1935’te İbrahim Hasan Sirhan tarafından çekilen “Prens Suud’un Yafa ve Kudüs ziyareti”, Filistin sinema tarihindeki ilk belgesel film olarak kabul edilir. Filistin sineması, çeşitli kaynaklardan ve yaklaşımlardan hareketle dört döneme ayrılır. Bu dönemlerin başlangıç ve bitişini gösteren yılları kesin bir hatla çizebilmek elbette mümkün değildir. Filistin sinemasında Nakba’yı da içerisine alan ilk dönem, başlangıç dönemidir. Bu dönem birçok Filistinlinin yaşadığı toprakları terk etmek zorunda bırakıldığı, 1935-1948 yılları arasını içine alır. Bu döneme ait kaynaklar genellikle, dönemin sinema yapımını başlatan ya da sinema yapımına dâhil olan kişilerin tanıklıklarından elde edilir. “Sessizlik Çağı” olarak nitelendirilen 1948-1967 arası dönem, Filistin sinemasının ikinci dönemini oluşturur. İlk dönemde olduğu gibi, bu döneme ait kaynaklar basın duyurularından, kişisel hatıralardan ve çeşitli belgelerden oluşur (Gertz ve Khleifi, 2008, s. 11). Bu dönemde yaşanan savaş ve ulusal bağımsızlık mücadeleleri Filistinli yönetmenlerin için çok önemli bir durum haline gelmeye başlar. Diğer dönemlere göre nazaran film yapımın ciddi düşüşler yaşanır. Film yapımcıları fon bulmakta güçlük çekerler.
Sessizlik çağının ardından 1968-1982 arası dönem gelir, bu dönem Filistin sinemasının üçüncü dönemini ifade eder. Bu dönem öncesinde yaşanan olaylar (İsrail’in Gazze Şeridi’ni ve Batı Şeria’yı işgali) neticesinde birçok Filistinli yapımcı, sürgünde film yapımını gerçekleştirirler. Ayrıca bu dönemde çeşitli film enstitüleri ve Filistin filmleri alanında faaliyet gösteren önemli film kurumları çalışmalarını durdurmak zorunda kalırlar. Bu dönemde Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kültür departmanı ve birkaç grup faaliyetlerine devam eder. Filistin sinemasının dördüncü dönemi ise 1980 yılından başlayarak günümüze kadar devam etmektedir. Bu dönemdeki sinema, genellikle bireysel girişimlerin daha fazla ön planda olduğu bir dönemdir. Filistin’de yaşayan ya da sürgündeki Filistinli yönetmenlerin bireysel girişimleri bu dönemi karakterize eder. Film yapımında herhangi bir kurumsal desteğin olmaması Filistinli yönetmenleri zorlamış olsa da, yönetmenler kendi finans kaynaklarını bulmak zorunda kalmışlardır. Dolayısıyla bu dönemde bağımsız sinema ve özgün filmler dikkat çekmektedir. Uluslararası alanda tanınan yönetmenler, başarılı filmler üretirler. Farklı bakış açıları ve film anlayışları, ifade tarzları ve ideolojik duruşlar bu dönemde daha fazla yoğunlaşır. Bireysel film yapımcılarının korkusuz ve maceracı girişimleriyle de tasvir edilen bu dönem (Gertz ve Khleifi, 2008), Filistin sinemasına özgü sinematografik derinliğin kapsamının genişlediği bir zaman dilimine tekabül eder.
7 Ekim sonrası Filistin sineması üzerine konuşmanın veya yazmanın ne kadar anlamlı, isabetli olduğunu kestirebilmek elbette güç olsa gerek. Ancak Ömer Rammal’ın, Anadolu Ajansı’nda yer alan bir demeci, sinemanın ve filmlerin ne kadar etkili bir silah olarak kullanılabileceğini bizlere hatırlatıyor: “Her geçen gün üzerine bir yenisi eklenen Filistin hikâyesini ve buna karşılık her geçen gün artan İsrail zulmünü elimizden gelen bir direniş yöntemiyle duyurmak şarttır”. Ürdünlü yönetmen ve görüntü yönetmeni Ömer Rammal’ın yakın zamanda çektiği Fatıma, Haciz, Mekân, 75 Yıl adlı kısa filmler, İsrail’in kirli tarihini yeniden anlamamıza vesile oluyor.
Filistin’deki işgali, adaletsizliği ve şiddeti anlamak için Filistin sinemasında Zehra’nın Gözleri filminden Farha’ya kadar yapılan tamamlanan filmler arasında pek çok önemli yapım vardır. Elbette bu filmler sadece sayılardan, istatistiki verilerden ibaret değildir ve olmamalıdır. Zira filmlerin Filistin davası ile ilgili başka dertleri, mesajları ve hedefleri olduğu hatırlanmalıdır.
