Yüce Allah’ın nimetinin kadrini bilmek padişahın O’nun rızasını gözetmesidir. Yüce Allah’ın rızası ise halka yapılan ihsan, onlar arasında yayılan adalet ile elde edilir. Zira mülk küfürle devam eder, zulümle devam etmez.
( Nizam-ül Mülk-Siyasetnâme-shf.15)
İslâm denildiği zaman, maziye âit takdir hislerimin dışında benim aklıma ne yazık ki, bu güne âit hiçbir coğrafya gelmiyor. Ne doğusu, ne batısı, ne de Ortadoğu’su (lânet bir Britanya tâbiri aslında) ile… Bu coğrafyalarda İslâm’a âit gibi görünen söylemleri çekip alınız, hayatın kendi gerçekliği içinde İslâm hüviyetine dâir tek bir şey bulamazsınız. Bulacağınız tek şey; sadece her gün tazelenen müstemleke zihniyeti, durmadan şekil değiştiren duygularımız, enkaza dönmüş bilinç altımızdır o kadar. Oysa İslâm’ın kendi gerçekliği içindeki o muazzam armonisini, en üstün mânâsını, ihtişamını ve saf renklerini gösterebilmesi; hissî intibalardan sıyrılmış, büyük emelleri olan yüksek şahsiyetlerin varlığına bağlıdır. İslâm’ı aslî hüviyeti ile kavramayı sağlayan ve hayâlî doyurmaların dışındaki gerçek insanı belirleyen tek şey ise şuurdur. Bu farkedilmediği sürece de, içinde hiçbir yüksek ahlâk yasasının bulunmadığı çağın ağır havası, minarelerimizin şerefelerini yıka yıka yoluna devam edecektir. Önümüze bir dünya haritası koyup onu dışarıdan bir gözle seyrettiğimizde bu iddianın neye dayandığı daha iyi anlaşılır.
İslâm’ın insana vadettikleri denilince Benjamin Franklin’in senatoda yaptığı bir konuşma aklıma geliyor. Bir gün senatoda yaptığı bir konuşma sırasında Amerikan anayasasının sağladığı özgürlüklerden ve topluma telkin ettiği güvenden bahsedince, kendisine muhalefet eden bir senatör arka sıralardan gür sesi ile haykırır; “Bay Franklin, deminden beri Amerikan kanunlarının getirdiği özgürlüklerden bahsediyorsunuz. Fakat sizin bahsettiğiniz şeylerde bu milletin güvenliğini, huzur ve özgürlüğünü ne yazık ki göremiyoruz” diye itiraz edince Franklin senatöre şu cevabı verir: “Sayın senatör, Amerikan yasaları size özgürlük, huzur ve güveni vermez, huzura ve saadete giden yolları açar, onları bulacak olan sizsiniz.” İslâm’ın ortaya koyduğu öğreti de aynen böyledir. O kişiyi adam etmez adam olmanın yollarını gösterir ve bireye kendisini derin bir revizyondan geçirmesinin ufkunu açar. Zira İslâm akla da, ruhlara da kılavuzluk ederek zaruretleri de mücadeleyi de zevk hâline sokar. Bunu görebilmek, gevşek ve hissiz bir iradeye dayananların, hazları hayat haline getirenlerin, lakaytlık ve şımarıklığı hüner gibi görenlerin işi değildir. Nitekim toplumun kısmen de olsa İslâmî esaslara yatkınlık gösterdiği böyle bir dönemde Marx, Osmanlı toplumu için; “Muhammed’in mutlu çocukları” ifadesini kullanır. (Prof. Ahmet Tabakoğlu-Nurettin Topçu Konuşmaları)
Evet, İslâm’ın yol göstericiliğindeki isabetliliği ancak meseleleri müdrik kimseler fark edebilirler, kısır bir zekâda bunun izlerini göremezsiniz. Yâni bir şuur ve bir bilinç hâli içinde fark edebilirler. Peki bunun dışında onca kalabalık?! Onlar gündelik hayatın duygulara, tamahlara ve benliğe tesir eden siyasi ve yozlaşmış kültürel alanın oynaşmaları içinde kalanlardır. Peki o zaman alışılageldik şekilde ilâhî ve beşerî ayrımına girmeden liberal, kapitalist, sosyalist hasılı her türlü seküler yapı ile İslâm’ın ayırt edici farkı nedir? Nedir bunları farklı kılan? Bu fark en kısa ama en net bir biçimde şudur; İslâm’ın dışında kalan sistemlerin tamamı kesintisiz bir şekilde refahın peşindedirler ve bu yüzden de mücadeleleri tabiat iledir ve daima her şey ile savaş halindedirler. İslâm ise refahı konu edinmez onun hedefi galeyanlı ruhları yatıştırarak sadece huzuru bulmaktır. Yani İslâm, hayalî eşitlikler ya da hayalî dengeleri gözetmez, bizzat realitenin pratiklerini ortaya koyar. Bugün bizim trajik bir anlam kazanmış olan dünyamızda bizi büyüleyen moderniteye yenik düşmüş olmamız sebebiyle kimliklerimiz İslâm’ın çok dışında bir yerlerde düğümlenmiştir. İslam’ın insanların dünyasında kimliğini hissettirebilmesi, bugün olduğu gibi siyasal düşlerin hâkim olduğu, yine siyasal repliklerin genel söylemler haline gelerek inancın temelini yozlaştırdığı ve bireylerin yıkıcı hissî duruşlarla birbirlerini dışlamayı ilke hâline getirdikleri bir dünyada mümkün değildir. İslam’ın kendi ilkelerini canlı tutabilmesi, ancak yüksek bir şahsiyet bütünlüğünün ve çok sağlam karakter yapısının hâkim olduğu toplumsal zeminlerde mümkündür. Bu sebepledir ki, İslâmî iklime yaklaşmak, onunla kaynaşmak, onun sunduğu ve hiçbir asırda tükenmeyecek olan toplumsal nimetlerden faydalanmak ilk olarak sorunsuz bir bakış açısını gerektirir. Çünkü ancak sorunlarını halletmiş, kirlerinden arınmış, bilinçaltı bağlarından kurtulmuş hür bir zihin onu anlamaya ve hayat hâline getirmeye başlayabilir. Böylece ölçüsüz ve düzen tanımaz bir hayattan ölçülü ve ahenkli bir hayata yaklaşabileceğiz demektir. Eğitim (terbiye-irfan) den ekonomiye, sanattan bireysel hürriyete ve toplumsal güven duygusuna kadar her şey sadece iki güçlü temel üzerine inşa edilir; Ahlak ve adalet… İşte İslâm’ın en temel bu iki ayağının üzerine koskoca bir medeniyet bina edilmiştir. Bugün söz konusu iki temel unsurdan hiçbirisi canlılığını koruyamadığı, örselendiği, yıpratıldığı içindir ki; türlü sıkıntılar içinde her bir yana savrulan insanlar kendi haklarını da, hürriyetlerinin sınırlarını da bilemez haldedirler. Daima her manasıyla korkunun, kaybetmenin, dışlanmanın, anlaşılamamanın, reddedilmenin hâsılı ruhu yoran her türlü paranoyak endişenin yaşandığı iklimlerde ve ruhların hastalık nöbetleri geçirdikleri yerlerde insanların yaşadıkları an ile gelecek zamanın ayırtediciliğini yorumlayacak takatleri kalmamıştır. Toplumumuzu bugünkü hâliyle meydana getiren kalabalıklar, tortulu tabakalar, İslâm’ın ortaya bir fiil olarak koyduğu sadece adalet olgusunu bile anlamakta zorlanacaklardır. Çünkü sefahatin ve başıbozukluğun düşkün bir yapılanma içinde bıraktığı bireyin İslam’a dair bir meseleyi müstakil olarak anlayabilmesi; evvelâ hayatının bütün bir bilinç alanını çürüten yanlış enformasyonlardan kurtulabilmesi ve o sosyal hayata dair bütün mefhumları bir arada ve birbiriyle ilişkili olarak görebilmesiyle mümkün olabilir. Bu şu demektir; insanoğlu tabiatı icabı kesin bir inançla kabulleneceği her şeyi somut olarak görmek ihtiyacındadır. Başka türlü tatmin bulamazsınız. İnanmak ve mutmain olmak çok farklı şeylerdir. Bu sebeple sosyolojik anlatımların ya da psikolojik imaların toplum üzerindeki etkisi asla devamlılık sağlayacak bir yapıda olamazlar. İslâm’ın gerek adalet, toplumsal güven, mülkten ve candan emin olma, her türlü tecavüzden salim olmak ve hatta komşuluk hakları gibi son derece insani konulardaki güven veren üstünlüğü hep net olarak ortaya koyduğu kesin pratikleri sebebiyledir. Gündelik hayatın gerginlikleri içinde bunalan insanları vaatler, fâni düzenbazlıklar ya da felsefî nutuklarla değil, ancak hayatın elzem olan pratikleri ile rahatlatabilirsiniz. Her fırsatta öfkeli dillerle İslâm aleyhtarlığı yaparak daima kendi karanlık muhayyilelerindeki modern hukuk ve hakkaniyet methiyelerini sıralayan fakat bu soğuk gayretlerinden olumlu hiçbir netice alamayan ekran madrabazlarının İslâm önündeki sünepe hallerini görebilmeliyiz. Onlar, İslâm’ın pratikleriyle ortaya koyduğu asil ve mertçe yükselme havasının içinde daima eksikli kaldılar. Tek avantajları, cahil kalabalıklar karşısında ustaca ortaya koydukları tesir edebilme hünerleriydi. Bütün iddialarına rağmen ortaya sadece alev alev yanan bir dünya bıraktılar. Teferruatına girmeyeceğim bu durum, sadece bir döneme ait özel bir durum olarak görülmemelidir, farklı açılımları ile her dönemdeki hukuk, adalet, eğitim, üretim, sendikalar vs. içindeki yapısı budur ve asla adaletin insan ruhuna sürur veren yankısını, nazariyeleri de kendileri kadar gülünç olan bu yapı içinde bulamazsınız. Sadece ihtirasların birbiriyle hesaplaştığı bu düzlemde gözden çıkarılmış bir toplumun bulacağı herhangi bir armağan da yoktur. Bir gün CHP Genel Sekreteri Memduh Şevket Esendal yanındaki genç hukukçu Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’na sorar, “Söyle bakalım bu ülkenin kaç anayasası vardır? Hıfzı Veldet’in şaşkınlığını gören Esendal, ders verir gibi kendi sorusunu yine kendisi cevaplar; “ Bak, bu ülkenin iki tane anayasası vardır. Birisi sizin okullarda ders kitaplarında okuttuğunuz anayasa, diğeri ise bugün mer’iyette olan sokakta uygulanan anayasa yâni şeflik anayasasıdır.”
