Edebiyat, pek çok açıdan değerlendirilebilecek çoklu yazınsal bir yapının genel adı olarak anılabilir. Bu çerçevede yaşamın güçlüklerini hafifleten, iyi ve doğru olana yönelik telkinleri barındıran bir vasfın onun belirgin özelliklerinden sayılması yerinde olur. Söz konusu işlevselliğini estetik ölçütlerle dengeleyebildiği takdirde de makbul bir kıvam alır. Çünkü hassas bir dengenin ve bunun üzerinden yükselecek bir idealin varlığı edebiyat için hayati roldedir. Edebiyat, yaşamı idealize ettiğine yaklaştırabildiği, sanat yapıtı ortamı kendine çekebildiği ölçüde toplumsal yapının iyileşme ve güzelleşme sürecinden bahsedilebilir. Yaşamın zorluklarını, beşerin neden olduğu arızaları gören sanatçı, bunları zihninde anlamlandırıp muayyen bir forma büründürdükten sonra tekrar yaşama dönük kılar.
Edebiyat, yapısı gereği güç karşısında konumlanır. Edebiyat iktidar ilişkisinde genel olarak sesin sahipliği ötekilerindir. Bu durum, sanatın hakikat veya gerçeklik yolunda yüklendiği işlevin görünüm kazanması olarak okunabilir. Ötekilerin ve mağlupların asli unsurlar ve iktidarın yörüngesindekiler karşısında başkaca bir gücü yoktur. Fakat bu güç, insani erdemleri sürdürülebilir kılma noktasında sağlam bir irade ve azim gerektirir. Edebiyat ve muktedirler karşılaşmasında yerine göre bilgi, yerine göre mukavemet ve kararlılık gibi önem arz eden unsurları, edebiyat cephesinde çoğu zaman yenilginin kabulü ve zaferin tahvili izler. Gerçi bu durum, edebiyatı besleyen ve ona direnç bahşeden bir özellik gösterir. Çünkü iktidarın ve edebiyatın zafer ve yenilgi tanımlamaları farklıdır. Sadece farklı olan bu değildir, edebiyat seçkin muhataplar nezdinde varlığını yüceltirken, iktidar çoğunluğa ve pratik karşılıklara odaklanarak reel anlamda mesafe kat eder. Muhatapların bu nedenle söz konusu genel ayrışmada tarafını belli etmesi ve edebiyatın davetine icabet etmesi mühimdir. Kemal Sayar’ın (2019: 37) dikkat çektiği üzere “eğer toplum ve sosyal çevre mağdurun yanındaysa ve onunla birlik olmuşsa, verdiği anlam mağduru koruma eğilimindeyse, o zaman o kişinin travmayı bilincinde tutabilmesi, dolayısıyla travmadan iyileşmesi çok daha kolay olur.” Bu tespitleri, edebiyat lehine düşünmek yerinde olur. Çünkü edebiyat, öznel dünyalara kapı aralama özelliği saklı kalmakla birlikte toplum ve sosyal çevreye açık bir seslenme pratiğidir.
Göç, edebiyatın yaygın olarak görünür kıldığı temel insani hallerden biridir. Destanlardan günümüzün modern metinlerine değin güçlü bir hareket unsurunun edebiyatta varlığı tartışmasızdır.
Kaldı ki göç edebiyatı gibi bir sınıflama dahi vardır. Öte yandan günümüz dünya sorunları arasında savaşlar, etnik ve dini çatışmalar, otoriter rejimler ve ekonomik krizler göçü doğurmakta ve göç bu şekilde giderek daha belirgin bir hal almaktadır. Hayat ve edebiyat arasındaki güçlü bağın yaşamın bu ağır ve sancılı karşılıklarını barındıran göç olgusuna kayıtsız kalması zaten beklenilemez. Göç olgusuyla yaşanan insanlık trajedilerini edebi çerçevede ele almak yazar için eşsiz bir kaynağa sahiptir. İnsan, mekân ve zamana dair değişimlerin nabzını tutmak ve dış dünyayı iç dünyanın yansımalarıyla sunmak, edebi işlev için son derece elverişli bir ilişkiyi gözler önüne serer. Göçün barındırdığı hareket unsuru, anlatının odağına yerleşerek insani halleri muhataplar için görünür kılar. Okur cephesinde ise gözler, zihin ve vicdan okuma eyleminin aktörleri olarak anlatının sunduğu gerçeklikle temas halinde olur. Bilgilenme, hissetme, benimseme gibi yazınsal etkileşimin doğal sonuçlarının muhataplarda bir tür arınma hali olarak düşünülmesi bu açıdan yersiz değildir.