Mai Masri’nin 2015’te yaptığı 3000 Gece adlı film, Filistinli genç öğretmen Layal’ın haksız şekilde İsrail hapishanelerinde mahkûm edilmesini ve hapishanede doğan çocuğu ile verdiği mücadeleyi konu edinmektedir.
Yaşanmış bir olaydan hareketle çekilen 3000 Gece, İsrail hapishanelerinde yaşanan zulümlere, katliamlara şahitlik etmektedir.
İşgal altındaki Filistin’de eşi Farid ile yaşayan öğretmen Layal, daha özgür bir hayat yaşamak için Kanada’ya gitme hazırlıkları yapar. Ancak İsrail askerilerinin bulunduğu kontrol noktasına eylem düzenlenmiş, Layal’in Filistinli bir gence yardım ettiği iddia edilir ve genç öğretmen tutuklanır. İsrail karakollarında sorgu ve işkencelerden geçen Layal, Filistinli ve İsrailli mahkumların bulunduğu yüksek güvenlik önlemlerinin alındığı İsrail kadın hapishanesine sevk edilir. Onun getirildiği yerde Filistinli ve İsrailli kadın mahkumlar arasında şiddetli çatışmalar yaşanır. Uyuşturucu bağımlısı İsrailli bir kadının saldırısına maruz kalan Layal, kısa bir müddet sonra hamile olduğunu öğrenir. Layal çocuğunu burada dünyaya getirmek ister. Mahkeme kararı sonrası sekiz yıl hapis cezası alan Layal, zor günler geçirir. Filistinli kadın mahkumların destekleriyle oğlunu büyütmeye çalışır. İsrail’in Filistinli mültecilerin kaldığı Sabra ve Şatilla kamplarına saldırı düzenlemesinin akabinde, mahkumlar açlık grevine başlar. Layal’e bu greve katılmaması söylenir, aksi halde oğlu Nur’un kendisinden koparılacağı tehdidi yapılır. Layal ise her şeye rağmen grevi katılır, gardiyanlar Nur’u Layal’den zorla alırlar.
İsrail hapishanelerinde sona erdirilen binlerce umut, hayal ve hayat vardır. Bunlardan sadece birinin hikâyesi 3000 Gece’ye konu olur. İsrail’in Filistinlilere karşı uyguladığı baskı ve zulümler sebebiyle Filistinli direniş örgütleri de kimi zaman bireysel, kimi zaman da toplu eylemlerle İsraillilere karşılık vermektedirler. İşgalci İsrail askerilerinin kontrol noktasına bir eylem düzenlenmesi sonrasında Filistinli genci arabasına alan Layal, eylemin destekçisi kabul edilir. Sorgu ve işkencelere maruz bırakılır. Layal böylece İsrail hapishanelerinde sayısı bilinemeyen kadınlar arasında bir sayıyla (735) damgalanır.
Toplumda olduğu gibi hapishane içinde de Filistinliler ve İsrailliler arasında sınıfsal bir fark vardır. Filistinli mahkumların tek tip kıyafet giymeleri zorunlu iken İsrailli mahkumlar, kılık kıyafet seçiminde özgür bir biçimde hareket etmektedirler.
Bu yöntemle Filistinli mahkumlar İsrailli mahkumlardan ayırt edilebilmektedir. Hapishanedeki Filistinlilere temizlik ve yemek yaptırılarak onlara hizmetçi gibi muamele yapılır. Üstelik hapishane yönetimi, gardiyanlar ve İsrailli mahkumlar, Filistinli mahkumlara karşı aşağılayıcı bir tavırla yaklaşıp onları ötekileştirmektedir.
Layal ilk olarak İsrailli mahkumların kaldığı koğuşa verilir. İsrailli mahkumlardan biri, Layal’e Arap olup olmadığını sorarak Filistinlilerin ikinci sınıfa ait olduğunu ve cezaevinde de değişen bir şeyin olmadığını dile getirmiştir. Dışarıdaki dünyada olduğu gibi içerideki hapis hayatı da Filistinli olmanın sorumluluklarının ağır olduğunu gösterir. Koğuşta uyuşturucu bağımlısı İsrailli bir kadın Layal’e saldırır ancak münakaşayı başlatan İsrailli kadın mahkum iken hücreye atılan Layal’dir. Dolayısıyla hapishanedeki ağır kurallar ve işkenceler Filistinlilere daha sert bir yaptırım amacıyla uygulanır.