Evet, topluma alaylı bakışlarla bakan ve toplumu yok hükmünde gören hukukun ve otoritenin ortaya koyacağı sonuç; Esendal’ın sözlerinden anlaşılacağı üzere insanlık saadeti için sıfırdır. Bu sistemin ortaya adalet diye koyduğu olgularda insanların vicdanî isyanını yatıştıracak bahaneleri de hep hazırdır.
Hegel, adalet, eşitlik, hürriyet vs. kavramların koruyucusu ve teminatı olan devleti tanrının yeryüzündeki tecellisi olarak görür. Osmanlı böyle bir anlayışla “zillullahi fi’l arz “tabirini kullanmıştır.
Ne kavramlar,ne sempati beslenen kimseler ne siyasi ve sosyolojik nutuklar bizi hayatın içinde güvenli tutamazlar. Bunu sadece dünyevî hesabı olanların, kendilerini sık sık tazeleyerek ortaya koydukları kompozisyonlarla sağlamaları da asla mümkün değildir. Çünkü onlar, çok ileri giden iddialarıyla, üslup çirkinlikleriyle ve aldatıcı yârenlikleriyle sadece hakikati örter ve boğarlar. Bunu şahsiyet kökü çok sağlam olan ve bu şahsiyet bütünlüğü içinde İslâm’ın terbiyesiyle kimliğini tamamlayanlar başarabilirler. Fikir iffetini kaybetmemiş ve sayıca oldukça fazla batılı düşünür bu gerçeği ayan beyan itiraf ederler. Richard Simon, Arnold tarafından;” İslâmiyet konusunda fazla tarafsızsın “diye suçlanınca “İslâm ahlâkçılarını okursan meseleyi anlarsın “cevabını verir. İslâmi konularda Simon’dan daha çok ve daha derin bir bilgisi olan Arabizan A.Reland 1705’de İslâm dininin sırf islâmi kaynaklara dayanarak tarafsız bir izahını yapacaktı. Filozof Pierre Bayle islâm’ın insafına hayrandı. Kâmusunun birinci baskısında (1697) Hz. Muhammed’in hayatını olduğu gibi anlattı. Daha sonraki baskılarında yeni çıkan ilmî eserlerin ışığından faydalanarak Peygamberin hâl tercümesini zenginleştirdi ve bir sonraki nesil tarafsızlıktan vazgeçip hayranlığa yönelecektir. 1730’da Boulainvillers’li Henri İslâm peygamberini yücelten “Muhammed’in Hayatı” isimli kitabı yayınladı. Voltaire, İslâm medeniyetinin hayranıydı.
(Volter, özellikle “Türkler, Müslümanlar ve Ötekiler” adlı eserinde Türk leventlerin vakar sahibi ve merhametli oluşlarına karşı batılı şövalyelerin züppelikleriyle eni konu alay eder.)
Çağın zihniyeti üniversite dışındaki yazarları da etkileyecekti. Hukukçu ve Arabist George Sale bunlardan biridir. Bu zat 1734’te Kur’an’ın İngilizce tercümesini yayınladı. Oxford’da hoca olan Simon Ockley “Arapların Tarihi”ni yazarken (1708) Müslüman doğuyu batı karşısında göklere çıkarıyordu. Edward Gibbon (1737-1794) insanlığın kültür ve fikir tarihinde İslâm dünyasına yüksek bir yer ayırdı. Bir gelenek kuruluyordu yavaş yavaş. Hz. Muhammed insaflı ve bilge bir yönetici ve kanun koyucu idi.(Batıyı Büyüleyen İslam-Maxime Rodinson-shf.53) Bosna savaşında bütün Avrupa’nın göz yumması ve hatta gizli gizli yardımlarıyla korkunç bir insani katliam yapan Sırplara karşı duyulan haklı öfkeyi dillendiren ve aynısı ile karşılık vermeyi isteyen Bosnalı komutanlara Aliya’nın verdiği cevap; hıncın, öfkenin, intikamın ve her türlü isyankâr muhayyilenin çok ötesinde verilen bir cevaptır. Ne diyordu Aliya? “ Hayır biz onlar gibi olamayız, Bizim öğretmenimiz Hz. Muhammed bizlere böyle öğretmedi “ İşte İslâm’ın terbiyesinin şekillendirdiği, insan olabilme ve insan kalabilme maharetini kazandırdığı, felsefe anaforu içinde kaybolmamış, derinliğine büyük bir davası olan, içinde sorgulanacak hiçbir ihtirası olmayan ama ebediyete dair muazzam rüyalar taşıyan bir adam. İşte Aliya burada hiçbir şahsiyet ikiliği taşımayan gerçek bir hayatın içinde kusursuz bir sembol gibidir. Kişisel hakların korunmasında da İslâm’ın ortaya koyduğu uygulamaları ve pratikleri günümüz dünyasında yaşanmış tecrübelerle kıyas etmek mümkün değildir. Ancak tekrarlamakta fayda var, burada söz konusu ettiğimiz İslâm, günümüzün dünyasında zihinlerde pıhtılaşmış, insan fıtratının bir parçası olmaktan uzaklaştırılmış, gerçek hayatla bağlarını tamamen koparmış, yabancı dünyaların içinde yolunu tamamen kaybetmiş, sürekli başka güçlerin tasallutundan medet uman, bir türlü muktedir olamayan ve sadece söylemlerde kalan, toplumsal gerginliklerle insanları zehirleyen, hiçbir zaman mağdur ve mazlumların lehine sonuçlar çıkaramayan ve kendi içindeki bireylerin saldırgan hâle getirildiği günümüzün dünyasında resmi çizilen demo İslâm değildir. Burada zikredilen İslâm; Kur’an da en sağlam zeminini bulmuş, hiçbir düzenin modernlik kamuflajına sığınmayan, gerçek, muktedir bir kimliğe dayanmış, hiçbir yabancı ve sahte alıntıyı meşrulaştırmayan, serüveni belirli olan, yandaşları ya da hayalî cemaatleri olmayan, bütün belirsizlik hatlarının ötesinde tam ve eksiksiz bir tutarlılıkla Muhammedî pratikleri ortaya koyan, yaşadığı çağların en parlak yıldızı, insanın en sağlam taraflarını ortaya çıkararak ona izzet ve şeref kazandıran bir İslâm’dır. Böyle bir dünyada asla vicdan harabelerine rastlayamazsınız. Burada çok kimse tarafından bilinse de insana insanlık tacını iade etmesi bakımından bir vak’ayı zikretmek zorundayım ki, İslâm’ın insanoğluna sunduğu insan haklarının ne demek olduğu ile kalburüstü insanlar (!) tarafından sürekli yok edilen toplumsal eşitliğin gerçekte ne olduğu hususu daha somut hâle gelsin. Yalan ve aldatma üzerine kurulmuş bugünkü evrenselci dünyanın sadece ilkel hatları güçlendiren yapısının, bütünleştiricilikten ve güvenden ne kadar tasasız ve uzak düştüğünü de artık fark edebilmeliyiz. Hz. Ömer ve Amr İbn-ül As henüz delikanlı çağındalar. Çoğu zaman Tebriz ve Isfahan’a yetiştirdikleri atları satmaya giderler. Yine birlikte yaptıkları böyle bir yolculukta Isfahan’ın şehir kapısına geldiklerinde karşılarına İranlı (Sasanî) altı yedi kişilik bir gurup çıkar ki, ikisi diğerlerinden oldukça farklı ve özenli kıyafetler içindeki gençlerdir. Bu gençler, yabancı olduklarını anladıkları Ömer ile İbn-ül As’ın ellerinden atlarını zorla alırlar ve paralarını da ödemezler. Yabancı bir beldede korumasız ve çaresiz kalan iki genç aç, yorgun ve meteliksiz halde dolaşırlarken yakında bulunan bir han