7 Ekim 2023 tarihinde gerçekleştirilen Aksa Tufanı operasyonunun üzerinden yaklaşık olarak 3 ay geçti. Yoğunluğunda görece azalma olsa da, hadisenin sıcaklığı hala devam ediyor ve Başta ABD olmak üzere Batılı hükümetlerin desteğini arkasına alan İsrail katliam yapmayı sürdürüyor, Hamas ise, bir yandan kısıtlı imkanlarla direnmeye devam ederken, öte yandan dünya kamuoyunun desteğini arkasına alarak psikolojik üstünlüğü ele geçirmeye çalışıyor. Olayın değerlendirmesine gelince, şunu söyleyebiliriz: farklı kesimler farklı yaklaşımlar sergiliyorlar. Küresel sistemin banileri ve uzantıları için operasyon “terörist” bir eylem”e karşılık gelirken, “aktivist” gruplar hadiseyi “diriliş muştusu” olarak görüyor. STK’lar ise daha çok “çaresizlik” teriminin tazammun ettiği anlamlar çerçevesinde olayı açıklıyor ve meselenin “insani” boyutunu öne çıkarıyorlar. Yani her kesim bulunduğu pozisyon itibarıyla olan-biteni yorumluyor ve meseleye o zaviyeden yaklaşıyor. Bu durumda bizim de konuyu benzer biçimde bulunduğumuz pozisyon itibarıyla değerlendireceğimizi söylemek yanlış olmaz. Ama burada şu hususa dikkat edilmelidir: farklı pozisyonların “meşrulaştırıcı” gerekçeleri de farklı olur. Bunların kimisini “çıkar” belirler, kimisini de “ideoloji.” Hadiseyi değerlendirirken karşımıza çıkan yorum farklılıklarının temel sebebi budur. İnsandan beklenen ise elbette “hak-hakikat” ölçüleri temelinde bir değerlendirme yapmasıdır. Bu yazı çerçevesinde benim yapmaya çalışacağım şey de budur.
Görüşlerimi iki ana başlık altında ve olabildiğince özet bir şekilde ifade etmeye çalışacağım, çünkü hadisenin pek çok boyutu var ve her birini tahlil için fazla yerimiz de yok. Bu bağlamda öncelikle Gazze’de olan-bitenlerin bizlere “hatırlattıkları”na değineceğim, ardından da bu olayların “gösterdikleri”ne işaret etmeye gayret edeceğim. Ama bundan önce hadisenin ne idüğüne dair görüşümü kısaca ifade etmem lazım, çünkü yapacağım değerlendirmeler buna dayanıyor:
Aksa Tufanı operasyonu, yaklaşık üç aylık sürecin gösterdiği o ki, “ajitatif” bir eylem değildir. Batı basınında bu yönde çıkan bir takım haberlere rağmen, bendeniz, operasyonun “made in Gaza” olduğu kanaatindeyim.
Planlanma zamanı ve kapsamı, uluslararası siyasal atmosferin uygunluğu, alınan mali ve lojistik desteğin kaynağı, demir kubbenin aşılma yöntemi, operasyonun ardından İsrail’in giriştiği katliamın boyutları, vs açısından bakıldığında, bu operasyonun İsrail’in (veya ABD’nin) “yönlendirmesiyle” yapılmadığı söylenebilir. İsrail iç siyasetinde iyice sıkışmış olan Netenyahu hükümetinin operasyonu bir “çıkış yolu” olarak kullanmak istemiş olabileceği iddia edilebilirse de, bunun tersini düşünmek de mümkündür. Yani bizzat Hamas, gerek yolsuzluk dosyalarıyla gerekse yargıyı yürütmeye tabi kılma yönündeki girişimleri vs nedeniyle zaten zor bir süreçten geçen Netenyahu hükümetinin bu “görece zayıf” pozisyonunu kendi lehine değerlendirmek istemiş de olabilir. Hadisenin ardında başka faktörlerin olabileceği de söylenebilir ama bana göre asıl faktör, Hamas’ın son yıllarda içinde bulunduğu “zor durum”dur.
Bunu şöyle izah edeyim: Özellikle de 1993 Oslo Antlaşması’ndan sonra şu husus net bir biçimde ortaya çıkmıştır ki, küresel sistem, Filistin Davası’nın bayraktarlığını “İslamcı” bir örgütün yapmasını istememektedir. ABD’nin “iki devletli çözüm”ü sürekli gündemde tutmasının asli sebebi de budur. Çünkü böylesi bir öneri kabul gördüğünde “İsrail’in varlığı”na yönelik tehdit ortadan kalkmış olacak, bölge ülkeleri İsrail’i “meşru bir devlet” olarak resmen tanıyacak, Hamas’ın dayandığı zemin de bu suretle zayıflamış olacaktır. Bilindiği üzere, Hamas İsrail’i “meşru” bir devlet olarak kabul etmeyeceğini defalarca deklare ettiği için (ABD liderliğindeki Batı kampı da Filistin davasının bayraktarlığını “İslamcı” bir örgütün yapmasını istemediği için) sorun yıllardır bir nevi “çözümsüzlüğe” terk edilmiş durumdaydı. Seçimle işbaşına gelen bir iktidar olmasına rağmen Hamas’ın Gazze’de normal bir hükümet gibi davranmasına baştan beri izin verilmemiş, Gazze halkı da yıllardır ağır bir ambargo altında yaşamaya mahkum edilmişti. Her geçen yıl şartlar daha da ağırlaştığı için, “yeni bir şeyler yapılması” artık zorunluluk haline gelmişti. Çünkü hangi coğrafyada bulunursa bulunsun, bir siyasi yönetimin bu türden bir vasatta iktidarını daha fazla devam ettirmesi zordur. Bendeniz, işte bu “zor durum”dan kurtulmak için Hamas’ın Aksa Tufanı operasyonunu planladığını düşünüyorum (Biden yönetiminin, son iki yılda, İsrail ile ilişkilerini “normalleştirmeleri” yönünde bölge ülkeleri üzerindeki baskıyı artırması da bir diğer önemli etken olarak görülebilir). Peki, sonuçlarının çok ağır olacağı baştan belli olan böylesi bir operasyonu bir örgüt niçin yapmak istesin?! İsrail’e şimdiye kadar hiçbir örgütün veya devletin veremediği ölçüde zarar vermek suretiyle Hamas, aslında, “kendi canına kast etmiş olmuyor mu”? Operasyonun ilk gününde örgütün bir yetkilisinin yapmış olduğu şu açıklama zannımca bu sorunun cevabına dair ipuçları içeriyor: “en kötü ihtimale karşı hazırlıklıyız!” Bu ihtimalin ne olduğu tartışılabilir ama bu cümlede Hamas’ın içinde bulunduğu “zor durum”a dair bir tazammun bulunduğuna kuşku yoktur! Bir örgüt, onu buna icbar eden şartlar yoksa niçin “en kötü ihtimale hazırlıklı” olsun ki? Evet, Gazze halkı, sırf “İslamcı” amaçları olan bir örgüte destek verdiği, onu seçimle işbaşına getirdiği, ağır ambargo şartlarına rağmen bu örgüte/partiye desteğini geri çekmediği için (Batı kampının açık veya gizli desteğiyle) İsrail tarafından cezalandırılmaktaydı ve cezanın dozajı da son yıllarda epeyce artmıştı. Tabiatıyla, “halkın temsilcisi” olan bir örgütün de bu durumda daha fazla hareketsiz kalması beklenemez (Çünkü aksi takdirde kitlenin desteğini kaybetme riski ortaya çıkar!) İşte bu yüzden, sonuçlarının ağır olacağını bilse de, örgütün böylesi bir operasyonu yapmak durumunda kalmış olması mümkündür. Peki, Hamas’ın karşılaşması muhtemel sonuç, tümden yok edilmek olabilir mi? Bence örgütün böylesi bir ihtimali de hesap etmiş olması mümkün (çünkü “hazırlıklıyız” dedikleri ihtimallerin “en kötüsü” her halde budur! Zaten 7 Ekim saldırısından birkaç gün sonra Netenyahu hükümeti de “Hamas’la Savaş”taki siyasi amaçlarının örgütün “yok edilmesi” olduğunu ilan etmiş bulunuyor). İsrail bu hedefine ulaşabilir mi, bu ayrı bir tartışma konusu ama eğer Hamas’ın da bu sonucu önceden hesap etmiş olabileceği düşünülecek olursa, geriye şu ihtimal kalıyor demektir: Örgütün (en azından planlama aşamasında) bu eylemle amaçladığı şey, siyasi bir başarı kazanmaktansa “psikolojik üstünlüğü ele geçirme”, “adını tarihe yazdırma” vs türünden kazanımlar olabilir! Şöyle ki: kendisi yok edilmiş olsa bile, bu operasyon sayesinde gelecek nesillere bir “örneklik” bırakmış; bugüne kadar İsrail’e en büyük darbeyi bir “İslamcı” örgütün vurmuş olduğunu herkese göstermiş ve böylece bundan sonra daha büyük bir darbe vurulacaksa, bunu da ancak bir İslamcı örgütün (veya devletin vs) yapabileceğine dair kitleye umut vermiş olacaktır! Bütün bu olumsuz görünüme rağmen, Hamas’ın bu zor durumdan zaferle çıkması mümkün mü? Güçlü bir ihtimal gibi görünmemesine rağmen, özellikle de Batı kamuoyundan yükselen tepkiler sayesinde Batılı hükümetlerin tavrı değişir de Netenyahu hükümeti geri adım atarsa, bu, Hamas’ın siyasi başarı hanesine yazılabilir. Hamas direnişi sürdürürken Netenyahu hükümeti düşerse vs, böylesi bir gelişmeyi “zafer” olarak nitelemek mümkün olur. Gazze toptan harap edilip yaşanmaz bir yer haline getirilmiş olsa bile, işte o zaman “savaş”ın galibinin Hamas olduğu net biçimde söylenebilir. Ama halihazırda bu yönde bir gelişmenin olabileceğine dair açık işaretleri göremiyoruz.