Koğuşta genç kızlardan yaşlı kadınlara, öğrencilerden öğretmenlere Filistin toplumunun her kesiminden insan portresi görebilmek mümkündür. Filistinli gençlerin önemli bir kısmı herhangi bir sebepten gözaltına alınmış, günlerce tutuklu kalarak şiddete maruz bırakılmıştır. Onların işlediği bir suç olmasa da, önce hapishanelere atılırlar sonra da askeri kamplara götürülerek özgürlüklerini kavuşabilmeleri için köle gibi çalıştırılırlar (Köylü, 2018).
Hapishane içerisinde hareket alanları kısıtlanan Filistinli mahkumlar, ziyaretçileriyle görüşme yapabilmeleri için hapishane yönetimi tarafından işbirliğine zorlanırlar. Filistinlilerin birbirlerine güvenlerini sarsmak, birlik olmaları engellemeye çalışmak bu işbirliğinin arkasında yatar. Bu sebepten eşi Farid’le görüşen Layal’in, işbirlikçi olduğu iması verilir. Gerek kamusal alanda gerek işgalci otoritenin hükümran olduğu alanda tüm hile ve yöntemlerin kullanılması, Filistinlilerin en zayıf ve en hassas noktalarından vurulmaya çalışılması, tehdit yoluyla her türlü şantajın meşru görülmesi, baskıcı ve gayrimeşru İsrail rejiminin muhbirliği büyük bir koz olarak kullandığının göstergesidir.
İsraillilerin tüm olumsuz tutum ve davranışlarına, hapishane şartlarının olumsuzluklarına rağmen Filistinli kadınlar her koşulda birbirlerine kenetlenmeyi ihmal etmemekte, birbirlerine destek olmakta, uzun gecelerde bir araya gelerek şiirler okuyup şarkılar söylemektedirler.
Hapishaneye yavaş yavaş karanlık çöküyor.
Geceden korkmuyoruz. Çünkü gece bitince Zaferin Şafağı gelir.
Sadece belirli zamanlarda avluya çıkmaları izin verilen Filistinli mahkumlar için koğuşlara güneş hiç doğmamakta, bundan dolayı da günün her anı tıpkı gece gibi karanlık ve kasvetlidir. Kadınların söyledikleri şarkılar, gecenin elbet bir gün sona ereceğini ve zaferin bir güneş gibi doğacağını müjdelemektedir. Bu gecelerin birinde Layal doğumunu elleri ve ayakları kelepçelenmiş bir şekilde yapar ve oğlu Nur dünyaya gelir. Arapçada ışık anlamına gelen Nur, koğuşa tıpkı bir güneş gibi doğar. Koğuştaki kadınlar Nur’u şarkılarla, sevinçle, zılgıtlarla bir bayram havasında karşılarlar. Nur tüm koğuş için yeni bir umut olur ve koğuşun tüm havasını değiştirir. Koğuştaki kadınlar, tıpkı bir anne gibi Nur’u sahiplenirler. Nur için hapishane hayatı bir oyun ve umut mekanına dönüştürülür.
3000 Gece, Lübnan’ın güneyindeki Sabra ve Şatilla kamplarının Lübnanlı Falanşistler tarafından vurulmasını (1982’de) ve İsrail ordusunun gözetiminde katliamın gerçekleştirilmesini gündeme getirerek tarihsel bir olayı günümüze taşımaktadır. Nitekim bu katliamlardan günümüze kadar değişen bir şeyin olmadığı, İsraillilerin Filistinlilerin bulunduğu her yerde onlara zulmetmeye devam ettiği, bu zulme direnmek için Filistinlilerin her koşulda mücadele ettiği anlaşılmaktadır. 3000 Gece’de hapishanedeki Filistinli kadın ve erkek tutukluların direniş mücadelesinin açlık grevi ile sınırlı kalmaz, İsraillilere bundan böyle yemek yapılamayacağı, askeri üniformalarının dikilmeyeceği başta olmak üzere ciddi bir boykot, direniş ruhu başlatılır.
Filmin bundan sonraki kısımlarında hapishane yönetimine başkaldıran ve her şeyi göze alan Filistinli kadınların, birlik olup direniş gösterileri düzenlediği ve grevlerinin gittikçe büyüdüğü anlatılır. Hapishane yönetimi grevi sonlandırabilmek adına çeşitli yaptırımlar uygular. Filistinliler birbirinden ayırılıp tecrit hücrelerine götürülür. Bu sırada Layal de greve destek verdi gerekçesiyle oğlundan koparılır. Hapishane avlusunda Cemile adındaki karakterin İsrail askeri tarafından öldürülmesi ile direniş doruk noktasına ulaşır. Barikatlar oluşturulur, hapishane yönetimine karşı mücadele edilir, pasif direniş gösteren Filistinliler Cemile’nin öldürülmesi neticesinde direnişe katılarak aktif rol almaya başlarlar. Bu anlamda hapishanelerin Filistin davasını devam ettirme, Filistin’e sahip çıkma, Filistin ruhunu ve direnişini devam ettirmede bir engel olamadığı mesajını görebilmek pek mümkündür. ve donanımı bulunmayan herhangi bir mahkum da siyasallaşarak hakkını arama talebinde bulunur.