sahibi, tedirginliklerinden ve kıyafetlerinden bu iki gencin yabancı olduklarını anlar ve yanına çağırır. Ömer ve arkadaşının hikâyelerini kendilerinden dinledikten sonra der ki; “ –Siz bu gece benim misafirim olun, yarın sabah yanınıza vereceğim uşakla saraya gidin, orada sizi dinleyecek bir hükümdar bulacaksınız, çekinmeden her şeyi ona anlatın o sizi dinleyecektir.” Ertesi gün Ömer ve İbn-ül As hancının uşağıyla saraya gittiklerinde ne için buraya geldiklerini soran muhafız askere; hükümdara bir arzuhallerinin olduğunu “ söylerler. Asker de onları alıp devrin ünlü Sasanî hükümdarı Nûşirevan’ın (Yakın dönemde bir de İlhanlılarda Nûşirevan adlı Moğol hükümdar bulunmaktadır, devirleri birbirine yakın sayılır.) huzuruna çıkarır. Hükümdar kendilerini can kulağı ile dinledikten sonra birkaç defa daha sorgular ve dikkatle dinler. Akabinde görevlilere hem atların parasının verilmesini hem de bu mağduriyetlerine karşılık tazminat ödenmesini emreder.Ayrıca Ömer ve İbn-ül As’a, Isfahandan ayrılırken ayrı ayrı kapılardan çıkmalarını tembih eder. Ertesi gün Ömer ve arkadaşı Isfahandan ayrılırlarken her iki kapıda da bir gün evvel ellerinden atlarını zorla alarak kendileriyle de alay eden o iki gencin asılmış olduklarını görürler. Hayretler içinde birbirlerine bakarlarken kale komutanı o gençlerden birisinin Nûşirevan’ın, diğerinin de vezirin oğlu olduklarını söyler. Aradan nice yıllar geçer. Allah’ın Resulü İslâm’ı tebliğ ile görevlendirilir, uzunca bir dönemin sonunda Hz. Ebubekir ve sonrasında da Hz. Ömer yönetimin başına geçer. Hz. Ömer sarsılmaz bir dürüstlüğün izlerini taşımaktadır ve ilk icraatlarından birisi akıllılığı ve zekâsıyla ön plânda duran Amr İbn-ül As’ı Mısır’a vali tayin etmek olur. Amr Mısırda teşkilâtlanmaya başladığında hoşuna giden büyükçe bir evi sahibinin rızası hilâfına gasp ederek valilik konağı yapar. Rızası olmadığı halde evi elinden alınan ve itirazları vali tarafından bir türlü dinlenmeyen Mısırlı adam, bazı arkadaşlarının ;“ –Sen Mekke’ye git, bu valinin efendisi oradaymış, âdil birisi olduğunu söylüyorlar belki derdine derman olur” telkinlerine uyarak bir kervana katılır ve Mekke’ye gelir. Araya sora Hz. Ömer’i ( Ömer imajı bizim milletin muhayyilesinde ne yazık ki, Siyah beyaz filmlerdeki şablonuyla hatırlanmaktadır. Yıkıntılı küçük üç beş kerpiç evin bulunduğu köylük bir yerde geceleri fakirlerin evlerine sırtında un çuvalı taşıyan, yamalı şalvarlı bir kişilik olarak hayal edilir. Kimdir bu?.. Hz.Ömer?!!! Bu zihinsel şablonun oluşturduğu kimlik figürü Cüneyt Gökçer’in çevirdiği Hz.Ömer filminin bir hatırasıdır. Benim dahî bilinç altımda çocukluğumdan bu yana taşıdığım öyle bir tip var. Peki gerçek Hz. Ömer kimdir? Gerçek Ömer, şiir ve edebeiyata meraklı, hitabeti kuvvetli, iyi matematik bilen, Mısırdan Sasaniler’e kadar geniş bir coğrafyanın hakimiydi ve yaşadığı dönemde Persler ve Roma İmparatorluğu da dahil olmak üzere kendisiyle boy ölçüşebilecek tek imparator yoktu.) bir bahçede çalışır vaziyette bulur. Fakat davranışlarındaki tabiiliklerin sıradan insanlardan pek farklı olmadığını görünce “ bu adam nasıl olur da bizim valinin efendisi olabilir?!!” diye düşünür. Hz. Ömer bakışlarıyla bir süredir kendisini takip eden adama seslenip ne istediğini sorunca o da Amr’ın kendisine olan muamelesini bütün ayrıntılarıyla anlatır. Hz.Ömer daha fazla konuşmaz, adama az ileride bulunan kiremit parçasını kendisine getirmesini söyler. Eline aldığı küçük bir taş parçasıyla da kiremitin üzerine bir şeyler yazar. Kısacık bir nottur bu kiremitin üzerine kazıdığı. Sonra not yazılı kiremit parçasını Mısırlı adama vererek bunu valiye vermesini söyler. Bu kadar kısa konuşma ve bu kadarcık bir işlemle ikna olmayan adam umutsuzca Mısıra geri döner. Bir ara kendisini Mekke’ye gitmeye ikna eden arkadaşlarıyla karşılaştığında onlara Mekke’ye gidişinin hiçbir anlamı olmadığını, boşu boşuna gittiğini söyler. Bu defa arkadaşı yine ısrarla o kiremit parçasını Vali Amr İbn-ül As’a götürüp vermesini tembih eder. Bir netice elde edemeyeceğine inansa da arkadaşının ısrarıyla bu kiremit parçasını valiye götürüp teslim eder. Amr İbn-ül As kendisine uzatılan bu küçük kiremitteki notu okur, dikkatle bir daha, bir daha okur. Yanında bulunan görevlilere “Evi boşaltmalarını, şahsa teslim etmelerini ve gerekli tazminatı vermelerini” emreder. Evet, Mekke’deki gösterişsiz, o caka satmayan, ipekli kaftanı olmayan, içinde hiçbir ihtiras ve mübalağa taşımayan, iman anıtı gibi duran ve insan tabiatının en güven verici taraflarını üzerinde taşıyan bu adamın, Ömer’in, kısacık notunda şunlar yazılıydı; “ Yâ Amr! Unutma ki Ömer Nûşirevan’dan daha az âdil değildir. “ Bizim burada somut olarak gördüğümüz şey, bütün sosyolojik yorum ve şemalarının ötesinde gerçek bir İslâm’ın insan olabilme hassasiyetlerinin en sağlam taraflarını koruyor olmasıdır. Bugün Avrupa, Amerika ve diğer ülkelere baktığımızda sadece kendi elitleri için geliştirip ortaya koydukları toplum pratiklerini görürsünüz ve bunlar görünmeyen yasalarla koruma altındadırlar. Evet, şatafatlı sözlerle bir insanlık medeniyeti inşa edemezsiniz. Batı dünyasının sadece sermayeye dayanan karmaşık, dağınık ve çetrefilli ruh dünyasını anlamaya çalışmak insanı fazlasıyla yorar. Bertnard Russell dan Oswald Spenglere kadar birçok Avrupalı düşünür de zaten hukuktan diğer alanlara kadar batının çökmeye mahkûm olduğunu itiraf ederler, hem de yüksek sesle. Onların insanları yönetecek zekâda aradıkları tek liyakat, kitleleri cansız ve ruhsuz objelere dönüştürebilmek maharetindedir. Bu yüzden onların en sempatik görünen tarafları bile, insanlığı bir dramdan bir başka drama taşır. Günümüzün İngiliz tarihçilerinden Karen Armstrong, “Tanrının Tarihi” adlı eserinde, batı dünyasındaki kötü İslâm algısının temelinde; Hz. İsa’nın toplum üzerinde Hz. Muhammed gibi etkin olamadığı düşüncesindeki kompleksin yattığını söyler. Batı dünyası İslâm’ın ortaya koyduğu abidevi esaslar karşısında, kendi lehine olacak şekilde