiasında bulunamaz. Bu boyutuyla namaz, Müslüman bir sosyalliğin nasıl üretileceğine ilişkin zamansal bir temrindir aynı zamanda.
Doğa-Kültür İkiliğini Aşmak
Batı düşüncesinde doğa-kültür ikiliği çok temel ikiliklerden biridir. Burada “doğa”, insanın dışında, kendiliğinden var olan, fiziksel ve biyolojik süreçlerden oluşan “vahşi”, “kontrolsüz” bir dünyadır. “Kültür” ise insanın doğaya karşıt olarak (en azından ona rağmen) ürettiği, anlamlandırdığı, düzenlediği bir dünyadır. Bu ayrım, sanki insanın doğadan çıkarak kültüre doğru geçen tarihsel bir evrimin konusu olduğunu söyler. Böyle bir bakışta modern özne ve onun yaptıkları (teknoloji) doğaya karşı bir zafer olarak görülür. Modernliğin temel unsurlarından biri doğayı bilim yoluyla açıklamak, hesaplamak, planlamak, teknoloji vasıtasıyla kontrol etmek ve nihayet kapitalizm yoluyla hizmete koşmaktır. Doğa bir kaynak deposu, modern insan ise onun egemenidir. Sonuçta doğadan kopmak, onu aşmak, alt etmek bir “ilerleme” olarak görülür. Doğadan kopuş bir zafer hikâyesi olarak anlatılır.
Bu ikilik üzerinden bakıldığında -başka bir çok şey gibi- bugünkü zamansal rejimi eleştirmek (çünkü namaz vakitleri güneşin hareketlerine bağlıdır) sanki bir romantizm, geçmişe özlem veya nostalji olarak görülür. “Tarım toplumu”na dönmek gibi imkânsız ve “geri” bir şey olarak kodlanır. Mevcut “gerçekliği” okuyamamak olarak değerlendirilir.[7] Oysa insan-doğa ilişkisi doğa-kültür karşıtlığı üzerinden okunmak zorunda değildir. Norbert Elias’ın da zamanı anlamanın yolunun bu ikiliği aşmakla mümkün olduğunu ısrarla vurgulaması bu yüzdendir.[8] İnsan doğaya rağmen değil, doğayı içererek iş görür. Çünkü bir boyutuyla doğanın parçasıdır, ama kendisine “üflenen ruh”la onu aşar. Doğayı, kendisiyle uyumla çalışacağı bir “emanet” olarak gördüğünde, onu sömürülecek ve “işkence edilebilecek” bir kaynak olmaktan çıkararak, ahiret yurdunu kazanmak için tasarrufuna verilmiş bir binek (“tarla”) olarak değerlendirir.
İşte namaz bu ilişkiyi en iyi yansıtan bir eylemdir. Vakitler güneşe göre tayin edilirken aynı zamanda namaz sembolik ve sosyal bir eylemdir. Gökyüzünün ritmine uyarken yüzünü yere koyarak ilahi zamansallığa doğru derinleşir. Diğer bir deyişle ne doğayı yüceltir/ilahlaştırır[9] ne de insan eylemini/kültürü yüceltir. Doğal olanla kültürel olan bir boyutta buluşur ve teslimiyete dönüşür. Namaz herhangi bir mekânda kılınabilir, ama o mekân namazla birlikte mescid olur. Aynı şey zaman için de geçerlidir. Dolayısıyla namaz doğa-kültür, beden-ruh, zaman-mekân ikiliklerini ortadan kaldıran, onları birleştiren bir “tevhid eylemi”ne dönüşür.
Günümüz zamansal rejimini eleştirmek, idealize edilmiş bir geçmiş zamanı yüceltmek değil; en güçlü şekilde namaz temsili üzerinden görebileceğimiz şekilde, bugün ve gelecekte zamanın başka biçimlerde de örgütlenebileceğini hatırlamaktır. Bugünkü zamansal rejime her şeyimizle gömülmüş bile olsak, Müslüman olarak bir hafıza, direniş ve özgürlük eylemi olarak ve kendisinden yeni bir sosyallik üretebileceğimiz namazımız var.
Dipnotlar:
[1] Dr. Öğr. Üyesi. Ali Haydar Beşer, İstanbul Medeniyet Üniv. Edebiyat Fakültesi. Sosyoloji Bölümü.
[2] Kevin K. Birth, Zaman Körlüğü: Öteki Zamansallıkları Algılama Sorunu, Çev. Osman Şişman, Islık Yayınları, 2020.