3000 Gece, geçmişten günümüze değin adı duyulmayan ve bilinmeyen binlerce Filistinli çocuk, kadın, genç ve erkeğin İsrail’in işgaline, dayatmalarına, infazına ve şiddetine maruz kaldığını; Filistinlilerin herhangi bir suçu olmadığı halde İsrail hapishanelerinde yıllarca mahkum edildiğini, her türlü hukuksuzluğa, zorbalığa ve zulme uğradığını gösteren; sadece bunları göstermekle kalmayıp bizleri bu tabloyla yeniden yüzleştiren, Filistin direnişini derin köklerine kadar yeniden anlamamızı hatırlatan; yaşanmış bir hikayeden söz eden ancak yaşanmışların ve halihazırda yaşananların yanında sadece kısa bir hikayeden ibarettir.
Tavsiye İzleme Listesi
The Dupes (Güneşteki Adamlar, 1972)
Üç Mücevherin Masalı (1995)
Haifa (1996)
Vaad Edilen Cennet (2005)
Zeytinin Hayali (2007)
Limon Ağacı (2008)
Bu Denizin Tuzu (2008)
Leyla Şehid: Daima Filistin (2009)
Kurtlar Vadisi Filistin (2011)
İnşallah (2012)
Ömer (2013)
Muna (2015)
3000 Gece (2015)
Hakaret (2017)
Farha (2021)
Küçük Filistin: Bir Kuşatmanın Günlüğü (2021)
R21- Yeniden Dayanışma (2022)
Akdeniz Ateşi (2022)
The Teacher (2023)
Belgesel Filmler
Gazze Şeridi (2002)
Gazze’de Ölüm (2004)
İşgal 101 – Sessiz Çoğunluğun Sesi (2006)
Gazze’nin Gözyaşları (2010)
Gazze’nin Çocukları (2010)
5 Kırık Kamera (2011)
Kaynakça
AA (2021). “Filistinli Yönetmen Rammal: İsrail Zulmünü Elimizden Gelen Bir Direniş Yöntemiyle Duyurmak Şart Oldu”.
Gertz, N., ve Khleifi, G. (2008). Palestinian Cinema Landscape, Trauma and Memory. Edinburgh: Edinburgh University Press.
Köylü, M. (2018). İsrail’in Filistinli Gençlere Yönelik İnsan Hakları İhlalleri. Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Akademik Dergisi, 63-95.
Yüzündeki öfkeyi kim görmüş başka bir yüzde?
Başka yüzlerin öfkesi, anlata anlata bitirilemeyecek borçlar çıkarır.
Küsmüş suratlar dökülür insanların öfkelerinden.
Haklı ile haksız birbirine girer.
Alacaklı çıkarır bizim alışık olduğumuz öfkeler.
Hiçbir yüzde göremediğimiz bu öfke hâlbuki,
Kaşını malayani görünceye çatan pirifânininki sanki.
Temiz yüzlü, pak.
Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana ya Rabbi
Taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya Rabbel alemin
tütmesi gereken ocak nerde?
Başka birinin sana çiçek getirmesini beklemeden
Kendi bahçeni yeşert…
Ve kendi ruhunu kendin süsle.
Ne kadar dayanıklı olduğunu göreceksin…
Ne kadar güçlü olduğunu
Ve ne kadar değerli olduğunu öğreneceksin…
Her yeni elveda ile öğreneceksin…”
Bu noktadan hareketle de salt mekân seçimi bağlamında bile olsa, bazen bir roman, bir mekânı öylesine sahiplenir ki, o yer artık yalnızca coğrafi bir nokta olmaktan çıkar, edebiyatın bir parçasına dönüşür ve biz o romanı okurken işlenen tema bir yana, öte yandan da bu temanın ve konunun geçmiş olduğu seçilen mekânı da okumuş ve bu okuma süreci içerisinde de o mekânda olmanın gerçekliğini hissederiz ki, salt mekân seçimi bağlamında da olsa işte orada olma başarısını sağlamış oluşu ile de okuduğumuz romanın içinde buluruz kendimizi.