insanları yargılayacak yasalar koymak için kılıktan kılığa girer, işlediği en büyük cinayetlerin üzerine özgürlük anıtını diker. Oysa gerçek özgürlükçü İslâm, insanları kategorize etmez, efendiler, seçkinler, aşağı tabakalar gibi kaba tasnifler hâlinde sınıflandırarak insanlığı bataklık seviyesine düşürmez, insanlığın realitesini bir aksiyon olarak ortaya koyar. Bir dönem Sasâniler’in başkenti de olan bölgede (Persopolis) Pers hükümdarının diktirdiği büyük bir anıt vardır ve üzerinde “Yeryüzünün en büyük hükümdarı” yazılıdır. Daha sonra bu coğrafyaya gelip Persopolisi fetheden Büyük İskender bu anıtı yıkmadan hemen onun yanına heybetli bir kitabe diktirir ve üzerine “Makedonyadan gelip Persopolisi fetheden büyük komutan “ yazdırır. İşte Hz. Ömer devrinde buraları İslâm orduları tarafından fethedilince oradaki anıtlar yıkılmadan onların yanına diğerleri kadar ihtişamlı olmayan küçük bir kitabe dikilir, üzerine de şu ibare yazılır; “ Ne o, ne de bu, büyük olan yalnızca Allah’tır “ İşte İslâm, insana şöhret kazandırmaz haysiyet ve izzet kazandırır. İnsana gerçek hürriyetini veren İslâm’ın gizli ve derinliğine iç plânları yoktur. O sebeple, İslâm’ın himayesi altındaki bir dünyada insan tabiatını istismar eden elitleri de, insanların arzularını coşturup onları kolonileştiren siyaset kabadayılarına da rastlayamazsınız. Hayallerinizle hayata geçirmek isteyebileceğiniz hiçbir muvaffakiyetin İslâm realitesi önünde parçalanmadığını görürsünüz.Şatafatla sözünü ettiğimiz bu seküler dünya, içinde beslediği gizli ihtiraslarıyla her türlü arzuyu ayaklandırmaya hazırdır ve insanlar arasında duygu birliği diye bir şey bırakmaz. Çünkü hayatın birer kölesi hâline getirdiği insanlara şöyle bir dokunup geçmez onları her çeşit trajedinin içinde zehirleyerek tüketir. Dünyayı 2.dünya savaşından sonra fiilen şekillendirmeye çalışan ABD’nin ve küresel sermaye elitlerinin sözcüsü Kissinger, dünya insanlarının geleceği ile ilgili olarak kendilerinde tayin edilen temel düsturu şöyle yansıtıyordu; “ Birleşik devletler dünyadaki en iyi yönetim biçimine sahiptir ve insanlığın geri kalan bölümü ancak geleneksel diplomasiyi terk edip O’nun uluslar arası hukuk ve demokrasiye olan saygısını kabul ederse, barış ve refaha kavuşabilir (Henry Kissinger-Diplomasi-shf.13) Sürekli olarak tabiatla mücadele hâlinde olan batı dünyası daima insanlığı can düşmanı olan yılgınlıklar, korku ve acı ile yüz yüze getirmiş ve insan endişelerinin tamamı üzerinde kendisini hissettirmiştir..
İslâm medeniyetinin insana anlamlı bir davranış ve yaşama gücü vermesinin karşısında, batı dünyası yaşadığı bütün asırlarda kendi menfaatinin dışında kalan her şeyi yok etmiştir.
Dolayısı ile Kur’an medeniyeti, ancak yüksek bir şahsiyet ile ve bütün pratikleri ile yaşandığında kendinizi yabancı bir gökyüzü altında hissetmeyeceğiniz, içinde öldürücü hiçbir kaymanın bulunmadığı, basmakalıp bayağı normların çok ötesinde, aldatıcı hiçbir siyasi krallığın bulunmadığı olağanüstü ahlâkî bir düzendir. Ne var ki, bugünün insanı yaşadığı maddi ve manevi pratikleri ile Kur’an’ın insan ruhunu aydınlatan şûlesinden uzak düşmüştür. Özellikle bayağı, derinliksiz ve tarihsel dersleri olmayan sıradan bir siyaset alanı içinde gerçeklerle bağı koparılmış olarak bir hayâl dünyasında yaşamaktadır. Şirazesinden çıkmış böyle bir dünyanın içerisinde günümüz Müslümanlarının taşkınlıklarını, belâlı bir sahip olma arzusunu, dağınık düşünceler arasındaki kayboluşunu görmek isteyenler etraflarına bakıversinler. Bu dağınıklık, modern çağın Müslümanlara son armağanı olsa gerek! Tatmin olmak nedir bilmeyen insanlık Kur’an’ın yaşanılır bir realite olarak ortaya koyduğu huzur ve güven veren dünyaya ve hayatın en yüksek zirvelerine ulaşmak ve en muhteşem kader panoramasını görmek istiyorsa, yer yer içinde sakladığı putları kırmak zorundadır. Rabbinin huzurunda mahcubiyet duymaya başladığında ise bunu gerçekten başaracak demektir.
Modern dönemde Batılı dünya görüşleri sömürgecilik aracılığıyla mutlaklaştırılmış, Batılı olmayan dünya görüşleri, hayat tarzları, tarih algıları ise tarihin dışına sürülmüştür. Batılı olmayan düşünce, tarih, kültür ve insan değersiz görülmüştür. Aydınlanmacı modern zamanlar boyunca Müslüman halklar kültürel, düşünsel, zihinsel soykırıma tabi tutulmuştur.
Ve gelecek geldi. Burası fütürizmin son noktası olabilir. Uzak ve imkânsız bir geleceğin yerini, zamansal algının yıkıma uğradığı kopuk ve bağsız “şimdiler yığını” almaktadır. İnsan kalmak, bu asrın en başat sorunu. İnsanlık, binlerce yıllık ilerleme çabasına rağmen; bugün, başladığı yerin de gerisindedir. Modern insan bir zamanlar konfor ve verimlilik vaatleriyle ürettiği araçların bugün içine düşmüş görünmektedir. O, geldiğimiz noktada bedeniyle bir yok-karakterdir.
“İslâm insanlığa ne vâdediyor?” sorusu etrafında ele alınan konu, gerçeklikle hakîkat sarkacında incelenmiş, soruna İslâm’ın temel kaynakları ekseninde cevaplar aranmıştır. Çalışmanın birinci bölümünde,* kendini İslâm’a nispet eden toplumların yoğunlukta olduğu coğrafyalarda hezimet söz konusu iken, beyan öncesinde durum tespitine dair mülâhaza yer almıştı. Yazının bu bölümünde ise ‘insan’ ve ‘tasavvur’ konusu ele alınmıştır. Makalede, İslâm’da insan anlayışı ve tasavvur inşâsı, ‘İslâm’ın İnsanlığa Vâdettikleri’ üst başlığı ekseninde ehem mühim makamında incelenmiştir.
. Burada çektiğimiz acılar, kazanacağımız mallar, yaşadığımız eğlenceler büyük resimde, ahiretle kıyaslandığında önemsizdir. Ama buradaki eylemlerimiz ve sorumluluklarımız ahiret hayatımızı belirleyeceği için başka bir açıdan önemlidir. Zalimlerle mücadele etmek ve zulmetmemek bu yüzden çok önemlidir
Şu soruların yöneltilmesi gerek: Kendimiz olmamız için ne kadar izin verilmektedir? Kendi kararlarımızla mı yoksa başkalarının kararlarıyla mı hareket ediyoruz? Özgür irademizle mi meylettiğimiz şeylere yöneliyoruz? Sosyal medyayı sürekli takip eden birisi takip ettiklerini kendi tercihleri ile mi gerçekleştiriyor?