Farklı anlamlara sahip olsalar da göçmen, mülteci, sığınmacı ve sürgün gibi deneyimleri konu edinen edebi eserler, öncelikle bir karşılaşma durumunu imler. Çünkü sıralanan deneyimler, öncesi ve sonrasıyla açımlanabilecek yeni bir halin anlamlandırılmasına ayarlıdır. Yabancılama, kabul ve dışlama pratiklerinin yoklandığı eserlerde, problem durumunu aşmak konusunda karakterler, eserler boyunca siyasal tahakkümü, illüzyonları, yerleşik algıyı ve toplumsal dokuyu ele verecek haller içinde resmedilir. Korku ve endişe, kabul ve temkinlilik, uyum ve çatışmalar gibi eşleştirilecek pek çok tutum ve davranış muhataplar için seçenekler olarak belirir. Tek doğru yoktur elbette ama idealize edilen yaşam tasarımının kendini hissettirmesi ve muhatapların yüzleşmeye davet edilmesi edebiyatın kaçınılmaz özelliğidir. Bu anlamda edebiyat, gerçeklerle buluşmada müthiş bir yardımcıdır. Edebiyat ve göç ilişkisinde “tanıklık” işlevine işaret eden Belma Fırat’ın (2020) şu cümlesi oldukça çarpıcıdır:
“Tanıklık edebiyatı; muzafferlerin tezlerine, istatistiki bilgilere, belge ve kayıtlara dayanarak kurguladığı söylemle, sessiz yığınların hakikatinin üzerini örten hâkim tarihsel anlatıyı ve onun ürettiği anakronizmi yerinden etme biçimidir.”
Zenofobi (yabancı düşmanlığı) üzerine felsefi değerlendirmelerde bulunan Feyza Şule Güngör, yabancılığın bir sınır kavramı olduğunu belirterek burası ve orası, ben ve öteki, bilinen ve bilinmeyen arasında görünür veya görünmez sınırlar ve eşikler olarak belirdiğini ifade eder. Gerçekçi bir tutum sergileyerek zenofobinin aşılmasının mümkün gözükmemekle birlikte ben ve öteki arasındaki yabancılık eşiklerini geçitlerle aşmayı potansiyel bir imkân olarak değerlendirir (2018: 113, 119). Edebiyatı, araştırmacının değindiği üzere söz konusu yabancılık eşiklerini geçme konusunda potansiyel imkân olarak addetmek pekâlâ mümkündür. İnsana, yaşamaya ve yaşatmaya dair sözün gücüne sığınarak kendine yakışanı yapmak, tanışıklığı artırmak ve arızaları gidermeye çalışmak neticede erdemli bir iş olacaktır. Erdem, edebiyatın asli kaynağıdır. Düşünce, muhakeme ve idealize edilenden yana tavır almak, edebiyatın ilişkisel yönüyle düşündüğümüzde anlamlı kurgular için son derece uyumlu kavramlardır. Dış dünya ya da yerleşik algılar, göçü bir sorun olarak addederken edebiyat tarafları, yani misafiri ve ev sahibini- eşitleme çabası içinde birleme yoluna gider. Çeşitli referanslar ve ilişkiler içinde edebi kurgu, iki yönlü bir özellik gösterir. İlkinde dış dünyanın alabildiğine gözlemlenecek ilişkileri ve çatışmaları sunulurken arka planda yabancılığı buharlaştırma gayreti ve edimi amaçlanır. Şüphesiz farklılıklar ve kültürel benzemezlikler bir gerçekliktir ve göz önünde bulundurulmalıdır. Uyum ve kabulün kolay olmadığı vakidir ama söz konusu farklılıkların ayrıştırmaya ayarlı olduğunu düşünmek büyük bir yanılgıdır. İnsanın vazifesi nedir, verili olanlarla sınırlanmak mı yoksa bunların ötesine geçen bir tanışma tecrübesiyle arınmak mı? Hangisi insandan beklenilen tercih ve eylem dairesindedir? Feyza Şule Göngör’ün şu tespiti de konunun anlaşılması açısından manidardır:
“Yerinden çeşitli nedenlerle sökülüp çıkarılan ve ağırlık merkezini bulamadığı bir varoluşu deneyimleyen yabancı ile kurulacak ilişkinin etik boyutu, yabancıyı tecrit ederek kendini sağlama almak veya yabancıya açık olarak kendini dönüştürmek gibi iki yaşamsal pratiğe kapı açar” (2018: 14).