Gelelim “Gazze’nin hatırlattıkları”na. Burada madde madde gideceğim ve görüşlerimi olabildiğince kısa ifade etmeye çalışacağım. Çünkü bu başlık altında sıralayacaklarım, İslamcılar olarak bizlerin zaten bildiği ve yıllardır tekrarladığı hakikatlerdir. Bunlar, Gazze olayıyla birlikte sadece yeniden ve daha net bir şekilde görülmüştür:
1) Küresel düzen ve bölgesel güçler. Gazze’de yaşananlar, halihazırda Batı hegemonyasının (veya ABD’nin) belirleyici olduğu bir küresel düzende yaşadığımızı bize bir kez daha hatırlatmıştır. Malum olduğu üzere, bir küresel düzen varsa, burada “güçler dengesi” süpergücün (veya güçlerin) belirlediği sınırlar çerçevesinde kurulur. Lokal iktidarlar, ancak bu denge sistemi içerisinde kendilerine yer bulabilirler. Sisteme itiraz ettiklerinde ise te’dip edilirler. Süpergücün konumu değişmediği sürece de bu düzen varlığını bu şekilde sürdürür. Nitekim özellikle de Batı kampında yer alan yerel/bölgesel güçler, olayın gelişim sürecinde süpergücün dolaylı tehditlerine boyun eğmişler ve Hamas’ın operasyonunu “terör eylemi” olarak niteleyen ABD’nin yanında saf tutmak durumunda kalmışlardır. Hatta işi kendi ülkelerinde Hamas lehine söylem ve eylemleri cezalandırmaya kadar vardırmışlardır (Bu coğrafyada kamuoyunun bazı kesimlerinin Filistin’e destek vermesi de sonucu değiştirmemiştir). Bunun sebebi, daha doğru bir ifadeyle söyleyecek olursak, “güçler dengesizliği”dir. Yani yerel/bölgesel iktidarların gücü süpergüce karşı çıkmaya yetmemektedir! Fransa gibi, öteden beri bu türden durumlarda “ilk itirazcı” olma imtiyazını kimseye kaptırmak istemeyen ülkelerin yaptığı ise, sadece süpergücün aktüel gücünü test etmek ve “geleceğe yatırım yapmak” şeklinde ifade edilebilecek bir politik tavra işaret etmektedir (Hatırlanacak olursa, Fransa, aynı tavrı, Saddam’ın Kuveyt’i işgalinden sonra Koalisyon Güçleri oluşturmaya çalışan ABD yönetimine karşı da göstermişti. Önce böyle bir gücün oluşturulmasına itiraz etmiş, ama sonra Koalisyon Güçleri’ne katılmak zorunda kalmıştı). Gazze olayında kadın-çocuk sivil ölümlerinin birkaç bini geçmesinin ardından Macron’un yaptığı “sivil ölümler durdurulmalı” açıklaması da bu bağlamda değerlendirilmelidir. Yoksa halihazırda Fransa’nın veya başka bir bölgesel gücün, bu türden bir olayda süpergüce rağmen bir politika takip etmesi mümkün değildir. Nitekim Macron, bu açıklamayı yaptıktan hemen bir gün sonra “yanlış anlaşıldım” diyerek sözlerini geri almak durumunda kalmıştır.
2) Müslüman Dünyası. İngiltere, Fransa, Almanya vb “bölgesel güç” denilebilecek ülkelerin durumu bu olunca, Müslüman Dünyası’ndaki hükümetlerin durumu başkası mı olur? Elbette ki olmaz. Hatta daha beteri olur! Şöyle ki: adına “İslam Ülkeleri” denilen bu memleketlerin yönetimleri, süpergüce bağımlılık noktasında daha da ileri bir düzeydedirler. (Burada İran’ı bir nebze dışarıda tutmak gerekir. Çünkü gerek beyanına gerekse uygulamalarına bakıldığında İran İslam Cumhuriyeti’nin, imkanları ve kendi anlayışı çerçevesinde küresel düzene “karşı” mücadele ettiği söylenebilir). Bu yönde iddiası olan Suudi Arabistan, Türkiye vb ülkelerin ise söz ve eylemleri birbiriyle uyuşmamaktadır. Suudi Arabistan’ın bayrağında Kelime-i Tevhid ibaresi bulunmaktadır ama icraatlarına bakıldığında küresel sömürü düzenine karşı çıkmadığı, hatta tipik “uydu devlet” rolünü oynadığı görülmektedir (bu husus, Trump’ın başkan olduğu dönemde bu ülkeyle ilgili olarak yaptığı açıklamayla da sabittir!). Kendisini laik, sosyal, demokratik bir hukuk devleti olarak tanımlayan Türkiye Cumhuriyeti devletinin AKP’li Cumhurbaşkanı ise iç politik kaygılar nedeniyle zaman zaman “Eyy Amerika!” veya “One Minute” söylemine sarılmakta ama şartlar değiştiğinde (veya zoru gördüğünde) “dostum Trump” veya “dostum Biden” söylemine derhal dönüvermektedir. Müslüman Dünyası’ndaki diğer ülkelerin durumu da özde bundan farklı değildir. Burada da belirleyici olan yine “güçler dengesizliği”dir. Ve unutulmamalıdır ki, bu dengesizlik dünyanın birçok bölgesine nazaran bu coğrafyada daha bariz bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. İdeolojisi nedeniyle Batı kampına direnmeye çalışan İran’ın dahi bu noktada yapabilecekleri sınırlıdır. Evet, İran (Hamas’ın da itirafıyla) Aksa Operasyonu’na lojistik, mali vs destek vermiş ama daha ötesine geçememiştir. Çünkü onun anlamı farklı olur ve sonucunun da ne olacağı bellidir. Bu yüzden, ancak bölgedeki “vekil güçler”ini kullanarak Filistin mücadelesini desteklemeye çalışmaktadır. (Hatırlanacağı gibi, 1980-1988 yılları arasında cereyan eden savaşın son yıllarında Irak sınırındaki birkaç büyük şehri ele geçirip savaşın dengelerini lehine çeviren İran, ABD’nin “ülkeyi mahvederim” tehdidi karşısında ateşkes antlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştı. Humeyni ise, yaptığı açıklamada antlaşmaya imza atmayı kendisi için “zehir içmekten beter” diye nitelemişti! Humeyni bunu yapmak zorundaydı, çünkü ülkesinin gücü daha fazlasına yetmiyordu).
3) İsrail’in Hikmet-i Vücudu.
Malumdur ki İsrail’in bölgedeki varlığı, Batı’nın bölgesel/küresel çıkarlarıyla doğrudan ilişkilidir. Her ne kadar “bağımsız bir devlet” olduğu söylense de bu devlet birçok yönden “ABD’nin 51. Eyaleti” olarak nitelendirmeyi hak etmektedir.
Gazze olayı, bu gerçeği de bize bir kez daha hatırlatmıştır. Nitekim ABD başkanı Biden da bunu kendi ağzıyla itiraf etmiş ve demiştir ki: “eğer bölgede bir İsrail devleti olmasaydı, onu bizim icat etmemiz gerekirdi.” Niçin peki? ABD’deki Yahudi Lobisi’nin hatrına mı, yoksa çok “hümanist” biri vs olduğu için mi? Gerekçeyi yine Biden’in kendisi açıklıyor: “3 milyar dolar koyacağız, bunun en az on katını geri alacağız!” Buna, diplomasi dilinde “ulusal çıkarlar” deniyor! Bir konuda ulusal çıkar mevzubahis oldu mu, akan sular durur! Sadece Batı ülkeleri değil, Müslüman Dünyası’ndaki ulus devletler (ve İsrail) de bu kuralın istisnası değildir. Aslında İsrail’i de bir “Yahudi devleti” olarak görmek doğru olmaz. Siyonizm ideolojisine dayalı olarak kurulmuş olan bu devlet, “ulusal çıkarı” söz konusu olduğunda tipik modern ulus-devlet refleksleri göstermektedir ve geçmişte bunun örnekleri çoktur. Bu refleksin mahiyeti bazen niçin biraz daha farklı olur? Çünkü orada ekstra bir “din sosu” kullanılmıştır da ondan! Bu, şu demektir: Yahudilik dahi İsrail’de “kendisine çizilen sınırlar dahilinde” meşrudur. Bunun böyle olduğunun kanıtlarından birisi de şudur: kendilerini “gerçek Yahudiler” olarak niteleyen ve bizzat İsrail devleti tarafından “aşırı dinci” olarak suçlanan kimi Yahudi gruplar (Hasidizm taraftarları, vs) bizzat devletin resmi aygıtları tarafından baskılanmaktadır. Aynı durum, adına İslam Ülkeleri denilen memleketlerde de caridir. Malum olduğu üzere, bu ülkelerde faaliyet gösteren “İslamcı” gruplar da yönetimler tarafından “aşırı dinci” olmakla suçlanmaktadırlar. Peki, İsrail’de “din sosu” niçin biraz daha fazla kullanılmıştır? Batı’nın bölgesel çıkarlarını koruma noktasında ekstradan katkısı olur da ondan! Din her yerde benzer işlevler gördüğü için, İsrail’de de “görev”ini biraz fazlasıyla icra etmesine niçin engel olunsun ki! Üstelik bu devletin etrafı “düşman”larla doludur ve “ideoloji”nin yeterli olmadığı durumlarda böylesi bir yedek güce ihtiyaç vardır! Evet, Yahudiliğin İsrail devleti içindeki işlevi esas itibarıyla budur. Peki, din de asli faktör değilse, İsrail’in hikmet-i vücudu ne ola ki? 7 Ekim olaylarından sonra dünya kamuoyu şunu bir kez daha (ve net bir biçimde) görmüş bulunuyor ki bu devlet, Batı’nın çıkarları için bölgede tutulmaktadır. Buna yönelik en ufak bir tehdit söz konusu olduğunda, küresel güç olaya müdahale etmektedir. Nitekim bu tarihten önce “Demokrat” Biden yönetiminin “sağcı” Netenyahu hükümetiyle arası hiç de iyi değildi! Ama olaylar İsrail’in varlık nedeniyle ilgili olumsuz tazammunlar içerince, ABD, Aksa Tufanı’nın hemen akabinde bu ülkeyi desteklediğini deklare etti. Çünkü İsrail’in “mağlup edilebileceğine” dair en küçük bir tazammun, küresel sisteme karşı verilen mücadelenin başarılı olabileceğine dair bölge halklarının ümitlenmesine sebep olabilirdi! İran Devrimi’nin bölge ve dünya halkları üzerindeki etkilerini de iyi bilen ABD işte bu yüzden Gazze’nin “sepetten düşen ikinci yumurta” olmamasına çalışıyor.