Ne Geleneksel İslam Ne Demo İslam…
Yüce Allah’ın nimetinin kadrini bilmek padişahın O’nun rızasını gözetmesidir. Yüce Allah’ın rızası ise halka yapılan ihsan, onlar arasında yayılan adalet ile elde edilir. Zira mülk küfürle devam eder, zulümle devam etmez.
( Nizam-ül Mülk-Siyasetnâme-shf.15)
İslâm denildiği zaman, maziye âit takdir hislerimin dışında benim aklıma ne yazık ki, bu güne âit hiçbir coğrafya gelmiyor. Ne doğusu, ne batısı, ne de Ortadoğu’su (lânet bir Britanya tâbiri aslında) ile… Bu coğrafyalarda İslâm’a âit gibi görünen söylemleri çekip alınız, hayatın kendi gerçekliği içinde İslâm hüviyetine dâir tek bir şey bulamazsınız. Bulacağınız tek şey; sadece her gün tazelenen müstemleke zihniyeti, durmadan şekil değiştiren duygularımız, enkaza dönmüş bilinç altımızdır o kadar. Oysa İslâm’ın kendi gerçekliği içindeki o muazzam armonisini, en üstün mânâsını, ihtişamını ve saf renklerini gösterebilmesi; hissî intibalardan sıyrılmış, büyük emelleri olan yüksek şahsiyetlerin varlığına bağlıdır. İslâm’ı aslî hüviyeti ile kavramayı sağlayan ve hayâlî doyurmaların dışındaki gerçek insanı belirleyen tek şey ise şuurdur. Bu farkedilmediği sürece de, içinde hiçbir yüksek ahlâk yasasının bulunmadığı çağın ağır havası, minarelerimizin şerefelerini yıka yıka yoluna devam edecektir. Önümüze bir dünya haritası koyup onu dışarıdan bir gözle seyrettiğimizde bu iddianın neye dayandığı daha iyi anlaşılır.
İslâm’ın insana vadettikleri denilince Benjamin Franklin’in senatoda yaptığı bir konuşma aklıma geliyor. Bir gün senatoda yaptığı bir konuşma sırasında Amerikan anayasasının sağladığı özgürlüklerden ve topluma telkin ettiği güvenden bahsedince, kendisine muhalefet eden bir senatör arka sıralardan gür sesi ile haykırır; “Bay Franklin, deminden beri Amerikan kanunlarının getirdiği özgürlüklerden bahsediyorsunuz. Fakat sizin bahsettiğiniz şeylerde bu milletin güvenliğini, huzur ve özgürlüğünü ne yazık ki göremiyoruz” diye itiraz edince Franklin senatöre şu cevabı verir: “Sayın senatör, Amerikan yasaları size özgürlük, huzur ve güveni vermez, huzura ve saadete giden yolları açar, onları bulacak olan sizsiniz.” İslâm’ın ortaya koyduğu öğreti de aynen böyledir. O kişiyi adam etmez adam olmanın yollarını gösterir ve bireye kendisini derin bir revizyondan geçirmesinin ufkunu açar. Zira İslâm akla da, ruhlara da kılavuzluk ederek zaruretleri de mücadeleyi de zevk hâline sokar. Bunu görebilmek, gevşek ve hissiz bir iradeye dayananların, hazları hayat haline getirenlerin, lakaytlık ve şımarıklığı hüner gibi görenlerin işi değildir. Nitekim toplumun kısmen de olsa İslâmî esaslara yatkınlık gösterdiği böyle bir dönemde Marx, Osmanlı toplumu için; “Muhammed’in mutlu çocukları” ifadesini kullanır. (Prof. Ahmet Tabakoğlu-Nurettin Topçu Konuşmaları)
Evet, İslâm’ın yol göstericiliğindeki isabetliliği ancak meseleleri müdrik kimseler fark edebilirler, kısır bir zekâda bunun izlerini göremezsiniz. Yâni bir şuur ve bir bilinç hâli içinde fark edebilirler. Peki bunun dışında onca kalabalık?! Onlar gündelik hayatın duygulara, tamahlara ve benliğe tesir eden siyasi ve yozlaşmış kültürel alanın oynaşmaları içinde kalanlardır. Peki o zaman alışılageldik şekilde ilâhî ve beşerî ayrımına girmeden liberal, kapitalist, sosyalist hasılı her türlü seküler yapı ile İslâm’ın ayırt edici farkı nedir? Nedir bunları farklı kılan? Bu fark en kısa ama en net bir biçimde şudur; İslâm’ın dışında kalan sistemlerin tamamı kesintisiz bir şekilde refahın peşindedirler ve bu yüzden de mücadeleleri tabiat iledir ve daima her şey ile savaş halindedirler. İslâm ise refahı konu edinmez onun hedefi galeyanlı ruhları yatıştırarak sadece huzuru bulmaktır. Yani İslâm, hayalî eşitlikler ya da hayalî dengeleri gözetmez, bizzat realitenin pratiklerini ortaya koyar. Bugün bizim trajik bir anlam kazanmış olan dünyamızda bizi büyüleyen moderniteye yenik düşmüş olmamız sebebiyle kimliklerimiz İslâm’ın çok dışında bir yerlerde düğümlenmiştir. İslam’ın insanların dünyasında kimliğini hissettirebilmesi, bugün olduğu gibi siyasal düşlerin hâkim olduğu, yine siyasal repliklerin genel söylemler haline gelerek inancın temelini yozlaştırdığı ve bireylerin yıkıcı hissî duruşlarla birbirlerini dışlamayı ilke hâline getirdikleri bir dünyada mümkün değildir. İslam’ın kendi ilkelerini canlı tutabilmesi, ancak yüksek bir şahsiyet bütünlüğünün ve çok sağlam karakter yapısının hâkim olduğu toplumsal zeminlerde mümkündür. Bu sebepledir ki, İslâmî iklime yaklaşmak, onunla kaynaşmak, onun sunduğu ve hiçbir asırda tükenmeyecek olan toplumsal nimetlerden faydalanmak ilk olarak sorunsuz bir bakış açısını gerektirir. Çünkü ancak sorunlarını halletmiş, kirlerinden arınmış, bilinçaltı bağlarından kurtulmuş hür bir zihin onu anlamaya ve hayat hâline getirmeye başlayabilir. Böylece ölçüsüz ve düzen tanımaz bir hayattan ölçülü ve ahenkli bir hayata yaklaşabileceğiz demektir. Eğitim (terbiye-irfan) den ekonomiye, sanattan bireysel hürriyete ve toplumsal güven duygusuna kadar her şey sadece iki güçlü temel üzerine inşa edilir; Ahlak ve adalet… İşte İslâm’ın en temel bu iki ayağının üzerine koskoca bir medeniyet bina edilmiştir. Bugün söz konusu iki temel unsurdan hiçbirisi canlılığını koruyamadığı, örselendiği, yıpratıldığı içindir ki; türlü sıkıntılar içinde her bir yana savrulan insanlar kendi haklarını da, hürriyetlerinin sınırlarını da bilemez haldedirler. Daima her manasıyla korkunun, kaybetmenin, dışlanmanın, anlaşılamamanın, reddedilmenin hâsılı ruhu yoran her türlü paranoyak endişenin yaşandığı iklimlerde ve ruhların hastalık nöbetleri geçirdikleri yerlerde insanların yaşadıkları an ile gelecek zamanın ayırtediciliğini yorumlayacak takatleri kalmamıştır. Toplumumuzu bugünkü hâliyle meydana getiren kalabalıklar, tortulu tabakalar, İslâm’ın ortaya bir fiil olarak koyduğu sadece adalet olgusunu bile anlamakta zorlanacaklardır. Çünkü sefahatin ve başıbozukluğun düşkün bir yapılanma içinde bıraktığı bireyin İslam’a dair bir meseleyi müstakil olarak anlayabilmesi; evvelâ hayatının bütün bir bilinç alanını çürüten yanlış enformasyonlardan kurtulabilmesi ve o sosyal hayata dair bütün mefhumları bir arada ve birbiriyle ilişkili olarak görebilmesiyle mümkün olabilir. Bu şu demektir; insanoğlu tabiatı icabı kesin bir inançla kabulleneceği her şeyi somut olarak görmek ihtiyacındadır. Başka türlü tatmin bulamazsınız. İnanmak ve mutmain olmak çok farklı şeylerdir. Bu sebeple sosyolojik anlatımların ya da psikolojik imaların toplum üzerindeki etkisi asla devamlılık sağlayacak bir yapıda olamazlar. İslâm’ın gerek adalet, toplumsal güven, mülkten ve candan emin olma, her türlü tecavüzden salim olmak ve hatta komşuluk hakları gibi son derece insani konulardaki güven veren üstünlüğü hep net olarak ortaya koyduğu kesin pratikleri sebebiyledir. Gündelik hayatın gerginlikleri içinde bunalan insanları vaatler, fâni düzenbazlıklar ya da felsefî nutuklarla değil, ancak hayatın elzem olan pratikleri ile rahatlatabilirsiniz. Her fırsatta öfkeli dillerle İslâm aleyhtarlığı yaparak daima kendi karanlık muhayyilelerindeki modern hukuk ve hakkaniyet methiyelerini sıralayan fakat bu soğuk gayretlerinden olumlu hiçbir netice alamayan ekran madrabazlarının İslâm önündeki sünepe hallerini görebilmeliyiz. Onlar, İslâm’ın pratikleriyle ortaya koyduğu asil ve mertçe yükselme havasının içinde daima eksikli kaldılar. Tek avantajları, cahil kalabalıklar karşısında ustaca ortaya koydukları tesir edebilme hünerleriydi. Bütün iddialarına rağmen ortaya sadece alev alev yanan bir dünya bıraktılar. Teferruatına girmeyeceğim bu durum, sadece bir döneme ait özel bir durum olarak görülmemelidir, farklı açılımları ile her dönemdeki hukuk, adalet, eğitim, üretim, sendikalar vs. içindeki yapısı budur ve asla adaletin insan ruhuna sürur veren yankısını, nazariyeleri de kendileri kadar gülünç olan bu yapı içinde bulamazsınız. Sadece ihtirasların birbiriyle hesaplaştığı bu düzlemde gözden çıkarılmış bir toplumun bulacağı herhangi bir armağan da yoktur. Bir gün CHP Genel Sekreteri Memduh Şevket Esendal yanındaki genç hukukçu Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’na sorar, “Söyle bakalım bu ülkenin kaç anayasası vardır? Hıfzı Veldet’in şaşkınlığını gören Esendal, ders verir gibi kendi sorusunu yine kendisi cevaplar; “ Bak, bu ülkenin iki tane anayasası vardır. Birisi sizin okullarda ders kitaplarında okuttuğunuz anayasa, diğeri ise bugün mer’iyette olan sokakta uygulanan anayasa yâni şeflik anayasasıdır.”