[3] Jonathan Crary, 7/24: Geç Kapitalizm ve Uykuların Sonu, Çev. Nedim Çatlı, Metis Yayınları, 2023.
[4] Bu bağlamda “Zamana (dehr) sövmeyiniz, çünkü zaman (dehr) Allah’tır” hadisinin, hem hadis kritiği açısından değerlendirilmesi hem de nasıl anlaşılması gerektiği hakkındaki bir çalışma için bkz. Abdullah Karahan, “Zamana Sövmeyi Yasaklayan Hadisin Tenkid ve Tetkiki”, Uludağ Üniv. İlâhiyat Fak. Dergisi, C. 17, S. 2, 2008, s. 463-518.
[5] Han, “nokta-zaman”da zamanın yaydığı kokunun duyulamayacağını, onu hissetmenin ancak teleolojik ve süreklilik barındıran bir zaman anlayışının oluşturacağı “anlatı” ile mümkün olduğunu belirtir. “Anlatı zamana bir koku verir.” Byung-Chul Han, Zamanın Kokusu: Bulunma Sanatı Üzerine Bir Deneme, Çev. Şeyda Öztürk, Metis Yayınları, 2023, s.29.
[6] Paradoksal olarak namaz takvimlerinin kenarlarında veya bazı söylemlerde “dinî günler”den bahsedilmesi aslında tam da bize başka bir zamansal rejim içerisinde yaşadığımızı ihsas ettirir. Bu günlerin dışındakiler dinsiz veya din dışı günler midir? Din bu günlere mi hastır? Oysa her vakit, namaz kılmakla değerlenebilir ise her vakit “dinsel”dir.
[7] Ahmet Haşim’in Müslüman Saati yazısında böyle bir romantik ton güçlüdür. Yahya Kemal de Ezansız Semtler yazısında “Frenk hayatının gecesinde sabah namazına kalkılır mı?” derken, namazın zamansallığını edebî bir üslupla vurgular.
[8] Norbert Elias, Zaman Üzerine, Ayrıntı Yayınları, Çev. Veysel Atayman, 2020, s. 118-121.
[9] Kerahat vakitlerinde namaz kılmanın mekruh olması tam da bununla ilişkilidir. Ama Mehmet Âkif’in Ezanlar şiirine epigraf yaptığı “İhtilâf-ı metâli’ sebebiyle küre üzerinde ezansız zaman yoktur.” cümlesinin de işaret ettiği gibi namaz kılınmayan zaman yeryüzünü kapsamaz, çevrimsel olarak mekânları dolaşır.
İlgili Yazılar
Filistin: Dünyayı İkiye Bölen Dünya
İsmini andığımızda bize uzak ve yabancı gibi gelen Ortadoğu dediğimiz bu yere ismini veren, İngiltere’dir. Bu topraklara Ortadoğu dediğimizde, esasında trajik bir şekilde İngiltere’ye göre mekânlaştırılmış bir yerden ve isimlendirmeden bahsediyoruz.
Gazze’nin Hatırlattıkları ve Gösterdikleri
Gazze’de yaşananlar, halihazırda Batı hegemonyasının (veya ABD’nin) belirleyici olduğu bir küresel düzende yaşadığımızı bize bir kez daha hatırlatmıştır. Malum olduğu üzere, bir küresel düzen varsa, burada “güçler dengesi” süpergücün (veya güçlerin) belirlediği sınırlar çerçevesinde kurulur. Lokal iktidarlar, ancak bu denge sistemi içerisinde kendilerine yer bulabilirler. Sisteme itiraz ettiklerinde ise te’dip edilirler. Süpergücün konumu değişmediği sürece de bu düzen varlığını bu şekilde sürdürür.
Yerleşimci Sömürgeci İsrail’in Kültürel Kodları
Yerleşimci sömürgeci bir aktördür İsrail. Yerleşimci sömürgecilik ise bir siyasal projedir ve bir bölgenin yerli halkını yerinden ederek onun yerine başkalarını yerleştirmeyi amaçlayan, sömürgeciliğe dayalı bir baskı sistemidir.
Mutluluk ve Ahlâk İlişkisi
Sosyolog Zygmunt Bauman ise mutluluk konusuna oldukça farklı bir noktadan yaklaşır. Ona göre “mutluluk, dertsizlik değil; dertlerle mücadele edebilme gücüdür. Mutluluk, sorunların yokluğu değil, onlarla yüzleşip onları aşabilme cesaretidir. İnsan hayatı hiçbir zaman tamamen huzurlu değildir; ancak anlamlı bir mücadele sürdüğü sürece ‘mutlu bir yaşam’dan söz edilebilir.”