Gazze olayının hatırlattığı o kadar çok irili ufaklı gerçek var ki! Hangi birisine değinelim?! Yerimiz dar olduğu için, şimdilik bu kadarıyla yetinelim ve gelelim Gazze’nin “gösterdikleri”ne. Hemen ifade edeyim ki, bu bağlamda altını çizmeye çalışacağım hususlar, (“bilinç” ve “yön” meseleleriyle doğrudan ilgili oldukları için) Gazze’nin hatırlattıklarından daha önemlidir:
1) İslamcılık akımı. Aksa Tufanı operasyonu şu gerçeği açık bir biçimde göstermiştir ki, halihazırda dünyada sömürü karşıtı sahici mücadeleyi “gerçek İslamcılar” vermektedir (Burada “gerçek” terimiyle, “davaya sahici bağlılığı” kast ediyorum; İslamcılık adına ortaya çıkan kişilerin, grupların veya devletlerin İslam’ı temsil edip edemeyeceği ayrı bir tartışma konusudur). Devrim’den sonra İran’a uygulanan küresel ambargo ile Aksa Tufanı operasyonundan sonra Gazze’nin başına gelenler bunun kanıtıdırlar. Her iki olayda da küresel sistem çok sert tepki vermiş ve gücü ölçüsünde failleri cezalandırma yoluna gitmiştir. Çünkü iki tecrübede de şu tazammun söz konusudur: küresel sömürüye karşı direnmek mümkündür! (Burada şu zannımı da ifade etmeme izin veriniz: bundan sonra nerede küresel sisteme karşı İran ve Gazze benzeri bir kalkışma olursa, aynı şekilde veya daha ağır bir biçimde cezalandırılmaya çalışılacaktır!). Peki, Müslüman Dünyası’nda faaliyet gösteren onlarca, yüzlerce parti, cemaat, tarikat, grup vs niçin aynı şekilde cezalandırılmıyor, hatta dolaylı yoldan “destekleniyor”? Bunun cevabı da çok açıktır: çünkü o yapılar “tehdit” olarak görülmüyor! Gerçek budur ve Müslümanların bu gerçeğe gözlerini kapamamaları, hareket stratejilerini de buna göre belirlemeleri gerekir.
Peki, bunu söylediğimizde bir “umutsuzluğu” beslemiş olmuyor muyuz? Hayır. Bilakis “sahte umutlar” beslemeyi önlemiş oluyoruz! Değişik zeminlerde defalarca söyledim: “statüko vitrini boş bırakmaz!” Gücü oranında, orayı “sahte İslamcılar”la doldurur. Böylece “gerçek İslamcılar” görünür olmaktan çıkarılmış olur. Kitlenin “sahici çözüm”den uzak tutulmasının en etkili yöntemlerinden birisidir bu. Bu arada hemen ifade edeyim ki, yaşanan her yeni gelişmeyle birlikte bu husustaki bilinç Müslüman Dünyası’nda giderek artıyor. Size örnek vereyim: Türkiye, Mısır, Tunus vb ülkelerde deneyimlenen “İslamcıları iktidara taşıma” projesinin akıbeti ne oldu? Vitrini “sahte İslamcılar”la doldurdular, bunlar her şeyi ellerine yüzlerine bulaştırdı ve sonunda genel kitle “böyle İslamcılık olmaz olsun” dedi, değil mi?! Bu bir “proje” idi ve uygulandı. Neticesi de büyük ölçüde alındı. Yani bu suretle İslamcılığın yeni taraftarlar bulmasının önüne geçilmiş oldu. Peki, başka ne oldu? Vitrini dolduran “sözde İslamcılar”a güven kalmadığı gibi, “gerçek İslamcılar” da bu olumsuz atmosferden nasibini aldılar! Yani daha fazlasıyla marjinalleştirildiler, değil mi?! Bugün dost-düşman bütün İslamcılık eleştirmenleri bu hususta aşağı yukarı mutabıktırlar. Bu vasatta İslamcılığın dostları: “üç-beş kişi kaldık” diye hüzünleniyorlar, düşmanları ise: “bu akım bir daha belini doğrultamaz” diye seviniyorlar. Ama bence her iki kesim de şunu görmüyor veya göz ardı ediyor: İslamcılık, zaten halihazırda fikri gelişmesini tamamlamış bir siyasal hareket değil, daha ziyade potansiyel bir fikri akımdır (o yüzdendir ki, bazı ülkelerdeki siyasi tezahürlerinin icraatları, akımın akıbetine dair olumsuz bir kanıya varmak için yeterli kanıt olarak alınamaz). Düşünsel akımların toplumsallaşması süreci de temelde düşüncenin tekamülüyle ilişkilidir. Yani İslamcılığın hala gelişmekte olan bir akım olmasının sebebi onun (biriktirebildiği kadarıyla) fikri gücüdür, tezlerinin isabetliliğidir, argümanlarının doğruludur. İslamcılık akımı bu noktada geriletilemediği sürece de gelişmesini sürdürecektir. İşte dost ve düşmanların görmediği, görmek istemediği gerçek budur. O halde aceleci bir tutum takınarak “İslamcılığın öldüğünü” ilan etmek yerine, önce yaşanan gelişmelerin İslamcılığın ana tezlerini doğrulayıp doğrulamadığına bakmak gerekir. Birçok yazıda altını çizmeye çalıştığım (ve bir süre önce de Umran dergisinde “Kim Kaybetti, Kim Kazandı?” başlığıyla kaleme aldığım makalede ifade ettiğim) gibi, bırakınız ana tezleri, tali tezler noktasında dahi İslamcılık akımının görüşleri yanlışlanamamıştır! (Bu hususa burada giremeyeceğim, ilgilenenler o yazıya bakabilir). “Sahte İslamcılar”a gelince, onların zaten bir tezleri olmadığı gibi, işlevleri de esas itibarıyla gerçek İslamcılığın imajını bozmaktır. Dolayısıyla “başarıları” da, “yenilgileri” de gerçek İslamcılığın hanesine yazılamaz!
Türkiye örneğini ele alalım. Burada ne oldu? Bir plan gereğince “sözde İslamcılar” iktidara taşındılar. Bunlar lafla peynir gemisi yürütmeye çalıştılar ve tabii ki başarısız oldular.
“One Minute” söylemiyle kitle desteği almak tabii ki bir yere kadar iş görüyor! Hayal dünyasında yaşamıyoruz. Gazze’deki gibi “ciddi” bir hadise meydana geldiğinde, sahte İslamcıların “Eyy Amerika!” söylemlerinin altının boş olduğu hemencecik anlaşılıverdi. İsrail’le daha önceden kurmuş olduğu sıcak ilişkiler yüzünden iki haftalık bir bocalama süreci yaşayan iktidar, sonrasında (Batı kampına karşı itiraz seslerinin giderek yükselmesiyle birlikte) tekrar “eski söylem”ine döndü ve yeniden “biz sizin kundaktaki bebeleri nasıl katlettiğinizi biliriz” jargonunu kullanmaya başladı. Peki, bu, eskisi gibi işe yaradı mı? Yaramadı. Kitle (özellikle de bazı “İslamcı” gruplar), önceki kadar iktidarın İsrail karşıtı söylemlerine destek vermedi. Çünkü “ainesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.” Mavi Marmara hadisesinin ardından söylenen: “bana mı sordunuz” sözü ve yakın zamanda İsrail’le kurulan sıcak ilişkiler nedeniyle de iktidarın bu tavır değişikliği kitle nezdinde itibar görmedi. Peki, bu neyi göstermiş oldu? Kitlenin topyekün bilinçlendiğini mi? Hayır. Sadece şunu: “gerçek İslamcılar”ın tezlerinden birinin doğru olduğunu! O tez, (bir kez daha hatırlatalım) şudur: sahte İslamcıların foyası illa ki ortaya çıkar! Gazze olayı, bu bağlamda, bir turnusol kağıdı işlevi görmüş ve böylece Müslüman Dünyası’ndaki yerel iktidarların hangi görevi üstlendiği, İslamcılık vitrininde boy gösterenlerin gerçek yüzleri, vs bir kez daha net biçimde görülmüştür. Bu ise, son tahlilde, İslamcılık akımının güç kazanmasına sebep olmaktadır. Çünkü bu akım, asıl gücünü, tezlerinin doğruluğundan almaktadır!