Evet, topluma alaylı bakışlarla bakan ve toplumu yok hükmünde gören hukukun ve otoritenin ortaya koyacağı sonuç; Esendal’ın sözlerinden anlaşılacağı üzere insanlık saadeti için sıfırdır. Bu sistemin ortaya adalet diye koyduğu olgularda insanların vicdanî isyanını yatıştıracak bahaneleri de hep hazırdır.
Ne kavramlar,ne sempati beslenen kimseler ne siyasi ve sosyolojik nutuklar bizi hayatın içinde güvenli tutamazlar. Bunu sadece dünyevî hesabı olanların, kendilerini sık sık tazeleyerek ortaya koydukları kompozisyonlarla sağlamaları da asla mümkün değildir. Çünkü onlar, çok ileri giden iddialarıyla, üslup çirkinlikleriyle ve aldatıcı yârenlikleriyle sadece hakikati örter ve boğarlar. Bunu şahsiyet kökü çok sağlam olan ve bu şahsiyet bütünlüğü içinde İslâm’ın terbiyesiyle kimliğini tamamlayanlar başarabilirler. Fikir iffetini kaybetmemiş ve sayıca oldukça fazla batılı düşünür bu gerçeği ayan beyan itiraf ederler. Richard Simon, Arnold tarafından;” İslâmiyet konusunda fazla tarafsızsın “diye suçlanınca “İslâm ahlâkçılarını okursan meseleyi anlarsın “cevabını verir. İslâmi konularda Simon’dan daha çok ve daha derin bir bilgisi olan Arabizan A.Reland 1705’de İslâm dininin sırf islâmi kaynaklara dayanarak tarafsız bir izahını yapacaktı. Filozof Pierre Bayle islâm’ın insafına hayrandı. Kâmusunun birinci baskısında (1697) Hz. Muhammed’in hayatını olduğu gibi anlattı. Daha sonraki baskılarında yeni çıkan ilmî eserlerin ışığından faydalanarak Peygamberin hâl tercümesini zenginleştirdi ve bir sonraki nesil tarafsızlıktan vazgeçip hayranlığa yönelecektir. 1730’da Boulainvillers’li Henri İslâm peygamberini yücelten “Muhammed’in Hayatı” isimli kitabı yayınladı. Voltaire, İslâm medeniyetinin hayranıydı.
Çağın zihniyeti üniversite dışındaki yazarları da etkileyecekti. Hukukçu ve Arabist George Sale bunlardan biridir. Bu zat 1734’te Kur’an’ın İngilizce tercümesini yayınladı. Oxford’da hoca olan Simon Ockley “Arapların Tarihi”ni yazarken (1708) Müslüman doğuyu batı karşısında göklere çıkarıyordu. Edward Gibbon (1737-1794) insanlığın kültür ve fikir tarihinde İslâm dünyasına yüksek bir yer ayırdı. Bir gelenek kuruluyordu yavaş yavaş. Hz. Muhammed insaflı ve bilge bir yönetici ve kanun koyucu idi.(Batıyı Büyüleyen İslam-Maxime Rodinson-shf.53) Bosna savaşında bütün Avrupa’nın göz yumması ve hatta gizli gizli yardımlarıyla korkunç bir insani katliam yapan Sırplara karşı duyulan haklı öfkeyi dillendiren ve aynısı ile karşılık vermeyi isteyen Bosnalı komutanlara Aliya’nın verdiği cevap; hıncın, öfkenin, intikamın ve her türlü isyankâr muhayyilenin çok ötesinde verilen bir cevaptır. Ne diyordu Aliya? “ Hayır biz onlar gibi olamayız, Bizim öğretmenimiz Hz. Muhammed bizlere böyle öğretmedi “ İşte İslâm’ın terbiyesinin şekillendirdiği, insan olabilme ve insan kalabilme maharetini kazandırdığı, felsefe anaforu içinde kaybolmamış, derinliğine büyük bir davası olan, içinde sorgulanacak hiçbir ihtirası olmayan ama ebediyete dair muazzam rüyalar taşıyan bir adam. İşte Aliya burada hiçbir şahsiyet ikiliği taşımayan gerçek bir hayatın içinde kusursuz bir sembol gibidir. Kişisel hakların korunmasında da İslâm’ın ortaya koyduğu uygulamaları ve pratikleri günümüz dünyasında yaşanmış tecrübelerle kıyas etmek mümkün değildir. Ancak tekrarlamakta fayda var, burada söz konusu ettiğimiz İslâm, günümüzün dünyasında zihinlerde pıhtılaşmış, insan fıtratının bir parçası olmaktan uzaklaştırılmış, gerçek hayatla bağlarını tamamen koparmış, yabancı dünyaların içinde yolunu tamamen kaybetmiş, sürekli başka güçlerin tasallutundan medet uman, bir türlü muktedir olamayan ve sadece söylemlerde kalan, toplumsal gerginliklerle insanları zehirleyen, hiçbir zaman mağdur ve mazlumların lehine sonuçlar çıkaramayan ve kendi içindeki bireylerin saldırgan hâle getirildiği günümüzün dünyasında resmi çizilen demo İslâm değildir. Burada zikredilen İslâm; Kur’an da en sağlam zeminini bulmuş, hiçbir düzenin modernlik kamuflajına sığınmayan, gerçek, muktedir bir kimliğe dayanmış, hiçbir yabancı ve sahte alıntıyı meşrulaştırmayan, serüveni belirli olan, yandaşları ya da hayalî cemaatleri olmayan, bütün belirsizlik hatlarının ötesinde tam ve eksiksiz bir tutarlılıkla Muhammedî pratikleri ortaya koyan, yaşadığı çağların en parlak yıldızı, insanın en sağlam taraflarını ortaya çıkararak ona izzet ve şeref kazandıran bir İslâm’dır. Böyle bir dünyada asla vicdan harabelerine rastlayamazsınız. Burada çok kimse tarafından bilinse de insana insanlık tacını iade etmesi bakımından bir vak’ayı zikretmek zorundayım ki, İslâm’ın insanoğluna sunduğu insan haklarının ne demek olduğu ile kalburüstü insanlar (!) tarafından sürekli yok edilen toplumsal eşitliğin gerçekte ne olduğu hususu daha somut hâle gelsin. Yalan ve aldatma üzerine kurulmuş bugünkü evrenselci dünyanın sadece ilkel hatları güçlendiren yapısının, bütünleştiricilikten ve güvenden ne kadar tasasız ve uzak düştüğünü de artık fark edebilmeliyiz. Hz. Ömer ve Amr İbn-ül As henüz delikanlı çağındalar. Çoğu zaman Tebriz ve Isfahan’a yetiştirdikleri atları satmaya giderler. Yine birlikte yaptıkları böyle bir yolculukta Isfahan’ın şehir kapısına geldiklerinde karşılarına İranlı (Sasanî) altı yedi kişilik bir gurup çıkar ki, ikisi diğerlerinden oldukça farklı ve özenli kıyafetler içindeki gençlerdir. Bu gençler, yabancı olduklarını anladıkları Ömer ile İbn-ül As’ın ellerinden atlarını zorla alırlar ve paralarını da ödemezler. Yabancı bir beldede korumasız ve çaresiz kalan iki genç aç, yorgun ve meteliksiz halde dolaşırlarken yakında bulunan bir han sahibi, tedirginliklerinden ve kıyafetlerinden bu iki gencin yabancı olduklarını anlar ve yanına çağırır. Ömer ve arkadaşının hikâyelerini kendilerinden dinledikten sonra der ki; “ –Siz bu gece benim misafirim olun, yarın sabah yanınıza vereceğim uşakla saraya gidin, orada sizi dinleyecek bir hükümdar