Filistin Sinemasına 3000 Gece’den Bakmak: Hapishane Ve Kopuş
1935’te İbrahim Hasan Sirhan tarafından çekilen “Prens Suud’un Yafa ve Kudüs ziyareti”, Filistin sinema tarihindeki ilk belgesel film olarak kabul edilir. Filistin sineması, çeşitli kaynaklardan ve yaklaşımlardan hareketle dört döneme ayrılır. Bu dönemlerin başlangıç ve bitişini gösteren yılları kesin bir hatla çizebilmek elbette mümkün değildir. Filistin sinemasında Nakba’yı da içerisine alan ilk dönem, başlangıç dönemidir. Bu dönem birçok Filistinlinin yaşadığı toprakları terk etmek zorunda bırakıldığı, 1935-1948 yılları arasını içine alır. Bu döneme ait kaynaklar genellikle, dönemin sinema yapımını başlatan ya da sinema yapımına dâhil olan kişilerin tanıklıklarından elde edilir. “Sessizlik Çağı” olarak nitelendirilen 1948-1967 arası dönem, Filistin sinemasının ikinci dönemini oluşturur. İlk dönemde olduğu gibi, bu döneme ait kaynaklar basın duyurularından, kişisel hatıralardan ve çeşitli belgelerden oluşur (Gertz ve Khleifi, 2008, s. 11). Bu dönemde yaşanan savaş ve ulusal bağımsızlık mücadeleleri Filistinli yönetmenlerin için çok önemli bir durum haline gelmeye başlar. Diğer dönemlere göre nazaran film yapımın ciddi düşüşler yaşanır. Film yapımcıları fon bulmakta güçlük çekerler.
Sessizlik çağının ardından 1968-1982 arası dönem gelir, bu dönem Filistin sinemasının üçüncü dönemini ifade eder. Bu dönem öncesinde yaşanan olaylar (İsrail’in Gazze Şeridi’ni ve Batı Şeria’yı işgali) neticesinde birçok Filistinli yapımcı, sürgünde film yapımını gerçekleştirirler. Ayrıca bu dönemde çeşitli film enstitüleri ve Filistin filmleri alanında faaliyet gösteren önemli film kurumları çalışmalarını durdurmak zorunda kalırlar. Bu dönemde Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kültür departmanı ve birkaç grup faaliyetlerine devam eder. Filistin sinemasının dördüncü dönemi ise 1980 yılından başlayarak günümüze kadar devam etmektedir. Bu dönemdeki sinema, genellikle bireysel girişimlerin daha fazla ön planda olduğu bir dönemdir. Filistin’de yaşayan ya da sürgündeki Filistinli yönetmenlerin bireysel girişimleri bu dönemi karakterize eder. Film yapımında herhangi bir kurumsal desteğin olmaması Filistinli yönetmenleri zorlamış olsa da, yönetmenler kendi finans kaynaklarını bulmak zorunda kalmışlardır. Dolayısıyla bu dönemde bağımsız sinema ve özgün filmler dikkat çekmektedir. Uluslararası alanda tanınan yönetmenler, başarılı filmler üretirler. Farklı bakış açıları ve film anlayışları, ifade tarzları ve ideolojik duruşlar bu dönemde daha fazla yoğunlaşır. Bireysel film yapımcılarının korkusuz ve maceracı girişimleriyle de tasvir edilen bu dönem (Gertz ve Khleifi, 2008), Filistin sinemasına özgü sinematografik derinliğin kapsamının genişlediği bir zaman dilimine tekabül eder.
7 Ekim sonrası Filistin sineması üzerine konuşmanın veya yazmanın ne kadar anlamlı, isabetli olduğunu kestirebilmek elbette güç olsa gerek. Ancak Ömer Rammal’ın, Anadolu Ajansı’nda yer alan bir demeci, sinemanın ve filmlerin ne kadar etkili bir silah olarak kullanılabileceğini bizlere hatırlatıyor: “Her geçen gün üzerine bir yenisi eklenen Filistin hikâyesini ve buna karşılık her geçen gün artan İsrail zulmünü elimizden gelen bir direniş yöntemiyle duyurmak şarttır”. Ürdünlü yönetmen ve görüntü yönetmeni Ömer Rammal’ın yakın zamanda çektiği Fatıma, Haciz, Mekân, 75 Yıl adlı kısa filmler, İsrail’in kirli tarihini yeniden anlamamıza vesile oluyor.