2) Düşünsel Zaaflar. Aksa Tufanı operasyonunun gösterdiği bir diğer gerçek ise şudur: Her ne kadar İran ve Gazze deneyimleri (diğer irili-ufaklı deneyimlerin yanında) İslamcılık akımının çağdaş dönemde gösterdiği performansın tezahürleri olarak görülebilirse de, “düşünsel açıdan” henüz kemale ermediği, yani “ideolojik” dinamizm kriterini tam olarak karşılayamadığı (ya da başka türlü ifade edecek olursak, henüz “okullaşamadığı”) için, bu akımın siyaset alanındaki görünümlerinin de zaaflı olacağına kuşku yoktur. Devrim sürecinde birçok farklı grubun desteğini almasına rağmen, İran’da zaman içerisinde “gelenekçiliğin” baskın çıkmasının sebebi de esasen budur (Sünni dünyada da durum çok farklı değildir). Batılı ideolojilerin bıraktığı boşluğu “İslamcı” akım yetkin bir şekilde dolduramadığı için, siyaset alanında İslamcılık adına girişilen çabalar genellikle başarısızlıkla sonuçlanmaktadır. Gazze’de olan ise şudur: Hamas, anlayış açısından Müslüman Kardeşler hareketinin bir uzantısı olarak görülebilir. Bu örgüte nazaran daha dinamik bir görünüm arz etmesinin nedeni ise, içinde bulunduğu sıcak çatışma ortamıdır. Bu tür “zorlayıcı” durumlar, tabiatıyla, her harekete dinamizm katar. Ama buna bakarak, Hamas’ın düşünsel yetkinliğe ulaşmış bir örgüt olduğu sonucunu çıkarmak doğru olmaz. Filistin mücadelesinde bu örgütü öne çıkaran, daha çok “yerel” sebeplerdir. Hamas’ın “siyasi” gücüne gelince, burada da özetle şunlar söylenebilir: örgüt, Filistin davasının “resmi” temsilcisi hüviyetini kazanamamış, iktidar alanı sadece Gazze Şeridi’yle sınırlı kalmıştır. Hatırlanacağı gibi, Hamas, Ahmet Yasin’in başlattığı İntifada hareketinden sonra mücadelenin inisiyatifini eline geçirse de, Oslo Görüşmeleri’ne katılacak düzeyde “siyasi” güce ulaşamadığı için, barış antlaşmasını örgütün lideri Ahmet Yasin değil, Batılı güçlerin desteklediği Yaser Arafat imzalamıştı (İran İslam Devrimi’nden sonra ise, aynı Batılı güçler, hiç hoşnut olmamalarına rağmen Humeyni’yi muhatap almak durumunda kalmışlardı, çünkü onun böylesi bir siyasi gücü vardı). Bence Hamas’ın bütün Filistin mücadelesinin önderliğini ele geçirme şansı hala var. Özellikle de Aksa Tufanı operasyonundan sonra bölge halklarının sempatisini kazandığı da çok açık. Fakat İran tecrübesinde görüldüğü gibi, “küresel” düzeyde başarı kazanmak için bunlar yeterli değildir. İslamcı hareketin bütüncül başarısı, ancak İslamcılığın “düşünsel yetkinliğe” ulaşmasıyla mümkün olabilir. Çünkü ancak o zaman kitleler bu akıma teveccüh gösterebilir, toplumsal ve siyasal örgütlenme ancak o zaman istenen düzeyde sağlanabilir.
3) Kitlenin duygusallığı.
Aksa Tufanı operasyonunun gösterdiği gerçeklerden bir diğeri de şudur: Müslüman Dünyası’nda kitleler (buna “İslamcı” olarak bilinen grupların büyük çoğunluğu da dahildir) genel olarak “duygusal” tepki vermektedirler.
Bu ise, kitlenin öncelikle “cahilliği”, ikincil olarak da “yoksulluğu” ile ilgilidir. Gazze olayında bir kez daha görülmüştür ki, yerel iktidarlar bu duygusallığı çok iyi kullanmaktadırlar! Amiyane tabirle ifade edecek olursak, bu iktidarların yaptığı, temelde “kitlenin gazını almak” ve aldıkları gazı “kendi gaz şirketlerinin boru hatlarına pompalamak”tır! Bunu, olayın mahiyetine göre, kimi zaman “bayrak”, kimi zaman “ezan”, kimi zaman da “Gazze” vb sembollerle yapmaktadırlar. Ve burada “kitle gösterileri”, “bağış kampanyaları”, “ürün boykotları” vb taktiklerin önemli rolü bulunmaktadır. Bu yöntemler sayesinde insanlar görevlerini yaptığı hissine kapılmakta ve “asıl yapılması gerekenler”i ya ertelemekte ya da onlardan bütünüyle vazgeçmektedirler. Bu da sömürü düzeniyle işbirliği içinde çalışan yerel iktidarların devamına neden olmaktadır. O halde nedir bu “asıl yapılması gerekenler”? Aslında sorunun cevabını İslamcılık akımı vermiş bulunuyor ki o da şudur: İslam’ın hakim olmadığı yerlerde İslam’ı iktidara getirmek için çalışmak. İran ve Gazze deneyimlerinin gösterdiği budur. Bu coğrafyalarda (görece de olsa) İslamcılığın kazandığı başarılar, küresel sömürüye karşı mücadelede benimsenecek yöntemin ne olması gerektiğini net biçimde göstermektedir. Çünkü sahici manada iktidar olmadan küresel güç ve onun uzantılarıyla mücadele edilemez. Sahici manada iktidar olabilmek için ise, yetkin düşünce sahibi olmak gerekir. Müslüman Dünyası’nın asıl ihtiyacı olan şey budur. Müslümanlar duygusallıktan, manipüle edilmekten, sömürülmekten vs kurtulmak istiyorlarsa, Ra’d:11’de beyan buyrulan “toplumsal dönüşüm”ün kurallarına riayet etmeli; “kervan yolda düzülür” mantığıyla değil, uzun vadeli hedefleri gözeterek ve teemmül, tefekkür ve teakkul ile hareket etmelidirler.
Gazze olayı daha başka ne söylüyor? Çok şey. Ama dedik ya: yerimiz dar! O yüzden, bu bahsi de burada hitama erdirmemiz ve sözlerimizi toparlamamız gerekiyor. Gün ağardı, etraf ışıdı; gözümüzde bir kusur yoksa ve bakar kör değilsek, Gazze olayı vesilesiyle şu gerçekleri artık daha net bir şekilde görebiliriz: bölgedeki mücadele Hamas ile İsrail arasında değil Batı ile İslamcılık akımı arasındadır. Hamas, İran, Hizbullah, Taliban vs bu mücadelenin farklı coğrafyalardaki yerel tezahürlerinden ibarettirler. İslamcılık akımı henüz düşünsel gelişimini tamamlamamış, olgunluk evresine ulaşamamıştır. Bu süreç tamamlandığında, akımın siyasal tezahürleri, zaaflarından büyük oranda kurtulacak ve insanlığın umudu olacak pratikleri ortaya koyabileceklerdir. O zamana kadar Müslümanların yapması gereken şey, düşünsel yetkinliğe ulaştıracak çabaları sürdürmek ve süreç devam ederken itidalli pratikler ortaya koymaktır. Hayat boşluk kabul etmez; her insan/grup, bildikleriyle amel edecektir. Önemli olan, bildiklerimizi “mutlaklaştırmamak”, yanlışımızı gördüğümüzde bundan vazgeçip doğruya teslim olmaktır. Bunu yapabildiğimiz sürece, her geçen gün durumumuzun biraz daha iyi olacağını göreceğiz, vesselam.
“İhtiyaçlar ile bu ihtiyaçları karşılayan kaynaklar arasında bir uyumsuzluk vardır. İnsanın ihtiyaçları sınırsız, kaynaklar ise kıttır.” argümanı yıllarca üçüncü sınıf köşe yazarlarından sözde alanlarında uzman ekonomi profesörlerine kadar tüm kapitalist ideologlar tarafından savunulmuş, küçük revizyonlardan geçirilerek ders kitaplarında da yer almıştır.
Bir yönüyle yitirilmiş bir kimliğin ete kemiğe büründüğü yerdir Filistin, hazanın henüz toprağa düşmemiş yaprağıdır. Bütün yaprak dökümlerimize ve Kemalizm’in İslâm coğrafyasındaki mankurtlaştırıcı etkilerine rağmen asli kimliğimizi bize her daim hatırlatan bir meseldir.
İsmini andığımızda bize uzak ve yabancı gibi gelen Ortadoğu dediğimiz bu yere ismini veren, İngiltere’dir. Bu topraklara Ortadoğu dediğimizde, esasında trajik bir şekilde İngiltere’ye göre mekânlaştırılmış bir yerden ve isimlendirmeden bahsediyoruz.
Dolayısıyla gerek âyetlerin gerekse rivâyet malzemesinin dinî irşad ve öğretim faaliyetleri ya da akademik araştırmalarda kullanılabilmesi için bir tetkik sürecinden geçmesi gerektiği açıktır. Bu dikkate alınmadan yapılan iktibaslar, ilgili metinlerin ihtiva etmediği, maksadı aşan çok sayıda açıklamaya (tefsir) ve yorumlamaya (tevil) kapı aralamakta, sonuç olarak “Kontrolsüz Nas Kullanımı” diye isimlendirmeyi tercih ettiğimiz tablo ortaya çıkmaktadır. Buna göre “Kontrolsüz Nas Kullanımı”: Bir nassın ilmî tetkik süzgecinden geçirilmeden, gelenekten devralınan biçimleri ve bunlar üzerine yapılan yorumlar üzerinden dolaşıma sokulması, bir dinî öğretim ya da bilimsel araştırma materyali olarak işlev görmesi anlamına gelmektedir.