Sonuç olarak edebiyatın göçe dair hem güçlü bir tematik karşılığa hem de ideal bir çerçeveye sahip olduğu söylenebilir. Göçün ve mülteciliğin öznesi ve nesnesi konumunda olan insanın edebi imkânlar eşliğinde gündemleştirilmesi ve göçün olumsuz etkilerinin edebiyat cephesinde kırılması önem arz etmektedir. Göç olgusunun belirgin sonuçlarından olan zenofobinin, edebi eserlerde açığa çıkarılması ve muhatapları yüzleşmeye davet etmesi edebiyat açısından bir tutarlılık durumu olarak değerlendirilebilir. İyi ve güzel söz, erdemli bir yaşam, ideal olanın peşine düşmek gibi özelliklerle karşılanacak edebiyatın yabancılama, ötekileştirme ve düşmanlaştırma gibi tutum ve davranışları normal kabul etmesi bu nedenle mümkün değildir.
İlahi yasayla bozuşmuş, köprüleri yıkmış, gemileri yakmış olanlar, yerine insani yasalar getirip devam ettiler yola. İnsani dedikleri yasanın insanı dışlaması pek çabuk oldu. Dört ayaklılar iyi, iki ayaklılar kötü deseler ona bile sempatiyle bakabilecekken, “sen biraz fazla kavrulmuşsun, insan değilsin anladık ama hangi canlısın bilemedik” lisan-ı halleri, birilerinin topraklarını uçsuz bucaksız kılmak, her köşeye endüstriyel canavarlar dikmek dışında ne işimize yaradı, onu da biz bilemedik.
Sorular soruldu zeytin ağacına. Uzunca süre ağzını açmadı. Çağlar açıldı çağlar kapandı. Kimse ağzından bir şey alamadı. Mikrofon, kamera icat edildi. Artık dayanamaz konuşur denildi. Yine bıçak açmadı ağzını. Nihayet. Bir gün konuşmaya karar verdi.
– Ne zaman?
– Dalına çıkacak tek bir çocuk kalınca.
Varlık gayemizin dışında yaşamak; iğne ile kesmeye, makas ile dikmeye çalışmak gibi. Bu nedenle, sorunun nedeni, sancının merkezi dile getirilirken konu burada kilitleniyor. Derdin devası, sorunun cevabı, problemlerin çözümü belli. Hükmün sahibi ne diyorsa o…
Ölümü unutan insanlar, göremezler, duyamazlar. Yarını yaşayamazlar. Tüm hazlar, başarılar, kazançlar şimdi ve hemen olmalıdır onlar için. Bu nedenle ölüm hep talihsizlik olarak gelir. Beklenmedik bir ölümdür onlarınki.
Oysa “hepimiz ölecek yaştayız.”