Filistin’deki işgali, adaletsizliği ve şiddeti anlamak için Filistin sinemasında Zehra’nın Gözleri filminden Farha’ya kadar yapılan tamamlanan filmler arasında pek çok önemli yapım vardır. Elbette bu filmler sadece sayılardan, istatistiki verilerden ibaret değildir ve olmamalıdır. Zira filmlerin Filistin davası ile ilgili başka dertleri, mesajları ve hedefleri olduğu hatırlanmalıdır.
Yaşanmış bir olaydan hareketle çekilen 3000 Gece, İsrail hapishanelerinde yaşanan zulümlere, katliamlara şahitlik etmektedir.
İşgal altındaki Filistin’de eşi Farid ile yaşayan öğretmen Layal, daha özgür bir hayat yaşamak için Kanada’ya gitme hazırlıkları yapar. Ancak İsrail askerilerinin bulunduğu kontrol noktasına eylem düzenlenmiş, Layal’in Filistinli bir gence yardım ettiği iddia edilir ve genç öğretmen tutuklanır. İsrail karakollarında sorgu ve işkencelerden geçen Layal, Filistinli ve İsrailli mahkumların bulunduğu yüksek güvenlik önlemlerinin alındığı İsrail kadın hapishanesine sevk edilir. Onun getirildiği yerde Filistinli ve İsrailli kadın mahkumlar arasında şiddetli çatışmalar yaşanır. Uyuşturucu bağımlısı İsrailli bir kadının saldırısına maruz kalan Layal, kısa bir müddet sonra hamile olduğunu öğrenir. Layal çocuğunu burada dünyaya getirmek ister. Mahkeme kararı sonrası sekiz yıl hapis cezası alan Layal, zor günler geçirir. Filistinli kadın mahkumların destekleriyle oğlunu büyütmeye çalışır. İsrail’in Filistinli mültecilerin kaldığı Sabra ve Şatilla kamplarına saldırı düzenlemesinin akabinde, mahkumlar açlık grevine başlar. Layal’e bu greve katılmaması söylenir, aksi halde oğlu Nur’un kendisinden koparılacağı tehdidi yapılır. Layal ise her şeye rağmen grevi katılır, gardiyanlar Nur’u Layal’den zorla alırlar.
İsrail hapishanelerinde sona erdirilen binlerce umut, hayal ve hayat vardır. Bunlardan sadece birinin hikâyesi 3000 Gece’ye konu olur. İsrail’in Filistinlilere karşı uyguladığı baskı ve zulümler sebebiyle Filistinli direniş örgütleri de kimi zaman bireysel, kimi zaman da toplu eylemlerle İsraillilere karşılık vermektedirler. İşgalci İsrail askerilerinin kontrol noktasına bir eylem düzenlenmesi sonrasında Filistinli genci arabasına alan Layal, eylemin destekçisi kabul edilir. Sorgu ve işkencelere maruz bırakılır. Layal böylece İsrail hapishanelerinde sayısı bilinemeyen kadınlar arasında bir sayıyla (735) damgalanır.
Bu yöntemle Filistinli mahkumlar İsrailli mahkumlardan ayırt edilebilmektedir. Hapishanedeki Filistinlilere temizlik ve yemek yaptırılarak onlara hizmetçi gibi muamele yapılır. Üstelik hapishane yönetimi, gardiyanlar ve İsrailli mahkumlar, Filistinli mahkumlara karşı aşağılayıcı bir tavırla yaklaşıp onları ötekileştirmektedir.
Layal ilk olarak İsrailli mahkumların kaldığı koğuşa verilir. İsrailli mahkumlardan biri, Layal’e Arap olup olmadığını sorarak Filistinlilerin ikinci sınıfa ait olduğunu ve cezaevinde de değişen bir şeyin olmadığını dile getirmiştir. Dışarıdaki dünyada olduğu gibi içerideki hapis hayatı da Filistinli olmanın sorumluluklarının ağır olduğunu gösterir. Koğuşta uyuşturucu bağımlısı İsrailli bir kadın Layal’e saldırır ancak münakaşayı başlatan İsrailli kadın mahkum iken hücreye atılan Layal’dir. Dolayısıyla hapishanedeki ağır kurallar ve işkenceler Filistinlilere daha sert bir yaptırım amacıyla uygulanır.
Koğuşta genç kızlardan yaşlı kadınlara, öğrencilerden öğretmenlere Filistin toplumunun her kesiminden insan portresi görebilmek mümkündür. Filistinli gençlerin önemli bir kısmı herhangi bir sebepten gözaltına alınmış, günlerce tutuklu kalarak şiddete maruz bırakılmıştır. Onların işlediği bir suç olmasa da, önce hapishanelere atılırlar sonra da askeri kamplara götürülerek özgürlüklerini kavuşabilmeleri için köle gibi çalıştırılırlar (Köylü, 2018).