Gazze’nin Hatırlattıkları ve Gösterdikleri
7 Ekim 2023 tarihinde gerçekleştirilen Aksa Tufanı operasyonunun üzerinden yaklaşık olarak 3 ay geçti. Yoğunluğunda görece azalma olsa da, hadisenin sıcaklığı hala devam ediyor ve Başta ABD olmak üzere Batılı hükümetlerin desteğini arkasına alan İsrail katliam yapmayı sürdürüyor, Hamas ise, bir yandan kısıtlı imkanlarla direnmeye devam ederken, öte yandan dünya kamuoyunun desteğini arkasına alarak psikolojik üstünlüğü ele geçirmeye çalışıyor. Olayın değerlendirmesine gelince, şunu söyleyebiliriz: farklı kesimler farklı yaklaşımlar sergiliyorlar. Küresel sistemin banileri ve uzantıları için operasyon “terörist” bir eylem”e karşılık gelirken, “aktivist” gruplar hadiseyi “diriliş muştusu” olarak görüyor. STK’lar ise daha çok “çaresizlik” teriminin tazammun ettiği anlamlar çerçevesinde olayı açıklıyor ve meselenin “insani” boyutunu öne çıkarıyorlar. Yani her kesim bulunduğu pozisyon itibarıyla olan-biteni yorumluyor ve meseleye o zaviyeden yaklaşıyor. Bu durumda bizim de konuyu benzer biçimde bulunduğumuz pozisyon itibarıyla değerlendireceğimizi söylemek yanlış olmaz. Ama burada şu hususa dikkat edilmelidir: farklı pozisyonların “meşrulaştırıcı” gerekçeleri de farklı olur. Bunların kimisini “çıkar” belirler, kimisini de “ideoloji.” Hadiseyi değerlendirirken karşımıza çıkan yorum farklılıklarının temel sebebi budur. İnsandan beklenen ise elbette “hak-hakikat” ölçüleri temelinde bir değerlendirme yapmasıdır. Bu yazı çerçevesinde benim yapmaya çalışacağım şey de budur.
Görüşlerimi iki ana başlık altında ve olabildiğince özet bir şekilde ifade etmeye çalışacağım, çünkü hadisenin pek çok boyutu var ve her birini tahlil için fazla yerimiz de yok. Bu bağlamda öncelikle Gazze’de olan-bitenlerin bizlere “hatırlattıkları”na değineceğim, ardından da bu olayların “gösterdikleri”ne işaret etmeye gayret edeceğim. Ama bundan önce hadisenin ne idüğüne dair görüşümü kısaca ifade etmem lazım, çünkü yapacağım değerlendirmeler buna dayanıyor:
Planlanma zamanı ve kapsamı, uluslararası siyasal atmosferin uygunluğu, alınan mali ve lojistik desteğin kaynağı, demir kubbenin aşılma yöntemi, operasyonun ardından İsrail’in giriştiği katliamın boyutları, vs açısından bakıldığında, bu operasyonun İsrail’in (veya ABD’nin) “yönlendirmesiyle” yapılmadığı söylenebilir. İsrail iç siyasetinde iyice sıkışmış olan Netenyahu hükümetinin operasyonu bir “çıkış yolu” olarak kullanmak istemiş olabileceği iddia edilebilirse de, bunun tersini düşünmek de mümkündür. Yani bizzat Hamas, gerek yolsuzluk dosyalarıyla gerekse yargıyı yürütmeye tabi kılma yönündeki girişimleri vs nedeniyle zaten zor bir süreçten geçen Netenyahu hükümetinin bu “görece zayıf” pozisyonunu kendi lehine değerlendirmek istemiş de olabilir. Hadisenin ardında başka faktörlerin olabileceği de söylenebilir ama bana göre asıl faktör, Hamas’ın son yıllarda içinde bulunduğu “zor durum”dur.
Bunu şöyle izah edeyim: Özellikle de 1993 Oslo Antlaşması’ndan sonra şu husus net bir biçimde ortaya çıkmıştır ki, küresel sistem, Filistin Davası’nın bayraktarlığını “İslamcı” bir örgütün yapmasını istememektedir. ABD’nin “iki devletli çözüm”ü sürekli gündemde tutmasının asli sebebi de budur. Çünkü böylesi bir öneri kabul gördüğünde “İsrail’in varlığı”na yönelik tehdit ortadan kalkmış olacak, bölge ülkeleri İsrail’i “meşru bir devlet” olarak resmen tanıyacak, Hamas’ın dayandığı zemin de bu suretle zayıflamış olacaktır. Bilindiği üzere, Hamas İsrail’i “meşru” bir devlet olarak kabul etmeyeceğini defalarca deklare ettiği için (ABD liderliğindeki Batı kampı da Filistin davasının bayraktarlığını “İslamcı” bir örgütün yapmasını istemediği için) sorun yıllardır bir nevi “çözümsüzlüğe” terk edilmiş durumdaydı. Seçimle işbaşına gelen bir iktidar olmasına rağmen Hamas’ın Gazze’de normal bir hükümet gibi davranmasına baştan beri izin verilmemiş, Gazze halkı da yıllardır ağır bir ambargo altında yaşamaya mahkum edilmişti. Her geçen yıl şartlar daha da ağırlaştığı için, “yeni bir şeyler yapılması” artık zorunluluk haline gelmişti. Çünkü hangi coğrafyada bulunursa bulunsun, bir siyasi yönetimin bu türden bir vasatta iktidarını daha fazla devam ettirmesi zordur. Bendeniz, işte bu “zor durum”dan kurtulmak için Hamas’ın Aksa Tufanı operasyonunu planladığını düşünüyorum (Biden yönetiminin, son iki yılda, İsrail ile ilişkilerini “normalleştirmeleri” yönünde bölge ülkeleri üzerindeki baskıyı artırması da bir diğer önemli etken olarak görülebilir). Peki, sonuçlarının çok ağır olacağı baştan belli olan böylesi bir operasyonu bir örgüt niçin yapmak istesin?! İsrail’e şimdiye kadar hiçbir örgütün veya devletin veremediği ölçüde zarar vermek suretiyle Hamas, aslında, “kendi canına kast etmiş olmuyor mu”? Operasyonun ilk gününde örgütün bir yetkilisinin yapmış olduğu şu açıklama zannımca bu sorunun cevabına dair ipuçları içeriyor: “en kötü ihtimale karşı hazırlıklıyız!” Bu ihtimalin ne olduğu tartışılabilir ama bu cümlede Hamas’ın içinde bulunduğu “zor durum”a dair bir tazammun bulunduğuna kuşku yoktur! Bir örgüt, onu buna icbar eden şartlar yoksa niçin “en kötü ihtimale hazırlıklı” olsun ki? Evet, Gazze halkı, sırf “İslamcı” amaçları olan bir örgüte destek verdiği, onu seçimle işbaşına getirdiği, ağır ambargo şartlarına rağmen bu örgüte/partiye desteğini geri çekmediği için (Batı kampının açık veya gizli desteğiyle) İsrail tarafından cezalandırılmaktaydı ve cezanın dozajı da son yıllarda epeyce artmıştı. Tabiatıyla, “halkın temsilcisi” olan bir örgütün de bu durumda daha fazla hareketsiz kalması beklenemez (Çünkü aksi takdirde kitlenin desteğini kaybetme riski ortaya çıkar!) İşte bu yüzden, sonuçlarının ağır olacağını bilse de, örgütün böylesi bir operasyonu yapmak durumunda kalmış olması mümkündür. Peki, Hamas’ın karşılaşması muhtemel sonuç, tümden yok edilmek olabilir mi? Bence örgütün böylesi bir ihtimali de hesap etmiş olması mümkün (çünkü “hazırlıklıyız” dedikleri ihtimallerin “en kötüsü” her halde budur! Zaten 7 Ekim saldırısından birkaç gün sonra Netenyahu hükümeti de “Hamas’la Savaş”taki siyasi amaçlarının örgütün “yok edilmesi” olduğunu ilan etmiş bulunuyor). İsrail bu hedefine ulaşabilir mi, bu ayrı bir tartışma konusu ama eğer Hamas’ın da bu sonucu önceden hesap etmiş olabileceği düşünülecek olursa, geriye şu ihtimal kalıyor demektir: Örgütün (en azından planlama aşamasında) bu eylemle amaçladığı şey, siyasi bir başarı kazanmaktansa “psikolojik üstünlüğü ele geçirme”, “adını tarihe yazdırma” vs türünden kazanımlar olabilir! Şöyle ki: kendisi yok edilmiş olsa bile, bu operasyon sayesinde gelecek nesillere bir “örneklik” bırakmış; bugüne kadar İsrail’e en büyük darbeyi bir “İslamcı” örgütün vurmuş olduğunu herkese göstermiş ve böylece bundan sonra daha büyük bir darbe vurulacaksa, bunu da ancak bir İslamcı örgütün (veya devletin vs) yapabileceğine dair kitleye umut vermiş olacaktır! Bütün bu olumsuz görünüme rağmen, Hamas’ın bu zor durumdan zaferle çıkması mümkün mü? Güçlü bir ihtimal gibi görünmemesine rağmen, özellikle de Batı kamuoyundan yükselen tepkiler sayesinde Batılı hükümetlerin tavrı değişir de Netenyahu hükümeti geri adım atarsa, bu, Hamas’ın siyasi başarı hanesine yazılabilir. Hamas direnişi sürdürürken Netenyahu hükümeti düşerse vs, böylesi bir gelişmeyi “zafer” olarak nitelemek mümkün olur. Gazze toptan harap edilip yaşanmaz bir yer haline getirilmiş olsa bile, işte o zaman “savaş”ın galibinin Hamas olduğu net biçimde söylenebilir. Ama halihazırda bu yönde bir gelişmenin olabileceğine dair açık işaretleri göremiyoruz.