Zenofobiye Edebi Bir Bakış
Edebiyat, pek çok açıdan değerlendirilebilecek çoklu yazınsal bir yapının genel adı olarak anılabilir. Bu çerçevede yaşamın güçlüklerini hafifleten, iyi ve doğru olana yönelik telkinleri barındıran bir vasfın onun belirgin özelliklerinden sayılması yerinde olur. Söz konusu işlevselliğini estetik ölçütlerle dengeleyebildiği takdirde de makbul bir kıvam alır. Çünkü hassas bir dengenin ve bunun üzerinden yükselecek bir idealin varlığı edebiyat için hayati roldedir. Edebiyat, yaşamı idealize ettiğine yaklaştırabildiği, sanat yapıtı ortamı kendine çekebildiği ölçüde toplumsal yapının iyileşme ve güzelleşme sürecinden bahsedilebilir. Yaşamın zorluklarını, beşerin neden olduğu arızaları gören sanatçı, bunları zihninde anlamlandırıp muayyen bir forma büründürdükten sonra tekrar yaşama dönük kılar.
Edebiyat, yapısı gereği güç karşısında konumlanır. Edebiyat iktidar ilişkisinde genel olarak sesin sahipliği ötekilerindir. Bu durum, sanatın hakikat veya gerçeklik yolunda yüklendiği işlevin görünüm kazanması olarak okunabilir. Ötekilerin ve mağlupların asli unsurlar ve iktidarın yörüngesindekiler karşısında başkaca bir gücü yoktur. Fakat bu güç, insani erdemleri sürdürülebilir kılma noktasında sağlam bir irade ve azim gerektirir. Edebiyat ve muktedirler karşılaşmasında yerine göre bilgi, yerine göre mukavemet ve kararlılık gibi önem arz eden unsurları, edebiyat cephesinde çoğu zaman yenilginin kabulü ve zaferin tahvili izler. Gerçi bu durum, edebiyatı besleyen ve ona direnç bahşeden bir özellik gösterir. Çünkü iktidarın ve edebiyatın zafer ve yenilgi tanımlamaları farklıdır. Sadece farklı olan bu değildir, edebiyat seçkin muhataplar nezdinde varlığını yüceltirken, iktidar çoğunluğa ve pratik karşılıklara odaklanarak reel anlamda mesafe kat eder. Muhatapların bu nedenle söz konusu genel ayrışmada tarafını belli etmesi ve edebiyatın davetine icabet etmesi mühimdir. Kemal Sayar’ın (2019: 37) dikkat çektiği üzere “eğer toplum ve sosyal çevre mağdurun yanındaysa ve onunla birlik olmuşsa, verdiği anlam mağduru koruma eğilimindeyse, o zaman o kişinin travmayı bilincinde tutabilmesi, dolayısıyla travmadan iyileşmesi çok daha kolay olur.” Bu tespitleri, edebiyat lehine düşünmek yerinde olur. Çünkü edebiyat, öznel dünyalara kapı aralama özelliği saklı kalmakla birlikte toplum ve sosyal çevreye açık bir seslenme pratiğidir.
Kaldı ki göç edebiyatı gibi bir sınıflama dahi vardır. Öte yandan günümüz dünya sorunları arasında savaşlar, etnik ve dini çatışmalar, otoriter rejimler ve ekonomik krizler göçü doğurmakta ve göç bu şekilde giderek daha belirgin bir hal almaktadır. Hayat ve edebiyat arasındaki güçlü bağın yaşamın bu ağır ve sancılı karşılıklarını barındıran göç olgusuna kayıtsız kalması zaten beklenilemez. Göç olgusuyla yaşanan insanlık trajedilerini edebi çerçevede ele almak yazar için eşsiz bir kaynağa sahiptir. İnsan, mekân ve zamana dair değişimlerin nabzını tutmak ve dış dünyayı iç dünyanın yansımalarıyla sunmak, edebi işlev için son derece elverişli bir ilişkiyi gözler önüne serer. Göçün barındırdığı hareket unsuru, anlatının odağına yerleşerek insani halleri muhataplar için görünür kılar. Okur cephesinde ise gözler, zihin ve vicdan okuma eyleminin aktörleri olarak anlatının sunduğu gerçeklikle temas halinde olur. Bilgilenme, hissetme, benimseme gibi yazınsal etkileşimin doğal sonuçlarının muhataplarda bir tür arınma hali olarak düşünülmesi bu açıdan yersiz değildir.