bulacaksınız, çekinmeden her şeyi ona anlatın o sizi dinleyecektir.” Ertesi gün Ömer ve İbn-ül As hancının uşağıyla saraya gittiklerinde ne için buraya geldiklerini soran muhafız askere; hükümdara bir arzuhallerinin olduğunu “ söylerler. Asker de onları alıp devrin ünlü Sasanî hükümdarı Nûşirevan’ın (Yakın dönemde bir de İlhanlılarda Nûşirevan adlı Moğol hükümdar bulunmaktadır, devirleri birbirine yakın sayılır.) huzuruna çıkarır. Hükümdar kendilerini can kulağı ile dinledikten sonra birkaç defa daha sorgular ve dikkatle dinler. Akabinde görevlilere hem atların parasının verilmesini hem de bu mağduriyetlerine karşılık tazminat ödenmesini emreder.Ayrıca Ömer ve İbn-ül As’a, Isfahandan ayrılırken ayrı ayrı kapılardan çıkmalarını tembih eder. Ertesi gün Ömer ve arkadaşı Isfahandan ayrılırlarken her iki kapıda da bir gün evvel ellerinden atlarını zorla alarak kendileriyle de alay eden o iki gencin asılmış olduklarını görürler. Hayretler içinde birbirlerine bakarlarken kale komutanı o gençlerden birisinin Nûşirevan’ın, diğerinin de vezirin oğlu olduklarını söyler. Aradan nice yıllar geçer. Allah’ın Resulü İslâm’ı tebliğ ile görevlendirilir, uzunca bir dönemin sonunda Hz. Ebubekir ve sonrasında da Hz. Ömer yönetimin başına geçer. Hz. Ömer sarsılmaz bir dürüstlüğün izlerini taşımaktadır ve ilk icraatlarından birisi akıllılığı ve zekâsıyla ön plânda duran Amr İbn-ül As’ı Mısır’a vali tayin etmek olur. Amr Mısırda teşkilâtlanmaya başladığında hoşuna giden büyükçe bir evi sahibinin rızası hilâfına gasp ederek valilik konağı yapar. Rızası olmadığı halde evi elinden alınan ve itirazları vali tarafından bir türlü dinlenmeyen Mısırlı adam, bazı arkadaşlarının ;“ –Sen Mekke’ye git, bu valinin efendisi oradaymış, âdil birisi olduğunu söylüyorlar belki derdine derman olur” telkinlerine uyarak bir kervana katılır ve Mekke’ye gelir. Araya sora Hz. Ömer’i ( Ömer imajı bizim milletin muhayyilesinde ne yazık ki, Siyah beyaz filmlerdeki şablonuyla hatırlanmaktadır. Yıkıntılı küçük üç beş kerpiç evin bulunduğu köylük bir yerde geceleri fakirlerin evlerine sırtında un çuvalı taşıyan, yamalı şalvarlı bir kişilik olarak hayal edilir. Kimdir bu?.. Hz.Ömer?!!! Bu zihinsel şablonun oluşturduğu kimlik figürü Cüneyt Gökçer’in çevirdiği Hz.Ömer filminin bir hatırasıdır. Benim dahî bilinç altımda çocukluğumdan bu yana taşıdığım öyle bir tip var. Peki gerçek Hz. Ömer kimdir? Gerçek Ömer, şiir ve edebeiyata meraklı, hitabeti kuvvetli, iyi matematik bilen, Mısırdan Sasaniler’e kadar geniş bir coğrafyanın hakimiydi ve yaşadığı dönemde Persler ve Roma İmparatorluğu da dahil olmak üzere kendisiyle boy ölçüşebilecek tek imparator yoktu.) bir bahçede çalışır vaziyette bulur. Fakat davranışlarındaki tabiiliklerin sıradan insanlardan pek farklı olmadığını görünce “ bu adam nasıl olur da bizim valinin efendisi olabilir?!!” diye düşünür. Hz. Ömer bakışlarıyla bir süredir kendisini takip eden adama seslenip ne istediğini sorunca o da Amr’ın kendisine olan muamelesini bütün ayrıntılarıyla anlatır. Hz.Ömer daha fazla konuşmaz, adama az ileride bulunan kiremit parçasını kendisine getirmesini söyler. Eline aldığı küçük bir taş parçasıyla da kiremitin üzerine bir şeyler yazar. Kısacık bir nottur bu kiremitin üzerine kazıdığı. Sonra not yazılı kiremit parçasını Mısırlı adama vererek bunu valiye vermesini söyler. Bu kadar kısa konuşma ve bu kadarcık bir işlemle ikna olmayan adam umutsuzca Mısıra geri döner. Bir ara kendisini Mekke’ye gitmeye ikna eden arkadaşlarıyla karşılaştığında onlara Mekke’ye gidişinin hiçbir anlamı olmadığını, boşu boşuna gittiğini söyler. Bu defa arkadaşı yine ısrarla o kiremit parçasını Vali Amr İbn-ül As’a götürüp vermesini tembih eder. Bir netice elde edemeyeceğine inansa da arkadaşının ısrarıyla bu kiremit parçasını valiye götürüp teslim eder. Amr İbn-ül As kendisine uzatılan bu küçük kiremitteki notu okur, dikkatle bir daha, bir daha okur. Yanında bulunan görevlilere “Evi boşaltmalarını, şahsa teslim etmelerini ve gerekli tazminatı vermelerini” emreder. Evet, Mekke’deki gösterişsiz, o caka satmayan, ipekli kaftanı olmayan, içinde hiçbir ihtiras ve mübalağa taşımayan, iman anıtı gibi duran ve insan tabiatının en güven verici taraflarını üzerinde taşıyan bu adamın, Ömer’in, kısacık notunda şunlar yazılıydı; “ Yâ Amr! Unutma ki Ömer Nûşirevan’dan daha az âdil değildir. “ Bizim burada somut olarak gördüğümüz şey, bütün sosyolojik yorum ve şemalarının ötesinde gerçek bir İslâm’ın insan olabilme hassasiyetlerinin en sağlam taraflarını koruyor olmasıdır. Bugün Avrupa, Amerika ve diğer ülkelere baktığımızda sadece kendi elitleri için geliştirip ortaya koydukları toplum pratiklerini görürsünüz ve bunlar görünmeyen yasalarla koruma altındadırlar. Evet, şatafatlı sözlerle bir insanlık medeniyeti inşa edemezsiniz. Batı dünyasının sadece sermayeye dayanan karmaşık, dağınık ve çetrefilli ruh dünyasını anlamaya çalışmak insanı fazlasıyla yorar. Bertnard Russell dan Oswald Spenglere kadar birçok Avrupalı düşünür de zaten hukuktan diğer alanlara kadar batının çökmeye mahkûm olduğunu itiraf ederler, hem de yüksek sesle. Onların insanları yönetecek zekâda aradıkları tek liyakat, kitleleri cansız ve ruhsuz objelere dönüştürebilmek maharetindedir. Bu yüzden onların en sempatik görünen tarafları bile, insanlığı bir dramdan bir başka drama taşır. Günümüzün İngiliz tarihçilerinden Karen Armstrong, “Tanrının Tarihi” adlı eserinde, batı dünyasındaki kötü İslâm algısının temelinde; Hz. İsa’nın toplum üzerinde Hz. Muhammed gibi etkin olamadığı düşüncesindeki kompleksin yattığını söyler. Batı dünyası İslâm’ın ortaya koyduğu abidevi esaslar karşısında, kendi lehine olacak şekilde insanları yargılayacak yasalar koymak için kılıktan kılığa girer, işlediği en büyük cinayetlerin üzerine özgürlük anıtını diker. Oysa gerçek özgürlükçü İslâm, insanları kategorize