Gelelim “Gazze’nin hatırlattıkları”na. Burada madde madde gideceğim ve görüşlerimi olabildiğince kısa ifade etmeye çalışacağım. Çünkü bu başlık altında sıralayacaklarım, İslamcılar olarak bizlerin zaten bildiği ve yıllardır tekrarladığı hakikatlerdir. Bunlar, Gazze olayıyla birlikte sadece yeniden ve daha net bir şekilde görülmüştür:
1) Küresel düzen ve bölgesel güçler. Gazze’de yaşananlar, halihazırda Batı hegemonyasının (veya ABD’nin) belirleyici olduğu bir küresel düzende yaşadığımızı bize bir kez daha hatırlatmıştır. Malum olduğu üzere, bir küresel düzen varsa, burada “güçler dengesi” süpergücün (veya güçlerin) belirlediği sınırlar çerçevesinde kurulur. Lokal iktidarlar, ancak bu denge sistemi içerisinde kendilerine yer bulabilirler. Sisteme itiraz ettiklerinde ise te’dip edilirler. Süpergücün konumu değişmediği sürece de bu düzen varlığını bu şekilde sürdürür. Nitekim özellikle de Batı kampında yer alan yerel/bölgesel güçler, olayın gelişim sürecinde süpergücün dolaylı tehditlerine boyun eğmişler ve Hamas’ın operasyonunu “terör eylemi” olarak niteleyen ABD’nin yanında saf tutmak durumunda kalmışlardır. Hatta işi kendi ülkelerinde Hamas lehine söylem ve eylemleri cezalandırmaya kadar vardırmışlardır (Bu coğrafyada kamuoyunun bazı kesimlerinin Filistin’e destek vermesi de sonucu değiştirmemiştir). Bunun sebebi, daha doğru bir ifadeyle söyleyecek olursak, “güçler dengesizliği”dir. Yani yerel/bölgesel iktidarların gücü süpergüce karşı çıkmaya yetmemektedir! Fransa gibi, öteden beri bu türden durumlarda “ilk itirazcı” olma imtiyazını kimseye kaptırmak istemeyen ülkelerin yaptığı ise, sadece süpergücün aktüel gücünü test etmek ve “geleceğe yatırım yapmak” şeklinde ifade edilebilecek bir politik tavra işaret etmektedir (Hatırlanacak olursa, Fransa, aynı tavrı, Saddam’ın Kuveyt’i işgalinden sonra Koalisyon Güçleri oluşturmaya çalışan ABD yönetimine karşı da göstermişti. Önce böyle bir gücün oluşturulmasına itiraz etmiş, ama sonra Koalisyon Güçleri’ne katılmak zorunda kalmıştı). Gazze olayında kadın-çocuk sivil ölümlerinin birkaç bini geçmesinin ardından Macron’un yaptığı “sivil ölümler durdurulmalı” açıklaması da bu bağlamda değerlendirilmelidir. Yoksa halihazırda Fransa’nın veya başka bir bölgesel gücün, bu türden bir olayda süpergüce rağmen bir politika takip etmesi mümkün değildir. Nitekim Macron, bu açıklamayı yaptıktan hemen bir gün sonra “yanlış anlaşıldım” diyerek sözlerini geri almak durumunda kalmıştır.
2) Müslüman Dünyası. İngiltere, Fransa, Almanya vb “bölgesel güç” denilebilecek ülkelerin durumu bu olunca, Müslüman Dünyası’ndaki hükümetlerin durumu başkası mı olur? Elbette ki olmaz. Hatta daha beteri olur! Şöyle ki: adına “İslam Ülkeleri” denilen bu memleketlerin yönetimleri, süpergüce bağımlılık noktasında daha da ileri bir düzeydedirler. (Burada İran’ı bir nebze dışarıda tutmak gerekir. Çünkü gerek beyanına gerekse uygulamalarına bakıldığında İran İslam Cumhuriyeti’nin, imkanları ve kendi anlayışı çerçevesinde küresel düzene “karşı” mücadele ettiği söylenebilir). Bu yönde iddiası olan Suudi Arabistan, Türkiye vb ülkelerin ise söz ve eylemleri birbiriyle uyuşmamaktadır. Suudi Arabistan’ın bayrağında Kelime-i Tevhid ibaresi bulunmaktadır ama icraatlarına bakıldığında küresel sömürü düzenine karşı çıkmadığı, hatta tipik “uydu devlet” rolünü oynadığı görülmektedir (bu husus, Trump’ın başkan olduğu dönemde bu ülkeyle ilgili olarak yaptığı açıklamayla da sabittir!). Kendisini laik, sosyal, demokratik bir hukuk devleti olarak tanımlayan Türkiye Cumhuriyeti devletinin AKP’li Cumhurbaşkanı ise iç politik kaygılar nedeniyle zaman zaman “Eyy Amerika!” veya “One Minute” söylemine sarılmakta ama şartlar değiştiğinde (veya zoru gördüğünde) “dostum Trump” veya “dostum Biden” söylemine derhal dönüvermektedir. Müslüman Dünyası’ndaki diğer ülkelerin durumu da özde bundan farklı değildir. Burada da belirleyici olan yine “güçler dengesizliği”dir. Ve unutulmamalıdır ki, bu dengesizlik dünyanın birçok bölgesine nazaran bu coğrafyada daha bariz bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. İdeolojisi nedeniyle Batı kampına direnmeye çalışan İran’ın dahi bu noktada yapabilecekleri sınırlıdır. Evet, İran (Hamas’ın da itirafıyla) Aksa Operasyonu’na lojistik, mali vs destek vermiş ama daha ötesine geçememiştir. Çünkü onun anlamı farklı olur ve sonucunun da ne olacağı bellidir. Bu yüzden, ancak bölgedeki “vekil güçler”ini kullanarak Filistin mücadelesini desteklemeye çalışmaktadır. (Hatırlanacağı gibi, 1980-1988 yılları arasında cereyan eden savaşın son yıllarında Irak sınırındaki birkaç büyük şehri ele geçirip savaşın dengelerini lehine çeviren İran, ABD’nin “ülkeyi mahvederim” tehdidi karşısında ateşkes antlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştı. Humeyni ise, yaptığı açıklamada antlaşmaya imza atmayı kendisi için “zehir içmekten beter” diye nitelemişti! Humeyni bunu yapmak zorundaydı, çünkü ülkesinin gücü daha fazlasına yetmiyordu).
3) İsrail’in Hikmet-i Vücudu.
Gazze olayı, bu gerçeği de bize bir kez daha hatırlatmıştır. Nitekim ABD başkanı Biden da bunu kendi ağzıyla itiraf etmiş ve demiştir ki: “eğer bölgede bir İsrail devleti olmasaydı, onu bizim icat etmemiz gerekirdi.” Niçin peki? ABD’deki Yahudi Lobisi’nin hatrına mı, yoksa çok “hümanist” biri vs olduğu için mi? Gerekçeyi yine Biden’in kendisi açıklıyor: “3 milyar dolar koyacağız, bunun en az on katını geri alacağız!” Buna, diplomasi dilinde “ulusal çıkarlar” deniyor! Bir konuda ulusal çıkar mevzubahis oldu mu, akan sular durur! Sadece Batı ülkeleri değil, Müslüman Dünyası’ndaki ulus devletler (ve İsrail) de bu kuralın istisnası değildir. Aslında İsrail’i de bir “Yahudi devleti” olarak görmek doğru olmaz. Siyonizm ideolojisine dayalı olarak kurulmuş olan bu devlet, “ulusal çıkarı” söz konusu olduğunda tipik modern ulus-devlet refleksleri göstermektedir ve geçmişte bunun örnekleri çoktur. Bu refleksin mahiyeti bazen niçin biraz daha farklı olur? Çünkü orada ekstra bir “din sosu” kullanılmıştır da ondan! Bu, şu demektir: Yahudilik dahi İsrail’de “kendisine çizilen sınırlar dahilinde” meşrudur. Bunun böyle olduğunun kanıtlarından birisi de şudur: kendilerini “gerçek Yahudiler” olarak niteleyen ve bizzat İsrail devleti tarafından “aşırı dinci” olarak suçlanan kimi Yahudi gruplar (Hasidizm taraftarları, vs) bizzat devletin resmi aygıtları tarafından baskılanmaktadır. Aynı durum, adına İslam Ülkeleri denilen memleketlerde de caridir. Malum olduğu üzere, bu ülkelerde faaliyet gösteren “İslamcı” gruplar da yönetimler tarafından “aşırı dinci” olmakla suçlanmaktadırlar. Peki, İsrail’de “din sosu” niçin biraz daha fazla kullanılmıştır? Batı’nın bölgesel çıkarlarını koruma noktasında ekstradan katkısı olur da ondan! Din her yerde benzer işlevler gördüğü için, İsrail’de de “görev”ini biraz fazlasıyla icra etmesine niçin engel olunsun ki! Üstelik bu devletin etrafı “düşman”larla doludur ve “ideoloji”nin yeterli olmadığı durumlarda böylesi bir yedek güce ihtiyaç vardır! Evet, Yahudiliğin İsrail devleti içindeki işlevi esas itibarıyla budur. Peki, din de asli faktör değilse, İsrail’in hikmet-i vücudu ne ola ki? 7 Ekim olaylarından sonra dünya kamuoyu şunu bir kez daha (ve net bir biçimde) görmüş bulunuyor ki bu devlet, Batı’nın çıkarları için bölgede tutulmaktadır. Buna yönelik en ufak bir tehdit söz konusu olduğunda, küresel güç olaya müdahale etmektedir. Nitekim bu tarihten önce “Demokrat” Biden yönetiminin “sağcı” Netenyahu hükümetiyle arası hiç de iyi değildi! Ama olaylar İsrail’in varlık nedeniyle ilgili olumsuz tazammunlar içerince, ABD, Aksa Tufanı’nın hemen akabinde bu ülkeyi desteklediğini deklare etti. Çünkü İsrail’in “mağlup edilebileceğine” dair en küçük bir tazammun, küresel sisteme karşı verilen mücadelenin başarılı olabileceğine dair bölge halklarının ümitlenmesine sebep olabilirdi! İran Devrimi’nin bölge ve dünya halkları üzerindeki etkilerini de iyi bilen ABD işte bu yüzden Gazze’nin “sepetten düşen ikinci yumurta” olmamasına çalışıyor.