Farklı anlamlara sahip olsalar da göçmen, mülteci, sığınmacı ve sürgün gibi deneyimleri konu edinen edebi eserler, öncelikle bir karşılaşma durumunu imler. Çünkü sıralanan deneyimler, öncesi ve sonrasıyla açımlanabilecek yeni bir halin anlamlandırılmasına ayarlıdır. Yabancılama, kabul ve dışlama pratiklerinin yoklandığı eserlerde, problem durumunu aşmak konusunda karakterler, eserler boyunca siyasal tahakkümü, illüzyonları, yerleşik algıyı ve toplumsal dokuyu ele verecek haller içinde resmedilir. Korku ve endişe, kabul ve temkinlilik, uyum ve çatışmalar gibi eşleştirilecek pek çok tutum ve davranış muhataplar için seçenekler olarak belirir. Tek doğru yoktur elbette ama idealize edilen yaşam tasarımının kendini hissettirmesi ve muhatapların yüzleşmeye davet edilmesi edebiyatın kaçınılmaz özelliğidir. Bu anlamda edebiyat, gerçeklerle buluşmada müthiş bir yardımcıdır. Edebiyat ve göç ilişkisinde “tanıklık” işlevine işaret eden Belma Fırat’ın (2020) şu cümlesi oldukça çarpıcıdır:
“Tanıklık edebiyatı; muzafferlerin tezlerine, istatistiki bilgilere, belge ve kayıtlara dayanarak kurguladığı söylemle, sessiz yığınların hakikatinin üzerini örten hâkim tarihsel anlatıyı ve onun ürettiği anakronizmi yerinden etme biçimidir.”
Zenofobi (yabancı düşmanlığı) üzerine felsefi değerlendirmelerde bulunan Feyza Şule Güngör, yabancılığın bir sınır kavramı olduğunu belirterek burası ve orası, ben ve öteki, bilinen ve bilinmeyen arasında görünür veya görünmez sınırlar ve eşikler olarak belirdiğini ifade eder. Gerçekçi bir tutum sergileyerek zenofobinin aşılmasının mümkün gözükmemekle birlikte ben ve öteki arasındaki yabancılık eşiklerini geçitlerle aşmayı potansiyel bir imkân olarak değerlendirir (2018: 113, 119). Edebiyatı, araştırmacının değindiği üzere söz konusu yabancılık eşiklerini geçme konusunda potansiyel imkân olarak addetmek pekâlâ mümkündür. İnsana, yaşamaya ve yaşatmaya dair sözün gücüne sığınarak kendine yakışanı yapmak, tanışıklığı artırmak ve arızaları gidermeye çalışmak neticede erdemli bir iş olacaktır. Erdem, edebiyatın asli kaynağıdır. Düşünce, muhakeme ve idealize edilenden yana tavır almak, edebiyatın ilişkisel yönüyle düşündüğümüzde anlamlı kurgular için son derece uyumlu kavramlardır. Dış dünya ya da yerleşik algılar, göçü bir sorun olarak addederken edebiyat tarafları, yani misafiri ve ev sahibini- eşitleme çabası içinde birleme yoluna gider. Çeşitli referanslar ve ilişkiler içinde edebi kurgu, iki yönlü bir özellik gösterir. İlkinde dış dünyanın alabildiğine gözlemlenecek ilişkileri ve çatışmaları sunulurken arka planda yabancılığı buharlaştırma gayreti ve edimi amaçlanır. Şüphesiz farklılıklar ve kültürel benzemezlikler bir gerçekliktir ve göz önünde bulundurulmalıdır. Uyum ve kabulün kolay olmadığı vakidir ama söz konusu farklılıkların ayrıştırmaya ayarlı olduğunu düşünmek büyük bir yanılgıdır. İnsanın vazifesi nedir, verili olanlarla sınırlanmak mı yoksa bunların ötesine geçen bir tanışma tecrübesiyle arınmak mı? Hangisi insandan beklenilen tercih ve eylem dairesindedir? Feyza Şule Göngör’ün şu tespiti de konunun anlaşılması açısından manidardır:
“Yerinden çeşitli nedenlerle sökülüp çıkarılan ve ağırlık merkezini bulamadığı bir varoluşu deneyimleyen yabancı ile kurulacak ilişkinin etik boyutu, yabancıyı tecrit ederek kendini sağlama almak veya yabancıya açık olarak kendini dönüştürmek gibi iki yaşamsal pratiğe kapı açar” (2018: 14).