Hapishane içerisinde hareket alanları kısıtlanan Filistinli mahkumlar, ziyaretçileriyle görüşme yapabilmeleri için hapishane yönetimi tarafından işbirliğine zorlanırlar. Filistinlilerin birbirlerine güvenlerini sarsmak, birlik olmaları engellemeye çalışmak bu işbirliğinin arkasında yatar. Bu sebepten eşi Farid’le görüşen Layal’in, işbirlikçi olduğu iması verilir. Gerek kamusal alanda gerek işgalci otoritenin hükümran olduğu alanda tüm hile ve yöntemlerin kullanılması, Filistinlilerin en zayıf ve en hassas noktalarından vurulmaya çalışılması, tehdit yoluyla her türlü şantajın meşru görülmesi, baskıcı ve gayrimeşru İsrail rejiminin muhbirliği büyük bir koz olarak kullandığının göstergesidir.
İsraillilerin tüm olumsuz tutum ve davranışlarına, hapishane şartlarının olumsuzluklarına rağmen Filistinli kadınlar her koşulda birbirlerine kenetlenmeyi ihmal etmemekte, birbirlerine destek olmakta, uzun gecelerde bir araya gelerek şiirler okuyup şarkılar söylemektedirler.
Hapishaneye yavaş yavaş karanlık çöküyor.
Geceden korkmuyoruz. Çünkü gece bitince Zaferin Şafağı gelir.
Sadece belirli zamanlarda avluya çıkmaları izin verilen Filistinli mahkumlar için koğuşlara güneş hiç doğmamakta, bundan dolayı da günün her anı tıpkı gece gibi karanlık ve kasvetlidir. Kadınların söyledikleri şarkılar, gecenin elbet bir gün sona ereceğini ve zaferin bir güneş gibi doğacağını müjdelemektedir. Bu gecelerin birinde Layal doğumunu elleri ve ayakları kelepçelenmiş bir şekilde yapar ve oğlu Nur dünyaya gelir. Arapçada ışık anlamına gelen Nur, koğuşa tıpkı bir güneş gibi doğar. Koğuştaki kadınlar Nur’u şarkılarla, sevinçle, zılgıtlarla bir bayram havasında karşılarlar. Nur tüm koğuş için yeni bir umut olur ve koğuşun tüm havasını değiştirir. Koğuştaki kadınlar, tıpkı bir anne gibi Nur’u sahiplenirler. Nur için hapishane hayatı bir oyun ve umut mekanına dönüştürülür.
3000 Gece, Lübnan’ın güneyindeki Sabra ve Şatilla kamplarının Lübnanlı Falanşistler tarafından vurulmasını (1982’de) ve İsrail ordusunun gözetiminde katliamın gerçekleştirilmesini gündeme getirerek tarihsel bir olayı günümüze taşımaktadır. Nitekim bu katliamlardan günümüze kadar değişen bir şeyin olmadığı, İsraillilerin Filistinlilerin bulunduğu her yerde onlara zulmetmeye devam ettiği, bu zulme direnmek için Filistinlilerin her koşulda mücadele ettiği anlaşılmaktadır. 3000 Gece’de hapishanedeki Filistinli kadın ve erkek tutukluların direniş mücadelesinin açlık grevi ile sınırlı kalmaz, İsraillilere bundan böyle yemek yapılamayacağı, askeri üniformalarının dikilmeyeceği başta olmak üzere ciddi bir boykot, direniş ruhu başlatılır.
Filmin bundan sonraki kısımlarında hapishane yönetimine başkaldıran ve her şeyi göze alan Filistinli kadınların, birlik olup direniş gösterileri düzenlediği ve grevlerinin gittikçe büyüdüğü anlatılır. Hapishane yönetimi grevi sonlandırabilmek adına çeşitli yaptırımlar uygular. Filistinliler birbirinden ayırılıp tecrit hücrelerine götürülür. Bu sırada Layal de greve destek verdi gerekçesiyle oğlundan koparılır. Hapishane avlusunda Cemile adındaki karakterin İsrail askeri tarafından öldürülmesi ile direniş doruk noktasına ulaşır. Barikatlar oluşturulur, hapishane yönetimine karşı mücadele edilir, pasif direniş gösteren Filistinliler Cemile’nin öldürülmesi neticesinde direnişe katılarak aktif rol almaya başlarlar. Bu anlamda hapishanelerin Filistin davasını devam ettirme, Filistin’e sahip çıkma, Filistin ruhunu ve direnişini devam ettirmede bir engel olamadığı mesajını görebilmek pek mümkündür. ve donanımı bulunmayan herhangi bir mahkum da siyasallaşarak hakkını arama talebinde bulunur.