Gazze olayının hatırlattığı o kadar çok irili ufaklı gerçek var ki! Hangi birisine değinelim?! Yerimiz dar olduğu için, şimdilik bu kadarıyla yetinelim ve gelelim Gazze’nin “gösterdikleri”ne. Hemen ifade edeyim ki, bu bağlamda altını çizmeye çalışacağım hususlar, (“bilinç” ve “yön” meseleleriyle doğrudan ilgili oldukları için) Gazze’nin hatırlattıklarından daha önemlidir:
1) İslamcılık akımı. Aksa Tufanı operasyonu şu gerçeği açık bir biçimde göstermiştir ki, halihazırda dünyada sömürü karşıtı sahici mücadeleyi “gerçek İslamcılar” vermektedir (Burada “gerçek” terimiyle, “davaya sahici bağlılığı” kast ediyorum; İslamcılık adına ortaya çıkan kişilerin, grupların veya devletlerin İslam’ı temsil edip edemeyeceği ayrı bir tartışma konusudur). Devrim’den sonra İran’a uygulanan küresel ambargo ile Aksa Tufanı operasyonundan sonra Gazze’nin başına gelenler bunun kanıtıdırlar. Her iki olayda da küresel sistem çok sert tepki vermiş ve gücü ölçüsünde failleri cezalandırma yoluna gitmiştir. Çünkü iki tecrübede de şu tazammun söz konusudur: küresel sömürüye karşı direnmek mümkündür! (Burada şu zannımı da ifade etmeme izin veriniz: bundan sonra nerede küresel sisteme karşı İran ve Gazze benzeri bir kalkışma olursa, aynı şekilde veya daha ağır bir biçimde cezalandırılmaya çalışılacaktır!). Peki, Müslüman Dünyası’nda faaliyet gösteren onlarca, yüzlerce parti, cemaat, tarikat, grup vs niçin aynı şekilde cezalandırılmıyor, hatta dolaylı yoldan “destekleniyor”? Bunun cevabı da çok açıktır: çünkü o yapılar “tehdit” olarak görülmüyor! Gerçek budur ve Müslümanların bu gerçeğe gözlerini kapamamaları, hareket stratejilerini de buna göre belirlemeleri gerekir.
Peki, bunu söylediğimizde bir “umutsuzluğu” beslemiş olmuyor muyuz? Hayır. Bilakis “sahte umutlar” beslemeyi önlemiş oluyoruz! Değişik zeminlerde defalarca söyledim: “statüko vitrini boş bırakmaz!” Gücü oranında, orayı “sahte İslamcılar”la doldurur. Böylece “gerçek İslamcılar” görünür olmaktan çıkarılmış olur. Kitlenin “sahici çözüm”den uzak tutulmasının en etkili yöntemlerinden birisidir bu. Bu arada hemen ifade edeyim ki, yaşanan her yeni gelişmeyle birlikte bu husustaki bilinç Müslüman Dünyası’nda giderek artıyor. Size örnek vereyim: Türkiye, Mısır, Tunus vb ülkelerde deneyimlenen “İslamcıları iktidara taşıma” projesinin akıbeti ne oldu? Vitrini “sahte İslamcılar”la doldurdular, bunlar her şeyi ellerine yüzlerine bulaştırdı ve sonunda genel kitle “böyle İslamcılık olmaz olsun” dedi, değil mi?! Bu bir “proje” idi ve uygulandı. Neticesi de büyük ölçüde alındı. Yani bu suretle İslamcılığın yeni taraftarlar bulmasının önüne geçilmiş oldu. Peki, başka ne oldu? Vitrini dolduran “sözde İslamcılar”a güven kalmadığı gibi, “gerçek İslamcılar” da bu olumsuz atmosferden nasibini aldılar! Yani daha fazlasıyla marjinalleştirildiler, değil mi?! Bugün dost-düşman bütün İslamcılık eleştirmenleri bu hususta aşağı yukarı mutabıktırlar. Bu vasatta İslamcılığın dostları: “üç-beş kişi kaldık” diye hüzünleniyorlar, düşmanları ise: “bu akım bir daha belini doğrultamaz” diye seviniyorlar. Ama bence her iki kesim de şunu görmüyor veya göz ardı ediyor: İslamcılık, zaten halihazırda fikri gelişmesini tamamlamış bir siyasal hareket değil, daha ziyade potansiyel bir fikri akımdır (o yüzdendir ki, bazı ülkelerdeki siyasi tezahürlerinin icraatları, akımın akıbetine dair olumsuz bir kanıya varmak için yeterli kanıt olarak alınamaz). Düşünsel akımların toplumsallaşması süreci de temelde düşüncenin tekamülüyle ilişkilidir. Yani İslamcılığın hala gelişmekte olan bir akım olmasının sebebi onun (biriktirebildiği kadarıyla) fikri gücüdür, tezlerinin isabetliliğidir, argümanlarının doğruludur. İslamcılık akımı bu noktada geriletilemediği sürece de gelişmesini sürdürecektir. İşte dost ve düşmanların görmediği, görmek istemediği gerçek budur. O halde aceleci bir tutum takınarak “İslamcılığın öldüğünü” ilan etmek yerine, önce yaşanan gelişmelerin İslamcılığın ana tezlerini doğrulayıp doğrulamadığına bakmak gerekir. Birçok yazıda altını çizmeye çalıştığım (ve bir süre önce de Umran dergisinde “Kim Kaybetti, Kim Kazandı?” başlığıyla kaleme aldığım makalede ifade ettiğim) gibi, bırakınız ana tezleri, tali tezler noktasında dahi İslamcılık akımının görüşleri yanlışlanamamıştır! (Bu hususa burada giremeyeceğim, ilgilenenler o yazıya bakabilir). “Sahte İslamcılar”a gelince, onların zaten bir tezleri olmadığı gibi, işlevleri de esas itibarıyla gerçek İslamcılığın imajını bozmaktır. Dolayısıyla “başarıları” da, “yenilgileri” de gerçek İslamcılığın hanesine yazılamaz!
“One Minute” söylemiyle kitle desteği almak tabii ki bir yere kadar iş görüyor! Hayal dünyasında yaşamıyoruz. Gazze’deki gibi “ciddi” bir hadise meydana geldiğinde, sahte İslamcıların “Eyy Amerika!” söylemlerinin altının boş olduğu hemencecik anlaşılıverdi. İsrail’le daha önceden kurmuş olduğu sıcak ilişkiler yüzünden iki haftalık bir bocalama süreci yaşayan iktidar, sonrasında (Batı kampına karşı itiraz seslerinin giderek yükselmesiyle birlikte) tekrar “eski söylem”ine döndü ve yeniden “biz sizin kundaktaki bebeleri nasıl katlettiğinizi biliriz” jargonunu kullanmaya başladı. Peki, bu, eskisi gibi işe yaradı mı? Yaramadı. Kitle (özellikle de bazı “İslamcı” gruplar), önceki kadar iktidarın İsrail karşıtı söylemlerine destek vermedi. Çünkü “ainesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.” Mavi Marmara hadisesinin ardından söylenen: “bana mı sordunuz” sözü ve yakın zamanda İsrail’le kurulan sıcak ilişkiler nedeniyle de iktidarın bu tavır değişikliği kitle nezdinde itibar görmedi. Peki, bu neyi göstermiş oldu? Kitlenin topyekün bilinçlendiğini mi? Hayır. Sadece şunu: “gerçek İslamcılar”ın tezlerinden birinin doğru olduğunu! O tez, (bir kez daha hatırlatalım) şudur: sahte İslamcıların foyası illa ki ortaya çıkar! Gazze olayı, bu bağlamda, bir turnusol kağıdı işlevi görmüş ve böylece Müslüman Dünyası’ndaki yerel iktidarların hangi görevi üstlendiği, İslamcılık vitrininde boy gösterenlerin gerçek yüzleri, vs bir kez daha net biçimde görülmüştür. Bu ise, son tahlilde, İslamcılık akımının güç kazanmasına sebep olmaktadır. Çünkü bu akım, asıl gücünü, tezlerinin doğruluğundan almaktadır!