Sonuç olarak edebiyatın göçe dair hem güçlü bir tematik karşılığa hem de ideal bir çerçeveye sahip olduğu söylenebilir. Göçün ve mülteciliğin öznesi ve nesnesi konumunda olan insanın edebi imkânlar eşliğinde gündemleştirilmesi ve göçün olumsuz etkilerinin edebiyat cephesinde kırılması önem arz etmektedir. Göç olgusunun belirgin sonuçlarından olan zenofobinin, edebi eserlerde açığa çıkarılması ve muhatapları yüzleşmeye davet etmesi edebiyat açısından bir tutarlılık durumu olarak değerlendirilebilir. İyi ve güzel söz, erdemli bir yaşam, ideal olanın peşine düşmek gibi özelliklerle karşılanacak edebiyatın yabancılama, ötekileştirme ve düşmanlaştırma gibi tutum ve davranışları normal kabul etmesi bu nedenle mümkün değildir.
Kaynakça
Fırat, B. (2020). Göç ve Edebiyat. https://ayrintidergi.com.tr/goc-ve-edebiyat/ adresinden 30.10.2022 tarihinde erişilmiştir.
Güngör, F. Ş. (2018). Zenofobi-Yabancı Düşmanlığına Felsefî Bir Yaklaşım (2. baskı). Ankara: Maarif Mektepleri.
Sayar, K. (2019). Yağmurun Diliyle, ÇETO -Çocuk Edebiyatı Tercüme Ofisi- S. 11, 36-37.
İlgili Yazılar
Bay Şavşan ve Basit’in Karmakarışık Oyunları
İlahi yasayla bozuşmuş, köprüleri yıkmış, gemileri yakmış olanlar, yerine insani yasalar getirip devam ettiler yola. İnsani dedikleri yasanın insanı dışlaması pek çabuk oldu. Dört ayaklılar iyi, iki ayaklılar kötü deseler ona bile sempatiyle bakabilecekken, “sen biraz fazla kavrulmuşsun, insan değilsin anladık ama hangi canlısın bilemedik” lisan-ı halleri, birilerinin topraklarını uçsuz bucaksız kılmak, her köşeye endüstriyel canavarlar dikmek dışında ne işimize yaradı, onu da biz bilemedik.
Küçürek Öyküler
Sorular soruldu zeytin ağacına. Uzunca süre ağzını açmadı. Çağlar açıldı çağlar kapandı. Kimse ağzından bir şey alamadı. Mikrofon, kamera icat edildi. Artık dayanamaz konuşur denildi. Yine bıçak açmadı ağzını. Nihayet. Bir gün konuşmaya karar verdi.
– Ne zaman?
– Dalına çıkacak tek bir çocuk kalınca.
Görmek mi Görebilmek mi?
“Allah’ım,
Yol boyunca
Bırakma elimi,
Düşerim sonra.”
Evet, Allah elimizi bırakırsa düşerdik biz. Düşmek kötüydü; yaralanırdık, canımız acırdı, tekrar kalkmakta zorlanırdık.
Mektup XII
Varlık gayemizin dışında yaşamak; iğne ile kesmeye, makas ile dikmeye çalışmak gibi. Bu nedenle, sorunun nedeni, sancının merkezi dile getirilirken konu burada kilitleniyor. Derdin devası, sorunun cevabı, problemlerin çözümü belli. Hükmün sahibi ne diyorsa o…
Ölüm Konuşur
Ölümü unutan insanlar, göremezler, duyamazlar. Yarını yaşayamazlar. Tüm hazlar, başarılar, kazançlar şimdi ve hemen olmalıdır onlar için. Bu nedenle ölüm hep talihsizlik olarak gelir. Beklenmedik bir ölümdür onlarınki.
Oysa “hepimiz ölecek yaştayız.”