etmez, efendiler, seçkinler, aşağı tabakalar gibi kaba tasnifler hâlinde sınıflandırarak insanlığı bataklık seviyesine düşürmez, insanlığın realitesini bir aksiyon olarak ortaya koyar. Bir dönem Sasâniler’in başkenti de olan bölgede (Persopolis) Pers hükümdarının diktirdiği büyük bir anıt vardır ve üzerinde “Yeryüzünün en büyük hükümdarı” yazılıdır. Daha sonra bu coğrafyaya gelip Persopolisi fetheden Büyük İskender bu anıtı yıkmadan hemen onun yanına heybetli bir kitabe diktirir ve üzerine “Makedonyadan gelip Persopolisi fetheden büyük komutan “ yazdırır. İşte Hz. Ömer devrinde buraları İslâm orduları tarafından fethedilince oradaki anıtlar yıkılmadan onların yanına diğerleri kadar ihtişamlı olmayan küçük bir kitabe dikilir, üzerine de şu ibare yazılır; “ Ne o, ne de bu, büyük olan yalnızca Allah’tır “ İşte İslâm, insana şöhret kazandırmaz haysiyet ve izzet kazandırır. İnsana gerçek hürriyetini veren İslâm’ın gizli ve derinliğine iç plânları yoktur. O sebeple, İslâm’ın himayesi altındaki bir dünyada insan tabiatını istismar eden elitleri de, insanların arzularını coşturup onları kolonileştiren siyaset kabadayılarına da rastlayamazsınız. Hayallerinizle hayata geçirmek isteyebileceğiniz hiçbir muvaffakiyetin İslâm realitesi önünde parçalanmadığını görürsünüz.Şatafatla sözünü ettiğimiz bu seküler dünya, içinde beslediği gizli ihtiraslarıyla her türlü arzuyu ayaklandırmaya hazırdır ve insanlar arasında duygu birliği diye bir şey bırakmaz. Çünkü hayatın birer kölesi hâline getirdiği insanlara şöyle bir dokunup geçmez onları her çeşit trajedinin içinde zehirleyerek tüketir. Dünyayı 2.dünya savaşından sonra fiilen şekillendirmeye çalışan ABD’nin ve küresel sermaye elitlerinin sözcüsü Kissinger, dünya insanlarının geleceği ile ilgili olarak kendilerinde tayin edilen temel düsturu şöyle yansıtıyordu; “ Birleşik devletler dünyadaki en iyi yönetim biçimine sahiptir ve insanlığın geri kalan bölümü ancak geleneksel diplomasiyi terk edip O’nun uluslar arası hukuk ve demokrasiye olan saygısını kabul ederse, barış ve refaha kavuşabilir (Henry Kissinger-Diplomasi-shf.13) Sürekli olarak tabiatla mücadele hâlinde olan batı dünyası daima insanlığı can düşmanı olan yılgınlıklar, korku ve acı ile yüz yüze getirmiş ve insan endişelerinin tamamı üzerinde kendisini hissettirmiştir..
Dolayısı ile Kur’an medeniyeti, ancak yüksek bir şahsiyet ile ve bütün pratikleri ile yaşandığında kendinizi yabancı bir gökyüzü altında hissetmeyeceğiniz, içinde öldürücü hiçbir kaymanın bulunmadığı, basmakalıp bayağı normların çok ötesinde, aldatıcı hiçbir siyasi krallığın bulunmadığı olağanüstü ahlâkî bir düzendir. Ne var ki, bugünün insanı yaşadığı maddi ve manevi pratikleri ile Kur’an’ın insan ruhunu aydınlatan şûlesinden uzak düşmüştür. Özellikle bayağı, derinliksiz ve tarihsel dersleri olmayan sıradan bir siyaset alanı içinde gerçeklerle bağı koparılmış olarak bir hayâl dünyasında yaşamaktadır. Şirazesinden çıkmış böyle bir dünyanın içerisinde günümüz Müslümanlarının taşkınlıklarını, belâlı bir sahip olma arzusunu, dağınık düşünceler arasındaki kayboluşunu görmek isteyenler etraflarına bakıversinler. Bu dağınıklık, modern çağın Müslümanlara son armağanı olsa gerek! Tatmin olmak nedir bilmeyen insanlık Kur’an’ın yaşanılır bir realite olarak ortaya koyduğu huzur ve güven veren dünyaya ve hayatın en yüksek zirvelerine ulaşmak ve en muhteşem kader panoramasını görmek istiyorsa, yer yer içinde sakladığı putları kırmak zorundadır. Rabbinin huzurunda mahcubiyet duymaya başladığında ise bunu gerçekten başaracak demektir.
İlgili Yazılar
Müslüman Zihninin Yeniden İnşa Edilmesi Gerek
Modern dönemde Batılı dünya görüşleri sömürgecilik aracılığıyla mutlaklaştırılmış, Batılı olmayan dünya görüşleri, hayat tarzları, tarih algıları ise tarihin dışına sürülmüştür. Batılı olmayan düşünce, tarih, kültür ve insan değersiz görülmüştür. Aydınlanmacı modern zamanlar boyunca Müslüman halklar kültürel, düşünsel, zihinsel soykırıma tabi tutulmuştur.
Vaatlerin Ötesinde: Teşhir Nesnesi Olarak Bilim Kurgusal Bedenler
Ve gelecek geldi. Burası fütürizmin son noktası olabilir. Uzak ve imkânsız bir geleceğin yerini, zamansal algının yıkıma uğradığı kopuk ve bağsız “şimdiler yığını” almaktadır. İnsan kalmak, bu asrın en başat sorunu. İnsanlık, binlerce yıllık ilerleme çabasına rağmen; bugün, başladığı yerin de gerisindedir. Modern insan bir zamanlar konfor ve verimlilik vaatleriyle ürettiği araçların bugün içine düşmüş görünmektedir. O, geldiğimiz noktada bedeniyle bir yok-karakterdir.
İslâm’ın İnsanlığa Vâdettikleri – İnsan ve Tasavvur Üzerine – II
“İslâm insanlığa ne vâdediyor?” sorusu etrafında ele alınan konu, gerçeklikle hakîkat sarkacında incelenmiş, soruna İslâm’ın temel kaynakları ekseninde cevaplar aranmıştır. Çalışmanın birinci bölümünde,* kendini İslâm’a nispet eden toplumların yoğunlukta olduğu coğrafyalarda hezimet söz konusu iken, beyan öncesinde durum tespitine dair mülâhaza yer almıştı. Yazının bu bölümünde ise ‘insan’ ve ‘tasavvur’ konusu ele alınmıştır. Makalede, İslâm’da insan anlayışı ve tasavvur inşâsı, ‘İslâm’ın İnsanlığa Vâdettikleri’ üst başlığı ekseninde ehem mühim makamında incelenmiştir.
Gazze’deki Acılar ve Teodise
. Burada çektiğimiz acılar, kazanacağımız mallar, yaşadığımız eğlenceler büyük resimde, ahiretle kıyaslandığında önemsizdir. Ama buradaki eylemlerimiz ve sorumluluklarımız ahiret hayatımızı belirleyeceği için başka bir açıdan önemlidir. Zalimlerle mücadele etmek ve zulmetmemek bu yüzden çok önemlidir
Manipüle Edilmiş Zihinler ya da Başkaları için Yaşamak
Şu soruların yöneltilmesi gerek: Kendimiz olmamız için ne kadar izin verilmektedir? Kendi kararlarımızla mı yoksa başkalarının kararlarıyla mı hareket ediyoruz? Özgür irademizle mi meylettiğimiz şeylere yöneliyoruz? Sosyal medyayı sürekli takip eden birisi takip ettiklerini kendi tercihleri ile mi gerçekleştiriyor?