2) Düşünsel Zaaflar. Aksa Tufanı operasyonunun gösterdiği bir diğer gerçek ise şudur: Her ne kadar İran ve Gazze deneyimleri (diğer irili-ufaklı deneyimlerin yanında) İslamcılık akımının çağdaş dönemde gösterdiği performansın tezahürleri olarak görülebilirse de, “düşünsel açıdan” henüz kemale ermediği, yani “ideolojik” dinamizm kriterini tam olarak karşılayamadığı (ya da başka türlü ifade edecek olursak, henüz “okullaşamadığı”) için, bu akımın siyaset alanındaki görünümlerinin de zaaflı olacağına kuşku yoktur. Devrim sürecinde birçok farklı grubun desteğini almasına rağmen, İran’da zaman içerisinde “gelenekçiliğin” baskın çıkmasının sebebi de esasen budur (Sünni dünyada da durum çok farklı değildir). Batılı ideolojilerin bıraktığı boşluğu “İslamcı” akım yetkin bir şekilde dolduramadığı için, siyaset alanında İslamcılık adına girişilen çabalar genellikle başarısızlıkla sonuçlanmaktadır. Gazze’de olan ise şudur: Hamas, anlayış açısından Müslüman Kardeşler hareketinin bir uzantısı olarak görülebilir. Bu örgüte nazaran daha dinamik bir görünüm arz etmesinin nedeni ise, içinde bulunduğu sıcak çatışma ortamıdır. Bu tür “zorlayıcı” durumlar, tabiatıyla, her harekete dinamizm katar. Ama buna bakarak, Hamas’ın düşünsel yetkinliğe ulaşmış bir örgüt olduğu sonucunu çıkarmak doğru olmaz. Filistin mücadelesinde bu örgütü öne çıkaran, daha çok “yerel” sebeplerdir. Hamas’ın “siyasi” gücüne gelince, burada da özetle şunlar söylenebilir: örgüt, Filistin davasının “resmi” temsilcisi hüviyetini kazanamamış, iktidar alanı sadece Gazze Şeridi’yle sınırlı kalmıştır. Hatırlanacağı gibi, Hamas, Ahmet Yasin’in başlattığı İntifada hareketinden sonra mücadelenin inisiyatifini eline geçirse de, Oslo Görüşmeleri’ne katılacak düzeyde “siyasi” güce ulaşamadığı için, barış antlaşmasını örgütün lideri Ahmet Yasin değil, Batılı güçlerin desteklediği Yaser Arafat imzalamıştı (İran İslam Devrimi’nden sonra ise, aynı Batılı güçler, hiç hoşnut olmamalarına rağmen Humeyni’yi muhatap almak durumunda kalmışlardı, çünkü onun böylesi bir siyasi gücü vardı). Bence Hamas’ın bütün Filistin mücadelesinin önderliğini ele geçirme şansı hala var. Özellikle de Aksa Tufanı operasyonundan sonra bölge halklarının sempatisini kazandığı da çok açık. Fakat İran tecrübesinde görüldüğü gibi, “küresel” düzeyde başarı kazanmak için bunlar yeterli değildir. İslamcı hareketin bütüncül başarısı, ancak İslamcılığın “düşünsel yetkinliğe” ulaşmasıyla mümkün olabilir. Çünkü ancak o zaman kitleler bu akıma teveccüh gösterebilir, toplumsal ve siyasal örgütlenme ancak o zaman istenen düzeyde sağlanabilir.
3) Kitlenin duygusallığı.
Bu ise, kitlenin öncelikle “cahilliği”, ikincil olarak da “yoksulluğu” ile ilgilidir. Gazze olayında bir kez daha görülmüştür ki, yerel iktidarlar bu duygusallığı çok iyi kullanmaktadırlar! Amiyane tabirle ifade edecek olursak, bu iktidarların yaptığı, temelde “kitlenin gazını almak” ve aldıkları gazı “kendi gaz şirketlerinin boru hatlarına pompalamak”tır! Bunu, olayın mahiyetine göre, kimi zaman “bayrak”, kimi zaman “ezan”, kimi zaman da “Gazze” vb sembollerle yapmaktadırlar. Ve burada “kitle gösterileri”, “bağış kampanyaları”, “ürün boykotları” vb taktiklerin önemli rolü bulunmaktadır. Bu yöntemler sayesinde insanlar görevlerini yaptığı hissine kapılmakta ve “asıl yapılması gerekenler”i ya ertelemekte ya da onlardan bütünüyle vazgeçmektedirler. Bu da sömürü düzeniyle işbirliği içinde çalışan yerel iktidarların devamına neden olmaktadır. O halde nedir bu “asıl yapılması gerekenler”? Aslında sorunun cevabını İslamcılık akımı vermiş bulunuyor ki o da şudur: İslam’ın hakim olmadığı yerlerde İslam’ı iktidara getirmek için çalışmak. İran ve Gazze deneyimlerinin gösterdiği budur. Bu coğrafyalarda (görece de olsa) İslamcılığın kazandığı başarılar, küresel sömürüye karşı mücadelede benimsenecek yöntemin ne olması gerektiğini net biçimde göstermektedir. Çünkü sahici manada iktidar olmadan küresel güç ve onun uzantılarıyla mücadele edilemez. Sahici manada iktidar olabilmek için ise, yetkin düşünce sahibi olmak gerekir. Müslüman Dünyası’nın asıl ihtiyacı olan şey budur. Müslümanlar duygusallıktan, manipüle edilmekten, sömürülmekten vs kurtulmak istiyorlarsa, Ra’d:11’de beyan buyrulan “toplumsal dönüşüm”ün kurallarına riayet etmeli; “kervan yolda düzülür” mantığıyla değil, uzun vadeli hedefleri gözeterek ve teemmül, tefekkür ve teakkul ile hareket etmelidirler.
Gazze olayı daha başka ne söylüyor? Çok şey. Ama dedik ya: yerimiz dar! O yüzden, bu bahsi de burada hitama erdirmemiz ve sözlerimizi toparlamamız gerekiyor. Gün ağardı, etraf ışıdı; gözümüzde bir kusur yoksa ve bakar kör değilsek, Gazze olayı vesilesiyle şu gerçekleri artık daha net bir şekilde görebiliriz: bölgedeki mücadele Hamas ile İsrail arasında değil Batı ile İslamcılık akımı arasındadır. Hamas, İran, Hizbullah, Taliban vs bu mücadelenin farklı coğrafyalardaki yerel tezahürlerinden ibarettirler. İslamcılık akımı henüz düşünsel gelişimini tamamlamamış, olgunluk evresine ulaşamamıştır. Bu süreç tamamlandığında, akımın siyasal tezahürleri, zaaflarından büyük oranda kurtulacak ve insanlığın umudu olacak pratikleri ortaya koyabileceklerdir. O zamana kadar Müslümanların yapması gereken şey, düşünsel yetkinliğe ulaştıracak çabaları sürdürmek ve süreç devam ederken itidalli pratikler ortaya koymaktır. Hayat boşluk kabul etmez; her insan/grup, bildikleriyle amel edecektir. Önemli olan, bildiklerimizi “mutlaklaştırmamak”, yanlışımızı gördüğümüzde bundan vazgeçip doğruya teslim olmaktır. Bunu yapabildiğimiz sürece, her geçen gün durumumuzun biraz daha iyi olacağını göreceğiz, vesselam.
İlgili Yazılar
Dünyanın Boyasıyla Boyanmış Yüzler
“İhtiyaçlar ile bu ihtiyaçları karşılayan kaynaklar arasında bir uyumsuzluk vardır. İnsanın ihtiyaçları sınırsız, kaynaklar ise kıttır.” argümanı yıllarca üçüncü sınıf köşe yazarlarından sözde alanlarında uzman ekonomi profesörlerine kadar tüm kapitalist ideologlar tarafından savunulmuş, küçük revizyonlardan geçirilerek ders kitaplarında da yer almıştır.
Bir Hazan Yurdu: Filistin
Bir yönüyle yitirilmiş bir kimliğin ete kemiğe büründüğü yerdir Filistin, hazanın henüz toprağa düşmemiş yaprağıdır. Bütün yaprak dökümlerimize ve Kemalizm’in İslâm coğrafyasındaki mankurtlaştırıcı etkilerine rağmen asli kimliğimizi bize her daim hatırlatan bir meseldir.
Filistin: Dünyayı İkiye Bölen Dünya
İsmini andığımızda bize uzak ve yabancı gibi gelen Ortadoğu dediğimiz bu yere ismini veren, İngiltere’dir. Bu topraklara Ortadoğu dediğimizde, esasında trajik bir şekilde İngiltere’ye göre mekânlaştırılmış bir yerden ve isimlendirmeden bahsediyoruz.
Din Dilinde “Kontrolsüz Nas Kullanımı” Olgusu: “Faiz Yiyen, Annesiyle Kâbe’de Zina Etmiş gibidir.” Rivâyeti Örneği
Dolayısıyla gerek âyetlerin gerekse rivâyet malzemesinin dinî irşad ve öğretim faaliyetleri ya da akademik araştırmalarda kullanılabilmesi için bir tetkik sürecinden geçmesi gerektiği açıktır. Bu dikkate alınmadan yapılan iktibaslar, ilgili metinlerin ihtiva etmediği, maksadı aşan çok sayıda açıklamaya (tefsir) ve yorumlamaya (tevil) kapı aralamakta, sonuç olarak “Kontrolsüz Nas Kullanımı” diye isimlendirmeyi tercih ettiğimiz tablo ortaya çıkmaktadır. Buna göre “Kontrolsüz Nas Kullanımı”: Bir nassın ilmî tetkik süzgecinden geçirilmeden, gelenekten devralınan biçimleri ve bunlar üzerine yapılan yorumlar üzerinden dolaşıma sokulması, bir dinî öğretim ya da bilimsel araştırma materyali olarak işlev görmesi anlamına gelmektedir.