3000 Gece, geçmişten günümüze değin adı duyulmayan ve bilinmeyen binlerce Filistinli çocuk, kadın, genç ve erkeğin İsrail’in işgaline, dayatmalarına, infazına ve şiddetine maruz kaldığını; Filistinlilerin herhangi bir suçu olmadığı halde İsrail hapishanelerinde yıllarca mahkum edildiğini, her türlü hukuksuzluğa, zorbalığa ve zulme uğradığını gösteren; sadece bunları göstermekle kalmayıp bizleri bu tabloyla yeniden yüzleştiren, Filistin direnişini derin köklerine kadar yeniden anlamamızı hatırlatan; yaşanmış bir hikayeden söz eden ancak yaşanmışların ve halihazırda yaşananların yanında sadece kısa bir hikayeden ibarettir.
Tavsiye İzleme Listesi
The Dupes (Güneşteki Adamlar, 1972)
Üç Mücevherin Masalı (1995)
Haifa (1996)
Vaad Edilen Cennet (2005)
Zeytinin Hayali (2007)
Limon Ağacı (2008)
Bu Denizin Tuzu (2008)
Leyla Şehid: Daima Filistin (2009)
Kurtlar Vadisi Filistin (2011)
İnşallah (2012)
Ömer (2013)
Muna (2015)
3000 Gece (2015)
Hakaret (2017)
Farha (2021)
Küçük Filistin: Bir Kuşatmanın Günlüğü (2021)
R21- Yeniden Dayanışma (2022)
Akdeniz Ateşi (2022)
The Teacher (2023)
Belgesel Filmler
Gazze Şeridi (2002)
Gazze’de Ölüm (2004)
İşgal 101 – Sessiz Çoğunluğun Sesi (2006)
Gazze’nin Gözyaşları (2010)
Gazze’nin Çocukları (2010)
5 Kırık Kamera (2011)
Kaynakça
AA (2021). “Filistinli Yönetmen Rammal: İsrail Zulmünü Elimizden Gelen Bir Direniş Yöntemiyle Duyurmak Şart Oldu”.
Gertz, N., ve Khleifi, G. (2008). Palestinian Cinema Landscape, Trauma and Memory. Edinburgh: Edinburgh University Press.
Köylü, M. (2018). İsrail’in Filistinli Gençlere Yönelik İnsan Hakları İhlalleri. Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Akademik Dergisi, 63-95.
[1] İletişim Uzmanı
[2] Doç. Dr. Öğretim Üyesi, Fırat Üniversitesi İletişim Fakültesi, Radyo-Televizyon ve Sinema Bölümü [email protected]
İlgili Yazılar
Sinvar’ın Âsası
Yüzündeki öfkeyi kim görmüş başka bir yüzde?
Başka yüzlerin öfkesi, anlata anlata bitirilemeyecek borçlar çıkarır.
Küsmüş suratlar dökülür insanların öfkelerinden.
Haklı ile haksız birbirine girer.
Alacaklı çıkarır bizim alışık olduğumuz öfkeler.
Hiçbir yüzde göremediğimiz bu öfke hâlbuki,
Kaşını malayani görünceye çatan pirifânininki sanki.
Temiz yüzlü, pak.
Yaşı zindanlara sığmayan bir öfke.
Üzerimde Kalan Yaşamak Suçu mu?
Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana ya Rabbi
Taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya Rabbel alemin
tütmesi gereken ocak nerde?
Kendi Bahçeni Sen Yeşertmelisin…
Başka birinin sana çiçek getirmesini beklemeden
Kendi bahçeni yeşert…
Ve kendi ruhunu kendin süsle.
Ne kadar dayanıklı olduğunu göreceksin…
Ne kadar güçlü olduğunu
Ve ne kadar değerli olduğunu öğreneceksin…
Her yeni elveda ile öğreneceksin…”
Zeyniler Köyü ve Çalıkuşu’nun İzinde Bir Yolculuk
Bu noktadan hareketle de salt mekân seçimi bağlamında bile olsa, bazen bir roman, bir mekânı öylesine sahiplenir ki, o yer artık yalnızca coğrafi bir nokta olmaktan çıkar, edebiyatın bir parçasına dönüşür ve biz o romanı okurken işlenen tema bir yana, öte yandan da bu temanın ve konunun geçmiş olduğu seçilen mekânı da okumuş ve bu okuma süreci içerisinde de o mekânda olmanın gerçekliğini hissederiz ki, salt mekân seçimi bağlamında da olsa işte orada olma başarısını sağlamış oluşu ile de okuduğumuz romanın içinde buluruz kendimizi.